ARTI
BÖLÜMÜ
ALCAK
AMERİKA, GÖZÜMÜZÜN İÇİNE BAKA BAKA;
MEHMETÇİKLERİMİZİ
ÖLDÜRTÜYOR..
XXXX
ŞEHİTLER
MESELESİ:
DOĞRUDAN DOĞRUYA
HALK SUÇLUDUR
Şehitlerimizin
ardı arkası kesilmez çoğalması
karşısında internet sitelerinde, gazetelerde, sohbetlerde herkes
bir şey söylüyor, her kafadan bir ses geliyor. Benden soran
olursa, siteme bu konuyu yazmak için hiçbir kesintiye
uğratmadan, meseleyi traş etmeden doğrudan doğruya
söyleyeyim mi?
BENİ
TANIYANLAR BİLİR. Hayatımın
hiçbir devresinde 1975 kadar ki olan bölümündeki dernekler
filan istisna ama, bir muhtar adayı bile
olmadım. Hiçbir siyasi partiden belediye reisi, encümen
azası vs olmadım. Milletvekili seçimlerine kafasızca
başkaları için masraf ettim ve fakat kendim aday olmadım.
Bu adaylığa fikirlerimin kutsiyetine zarar verir diye
yanaşmadım,.
Öyle ise halk
Suçludur diye nida ediyordum!..
Halk ideolojik
yapıya hiçbir zaman önem vermemiştir. DP yi
yeşertmiş ama, Masonların eliyle
dümenin bozulunca halk kavramamış veya öyle
görünmüş yanlış tutumlarını devam
ettirmiştir.
Ondan sonraki
siyasi hayatını da benzer değerlendirmelere tabi tutabiliriz.
MHP iktidarın ucundan tutunca, Bahçeli ve arkadaşlarının
erkeklikten bahsedip oy aldıktan sonra baş
örtü vs. iktisadi meselelerde ki kör ve sağır
davranışları karşısında halk AKP gibi erkek ve
dişi olmayan bir partiyi alternatif sanıp yüklenmiştir.
YANİ BİR
DEĞİŞİK SÖYLEYİŞLE MHP Yİ
İKTİDARDAN MAHRUM EDEN BAHÇELİ EKİBİ ŞEHİTLERİN
SORUMLUSUDURLAR..
Dünyanın bu
haliyle iktidarı ele geçiren AKP Türk milleti için tam
bir talihsizliktir.
Kısa zamanda
ABD ve AB ilişkileri ortaya çıktığı halde halk
ısrar etmektedir. (Bahçeli öyle değil miydi mirim?)
Bu partinin Türk’e,
kürt’e, siyasete, kırmızı çizgilere, manevi
değerlerimize bakış açısı belli olduğu
gibi, komşularımızın bombalanmasında, Irak’ın
bombalanmasında günahı gözler önünde olduğu
halde kılı kıpırdamayan AKP lilik te ısrar ne anlama
gelmektedir?. Hani kırmızı
çizgiler. Aşiret reislerine devlet başkanı
muamelesi yapıp, bütün alçaklıklarına
rağmen cezalandırma yönüne gitmemesi, Amerika’dan korkması
karşısında anarşi yani bölücülük
artmıştır.
Hele hele
hükümetlerinin bakış açısı. Suçun kıyısına
gelince o noktaya geç deme durumundayız.
Şimdiiiiii…. Böyle bir durumda halk meselelerin vehametini
tınmazsa, şehitlerden kim sorumlu?…
Halk sorumlu. İster kabul edin ister etmeyi. Levhi Mahfuz’un
görünümü böyle. Ben eninde sonunda haklı
çıkarım. Gelin şimdiden kabul buyurun bu
gerçeği…
Gaziler'den selam
http://groups.google.com.tr/group/cihan-turk-olsun/web/gazilerden-selam?hl=tr
Bilindiği gibi, Muharip Gazi, harbe
katılıp da, harpten sağ olarak dönen
savaşmış kahramanlardır.
Gazilik unvanı devlet tarafından verilir. En büyük Gazi, bu unvanı 19 Eylül
1921 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kararı ile
alan vatanın kurtarıcısı ve kurucusu Gazi Mustafa Kemal
Atatürk'tür. 2002 senesinde
çıkartılan yasa ile 19 Eylül günü Gaziler
günü olarak kabul edilmiştir. Pek kısa bir zaman sonra
milletçe bu bayramı kutlayacağız. Gaziler bu vatan ve
ulus için çarpışmış, bu yüzden de GAZİLİK unvanı ile
onurlandırılmışlardır. Gazilik alınıp
satılan, devredilen bir unvan olmayıp, ömür boyu
taşınılacak bir değerdir.
Biz Gaziler bu unvanı alırken, süngünün ucunda,
merminin vızıltısında, torpilin, torpidonun, bombanın
dehşetinin içinde bulunduk. Sıkıntılı, korkulu
günler geçirdik. Hep vatan dedik. Yüksünmedik. Zaman
zaman korku sardı çevremizi. Sonra vatan geldi
aklımıza...
Korkularımızı sildik. Acı
çektik, ulusumuz gözümüzün önüne geldi ve
acılarımızı unuttuk. Hep vatan ama hep vatan dedik. "Helal olsun akan ve akacak kanlarımız vatana"
dedik.
Kollarımız arasında şehit olan
arkadaşlarımızı, astlarımızı,
komutanlarımızı kucakladık. Zaman geldi şehitlerin
açık gözlerini ellerimizle kapattık. Kefen olduk. "Niye bende yanına gitmedim"
diye gözyaşı döktük. Hiç pişmanlık
duymadık ve pişmanda değiliz.
Sonunda gazamız mübarek oldu, uğrunda
savaştığımız devlet, bizleri unvanların en asil
ve en şereflisi ile onurlandırdı; "Siz artık bir ulusal değersiniz, siz
Gazisiniz" dedi. Biz Gaziler şimdi bir ulusal
değer olmanın gururu içindeyiz. Onurlu ve gururluyuz...
Zaman zaman Gazinin bir ulusal değer olduğunu çekemeyenler,
onu küçümseyenler çıkmaktadır. Bunları
kadirşinas Türk Milleti ile karıştırmıyor ve
biliyoruz ki türk milleti tarih boyunca Gazisine ve şehidine sahip
çıkmıştır.
Son zamanlarda Gazilerimize kanunla verilmiş hakların, "Özelleştirme"
adı bahane edilerek engellenmesi de ayrı bir olumsuzluk
örneği. Ulusal güç ve eğerlerin
özelleştirme bahanesiyle kaldırılmak istenmesine en iyi
cevabın devletimizce verileceği inancını
taşıyoruz.
Kısaca Gazi,
devletine saygılı, cumhuriyetimizin en büyük Gazisi Mustafa
Kemal Atatürk'ün yaşayan temsilcisi, asil, vakarlı, ahlak
ve fazilet sahibi, kendisine sahip çıkan devletine şükran
borçlu, devlet düşmanları ile aynı safta olmayan,
çevresi ile barışık, gazilik unvanına sarılarak
kendisine menfaat sağlamayan, kimseye el açmayan, yalvarmayan,
siyasi tercihini gazilik unvanı ile karıştırmayan,
Atatürk sevgisi, vatan ve ay yıldızlı bayrak sevgisi ile
dolu olan bir ulusal değerdir.
