BAKIŞ BÖLÜMÜ

 

HUKUK DEVLETİ RAFTA

PKK İLE MÜCADELE EDEN GENERALLER  IRAFTA..

AMERİKAN DOMUZU, AB GAVURU VATANIN HAREMİ İSMETİNDE..

HOKUMAT BUNLARIN PEŞİNDE.

SINIRDAKİ ERLERİMİZİ AVLAMALARINA KİMSENİN ŞAŞMAMASI LAZIM.

BEN BU MİLLETİN BU KADAR DUMURA UĞRAMIŞ AKLINA ŞAŞIYORUM..

------------

OZAN ARİF ÜLKÜCÜLÜĞÜN ANAYASASIDIR

KARŞISINDAKİLER ÜLKÜCÜLÜĞÜ KOKUŞTURAN KİMSELERDİR

 

BÖYLE BİR ŞAİRE HÜCUM EDENLER VATAN DÜŞMANI DEĞİL DE NEDİR? BU OZAN ASRIMIZIN TÜRK DÜŞÜNCESİNİN EN BÜYÜK OZANIDIR. BUNU BÜTÜN ÜLKÜCÜLER BİLSİN. KİM Kİ OZAN ARİF İÇİN YALAN ÜRETİYOR TÜRKLÜĞÜ HANÇER VURUYORDUR. BAŞKA NE SÖYLEYEYİM.  BİR KISIM KİMSELERİN YALLA BESLEDİĞİ KÖPEKLER SALDIRIYOR. ÜLKÜCELER OZAN ARİFE SAHİP ÇIKARSANIZ ÜLKÜCÜLÜK ÇÖKMEYECEKTİR.  www.onurluhamle.com

----- Original Message -----

From: İsmail YALÇIN

To: cihan-turk-olsun@googlegroups.com

Sent: Wednesday, August 13, 2008 5:21 AM

Subject: ..::CTO::.. Bozulmuş

 

Bozulmuş

 

On bir yıl sonra gördüm yurdumu
Toprağı bozulmuş,taşı bozulmuş
Açamadım kimselere derdimi
Halkın yüzde yetmişbeşi bozulmuş

 

Edirne'den Van'a Van'dan Mersin'e
Muğla'sından başla yürü Kars'ına
Kapılmayan yoktur para hırsına
İzmir'i ,Konya'sı Muş'u bozulmuş

 

Haramı helali incele de bak
Ya aptal diyorlar ya avanak
Haram dolu haram tencere tabak
Ekmeği bozulmuş,aşı bozulmuş

 

İyi varsa alınmasın sözüme
İyi miyi görünmedi gözüme
Bakarak kararmış üzüm üzüme
Kurunun yanında yaşı bozulmuş

 

Köprünün altından çok sular akmış
İyiler yerine lükse bırakmış
Sevdalar fuhuşa sekse bırakmış
Gönüllerin artık düşü bozulmuş.

 

Bir kahveye kırk yıl hatır yok şimdi
Ne kırk yıl kırk saniye çok şimdi
Hatıra gönüle karın tok şimdi
Gaddar olmayanın işi bozulmuş

 

Vatan vatan tabii vatan vatan da
Esrar satan da var,karı satan da
Çıkıyorlar akşam güneş batanda
Erkekler değişmiş,dişi bozulmuş.

 

Vatan için millet için döğüşmüş,
Mana için maddeyle boğuşmuş
İnsanlarda bile ölçü değişmiş
Bozulmaz dediğim kişi bozulmuş.

 

Baştakiler ne yaparsa elbette
Aynısını yapacaktır millette
Ah Arif ah,vatanımız cennet de
Velakin balığın başı bozulmuş.

 

Ozan Arif

 

Son günlerde TARAFTA tam sayfa

 

ANAFEN REKLAMLARI YAĞIYOR  ADETA.  TÜM HAFTALAR BOYUNCA YAĞIYOR.  ŞİMDİ DE FEM DERSHANE İLANLARİ. TAM SAYFA ,ÇARŞAF ÇARŞAF.

 

OKS BAŞARISI ŞÜPHELİ  TÜRK OKULLARINDA AZERBAYCAN, MOGOLİSTAN ve diğer devletlerde erken uygunlanmasına , FETTULLAHCI MÜDÜRLERİN ERKENDEN SINAVI AÇMALARINA BAĞLI OLAN BU KURUMLARIN TÜRK EĞİTİM SİSTEMİNE KATKILARI NEDIR ?

 

Fetullah ilanları ve taraf gazetesi

 

BİR DE FETTULLAHCI BAKAN GELDI. SBS DENILEN SACMALIGI GETIRDI. SİMDİ DE DERSHANE AÇMAYI LİSANSLARA BAĞLIYOR. YANİ TEKEL OLACAK OLAN FETTULLAHCI DERSHANECILIK.

 

PEKİ ANAFEN in GENEL ORTALAMA BAŞARISI NEDIR ? KOSKOCA BIR SIFIR.

 

PEKİ DİĞER FETTULLAHCI - DOĞA KOLEJLERİ VE FATİH DERSHANELERİ. AYNI.

 

TARAF A INANILMAZ DESTEK. ZAMAN OKURLARINA TARAF GAZETESI GÖNDERİLİYOR.   İSRAİLDE  VATANI GOREVINI YAPMIS OLAN BİR ZAMAN BU ORDUNUN ASKERİ  OLAN YASEMIN CONGAR in GAZETESINE.

 

KEFİLİ GRAHAM FULLER OLANIN ?

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

KİM GÜÇ VE ŞEREF İSTERSE BİLSİN Kİ, TÜMÜYLE ALLAH’INDIR.

GÜZEL SÖZLER ONA YÜKSELİR.O SÖZLERİ YARARLI İŞE YÜKSELTİR. KÖTÜLÜK YAPMAKTA DÜZEN KURANLAR İÇİN ÇETİN AZAP VARDIR. BUNLARIN KURDUKLARI DÜZEN BOŞA ÇIKARILIR. SAY.7

X-XXX

BU AÇIKLAMA SANKİ DİNSİZ İMANSIZ  MASONLARI HEDEF ALMIŞ GİBİ GELİYOR BANA..

-----------------

TÜRK MÜZİĞİ İLE TEDAVİ YÖNTEMLERİ

Yayin Tarihi 8 Haziran, 2008 
Kategori TÜRK DÜNYASI

Türk Müziği ile Tedavi Yöntemleri

image00122.jpg

Müzik konusunda araştırma yapan uzmanların görüşüne göre müzik, konuşmadan önce de var idi. Konuşma için gerekli olan soyut kavramlar, hafıza, semboller, çağrışımlar, analojik bağlantılar insanla beraber gelişmiş ve olgunlaşmıştır.  Müzik konusunda araştırma yapan uzmanların görüşüne göre müzik, konuşmadan önce de var idi. Konuşma için gerekli olan soyut kavramlar, hafıza, semboller, çağrışımlar, analojik bağlantılar insanla beraber gelişmiş ve olgunlaşmıştır.
 Tabiatın her zerresinde ise büyük bir nizam ve ahenk içinde devam eden ritim ve melodi beraberliği bulunmaktadır. Kuş seslerindeki ahenk ve ritim mükemmelliğinde;
 
 Elektronların, atomların, galaksilerin hareketleri ile vücudumuzdaki sıvıların dolaşımlarının büyütülen seslerinde müziğin varlık alemiyle ilgi ve ilişkisini gözlemleyebilmekteyiz.
 Dünyada müzik ve müzik terapi tarihi anlayışı bizi antropoloji, tarih, ethnoterapi, ethnomedicin, psikoloji, pedagoji, sosyoloji, spiritüalite, parapsikoloji gibi bilimlerle işbirliğine götürmektedir.
 
