FİKRİ, TARİHİ, FOLKLORİK  ROMAN

 

 

Çocukla

Çocuk

 

  

Osman ÜÇER

Çocuklarımız yaşanan hayatın en değerli kavramlarıdır. Yetiştirme hususunda maharetli ellere muhtaçtırlar.  Bu eserimi bu zor işi başarabilenlere adıyor, armağan ediyorum.                                       Osman ÜÇER

 

Basıldığı yer:

ÜÇER Basımevi

İstasyon caddesi, nu: 42

 

                               N İ Ğ D E

Bilgisayar:

Hacer Bayoğlu

Kapak: Hilal Yılmaz

Tashih : Şule Bayoğlu

Teknik konular: Ayça Kevser

Genel Düzenleme: Osman ÜÇER

İkinci Basım

Adres:

Osman ÜÇER. Avukat

İstasyon cad.nu: 42

0 535 210 68 34

0 388 233 20 25

0 388 232 99 52  Niğde

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kitapla igili resimler koy

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kitapla ilgili resimler koy

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  

YAZARIN SÖZ BAŞI

 

            Gökçe Dede’nin Ülkesi isimli eserimizi okumuş olanlar, Devlet Acze Düşmez’in konularını merak etmişlerdir. “Çocukla Çocuk isimli eserimiz ise”, bu seride ki konuların en alevli bölümlerine tanık olacaklar.

            Biz, bu serideki kitaplardan yalnız birinin bile okunması halinde konunun ele alınış şeklinin bir örneğinin olmadığı kanaatine sahip olacaklarından eminiz. Her bölümdeki olaylar zinciri bağımsız olarak ele alındığında heyecan unsuru bakımından yeterli olacağını sanıyoruz. .           Şu var ki, eğer bu kahramanların diğer ciltteki maceraları için heyecan duyanlar olursa, folklor, tarih ve kültür alanındaki verilerimizden haberli olsunlar, arkasını arasınlar diye  ciltlerdeki   birliği, aradaki ahengi temin için tamamı aramalarında fayda olduğunu sanıyoruz

 

 

 

 

 

 

 

KANUN VE NİZAM TOPLUMUN LEYHİNEDİR

        

            İçinde birikenlerin, bu dağın temiz havasıyla dökülmesi ve kaybolması lâzımdı. İki avucunu ağzının kenarına dayayarak avazı çıktığı kadar bağırdı:

            - İyilik ebedîdir! Kanun ve nizam cemiyetin lehinedir. Kötülerin yenilmesi için iyilerin el birliği etmesi gerekir! diye ünledi.

            Sesi karşı tepelerden aynen kendisine kelime kelime  iade ediliyordu. Karşı kayalara kadar, karşı ormanlara kadar varıyor, oradan “aynı ses” geriye geliyordu. Nefesi yüreğine doğru kaçar gibi oldu. İlk yankıdan sonra, sesi titredi. Ürperdi. Ama, denedikçe hoşuna gitti. Daha hızlı, daha hızlı bağırmaya başladı.

            Tekrar tekrar ellerini ağzının kenarlarına götürerek:

            - Haram, haraç, müskirat (içki) kötüdür. “Kul kendini bırakırsa” Allah ona yardım etmez! diye tekrar ünledi. Karşı tepeler bu nârayı da önce yuttu. Sonra, “söz senindir!” diye iade etti.

            Osman acı acı gülümsedi. Gerilmiş ciğerlerindeki son kirli havayı da, dağlara atar gibi hoh! dedi. Düşündü, düşündü. Ne zaman haddinden fazla sıkılsa, evde kimsenin olmadığı zamanda mindere, iskemleye, mangala, halı tezgahına, maltızın üzerindeki "guşâneye", duvardaki kılıca konuşuyor, içindekileri boşaltıyordu. Ama burada sesinin çıktığı kadar bağırmakla bambaşka bir rahatlığa kavuşmuştu.

            Oradan bir başka sırta koştu. Bazen dik bayırlara tırmanması zor oluyor, emekleyerek çıkıyor ve iniyordu. Kırk dakika kadar koştu. Meşeli, kayınlı, çamlı, ardıçlı yamaçlarda itiyle

birlikte mekik dokuyordu.  

            İti, çoğu zaman kendisini geçiyor, gidilecek tepeye varıyor, geri dönüp, manâlı manâlı bakıyordu. Bazen dik bayırlara tırmanması zor oluyor, “emekliye emekliye” çıkıyordu.  Kırk dakika kadar koşturdu.

            Elleri ve parmakları tekir tırmalamış gibi yaralanmıştı. Yorulduğunu iyice hissedince, atının yanına vardığında çöküverdi. Ancak, ruhen boşalmanın etkisiyle kendini kuş tüyü kadar hafif  hissetti. İtinin soluyuşuna bakılırsa, kendisinden aşağı olmayan bir yorgunluğun içinde olduğunu gördü..

            Doğruldu. Osman Ağa, yeni doğmuş bir tay gibi ayakları üstünde durabilme talimleri yapıyordu.                      

            Eliyle sildiği dudaklarını diliyle yalayarak kurumuşluklarını giderdi.. Ardıca sırtını dayadığında bir yandan su içmek için mataraya uzanırken, bir yandan da yanık memleket türküleri  mırıldanıyordu.

            Atını bağlama gereği duymamıştı. O, soluk soluğa halin sonunda; etrafta beğendiği otlara uzanırken, Osman sırtüstü yatmanın, dağların havasını solumanın huzurunu duyuyordu. Bilcümle kuşku veren düşünceleri çekmecelere yerleştirmiş, dinlenme vaktini iyi bir şekilde değerlendirmeye başlıyordu.

             Hoş kokulu dağ çiçeklerinin teneffüsünü yaptıkça gözlerine tatlı bir uykunun geldiğini, atının ve itinin bekçiliğinde, gözlerini kapatmasının bir eksiklik olmayacağını düşündü.

         ....................................

 

 

 

 

 

 

 

 

         ALİMDEN ZALİM Mİ?