O büyük insan, cumhuriyetin ve devletimizin kurucusu, en
büyük Gazi, Atatürk, tam bağımsızlık
ilkesine sığınıp, kimseye el açmadan Türkiye
Cumhuriyeti'nin saygınlığını tüm dünyaya
göstermemiş miydi?
Onun zamanındaki bir Türkiye'ye
bakalım, birde bugünkü tüm dünyaya elini
açmış, ürettiğinden çok tüketen,
borçlanan, bu yüzdende halkı daha çok yoksullaşan,
borç almak için ulusal onurundan ödünler veren
Türkiye'ye bakalım.
Biz Gaziler bu durumları izliyor ve çok
üzülüyoruz. Bunları düzeltecek
ışığı bekliyoruz. Bunu Gazilik uğraşımızda
bir karşılık olarak devletimizden ve yetkililerden bekliyoruz.
Tüm Gaziler adına sevgi ve
saygılarımızı sunarız
Türk Silahlı Kuvvetleri Gazileri
http://groups.google.com.tr/group/cihan-turk-olsun/web/gazilerden-selam?hl=tr
--
..::CTO::..
..::CiHAN TÜRK OLSUN::..
http://groups.google.com/group/cihan-turk-olsun?hl=tr
--
Düşmanım, düşmanlığından
vazgeçinceye kadar, ben de onun amansız
düşmanıyım. Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
--
Özkan BOSTANCI
------------
MARMARİS
ESKİSİ GİBİ KALACAK MI?...
Bir süre once
Marmaris-Osmaniye köyü civarında Enerji ve Tabii Kaynaklar
Bakanlığı’ndan maden arama ve işletme izni alıp,
ağaç kıyımına ve yol açmaya başlayan
Neslişah isimli şirkete, Marmaris sivil toplum örgütleri,
köy muhtarı ve halkının “Madene Hayır”
diyerek yaptıkları sözlü ve yazılı itirazlar
sayesinde İdari Mahkeme şimdilik çalışmaları
durdurma kararı almıştı.
Konu
gerçekten de önemliydi. Zira bu yapılan
çalışmalar hem kızılçam
ormanlarının katline hem de arıcılıkla
uğraşan köy halkının işine sekte vuracaktı.
Bu anlamda başlatılan “Madene Hayır” kampanyasının
başarısı doğal olarak bölge halkını
sevindirmişti. Ancak, İdari mahkemenin geçici kararı
kesinlik kazanması anlamına gelmediğinden mücadeleye devam
kararı alındı. Ama son öğrenilen bilgiler bölge
halkını çileden çıkardı. Zira Turizm cenneti Marmaris’in
yarısını kaplayan alanda maden araması için 41
şirkete ruhsat verildiği ortaya çıktı. Duruma tepki
gösteren çevreciler izinlerin iptali için yeniden bir
başvuruda bulundu.
Marmaris,
aslında geçmişte
de maden arama çalışmalarına yabancı değil. Muğla ili
sınırları içerisinde 1945-1960 yılları
arasında Marmaris-Karaağaç-Karabörtlen- Fethiye-
Göcek sürekli maden konusunda adları geçen ilçeler
olmuşlardır. Ancak o yıllarda turizm bu kadar gelişmiş
değildi. Marmaris nüfusu o dönemler 3-5 bin kişi
civarındaydı ve bölge halkının geliri sünger,
balık, sebze ve günlük ağaçlarından elde edilen
sığla yağı, defne, kekik, harnup(keçiboynuzu) gibi
ürünlerin toplanıp satılması ile elde ediliyordu. Bu
nedenle de yöre halkı madenlerde çalışarak ek gelir
elde etme peşindeydi. Ancak bugün şartlar
değişmiştir. Turizm
için onca çaba harcanmış ve bir yerlere
getirilmiştir.
Ama ne oldu?
Önce bu turizm cenneti Marmaris bir beton yığınına
dönüştürüldü. Sonra orman yangınları
sayesinde peyzajı bozuldu. Arılara bal yaptıran envai
çeşit bitki örtüsü yok edilip doğanın
ekolojik dengesi bozuldu. Yangınlarda yanan ağaçlar sanki
öç alır gibi yağmurlarla beraber köklerinde bulunan
verimli toprakları yağmur sularıyla beraber denize yolladılar.
Bir bakıma kızgınlıklarını suyla
söndürme çabasına girdiler. Doğal olarak zaman
içerisinde bunlar deniz kıyısında küçük
adacıklar olarak çıkacaklar karşımıza.
Tıpkı Dalyan Kaunos,
Selçuk Efes limanlarında olduğu gibi… Kurulan balık
çiftlikleriyle denizlerimizin de doğal dengesi bozuldu. (Bu konuya
daha sonar ayrı bir makale ile de değineceğim.) Şimdi de
maden için ağaçları kesecekler. Yani doğaya ve
ekolojik dengeye bir darbe daha atılacak.
Verilen izinlerle
Marmaris'in yüzölçümünün yüzde 52'sinin
köstebek yuvasına çevrilme ihtimali var. Muğla'dan 24,
İstanbul'dan 10, Ankara'dan 5, Adana ve Bursa'dan 1'er olmak üzere
toplam 41 şirkete maden arama ruhsatı verilmiş. Sadece
İstanbul'dan 1 firma 7 ayrı yerde arama izni almış.
Osmaniye Köyü'ndeki madenin sahiplerinin de 15 ayrı ruhsatı
bulunuyor. Bu artık sadece Marmaris’in yada Marmarislinin sorunu
değil ulusal bir sorun haline gelmiştir. Zira turizm kenti olan
Marmaris'te bu kadar ruhsatlı yer faaliyete geçerse artık
gerisini siz düşünün. Bir de ilginç bir durum vardır
ki maden için ruhsat verilen yerlerden birisi Milli Park sınırları
içerisinde kalmaktadır. Oysa dünyanın hiçbir
yerinde Milli Parklar içerisinde maden arama izni verilmez. Ancak
maalesef ki bizim maden yasamız buna izin verecek şekilde
düzenlenmiştir.
Maden arama
çalışmaları herkesin malumu olduğu üzere sessiz
sedasız yapılacak bir iş değildir. Mutlaka patlamalar ve
toz duman söz konusudur. Bunun ise doğaya ve turizme vereceği
zararı siz düşünün artık. Ham haliyle tonu 50
dolara satılan manganezden bir yılda elde edilecek kazanç
milyon doları bile bulmayacaktır. Oysa ülke ekonomisine her
yıl yaklaşık 1,5 milyar dolar kazandıran Marmaris turizmi
büyük zarar görecektir. Bu nedenledir ki Türkiye'nin bir
çok yerinde manganez madeni varken neden özellikle Marmaris
bitirilmeye çalışılıyor? Neden doğaya ve
turizme darbe vurmak bu kadar öncelikli oluyor?
Marmaris Kent
Konseyi Çevre Komisyonu Marmaris halkıyla beraber
mücadelelerine başlamıştır. Ancak sorun yukarıda
da belirttiğim gibi sadece Marmaris’in sorunu değil tüm
ulusun sorunudur ve ortak mücadele ile bu gidişe son vermek
gerekmektedir.