 Tarih açısından konuya girdiğimizde çok eski yıllara yolculuk yapmamız gerekir :
 Azerbaycan’da Gobustan Kayalıklarında görülen dans eden insan şekilleri, 12 - 14 bin yıllık müzik ve hareket gerçeğini ortaya koymaktadır. Uygur Türklerine ait Hoten şehri Çerçen kazası yakınında Mülçe ırmağı kenarında bulunan Mingyar kaya resimleri 6-8 bin yıllık bir geçmişten haber vermektedir.
 
 Çok eski zamanlara bizi ulaştıran tarih ve kültür birikimi, Proto Türk kültürü ile gözlendiğinde, Alman bilim adamı Dr. Wolfram Eberhard tarafından yazıya geçirilmiş bilgiler önem taşımakta olup, Türk kültürünün M.Ö. III bin yıllarında Çin kültürüne; müzik, dans seramik, tiyatro, hayvan terbiyesi v.b. konularındaki etkileri belgelenmektedir.
 
 Fransız araştırıcı Maurice Curan’ın Çin kaynaklarına dayanarak Lavinniac müzik ansiklopedisinde neşredilen verilere göre, Eski Türk müzik enstrümanları ve pentatonik (beş sesli) müzik icra şekli Çin kültürünü geniş biçimde etkilemiştir.
 
 Bu konuda Eduard Chavannes, Bela Bartok, Robert Lach isimli araştırıcılar ve büyük Türk Etnomüzikologları Mahmut Ragıp Gazimihal ile Ahmet Adnan Saygun, Ferruh Arsunar araştırmalar yapmışlar, Türk müzik kültürünün Orta Asya - Anadolu bağlantısını ve Çin kültürüne etkisini belgelerle ortaya koymuşlardır. Bu araştırmalara göre Proto Türk kültürünün önemli merkezleri, Sensi ve Kansu eyaletleridir.
 
 Hakas ve Tuva kültürü, Altay Türk kültürü bizi M.Ö. 3000 yılları ile buluşturmaktadır. XX . yüzyılın başında Sovyet araştırıcılar Rudenko ve Griaznov, Altay’lardaki Pazırık Vadisinde buzların altında ”Çeng” adı verilen bir enstrüman buldular. Rudenko, bu enstrümanın ait olduğu Proto-Türk kültürü tarihini 3700 yıl önceye götürmektedir.
 
 MÜZİK VE HAREKET TEDAVİSİ GELENEĞİ
 AKTİF MÜZİK TERAPİ
 
 Kam ve Baksı adı verilen Orta Asya hekimleri, müzik ve dansı hasta tedavisi için kullanıyorlardı. Kazakistan, Kırgızistan, Altay, Moğolistan ve Sibirya bölgelerinde halen devam eden bu dans terapisi, kol, omuz ve baş hareketleriyle faaliyete geçen ruhi enerjinin bütün vücudu sarması ile elde edilen trans hali sonucu, hasta kişi için gerekli tedavi bilgisine ulaşmayı amaçlamaktadır. Baksılar; KILKOPUZ, DOMBRA, ŞANKOPUZ, ASATAYAK, DAVUL gibi müzik aletleri ile trans ve tedavi eylemini gerçekleştiriyorlardı. Bu seanslarda genel olarak Pentatonik müzik tonları kullanılıyordu. İngiltere’de, Londra Nordoff Robbins müzikterapi enstitüsünde uygulanan tedavi sisteminde Pentatonik müziğin kişilerde kendine güven ve kararlılık oluşturduğu bulgusu ile, otistik çocukların tedavisi ve eğitiminde bu müzik kullanılmaktadır.
 
 PASİF ( RECEPTİV ) MÜZİK TERAPİ GELENEĞİ
 
 Türk tarihi ve kültüründe önemli bir yeri olan müzik ve dans ve bunlarla yapılan tedavi konusunda; pentatonik müzik formu ve Baksı-Kam tedavi geleneğinin yanısıra olgunlaşıp yerleşen makam müziği ile tedavi’ günümüz tıbbında yeniden güncelleşmiş bulunmaktadır.
 
 Bin yıldan daha önceki zamanlarda Orta Asya’da, Horasan ve Uygur bölgelerinde gelişerek yayılan makam musikisi hakkında Farabi, İbn-i Sina, Ebu Bekir Razi, Hasan Şuri, Hekimbaşı Gevrekzade Hafız Hasan Efendi, Haşim Bey eserler yazmışlar ve makamların duygular ve organlarla ilişkilerini tasniflerle belirtmişlerdir.
 
 Pentatonik müzik Türk illerinde gelişmeye devam ederken, yedili sistem olan ve bir tam sesin dokuz komadan oluşması esasına dayalı makam sistemi, takriben dört yüzü geçen makam zenginliği ile kültür ve sanatımıza büyük katkıda bulunmuştur.
 
 M.S. 834-932 yıllarında yaşamış olan müslüman Türk bilginlerinden Ebu Bekir Razi, melankoliklerin tedavisi üzerine yazdığı bir eserinde şöyle diyor: “… melankolik hasta kesinlikle meşguliyetle tedavi edilmelidir. … melankolik hasta balık tutma veya avlanma gibi eğlenceli işlerden biri ile uğraşmalıdır.
 
 Mümkünse çeşitli oyunlara alıştırılmalıdır; huyunu, ahlakını, davranışlarını beğendiği ve sevdiği kimse ile buluşup görüşmeli özellikle güzel sesle okunan şarkılar dinlemelidir.”
 Büyük Türk Bilgini Farabi (870-950) makamların ruha etkisini şöyle sınıflandırır:
 
 1. Rast makamı: İnsana sefa(neşe, huzur) verir.

aka_gunduz_rast01.wma


 2. Rehavi makamı: İnsana beka (sonsuzluk fikri) verir.

bolkar_oztekin_rehavi.wma

3. Küçek makamı: İnsana hassasiyet ( duyarlılık ) verir.
 4. Büzürk makamı: İnsana havf ( çekinme, sakınma duygusu) verir.


