GÜNCEL A bölümü

Kurtlar gibi coşmalı,
Eğer bir soy isek,
Asırları aşmalı…
Gafil olma soruma,
Kavmini sev uyuma!
Dejenere olma ki
Hazır ol, her yoruma!
XXXXXX
UYUR GEZER’İN GÖZLERİ BAKARSA
![]()
AH NE GEZER NE GEZER
SEVGİLİM UYUR GEZER
O’NUN BİR TEK BAKIŞI
BAĞRIMI TÜMDEN EZER
XXXXXXXXX
BAHÇELİ DUT YEMİŞ BÜLBÜL
MÜSÜN?
Benimsemediğimiz Erdoğan iktisadi
meselelerde gürlerken, bilimsel izahlar yaparken,
BAYKAL, ASLANLAR GİBİ
HAYKIRIRKEN, NİYE SUSARSIN KARDEŞİM? HİÇ BİR ŞEY BİLMİYOR MUSUN?
HEY ALLAHIM! BU ÜLKÜCÜLER NASIL BİR GÜNAH
İŞLERDİLER Kİ, BU KADER ONLARA LAYIK GÖRÜLDÜ?
YAHU, ACİLEN, YAZIYI BİLE
OKUYAMAYAN BAHÇELİ’Yİ UZAKLAŞTIRIN DA SONRA MİLLİYETÇİLİKTEN DEM VURUN..
---------------------------
MAGANDA
MAGANDALARIN EN NAMUSSUZU, MÜSLÜMANLARIN İÇİNE SIZMIŞ, ONLARIN DÜNYASINI İÇİNDEN VURAN, ALLAHSIZ VE FAKAT ŞEKLE RİAYETKAR GÖRÜNEN, KABA , SALDIRGAN, GÖTÜNÜ YIKAMAYI BİLMEDİĞİ HALDE HERKESE ŞEKLİN RİAYETİNE DAVETKAR GÖRÜNEN, KENDİNDEN BAŞKA KİMSEYİ MÜSLÜMAN KABUL ETMEYEN ALLAHSIZ VE AHLAKSIZ KİMSE DEMEKTİR.
NAZMİ
YÖRÜK’ÜN GÖNDERDİĞİ YAZILAR
APÇAĞA KÖYÜ GÜZELLEŞTİRME VE KALKINDIRMA DERNEĞİ
KAMUOYU
AÇIKLAMASI
Zaman Gazetesi'nin 23.09.2008 tarihinde internet
sitesi aracılığı ile yayınladığı "Perinçek'in 68
yıllık 'karanlık' macerası: Taşeron mu, provokatör mü,
ajan mı?" başlıklı yazısında köyümüz, Erzincan'ın Kemaliye ilçesine bağlı Apçağa köyü ile ilgili bir takım gerçeğe dayanmayan
iddialara yer verilmiştir.
Zaman Gazetesi'nin halen soruşturması devam eden Doğu Perinçek
ile ilgili yaratmaya çalıştığı suni gündemin etik boyutu bir yana, köyümüzün
adının ve köy halkımızın geçmişinin bu çatışmaya alet edilmesine kesinlikle
izin veremeyiz. Basın ahlakını ayaklar altına alan bu girişim ayrıca tarihi
belgelerle ilgili gösterdiği "seçici algı" ile de Zaman Gazetesi'nin
şu anda anlamaya muvaffak olamadığımız bir takım amaçlar doğrultusunda hareket
ettiğini kanıtlamaktadır.
Zaman Gazetesi tarafından Osmanlı Dönemi'nden kalma adli kayıtlarda Türklerin
karıştığı hiç bir adli vakanın olmadığı iddia edilmektedir. Bu gerçekdışı
olmakla kalmayan, düpedüz mantıksız ve yalan bir açıklamadır. Zaman Gazetesi'nin
haberine göre köyümüzün geçmişteki isimlerinin Ermenice olduğu da ayrıca tarihi
gerçeklerin saptırılmasından ibarettir.
Köyümüzün Müslümanlığı kabul edip izini kaybettiren Ermeni vatandaşlardan
oluştuğu da ayrı bir yanlıştır. 1900'lü yılların başında 1000 hanesi bulunan
köyümüz şu anda 300 haneden oluşmaktadır. 1915'ten önce köyümüzde barınan ve
köyümüz dâhilinde bir Ermeni mahallesinde yaşayan Ermeni vatandaşlarımız zaman
içerisinde kendi rızaları ile köyümüzden göç etmişlerdir. Türkiye Cumhuriyetinin
RESMİ nüfus kayıtları incelenirse, köyümüzün, haberde adı geçen Doğu Perinçek'in Türk kökenli olduğu ve köyümüzde bir dönem
yaşayan Ermeni azınlığın gerçek sayısı ve kökeni görülebilir.
Resmi kayıtlara göre
köyümüzün bir "Ermeni köyü" olmadığı apaçık ortadadır. Köyümüzü ve
ilçemizi Ermeni beldesi olarak tanıtmanın Zaman Gazetesi'nin apaçık taraflı
gazetecilik anlayışının bir ürünü olduğunu anlamak kolay, ancak Zaman Gazetesi
yazı ekibinin ve habercilerinin bu haberi yapmaktaki maksadının ne olduğunu
anlamak da bir o kadar zordur.
Köyümüzün geçmişini merak eden Zaman Gazetesi okurlarını resmi belgeleri
incelemeye davet ediyoruz.
Eki: Doğu Perinçek'in soy kütüğü
DOĞU PERİNÇEK'İN DÖRT KOLDAN SOYAĞACI
1 - BABAMIN BABASI TARAFINDAN
SOYUMUZ
Babamın baba tarafından ataları, Rus
Çarlığı'nın saldırıları üzerine 1790'lı yıllarda Karadeniz'e dökülen Kuban ırmağı boylarından başlarında büyük atamız Hasan Ağa
olmak üzere, 13 aile olarak önce Erzurum-Kars arasında, sonra Erzincan Eğin
(Kemaliye) Çit köyü civarında yerleşmişlerdir. 13 ailenin bir kısmı oralarda
kalmış, yalnız Hasan Ağa'nın torunları Ahmet, Mehmet ve Hacı Yaşar Erzincan
bölgesine gelmiş. Bunlardan Ahmet İliç ilçesine yerleşmiş ve Mehmet ile Hacı
Yaşar, Eğin'in Eskiçit-Hinge
köyü arasına yerleşmiş, sonra şimdiki Çit köyünü kurmuşlardır. Daha sonra Hacı
Yaşar, 1850 öncesinde Eğin'in (Kemaliye) Apçağa
köyüne yerleşmiştir.
1790'lı yıllarda Kuban
bölgesi nüfusundan 600 bin insan eksiliyor. Bunların üçte ikisi, yani 400 bin
civarında bir nüfus Anadolu'ya göç ediyor.
(Alexandre Grigoriantz,
Kafkasya Halkları, Yeni Bin Yıl Yayınları, Medya Ofset, tarihsiz, s. 33).
Kuban ırmağı
boylarında Türk olarak Türkmenler, Karaçaylar ve Nogaylar yaşıyor. Eğin'de
yaşayan Türk nüfus içinde bir hayli Kafkas göçmeni var. Bu nüfus, Oğuz Türkçesi
konuşuyor. Hasan Ağa soyundan gelenlerin dilleri de Türkmenlerin konuştuğu
Türkçe.
Hasan Ağa'nın torunu Hacı Yaşar'ın oğlu
1850 doğumlu Hacı Sadık'tır. Hacı Sadık'ın oğullarından Hacı Mahmut,
Osmanlı'nın Mekke'deki son PTT Müdürü'dür. Onun kardeşi, büyükbabam Mehmet
Cemal Perinçek, 1887-1964
yılları arasında yaşamıştır, PTT müdürüdür. Oğlu babam Sadık Perinçek, yargıçlık, Yargıtay Başsavcı Yardımcılığı ve 16
yıl Erzincan Milletvekilliği görevinde bulunmuştur. Ceza hukukçuları arasında
yarım yüzyıldır başvuru kitabı olarak kullanılan kitapları vardır.
Hasan Ağa'nın erkek soyundan gelen
yüzlerce aile, bugün Türkiye'de Perinçek, Çitli, Kuban, Kopan gibi soyadlarıyla yaşıyorlar. Hepsinin
isimleri, adresleri ve telefonları soyağacında bir bir
yazılıdır.