 

         "En küçük oğlu Ali,"  korkunç bir şekilde haylazlık ediyordu. Mahallede çete reisliği yapıyor, arkadaşlarına emirler yağdırıyordu. Gittikçe delikanlı  kılığına bürünüp, bastığı yerleri titretiyordu. Gözlerine inanamıyordu. Yaşı da, -hayli ilerlemiş bir halde-, o oturak âlemi senin, bu oturak alemi benim, gezip dolaşıyordu. Oturak alemlerinde kavgalar çıkarıyor, kadınları kolundan tuttuğu gibi “alıp götürüyordu.”

            Avazı çıktığı kadar oğluna sesleniyor, sesini duyuramıyordu. Kınadığı hayatı, canı ciğeri, kendi oğlu yaşıyordu.

            Neydi bu? Dumanlar arasından seçebilmek için çabalıyordu. Yılların törpüsüyle kıymık kıymık bir hatıra belirdi zihninde. Kendisini de, oturak âlemine dâvet etmişlerdi. O' nun tenezzül etmediği halleri oğlu nasıl olur da böyle pervasız yaşayabilirdi?

            Vay kereta vay,“benim inim haberim olmadan” bu hayatı nasıl yaşayabilir? diye kahroluyordu. Kendi kendine bağırıyor, çağırıyor ama, kelimeler nedense ağzından gevilerek çıkıyordu. Öfkesi, “haddini aşmış”, bakır tavalarda kaynayan şıralar gibi tandıra doğru taşıyordu. “Yerinde duramaz olmuştu.” (1)

            Osman Ağa.. “Kan ter içinde kalmıştı.” Bir araya boğulmakta olduğunu sandı, fırladı.. Meğerse güneş üzerine gelmiş, düşünde kabuslar görüyormuş.

            Gördüklerinin kâbus olduğuna şükretti. Ama, nasıl bir düştü bu? Kime nasıl yorumlatırım diye düşündü. Sonra:

Her rüyâyı ciddiye almamak gerekir. Güneşin yakması sonucu bir kâbustu, diye düşündü. Ama nasıl oluyordu da, kendi oğlunu “oturak âlemlerinin kabadayısı” olarak görüyordu? İşin bu tarafı, o gün, Osman Ağa 'nın kafasını çok meşgul etti. Sanki, başını dinlemek için dağlara çıkmıştı. Neye yaramıştı ki? Başı “demirci örsü gibi” tınlayarak zongluyordu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

RÜYA

 

İnsanoğlu’nun “uyku halinde iken gördüğü, gördüğünü sandığı, ( uyandığında, uykuda iken gördüğünü sandığı ) aklında kalan şeylere” rüya demekteyiz. Türkler rüyaya düş derler. Rüya  sözcüğü Arapça’dır. Rüya hakkında okuduğum bir çok yazıdan aklımda kaldığına göre, dış etkenlerle (Kuvvetli ışık, kuvvetli ses, hava sız kalma, ağır bir koku, yatarken ki, moral durumu vs. gibi hallerle) insanoğlu ruh dünyasında gördüğünü sandığı görüntülere rüya demektedir diyenlerde vardır.

Biz bu kitapta rüyanın bilimsel yapısını, ya da eski kitaplara göre masallaşmış, batıl itikatlara boğulmuş cephesini inceleme gayretinde, çabasında değiliz. İnsanın rüyayla iç içe olduğunu nazara alarak, folklorik açıdan, halk bilimi açısından halkımız geçmişte ve günümüzde düşe nasıl bakıyor onu inceleyeceğiz.

Aktardıklarımızın mantıki oluşu, mantiki olmayışı, hurafe ile alakası olup olmadığını bizi ilgilendirmiyor. Bizi ilgilendiren rüya kavramına baktığımızda gerek kitaplarda ve gerekse halk içinde bulunan bir takım rüya yorumcularına göre gördüğümüzü sandığımız bazı şeylerin ne anlama geldiğini yorumlayanların fikirlerini aktarmaktır.

Bilindiği gibi tarih boyu kahinler, benzeri kişiler, konuya ilgi besleyenler, halk biliminde yeri bulunan kimseler rüya, düş meselesi ile ilgilenmişler ve izler bırakmışlardır. Biz şimdi burada onlardan bazı aktarmalar yapacağız o kadar.

Herkes rüya görür. Fakat bazılarımız nedense gördüğü düşü hatırlamaz.

Yukarda arz ettiğim gibi bilim açısından olmayan rüyaları tasnife tabi tuttuğumuzda rahmani olanlarını ve şeytani olanları diye ikiye ayırabiliriz. Günlük olaylar sebebiyle gördüğümüz rüyalarsa daha ziyada bana göre bilimsel açıdan değer arz ederler.  Rahmani rüyaları bazı rüya kitapları “Tanrı tarafından insanın ruhuna melekler aracılığı ile ilham ettiği olaylar” olarak yorumlarlar. Yani, “hemen hemen” bu dünyayla öbür dünya arasında bir geçiş gibi yorumlayabiliriz. Mademki işin içine öbür alemin varlıkları giriyorlar, rüya başlı başına bir kavram haline gelmektedir bu konuda.

Peygamberlerin gördüğü rüyalardan bahsedildiğinde bu tip rüya söz konusu olur. Bazı insanlar da kutsal değerler aracılığıyla düş gördüklerini iddia edebilirler. Kimsenin elinde noter senedi olmadığına göre inanç dünyamızın bu renkli konusu okuyucunun idrakine, anlayışına, manevi sahasının inceliklerine bağlıdır.

Şeytani rüyalar ise, “Şeytanın rol aldığı korkulu rüyalar olarak” yorumlanır. Melek ve şeytanın var olduğu, inanç sahibi insanların kabul ettiği bir konudur. Ancak, görülen korkulu rüyalarda şeytanın ne kadar etkili olduğu yine, inanç, düşünce dünyamızın etkilerini yorumunuza bırakmak durumundayım.

Eski Mısırlılar ’dan, İbraniler ’e, Büyük İskender’den Esrarengiz Avrupa Şatolarına kadar rüya için nasıl yorumlar getirildiğine dair okurlarımız kendi kültürleri, okuduklarını hatırlama bakımından ve değerlendirme bakımından muhakkak ki değişik durumda olmaktadırlar. İhtiyar bir teyzenin ya da bir maharetli kadının rüya yorumuyla, “bu işi parasal açıdan değerlendiren”, kitaba bakıp rüya yorumlayanların alemine girmek istemeyiz.