Başbakan
Rize’deki bir konuşmasında kendisini “Çevrecinin
daniskası” olarak nitelemiş, Turizm ve Kültür
Bakanı ise “Asıl çevreci benim” diyerek
çevreye önem verdiklerini ifade etmeye
çalışmışlardır da bu izinler verilirken acaba
neredeydiler? Bu izinler verilirken hiç mi haberleri olmamış?
Yada söyledikleri ile yaptıkları farklı şeyler midir?
Marmaris bir turizm ve doğa cennetidir. Bu nedenledir ki once
Başbakan ve Turizm ve Çevre Bakanı olmak üzere bu
gidişata dur demek için ne yapacaklardır? Doğrusu hepimiz
merakla izleyeceğiz.
Doğanın
katliamına Hayır!... Doğanın ekolojik dengesinin
korunması ve turizme evet…
ARZU KÖK
kok.arzu@gmail.com
Dr.jin.Gürbüz Turgay
Gönderiyor
GÜZEL
BİR ŞİİR GÖNDERMİŞ OKUYALIM
YOBAZ
Ulan softa ne utanmaz yüzün var
Allah'ın adıyla kul soyulur mu
Kul hakkıyla gelme demiş
yaratan
Allah'ın adıyla kul soyulur mu
Muska yazar fala bakar hu çeker
Yalandan ağlayıp
gözyaşı döker
Parayı duyunca hemen diz
çöker
Allah'ın adıyla kul soyulur mu
Şeytana taş atma şeytan
utanır
Şeytanda dinlese o sana kanır
Saf insanlar seni melayke sanır
Allah'ın adıyla kul soyulur mu
Akıl ermez kelmesine
sözüne
Tükürsen utanmaz çirkin
yüzüne
Saf insanı o kestirir
gözüne
Allah'ın adıyla kul soyulur mu
Nedir senlik benlik nedir bu dava
Irkçılık dincilik
yıkıyor yuva
Babamız Âdem'dir anamız
Havva
Allah'ın adıyla kul soyulur mu
İnanmam duvara inanmam taşa
İnsanlığı
öğren insanca yaşa
Allah'a yok demem diyemem
hâşâ
Allah'ın adıyla kul soyulur mu
Yalan söz Allah'ın hoşuna
gitmez
Yaptığın
kötülük saymakla bitmez
Lanet olsun desem o sana yetmez
Allah'ın adıyla kul soyulur mu
HİCABI her zaman hakka inanır
İlim irfan insanlıkla
donanır
Kötü insan her toplumda
kınanır
Allah'ın adıyla kul soyulur mu
XXXXXXXXX
Daha önce dünyada mayın problemi
ve temizlenmesi gündeme geldiğinde MAYIN TEMİZLEYEN
ÜÇ BEŞ FİRMADAN BİRİ DE TÜRKİYE de
diye yazıldığını hatırlıyorum.Bu
ASELSAN da olabilir.Ancak Türkiyedeki mayın konusu
açılalıdan beri hiç ses yok.Teknik olarak çook
kolay olan bir konuda,hem de 80 yıldır kullanılmayan
toprağa bedava müşteri ayarlamayı
şaşkınlıkla ve ibretle okuyoruz.Alan firmanın devleti
oraya kendi devletini kuruverirse...Bakın incirliğin çevresine,trafiğini
bile onlar düzenliyorlar.Veya Saddama müdahele
aşamasında İskenderuna izinsiz inmedilermi?Meclisten olur
alamamalarına rağmen yine de GÜMRÜK KONTROLÜ olmadan
geçmedilermi?İşin enteresan tarafı,bu tür
konuları,iktidarı bitirmek için zevke arayıp bulmak ve
takip etmeleri gereken MUHALEFET PARTİLERİNİN piyasada
olmayışlarıdır.İnsanın aklına
sınır ihalesinden önce onların ihale edildiği geliyor
veya haberimiz yokken bir yabancı firmaya satıldılarmı?
19.06.2008 tarihinde S.E.R.H.A.T
<serhat3434@yahoo.com>
yazmış:
|
Peskese kilif arayisi Buna
gore; mayinli arazi once sadece temizlenmesi icin 5 yilligina verilecek,
'beklenen fayda ve kamu yarari saglanamazsa' isi alan firma araziyi 44 yil
kullanabilecek!
Haber: Macit SOYDAN
+++++ Kaynak :
Yeniçağ Gazetesi "Mustafa Kemal ATATÜRK Hakkinda
hersey için" |
Daha
önce dünyada mayın problemi ve
temizlenmesi gündeme geldiğinde MAYIN TEMİZLEYEN
ÜÇ BEŞ FİRMADAN BİRİ DE TÜRKİYE de
diye yazıldığını hatırlıyorum.Bu
ASELSAN da olabilir.Ancak Türkiyedeki mayın konusu
açılalıdan beri hiç ses yok.Teknik olarak çook
kolay olan bir konuda,hem de 80 yıldır kullanılmayan
toprağa bedava müşteri ayarlamayı şaşkınlıkla
ve ibretle okuyoruz.Alan firmanın devleti oraya kendi devletini kuruverirse...Bakın
incirliğin çevresine,trafiğini bile onlar
düzenliyorlar.Veya Saddama müdahele aşamasında
İskenderuna izinsiz inmedilermi?Meclisten olur alamamalarına
rağmen yine de GÜMRÜK KONTROLÜ olmadan
geçmedilermi?İşin enteresan tarafı,bu tür
konuları,iktidarı bitirmek için zevke arayıp bulmak ve
takip etmeleri gereken MUHALEFET PARTİLERİNİN piyasada
olmayışlarıdır.İnsanın aklına
sınır ihalesinden önce onların ihale edildiği geliyor
veya haberimiz yokken bir yabancı firmaya satıldılarmı?
19.06.2008 tarihinde S.E.R.H.A.T <serhat3434@yahoo.com>
yazmış:
|
Peskese kilif arayisi Buna gore; mayinli arazi once sadece
temizlenmesi icin 5 yilligina verilecek, 'beklenen fayda ve kamu yarari
saglanamazsa' isi alan firma araziyi 44 yil kullanabilecek!
Haber: Macit
SOYDAN
+++++ Kaynak : Yeniçağ
Gazetesi "Mustafa
Kemal ATATÜRK Hakkinda hersey için" |
TELAFER
Telafer bizler
için Kerkükten önceliğe sahip bir yerdir.
Musul ve Kerkük
üzerinde söz sahibi olabilmek Telafere bağlıdır.
Öz
Türk kentidir.
Diğer
yerlerle iletişimin merkezidir.
Pısırık
değil mücadeleci Türk'lerden meydana gelmektedir.
Bu nedenlerle
Kerkükten önce,Kerkük beklemede iken
halletmek için ABD ile, karaktersiz,vefasız,nankör yerli
uşaklarının,talabarzanilerin,Türkiye üzerinde emelleri
olan,geleceğin enerjilerinin hemen hemen tek kaynağı
olan bölgede gözü olan bütün sömürgecilerin,
bölük pörçük BOP(Bölünmüş
Ortadoğu Projesi) için de kıymetini bildikleri Telafer
için seferber olmuşlardır.
Sadece
Bizde
TIK
yok.