2 - BABAMIN ANNESİ TARAFINDAN SOYUMUZ
Babamın annesi tarafından soyumuz da aynı
köyden, yani Eğin (Kemaliye) Apçağa köyündendir.
Babaannem Rahime Behiye Perinçek'in
babası Mustafa Efendi (Mustafa Yılmaz) dir. Onun
babası Adıgüzel Ağa, Abdulhamit
zamanında, Hicri 1304 (1888) yılında, Eğin'in ünlü Gemürgap
kayasını yararak yolu açan taş ustasıdır ve adına destanlar yazılmıştır. Adıgüzel Ağa'nın babası Mehmet, Osmanlı-Rus savaşlarında
şehit düşmüştür.
3 - ANNEMİN BABASI TARAFINDAN SOYUMUZ
Annemin babası İbrahim Olcaytu,
Malatya'nın Darende İlçesi Balaban (Gerimteri)
köyündendir. Yıllarca öğretmenlik ve at sırtında ilköğretim müfettişliği
yapmış, çok sayıda köy okulu inşa edilmesine önderlik etmiştir. Hayatı, folklor
ve kültür araştırmaları üç cilt halinde yayımlanmıştır
(Hayatım ve Şiirlerim, Folklor Defterleri 1907-1945 I
ve II, Kalan Yayınları).
Dedemin babası Hacıoğulları'ndan
Köşker Bekir 1840-1916 yılları arasında yaşamıştır.
Onun babası Hacıoğllurı'ndan İbrahim, 1782-1843 yılları arasında yaşamıştır. Onun babası Hacıoğulları'ndan Bekir, 1757-1827
arasında yaşamıştır. Onun babası aileye ismini veren, Hacı Mehmet, 1700'lü
yıllarda yaşamıştır.
Dedemin kardeşi Seyyit,
İngiliz emperyalizmine karşı savaşta Yemen Cephesinde şehit olmuştur. Büyük
amcamız Seyit beyin şehit olduğu 1915 yılında, babası Köşker Bekir'in dedem
İbrahim Olcaytu'ya yazdığı mektup elimizdedir. Bu
mektupta Köşker Bekir, askere giden oğlundan haber alamayışının acısını dile
getirmektedir. Köşker Bekir'in bu mektubu bilgili bir insanın ölçülerini ve
birikimini yansıtmaktadır.
Annemin kardeşi, büyük dayım Orhan Olcaytu, banka memurluğu yapmıştır. Küçük dayım Turhan Olcaytu, Türk Silahlı Kuvvetleri'nde Tümgeneral rütbesine
yükselmiştir. Sicilinde komutanları, bana bizzat Korg.
Faruk Güventür'ün belirttiğine göre, genelkurmay
başkanı olabilecek yetenekleri bulunduğunu yazmışlardır.
Annemin baba tarafı, yani Hacıoğulları sülalelesi, Oğuzların
Barak aşiretindendir. İlginçtir, anne tarafımdan soyumuz da Kuban'dan
gelmiştir. Dedem, ailesine soylarının Kuban
Köprübaşı'ndan geldiğini söylermiş. Aşiret, önce 60 çadır olarak geldikleri
Halep bölgesine yerleşmiş, sonra Gaziantep, Urfa Birecik, Malatya Darende ve
Elbistan'a ve daha sonra da Tekirdağ yörelerine dağılmıştır. Konuştukları dil,
Oğuz Türkçesidir.
4 - ANNEMİN ANNESİ TARAFINDAN SOYUMUZ
Annemin Annesi Firuze Olcaytu,
o zaman Elazığ'a, bugün Tunceli'ye bağlı olan Pertek kazasından Terzigil'den Ahmet Bey'in kızıdır. Aile Pertek'e Elazığ'dan
gelmiştir. Aile Elazığ bölgesinde bulunduğu zaman "Kerrar
Beyleri" olarak anılmaktadır. Anneannemin kardeşlerinden Abdurrahman bey,
Kafkas cephesinde Osmanlı-Rus savaşlarında şehit olmuştur. Terzigil'den
Ahmet'in babası Apturrahman Molla'dır. Apturrahman Molla'nın babası Hacı Terzi Yusuf'tur. Anneanemin kardeşleri Zeki Özcan ve Mustafa Özcan'dır. Anneanemin ailesinde çok sayıda subay bulunmaktadır.
EŞİM ŞULE PERİNÇEK'İN SOYU
Eşim Şule Perinçek
(Zaloğlu), baba tarafından Kafkasya Dağıstan kökenli Zaloğlu'lardandır. Aile Kafkaslar'dan
gelerek Trabzon'a yerleşmiştir. Eşimin anne tarafı Afyon Dinar'lıdır. Eşimin
babası Dr. Ali Nihat Zaloğlu, annesi Şükran Zaloğlu'dur. Eşimin büyükbabası Yüzbaşı Vasfi Bey,
Çanakkale savaşlarında 19 Mayıs 1915 günü şehit düşmüştür ve halen Çanakkale
şehitliğinde yatmaktadır.
Yeni Koordinatörümüz Barzani!
Bülent Esinoğlu
Gazeteler; A.Gül Irak’ın kuzeyindeki liderler ile
görüşüleceğini belirtti. Aslında yeni bir durum değil.
Amerika için Kürdistan, Barzani ve Talabani için Güney
Kürdistan olan Irak’ın kuzeyi PPK’nın lojistik
merkezi oldu.
Proje eski proje, Büyük Ortadoğu Projesidir.
Bu proje gereğince, Amerika’nın A.Gül ve Hükümete
talimatı nedir? Irak’ın kuzeyinde kendisinin peyda ettiği oluşum ile
Türkiye’nin anlaşmasıdır. Yani bu oluşumun resmen tanınmasıdır.
Şimdilik “himaye” diye dillendirilen, daha
sonra devlet olarak tanınacak Kürdistan.
A.Gül ve Hükümet ABD’nin dediklerinden santim dışarı
adım atmıyorlar. Buna karşı Ordu milli çözümlerden yana tavır koyuyor. Şimdi,
Ordunun son günlerde içine düşürüldüğü durumdan istifade, hükümet diyor ki,
terörü Ordu çözemedi biz çözeriz.
Nasıl çözersiniz? Barzani ve Talabani ile anlaşarak.
Hani şu Kıbrıs’ta kırk yıllık çözümsüzlük çözüm değil deyip az daha Kıbrıs’ı
elden çıkarıyorduk ya ona benziyor. Yani yine kendimizi
başkalarına teslim ederek.
Peki, varsayalım ki, A.Gül ile Barzani anlaştı. Bu
anlaşmadan ne çıkar?
Barzani’ye Barzani diye bakmak zaman kaybettirir.
Barzani Amerika’dır. Amerika’nın da PKK’yı Türkiye’ye karşı uzun süre kullanma
ihtiyacı vardır. Türkiye’nin istikrarsızlaştırılıp bölünmesi için PKK Amerika’ya
gereklidir.
Kurulacak Kürdistan İsrail’in güvenliğine güç
katacağından ABD için esas olan bu oluşumun Türkiye tarafından kabulüdür.
Türkiye’nin milli çıkarları ise buna cepheden
karşıdır. Batıdan gelen talimatlar ile Ordunun elinin kolunun bağlanması sonrada
ordu bu işi yapamıyor demek artık iç huzuru dayanılmaz şekilde bozuyor.
Ordunun istediği bazı idari tasarrufları “demokrasi ile güvenliği dengeleyeceğiz” safsataları
sadece Mehmetçiğin kanının akmasına yardım eder. Aslında kendileri Mehmetçiğin kanı
üzerinden siyaset yapıyorlar.
Amerika’nın taleplerini çözüm diye Türk halkına
dayatmak. İşte bütün sorun buradadır.
Düşünebiliyor musunuz?
Bir ülkenin ordusu ve hükümeti 6 saat görüşüyor ve anlaşamıyor. Neden taraflardan
biri Türkiye’nin değil ABD’nin taleplerini masaya koyuyor.
Sebep çok açık, ordu milli çözümlerden yana, diğerleri
milli çözümlere karşıdır.
Bu gün ki mütareke medyasının manşetlerine bakıyoruz,
ordunun idari talepleri için “cinayet” benzetmesi yapılıyor. Türköne, o-hal felakettir diyor. Bunlar Türk ordusuna Yunan
ordusu muamelesi yapıyorlar.