 5. İsfahan makamı: İnsana hareket kabiliyeti ve güven hissi verir.

ali_balakbabalar_isfahan.wma


 6. Neva makamı: İnsana lezzet ve ferahlık verir.

niyazi_sayin_neva.wma


 7. Uşşak makamı: İnsana gülme ’dilhek’ verir.

emrah_hatipoglu_ussak.wma


 8. Zirgüle makamı: İnsana uyku ’nevm’ verir.

niyazi_sayin_zirgulelizuznak.wma


 9. Saba makamı: İnasana şecaat (cesaret, kuvvet) verir.

saba_omer_nasuhi.wma


 10. Buselik makamı: İnsana kuvvet verir.

niyazi_sayin_buselik.wma


 11. Hüseyni makamı: İnsana sulh ( sükunet, rahatlık) verir.

neyzen_tevfik_huseyni.wma


 12. Hicaz makamı: İnsana tevazu (alçak gönüllülük ) verir.

kasif_hicaz.wma


 
 Büyük İslam bilgin ve filozoflarından İbn-i Sina ( 980-1037), musikinin tıpta oynadığı rolü şöyle tanımlamaktadır: “…tedavinin en iyi yollarından, en etkililerinden biri, hastanın akli ve ruhi güçlerini arttırmak, ona hastalıkla daha iyi mücadele için cesaret vermek, ona en iyi musikiyi dinletmek , onu sevdiği insanlarla bir araya getirmektir…”
 
 İbn-i Sina, Farabi’nin eserlerinden çok yaralandığını ve hatta musikiyi de ondan öğrenerek Tıp mesleğinde uygulamaya koyduğunu söylemektedir. Arapça yazdığı Kitap’ün necat ve Kitab’ün Şifa’daki oniki fasıl tamamen musikiye ayrılmış olduğundan, bu kısım Baron Rodolph Dearlangar tarafından Fransızca olarak ’La musique Arap’ adıyla yayınlanmıştır.
 
 Eski Türk hekimlerinden Şuuri’nin ’Tadil-i Emzice’ adlı eserinde müzik ile tedavi hakkında geniş bilgi vardır. Şuuri, ’Tadil-i Emzice’de belirli makamların günün belirli zamanlarında etkili olduğunu belirtmektedir. Ona göre:
 
 
. Rast ve Rehavi makamları: Seher zamanları etkilidir.
 • Hüseyni makamı: Sabahleyin etkilidir.
 • Irak makamı: Kuşlukta etkilidir.
 • Nihavend makamı: Öğleyin etkilidir.
 • Hicaz makamı: İki ezan arası etkilidir.
 • Buselik makamı: İkindi zamanı etkilidir.
 • Uşşak makamı: Gün batarken etkilidir.
 • Zengüle makamı: Gurubdan sonra etkilidir.
 • Muhalif makamları: Yatsıdan sonra etkilidir.
 • Rast makamı: Gece yarısı etkilidir.
 • Zirefkend makamı: Gece yarısından sonra etkilidir.

Şuuri’ye göre musikinin meclis adamlarına olan etkileri de birbirlerinden farklıdır.


 • Ulema ( Alimler ) Meclisine: Rast ve Tevabii makamları
 • Ümera ( Emirler ) Meclisine: Isfahan ve Tevabii makamları
 • Dervişler Meclisine: Hicaz ve Tevabii makamları
 • Sufiler Meclisine: Rehavi ve Tevabii makamları etkilidir.
 
 Günümüzden 900 sene önce Selçuklu Sultanı Nureddin Zengi tarafından Şam’da yaptırılan Nureddin Hastanesi’nde musiki makamları tedavi amacıyla kullanılmıştır.
 
 Sonraki dönemlerde 700 senedenberi Amasya, Sivas, Kayseri, Manisa, Bursa, İstanbul (Fatih Külliyesi) ve Edirne şifahanelerinde 100 sene önceye kadar musiki ile tedavi uygulanmıştır.
 
 Evliya Çelebi seyahatnamesinde şöyle yazılıdır: “Merhum ve mağfur Bayezid Veli … Vakıfnamesinde hastalara deva, dertlilere şifa, divanelerin ruhuna gıda ve def’i sevda olmak üzere on adet hanende ve sazende gulam tahsis etmiştir ki, üçü hanende biri neyzen, biri kemani, biri musikari, biri santuri, biri udi olup, haftada üç kere gelerek hastalara ve delilere musiki faslı verirler…”
 
 Anlaşıldığına göre, Horasan kaynaklı Türk Sanat musikisi ve Horasan-Anadolu musiki makamlarımızın olgunluğu ile gelişen pasif-receptiv müzik terapi geleneği icrası sırasında hastalar rahat bir şekilde oturarak veya uzanarak dinlenme halinde idiler. Bu tedavi şeklinde amaç, hastaların emosyonel (duygu) durumlarını değiştirerek onları rahatlatmak ve kendine güvenlerini kazanmalarına yardımcı olmak idi.
 
 Günümüzde tarafımızdan uygulanan teknikte bu esaslara sadık kalınmıştır. Hasta istirahat pozisyonunu alır, bir seans süresince geniş ve rahatlatıcı bir ritim ve su sesi eşliğinde, Ney, Rebab, Çeng, Ud, Dombra ve Rübab ile emprovize (ritimli taksim) yapılır ve uygun makamlar üzerinde çalışılır.
 
 Bu şekilde bir icra sırasında, otizm’den ve psikolojik çocuk hastalıklarından Geriatri’ye kadar çeşitli psikolojik ve fizik hastalıklarda olumlu değişmeler ve iyileşmeler gözlenmektedir. Bu konuda Dr. L. Gutjahr ve Prof. V. Mechleid tarafından EEG ölçümleri yapılmış ve en az 1000 yıllık bu gelenek bugünün labarotuvarında doğrulanmıştır.
 
 400’den fazla olduğu bilinen bu makamlardan önemli olan 15 tanesi üzerinde uygulamalardan sonra tedavide kullanılacak kaset ve CD’ler tarafımızdan vücuda getirilmiştir.
 
 Viyana’da Meidling Rehabilitasyon Merkezi’nde komada bulunan hastalara Türk musikisi makamları dinletilerek terapi uygulamaları yapılmakta olup, beyinde alfa ve teta dalgalarının değiştiği tespit edilmiştir ve bir çok hastanın müzik terapi seansları ile komadan çıktıkları gözlenmiştir.

KAYNAK:

www.musikidemeti.com

Yorumlar

“262) TÜRK MÜZİĞİ İLE TEDAVİ YÖNTEMLERİ” yazisina 1 Yorum yapilmis

  1. BÜYÜK TÜRKELI yorum tarihi 1 Temmuz, 2008 00:59

SELAM,
SAYIN SITE YAPIMCILARI ve ÜYELERI
DEGERLI MUHTEREM YILMAZ KARAHAN BEYFENDI.
ALLAHU TAALA TÜRK ISLAM ALEMI’den ve SIZ KADIR SINASI KULUNDAN RAZI OLSUN- RAHMETINI ÜZERLERINIZDEN ESIRGEMESIN.
IYIKI VARSINIZ
VERDIGINIZ EMEKLER ICIN TESEKÜR EDERIM
BÜYÜK TÜRKELI

Yorum yap



·         Sayfalar

·         Kategoriler


·         Son Yazılar

·         Bağlantılar

 

 

Mustafa KÖSE

Tarih Bilinci

 

 

TÜRKÇE (LEŞTİRME) 'YE   DOĞRU....