-- Telaferdeki kıyıma,modern
soykırıma LANET OLSUN.
jin.dr.gürbüz turgay
Aşağıdaki
yazıyı Jin. Dr. Gürbüz Turgay
Göndermiştir:
Araştırmacı Yazar
Prof.İlknur GÜNTÜRKÜN
KALIPÇI
Hepimizin
bildiği gibi Mustafa Kemal ATATÜRK dünya döneminin
liderleri içerisinden 21 nci yüzyıla geçebilen tek
liderdir. Üstelik diğer liderler kendi halkları tarafından
yok edilmemin acısını yaşamışken, o hala
halkının ve dünyanın nabzında en büyük
canlılığıyla, sevgisiyle, saygısıyla hala yaşayabilen
dünyadaki tek lider.
Önemli olanda
sanırım, yaşarken ölmek değil, öldükten
sonra da bu kadar uzun süre canlı kalabilmeyi başarmak
değil midir?
ATATÜRK’ü biz
hep tarihe mal olmuş yönleriyle tanıdık: Asker ATATÜRK
ya da devlet adamı ATATÜRK olarak.
Bu verdiğim örnek
dünyada tek olan örnektir. Zaten herhalde bir başkasına da
rastlamamız mümkün değil. En büyük
düşmanı; hani şu ordularını denize
döktüğü düşmanı, Yunan başkomutanı
Trikopis. Hiçbir zorlama olmadan, hiçbir baskı olmadan her
Cumhuriyet bayramı Atina’daki Türk
büyükelçiliğine gidiyor Trikopis,
ATATÜRK’ün resminin önüne geçiyor ve
saygı duruşunda bulunuyor. Böyle bir
saygıyı en büyük düşmanında
uyandırabilen bir Mustafa Kemal.
Yıl 1938, General
McArthur’un en zor, en problemli, en buhranlı dönemi. Birden
çok sıkılır ve yanında duran yüzyirmiden fazla
kişiye döner ve aynen şöyle der:
“Şu anda hiçbirinizi değil,
büyük istidadı ile Mustafa Kemal’i görmek için
neler vermezdim” dedirten o büyük özlemi
ve onu oluşturabilen Mustafa Kemal’i.
Yada, yıl 1938. Bir
İran’lı şair bir Tahran gazetesine ölümü
üzerine bir şiir yazar. İşte o şiirin iki
mısrasını sizlerle paylaşmak istiyorum. Diyorki;
“Allah bir ülkeye yardım etmek
isterse onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider
getirir.” dizelerindeki bu
kıskançlığı oluşturabilen Mustafa Kemal.
Yıl 1976, UNESCO
üyelerine bir öneriyle gelir. Öneri paketindeki bir cümleyi
sizlere okumak istiyorum. Diyorki ”Bu
gün UNESCO’nun üzerinde
çalıştığı bütün projelerin isim
babası Mustafa Kemal’dir.” Öneri nedir ? Öneri ise onun doğumunun
yüzüncü yılında, 152 üyesi vardı
UNESCO’nun 152 ülkenin devletleri aynı anda kutlasın
önerisidir. Birden İsveç delegesi ayağa kalkar ve şöyle
söyler:
“Ne yani dünyada bu kadar devlet
adamı var hepsinin doğum gününü böyle kutlayacak
mıyız?” şeklindeki kinayeli
sözlerine, Rus delegesi ayağa fırlar yumruğunu masaya vurur
ve 152 ülkenin delegelerine aynen şöyle söyler;
”Genç delege arkadaşım
hatırlatmak isterimki ATATÜRK öyle dünyadaki herhangi bir
lider değildir, bırakın onu bir yıl anmayı her
ülke her problemimizde çare olarak aramalıyız”
sözlerini döktürtebilen bir Mustafa Kemal. Sonra nemi olur?
UNESCO tarihinde ilk ve tekdir hiç negatif oy yok, hiç
çekimser oy yok 152 ülke şu metne imza atar; hani
İsveç delegesi demişti ya “ne yani” diye. O
İsveç delegesi bu imzanın atıldığı
gün mikrofona gelir ve aynen şunları söyler;
”Ben ATATÜRK’ü inceledim
bütün ülkelerden özür diliyor ilk imzayı ben
atıyorum” diyecektir.
İşte o muhteşem
belge diyorki;
“ ATATÜRK
KİMDİR; ATATÜRK ULULARARASI ANLAYIŞ,
İŞBİRLİĞİ, BARIŞ YOLUNDA ÇABA
GÖSTERMİŞ ÜSTÜN KİŞİ,
OLAĞANÜSTÜ DEVRİMLER
GERÇEKLEŞTİRMİŞ BİR İNKİLAPÇI,
SÖMÜRGECİLİK VE YAYILMACILIĞA KARŞI SAVAŞAN
İLK ÖNDER, İNSAN HAKLARINA SAYGILI, DÜNYA BARIŞININ
ÖNCÜSÜ, BÜTÜN YAŞAMI BOYUNCA İNSANLAR ARASINDA
RENK, DİL, DİN, IRK AYIRIMI GÖSTERMEYEN, EŞİ OLMAYAN
DEVLET ADAMI, TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN KURUCUSU”
Var mı böyle bir
metin! Bir filozof derki “bir
ülke için kıstas aradığınız zaman o
ülkenin en büyük liderini gözden geçirin”
şu anda kıstas arayan ülkelere sanıyorum bundan daha iyi
bir metin gösteremeyiz. İşte bu metin 152 ülke
tarafından imzalanmıştır. Eşi
olmayan devlet adamı metni. Peki daha sonra ne olmuştur; 151
ülkede hemen hemen bir yıl boyunca her yerde bu metni
görebiliriz, soruyorsunuz bana o bir ülke kim? İşte o
ülkenin adını vermeye benim dilim maalesef varmıyor.
Hadi gelin Haiti’ye
gidelim. Yıl 1996, Haiti Cumhurbaşkanı[1] ölür. Bir vasiyet
bırakmıştır. Haiti’ye baktım haritada bir kutup
kadar uzak ülke. Haiti Cumhurbaşkanı 1996 da
öldüğünde vasiyeti açılır. Vasiyetinde
mezar taşına yazılması için bir metin
bırakmıştır. Haiti Cumhurbaşkanının
bugün mezar taşında yazan hitabeyi sizlere okumak istiyorum.
Diyorki “Bütün
ömrüm boyunca Türkiye’nin lideri Mustafa Kemal
ATATÜRK’ü anlamış ve uygulamış olmaktan
dolayı mutlu öldüm” 
Peki yıllar bir şey
değiştirir mi? Hayır. 2000 yılında bizim medyanın
kaçırdığı bir bilgi var, ABD Başkanı
milenyum mesajını veriyor. Mesajın bir yerinde aynen
şunları söyler; “Bugün
milenyumun hiç şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa
Kemal ATATÜRK’tür. Çünkü o yılın
değil asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir.”
2000 de ABD Başkanına işte bu gerçeği de ifade
ettirebilen bir Mustafa Kemal var. Asker Mustafa
Kemal’in, Devlet adamı Mustafa Kemal’in çok
dışında bir Mustafa Kemal.
2003 de bir şey
değişti mi?, 2004? Hayır. 2004 de bir
konferans veriyorum birden bir hanımefendi ayağa fırladı.