Az kaldı Amerika çöküyor.
2008-10-13,
bulentesinoglu@gmail.com
BU
EKİP, BU KAMPLAŞMA, BU KAFAYLA MI?


WWWWWWWWWWWWWWWWWWWWWWWWWWWWWWWWWWWWWWWWWW
Kan ve Terör Devleti
Siyonist Hollywood Sineması'nın Mazlumlaştırdığı (!)
Halk: Yahudiler
Yahudiler bir taraftan çok tartışılan
, ülkemizde de gösterime giren
"Hristiyan misyonerliği"nin de bir parçası
olan "Tutku" filmine Yahudi düşmanlığı gerekçesi ile tepki
göstere dursun; bir taraftan da "devlet terörü" ile, BM kararları ve antlaşmalara aykırı olarak bütün medeni
dünya (!) nın gözleri önünde katliamlar yapmaya devam
etmektedir.
Tarihte hiçbir zaman hakimiyet
kuramayan Protestanlığın bir versiyonu olan, bugün ABD yönetiminde de etkili
olan Evanjelistler ile ittifak kuran
Siyonizm mücadelesinin kaynağını da kutsal kitaba dayandırmaktadır.
Stratejilerini Muharref Tevrat'ta yer alan "Mısır
Irmağı'ndan büyük ırmağa,Fırat Nehri'ne kadar bu
diyarı senin zürriyetine verdim." (Tekvin,15/18) ilahi emrine
(!) dayandıran Siyonist İsrail ve Evanjelist ABD , Büyük Ortadoğu Projesi,pardon "Büyük
İsrail Projesi" ile "Vaad edilmiş topraklar"a
bir adım daha yaklaşırken sapkın bir anlayışla kıyameti hızlandırıp "Tanrı'yı
kıyamete hazırlamak" tadır.
Yazımızın başında şunu belirtmek gerekir ki biz tüm
Yahudilere karşı ırkçı bir tavır takınıyor değiliz. Bizim hedefimiz Siyonist –
Kabala inancını paylaşan ırkçı Yahudiler olup, Tarihi incelediğimizde ve bugün
oluşan koşullara derinlemesine baktığımızda Yahudilerin oluşturduğu şu anki
sistemin, kendi lanetlerini Dünya'ya yaymak eğiliminde olduğunu görürüz.
Peki kimdir bu Siyonist Yahudiler? İsrail oğulları olarak bilinen Yahudilerin devlet
olarak en parlak dönemini Hz.Süleyman zamanında
yaşadıkları bilinir. Kur'an – ı Kerim ve bir çok dini kaynakta Hz.Süleyman'ın
bir çok mucizelerle donatıldığı haber verilmiştir. Rüzgarın,
cinlerin vs. emrine verildiği, hayvanların dilinden anladığı bildirilen Hz.Süleyman döneminde inşa edilen "Süleyman
Mabedi"nden geriye "Ağlama Duvarı"nın kaldığı, bu
mabedin enkazı üzerine de daha sonra "Mescid
– i Aksa"nın
inşa edildiği bilinmektedir. Bütün mesele Yahudi egemenliğini dünyada yeniden hakim kılmak için "Süleyman Tapınağı"nın
tekrar inşa edilmesinde düğümlenmektedir. Tabii bunun içinde "Mescid – i Aksa"nın yıkılması gerekmektedir.
Bilerek veya bilmeyerek İslami kaynaklarda bile Sarı kubbeli "Kubbetü's Sahra"nın gerçek çinko kubbeli "Mescid – i Aksa" olarak bilinçaltımıza atılması da
bu oyunun bir parçasıdır. Neyse biz Yahudi tarihine devam edelim. Hz.Süleyman'ın ölümünden sonra fitne çıkardıklarından
dolayı Asur istilası sonucu İsrail oğulları vatanlarından
çıkarılmıştır. Kur'an – ı Kerim ve dini kaynaklara
göre insan toplulukları içerisinde en çok peygamber bu toplumdan çıkmış, başka
toplumlardan çıkan Peygamberlere de bu özelliğin getirdiği kibirden dolayı
inanmamışlardır.
Hz. Zekeriya (a.s) başta olmak üzere, kendilerine
gönderilen bir çok Peygamberi katleden ve bu
Peygamberlere çeşitli iftiralar isnad eden Yahudiler,
Roma İmparatorluğu döneminde Hz. İsa'yı da çarmıha germiş, büyük fitne
çıkardıklarından dünyanın dört bir tarafına dağıtılmıştır.
Bir çok
mucizeye rağmen Yahudiler Tevrat'ın da aslına riayet etmeyip, tahrif etmişler
ve tahrif edilen Tevrat'ın yanına Kabala denen uydurma yardımcı
kitap eklemişlerdir. Yani Yahudiler Eski Ahit, Yeni Ahit ve Kabala denen
hurafelerle dolu uydurma kitaplara inanırlar...
Siyonizm ve Yahudilik
Siyonizm'in kuruluşu 1876 Theodor
Herzl'e bağlanabilir.
Kuruluşunun ilk amacı "Arz – ı Mev'ud
topraklarında bir İsrail Devleti oluşturmak"tı. Theodor
Herzl bu amaç için, dönemin Osmanlı Padişahı II.Abdülhamit'e başvurmuş bugünkü Kudüs ve civarında
İsrail Devleti'nin oluşturulması karşılığında, Osmanlı Devleti'nin tüm dış
borçlarının kapatılacağı teklifini yapmıştır. Ancak II.Abdülhamit'in
para karşılığı toprak satışına karşı çıkması üzerine 1898 Basel
Kongresi'ndeki toplantıda 50 yıl içerisinde bölgede bir Yahudi Devleti'nin
kurulması planlanmıştır ki İsrail Devleti 1948 de kurulmuştur.
İlk hedef gerçekleşince Siyonizm'in hedefleri de
büyümüştür. Siyonizm'in yeni amacı tüm Dünya'ya hükmetmek olmuştur. Bu
amaçla ekonomik temellere dayalı Gizli Dünya Devleti oluşturmak
hedef olarak seçilmiştir. Bugün dünyadaki ve ülkemizdeki siyasi – ekonomik
yapılanmaya baktığımızda bu hedeflerini gerçekleştirmekte büyük yol kat
ettikleri görülür. BM, NATO gibi ulaslararası
teşkilatlar ile siyasi idareyi tek elde toplayan Siyonistler; Bilderberg Toplantıları, Dünya
Ekonomik Formu ve Globalleşme çerçevesinde
Dünya'yı ekonomik olarak merkezi bir yere bağlamışlardır. Bu ekonomik
bağlılığın tabii sonucu Siyasi Bağımlılıktır, hükümetler
bu toplantılardan çıkan kararları kabul ettikleri sürece ayakta kalmaktadırlar.
Bu ABD için bile böyledir. Bunun en büyük göstergesi, Dolar
üzerindeki üçgen ve bunun içerisindeki Şeytan'ın gözüdür.
Bu üçgen üç dilime ayrılmıştır. En alttaki dilim Mason teşkilatına bağlı
çeşitli milletlerin yönetici zümresi olup bu üçgende yönetilen kısımdadır. En
üstte ise Rotschild gibi "arı
Yahudiler" yer alır.
II. Dünya Savaşı ve Yahudiler
"Pianist" filminde olduğu gibi Hollywood Sineması'nın
bilinçaltımıza kazıdığının aksine sanıldığı gibi Yahudiler II. Dünya Savaşı'nda
"Zulme Uğramış Masum Halk" değildir. Zulme uğrayanlar sonradan
Yahudi olanlardı ki aslında asla Yahudi olarak kabul edilmemişlerdi. Çünkü
Yahudiler kendilerini üstün yaratılanlar olarak görüp diğer toplulukları
Allah'ın "onlara göre Yehova" kendilerine
hizmetçi olarak yarattığını inanmışlardır. Fransız Sosyolog Prof. Roger Garaudy'nin "Bu kitap bir sapkınlığın tarihidir."girişiyle
başlayan "İsrail, Mitler ve Terör" kitabında Yahudi
Soykırımı'nın iç yüzü bütün detayları ve belgeleriyle anlatılmıştır. Kitap,
delilleriyle ve kaynaklarıyla birlikte İsrail Siyonizmi'nin
Arz-ı Mevud'a (Vaad edilmiş
topraklar) gizliden ya da açıktan yürüttüğü sömürgeciliğinin, soykırımlarının kamufle edilmiş vahşi yüzünü ve tarihî holokost
(Nazi ırkçılığı tarafından 6 milyon Yahudi'nin öldürülmesi) efsanenin iç
yüzünü, yalanlarla dolu bir palavra olduğunu ispatlıyor, vicdan sahibi
Yahudilerin ağzından bazı itiraflara yer veriyor.