Rüya yorumu yapacak bir kültürde de değiliz. Biz derlediğimiz bazı yorumları arz edeceğiz. Ancak,  Hz. Yusuf’un çocukken gördüğü rüyanın yorumu  zengin kitaplıklarımızda bulunan kitaplarda “uzun uzun anlatılır.” Böyle bir konuyu merak duyanlarımız onlara da baksalar sanırız ki konu bütün enginliğiyle belirir.

Rüyalar, psikolojik halimizdeki gerginlikleri boşaltır. Uyanıkken yorumunu yapamadığımız bazı olayları bütün enginliklerine kadar ruhen dinlendirici, açıklayıcı nitelikte cereyan etmiş gibi rahatlık verir.  Kutsal değerlerin maddi alemde irdelenmesi pek mümkün olmadığı halde, rüya aleminde bütün serbestisiyle eleştirilir.

Eğer bütünüyle sayacak olsak rüya görmenin on yirmi faydası vardır. Biz işin bilimsel ya da kültürümüzdeki geniş cephesini bir yana iterek, folklorik açıdan nakil sağlamak için bazı rüya görmelerin ne anlama geldiğini derlemelerimize dayanarak iletelim:

 

RÜYALARIN ANLAMLARI

 

Ağlamak: Rüyada ağlayan dingin bir duruma girer. Yağmura ve Allah korkusuna delalet eder.

Armut: Rüyasında armut yiyen mala kavuşur.

Aşk: Düşünde aşık olan üzüntüye kavuşur.

At:  At görmek, ata binmenin çeşitli yorumları vardır. Ancak iyi bir rüyadır ve görenin hayrınadır. Mertebeye ulaşmaktır. 

Kor: Ateşin korunu gören bilimsel açıdan şanslı demektir.

Ayak: “Ayak görmek” geçimin rahatlayacağına alamettir.

Ayı: Düşünde ayı gören “kötü hale düşeceğine” dair yorum dinler.

Ayna: Görmek iyidir. Baht açıklığı, rahatlık demektir.

Ayva: Ayva yemek, sayrıdan hastalıktan  kurtulmaktır.

Bakla: Bolluğa alamettir.

Baykuş: Gören etkisinden kurtulamaz. Kötü bir sürü yorumlar yapılır.

Bülbül: Gören iyi yorumlar dinler. Zenginlik, ahenk anlamı verilir.

Cam: Cam kırılması kolay bir nesne olduğu için üzüntü şeklinde yorumlanır.

Ceviz: Zor işlerin hallolacağı anlamına gelir.

Cinsi münasebet: Rahatlığa delil, rahatlamaya dair yorumlarla karşılanır.

                               .....................................

                                                               OKUMA  PARÇASI

TÜRK  HALK BİLİMİ

 

Türk Kimliği isimli eserden: (Yard. Doç.Ahmet Tacemen) 

 

Kısa kısa Yunan 

                               OSMAN  ÜÇER

* Türk Devleti, ihanet ve gaflet içinde taşı toprağı Türk olan balkanları, Plevne Muharebesi’nin haricinde, hemen hemen hemen hiç direnmeden terk etmiş, orada kalan Müslümanları da, Türklerin buralara Orta Asya’dan geldiklerini iddia edenlerin olmayan merhametlerine bırakmıştır. Türkler ’in Önasya ’ya Orta Asya’dan geldikleri iddiasına dayanılarak, Anadolu’da : 19. Asırdan itibaren tehcire kadar Ermeniler ’in Türkleri katletmelerine Hıristiyan devletleri  ve Rusya öncülük etmiş, 1. Umum harpte de silahlandırdıkları ekalliyetlerin Türkleri  katletmelerine bizzat katılmışlar; efsanevi Çanakkale muharebesinde ve işgal ettikleri topraklarda, yarım milyona yakın Türk'’ müstemleke askerlerine kırdırtmışlar ve ülkelerinin kamu oyu da, bunu takdirle karşılamıştır.

·          Türk halk bilimi de en azından, Türk tarihi ve Türk dili kadar hassas bir ilimdir.

* Türk Halk bilimi Türk’ün manevi ve maddi kültürünü yansıtan bir ilim gibi “Türk Halk Bilimi” adını taşımaktadır. Bu adıyla bütün Türk Halkları’nın halk bilimi verilerine sahip çıkmaktadır. Bununla birlikte bütün Türklerin Halk bilimi verilerini incelemeden ortak esaslara işaret edip onları sergilemektedir. Buna göre, genel Türk halk bilimi, Türk ırkının ortak ilmidir. Dolayısiyle Genel Türk Halk Bilimi ’nin usul ve kaideleri bütün Türk Halklarının kültürleri için hiç yabancı değildirler.

Bu esaslardan Türk halk bilimi, Türk Sahasında varolmuş her türlü manevi ve maddi kültürlere günümüze kadar gelmiş benzerleriyle uzanabilmektedir. Bu uzanış genelde Türk inancı, Töresi, ananesi, ve düzen esaslarından yapılmaktadır. Böylece onların Türk menşeleri gösterilmektedir. Bu gösterme yapılırken Türk, Ural, Moğol, Mançu yurtlarına uzanılmakta ve bununla birlikte Türk sahasındaki ezeli Türk ruhu da efsaneleştirilmektedir. Türklerin buralarda ezelden beri yaşadıkları deliller ile ispatlanmaktadır.

* Şanımıza yakışan da budur. Yani bu topraklardaki geçmişimize sahip çıkmaktır. Binlerce yıldan beri, nesillerimizin yaşadıkları topraklarda,  daha binlerce yıl gelecek nesillerimizi yaşatmak istiyorsak, bu gerçeklere sahip çıkmayı öğrenmeliyiz. Halk Bilimi gerçekleri verileriyse, bu topraklarda Malazgirt’ten önce de, sonraları da, bulunduğumuzu göstermektedirler. Kültürümüz ve bu kültürü taşıyan milletimiz bu yerlerin abideleridir. Bunun şuuruna varmak bizi geçmişimiz esaslarında doğrultup olgunlaştıracaktır.