Dediki “Ben
Norveçliyim ve şu anda Norveç’te çok sık
kullandığımız bir deyim var, bu deyimin anlamını
anladım” dedi. Hanımefendi “nedir o deyim” dedim.
“Norveççe’de
“ATATÜRK gibi düşünmek” deyimi var. Çok
sık kullanırız bu deyimi” ”nerelerde
kullanırsınız” dediğimde “Hani bir problem
veririz çöz diye o da tembellik eder çözmez. Deriz ki
ona bu problemin mutlaka çözümü var. Birde ATATÜRK
gibi düşün”. O gün otelime geldim
televizyonu açtım o kadar çok kişiye bir de
ATATÜRK gibi düşün dediğimi hatırlıyorumki
galiba Norveççe’den çok bizim dilimizin bu deyime
fazlasıyla ihtiyacı var diye düşünmeden de edemedim.
Bir İngiliz gazeteci
ATATÜRK’le bir röportaj yapar. Röportajını
Amerikan Büyük Kütüphanesinden bulup getirttim ve bir yerinde
Mustafa Kemal’e şöyle sorar gazeteci; ”Birleşmiş Milletlere üye
olmayı düşünüyor musunuz?”
Mustafa Kemal’in cevabı aynen şöyle :
“Şartlarımızı
koyarız. Kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye
olmak için. Eğer davet gelirse düşünürüz”.
Evet, Birleşmiş Milletler sadece Türkiye’yi davet
edebilmek için yasasını değiştirir ve ilk davet
edilen ülke olur Mustafa Kemal’in ülkesi, Türkiyesi
Birleşmiş Milletlere. Sanıyorum ondan feyz
alacağımız çok şey var aslında Mustafa
Kemal’den. Ama bu arada 2005’de daha yeni iki üç
gün önce yabancı gazeteyi okuyorum. Sürmanşet
büyük puntolarla şu başlığı atmış
“Bu gün
Ortadoğu’ya düzinelerle ATATÜRK lazım”.
dedim yazara ATATÜRK ‘ü hiç
tanımıyor herhalde. Düzineye hiç gerek yok tek bir tanesi
de yeterdi aslında.
Örnek vermeye devam edersem
inanın konferans böyle biter. Filipinlerden Çin’e kadar
o kadar çok örnek varki. Ama gördük 1925’de
1938’de 1996’da 2000’de 2005’de her ülkeden, her
cinsten, her statüden insanın özlemle, sevgiyle, saygıyla
aradığı ama bizim olan bir Mustafa Kemal’den bahsediyoruz.
Bu gün Türkiye’nin en büyük sorunu nedir? dersem cevap olarak kulağıma gelenler şunlar;
ekonomi diyorsunuz işsizlik diyorsunuz. Ama bence Türkiye’nin
çok önemli bir problemi var o problemi çözersek
Türkiye ekonomiyi de çözer Türkiye işsizliği de
çözer. Evet Türkiye’de lider
yetiştirme sorunu var.
Lider deyince de nedense hep
siyasi lider anlıyoruz ben ondan bahsetmiyorum, benim lider dediğim
çok kapsamlı bir kavram. Yoksa içersindeki tek bir terimdir
siyasi lider veya sosyal lider. Ama lider dediğim zaman ben asrın
lideri dünya liderinden bahsediyorum. İşte böyle liderlere
ihtiyacımız var. Ben şimdi soracağım size şu anda
karşımda pek çok genç arkadaşım oturuyor.
Bunlardan bir tanesinin bir kaç dönem sonrasının
Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı yada
Başbakanı, Maliye Bakanı yada evinin anne babası
olmadığını bana iddia edebilir misiniz? Belki sizsiniz, ama
bilinizki işte bugün sizlerle paylaşacağım konu
asrın lideri, dünya lideri yada lider
olmanın küçük sırlarını
ATATÜRK’le sizinle paylaşacağım.
İlk
sırrımız; ATATÜRK
tamam arkadaşım ben topraklarınızı kurtardım
askeri bir dehayım deyip yerine çekilmemiş hemen asker
elbisesini çıkartıp sivil elbisesini giymiş ve
inanırmısınız sınırlarını hangi
sınırın lideri ise o sınırların içerisinde
ne var ise ama ne var ise taşından toprağına hepsinin ama
hepsinin sorumluluğunu omuzlarında hissetmiştir de onun
için Mustafa Kemal bugün dünya lideridir. Nasıl mı
?
ATATÜRK’ü
ağlarken tarih çok ender tespit etmiştir. 25 yıllık
araştırmacıyım, 7 tespitim oldu. İlki
Çanakkale’de topçu atışımız
başladığı sırada döktüğü
gözyaşıdır, bir diğeri ise hepimizin bildiği bir hikaye ama ben yine de anlatacağım. O
günün Ankarası kurak, çorak bir köy.
Çankaya’dan meclise gelirken yol üzerinde sadece ama sadece
bir tek iğde ağacı varmış. ATATÜRK o iğde
ağacının önünden geçişlerinde
arabasını durdururmuş, inermiş ve o iğde
ağacına selam verirmiş. “Aman demişler paşam ne yapıyorsunuz böyle?”,
“Eee o demiş
yediğim meyvenin, sığındığım gölgenin,
soluduğum havanın bir neferi. En az diğer neferler kadar bunun
da selama hakkı var”. Yani “niye
şaşırıyorsunuz?” der gibiymiş. Ve bir gün
yanında bulunan arkadaşına “İşte bu benim…” derken bide
bakıyor ağaç yok ortada hemen iniyor “Ne yaptınız bu ağaca”
diyor. “Paşam” diyorlar “yolu genişletmek için mecburduk kestik o
ağacı”. “Yahu diyor bitek bana soraydınız bu ağacı
kurtaracak bir yolu mutlaka bulurdum” diyor. Daha fazla
dayanamıyor, arabasına biniyor, şoförünün ve
arkadaşının gözü önünde hüngür
hüngür ağlamaya başlıyor. Bir tek iğde
ağacı için mi dersiniz? Hayır. Çok zor
şartlarda kurtardığı bu topraklarda yetişen bir
canlıdır ve lideri olduğu için de bu toprakların da
o iğde ağacının da sorumluluğu Mustafa Kemal’in
omuzlarındadırda onun için.
Galiba şimdi
anlatacağım inanılmaz projeyi de o gün
düşünmeye başladı. Hani “Bir daha böyle bir şeyle
karşılaşabilirsem nasıl müdahale edebilirim”
diye. Çok değil doğa katliamı, en kolay
yaptığımız katliam.
Yıl 1930 ATATÜRK
Yalova köşküne doğru çıkmakta. Bir de bakar bir
bahçıvan koca bir çınar ağacını kesmek
üzeredir. “Yahu”
der “sen hayatında
hiç böyle bir ağaç yetişdirdinmiki? Kesmeye
muktedir görüyorsun kendini ve niye ?” der.
Bahçıvan derki; “Paşam
çınar
ağacının kökleri köşkün temelini
kaldırdı, yaprakları da köşkün pencerelerine
müdahale ediyor. Ya köşkü kaybedeceğiz ya
ağacı keseceğiz. Onun için de kusura bakmayın ama
biz ağacı kesiyoruz”. Bir an
düşünür; “Hayır
gerekirse köşkü ağaçtan
uzaklaştırırız” der. Derlerki bu
gün Mustafa Kemal bir hoş. Ne demek köşkü tutupta
ağaçtan uzaklaştırmak? Ama
inanırmısınız mühendis değil, mimar değil,
ziraatçı değil ama ne yapar biliyormusunuz?
İstanbul’daki köprü altındaki tramvay raylarını
Yalova’ya taşıtır. Köşkü hiç
yıkmadan olduğu gibi tutarak kendisi de kazma kürek temelini
kazar ve köşkün altına tramvay raylarını
döşeyerek köşkü ağaçtan 
Yıl 1930. Dünya
çevre lafını ne zaman etmeye başladı? 1980 den
sonra. 1980 den önce, 1930 yılında dünyaya somut bir
çevre dersi vermektedir Mustafa Kemal aslında. Ama,
biraz acı parantezlerim olacak bu konferansımda. İlk acı
parantezimi ATATÜRK kimdir belgesiyle açmıştım,
ikinci acı parantezim burada olacak. Hadi gelin 5 Mart 1996 ya gidelim
yani günümüze yakın bir gün. “ATATÜRK ve
Türk kadını” konulu tiyatrolu konferansımı 25
gençle sunuyorum. 25 gençle birlikte prova yaptık, yorulduk,
oturduk, televizyonu açtık. ikinci haber
olarak 6 dakika müddetle ve 5 kere görüntü zumlanmak
üzere önemli bir haber verildi televizyonda. Haberi aynen
aktarıyorum, diyordi ki “Amerika
da eski bir ünlü bir müzikhal hiç yıkılmadan
dünyada ilk kez uygulanan bir yöntemle raylar üzerinde iki metre
kenara çekilerek yerine yeni bir binanın
yapıldığı” haberiydi. Dünyada ilk
kez lafı da beş kere edildi. gençlerden
biri kalktı bana ne dedi biliyor musunuz? “Ya öğretmenim biz tarihe pek bir
daldık. Bakın el alem neler yapıyor?
Teknik, medeniyet biraz da onlara baksak” diyince
arşivimde 1930’da ATATÜRK’ün bu işi yaparken
çekilmiş resimleri, raylar üzerindeki çekilen resimleri
gösterdim kendilerine ve dedim ki ”şu anda ne söyleyeceksiniz bana?”.
Bir genç kalktı ne dedi biliyor musunuz? “Ya öğretmenim suç bizde
mi? Biz bu konuyu ilk defa sizden duyuyoruz, sizden görüyoruz
bu resimleri”.
Ama o haberi bugün milyonlarca Türk genci izledi ve oturdular 25
genç, bu haberi veren televizyona bir faks çektiler. Faksta aynen şu yazıyordu “İkinci haber olarak
6 dakika müddetle ama beş kez şu resimleri göstermek
suretiyle bu arada da mutlak suretle mesajı iletin dediler “Bu gün 1996, Amerika çekiyor raylar
üzerinde iki metre, yerine yeni bir bina yapıyor, 1930 ATATÜRK
çekiyor
Ya hocam siz bize bir tek
çınar ağacı ve iğde ağacı
anlattınız bunlar ATATÜRK’ün hayatında tek tek
örnekler olabilir. Hadi gelin Söğütözü’ne
gidelim, hani şu Ankara yakınlarındaki, o zaman için 80
tane söğüt ağacının olduğu yere.
Söğütözüne ATATÜRK hep dinlenmek için
gelirmiş. Bir geldiğinde galiba
düşündüğünü sesli olarak aktarmış;
“Ah ! burda bi kulübem olsaydı
keşke”. “Ya
paşam istediğin bir kulübe olsun hemen
yaparız şuraya“ demişler. “Buradaki ağaçlara ne olacak
peki”. “Paşam burdakiler söğüt
ağacı; gönülsüz ağaçtır. Sökeriz
başka bir yere dikeriz, mutlaka tutar”
demişler. Bir an durur, “Bir
tek şartla kabul ederim” der. “Burda yetecek kadar söğüt
ağacını kendi ellerimle sökeceğim, kendi ellerimle
dikeceğim, önce tuttuklarını göreceğim, sonra
kulübe yapımına izin vereceğim”. Yani
bugün betonu yeşile tercih eden zihniyete bence en güzel
örnek teşkil eder bu. Ne yapar biliyor musunuz? Türkiye
Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ATATÜRK
makamını Çankaya’dan Söğütözü’ne
taşıtır hasırlar üzerine. Kabullerini orda yapar,
imzalarını orda atar, çadırda kalır ama
söğüt ağacını söker, kendi elleriyle diker,
tuttuklarını görür, ondan sonra bugün çok
küçücük ama verdiği mesaj olağanüstü
büyük olan bu Söğütözü’ndeki
küçük ATATÜRK kulübesinin yapılmasına izin
verir.
25 yıllık
araştırmacıyım. Benim elimde 130 belge var bizzat
çevre hareketine bedenen katıldığına dair. Sade
bende 130 belge, kim bilir kaç belge var. Keşke diyorum, keşke
bu belgeler, bazı günler bizi okullar da bu kulübeye
götürüpte burada anlatılsaydı. sanıyorum
bugün betonu yeşile tercih eden hiçbir belediye
başkanı yetişmezdi.
İşte bu anlamda
sahneye şimdi Tahsin ÇOŞKAN’u davet edelim. Tahsin
COŞKAN o zamanın genç bir ziraat mühendisi. “Gel Tahsin seni bir yere
götüreceğim fikrini almak istiyorum”
diyor. Giderler, gösterdiği yere bakar Tahsin Bey. Bataklık,
sivrisinek salgını, hayvan leşlerinin olduğu berbat bir
arazidir. “Ya paşam
hayrola” der. Atatürk, “Buraya bütün masrafı
cebimden olmak üzere bir orman çiftliği yapmak istiyorum”
der. “Ya paşam
buranın ıslahı ya sizin paranızı tüketir ya da
zamanınızı, neden bu kadar mümbit topraklar varken gelip de
burayı tercih ettiniz?” der.
ATATÜRK’ün
cevabı ATATÜRK’çedir. Derki ”Ben en zor olanı yapayımda siz
arkamdan kolayları nasıl olsa yaparsınız.”
Ne bilsin ki en kolayları bile çabuk yıkabildiğimizi ama, bu aradaTahsin ÇOŞKAN “Paşam burda hiçbir şey
yetişmez, pek uğraşmayın” der. Ama
dinleyen kim. Derki “Tahsin
buraya ziraatçileri getir ve incele bana resmi bir yazı getir
burasıyla ilgili”. Biraz sonra Tahsin COŞKAN
çok mutlu, kendi dediği çıktı, üzerinde
“Burada
hiçbirşey yetişmez“yazılı,
altında da ziraatçilerin imzasının olduğu bir
belgeyi Mustafa Kemal’in önüne koyar. ATATÜRK biraz
mütebbessim okur bu yazıyı. Kaleme alır, bu kağıdın yanına aynen şunları
yazar “BURASI VATAN
TOPRAĞIDIR, KADERİNE TERK EDEMEYİZ”. Etmez
de. Aynı Sakarya savunması gibi akasya savunmasını ele
alır, çam ve köknarı oraya 30 Ağustos olarak
tamamlar ve hiç unutmayacağımız bir gün, lütfen
hiç unutmayın, tarihte atladık bu günü, 25
Mayıs 1933. Ne yapar biliyor musunuz? Hani 5 Haziranlarda
kutladığımız bir gün var, çevre günü
değil mi? Çevre günü ne zaman kutlanmaya
başladı? 1980 den sonra. Peki 25 Mayıs
1933, ATATÜRK ne yaptı? İlk Çevre günü
kutlamasını yaptı. Hem de bugün okullara soruyorum
diyosunuz ki ne yaptınız diye “ya ağaç diktik
diyorsunuz ya çöp topladık” öyle falan değil.