İsrail'in bir tür terör mekanizması olarak algılanması
gerekir. Çünkü teröristler tarafından kurulmuştur, kuruluşundan itibaren
sürekli teröristler tarafından yönetilmiştir, hâlen de teröristler tarafından
yönetilmektedir. Gerek işgal altında tuttuğu topraklar üzerinde gerekse
dünyanın değişik ülkelerinde sürekli terör eylemleri gerçekleştirmektedir.
BM Filistin topraklarının bölünmesine dair karar
aldığında Filistin topraklarına yerleştirilmiş olan Yahudilerin eğitim görmüş
silahlı yetmiş beş bin militanı bulunuyordu. Bu silahlı militanların mevcut
Yahudi terör örgütlerine göre dağılımı şöyleydi: Haganah:
60 bin, Balamah: 5 bin, Irgun: 5 bin, Şatiron:
Bin. Diğer dört bin terörist de bunların dışındaki küçük terör örgütlerine
mensuptu. İşte İsrail bu terörist militanlar tarafından kurulmuş ve
yöneticileri de onların arasından çıkmıştır. İsrail'in kuruluşundan sonra bu
devletin en üst kademelerinde görev alan yöneticilerin çoğu söz konusu terör
örgütlerinde yetişmişti. Bunlardan bazılarının terör örgütlerinde ne gibi
görevler üstlendiklerinden özetle söz edelim:
İsrail'in ilk Başbakanı Ben Gurion
1945 yılında Yahudi terör örgütleri arasında ortak koordinasyon kurulmasını
sağlayan kişidir. Bu ortak koordinasyonun kurulmasından sonra Ben Gurion 1 Ekim 1945'te bütün Yahudi terör örgütlerine
hareket emri verdi ve bu emir doğrultusunda çeşitli eylemler gerçekleştirdi.
Daha sonra Ben Gurion hakkında İngiliz manda yönetimi
tarafından tutuklama kararı çıkarıldı ama o Filistin'den kaçmış olduğundan
tutuklanamadı. Camp David
Antlaşması'nın imzalandığı sırada İsrail Başbakanı olan ve İsrail tarafından bu
anlaşmaya imza koyan Menahem Begin 1943'ten itibaren Irgun
terör örgütünün liderliğini yapmıştır. Deir
Yasin Katliamı ve Kral Davud Oteli'nin
havaya uçurulması eylemleri onun militanları tarafından gerçekleştirildi. Irgun terör örgütü bunların dışında da pek çok terör eylemi
gerçekleştirmiştir. İsrail'in Menahem Begin'den önceki Başbakanı Bayan Golda Meir 16
yaşından itibaren Siyonist terör örgütleri içinde faaliyet göstermiş biridir.
Ben Gurion'un terör örgütlerinde faaliyette bulundu.
Filistin'de İsrail'in kuruluşundan önce oluşturulan Yahudi Konseyi'nin ileri
gelenlerindendi. Beyrut kasabı lakabıyla ünlü olan İsrail'in Olmert'ten önceki başbakanı, ondan önce de Savunma
bakanlığı, İskân bakanlığı ve Altyapı bakanlığı gibi muhtelif görevlerde
bulunan Ariel Sharon,
Kibya Katliamı ile Sabra ve Şatilla Katliamı'nın sorumlusudur. Ariel
Sharon da terör örgütlerinden yetişmiş biridir.
Siyonist devlete bağlı olarak 28 yıl Kudüs Belediye Başkanlığı yapan Teddy Kollek, İsrail'in
kuruluşundan önce pek çok kanlı terör eyleminin sorumlusu olan Haganah örgütünün ileri gelen elemanlarından olup
aynı zamanda bir silah kaçakçısıydı. Oslo ve Kahire anlaşmalarından sonra Nobel
barış ödülüne lâyık görülen ve bir dindaşı tarafından öldürülmesinden sonra da
bütün dünya liderlerinin arkasından ağıt yaktıkları eski İsrail başbakanı İzak Rabin, 18
yaşında, Yahudilerin önemli terör örgütlerinden olan Irgun'un
askeri kanadı durumundaki Gizli Palmach Ordusu'na
katıldı. Aradan çok zaman geçmeden bu örgütün bazı birimlerinin komutanlığını
yapmaya başladı. 1948 Savaşı'nda Kudüs çevresindeki önemli çatışmaların
komutanlığını yaptı.
Bunlar birkaç örnek. Hepsi bu kadar değil elbette.
İsrail üst kademe yöneticilerinin büyük çoğunluğunun hatta tamamının terör
örgütlerinden yetişme olduklarını söylersek yanlış olmaz.
Peki, II.Dünya Savaşı'nda
ileri sürdüğü Nazi soykırımı ile dünya kamuoyunda mazlum halk imajı edinen ve
bu imajı Siyonist Hollywood Sineması ile besleyen Yahudiler'in
dünyada yaptığı katliamlara ne demeli… Sadece katliamlar bile sayfalar dolusu
doküman tutar.
İşte Siyonist terörün belli başlı vukuatları… Yorumsuz
olarak birlikte değerlendirelim:
· Hayfa
Pazarı Patlaması (6 Temmuz 1937): 23 Müslüman hayatını kaybetti, 79'u da
yaralandı.
· Kral
Davut Katliamı (22 Temmuz 1946): İsrail`in ilk başbakanı Ben Gurion'un emriyle İsrail terör örgütü İrgun'un
düzenlediği saldırıda, aralarında İngilizler, Araplar ve Yahudilerin bulunduğu
96 kişi öldü 58 kişide yaralandı.
· 1 Ocak
1947: Bir Filistin köyüne düzenlenen saldırıda 111 kişi öldürüldü.
· Baldat Al – Şeyh Katliamı (30 – 31 Ocak 1947):
60 ölü, birçok yaralı
· Yehida Katliamı (13 Aralık 1947): 31 ölü, 63
yaralı
· Hisas Katliamı (18 Aralık 1947): 10 ölü, çok
sayıda yaralı
· Kazaza
Katliamı (19 Aralık 1947): 5 ölü, çok sayıda yaralı
· Beledü'ş Şeyh Katliamı (31 Aralık 1947): Beledu'ş – Şeyh köyüne gerçekleştirilen ikinci saldırıda
köy halkından 600 kişi öldürüldü.
· Semiramis
Oteli Katliamı (05 Ocak 1948): Haganah örgütünün
saldırısında 26 kişi öldü, 16 kişi yaralandı.
· Deir Yasin Katliamı (9 Nisan 1948): İrgun terör örgütüne bağlı militanlar tarafından Deir Yasin Köyü'nde gerçekleştirilen katliamda 254
Filistinli sivil hayatını kaybetti,öldürülenlerin çoğu
kadın ve çocuktu
· Naser Al – Din Katliamı (13 Nisan 1948): 40
ölü, 40 yaralı
· Tantura Katliamı (15 Mayıs 1948): 200 ölü,
çok sayıda yaralı
· Beyt Daras Katliamı (21
Mayıs 1948): Köyde yaşayanların tamamı katledildi.
· Lida Katliamı (9 – 18 Temmuz 1948): İzak Rabin'in açık emirleriyle
gerçekleştirilen Lida Katliamı'nda, 10 gün içerinde
60.000 kişi evlerinden atılırken, bunu takip eden El Tira,
Tantoura ve Hayfa Katliamları ile yüzlerce Filistinli
sivil katledildi.
· Dahmaş Camisi Katliamı (11 Temmuz 1948): 450
ölü, çok sayıda yaralı
· Davayima Köyü Katliamı (29 Ekim 1948): İsrail
işgal ordusuna bağlı üç ayrı bölük El – Halil'deki Davayima
Köyü'ne girdi ve hiçbir karşı koyma olmamasına rağmen rastgele
açılan ateşle kadın ve çocuklar da dahil olmak üzere
80 Filistinliyi öldürdü.
· Safsaf Köyü Katliamı (29 Ekim 1948): İsrail
ordusunun Safsaf Köyü'ne düzenlediği saldırı
sırasında köylülerin üzerine rastgele açılan ateş 70
kişinin ölümüne neden oldu.