Halk Bilimi verileriyle halkımız kendi menşe birliğini bulur. Bunun için Türk Halk bilimi, Türkler’ in mizaçlarından ötürü: Türk milletine lazım olduğu kadar, halk bilimi olarak hiç bir millete lazım değildir. Çünkü Türk toplulukları dilleriyle tanınmaz hale geldiklerinden, halk bilimi verileri onların hüviyetleridir. Burada farklı şiveleri konuşan Türk Topluluklarının aynı manevi maddi kültürü paylaştıkları görülmektedir. Halk bilimi verileri esaslarında, onların dedikleri gibi beşikten mezara kadar bir oldukları ispatlanmaktadır.

Halk bilimi verilerini öğrenmek, toplulukları birbirine tanıtmak demektir. Onları kaynaştırmak demektir. Halk bilimi verileri, şüphesiz vatandaşları aynı esaslarda birleştirmektedir..

Maksat, halk bilimi verileri gerçeklerinde, halkımızın milli esaslarda bütünleştirerek  muasır medeniyet seviyesinde onun kendi milli ve dini kimliğiyle var olmasını sağlamaktır. Bu en semereli bir şekilde Türk Halk bilimi vasıtasıyla yapılabilir. Çünkü, halk bilimi verilerinde bizim halkımızın hayatı gizlidir. Bunun için, “ Türk Halk bilimi” “Türkler için Bilgi” demektir. Bize, öz ve büyük törelerimizi tanıtmaktadır. İnancımızla bıraktığımız kültürlere sahip çıkmaktadır. Türk inancı, Türk töreleri, geçinme ananelerini biz nasıl isek, bize öyle yoğurmuşlardır. Kendimiz gibi olmak istediğimizde, onları öğrenmemin hiç bir sakıncası yoktur. Bakilikleri hakkında ise, yalnız zaman söz sahibidir.

Tarihte, insanların ne yaptıkları anlatılmaktadır. Halk biliminde bu tarihi yapan insan kitlelerinin nasıl oldukları gösterilmektedir. Halk bilimi verilerine göre, Türk sahası diye adlandırdığımız topraklarda gelenlerin dışında, halklar tarih boyunca hangi adlar altında anılmış olurlarsa olsunlar, onların kaldıkları meydana çıkmaktadır.

Geçmişte ve zamanımızda yaşamış bu topluluklar, Türk Irkı topluluklarıdır.  Bu sahada ölmüş halklar, ölmüş milletler, ölmüş kültürler diye bir şey yoktur. Sadece, onların devamları olan Türkler ve Türk Kültürü vardır.

Halk bilimi verileri, halkımızın nasıl şekillendiğini göstermektedirler. Halkın bünyesi onun inancı, töresi, geçinme ananeleri ve düzeniyle şekillenmiş ve günümüze gelmiştir. Halk bilimi verileri  tarih boyunca Türk’ün varolma esaslarını göstermektedirler. Bunun için halk bilimi verileriyle bir taraftan halkın kültürü öğrenilir, öbür taraftan onun milli özellikleri öğrenilir. Yani Türk Halk bilimin maksadı şimdiki nesillerde, geçmiş nesillerin ruhlarını yaşatmaktadır.

Millet anlayışı, toplulukların kendilerini tanımalarıyla oluşmaktadır. Halk bilimi verileri toplulukların kendilerini tanımalarını sağlar. Halk bilimi verileri bir milleti yaşatan ayakta tutan unsurlardır. Onlarla millet var olur. Millet olmada Halk bilimi verileri araştırılır, sorulur.  Ait oldukları topluluklar onlar esasında belirlenirler. Şüphesiz halk bilimi verileri öğrenilirken, öğrenciler Türklüklerini hissederler. Türklerinin idrakine varırlar. Bu husustan Türk Halk Bilimi’nin Üniversitelerde ve Yüksek Okullarda okutulmasına, ön sınıflarda okutulan yurttaşlık bilgileri veya milli güvenlik derslerinin bir devamı bir aşaması gibi bakılmalıdır. 

Halk Bilimi verileri ülke içinde birliği sağladıkları gibi komşu ülke halklarıyla da dostluk esaslarını sağlamaktadırlar. Az veya çok tarih boyu komşularımızla karışmışızdır. Yani uzaktan veya yakından bizim onlarla akrabağlığımız vardır. Bu akrabağlık, halk bilimi verileri üzerinde açıkca görülmektedir. Halk bilimi verileri siyasi veya etnik sınırlar tanımazlar. Siyasi sınırlar geçici etnik sınırlar da tekamüle tabidirler. Bunun için halk bilimi etnoğrafik  topluluklar sınırlarını dikkate almaktadır. Bunun için halk bilimi birbirlerini yabancı etnoğrafik toplulukların halk bilimi verileri bu toplulukların milletleşme tekamüllerinde yani etnik bakımından şekillenme dönemlerinde birbirleriyle temaslarında yitirilmelere, sindirilmelere maruz kalabilirler.

Yitirilenlerin sindirilenlerin kültürleri yitirenler de, sindirenlerde kalabilir. Bu kalıntılar akrabağlık esasları olarak, halkların birbirlerine karşı hoş görülü olmaları için bir vesiledir.

Türk inancı ve Türk töreleri şifahi ananelerde yansıtıldıkları gibi, Türklerin maddi kültürlerinde de yansıtılmışlardır. Maddi kültür eserleri, Türklerin günlük hayatlarında kullandıkları veya kullanmış oldukları şeylerdir. Bunlar elbiseler, örtüler, kap-kacaklar, istihsal aletleri, inanç ve din eşyaları, ev ya da barınak türleri ve benzeri şeyler olabilirler.

“Türk Halk bilimi” tabirinin ifade ettiği manadan da anlaşıldığına göre o, halk için bilgi toplayan bilgi veren bir ilimdir. Bunun için o, Türkleri: Aile, sülale, boy, topluluk, ırk seviyesinde ayrı ayrı inceler. Bu incelemeler kapsamlı ve tarihidirler. Yani verilerin evrimlerini de içerirler. Sona bütün elde edilen bilgiler aynı seviyelerde başka topluluklarda edinilen bilgilerle karşılaştırılırlar. Böylelikle elde edilen verilerin kimlikleri tespit edilir. Bu çalışmalar sonucu Türk ırkına mahsus olan veriler belirlenir. Onlar bütün ırka mahsusturlar. Bunların yanı sıra toplulukların bazılarında rastlanan, bazılarında rastlanmayan, ya da, sadece birinde rastlanan veriler de olabilir. Halk Bilimi onların da Türklere ait olup olmadıklarını araştırır. 