 

 

Konu: M.M.

İlgi: İttihatçılar'ın "Yer Adları"nı Türkçeleştirme girişimi,

Hüseyin Avni ALPARSLAN'ın bu konudaki görüş

ve ön çalışması...

 

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------

İttihatçılar tarafından yer adlarının değiştirilmesi, Türkçeleştirilmesi izledikleri iskan politikasının bir parçası olarak Balkan Savaşları sırasında gündeme gelir. Türkçü çizginin ön plana çıkmasıyla birlikte de, 1. Dünya Savaşı sırasında süreç hız kazanır.Yalnız yerleşim yerleri değil, dağ, ova, orman, nehir isimleride değiştirilir. Resmen Başkomutan V. sıfatıyla Enver Paşa'nın 5 Ocak 1916 tarihinde yayımladığı bir talimatname ile bu çalışma başlamıştır.  Kahramanımız Sakarya Şehidi Binbaşı Hüseyin A.ALPARSLAN ise, Yusuf AKÇURA' -nın başında olduğu Türk Yurdu dergisinde 7 Şubat 1327(1911)  tarihli "Türkçenin başına gelenler gelmekte olanlar- yapma değiştirmelerden" başlıklı makalesinde konuyu işlemiş, Türkçeliştirmeyi savunmuş, Türklerin Anadolu ve Paşaelini(Rumeliyi) ele geçirdiği yıllarda pek çok yere Türkçe isim vermişken, daha sonraları ve özellikle son yüzyılda bu isimlerin Arapça ve Farsça yapıldığını örnekleriyle ortaya koymuştur. Hüseyin Avni'nin 1911'de konuyu ele alması ve ön araştırma yapmış olması, onun bu konuda da öncü olduğunu açıkça göstermek -tedir... Cumhuriyet döneminde yer adlarının Türkçeleştirilmesi konusunda defaten çalışmalar yapılmıştır. Verilen ve verilecek adlar konusu tartışmalara yol açmıştır.

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------

YER ADLARI VATAN KABUL EDİLEN TOPRAKLARIN TAPU SENETLERİDİR:

 

Doğal olarak bir toprak parçası üzerine bir Ulus yaşıyorsa ve Devlet kurmuşsa o toprak Vatan'dır. Bu sebeptende o Ülke üzerindeki yer adları yani köy, kasaba, şehir, dağ, ova, nehir vd. adları o Milletin en azından genel olarak, çoğunlukla kendi dilinden yada geçmişteki yetişdirdiği büyüklerin, kahramanların ismiyle adlandırılması önem taşır. Bu adlar kendiliğinden doğal olarak verilip oluştuğu bibi Anadolu gibi geçmişte pek çok uygarlığın, Ulusların yaşadığı yerlerde, hukuki bir karar ve uygulamalarla devlet eliyle de olabilir. Osmanlı Devletinin son yıllarında Balkanlardan, Kafkasya ve Kırım gibi yerlerden yaşanan göçler devamen Anadolu'yu Ermeni ve Rum azınlıkların terketmesi, Anadolu'nun nüfus yoğunluğu- nu  fazlasıyla Türkleştirmiştir. Ayrıca o günlerde, topraklarımızda eski uygarlık ve Uluslardan kalan yer adlarının siyasi olarak da değişmesi gerekiyordu.

İmparotorluk içindeki milliyetçilik hareketleri, dış güçlerin tahriki ve bunun yanında 1. Dünya Savaşı öncesinde ve savaş sırasında, idarecilerin etnik bir isyan içerisindeki hareketlere karşı etkili tedbirler almaya yöneltti. Bu durum sadece siyasi askeri değil, ayni zamanda vaki olabilecek tehditlere ve taleplere karşı, Osmanlı ülkesinin bir Türk devleti olduğunun vurgulanmasını hedefleyen düzenlemelere de yol açtı. Bu tür ciddi teşebbüslerden birisini de Rumca, Ermenice,Bulgarca yer adlarının değiştirilmesi teşkil eder.Balkan Savaşı esnasında başlayan bu çalışma, Enver Paşa'nın uygulamayı düzenleyen emirname yayınlamasıyla işlemler resmileşerek hızlandı.

" Yer adlarının değiştirilmesiyle ilgili uygulamalarda görülen bazı aksaklıkları gidermek üzere İttihad ve Terakki. Liderlerinden Harbiye Nazırı Enver Paşa, 23 Kanun-ı evvel 1331(5 Ocak 1916)’de bir emirname yayınlayarak uygulanacak esasları bizzat belirledi.

Bu emirnameye göre;

1) Osmanlı ülkelerinde Ermenice, Rumca, Bulgarca, hatta İslam olmayan tüm kavimle- re ait vilayet, sancak, kasaba, köy, dağ, nehir adları Türkçe’ye çevrilecekti.

2) Bölge dahilindeki askeri başkanlar ve mülkiye memurları bir araya gelerek değişiklik cetvellerini tertip edeceklerdi. Bu değiştirme önce vilayet, sancak ve kaza merkezlerinden başlayacak, hazırlanan cetveller Umumi Karargaha gönderilecekti. Toplanan cetveller incele- necek, birbirine benzeyen adlar, yazışmalarla değiştirildikten sonra uygulanmak üzere Dahili-

ye ve Posta Nezaretlerine bildirilecekti.

3) Yeni konulacak isimlerde çalışkanlık ve askeri zaferler konu edilecekti. Harp sahası olan yerler, oraya mahsus tarihi geçmişi hatırlatacaktı. Eğer bu mümkün değilse namuslu ve memleketine faydalı hizmetlerde bulunmuş, ancak hayatta bulunmayanların adları veya yörenin bol yetişen ve tanınan ürünleri, sanayi ve ticareti daima sabit kılınacak, vaziyet ve coğrafi şekline yakışan adlar bulunacaktı. Okul öğretmenleri de coğrafya derslerinde vatanın

her parçasını anarken öğrencilere ayni zamanda her mevkiin tarihi, iklimini, ürünlerini, sanat

ve ticaretine ait faydalı konuları bulacak ve anlatacaklardı. Daha önemlisi ve pratik bir bakışla öteden beri yabancı da olsa, yeni isimlerin bugün konuşulmakta olan isimlere benzemeyen ad ile değiştirilmesi ahali arasında yanlışlıklara ve eski adın yine söylenmesine sebep olacağın - dan halkın bu durumu dikkate alınarak ona göre isim bulunulacaktı. Mesela, “Ereğli’ye “Erikli”; “Gelibolu”ya “Velibolu” denilmesi halinde herhangi bir mahsur söz konusu olmayacaktı.

Ancak 15 Haziran 1916 tarihinde alınan bir kararla bu uygulama seferberlik sonuna kadar ertelenir.Bununla birlikte bu süreçte bir çok yer adı değişmiş olur.