· Houla Katliamı (31 Ekim 1948): 82 ölü, birçok
yaralı
· 1948 –
1949 yılları arasında İsrail işgali altında kalan bölgelerde kalan 500 köy ve
kasabadaki Arap nüfusu 950 binden 138 bine indirildi. Arapların
evleri ve malları yok edilerek en az 400 köy ve kasaba haritadan silindi.
· Arafat
Katliamı ( 07 Şubat 1951): 10 ölü, 8 yaralı
· Gazze Kenti Katliamı (05 Nisan 1956): 60 ölü,
103 yaralı
· Kufr Kasem Katliamı (29 Ekim 1956): İsrail'in
Mısır'ı işgali arifesinde, bölgedeki bir Filistin köyüne saldıran işgal
askerleri, aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu 49 Filistinli sivili
acımasızca katletti, çok sayıda da insan yaralandı.
· 2 Kasım
1956: Mısır Devlet Başkanı Nasır'ın Süveyş Kanalı'nı millileştirmesi
üzerine, İsrail, Fransa ve İngiltere ile birlikte, Mısır'a saldırdı.
· Samu Katliamı (Kasım 1956): Batı Şeria'ya bağlı Samu köyüne
saldıran işgalci askerler, köyü yerle bir ederken, imha operasyonunda 18
Filistinli hayatını kaybetti,onlarcası yaralandı.
· Kibya Köyü Katliamı (12 Ekim 1958): Ariel Şaron liderliğindeki bir
grup İsrail askeri tarafından, Batı Şeria'da bulunan Kibya Köyü'ne düzenlenen saldırıda 45 ev havaya uçuruldu.
69 kişi hayatını kaybetti, 75 kişi de yaralandı.
· 5
Haziran 1967: İsrail, Mısır, Suriye ve Ürdün'e saldırdı. Sina Yarımadası, Golan Tepeleri, Batı Şeria, Gazze ve Doğu Kudüs'ü işgal etti. Bu güne kadar meydana
gelen dört Arap – İsrail savaşında 300 bin insan öldü ,
milyonlarca insan yaralandı.
· Ürdün
Katliamı (15 Şubat 1968): İsrail uçakları Ürdün nehri boyunca
· İrbid Katliamı (4 Haziran 1968): İrbid şehrini bombalayan İsrail uçakları 30 Filistinli'nin ölümüne neden oldu.
· Abu Za'abel Katliamı (12 Şubat 1970): İsrail uçakları Mısır
sınırındaki Abu Za'abel'i havadan bombaladılar.
Saldırıda hedef seçilen bir fabrikadaki 70 işçi öldü.
· Sha'a Katliamı (8 Nisan 1970): Mısır'ın
başkenti Kahire'ye
· Suriye
Katliamı (8 Eylül 1972): Suriye hava sahasını ihlal eden İsrail jetleri
yedi köyü bombaladı. Saldırıda en az 200 kişi hayatını kaybetti.
· Libya
Katliamı (19 Şubat 1973): Libya Havayolları'na
ait bir yolcu uçağı İsrail tarafından düşürüldü. İçindeki 107 yolcu ve
mürettebat hayatını kaybetti.
· Güney
Lübnan Katliamı (1979): İsrail bölgeye 113 gün boyunca aralıksız saldırdı.
Sadece mülteci kamplarını değil köyleri ve kasabaları da bombaladı. 200.000'den
fazla Filistinli ve Lübnanlı Beyrut'la Sidon'daki
mülteci kamplarına kaçmak zorunda kaldı. 300 kişi hayatını kaybetti 800 kişi
yaralandı ve 7.000'den fazla ev tahrip edildi.
· Beyrut
Katliamı (20 Temmuz 1981): İsrail jetleri Lübnan'ın başkenti Beyrut'a hava
saldırısı düzenledi. 45 dakikadan az süren bombalamada İsrail jetleri, 300
sivili öldürdü, yüzlerce sivil aynı saldırıda yaralandı ya da sakat kaldı.
· Batı
Beyrut Katliamı (4 Haziran – Eylül 1982): Ölü sayısı 18.000 yaralı
sayısı 30.000 olarak açıklandı.
· Sabra
ve Şatilla Katliamları (15 – 18 Eylül 1982): 1982'de
Lübnan'ı işgal eden İsrail kuvvetlerinin başkomutanı Ariel
Şaron'un gözetimi ve koruması altında Lübnanlı
Hıristiyan falanjist milisler tarafından gerçekleştirilen katliamda binlerce
kişi öldürüldü. Sadece 328 kişinin kimliği tespit edilebildi, saldırganlar
öldürdükleri kişilerin cesetlerini tanınmaz hale getirdiklerinden çoğunun
kimliği tespit edilemedi. Şaron bu katliamdan sonra "Beyrut
Kasabı" olarak anılmaya başlandı.
· Eretz Kontrol Noktası Katliamı (17 Temmuz 1984):
11 ölü, 200 yaralı
· Tunus
Katliamı (1 Ekim 1985): İsrail, Tunus'taki FKÖ karargahına
hava saldırısı düzenledi, saldırıda 70 kişi hayatını kaybetti.
· Oyon Kara Katliamı (20 Mayıs 1990): 13 ölü,
çok sayıda yaralı
· Kudüs
Katliamı (8 Ekim 1990): Mescid-i Aksa'yı yıkarak yerine Süleyman Mabedi yapmak isteyen
Yahudilerle Filistinliler arasında çıkan çatışmada, İsrail askerlerinin açtığı
ateş sonucu 30 Filistinli hayatını kaybetti, 850 kişi de yaralandı.
· Hz.
İbrahim Camii Katliamı (25 Şubat 1994) : Batı Şeria'nın
El – Halil kentinde bulunan Hz. İbrahim Camii'ne sabah namazı esnasında bir
Yahudi tarafından gerçekleştirilen saldırıda, aralarında çocukların da
bulunduğu 67 kişi hayatını kaybetti, yaklaşık 300 kişi de yaralandı.
· Kana
Katliamı (18 Nisan 1996): İsrail'in verdiği isimle "gazap
üzümleri" olarak ta bilinen operasyonla Başbakan Şimon Peres`in emriyle İsrail
Lübnan'da bulunan BM korumasındaki Kana Mülteci Kampı'na saldırdı. Çoğu kadın
ve çocuklardan oluşan 109 Filistinli hayatını kaybetti.
· Kudüs
Katliamı (27 Eylül 1996): Kudüs Belediye Başkanı'nın kendiliğinden
yıkılması için Kubbetü's – Sahra'nın altına tüneller
açtırması sonucu patlak veren olaylarda üç günde 76 kişi öldü. İsrail askerleri
cuma namazı esnasında 4000 askerle Mescid – i Aksa'yı kuşatıp namaz kılan Müslümanların kafalarına kurşun
sıkarak öldürdü.
· Ellinci
Yıl Katliamı (14 Mayıs 1998): İsrail'in kuruluşunun 50. yıldönümünde,
Filistinlilerin protesto gösterileri sırasında çıkan çatışmalarda dokuz
Filistinli hayatını kaybetti, 1200 Filistinli yaralandı.
· Cenin
Katliamı (3 – 15 Nisan 2002): Batı Şeria'daki
Cenin Mülteci Kampı'na zırhlı birliklerle saldıran İsrail ordusu yaklaşık 1300
sivili katletti.
· Nuseyrat Katliamı (7 Mart 2004): Gazze'deki Nuseyrat ve Bureyc Mülteci Kampları'na giren İsrail askerleri
aralarında dört çocuğun da bulunduğu 14 sivili öldürdü.
· Şeyh
Ahmet Yasin Katliamı (22 Mart 2004): Filistin'in manevi önderi Şeyh Ahmet
Yasin, sabah namazı çıkışında bizzat Şaron tarafından
yönetilen bir askeri operasyon sonucu sekiz Filistinli ile birlikte hunharca
katledildi. Yasin katliamı sonrası BM'nin katliamı kınamasının önünde yine ABD
vetosu yer aldı.
· Gökkuşagı Operasyonu (Mayıs 2004): Gazze şeridindeki Refah`ta İsrail
askerleri Filistinlilere ait evleri yıkmaya devam etti. En az 40 Filistinli
öldürüldü.