Kültürde “eski hayat tarzı” olarak nitelendirilen ırk özelliklerinin kayboldukları çağımızda, Türk halk bilimi bu hususiyetleri en azından toplar ve muhafaza eder. Zamanımızda çeşitli kültürlerin  at oynattıkları ülkemizde kendi milli varlığımızı koruyabilmemiz için, Halk bilimi alanında mevcut etkinler önemlidirler.

Bu sebeple halk biliminin tespit ettiği milli etkinlikleri basiretli siyasetçiler birer müze numunesi olmaktan çıkarırlar ve onları halkımızın günlük hayatında işleyip pekiştirmeye çalışırlar. Böylece istikbalde milli varlığımızı temin etmiş olurlar.

Çeşitli vesilelerle  medeni alanda günden güne beynelmilel ölçülerde daha fazla kalıplaşan insanımıza kendi yaşama tarzını ve örfünü tanıtmak, ona milli kimliğini tanıtmak demektir. Mercekli camların ışıkları bir araya topladıkları gibi, Türk halk bilimi de milli özellikleri ihtiva eden verileri bir araya toplar. Bu hizada yapılan çalışmalarla milletimize halk bilimi verileri aynasında kendisinin ne kadar, ne derecede güzel olduğu ve neye benzediği gösterilmektedir.

Zamanımızda milli özelliklerimizin bir kısmı gün geçtikçe silinmekte  ya da güya hızla medenileşerek  beynelmilelleşmektedir. Çoğu defa bu beynelmilelleşme  (Evrenselleşme, globalleşme ) bizim, milli kimliğimiz aleyhine olmaktadır.  Böylece milli kimliğimiz kaybolmakta, yerini yabancı unsurların doğurdukları  yozlaşmalar almaktadır. Buna karşılık olarak,  Türk Halk bilimi insanımıza, kendisini diğer halklarla kıyaslamak imkanı vermektedir.  Diğer halklarla kendi meziyetlerini ve kusurlarını karşılaştırdığında , kendisine olan saygısı artmaktadır.

 Türk Halk bilimi ilmi, ırkın toplulukları arasında onları birleştiren esasları ve ayıran farklılıkları göstermektedir.  Toplulukların gösterdikleri müspet farklılıkları  milli ebatlarda yaymaktadır. Böylece milli kültür zenginleştirilmekte,  ve halkımızın milli vasıfları kalıcı kılınmaktadır.

Halk bilimi halkın kültür ürünlerini içeriklerine göre tasnif etmekte, onları bölümlerine göre irdeleyip işlemektedir.  Kültür ürünlerinin halkın ananevi hayat tarzında almış oldukları yeri göstermektedir. Aynı zamanda Türk’ün harsına girmiş yabancı kültür etkinliklerini belirlemekte ve onlara faydalı, zararlı açıdan değerlendirmektedir. Mesela, Türk’e yabancı olan akrabağ evlilikleri adetine böyle yaklaşmaktadır.

Halk bilimi milli değere sahip çıkan bir ilimdir. Törelerimizi, örf ve adetlerimizi, milli varlığımızı sürdürebilmek için ne denli ehemmiyet taşıdıklarını gözlerimizin önüne sermektedir. Bununla birlikte isabetli bir şekilde milli birliğimizi de sağlamaktadır. Çünkü Türk: Sıcak, girişimci ve meraklı mizacından ötürü dış iletişimlerinde dilinden çabuk vaz geçen bir yapıya sahiptir. Ancak, iç iletişiminde gerekli ananelerinde çok tutucudur. Onlardan bir türlü vaz geçemediğinden dilini değiştirdiği veya tanıyamaz hale getirdiğinde, koruduğu halk bilimi verileri onun bir türlü hüviyetidir.

Türk Halk biliminin olaylara bakış açısı,  Batı Etnolojisi’nin bakış açısından farklıdır. Çünkü Türk halk bilimi incelediği verilere bir Türk ilmi gibi Türk’e has ürünler olarak yaklaşmaktadır. Yani bu ilim Türk Halk bilimi verilerini, Türk Halk bilimi olma mahiyetiyle değerlendirmektedir. Bu itibarla halk bilimi verileri menşe ve topluluk esaslarında alınarak, aynı esaslarda karşılaştırılmaktadırlar.  Veyahut böyle bir karşılaştırma için, malzeme tespit edilmektedir. Bu karşılaştırmalar sonucu, Türk Irkı’nın  Ananevi hayat tarzı belirlenmektedir.

Biz, Türk Halk Bilimi’ni, genel Türk Halk Bilimi olarak görmekteyiz.  Bu görüşümüzle onun genel etnolojiye çağrışım yapması da söz konusu olabilir. Bizim anlayışımız ölçülerinde buna makul bakılabilir. Son yıllarda genel etnoloji ilimler arasında gittikçe ehemmiyet kazanmaktadır. Bu ilim, ülkemizde batılı nazariyelere dayandırılarak:  “ Halk Bilimi”, “Etnoloji”, “Budun bilim”, Kavim bilim”olarak okutulmuş ve okutulmaktadır.

Türk Halk Bilimi’nin halkla aralıksız iletişimde bulunacak uzmanlar yetiştiren Üniversitelerimizde okutulması, hem öğrenciler için, hem de bu ilmin kendisi için önemlidir. Çünkü çeşitli alanlardan uzmanlardan bu ilim vasıtasıyla mensup oldukları halkı daha iyi tanıma fırsatına kavuşacaklar ve bu esaslardan halkla temasa gireceklerdir.  Mezun olunca da, bir uzman olarak, tabii şartlarda ilmi esaslardan, halkın hayat tarzı ile ilgili halk bilimi verilerini tespit edebileceklerdir.

Türk Halk bilimi, halkı yükseltmek, küçültmek veya onun eserlerini koruyarak nesillere bırakmak için gündeme getirilen bir ilim değildir.  Zaten halk kendi icadının ürünüdür ve meydandadır. O halde, Türk Halk Bilimi’nin maksadı halka kendisini tanıtmak, değişen çağımızda halk kendi icadının nimetinden gıdalandırarak ayakta tutmak, ona uzanan hunhar elleri, onun icadıyla ondan uzak tutmaktır.