Örnek verirsek,  Tirebolu Kazası,

Eski (Kaza) adı         Yeni (Kaza) adı       Bugünkü (Kaza) adı

Tirebolu                Akçayurd                Tirebolu

Eski (Karye) adı        Yeni(karye) adı       Bugünkü (köy) adı

Köseler                  Köseler                   Köseler

Civil                       Burunköy                Civil

İregür                     Hacıhüseyin           Karademir

Sekü                      Söğütlü                   Sekü

Kilyarı                    Melahat                  Işıklı ..

...........                   .............                  ...........   ... gibi..

(Bu değiştirmeleri yapan) heyet üyelerinin (zaman zaman) has Türkçe isimleride değiştirmiş olmaları , bilgilerinin yetersiz ve üstünkörü olduğunu gösterir. "(2)

Hüseyin Avni (Alparslan) Bey diyorki ; "en küçük köyümüze kadar adları Türkçe yapalım.."

Türk dili ve kültürü hakkında yazıları olan Sakarya Savaşı şehidi Tirebolu’lu Hüseyin Avni (Alparslan) Bey’in “ ülkemizin ısısı olmak istiyor isek en küçük köyümüze kadar adları Türkçe yapalım, Ermenice, Urumca, Arapça değil… Böylece ülkemizi önkimize boyayalım” diyor ve Türkçe'nin başına gelmekte olanlar makalesinde şunları anlatıyordu;

..........................................  ................................................................

Bugün yeryüzüne bir göz gezdirirsek bütün ulusların, oymakların oturdukları yerlere kendi dillerince ad verdiklerini görürüz. Yine bir takımları bir yere sonradan gelirse veya sonradan benliğini gösterirse eskilerin izini silmek için oturdukları yerlere kendi dillerince ad vermeye yeltenirler.

Pek belli ki Türkler Anadolu ve Paşaeli(Rumeli)ne geldiklerinde eski adlardan birçoğunu silmişler, yeniden yeniye Türkçe adlar takmışlar.

Daha geçenlerde benliğini gösteren Bulgarlar, Filibe Sancağı’ndaki “Kazanlık” adını silerek Islavcası olan “Kotal”ı yerine koymuşlardır. Biz ise –daha çok son yüz yıl içinde – tersine olarak kimi yarım kimi bütün olmak üzere bütün Türkçe adlarını değiştirmeğe, Arapça, Farsça yapmağa çalışmışız. İşte yarım değiştirilenler:

Yenicilik göstermek isteyen katipler Türkçe olan ova, oba(mahalle) sözlerini olduğu gibi yazmayı kendi bilikleriyle uygun bulmadıklarından “Ova” ile “Oba”yı “abad”a çevirmişler de :

Karacaova  =  Karacaabad (Selanik’te bir kaza )

Eçeova = Eçeabad (Gelibolu’da bir yer )

Akçaova = Akçaabad ( Trabzon’da bir kaza)

Çubukova = Çubukabad (Ankara’da bir yer )

Akova = Akabad (Kandıra ile Şile arasında bir yer)

Boyova = Boyabad (Sinop’ta bir kaza ) yapmışlar.

 

İzmir’deki “Burunova” dahi büsbütün değiştirilerek  “Birunabad” olmuş. Ancak nasılsa Karadağ sınırındaki “Akova” yakayı kurtarabilmiş…

Bu yetmiyor gibi daha pek ileri gidilmiş de bir çok yerlerin Türkçe olan adları beğenilmeyerek büsbütün değiştirilmiştir. Anadolu demiryolundan Ada –

pazarına bir kol ayrılır. Kol ayrılan işte bu yere Türkler “sapak” diyorlar. Sapmaktan gelen sapak sapılacak yer demektir ki pek uygun pek doğrudur. Türkçeyi beğenmeyen katipler buna da dokunmuşlar da önceden “Hamidiye”, sonra yine değiştirerek “Arifiye” demişler! Buna benzer birçoklarını işte aşağıda gösteriyorum.

 

İzmit’te  İç  Kaza

Eski Ad              Yeni Ad                          Eski Ad               Yeni Ad

------------------    --------------------          -------------------     --------------------

Yenimahalle       Cedid Mahallesi           Domuz Kışlası       Mecidiye

İnbayırı              Muhacirincedid            Kervansaray           Sultaniye

Tepetarla            Ramiye                         Beşevler                 Enamiye

Sarımeşe            Seneblenmahmudiye     Saçmalı                  Şevketiye

Karaçalılık         Rahmiye                        Çatlıtaş                  Ahmediye

Kovanlıkdağı     Şirinsalhiye                   Beğyolu                  Selimiye

İbrikdere            Selimiye                        Akhisar                   Hısariye

Gavurkırma       Hayıraba                        Dağınıksu               Servetiye

Alandüzü           Hamidiye                       Yukarıdöşeme        Nüzhetiye

Kabaklı              Tevfikiye                       Aşağı döşeme         Hüsneyn

Arpalık               İhsaniye                         Yeniköy                 Cedit Kariyesi

Gülbahçesi         Kadriye

 

İzmit’te Dış Kaza

 

İZNİK

Eski Ad                 Yeni Ad                             Eski Ad                  Yeni Ad

----------------    ---------------------         ----------------------       -------------------

Akköy                 Orhaniye                     Çamurluboğaz             Mesudiye

Akçaalan             Mahmudiye                 Aykırıoluk                   İhsaniye

Çatak                   Süleymaniye               Kaynarca                     Adliye

Elmaçukuru         Sultaniye                     Çamboğazı                  Nüzhetiye

Kırkharman         İskaniye                       Hutuzbaşı                    Şerefiye

Kokarca               Mamuriye                    Mercimek                    Osmaniye

Gelinkondu          Mesruriye

 

Bunlar hep böyle değiştirilmiş adlardır. Ülkemizin hangi yanına baksak her

Yerde değiştirilmiş adlar göze çarpacaktır.

Ben de tutup İstanbul’daki birkaç yerin Türkçe olan adını değiştirsem de yerine Arapçalarını, Farsçalarını koysam, şöylece:

 

Beyoğlu : Mirzazade                Kuruçeşme : Yenibiülyabis

Tepebaşı : Ra’sül şahika             Kabataş  . Hacerülbattal

Tarlabaşı : Ra’sül mezra’a          Kuzguncuk : Garib

………         ……….                    ……..        ……….

………         ………..                   ……..        ……….. vd.

olsa ve bundan böyle bu yerleri yeni ad ile söyleyeceksiniz diye İstanbul’lulara söylesem nice olur. İstanbulluların hoşuna gider mi? Gitmez değil mi ? Öyle ise, ey byler, paşalar, niçin Paşaeli ile Anadolu ile oynayıp duruyorsunuz ?

Şimdi bile yeni verilecek adlar Arap ve Fars sözlerinden seçilip veriliyor. Böylece eksilik sürüp gidiyor. Teşvikiye, Enamiye, mamure bilmem ne gibi… Kendi adlarımızı da (hafi, safi, haki, firuzan, pesendide, mahoş, nakzeder…) gibi sözlerden kurtaramıyoruz.