· Refah Katliamı
(Mayıs 2004): İsrail, gökkuşağı operasyonunu protesto eden Filistinli kadın
ve çocuklara helikopterden 4 roket fırlattı. İsrail askerlerinin ve tanklarının
da otomatik silahlarla katıldığı katliamda kadın ve çocukların 22'si öldü 50'si
yaralandı.
· Kana
Katliamı (Ağustos 2006): 37'si çocuk olmak üzere 60'tan fazla sivil
öldürüldü. Kana Kasabası yerle bir edildi. BM, İsrail`i
kınayamadı bile. Çünkü önünde gene ABD engeli vardı.
· Lübnan
Katliamı (12 Temmuz – 14 Ağustos 2006): İsrail'in Lübnan' a saldırısında
400'den fazlası çocuk olmak üzere 1152 kişi öldü, 3500 den fazla kişi
yaralandı.
· Ve Son Gazze Katliamı (1 – 5 Mart 2008): 20 günlük
bebek ve çoğu çocuk ve kadınlardan oluşan 112 kişi öldü, 160 kişi yaralandı.
Hepsi bu kadar değil , bu
sayfalarda bulunmayan yüzlerce binlerce katliamı, insanlık suçu var İsrail'in. Ramallah, Nablus, Beytlaham, Tulkarim, Kalkiliya, Refah, Han Yunus defalarca katliamlara sahne
oldu. Ha bu arada MOSSAD'ın yaptığı suikastleri de (Fethi Şikaki, Yahya
Ayaş başta olmak üzere) dosyaya eklemedik. İsrail'in katliamları saymakla
bitmez. Gazze'de her gün öldürülen birkaç Filistinli
haberlere bile konu olamıyor artık.Halbuki oradaki
soykırım dünyanın gözleri önünde devam ediyor. Siyonist İsrail'in bu katliamlardaki
vahşet fotoğrafları insanın kanını donduruyor
Hollywood Sineması'nın beslediği Holokost
Endüstrisi (Naziler tarafından yakılan 6 milyon Yahudi iddiası) ile dünyaya
kendisini masum – ezilmiş halk olarak tanıtan Siyonizm'in ve İsrail'in tarihi
incelediğinde hep kan ve şiddet koktuğu görülür. Kan ve terör ile kurulan
İsrail işgal devletinin 60 yıl geçtikten sonra hâlâ elinin kanlı olduğu
görülmektedir. İsrail gasp, işgal ve şiddet üzere kurulduğundan kan içmenin
kendisine hayat verdiğini düşünüyor. Ama bir gün içtiği kanların kendini
zehirlediğini ve içtiği kanlarda boğulacağını, Zulüm ile abad
olunamayacağını bütün dünya görecek. Zira Müntakim
olan Allah (cc), ihmal etmez, sadece imhal eder.
Enes İlhan POST
RUSYA ve
GÜRCİSTAN SAVAŞI
Ruslar
Rusya Çarlık ve Sovyet zamanından
beri imparatorluk psikolojisini her zaman korumuş, Slav kültür, dil,
ulusal menfaatlerini baskın bir şekilde hissettirmiştir. Bir uç örnek göstermek
gerekirse Osmanlı büyüdükçe kozmopolit bir yapıya dönüşürken, kurucu asli
unsur olan Türklüğün etkisi azalmış, Rusya'da ise bu hiç bir zaman olmamış,
Slav olmak, veya Slav'a benzemek bir yere gelmek için
olmaz ise olmaz koşul olmuştur. Rus tarihi
incelendiğinde çok sert yöneticiler tarafından yönetildikleri görülmektedir.
Esasen bu tarihi kısaca gaddarlık ve katliamlar süreci olarak da adlandırabilirsiniz . Bunun ipuçlarını Rus edebiyatını
inceleyen herkes görebilir. Tabii bu uzun despotik yönetim ile katı sınıfsal
yapının oluşturduğu devlet mekanizmasının yaşattığı devlet terörü, katliamlar
ile getirdiği sefalet dönemlerinin Rus halkının psikolojisi üzerinde iyileşmesi
- düzelmesi imkansız ruhsal yaralar açmış olduğu bir
gerçekliktir. Ruslar Avrupalı fizyonomileri içinde Moğollar kadar disipline
aşık ve itaatkar, tek lidere muhtaç, gaddarlığa meyilli, sefalete sabırlı,
romantik derecede milli değerlere önem veren , eğitim
seviyesi yüksek bir millettir. Bu yapıları onların farklı milletleri çok kanlı
bir şekilde yönetimleri altına alma şekillerinde görülür. Tarihte bunun bir çok örneği olup özellikle biz Türkler bunların bir
çoğuna bizzat muhatap olmuşuzdur. Ama Rusların takdir edilen en büyük
faziletleri, yönetim altındaki toplumları ve milletleri idare etmekte
gösterdikleri becerileridir. Oda böl yönet – tokuştur seyret – işgal et barıştır
yöntemidir.
Düşünebiliyor musunuz? Dünyanın
bile Türk ismiyle adlandırdığı kocaman bir Türkistan coğrafyasında 100 –
150 yüzyıl öncesine kadar herkesin tek dille anlaştığı, ortak kültürleri ve
tarihleri olan bir coğrafyadan dilleri ayrı, kültürleri ayrı, tarihleri ayrı 5
yapay millet oluşturmayı başarmışlardır. Ayrıca Kafkasya ve Türkistan içinde
öyle küçük sorunlu bölgeler oluşturmuşlardır ki bu ülkelerden birinin Rusya'nın
sözünden çıkması imkansızdır. Bunun aksi, ya iç savaş
veya Rus müdahalesi olacağı kesindir. Şimdi bununla ilgili bir kaç örnek
verelim.
Gürcistan'da görüldüğü gibi
Acara, Abhazya, Osetler
ile Ahıska Türklerinin Stalin tarafından göç
ettirilmesi ile boşalan topraklara yerleştirilen ayrılıkçı Ermenilerin durumu, Azerbaycan'da
Karabağ Ermenilerinin sorunu, Zengelan
ile Nahcivan. Orta Asya'da yaşayan çoğu ayni
milletten ( Türk ) ama Rus siyaseti sonucu aralarına nifak girmiş veya
sokulması muhtemel onlarca aynı soydan ama farklı kimlik verilmiş küçük
topluluklar - gruplar.
Ruslar ile ilgili analizime son
verirken Rusların tarihi imparatorluk gururundan hiç bir şey kaybetmediğinin
tespitini yaparak kendi izin ve onayları olmadan bir kuşun bile
uçmasına rıza göstermeyecekleri son olaylar ile kendini göstermiştir. Aksi
durum onlara çok ağır gelmekte hatta çıldırtmaktadır. Nasıl olurda eski köle
ondan izin almadan hareket edebilir. Tabii bu kısımda kendi milletimin bir
özelliğine de atıf yapmadan bu konuyu kapayamayacağım. Oda Türk milletindeki
üstün karakter yapısı. Gözünüzde canlandırın Osmanlının parçalanmasıyla 24-25 devlet kuruldu. Siz hiç bu devletleri oluşturan
milletlere bizim eski sömürgelerimiz, eski kölelerimiz gözüyle baktınız mı? Peki yine o Osmanlı dağılırken Balkanlardan, Türklerden daha
imtiyazlı vatandaş olarak yaşayan halklardan dünya tarihinin gördüğü en trajik
katliamları yaşamış bir milletin evladı olarak onlara karşı hala kin duyup
nefret ediyor musunuz? Eğer bizde, Ruslar, İngilizler ve Fransızlar gibi
yapsaydık sizi temin ederim anadilimiz bugün dünyada en çok kullanılan
dillerden biriydi. Bunun yanı sıra, bugün kendini Bulgar, Yunan veya Arap
olarak adlandıranlar o zaman öz Türklükte bizi saf olmamakla itham edip,
kendilerinin saf Türk olmalarıyla gurur duyacaklardı. Gürcistan ile ilgili görüşlerimize
gelmeden evvel, Rusların Türkiye'ye, Türklere ve Türk alemine
nasıl baktığı, ne umduğu hususunu tarihsel süreçte yaşanmışlıklardan
aldığımız derslerin neleri içerdiği hepimizce malum.