Türk Topluluklarının Ananevi Hayat Tarzı adetleri arasındaki yakınlık görülünce, halkın “ insan kabak kökeni” gibidir diye analın isabetli tespitine katılmamak mümkün değildir. Türk Topluluklarının ananevi hayat tarzları adetlerinin tümünde: Çiftçilikte, hayvancılıkta, evlenmekte, doğumda, yemede, içmede, eğlenmede, işte, olaylara yaklaşmada, hastalıkta ölümde birbirlerini tekrarlayan örf ve adet birliği vardır.

Toplulukların ananevi hayat tarzlarındaki adet birliği Türk Irkı’nın bütünlüğünün inkar edilmez kanıtlarından biridir. Bu bütünlük, saha daraldıkça daha da güçlü olmaktadır. Türk topluluklarının bu adetlerini karşılıklı olarak incelediğimizde, binlerce yılların geçmelerine ve aralarında bulunan mesafelere rağmen, zedelenmedik bir umum hayat tarzı meydana çıkmaktadır. Bu birlik, Türk Topluluklarının manevi ve maddi eserlerinde yaşamaktadır. Nerede olurlarsa olsunlar, onların her birinden  “ Türk” damgası vardır. İşin hayret verici tarafı bu damga hem tarihin derinliklerinde ve hem de coğrafyanın enginliklerinde aynı güçle tekrarlanmaktadır.

Türk Halk bilimi’nin başka bir vazifesi, anenevi hayat tarzı adetlerinin evremleri sonucu, hangilerinin ne gibi gelişmeler göstereceğini görmek ve bu değişikliklerin, toplulukları oradan da bütün ırkı nasıl etkileyebileceğini tespit etmektir.

Türk Halk Bilimi, araştırmalar sonucu sınırlı seviyede ya da bütün toplulukların oluşturdukları millet ya da ırk seviyesinde istikballe ilgili kararlar verebilir. Vardığı sonuçları uygulamaya sokarak, devlet- halk ilişkilerinde istikrar sağlar. Milli varlığın sağlıklı bir biçimde sürmesini, bir istikrarlı sıraya sokak. Bununla birlikte örf ve adetleri milletin bünyesinde pekiştirir.

Türk Halk Bilimi’nin en önemli vazifeleri topluluklarımıza ananevi hayat tarzımız esaslarında gerçekleri görmeyi öğretmek, örf, adet, töre, birliğimizi göstermek, ufak tefek farklılıkların sebeplerini araştırarak, gerçekleri aydınlatmaktır. Bu farklılıkları, halkın lehine olduklarından toplumun içinde yaymak ya da aleyhinde olduklarında yaymamak hep halk biliminin bileceği iştir.

Bütün halkımızın  yapısına has, kökünden kazanılması icap eden ananevi olan bir eğilim, halkımızın yabancıya tapma tutkusudur. Bu gün dünyanın dört çapında kimbilir nice yıllardan kalmış yerin altında yerin üstünde ve yabancı dillerde mevcut Türk izleri görülmektedir. Fakat, bu izlerin Türk izleri olduklarını çeşitli ilimler kanıtlayabilmektedirler. Çünkü bunları bırakanlarda, yabancıya tutkularından ötürü, izlerden başka bir şey kalmamıştır.

 

YABANCIYA TUTKU  VEBA GİBİDİR.

 

Bu başka halkları kucaklayarak kaybolma, Türk’ün yabancıya karşı tutkusundan ileri gelmektedir. Türk bu tutkuya kapılıp kendisine yabancıya vererek çağ çağ kaybolmuştur. Bu veba niteliğindeki tutku, çağımızda da devam etmektedir. Yüz yıl sonra etnologlar, sosyologlar, tarihçiler, bizde yapacakları araştırmalar sonucu , şimdi yoğun olarak kullandığımız “ Kilot, “lara, “Slip”lere, “Pantomlon”lara, “Bulüzlar”a bakarak  bundan önce bizim çıplak gezdiğimizi, batı’dan, Avrupa’ dan öğrendiğimizi, “ Restoranlara” , Lokallere” , ve oradaki “ List”lere, bakarak bizim bundan önce yemek yapmayı bilmediğimizi, yemek hazırlamayı batılılardan öğrendiğimizi yazacaklardır. Nitekim bunlar hakkında, ateşle pişirmeyi bilmediklerinden, eti, at eğeri atı koştururken kızıştırıp yediklerini ve ot kökleri ile beslendiklerini yazdıkları bir gerçektir.

Türk Halk bilimi müspet adetlerimizin halk arasında yayılmalarını ve pekişmelerini sağlayarak, nesillere vatan sevgisi aşılar. Vatan sevgisinin kendimize olan saygımızdan, ezan seslerinden, mezarlıklardan, binlerce yıl önceden gelen ziyaret yerlerimizden başladığı akıllardan çıkarılmamalıdır.

Kültür veya hars sözü genel kavram olarak alındığında çok fazla anlamlar taşımaktadır. Aslında kültür, halkın sahip olduğu bilgi ve bu bilgilere dayanarak ürettiği araçlardır. Yani bir halk, ne kadar bilgi ve vasıtaya sahip ise, o halk o kadar kültürlüdür. Onun kültürü, o kadar daha zengindir. Bu mahiyetinde kültür, yani hars sadece halka aittir.

Türk Milleti ve Türkler tarihi süresince sadece kendilerine has kültüre sahip olmuşlardır. Bu kültürleriyle irtibata girdikleri halkları etkilemişler, kendileri ise o halkların kültürlerini yalnız belirli cihetlerince etkilenmişler ve kültürlerinde kimliklerini korumayı başarmışlardır. On yedinci yüz yıldan sonra Avrupa’nın sanayileşmesi ile başlayan Batı ’nın kültür etkinlikleri  genel olarak yakına gelinceye kadar kültürümüzde söz sahibi olamamışlardır.

Son zamanlarda saltanatın üst zümrelerinden başlayarak, Cumhuriyet Devri’nde sosyeteyi kapsayarak, tabana saptırılmış şekilde yayıldığı görülmektedir. Öz değerlerimize, yabancıyı tercih etmemiz tabii olmadığından bu bir geçici eğilimdir. Öte taraftan ilimlerin getirdikleri Medeni Bilgilerle, oluşan genel kültürümüzün esaslarında milli kalarak, evrensel seviyeye gelmesi tabiidir.

Kültür, insan evrimi neticesi olarak insanın eriştiği manevi ve maddi değerleri niteleyen bir karamdır. Buna göre insan oğlunun cemaatin üyesi olarak gelişmesi aşamalarında çeşitli konulardaki kültürün çeşitli özellikleri ve değerleri ardır. Mesela geçilen tarihi aşamalara göre türkler, inanç konusunda tek tanrı olarak : Nimete, Güneşe, Göğe, Tanrısallar olarak da varlıkların sahiplerine inanmışlardır. Yani her varlığın (olgunun) kendisine dönüşebilen bir Tanrısalı olduğuna inanmışlardır. Böylece, Yersular ortaya, Teke’ye, Koç’a, Kurt ’a, toprağa, demir’e ateşe ve başka şeylere dönüşebilen Tanrısallar olarak çıkmışlardır.

Türk toplulukları : Yer yer Zerdüştçülük’ ten, Budacılık’dan, Musevilik’ten, Hıristiyanlık’tan geçmişlerdir ve sonunda çoğu Müslümanlığı kabul etmişlerdir.

Halk Kültürü tanımının menşei Latince olan ve bir şey işleyerek, icat etme anlamına gelen: “ Cultura” terimi en uygundur. Zaten halk bilimi incelemelerinde, “Cultura”teriminin bu anlamından uzaklaşılmaz. Öyle ki, halk biliminde kültür anlayışı : Balık kılçığından hayvan kemiğinden yapılmış iğne; kemikten, kaya ’dan yapılmış bıçak, Deniz salyangozlarından veya sırca boncuklardan dizilmiş gerdan, demirden, tunçtan, bakırdan, gümüşten, altından işlenmiş her türlü eşyalarından, su değirmenlerine, yel değirmenlerine, tinglere, dokuma tezgahlarına, araba tekerleklerine, oturma şekillerine ve başka işlere kadar hep halkın kültür eserleridir.

Konuya manevi açıdan yaklaşıldığında inanışlar, töreler, şifahi anane türleri, maddi açıdan yaklaşıldığında geçinmesini saldığı çeşitli icatlar hep halk kültürün kendi konularıdır. Manevi kültür, maddi kültürü de etkiler. Halk , öz maneviyatına göre maddi kültürünü oluşturur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YARALI GEYİK

 

            Uzaklardan, ardıçlık içinden tüfek sesleri geldi. Bir kaç dakika geçmemişti ki, otuz kırk arşın ötede böğründen kanlar akmakta olan bir geyik belirdi. Tüfeğine doğrulsa kaçması imkânsızdı. Ama, canlıya ateş etmek hiç âdeti değildi. Karşılıklı bakıştılar. Silahına doğrulmaması karşısında, geyiğin hareketsiz kaldığını gördü.

            Kaçmak istemediğini anladı. Karşılıklı bakış merasimi atının da dikkatini çekmiş, atı da  kıpırdamadan ikisini süzüyordu. Tüfeğini yere bırakarak doğruldu. Geyiğe doğru adım atmağa başladı. Hayvan yine kaçmıyordu. Yanına varırken kaçmak için  yekinmek istedi. Bitkin bir şekilde tökezledi. Yığıldı.

            Hayvanın kafasını sığaşladı. Böyle yığılıvermesinden yaralı olduğu anlaşılıyordu. Yarasına baktı. Her ne kadar kalçasına doğru kan sızmışsa da, öldürücü olmadığı belliydi. Yarayı yokladı. Hayvan can havliyle sıçradı. Nazenin vücudunu dağın keskin taşları üzerinde sürükledi. Ama halsizliği devam ediyordu. Kafasını iki ön bacağı içine bırakarak uzanıp öyle kaldı. Sağ gözüyle Osman'a bakıyordu.

            Ağa’nın gözünden yaş sızdığına hem geyik ve hem de kendi atı tanık oluyorlardı.. Tekrar hayvanın yanına yaklaştı. Gıdığını şefkatle okşadı. Artık ceylan gözlü debelenmiyordu.

            Atının torbasına yöneldi.. Kavı çıkardı. Ateş yaktı. Hançerinin ucunu ateşte çevirdi.. Mendiliyle sildi. Geyiğin ön ve arka ayaklarını bağlayıp, yara içinde ki kurşunu parmağıyla aradı. Hançerini eline aldı. Yüzeyde olduğundan hançerin ucuna değiyordu.Hafif bir dokunmayla çıkardı. Acı bir ses çıkarmış, sonra teslimiyet anlamındasusmuştu.Fakat,canhavliyledebeleniyordu. Sardı, sarmaladı.  Ayaklarını çözdü. Gözlerinden öptü.

            Ayakları çözülünce "Boğelek tutmuş deli dana gibi" zıplayıp kaçar diye geyiğin boynundan bir süre tutmaya devam etti.

            Avcı gelir mi diye bekledi. Havaya ateş etti. Atı ürktü. Geyik korkuyla baktı. Belli bir müddet sonra kimsenin gelmeyeceğine  ikna oldu. Geyiği önüne alarak şehre doğru yol almak için dik bayırlardan  itinayla inmeğe başladı. İnsanın vahşiliği, onun kaderiydi. Kimseye bir şey diyeceği yoktu. Yaratılış kanunuydu. Geyik kaçacak, avcı kovalayacaktı.

            Hayvanın başı çok sarkmaması için diziyle ve koluyla dayanak veriyordu. Avcıların kendi yanına doğru yönelmediklerine sevindi. Bir ıslık tutturdu. Sonra keyifle bağırdı.

            - Korkma.. Satır altına yatmayacaksın. Seni iyice tedâvi ettikten sonra getirip bu ormana bırakacağım!

            Yolda rastladığı göçerlerden  petek  ve süzme bal aldı. Hava kararıncaya kadar etrafı seyrede seyrede sakin bir yolculuk yaptı.

            Şehre yaklaştığında Niğde bir hisar gibiydi.  Karasuyu geçince atına:

            - Son bir hamle daha dayan bakalım, varınca bol bol dinleneceksin diye takıldı. Kulağının çinilediğini hissetti. Duâlar okudu.  Emetesinin evinin yanından geçerken, atından inmeden kapıya atı yaklaştırıp tokmağı vurdu.  Yeğeni çıkmıştı::

         - Emetem, kusura bakmasın. Eve geç kaldım,  bir kap getir de biraz bal vereyim, dedi.

            O içeri koştururken:

            - Anâââ.. Osman emmim geldi. Goş gııız! Gapıda bekliyor.. Gecikmiş, inmiyor! Bi tas vir hele! diye bağırdı..

            Halası, kapıları çarparak koşup geldi:

            - Ne tası lan? Git teldolapdan gendin al.. Aman yiğenim, neye inmen attan? Bizleri unuttun sandıh. Kevser nası, hele bir annat bi.

            Osman;

            - Kusura kalma emete!. Hiç vaktim yok. Sonra Kevser'le geliriz. Şöyle yaylalara uzanıvermiştim.. Bi tadımlık bi şeyler bırakayım, dedimdi.

            - Get Allahını seversen, neye zahmet edenki? İn,  in hele bi!

            - Kusura kalma dedim, başka zaman!

            Yeğeninin getirdiği tasa  heybeden biraz bal böldürdü.. Yeğeni:

            - Ana gı.. Gidelim de  bu geyiği bi de ben seviyim. diye hayıflandı. Osman güldü.

            Emetesi'nin kocasına selâm söylemelerini isteyerek atını yeniden hafifçe mahmuzladı.

            Ceylânı ahıra bıraktığında yorgunluğunu hissetmişti.. Ceylan'ı çocuklarına gösterdi. Çocuklar, yerlerinde duramıyorlardı. Ceylanı sevebilmek için babalarının yardım etmesini istediler. Kevser de, bir süre sevip, okşadıktan sonra durgunlaştı. Gözlerinden akan yaşları yenine sildi.  Ceylanın bilhassa gözlerini seyrediyordu.

            Osman Ağa, ağlamanın yalnız kadına has bir davranış olmadığını düşündü. Erkeklerde pekâla hislendikleri bir olay karşısında ağlayabilmeliydiler.

            - Kolum budum kopacak, bu hamlığı ancak ve ancak Paşa Hamamı'nda giderebilirim! diyerek eşinden hamam çantasını istedi.

            Karısı:

            - Sufra koyayım, yemeğini ye, sonra git! dediyse de:

            - Gelince birlikte yeriz inşallah! Sağlıcakla kalın! diyerek ayrıldı...

            **************

 

                                                      Paşa Hamamı Resmini Koy.                

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Okuma parçası

ÇOCUK ÜZERİNE

 

                                                                                  Agah Çubukçu

           

            Çoğumuz çocukları severiz. Onlarla oynarız, şaka yaparız ve hoş anlar yaşarız.

                Ancak onlara mutlu bir dünya sunmaktan da çoğu kez uzağız. Şu dünyanın bozuk dengesi nice yavrunun belini büker. Açlık, hastalık ve çaresizlik milyonlarca çocuğun peşini bırakmaz. Oysaki çocuk dünyaya özgür ve mutlu yaşamak hakkıyla doğar.

                Ne var ki, uygulamada bunu her yerde görmekten uzağız.

                İnsanoğlu savaşı önleme çaresini henüz bulamamıştır. Savaş ise en çok çocukları mutsuz eder ve ezer. Ana ve baba sevgisinden uzak, sağlıklı çevreden yoksun ve besinini gereği gibi alamayan bir çocuğa nasıl bir dünya sunduğumuzu siz düşüşünüz.

                Çağımızda geçimini sağlamak için başka ülkelere giden aile başkanları da az değildir. Zavallı baba gurbette kendi yalnızlığına mı acısın, ya da çocuğunu besinsiz bırakmak zorunda mı kalsın?

                Çocuğu her türlü fırsat eşitliğinden yoksun mu olsun? Soruna hangi açıdan bakarsanız iç açıcı değildir.  Sonuç da daha çok ezilen, üzülen ve boynu bükülen çocuktur. Şu garip dünyanın bozuk düzeni, milyonlarca böyle sunmaktadır kendini.

                Hele Afrika kıtasını ya da tüm uzak doğu ülkelerini düşündükçe içim burkulur. Karnı şiş, bacakları ince çocuklar, başı büyük karnı aç çocuklar, herkes gibi yaşamaya hakkı olan ve fakat üstü çıplak çocuklar! Hastalar, sakatla, sineklere yem olanlar! Bütün bunlar beni can evimden vurur. Ancak elden ne gelir? Sadece iki satırlık yazı.

                Kalkınmış ülkelere bakıyorum da, hala bu işin lafını ediyorlar. Uygulamada ise imam bildiğini okuyor. Her halde Hz. İsa, dünyada çocukların ezilmesine göz yumulmasını istememiştir. Aksine sevgiyi, doğruluğu ve özveriyi sağlık vermiştir.

                Şu yaşlı dünyanın kimi yörelerini düşününce hayretler içinde kalıyorum. Pek çok İslam Ülkesi var da, çoğunun iki yakası bir araya gelmiyor. Ya da getirilmiyor. Hele aynı toplumun bireylerinin mezhep ayrımı yüzünden birbirlerinin canına kıymalarını aklım hiç almıyor. Bir çok İslam düşünürü de uygarlığın önemi, insanın değeri ve çocuk sevgisiyle ilgili öğütler vermiştir.  Ancak, kimi yorumcular onların öğretilerini de daraltıp kuşa çevirmek istemiş.!

                Çocuğa dar ufuklu ve çatışan  değil, geniş ufuklu ve uyum halinde bir dünya sunmak hepimizin görevidir. Kimi aksaklıkları düzeltme çabası içinde görevini yaparsa , çocuklara daha sağlıklı bir dünya hazırlamaya katkıda bulunmuş olur.

                Çocuk, mutluluğu ilkin ailede görmelidir.  Ailede uyum, çocuk için iyi bir örnektir. Sevgi güven kaynağıdır. Güven ise başarının koşullarındandır.

                Çoğu kez çocukların seks sorunlarıyla yalnız başına bırakıldığı görülür. Genellikle bu konuda onlara ilk bilgileri sokaktaki arkadaşı verir. Oysaki ailenin ve eğitimcilerin erdem ilkeleri içinde çocukları bu konuda eğitmeleri daha sağlıklı olur diye düşünürüm.

                Çocukların oyuna olan gereksinimleri çoktur. Bu konu da bizim toplumumuzda herkesçe önemsenmemiştir.