Bütün Ankara halkını bedava trenlerle buraya getirtiyor,
ağaçlar boy vermişler, altında dinlenmektedirler, havuz
yapılmıştır, çocuklar yüzmektedirler. Hatta
bütün masrafı cebinden ödemiştir ama karı da
almamıştır, buraya bir fabrika yaptırmıştır,
süt ürünleri üretilmektedir, herkes yamektedir. Herkes çok mutlu ama en mutlusu Mustafa Kemal ATATÜRK.
Nebizade diye bir
arkadaşı var, Nebizade’nin kafa çok
karışık. “Yahu
paşam senden başka bir tek kişi burada bir ağaç
yetişeceğine inanmadı. Peki sen
nasıl anladın burda orman olacağını?”
der. “Gel Nebizade gel,
şimdi anlatayım sana. Hani Tahsin ÇOŞKAN’ın
burda birşey yetişmez dediği günün akşamı
tebdili kıyafetle Çankaya’dan kaçtım, burdaki köylülere
geldim. Köylüler beni tanımadılar. Köylülere,
ağalar dedim burda ağaç yetişip yetişmeyeceğini
bana en kolay yoldan nasıl ispat edersiniz dedim. “Al dediler”,
bana bir testi su verdiler, bir de kazma kürek. “Kaz orayı iki
gün sonra gel biz sana ne olacağını söyleriz”
dediler. Ah o iki gün Çankaya’da nasıl geçti bir
Allah bilir bir de ben. İki gün sonra gittim testiyi
çıkardım, testinin içinde su bitmişti,
köylülere uzattım. Dediler ki bana “ağa testide su
kalmamış, toprak su emiyor, bakma bunun üstünün kurak
olduğuna, biraz uğraş burda ne ekersen biçersin”.
Ve hani Tahsin COŞKAN’ın o raporu bana getirdiği gün
ben çoktan projeye başlamış epey de ilerlemiştim”
diyecektir.
Dünya
lideri olmak öyle kolay değil biliyor musunuz. Hani ATATÜRK’e kimdi
en çok karşı çıkan, evet Tahsin
COŞKAN’dı. Onu da ATATÜRK buraya müdür tayin
eder. Evet lider olmak hakikaten kolay iş
değil. Bu arada biz bu 130 belgeye hiç
çalışmamışız.
Çalışmadığımızın en acı
örneğini Türkiye yaşadı zaten. Neydi o örnek
“17 Ağustos depremi”. Evet deprem bir kaderdir ama kader
olmanın ötesinde dolgu alan çöktü, dolgu binalar
çöktü. Oysa 1930’dan beri bize “lütfen
tabiatla oynamayın, tek bir ağaçla bile oynamayın”
diye bize örnek olan bir liderimiz varken yaşadık bu
acıyı.
Bizler iyi değerlendirmemişiz
onun çevre hareketini ama bakın dünya ne güzel
değerlendirmiş hareketini. Ben size bu bilgileri vermek için
1919 başladım ve bugüne kadar çıkan bütün
gazete ve dergileri tarıyorum. Taramam sırasında 28 Temmuz 1933
günün Cumhuriyet gazetesinde bir haber okudum. İnanılmaz
bir haberdi. Hani bir çiçek alıyoruz, kırmızı
renkte, hediye götürüyoruz ve adına da “ATATÜRK
Çiçeği” diyoruz. O ATATÜRK
çiçeğinin adını biz koyduk zannediyorduk ama
bakın gazeteyi aynen okuyorum. Gazete haberi şu “Chicago
özel, geçenlerde Vanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk Landın laboratuarlarında muhtelif
ameliyeler neticesinde kırmızı renkte yeni bir
çiçek elde edilmiştir Profesör bu yeni
çiçeğe isim ararken yanında duran ama Tarsus Kolejinde ATATÜRK’le
tanışmış, ondaki tabiat bilgi ve ilgisine hayran olan bir
diğer profesör bu çiçeğe ATATÜRK isminin
verilmesini önermiştir. Ve bu öneri dünya nebatat dairesine
iletilmiş ve ATATÜRK’ün yaptığı
çalışmaların anlatıldığı
toplantıda oy birliğiyle kabul edilmiştir”. Yani
dünyadaki her ülkede bu çiçek Gazi ATATÜRK
adıyla üretiliyor ve satılıyor.
Peki başka bir lider varmı
diye araştırdım bir çiçeğe adını
veren, başka hiçbir lider yok. Çünkü
tabiatıyla bu kadar bütünleşebilen bir lideri dünya tarihi
yazmamıştır. Diyorki Mustafa Kemal ”çevre hareketi
dışında eğer lider olacaksanız eğer lider olmaya
kalkıştıysanız ki içinizde öğrenci
arkadaşlar var mutlaka sınıf başkanları vardır
eğer sınıf başkanı olacaksan bu bi liderliktir
sınırın nedir? sınıftır
sınıfın içerisindeki tek bir tebeşir tanesi tek bir
sıra tek arkadaşının problemiyle ilgilenemeyeceksen o
liderliği kabul etmeyeceksin demektedir Mustafa Kemal.
Peki ikinci sırrımız
ne? İkinci Sırrımız;
dünya tarihi sadece bir sıfatı Mustafa
Kemal’e vermiştir. Başka dünyada hiçbir liderin
alamadığı bir sıfattır bu hangi sıfat mı? Ne
dersiniz? Evet Başöğretmen diyen var
aranızda, hoşgörülü evet biliyorum hepsi
gönlünüzden geçen sıfatları
ATATÜRK’ün ama soruyorum sizlere bir insan doğumundan
ölümüne kadar ya bir askerdir, ya bir devlet adamıdır
ya çevrecidir ya tiyatrocudur ya sanatçıdır ya
arkeologdur bir şeydir. Ama bunların hepsi birden olabilen
dünyadaki tek lider Mustafa Kemal ATATÜRK olduğu için
dünyada “kültür
antropoloğu” sıfatı verilebilen tek lider
Mustafa Kemal’dir.
“Kültür Antropoloğu”
nedir ne değildir uzun uzun başınızı
ağrıtmayacağım. Hadi gelin 5 Mayıs 1935,
Ahlatlıbel’e gidelim. Ahlatlıbel Ankara
yakınlarındaki kazıların başladığı yer
biliyorsunuz. Bütün arkeoloji kazılarının yapılma
emrini veren Mustafa Kemal, müzelerin açılma emrini veren de
Mustafa Kemal. Ama bugünkülerde olduğu gibi açın,
kazın, imza; öyle değil. Nasıl yetişmiş
inanın, 25 yıllık araştırmacıyım hiç
anlamadım. Bakıyorsunuz Efes kazıları başlıyor
iki kere gidiyor, Konya‘da Asar kazıları başlıyor
başında, birde bakıyorsunuz Ahlatlıbel kazıları
başlamış başında, toprak alıyor,
ölçüyor, biçiyor. “Ya ne yapıyor Mustafa Kemal” diyorlar.
Çankaya’ya gidiyor, Çankaya’da üç
gün üç gece hiç uyumadan; uyumamak için
alnına ıslak bezler koydurmuş, birilerini çağırıyor,
telefonlar ediyor bir heyecan bir telaş. Üç gün sonra
“gelin diyor
Ahlatlıbel’e gidiyoruz”. Hemen geliyor diyorki
“arkeologlar
toplanın”. Biliyorsunuz başlarında en
büyük arkeoloğumuz Zübeyir KOŞAR var. Bu Zübeyir
KOŞAR’ın bir e bir anısıdır. Toplanıyor ve
diyorki Mustafa Kemal heyecanla; “kazdığınız
yer yanlış, şurayı kazmanız gerekir”.
Yabancı arkeologlar “el insaf paşam, anladık iyi askersin
iyi devlet adamısın ama yani bu işte bizim işimiz niye
karışıyorsun” der gibi aralarında birkaç
şey oluyor ama emir büyük yerden. Başlıyorlar Mustafa
Kemal’in gösterdiği yeri kazmaya. Sonuç mu?
Bütün bulgular ordan çıkacaktır. İnat
uğruna, kendi ceplerinden öder ve kendi dedikleri yeri kazarlar
hiçbir bulguya rastlamıycaklardır.
Bunun üç gün
sonrası, ATATÜRK Galip ARCAN’ın yazdığı
“Sırat Köprüsü” adlı piyese davetlidir.
Davetiyede böyle yazar piyesin başında mutludur biraz sonra
sinirlenmeye başlar bir müddet sonra bitince “bana Galip ARCAN’ı
çağarın!” der. Galip ARCAN gelince
“bu piyesi siz mi
yazdınız? “der. “Evet paşam ben yazdım”.
”Hayır, bu bir
Bolunun Flor Doranj adlı boldvilin’in aynen çevirisi neden
bunu belirtmediniz hakkınızda soruşturma
açtırıyorum” diyecektir. Buna benzer pek
çok anıyı da okuyunca ne dedim biliyormusunuz. Samimi
konuşacağım inanın sizlerle. Dedim ki “a be Atam boldvilin’e varıncaya
kadar ne zaman okursun? ne zaman kafanda tutarsın”.
Ve o sırada ne yaptım biliyor musunuz? Yirmi yıllık
araştırmacıydım, ATATÜRK’le iddiaya girmek gibi,
dedim “senin
başında durmadığın ilerletmeye
çalışmadığın bir alan bulmak benim boynumun
borcu olsun”.
O sırada da “Sanat ve
ATATÜRK” adlı araştırmamı yapıyorum
baktım resimde Türk tarihinde ilk resim sergisini o
açıyor, heykelde dinin etkisini kaldırıyor ama
karşıma yedinci sanat dalı geldi. Ne? Sinema. dedim
“herhalde burda iddiayı kazandım”. Hey hat, baş yönetmen Cezmi AR, başrolde Mustafa
Kemal, film çekiyorlar. Ve Cezmi Ar Mustafa Kemal’e tabi
Cumhurbaşkanı ya diyemiyor şöyle dur böyle dur diye
diğer oyunculara şiddetle bağırıyor. Atatürk
“Gel Cezmi gel, burda
başkomutan sensin. ben bu işi bilmem. Önemli olan işin iyi çıkması. Bana
da aynı şiddet ve hiddetle bağıracaksın”
der. Cezmi AR hayatının son günlerinde “ben bir daha asla öyle bir oyuncuyla
çalışmadım” diyecektir.
Yıl 1937, Münir Hayri
EGELİYLE odalarına çekilirler. Çankaya’ da ne mi
yaparlar? ATATÜRK bir film senaryosu yazmıştır,
adını da koymuştur; “Ben bir İnkilap
Çocuğuyum” dur adı. Kendi yazdığı film
senaryosunu Münir Hayri EGELİ çekecektir, ATATÜRK
oynayacaktır. Ama yıl 1937 dir, ömrü vefa etmemiştir.
Derim ki haydi filmciler bulun bu senaryoyu filme çekin pokemondan
çok daha faydalı olacağına ben kesin gözüyle
bakıyorum.
Bu arada
ATATÜRK’ün her şeyi iyide ben iddiadan vazgeçtim,
tamam dedim. Kesinlikle iddia falan yok artık, iddiayı Mustafa Kemal
kazandı ama merak ediyorum nasıl yaptı diye. Asıl sır
nerde? O sırada en büyük lider eleştirmeninin
sözü geldi elime. Liderleri çok sıkı eleştiren
bir eleştirmen diyorki ATATÜRK için “Liderler içerisinde eleştiri
acizliği yaşadığım tek lider Mustafa Kemal’dir.
Çünkü bütün Rönesans, bütün reform,
bütün aydınlanma çağı etkinlikleri bir
adamın kafasında toplanmış, bir çağa sıran
etkinlikler on yılda başarılmış, bu büyük
bir mucizedir en büyük radikal Mustafa Kemal’dir”.
Bunu biz demiyoruz dünyanın en büyük lider eleştirmeni
diyor.
Peki, tamam laf iyid e
diyorsunuz ki; laflar karın doyurmuyor. Esas sır nerde çok
merak ediyorum. On yılda bir bakıyorsunuz kara tahtanın
başında harf öğretiyor, bir bakıyorsunuz şapka
giyiyor, bir bakıyorsunuz tiyatro eseri oynatıyor, yok efendim
arkeolojik kazılara gidiyor, tren raylarının genleşme
hesabını yapıyor, Ankara’daki caddelerin ne kadar mesafede
olacağı konusunda şehirleşme planları yapıyor, E
on yılda bunların hepsi peki nasıl? Ben esas sırrı nerde
buldum biliyor musunuz? Onun bir sözünde. Ama bu bence,
ve dedim ki bu sözü okuyunca keşke şu karga
kovalamasını kafalarımıza yerleştireceklerine şu
sözünü yerleştirselerdi herhalde Türkiye çok
farklı biyerde olurdu şu anda. ATATÜRK diyor ki” Çocukluğumda elime geçen
iki kuruştan birini eğer kitaplara vermeseydim bu gün
yapabildiğim işlerin hiçbirini yapamazdım”.
Esas sır bence burada. Çocukluğunda eline geçen iki
kuruştan birini kitaplara verdiği için 35 yaşında
general, 40 yaşında başkomutan, 42 yaşında
cumhurbaşkanı, 46 yaşında dünyada pek çok
reformist var ama hiç biri dile dokunabilmeyi cesaret edememiştir;
dile dokunabilen tek reformist Mustafa Kemal’dir. İşte bunu
yapabilen ve 53 yaşında nutku yazan genç olarak tarihimize
geçecektir Mustafa Kemal. 