Gürcüler
Gürcüler bilindiği gibi Güney
Kafkasya da yaşayan takriben 5 milyon nüfuslu Ortodoks – Hıristiyan bir
halktır. Bu halk tarih boyunca 2 gücün arasında ( Müslüman Türkler
– Hıristiyan Ruslar ) kalmışlardır. Hıristiyan olmaları sebebi ile güç
dengeleri içinde daima Ruslara yakın durmayı ve Rus menfaatleri için çalışmayı
dini bir görev addetmişlerdir. Uzun Çarlık ve Sovyet dönemi her milleti olduğu
gibi onları da etkilemiştir. Slav emperyalizminin etkisi altında kalmışlardır.
Ama gerek kendilerinin Hıristiyan oluşu, gerek ise Rusya'nın en ucunda ve Türkiye hududu ile sınır halinde bulunuşu bu
baskıların çarlık ve Sovyet topraklarında yaşayan soydaşlarımız kadar
etkilenmemesini sağlamıştır. Tabi onlar için bütün Rus coğrafyasında olduğu
gibi, Ruslar daima baba, Rusya ise atavatan
olmuştur. Bu süreçte tahsillerini orada yaparlar, onun ordusunda görev
alırlar, aydınları Rusça konuşmaya ve eserler vermeye özen gösterir. Gerçi hiç
bir zaman Türkler kadar baskı görmemişlerdir. Ne Batum,
ne Kırım, ne Ahıska, ne Gökoğuz
Türkleri gibi sürgün edilmişler, ne Kazan Türkleri gibi kentleri yakılıp
yıkılmış asimileye tabi tutulmuşlar, nede Türkistan
Türklüğünün başına geldiği gibi milletleştirme propagandasına tabi tutulmuş,
tarihi anıt ve binaları yıkılmış, nede kültürel değerlerine saldırıda
bulunulmuştur.
Günümüze geldiğimizde,
bağımsızlıklarının Dünyaca kabulünden sonra uluslararasındaki güç dengesi
terazisinde ABD'yi ve yandaşı AB'yi seçerek, kefenin o yanına oturmuştur.
Amerika'nın kucağına kendilerini bırakarak onun menfaatleri doğrultusunda
çalışmayı vaad etmişlerdir. Bu süreçten sonra ülkeye
yabancı yatırımcılar ve vakıflar gelmiş, ordu batının formasyonundan
geçirilmeye başlamıştır. Bu dönemde Gürcistan'da milliyetçilik akımı hızlı bir
yükseliş grafiği çizmiş, Rusların Gürcistan içinde bıraktığı küçük topluluklar
onu rahatsız etmeye başlamıştır. Burada tekrar kuzey Gürcistan'daki sorunlara
değinecek olursak, sadece bu siyaset değişikliğinin bağımsızlığını ilk
tanıyan ülkelerden biri olan Türkiye'ye yönelik oluşturduğu olumsuz
yansımalarını başlıklar halinde irdeleyelim.
a) Acara bölgesindeki Müslümanlara
yönelik misyonerlik faaliyeti ve dini baskılar yapılmaktadır.
b) Gürcistan'ın doğusunda yaşayan ve
Gürcistan vatandaşı olan Türklere baskı ve eğitim kısıtlaması, onlara
yönelik terör eylemleri gerçekleştirilmektedir.
c) Büyük Gürcistan hayalleri. Devlete
ait bir TV kanalında haber vakitlerinde programı sunan spikerin arkasında yer
alan ve Türkiye'nin Doğu Karadeniz Bölgesini de Büyük Gürcistan haritası içinde
gösterilerek halkı hayali devlet için motive etmek.
d) Gürcü üniversite ve vakıflarının
Doğu Karadeniz bölgemizde Gürcü tarihi üzerine çalışmalar yapması. Bu konuda sempozyumlar, paneller düzenlenmekte, kitaplar basılması.
e) Türkiye'de yasayan ve 1878 (93)
savasında Batum ile civarından bugünkü Türkiye'ye göç
etmiş olan soydaşlarımızda kimlik bunalımı doğurtarak, onların aslen Gürcü
olduğunu iddia etmekte ve onların hamiliğine soyunmaya uğraşmaktadır.
f)
Türkiye'de yasayan
muhacirlerin, dernek ve vakıfları ile temasa gecmekte
olup, onlara Gürcücülük faaliyetlerini yaygınlaştırmaları için destek vermekte
ve yardım etmektedir. Ne yazık ki bazı saf, iyi niyetli vatandaşlarımız ile
bilinçli olarak dışarıdan yapılan bu faaliyetleri yürüten, temsilciliğini yapan
vatandaşlarımız bulunmaktadır. Bu tür faaliyetleri AB ve yabancı vakıflarda
fonları ile desteklemektedir.
g) Türkiye'deki Batum
muhacirlerinin günümüzde yaşadıkları köy, belde ve şehirler ile nüfus
durumlarının tespiti hususunda araştırmalar yapılıp haritalar
oluşturulmaktadır.
h) Gürcistan'dan, tarihi Gürcistan
toprakları denilen kısımlar ile Batum muhacirlarinin yasadiklari
bölgelere düzenli turistik seferler adi altında ziyaretler yapılarak bölge
halkına ( Doğu Karadeniz ) propaganda çalışması yapılmaktadır.
i)
Gürcistan'dan
Stalin tarafından 1940'lı yıllarda zorla göç ettirilen Ahıska
Türklerinin topraklarına geri dönmesine izin verilmemekte, geri dönenlere ise
zorluklar çıkartılmakta olup, o bölgenin dışında yerleştirilmekte ve
kendilerine Gürcü kimliğini kabul etmeleri koşulu getirilmektedir.
Sonuç
Her yerde ve her zaman görüldüğü
gibi en küçük ve en zararsız gördüğümüz ülkelerin bile Türkiye'ye yönelik kendi
menfaat ve hesapları bulunmaktadır. Tabi ki şimdiye kadar Gürcistan'ın
gerçekleştirdiği veya gerçekleştirmeye çalıştığı faaliyetlerin, onların cüzi
iradesi ile ekonomilerinin desteği ile gerçekleştirildiğini söylemek
olmaz. Mutlaka bunların arkasında büyük veya orta çaplı güçlerin yer aldığı
tahmin edilmeyecek kadar alenidir. Ama bu güçlerin neler olduğunu tespit etmek
için istihbarat uzmanı olmaya gerek yok. Günümüzde ülkemizin içinden geçmekte
olduğu bu süreçte dikkatli analiz yapıldığında büyük ihtimalle AB, ABD ve
Yunanistan gibi ülkelerin, Türkiye'nin ulusal birliğini ve toprak bütünlüğünü
hedef alan faaliyetlere destek vermesi muhtemeldir. Uyanık olmalı her gelişmeyi
çok tahlil etmeliyiz. Ne yazık ki millet ve devlet olma bilinci kişilik anlamda
tam oturmayan bu tür küçük devlet ve devletçikler küçük menfaatler karşılığında
büyük güçler tarafından kullanılırlar. Sağlıklı bir devlet ve komşuluk hukuku
geliştiremezler. Mantıklı bakıldığında, günümüzde Gürcistan'a Türk devleti ve
halkı kadar ön yargısız – menfaatsiz bakan başka bir millet yoktur. Umarız
ileriki zaman içinde Gürcistan devleti ve halkı da bunu görür, büyük güçlerin
oyuncağı olmaktan vazgeçerek Türkiye ile daha sıkı bağlar kurmanın yollarını
arar. Gürcistan'ın dostu onu en zor zamanda yalnız bırakan, ne ABD, ne AB, ne
eski sömürgecisi Rusya ne de Ermenistan'dır. Gürcistan'ın yegane dostu Türkiye'dir, Azerbaycan'dır. Bunu bilmeli ve
buna göre kendine siyaset geliştirmeli ve yeni stratejiler üretmelidir.
Gürcistan'ın yaşadığı bu olaylardan
Türk dünyasının da ders alması gerekmektedir. Eğer Türkistan'daki soydaş
devletler ile derhal birleşerek Türkiye ve Azerbaycan'ın da içinde olduğu ortak
bir birliktelik kurulmaz ise bugün Set, Abhaz
bahanesi ile Gürcistan'a yüklenen Rusya'nın yarın öbür gün
Kazakistan'daki, Özbekistan'daki Rusları bahane edip saldırmayacağı, ele
geçirmeyeceği ne malum. Onun için bütün Türk devlet liderleri, başlarını iki
kollarının arasına alarak düşünmeli.