Biz böyle yapmakta sürüp gittikçe beşyüzyıl, binyıl sonra gelecekler bize Türk değil, Arap, Fars diyeceklerdir. Nitekim Türk olan Farabi’ye İbni Sina’ya bugün Arap dedikleri gibi… Artık bir parça düşünelim, kendimize gelelim de öyle yürüyelim. Kağıt üzerinde, yer üzerinde, yer üzerinde bırakacağımız izler bari bizi gösterebilsin,         Benliğimizi bildirsin….            7 Şubat 1327(1911)

Tirebolulu Alp Arslan                                    "     (1)

Hüseyin Avni (Alparslan) Bey'den elimize  çok fazla eser kalmamıştır. Yazdığı bilinen bazı makaleleride kaybolmuş yada ulaşılamamıştır. Ancak çok önemli konularda mesaj veren yol gösteren yazılar bırakmıştır.Bu bilgiler sunduğu makalede açıktırki yayınlandığı Türk Yurdu dergisinin o yllardaki misyonu ve İttihatçı kadrolar üzerindeki etkisi bilindiğinde, Hüseyin Avni'nin yer adlarının Türkçeleştirilmesi hareketine yol göstericilik, öncülük ettiği açıkça anlaşılmaktadır.

Sakarya Savaşın'da Türk Tarihi'nin kaderini değiştiren savaşın ön saflarında Şehit olan 42. Gönüllü Alay'ın Komutanın mücadelesini verdiği,  bugün Türkçe ne durumda, nerelerde.!.. Türkçe'nin yerini yabancı kelimeler, yer adları istila etmiş...  VATAN'ımıza sahip çıkmak için;

 

TÜRKÇEMİZE  SAHİP  ÇIKALIM...

 

(BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN.)                 20.12.2007- M.KÖSE- SAMSUN

Kaynakça :

1- Sakarya Şehidi Binbaşı Hüseyin A.Bey,

Tirebolulu Alparslan- İ.HACIFETTAHOĞLU

Atlas Yay.

2- Giresun Tarihi Yazıları- Ayhan YÜKSEL

Kitabevi.

 

 

 

 

Kategori TÜRK DÜNYASI

TÜRKLER’DE GÜVERCİN KÜLTÜRÜ

image00128.jpg

 

GÜVERCİNLER HAKKINDA EN ESKİ BİLGİLER
Güvercin, insanoğlunun ilk evcilleştirdiği kuş türü olarak bilinmektedir. Bu konudaki en eski bilgiler, M.Ö 4500 yıllarına, yani günümüzden yaklaşık 6500 yıl öncesine kadar gitmektedir. Köken olarak evcil güvercinin ilk olarak Orta Asya milletleri tarafından eğitildiği tahmin edilmekle birlikte son yıllardaki bulgular güvercinin Anadolu kökenli bir gelişim göstermiş olabileceğini de düşündürmektedir.

ESKİ ÇAĞLARDA GÜVERCİN YETİŞTİRİCİLİĞİ
Güvercinin evcilleştirilmesi ister Asya kökenli, ister Mısır ve Mezopotamya kökenli isterse de Anadolu kökenli olsun, güvercinin çok eski devirlerden beri evcilleştirildiği ve insanlar tarafından farklı amaçlarla kullanıldığı bir gerçektir. Evcil bir türden bahsettiğimiz için güvercin ırklarının gelişiminde insanların seçimi belirleyici rol oynamıştır. Eski dönemlerdeki bölgeler arası yoğun ticari ilişkiler ve savaşların da etkisi ile güvercin ırkları da hızlı bir şekilde dünya üzerine yayılmıştır.
Başlangıçta eti ve gübresi için yetiştirilen güvercinler, daha sonraları bu hayvanların yön bulma, yuvasına bağlılık ve uzun mesafeleri uçabilme gibi yeteneklerinin keşfedilmesi ile birlikte haberleşme amaçlı kullanılmaya başlamışlardır. Özellikle savaşlar sırasında güvercinlere haberleşme konusunda önemli görevler düşmüştür. M.Ö 1200 yıllarında Mısır’da güvercinlerden haberleşme amacı ile yararlanıldığını görüyoruz. Daha sonraki dönemlerde haberleşme amaçlı yetiştiricilik farklı ülkelere de yayılmıştır. M.Ö 300 yıllarında Çin’de güvercinlerle bütün ülkeyi kapsayan bir haberleşme ağı kurulmuştur. Özellikle savaş sırasında ki haberleşmelerde güvercinler önemli bir rol oynamışlardır. Cengiz Han’ın seferleri sırasında haberleşme amaçlı posta güvercin kullandığı bilinmektedir.
Bağdat halifelerinin de güvercinlere çok değer verdiği bir gerçektir. Suriye’nin güçlü hükümdarı Nureddin ( 1146 – 1174 ) Mısır’da yıllarca çok iyi işleyen bir güvercin posta şebekesi kurmuş olması ile ünlüdür. Bu amaçla kullandığı güvercinlerin ayak ve gagalarını kendi şifreleri ile işaretlemiştir. Kullandığı güvercinler Irak’tan getirilen boyunları renkli ve benekli beyaz güvercinlerdi.
Eski Yunan ve Roma’da da savaşlar sırasında güvercin kullanımı yaygındır. İslam öncesi Orta Asya’da bulunan Türk devletleri ile Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu ve Osmanlılarda da güvercinler hem haberleşme hem de güzellikleri için yetiştirilmişlerdir. Anadolu’da Yapılan kalelerin bazılarında posta güvercinleri ile haberleşme amaçlı güvercinlikler inşa edilmiştir. Bunların güzel bir örneğini Adıyaman’da Memlük egemenliği döneminden kalma Yeni Kale’de görebiliriz. Son büyük savaşlar olan I. Ve II. dünya savaşlarında da güvercinlerden haberleşme amaçlı yararlanılmıştır. Hele telsiz ve telefon görüşmelerinin yapılamadığı anlarda posta güvercinleri çok işe yaramışlardır. Hatta savaş sonrası hizmetlerinden ötürü madalya verilmiş posta güvercinleri bile bulunmaktadır.
Günümüzde posta güvercini yetiştiriciliği daha çok sportif ve yarış amaçlı olarak yapılmaktadır. Haberleşme gereksiniminin yanı sıra güvercinler güzellikleri, uçarken yaptığı oyunlar ve bazen de ötüşleri için yetiştirilmişlerdir. Bugün ülkemizde “Ankut” ve “Demkeş” adı ile tanıdığımız güvercin ırkları eski devirlerde bu amaçla ve özelliklede ötüşü için yaygın olarak yetiştirilmekteydi. Ankut ırkı ve demkeşlerin dönemin gözde kuşlarından olduğu çeşitli kaynaklarda belirtilmektedir. Hakkında kayıt bulunan en eski ırklarımızdan biri olması nedeni ile Ankutları kısaca tarihi özellikleri ile tanıtmak istiyorum.

ANKUT IRKI GÜVERCİNLER
Dünyada Ankut Trumpeter ya da Ankhut Trumpeter gibi adlarla bilinen güvercinler ülkemizde bugün ankut adı ile anılmaktadır. Peygamberimizin torunu ve Hz Ali’nin oğlu olan, 680 yılında Kerbela’da öldürülen İmam Hüseyin’in atmaca ve doğan avladığı, ayrıca çakşırlı ( paçalı ) kut ( ankut ) güvercin beslediği yazılıdır.
Evliya çelebi bu bakımdan 1638 yılında, İstanbul’da kuşu kuş ile avlayan avcıların, pirimiz İmam Hüseyin’dir dediklerinin belirtiyor. Gene Evliya Çelebi, Hz. Ali’nin de “kırmızı çatal ibikli çakşırlı güvercin” ( ankut ) beslediğini ve bu bakımdan bunları beslemenin sünnet olduğunu yazmaktadır. “Çatal ibik” tabiri, Osmanlıda çift tepe (takka – perçem) anlamında kullanılıyor. Gene Evliya Çelebinin belirttiğine göre ankutların, sadekut , taçlıkut, çakşırlıkut gibi çeşitleri bulunmaktadır.
Şanlıurfa’da bugün ankutların uğurlu olduğuna inanılıyor. Hz Eyüp’ün mağarasında beslediği söylenen bu güvercinlerin, halk arasında çocuğu olmayan kadınlara uğur getirdiği ve hatta gece uykusunda korkan kadınların dertlerine deva olduğu söyleniyor.
Bir tür süs kuşu olan bu güvercinlerin en önemli özellikleri, “dem çekme” adı verilen ötüş şekilleridir. Dem çekme tabiri tasavvuf müziğinde ve genel olarak Türk müziğinde doğaçlama olarak yapılan sunum sırasında sazlardan birinin soliste sürekli ya da aralıklı olarak eşlik etmesi anlamına gelir. Ankutların ötüşü dem çekmeye benzetilmektedir. Yetiştiriciler arasında, dem çekme özellikleri ve sürelerine göre değer verilen bu güvercinler, köken olarak Orta Asya Türkmenistan kaynaklıdırlar. Türklerin göçleri ile birlikte dünyaya yayılmışlardır. Günümüzde Russian Trumpeter ( Russian Barabanshik ) ve Bokhara Trumpeter ( Bokharski Barabanshik ) adları ile bilinen Rus trumpeter ırklarının köken olarak ankutlardan kaynaklandığı, Rus yetiştiricileri tarafından da kabul edilmektedir.

TÜRKLER’DE GÜVERCİN YETİŞTİRİCİLİĞİ
Eski Asya kökenli Türk toplulukları arasında güvercine ilişkin yaygın bir kültür olduğu görülmektedir. Sınırlı ve belli alanlardaki kelimeleri içine alan Göktürk yazıtlarında güvercin kelimesi bulunmamaktadır. Ancak Orta Asya Türk topluluklarından Uygurlara ait en eski yazılı metinlerde güvercin anlamında “kökürçkün” ve “köğürçün” gibi kelimelerin kullanıldığını görüyoruz. Birbirinden uzak değişik Türk toplulukları lehçelerinde bile bu kelimelerin ortak bir sözcük olarak var olması güvercin kültürünün o dönemde yaygın olduğunu ortaya koymaktadır. Aynı zamanda bazı yazılı metinlerden güvercinlerin toplumsal olarak değer verilen ve oldukça kıymetli bir varlık olduğu anlaşılmaktadır. Asya’daki Türk kavimleri o dönemde yarı göçebe bir tarza sahip olmakla birlikte belli bir güvercin kültürü geliştirmişlerdir. Ancak bazı kuzey Türk topluluklarında bu kültüre ilişkin hiçbir iz bulunmaması daha çok iklimsel koşullarla açıklanmaktadır.
O dönemde Çin’de güvercin yetiştiriciliğinin yaygın olduğu bilinmektedir. Özellikle haberleşme sistemini M.Ö 300’lü yıllarda bütün ülkede güvercinlerle sağlamayı başaran bir ülkede güvercin yetiştiriciliğinin çok eskilere dayandığını tahmin etmek zor değildir. Bugün bile Doğu Türkistan’da konuşulan bazı Türk lehçelerinde Pekin güvercini anlamına gelen “bedzin kepte” teriminin olması ve Pekin güvercinlerinin Türkler tarafından da yetiştirildiğinin bilinmesi, Türklerin Çinliler ile bir güvercin alış verişinde bulunduklarını göstermektedir. Geçmiş dönemlerde Asya’da yetiştirilen güvercin ırklarının neler olduğu konusunda sınırlı bir bilgiye sahibiz. Ancak taklacı güvercin ırkının Orta Asya Türkistan kökenli olduğu etimolojik incelemelerden anlaşılmaktadır. Bugün Çin sınırları içinde yer alan Taklamakan Çölü, çölleşmeden önce Türklerin yaşadığı bir bölge idi. Taklamakan adı eski Uygur Türkçe’sinde taklanın makamı yani onun gerçek yeri, doğum yeri anlamına gelmektedir. Bu kavramdan taklacı güvercin ırkının ilk kez Türk toplulukları tarafından yetiştirildiği sonucu çıkmaktadır.
Bölgeye ilişkin bazı eski kaynaklardan, Doğu Türkistan’da “Guma güvercinleri” adı verilen ve evlerin çatılarına koyulan kafeslerden uçurulan güvercinlerin olduğu ve bunların arasında Alacalı güvercin ve Pekin güvercin ırkının bazı çeşitleri bulunduğu bilinmektedir. Günümüzde Şanlıurfa’da damlarda toplanan ve uçurulan evcil güvercin topluluklarına da “köme güvercinleri” adı verilmesi aradaki bağlantıyı göstermesi açısından ilginçtir.

KÖME GÜVERCİNLERİ
Köme güvercinleri” bugün Şanlıurfa’da “Halis Güvercinler” olarak adlandırılmaktadırlar. Dünya da Dewlap ( gerdanlı ) ırkı olarak bilinirler. Ülkemizde bu ırka ait çeşitli tipte güvercinler bulunmaktadır. Eskiden Osmanlı devleti sınırları içinde bulunan Suriye ve Lübnan kökenli olan bu güvercinlerin Halep’te ve Beyrut’ta bol miktarda bulunduğu bilinmektedir. Osmanlı döneminde, Halep ile bugünkü Şanlıurfa ve Gaziantep arasında sıkı bir kuş ticareti olduğu kaynaklarda belirtilmektedir. Hatta bir ara Halep’te bu kuşların sayısı çok azaldığı için, kuşçuların Kilis’e gelerek kuş aldıkları bilinmektedir. Bu gün de Şanlıurfa’nın en değerli güvercinleri arasındadırlar. Bir çok renk ve çeşidi bulunmaktadır. Bu renklerin Şanlıurfa’da adlandırılışları şu şekildedir. Mısırlı, kuzer, fitilli, nakışlı ( yazılı ), amberli, kınıfırlı, kuyrak, perçemli, aynalı, şarabı, derviş Ali, cübbeli, abalı, zeytuni, mevrendi, lemsavey, kırktelli, şıhşelli, şami, zırhı, karalı, tağlit, şekeri, şafrakaragöz, killo, gez, ehles, şafra, arans (keşpir), baş, üveys, balina, Macar, Hollanda, ispir, müsevved ve alacalar.

TAKLACI IRK GÜVERCİNLER
Köme güvercinlerinin yanı sıra Doğu Türkistan’da “beyaz kağıt oyun güvercini” ve “siyah pars oyun güvercini” adı ile bilinen taklacı güvercin ırklarından, iki ya da üç çeşit güvercinin bulunduğuna ilişkin bilgiler vardır. Taklacı ırkın diğerlerinden daha yüksek uçtuğu ve uçarken takla attığı belirtilmektedir.
Bu anlatımlardan kökeninin orta Asya ve Türkler olduğunu anladığımız taklacı güvercinler, Türklerin göçleri ile birlikte dünya üzerine yayılmışlardır. Bugün dünyada, Turkish Tumbler, Asiatic Clap Tumbler, gibi adlarla tanınmaktadır. Bu kuşların uçuş ve oyun adı verilen takla atma özellikleri her zaman ön planda tutulur. Bu nedenle bir performans güvercinidir.
Kaynaklarda, eski Türklerin bu güvercinleri uçururken yaptığı değişik bir uygulamadan söz edilmektedir. Güvercinlerin kuyruklarına, kamıştan ya da su kabağının ağzından incecik kesilerek kamışa benzer hale getirilip küçük düdükler bağlanmaktadır. Bu kamışların bir yerinde dikdörtgen şeklinde küçük bir delik yer alır. Güvercin uçarken bu deliklerden hava girer ve kuşun ses çıkararak uçması sağlanır. Eski Türklerdeki bu uygulama, uçuşa bir renk ve çeşitlilik getirmek amacı ile yapılabileceği gibi, belki güvercinleri yırtıcı kuşlardan korumak amacını da güdüyor olabilir. Bu düdükten çıkan sesin yırtıcı kuşları ürkütebileceğini düşünüyorum.
Türkler yaşadıkları bu bölgelerin çölleşmesini takiben göç ederek batıya doğru gelmişler ve yayıldıkları bütün alanlara kendi kültürlerini ve güvercinlerini de beraber taşımışlardır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir nokta, Türklerin göçlerinin aynı tarihte ve toplu olarak bir bölgeye yönelmemiş olmasıdır. Türk göçleri değişik zaman dilimlerinde değişik bölgelere yönelmiştir. Bu arada ana yurdu Orta Asya olan ve burada Türkler tarafından geliştirilen taklacı güvercinlerle birlikte yetiştirilen diğer ırlar da, Türklerle birlikte başta Asya’nın farklı bölgeleri, Rusya ve Ortadoğu olmak üzere, Anadolu ve Avrupa’ya kadar dağılmışlardır. Bugün bu bölgelerde bulunan ülkelerde hala köken olarak bizim ırklarımıza rastlamak mümkündür. Yerleşilen her coğrafyada farklı kültürlerle karşılaşılmıştır. Bizim kültürümüz onların kültürünü etkilerken onların kültürleri de bizi etkilemiştir. Farklı coğrafyaların güvercinleri ve farklı ırklar birbirleri ile kırılmışlardır. Yapılan melezlemeler sonucu yeni ırklar türerken taklacı ırk da ne yazık ki, zamanla karakteristik özelliklerini yitirip melez bir ırk haline dönüşmüştür. Taklacı ırk benzer ırklarla eşleştirilerek saflığını yitirmiştir. Bugün dünya da güvercin ırkları içersinde, ilk özelliklerini koruyan saf ırklara rastlamak neredeyse imkansızdır.

SELÇUKLULAR’DA GÜVERCİN YETİŞTİRİCİLİĞİ
Türklerin Anadolu’ya girişleri 1071 Malazgirt savaşı sonrası yaygınlık kazanmış olmakla birlikte Türklerin Orta doğu ve Anadolu’ya gelmeye başlamaları daha eski tarihlere dayanmaktadır. 1000’li yılların başında bugünkü İran, Suriye ve Mezopotamya’yı kapsayan bölgede kurulan Büyük Selçuklu devleti, Orta Asya ile bugünkü Rusya’nın güneydoğusunda yaşayan Türklerin bu bölgeye göçleri ile kuruldu. Bu bölge, taklacı ırkın Asya’da yetiştirildiği bölgedir. Taklacı ırkın bu göç sonrası Büyük Selçuklularla birlikte bu bölgeye yayıldığı ve daha sonra da Anadolu’ya girdiği düşünülmektedir.
Bazı yabancı kaynaklarda 1055 yılında Selçuklu Sultanı Tuğrul bey döneminde Abbasilere tanıtılan taklacı güvercinlerin, Abbasiler kanalı ile başta İran, Irak, Suriye ve Ermenistan olmak üzere bölgedeki diğer ülkelere ve Mezapotamya’ya yayıldıkları belirtilmektedir. Muhtemelen bu kuşlar çeşitli Arap güvercinleri ile kırılmışlardır.
Daha sonradan bugün ülkemizde Mardin güvercinleri olarak anılan taklacıların, bu güvercinlerin bölge güvercinleri ile kırılması sonucu ortaya çıkmış olma ihtimali kuvvetlidir. Bugün Arapların taklacı ırka sahip çıkıp kendi ırkları gibi dünyaya tanıtmalarının kökeninde bu olay vardır. Tabi ki bizim taklacı ırkın tarihi gelişimini ve Türk kökenli olduğunu dünyaya iyi açıklayamamış olmamızın da bunda etkisi büyüktür.
Büyük Selçuklulardan sonra Anadolu’ya gelen ve Konya merkez olarak buraya yerleşen Anadolu Selçuklularının, Mardin tipi taklacı bir ırk getirmedikleri bilinmektedir. Mardin tipi taklacı ırk, Anadolu Selçuklularının başkenti olan Konya’ya, çok sonraları, muhtemelen Osmanlı’nın son yıllarında gelmiştir. Geliş yolu olarak doğu bölgelerimizden direk gelmiş olması daha olasıdır. Buradan taklacı ırkın eski dönemlerde daha çok doğu ve güneydoğu bölgelerimizde yaygın olduğunu ve daha sonra buradan Anadolu’ya yayıldığını anlaşılmaktadır. Nitekim Taklacı ırka “Mardin” adının da veriliyor olması, bu ırkın köken olarak bu ilimizden yayılmış olabileceğini düşündürmektedir.
Anadolu Selçukluları ile birlikte, ülkemizde “Selçuk”, “Selçuklu” ya da “Enseli” olarak adlandırılan güvercin ırkı ile birlikte, “Taklambaç” adı ile bilinen ırkın geldiği tahmin edilmektedir. Etimolojik incelemeler güvercin adlarının koyulmasında yöresel ve ülkesel adların yoğun olarak kullanıldığını göstermektedir. Buradaki Selçuklu adı bir hükümdarlığı temsil etmektedir. Anadolu Selçuklu döneminde Konya’nın başkent olduğu yılla