Şu sözleri unutmayın
:
-
Büyük güçlerin dostluğu yoktur sadece menfaatleri vardır.
-
Ayı ile yatan gece uykusuz kalmayı göze almalıdır.
haberdem.com (özel)
Birkaç haftadır ağır şekilde hack'leniyoruz, server düzenlemesi
var, en kısa zamanda yeni yazınız yayında olacak.
zafer bayramınızı kutlar hayırlı
ramazanlar dileriz..
26.08.2008 tarihinde Entürk Alperhan
TORLAKON <filozofumuz@gmail.com>
yazmış:
"ALMA DURSUN
BABA"
"Fedakârlık denen şey
olmasaydı, ne vatandan ne de insanlıktan eser kalırdı."(Torlakon öğretisi."
İstiklâl Harbi yıllarında, Batı
Anadolu'daki bir ilçemizin kenarında birdenbire bir türbe peydah
olur. Üzerindeki mermere özenle bir isim yazılmıştır: Alma Dursun Baba. Etrafına
türlü renklerden bezlerin de bağlanmış olduğu bu "Baba"nın hikmetine
vâkıf olamayan ahâli, bu tür yapılara ve mezarlara
olan saygısından dolayı türbeyi sahiplenir. Burada yatan "Alma
Dursun" kim bilir ne ulu bir zâttır diyerek duâda
bulunur; dilek diler, bez bağlar…
Nihayet, Büyük Taarruz ile
birlikte düşman yurttan atılıp temizlenir. Barışa erişilir. Anlaşmalar yapılır.
Yeni Türkiye Cumhuriyeti kendini toparlayıp hızlı bir kalkınma sürecine girer…
Birkaç yıl sonra bu ilçemize bir batılı araştırmacı gelir. Söylediğine göre, o
yöremizdeki kilim desenleri üzerine akademik bir çalışma yapacaktır…
Misâfirperver halkımızın el üstünde tutup
ikramda bulunduğu, her türlü yardımı gösterdiği bu şahıs birdenbire ortadan
kaybolur. Onun kaybolmasıyla birlikte ilçede bir değişiklik daha olmuştur. Bu
değişiklik, türbededir. Talan edilen türbedeki "Alma Dursun Baba"
yazılı mermerin arka kısmına "Artık alabilirsiniz" diye bir not
düşülüp düşülmediğini bilmiyorum fakat bildiğim bir şey varsa o da; araştırmacı
kılığında geri gelmiş olan Yunanlı komutanın, işgal yıllarında halkımızdan gasp
etmiş oldukları altın ve ziynet eşyalarını gömüp üstüne türbe kondurduğu yerden
çıkarıp götürdüğüdür…
* * *
Bu ilçemize yaklaşık olarak
Bizim defineyle filan işimiz
olmadığını söylediğimizde de; "Öncekiler de öyle söyleyip
götürmüştü." cevabını aldık. Öncekiler de kim diye sorduğumuzda anlatmaya
başladılar: 1994 yılında bir Fransız karı koca, özel karavanlarıyla geldikleri
bu beldemizin dağında, ellerindeki haritayla aylarca akbaba araştırması
yapmışlar. Neden sonra "Aradığımızı bulduk. Her şey için çok çok teşekkür ederiz." deyip gitmişler. Onların
akbabaları göklerde değil de toprağın altında aramış olduklarını, kazılan
çukurlardan anlamışlar…
Bu Fransız ailenin geriye dönük
olarak anlattıklarından, olayın ayrıntısını çözümlemeleri de zor olmamış. Yunan
asıllı olan bu Fransız aile, işgal yıllarında o bölgede bulunan subay
dedelerinin gömüp haritada yerini belirlediği ve kaçarken götürme fırsatı
bulamadığı altınları aramaktaymışlar…
Geç uyanmışsınız be hemşehrim, dedim. Fakat bizler gerçekten akbabaları
arıyorduk. Anlatmış olduğunuz bu olay sayesinde de, bir akbaba türümüzün daha
olduğunu öğrenmiş olduk. Akbabalarımız beş oldu: Kara, kızıl, sakallı, leş ve
sarı…
* * *
Kangal ve yabanî kurt kırması olan
Çomar'ımızı zehirleyip öldürmüşler. Hayvan dahi olsa cesedinin ortada kalmasına
vicdanımız ve gönlümüz râzı olmadığından gömmeye karar
verdik. Köyün dışındaki bir tepenin yamacına götürüp gömdük. Mezarının iki
ucuna da o bölgede bol bulunan uzun taşlardan diktik. Taşlarının üzerine kimlik
bilgisi yazmaya o an için olanağımız yoktu. Sonra yazarız diye düşünmüştük…
Ertesi günü bir haber geldi
kulağıma; bizim çomarın mezarını kazmışlar, diye. Acaba bu kimlerin işi diye
düşünürken, cevabını bulmamız da gecikmedi. Bizim rahmetlik muhtar, köy
kahvesinin bahçesinde etrafını sarmış olan köylülere bir şeyler anlatıyor:
--- Bizim garıynan
Guruçay yannarına mantar toplamıya gittiydik. Ağşama doru
eve döneekene bi de baktık
Boztepe'de goca bi mezer. Bir iki gün olmuş gömüleli… Ulen
burda kim yatıyo acaba diye
gara gara düşünmüye
başladık. Oruya en yakın ev Gara Yakıb'ın
evi. Yakıb ölmüş olsa, bütün köylünün habarı olur. Onun güccük
torunlarından biri ölmüş olsa, mezer çocuk mezeri değil… Kim acaba, kim acaba diye düşünürken, bizim
garı seslendi; "Ulen adam! Git çabık candırmıya, hökamata habar et! Sen köyün mugdarısın! Bunun hesanını senden
soraala! Hadi heç durma!!!"… Çabık eve vaadık. Bizim oğlanın cava moturuna
atladığım gibi garagolun yolunu duddum…
Bacçavış; "Savcılığa bildirelim" dedi.
Savcı, gaymakamın makamındaymış. Olayı duyan gaymakam; "Sizinle ben de geleyim. Bi
hava almış olurum." dedi… Yakıb'ın evden bi gazma kürek alıp, gaymakam, savcı, garagol komutanı
ve çandırmaların nezaretinde mezeri
deşdik… Bi de bakdıydık, bi köpek ölüsü. Savcı;
"Bunun sahibi belli mi?" diye sordu. Ben de; "He he belli!. Filozofun köpeği Çomar
bu." dedim. "Köpeğe mezar yaptığına göre, kafada biraz var
galiba." dedi. Ben de; "Herifin kafada olmasa, nasıl filozof
olacak?" diye sööledim. Gülüşüp dağıldık…
* * *
Bu üç olayı, türbelerde define
aranması için anlatmadım elbette. Ölülere saygısı olmayanların, dirilere de
saygısı olmaz… Bugün, ülkemizi işgalden kurtaracak olan "Büyük
Taarruz" başlangıcının 86'ncı yıldönümü. Kara günlere bir daha düşmemek
için, vatanımıza, insanımıza, kuşumuza, kurdumuza sahip çıkabilmemiz için,
etrafımızda olup bitenlere birazcık daha duyarlı olmamız gerektiğini
hatırlatmak istedim.
Bir daha İstiklâl Marşı yazmak
zorunda kalmamamız dileğiyle.
Mevla, asil ve aziz milletimizi
koruyup yüceltsin.
ESEN KALSIN KAVİM
KARDAŞ…
26 Ağustos 2008
Türk Filozof TORLAKON
Date: Mon, 28 Jul 2008 14:17:48 +0300
From: tahsinecer@gmail.com
To: seferoglual@yahoo.com.tr; ahmetyucel58@hotmail.com;
alpaslan@gmail.com; amilyucel@mynet.com; ahmet15bjk@gmail.com; avehbiecer@hotmail.com; eafsin@yahoo.com; cbingol@oib.gov.tr; cengizsezer123@gmail.com;
cakmak.orhan@hotmail.com; fethienergin@yahoo.co; fggumuser@hotmail.com; reva.bingol@trt.net.tr; gurekharun@gmail.com; rifat_kose@yahoo.com; gencselim@yahoo.com; semaecer@gmail.com; mdagdemir@hotmail.com
Subject: Fwd: kadı ve ördek
: kadı ve ördek
To: