Güncel B

 

Osman üçer’den inciler:

 

 

 

LAF JİMNASTİĞİ YAPARIM,

SİYASETE BAKARIM,

LAFI YUVARLARKEN,

BİRİ BEŞTEN ATARIM…

 

 

ONLAR MASUMDUR DEDİM,

AKLIM USUMDUR DEDİM,

GERÇEKLER BELİRİNCE

SÖZLERİMİ HEP YEDİM…

 

BİR KİTAP YAZSAM HEMEN

SAKIN KARŞI SÖZ DEMEN,

RAPORUMU VERİRİM,

HAKKIMI SAKIN YEMEN!

 

SAMANYOLU MEKANIM

TUTMUYOR HİÇ BİR ANIM,

TANIM, KANIM Dediğim..

OTURUMLAR SULTANIM..

 

 

 

GÜNCEL B

ATATÜRK'ÜN MUSİKİ ANLAYIŞI

image00120.jpg

"Efendiler!. Hepiniz mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz, hatta reisicumhur olabilirsiniz, fakat sanatkâr olamazsınız hayatlarını büyük bir sanata vakfeden bu çocukları sevelim…"

Bu, ATATÜRK'ün sanata ve sanatkâra karşı büyük sevgisini gösteren sözlerinden biridir.

Büyük ATATÜRK'ün sanatı ve sanatkârı onurlandıran daha pek çok sözleri vardır.

"Sanatkâr toplum içinde, uzun çaba ve çalışmalar vermekte, alnında ışıklı sevinci ilk hisseden insandır."

"Bir millet sanatdan ve sanatkârdan yoksunsa, tam bir hayata mâlik olamaz."

Büyük ATATÜRK, milli kültürün önemli bir parçası olan sanata çok değer verilmesi gerektiğini bildiği için, sanatkârı temelli teşvik ve takdir etmiştir.

"Türk milletinin yücelmesinde, başlıca hareket unsuru olan milli kültür ve sanatın gelişmesi" ATATÜRK'ün başlıca isteğiydi.

ATATÜRK bu konudaki çeşitli konuşmalarında, hep Türk milletinin ve dolayısıyla Türk sanatının, milletin hayatındaki önemine işaret etmiş, Türk sanatının ileri hamlelerle, çağdaş uygarlık seviyesine ulaşması gerektiğini vurgulamıştır.

ATATÜRK, Türk milletinin varlığına yönelik bütün değişikliklerin milli ve medenî temellere dayanmasını istiyordu.

Sanatta ve kültürde köklü bir geçmişe sahip olan Türk milletinin lâyık olduğu seviyeye ulaşması, onun temel emeli ve ideali olmuştur.

ATATÜRK, milletin hayatında gerçekleştirilmesi gereken bütün değişikliklerin zorlama ile olmayacağını, alıştırıcı ve inandırıcı bir tutumla oluşturulması gerektiğine inandığı için, özellikle Türk musıkisinde bu sistemin uygulanmasını gerekli görmüştür.

ATATÜRK'ün emirleriyle kurulan Cumhurbaşkanlığı orkestrasının bir konserinden sonra, ATATÜRK şöyle söylemiştir:

"Halkın da musıki ihtiyacını düşünmek gerekir. Halkın musıki zevkinin gelişmesi için bu musıkiye (batı musıkisine) alışması ve bu musıkiden hoşlanması için, köklü bir musıki eğitimine ihtiyaç vardır."

Nitekim, Devlet konservatuarının temeli olan musıki muallim mektebinin (1925) büyük ATATÜRK'ün bu işareti üzerine gerçekleştirilmiştir. Musıki muallim mekteplerinin amacı sanatçıdan çok orta öğretim için öğretmen yetiştirmekti. İkinci adım, bir milli musıki ve temsil akademisinin kurulmasıydı. ATATÜRK, musıkinin sadece nazarî (didaktik) bir uğraşı olarak değil, pratik ve uygulayıcı bir sistemle geliştirilmesini vurgulamış oluyordu.

Kurulan musıki muallim mektebinin sanatkârdan çok, öğretmen yetiştirmek amacına yönelik olması, genç öğretmenler mârifetiyle, memleket sathında bir musıki eğitiminin gerçekleştirilmesini sağlamaktı. Büyük ATATÜRK: "Yüksek bir  insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihî bir niteliğinin de, güzel sanatları sevmek ve bu sahada yükselmek olduğunu" söylerken, Türk milletinin yüksek karakterine ve çalışkanlığına, milli birlik ve parlak zekâsına bilgiye bağlılığına ve yürek bütünlüğüne güvenini belirtiyor, milletin bu niteliğini her çeşit vasıta ve tedbirlerle besleyerek geliştirilmesinin milli ülkümüz olduğunu ve bugünkü dünya içinde, tam anlamıyla medeni bir toplum içinde, yer alması gerektiğine önemle işaret etmiş oluyordu.

ATATÜRK, her konudaki düşüncelerini berrak bir akışla ifade etmiştir. ATATÜRK, elbette bir musıkici değildi, fakat derin bir musıki anlayışına ve zevk üstünlüğüne sahipti. Şu sözleri bunu anlatmaktadır:

"Bir çok defa bu musıkinin (Türk musıkisinin) tam haysiyetini bulamıyoruz. İşte bu dinlediğimiz musıki hakiki bir Türk musıkisidir ve hiç şüphesiz yüksek bir medeniyetin musıkisidir. Bu musıkiyi dünyanın anlaması lâzımdır. Onu bütün dünyaya anlatabilmek için, bizim milletçe bugünkü medeni dünyanın seviyesine yükselmemiz gerekir."

ATATÜRK, musıkimizi bütün dünyaya anlatabilmek için, milletçe medeni dünyanın seviyesine yükselmemiz gerektiğine işaret ederken, bizim için, tarihin karanlıklarında ve derinliklerinde kalmış, zengin bir musıki kültürünün gerçek değerlerini meydana çıkarmak, özellikle musıki şuuru, duygusu ve bilgisini, aynı kuvvet ve heyecanla, yeni nesillere aktarmanın gereğine işaret etmek istemişlerdir. Eski ve köklü bir geçmişe sahip millet olarak, kültürde olduğu kadar milli ve toplumsal hayatımız için de, önemli olan musıkinin, bizde alaturka- alafranga meselesi, olmakta devam etmesindeki kısır çekişmeleri de ATATÜRK; 1 Kasım 1934 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde, meclis kürsüsünden söylediği şu sözlerle ülküleştirmiştir.

"Arkadaşlar! Güzel sanatların hepsinde ulus gençliğinin ne türlü ilerletilmesini istediğinizi biliyorum. Bu yapılmaktadır. Ancak bana kalırsa bunda çabuk, en önde götürülmesi gerekli olan Türk musıkisidir. Bir ulusun yeni değişikliğine ölçü, musıkide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir. Bugün dinletilmeğe yeltenilen musıki, yüz ağartacak değerde olmaktan uzaktır, bunu açıkça bilmeliyiz. Ulusun ince duygularını düşüncelerini anlatan, yüksek deyişlerini, söyleyişlerini toplamak, onları genel musıki kurallarına göre işlemek gerekir, ancak Türk ulusal musıkisi böyle yükselebilir, evrensel musıki de yerini alabilir. Kültür işleri bakanlığının buna değerince önem vermesini, kanunun ona yardımcı olmasını dilerim."

Büyük ATATÜRK, yıllar önce söylediği bu sözleriyle, Türk musıkisi politikasının sağlam temeller üstünde geliştirilmesinde, temel ilkeyi tespit ediyor, Türk milletinin güçlü bir musıki potansiyeline sahip olduğunu bilerek, bu musıkinin layık olduğu biçimde, çağdaş medeniyet kurallarına göre geliştirilmesini istiyor, Türk gençliğine ve sanatına yeni ve ışıklı ufuklar açıyordu.
ATATÜRK, bütün memleket işlerinde olduğu gibi, kültür ve sanat varlığımızda da, dünya ölçüsünde bir yeniliğe ve başarıya ulaşmanın böyle mümkün olabileceğini, musıkide milli olabilmenin dayandığı temel unsurlardan biri olan folklor değerlerinden faydalanmanın önemini de belirtmiş oluyordu. Nitekim bir başka zaman da şöyle söylemiştir:" Bizim musıkimiz Anadolu halkından işlenebilir."

ATATÜRK, bu sözleriyle de, memleketin Milli Kültür hazinesi olan halk musıkisini araştırılarak, ilmî esaslar ve metodlarla kültür canlılıklarıyla ortaya konulmasını vurgulamış oluyordu.

ATATÜRK Türk musıkisine alaturka damgasını vuranlardan değildi, hele Arap, Fars ve Bizans musıkilerinden etkilenmiş olduğu görüşünü asla tasvip etmemiştir.

Alaturka, her ne kadar, Türk'e mahsus, Türkvâri gibi bir anlama geliyorsa da, bunu tezyif yollu kullanmayı âdet edinenler vardır. Başı bozukluk, gerilik, uyuşukluk gibi anlamlarda kullanılmak istenmektedir. Gerçekde Türk musıkisinin, bu anlayışla vasıflandırılması son derece âmiyâne bir yakıştırmadır.

ATATÜRK'e ait olduğu söylenen bazı sözler, yanlış aktarılmış, ya da naklederler, işlerine geldiği gibi yorumlamışlardır. Bunlardan biri şudur: "Esas müzik batı müziğidir, ulusumuz için de bu müziği normal görmeliyiz."

Türk musıkisini sevmeyenler, daha doğrusu bilmeyenler, musıkimizi temelli hor görmüşlerdir. Onlara göre, alaturka musıki; Bizans, Arap ve Fars musıkilerinin etkisinde kalmıştır. Tek sesli olması dolayısıyla de iptidâidir. Daha da ileri giderek: "Kozmopolit ve egzotik, melankolik bir havası vardır, onun için bu musıkiyi kaldırıp atmalı, batı müziğini almalıdır."

ATATÜRK'e mal edilen bu sözler, nakledenlerin yorumladıkları şekilde ise, aynı konularda belgeleşmiş sözleri de vardır ki, tam bir çelişki meydana geliyor demektir. ATATÜRK, gibi bir insan, böyle bir çelişkiye düşmezdi. Şu halde bu sözler, ya noksan, ya da yanlış aksettirilmiş ya da ATATÜRK bunları başka maksatla söylemiştir.

Bâzı müfrit muhafazakârlar da ATATÜRK'ün batı musıkisini sevmediğini, dinlemekten hoşlanmadığını ileri sürmüşlerdir. Her ikisi de doğru değildir. ATATÜRK, hiçbir zaman Türk musıkisini tezyif yollu, yerme ve kötülemede bulunmamış, tersine; "Yüksek bir medeniyetin musıkisi olduğunu." söylemiştir.

ATATÜRK: "Bir ulusal eğitim programından söz ederken, yabancı düşüncelerden, doğudan ve batıdan gelebilen bütün etkilerden arınmış, ulusal birliğimize, gelenek ve tarihimize uygun bir kültür kasdediyorum, herhangi bir yabancı kültür, şimdiye kadar takibedilen yabancı kültürlerin bozucu sonuçlarını tekrar ettirebilir. Kültür, ortamla uyumlu olmalıdır. Bu ortam ulusun öz benliğidir." diyor. (Temmuz 1924)

Böyle söyleyen ATATÜRK, doğrudan doğruya: "Bizim için esas müzik batı müziğidir, bu müziği ulusumuz için normal görmeliyiz." sözünü yorumlayan biçimde söylenmiş olabilir mi?

ATATÜRK, Türk musıkisinin en iyi şartlarla korunmasını ve geliştirilmesini istiyor, batı musıkisini de seviyor ve hoşlanarak dinliyordu.

Halkı çoksesli musıkiye alıştırmada eğitici bir yol tutulmasını, batıya yönelik çalışmalarda, çağdaş milletler seviyesine ulaşma safhalarında, musıki ürünlerinin önemli yeri olduğunu takdir ederek, milli bütünlüğümüzü belirten, kültür değerlerimizi ve geleneklerimizi göz önünde tutarak, milli ve evrensel literatürden de faydalanarak, Türk musıkisinin kudretini batı dünyasına tanıtmak ve göstermek gerektiğine inanıyordu. Bu, Türk duygusunu ve milli heyecanını batı ölçüleri ve tekniği içinde işleyerek, bütün dünyaya tanıtmak demektir

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI

İLGİLİ YAZI:

http://www

 

Atatürk’ün Sevdiği Şarkılar

image00117.jpg

Yanık Ömer (3.99 Mb)

Kırmızı Gülün Âli Var (3.32 Mb)

Sobalarında Guru da Meşe Yanıyor Efem (4.64 Mb)

Çökertmeden Çıktımda Halilim (3.80 Mb)

Mehrali Bey Ağıtı (4.06 Mb)

Ata Barı (1.73 Mb)

Mızıka Çalındı Düğünmü Sandın (4.27 Mb)

Köroğlu Solağı (3.55 Mb)

Dağlar Dağlar Alişimin Kaşları Kare (3.44 Mb)

Sarı Zeybek (4.60 Mb)

Havada Bulut Yok (4.74 Mb)

Kışlalar Doldu Bugün (2.05 Mb)

Hoş Gelişler Ola Mustafa Kemal Paşa (2.78 Mb)

T.C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI

 

MİLLİYETÇİLİK

 

M. K. ATATÜRK'ÜN MİLLİYETÇİLİK İLKESİ

 

Atatürk'ün Türk gençliğine miras bıraktığı ilkelerin en anlamlılarından biri milliyetçiliktir, kuşkusuz. Milliyetçilik, Türk milletinin siyasal, sosyal ve kültürel bağlamda varoluş gerekçesini ortaya koyan ilkedir. İmparatorluk devrinde, çok milletli yapıyla bir zorunluluk olarak güdülen "Millet sistemi", Türklüğün etnik anlamda bile önemsenmesini imkansız kılmıştı. Ancak toprak kayıplarıyla beraber önce Hıristiyan sonra da Arap unsurlar, devlet sınırları dışında kalınca, devletin kendisini yeniden tanımlama, kodlama zorunluluğu baş gösterdi. Artık "unsurların birliği" veya İslam topluluklarının karışımı gibi kavramlar devletin yapısını ifade etmez hale gelmişti. Kısacası Osmanlı'nın asırlar boyunca büyük dikkatle sürdüre-geldiği tanımlamalar kifayetsiz kalınca Osmanlı'nın o günkü doğrusunu, genç Türkiye Cumhuriyeti'nde sürdürmeye kalkışmak inanılmaz bir yanlış olurdu. İşte milliyetçilik ilkesiyle, Türk yeniden kendini tanımlama, varlık gerekçesini bulma sorununu aşmayı bildi.


Atatürk'ün karşılaştığı en ciddi sorun o güne dek millet bilincinde yaşadığı gerçeğine varmasına engel olunan bir halka millet olduğunu ispat etmekti. Mardin'in de belirttiği gibi hakkında yapılan onca eleştiriye rağmen Atatürk, milliyetçilik ve batılı anlamda bir millet-devlet inşa etmek konusunda pek fazla eleştirilemez. Hatta elindeki topluluğu millet haline dönüştürmesindeki bu başarı Atatürk'ün belki en önemli-kusursuz zaferidir. Atatürk bu bağlamda işe milletin ne olduğunu izah ederek başlar. millet, milliyetçilik dünyanın her yerinde beraberinde millî karakterin özellikleri, hangi unsurların bir topluluğu millet yapmasına yeteceği sorunsalları getirmiştir. Bir cemiyete millet diyebilmek için, o cemiyetin; siyasi, dilsel, ırksal ve kökensel birlikteliği paylaşmasının yanı sıra tarihi ve ahlaki yakınlık ilişkisi içinde bulunması gerekmektedir. Vatan birliği elbette millet olabilme kriterlerinin en yaşamsalları arasındadır.



Türkiye'yi kuran milletin, Türk milleti olduğuna inanan Mustafa Kemal, kendisini daima biyolojik ırkçılığa dayalı sert-totaliter yaklaşımlardan uzakta tutmasını bilmiştir. Onun millet ve milliyetçilik tanımı, barışperver, milletin yaşam ve kaderine yön çizebilme temel hakkını gözeten kültürel bir milliyetçilik tanımıdır. Hayatı boyunca bilimsel ve tarihi tecrübeleri ona milletin suni bir yapılanma olmadığını kanıtlamıştır. Bu açıdan organizmacıdır.



Atatürk'ün yanında bulunan onun hareketlerini izleyen düşünürlere göre yeni devletin milliyetçilik anlayışı çok farklıdır. Bu kesim Atatürk'ün vatan sevgisini kutsallıkla birleştiren, milliyetçiliği sadece tapınma addeden mistik-hayalci milliyetçilik anlayışının karşısındadır. Mistisizme, geçmişe tapınmakla sınırlı bir fetişizme karşı çıkan bu yeni anlayışı Karaosmanoğlu, "Türk Rönesansı" olarak adlandırmaktadır. Bu bağlamda bir yanlış anlaşılmanın düzeltilmesi gerekmektedir. Kimi sol Kemalist yazarlar, Türk milliyetçiliği akımını kötülemek ve farklı milliyetçilik tartışmaları açmak amacıyla Türk milliyetçiliği fikir sistemine saldırılarda bulunabilmektedirler. Oysa Türk milliyetçiliği üzerine teorik eserler veren düşünürlerin kitaplarında mistik, geçmişe tapınmakla yetinen milliyetçilik tanımlarının şiddetle yerildiği, gelişmeci, aklı üstün tutan milliyetçilik kuramlarının dile getirildiği görülecektir. Tartışmaya son vermek amacıyla her iki kesimin meseleyi nasıl değerlendirdiğine değinilebilir. Sol milliyetçilik ve Atatürk milliyetçiliğinin üzerinde odaklanan kalemler kendisini milliyetçi olarak tanımlayan siyasal akımın temsilcilerinin Türk milliyetçiliği tezlerinden farklı bir Atatürk milliyetçiliği etrafında yoğunlaşmaktadırlar. Diğer kesimin önde gelen kalemleri ise Türk milliyetçiliği- Atatürk milliyetçiliği gibi farklı kavramlardan söz edilemeyeceğini, Atatürk'ün de gerek eserleri, gerekse de liderlik vasıflarıyla en önde gelen Türk milliyetçilerinden biri olduğunu belirtmektedirler.



Görünen o ki, Atatürk'ün milliyetçiliğe ait görüşleri hem ülkücü hem de akılcıdır. Akılcılığı, "Bugün dünya milletleri akraba olmuşlardır ve olmakla meşguldürler. Bir milletin varlık ve saadeti, diğerleriyle bağlantılı hale gelmiştir. İnsanlık kavramı yükselmiştir. Yüksek ideal yolcularının çoğalması gerekmektedir. Ancak bu ideal birbirine yaklaşma idealidir. Milletimi esir etmeyi düşünen bir millet bu arzusundan vazgeçinceye kadar düşmanımdır. Mazlum milletler zalimleri bir gün mahvedecektir. İnsanları mutlu edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak, gayri insani bir sistemdir. Milletleri yükselten bir hassa vardır: İntikam hissi. Milletlerin kalbinde intikam hissi olmalı. Hayatına, ikbaline refahına düşman olanlar bulundukça onu affetmek elimizden gelmez. Düşmana merhamet aciz ve zaaftır. Bu, insanlık göstermek değil, insanlık hassasının yok olduğunu ilan etmektir" sözlerinde yatmaktadır. Ülkücülüğüyse, idealizmiyse; "İnsanlığa yönelmiş fikir hareketi er geç muvaffak olacaktır" anlayışında ve hedeflere varma azminde anlaşılmaktadır.



Dikkat edilirse Mustafa Kemal'in milliyetçilik anlayışında, liderlik vasıfları arasında mantıksız düşmanlıklara yer yoktur. Bir düşman ancak bize düşmanlık etmeye kararlı olduğu müddetçe düşmandır. Yoksa devlet adamlığında, kan davası peşinde koşmak yoktur. Her millet bir biriyle iyi yolda iletişim kurmaya çalışmalı ve en azılı eski düşman bile bu yolda samimiyetini gösterdiği takdirde artık düşman sınıfında sayılmamalıdır. Bu prensip Mustafa Kemal'in dış ilişkilerinde nasıl basanlar, utkular kazandığını kendiliğinden gün yüzüne çıkarmaktadır. Atatürk milliyetçilik söyleminde tekelci veya dışa kapalı olmadığını her fırsatta yineliyor, milliyetçiliğin temel gayesinin milletler ailesinin en üst basamaklarında Türk ulusunun onuruna layık bir yer işgal etmek olduğunu savunuyordu. Neticede Türkiye ve Batı'nın gözünde milliyetçi önderlik kendisine iyi gözle yaklaşan her devlete aynı yaklaşımla karşılıkta bulunmaya hazırdı.



Atatürk Van'dan, Diyarbakır'dan Trakya'ya, Karadeniz'den Akdeniz'e kadar tüm vatandaşların millî cevherin ortak damarları olarak vasıflandırmaktaydı. Tarih potasında kaynaşmış, birbirine duygusal bağlarla bağlanmış insanlara "Türkiye halkları" diye seslenmek Atatürkçü düşünceyle bağdaşmaz. Kemalist önderliğin resmi savı ve samimi düşünceleri Anadolu coğrafyasında tek bir millet yaşadığı gerçeğine odaklanmıştır. Aksi takdirde, egemenliğin kayıtsız şartsız millete bırakılmasının da, pek çok kan dökerek bağımsızlık savaşı vermenin de ne değeri kalırdı ki? Sınıf çatışmasına karşı geliştirilen söylemlerde milliyetçilik anlayışının dayanışmacı niteliği göze çarpar. Türkiye'de Batılı anlamda sınıflar bulunmadığı, aynı fakirliğin ulusun tüm katmanlarınca eşit çekildiği için Atatürk, Türk milletinin birbirine dayanışarak, el ele ve bir bütün halinde gelişmesini öngörür.



Atatürk'ün milliyetçilik anlayışı, milletten kopuk bir içeriğe sahip değildir. İçinde bizzat bir ülkeyi paylaşan tüm yurttaşları etkileyen vatan mefhumu, demokrasiye bağlılık, insan sevgisi ve insana verilen aşın önem yatmaktadır. Tek adam diktasına özde karşıdır, milletin vatanı için elbirliğiyle, gelecek kaygusuyla çalışmasını ister. Başarı, milli birlikten, bütünleşmeden

geçerdi.

 

Kendi sözlerine dönecek olursak:

"Bir millet için, bir yurt için, gerçek kurtuluş, esenli yaşayış ve tam başarı istiyorsak bunu hiçbir gün bir tek kişiden umup beklememeliyiz. Herhangi bir kişinin başarısı demek milletin bir parçası demektir. Bir milletin başarısı ise o milletin bütün güçlerinin bir arada birikip birleşmesiyle gerçekleşebilir. Eğer ilerde de böyle kazançlara ve başarılara ulaşmak istiyorsak hep öyle davranalım, hep öyle yürüyelim. Çünkü o istenilenler ancak böylelikle elde edilecektir.

Bütün insanlığın varlığını kendi kişiliğinde gören adamlar mutsuzdurlar. Besbelli o adam birey niteliğiyle yok olacaktır. Herhangi bir kişinin, yaşadıkça sevinçli ve mutlu olabilmesi için gereken şey, kendisi için değil, kendisinden sonra gelecekler için çalışmaktı. Sağduyulu bir adam, ancak bu yolla davranabilir. Hayatta tam zevk ve mutluluk ancak gelecek kuşakların şerefli varlığı, mutluluğu için çalışmakta bulunabilir."



Bazı araştırmacılar, Atatürk'ün diğer memleketlerle "Yurtta barış, dünyada barış" prensibine dayanan ilişkiler kurma politikası ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında dillendirilen çeşitli hatalı yorumlar nedeniyle, Atatürkçülüğün bir Dış Türkler sorununa sahip olmadığını savlamaktadırlar. Oysa Atatürk'ün savunduğu milliyetçilik tezi Dış Türkler 'Sorununu da dışlamaz. Karal, bu hususu, "Türk milliyetçiliği, milli sınırlarımız dışında yaşayan Türklerle geçmişte aynı tarihe ve bu tarihin meydana getirdiği kültüre ortaklık nedeniyle, onlarla kültür yönünden ilgilidir. Memleketimizde büyük Batı memleketlerinin kültür heyetleri vardır. Bunlar kendi kültürlerini tanıtmaya ve yaymaya çalışmaktadırlar. Hal bu iken, memleketimiz dışında dilimizi konuşan, halk edebiyatımıza sahip çıkan Türklerle ilişkimiz yok desek bile, bir kültür ilişkisi vardır ve var olmaya devam etmesi de dolaydır." sözleriyle açıklar.

 

Kaynak:

Faruk Ayın, "Atatürk ve Milliyetçilik", Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Kasım 1998
Gürbüz D. Tüfekçi, "Atatürk Milliyetçiliği", Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Temmuz 1985
Turhan Feyzioğlu, "Atatürk ve Milliyetçilik", Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Temmuz 1985
Baran Dural, Atatürk'ün Liderlik Sırları

 

BİZ İNSANI  EN GÜZEL ŞEKİLDE YARATTIK. SONRA ONU EN AŞAĞILARIN AŞAĞISINA YUVARLADIK S.42

---------------

O İNSANI BİR DAMLA SUDAN YARATTI. AMA APAÇIK BİR HASIM OLUP ÇIKTI. S.42

---------------

KİMİ UZUN ÖMÜRLÜ KILARSAK O’NUN YARATILIŞINI  TERSİNE ÇEVİRİRİZ.AKILLARINI KULLANMAZLAR MI? S. 44

-----------------

HÜKÜM YALNIZ O’NUNDUR. VE O HESABA ÇEKENLERİN EN HIZLISIDIR. S. 45

---------------

NEREDE OLURSZANIZ OLUNUZ, SAĞLAM KALELER İÇİNHDE OLSANIZ DA ÖLÜM SİZE ULAŞIR.S.47

------------------

GÖKLERDE BULUNANLAR VE YERDE BULUNAN  BÜTÜN CANLILAR VE MELEKLER BÜYÜKLÜK TASLAMADAN ALLAH’A SECDE EDERLER.  Üstlernindeki rablerinden korkarlar ve kendilerine emredileni yaparlar. S. 50

----------------

Bir toplum kendini değiştirmedikçe, Allah’ta onların durumunu rdeğiştirmez. Allah bir topluma kötülük dilediği zaman artık o geri çevrilemez.  Ondan bayşka koruyanları da yoktur.s.51

---------------

ALLAH MELEKLERDEN VE İNSANLARDAN ELÇİLER SEÇER. ALLAH İŞİTİR VE GÖRÜR. S. 51

XXXXXXXXXXXXXXXX

 

Dejenere AŞIRI SOL VE VATAN HAİNİ GERİCİ ORTAKLIĞI

 

DİNİ YÜZÜNE PERDE ETMİŞ BİR TAKTIM VATAN HAİNİ NAMUSSUZLAR VAR. BUNLAR ATATÜRK CUMHURİYETİNİ SONA ERDEREBİLMEK İÇİN HER TÜRLÜ HAİN GURUPLA DA OLSA ONLARLA İŞBİRLİĞİ YAPAR.

DEVAMLI OKUDUĞUM İÇİN-MUKAYESELİ OKUDUĞUM İÇİN BİR KAÇ SENEDİR FECİ BİR MANZARA GÖRÜYORUM. SİZE ONLARI TARİF EDEYİM.

Türkiye cumhuriyeti düşmanlığında ortak düşünüyorlar.

DİNİ İMANI, MİLLİYETİ OLMAYAN MEŞHUR BİR YAZARIN OĞLU DA AYNI YOLDA. TANRI TANIMAZ, AHLAKSIZ BİR TİP.

İSMİNİN BAŞINDAKİ ÜNVANDA ONA AYRI BİR HEYBET VERMEKTEDİR. BU HEYBET İSLAMI TANIMAYANLAR İÇİNDİR, KENDİNİ TÜRK BİLMEYENLER İÇİNDiR ÇÜNKÜ,

GERÇEK MÜSLÜMANLAR VE TÜRKLER BÖYLE AŞAĞILIK PİSLİKLERİ BİLDİKLERİ İÇİN GÜLER GEÇERLER. Onlarla birlikteliği imanlarına aykırı kabul ederler.

TANRITANIMAZ VE AHLAKSIZ GURUBUN ADAMI, MÜSLÜMAN GEÇİNEN GERİCİ TAYFAYI CİĞERİNDEN VURABİLMEK İÇİN BİR KAÇ SENEDİR, BÜYÜK GAZETELERDE ÇİFT SAYFA HİKAYE BENZERİ YAZILAR YAZAR. Gönlünün derinliklerinden manevi pınarların aktığı diyebileceğimiz makaleler yazıyor. Bizim vatan haini gerici gurup bu yazılara aldanarak ırzını ve namusunu bu aşırı sola teslim etmektedir.

Peki Niye sinirleniyorsun? Neden normal olmayan kelimeler kullanıyorsun deyiniz. Sebebi şu. Bu gün internette yüzü çok temiz bir gerici kızımız, onların gazetesine kendisini anlatmış. Sere serpe namusunu ortaya koymuş.

Onlarda bütün çılgın tutumlarına rağmen milletin özü sayılabilecek bir gurubun kendilerini önemsemesi sebebiyle keyiften dört köşe.

Allah bize en önce akıl vermeli. İdrak vermeli. Dinimizin, imanımızın kıymetini bilmeyiz. Dinimi imanımızı şerefsizlere tarumar ettirmemeliyiz.  Bu çok acı bir manzara. Allaha inandığını sanan güruh, Tanrı tanımaz gurubun kucağına oturuyor. Bütün ırzını, namusunu, haysiyetini teslim ederek.

Bundan daha üzüntülü bir şey düşünebilir misiniz?

Bunlar vatanı Yunan subayları işgal etse, camiye gidip orada bir gösteriş yapsa, inan onun da kucağına otururlar.

Kıyamet alametimi Mi?

 

 

Arabulucu İran

Türkiye, Ortadoğu’da çeşitli arabuluculuk rolü üstlenirken, İran da benzer bir girişimde bulundu.

Ermeni basınına göre, geçtiğimiz günlerdeki Ankara ziyareti sırasında İran Dışişleri Bakanı Muttaki, Ermeni mevkidaşını arayarak, “Türkiye ile aranızda arabulucu olabiliriz” dedi.

İRAN, Türkiye ile Ermenistan arasında arabulucu olmak istiyor. Ermenistan ile Türkiye’yi barıştırma girişimine, son olarak 18 Temmuz’da Tahran yönetiminin de katıldığı öğrenildi.

Ermenistan’daki Mediamax ajansının haberine göre, Türkiye ve Ermenistan dışişleri bakanlıklarının üst düzey diplomatları arasında İsviçre’de ilk gizli görüşmeler yapıldığı sırada, resmi bir ziyaret için Türkiye’de bulunan İran Dışişleri Bakanı Manuçehr Muttaki, Tahran’a dönmeyi beklemeden Ankaradan direkt olarak Ermenistan Dışişleri Bakanı Eduard Nalbandyan’ı telefonla aradı. Mottaki-Nalbandyan telefon görüşmesinin ana teması ise İran’ın, Türkiye ile Ermenistan arasında mevcut problemlerin çözümünde arabulucu olmaya hazır olduğunu bildirmesi oldu. İran’ın sürpriz arabulucu çıkışının Ankara’nın ricası üzerine gerçekleşip gerçekleşmediği ise henüz aydınlanmadı.

İran’ın, Türkiye-Ermenistan diyalogunda arabulucu olma fikri önceki gün Tahran’da da gündeme geldi. IRNA ajansı tarafından yayınlanan bir haberde “Türkiye, Suriye ile İsrail arasındaki diyalogda nasıl bir arabulucu misyonu üstleniyorsa, İran da Ankara ile Erivan arasında benzer bir rol oynayabilir. Üstelik İran, bölgede en kalabalık Ermeni diasporasının bulunduğu ülke” dendi.

Rusya da göz kırptı

TÜRKİYE ile Ermenistan arasında olası “Balayı”nın, Eylül’de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan’ın Dünya Kupası eleme grubu maçına davetini kabul etmesiyle başlayacağı sanılıyor. İki ülkenin uzlaşma girişimlerine, bölgedeki en büyük oyunculardan biri olan Rusya da katıldı.

Ermeni haber ajanslarının, “Gül’ün Erivan’a davet edilmesini Moskova nasıl değerlendiriyor” sorusunu yazılı olarak yanıtlayan Rusya Dışişleri Bakanlığı, “Rusya, Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerin bir an önce normalleşmesinden yana olduğunu defalarca dile getirmiştir. İki ülke arasında sağlanacak uzlaşma, tüm Kafkaslar bölgesinde istikrar ve güvenliği arttıracaktır. Sarkisyan’ın Gül’ü Erivan’a milli takımlar arasındaki karşılaşmaya davet etmesini de enteresan ve dikkate değer bir girişim olarak değerlendiriyoruz” dedi.

Nerdun HACIOĞLU / MOSKOVA

HÜRRİYET

 

 

İNSAN HAYATINI

TEHLİKEYE KOYAN  SPORLARI YAPMAK İSLAMA UYGUN DEĞİLDİR.

 

Benr müftü değilim. Ama  yetmiş yaşa yaklaşmış ömrümde 60 sene okumanın sonucu bazı kavramları iyi öğrendiğimi sanıyorum. Yine de bildiğim yanıldığıma yetmez diyeyim de yazımı okuyan biri beni başka yönde ikna ederse ukalalık etmemiş olurum.

Bana göre boks, araba yarışları, dağa tırmanma, boğa güreşi, ve tehlike oranı yüzde elliyi geçen sporlar İslam’a aykırıdır. Mantığa aykırıdır. Akla aykırıdır.

Buna dair bazı delilleri saydıktan sonra belki bu sporları yapmak günahtır desem de inananlar olacaktır.

Bir boksu düşününüz. Biyolojiden bilirsiniz. Allah’ın en üstük yaratığı insanın yüzü en nazik yeridir. Beyin vardır içinde. nefes alma organları, duyma organları, tatma organları, görme organları buraya yerleştirilmiştir.  Böyle bir organ cm karesinde dünyanın en büyük fabrikalarını bile acze düşüren teşkilat bulunan, on binlerce hücrenin ahenk içinde, uyum içinde çalıştığı bir ortamın tamamıdır baş.

Boksta alınan kurallarla baş emniyeti yüzde yüz sağlanmıştır diyebileniniz var mı dır?

Bırakınız size nakavt yapmak için uğraşan adamın yumruk vurma hevesini ve tehlikeleri, dayak yiyen taraf olarak, ya da başkasının yüzünde korkunç felaketler yaratabilecek hücumcu ıolarak bizim durumumuzu düşünün. Vücudun diğer yanlarını sayıp lafı genişletmeyelim sırf başta meydana gelebilecek tehlikeleri kabul etmekle İslama aykırı davranmış olursunuz. Vücudu korumak farzdır. Siz bu farzı çeşitli sebeplerle ortadan kaldırıyorsunuz.

Ben yşazımın başına büyük harflerle şu cümleyi koyabilirdim:

Bu sporlar yalnız vatan değerleri ve manevi değerler için tehlikeye konabilir.

Evet bunu inceleyebiliriz başka prağraflarda.

Şimdi konumuza dönelim.

İstediği kadar emniyet tedbiri alınmış pistlerde gerçekleşsin, araba yarışlarını televizyonda görüyoruz. Böyle bir yarışa razı  olmak, yanabilmek ve parçalanabilmek, çolak kalabilmek., felçli kalmaya razı olmaktan daha aptalca bir durum düşünemiyorum. Hiç başka lafa gerek var mı?

Bu SAYDIĞIM SPORLAR ANCAK VE ANCAK ŞARTLARI YERİNE GELİNCE MÜSAADE EDİLEN HARPLER İÇİN LAZIM OLABİLİRLER. Onu da güzelce yorumlamak gerekir.

Ne ulan? Böyle sporlar  manyakların sporudur  denirse sanki birilerine hakaret kastı varmış gibi görünür. Ama öyle söylemeli ki muhatapları müdafaalarını iyi yapsınlar.. Araba yarışı değil, manyaklık yarışıdır.

Boğa güreşi zaten insanlığa dine aykırı. Bir de şahsa tehlike yaratmak ancak ve ancak ruh hastalığıyla yorumlanabilir.

Dağa tırmanma işi, ancak ve ancak vatan müdafaasında, bilimsel araştırmalarda söz konusu olmalı. Ben şahsen on yıl evveline kadar senede beş altı gün dağda çadır kuran, hem de dört beş yaşında çocuklarımı da götürürek bu işi yapan biriyim ama, yalçın dağlara tırmanmanın adının spor olduğunu kabullenemiyorum.,

Olsa olsa din emri, vatan emri, bilimsel araştırmalar için düşünülebilir. İstediğiniz kadar tedbir alın, katiyen ve asla yüzde yüz emniyet tedbiri almamış olursunuz. Günah bu sporu da tehdit etmektedir.

Başka sporlar, başka izahlar meseleyi dallandırır. Ama, şu kadar bir izahımı haklı bulanlar olacaktır. Haksız olduğumu düşünenler lütfen yazsınlar ki, gaflet içinde olmamayım. Kendimi yazar sanıyorum. Emeklerim boşa gitmesin. Yanlış düşüncelerim varsa kurtulayım.

Sağlık ve esenlik içinde kalınız..

 

 

Bunlar hakkettiklerini alırlarsa kıyamet mi kopar ey devrim yobazları!?

ATATÜRK’ÜN RUHU DİNLENİR. BAŞ ÖRTÜLÜSÜ, TÜRBANLISI, BAŞI AÇIĞI, İLERİCİSİ, GERİCİSİ, MUHAFAZAKARI, İNKILAPÇISI, AYDINI, KARANLIĞI, DİNDARI, DİNSİZİ KAYNAŞIRSA HERKES SEVİNİR.

AYIPTIR BE ISRARINIZ. VAZ GEÇİN ORTAÇAĞ EZİYETİ YAPMALARDAN.

EĞER YÜZDE YÜZ İNKILABA, CUMHURİYETE, AYDINLIĞA HÜCUMLARI VARSA (HÜMEYNİ MESELESİ GİBİ)  BİRLİKTE CEZALANDIRALIM. AMA KAFALARININ İÇİ DE, BİZİM GİBİ AYDINLIKSA BIRAKIN YAKALARINI ÖRTÜNENLERİN.

DİNSİZLERİN İÇİNİZE GİRİP, KARIŞTIRMA YAPMALARINA MÜSAADE ETMEYİN.

MENCİLİS  DAHİL HER YERDE İNSAN İSTEDİĞİNİ YAPABİLMELİ.

ABD VE AB ŞEREFSİZLERİ ARKASINDA KIBLESİNİ ŞAŞIRMIŞ SİYASİ İSLAMCILARIN GÖZÜNÜ OYALIM. AMA DİNİNİ, ÖRFÜNÜ YAŞAMAK İSTEYEN KIZLARIMIZI MAHSUN BIRAKMAYALIM. ON KÜSÜR SENEDİR HAYATLARINI KARARTTIĞIMIZ KIZLARIMIZDAN ÖZÜR DİLEYELİM. İSYENENE HAKKINI FAZLASIYLA İADE EDELİM. İNSANLIK BUDUR. İLERİCİLİK BUDUR

V ATAN BÜTÜNLÜĞÜ BUDUR. KÜRTÇÜLER BAŞ ÖRTÜSÜ AYIRIMINA ÇOK SEVİNİYORLAR. KURŞUN ATMADAN PARÇALANIYORLAR DİYORLAR.

BU MERTEBEDE OLMAK İSTER MİSİNİZ?

VATANDAŞI BİRBİRİNE SEVDİRMENİN YOLLARINI ARAYALIM.

KUTSAL İNKILAPLARIMIZI KORUMA İLE BU MESELENİN EN UFAK BİR ALAKASI YOKTUR.

YAŞASIN TÜRK MİLLETİ

YAŞASIN KIYAFET SERBESTİSİ

YAŞASIN

BİRBİRİNE KAYNAŞMIŞ, AYDIN VE ÇALIŞKAN TÜRK GENÇLERİ

 

AMERİKA

 

Aydın Üniversitesi'nde ''mezuniyet'' töreni

28 Haziran 2008 Cumartesi : 07:32

Emekli Org. Necdet Timur, Hacer Kübra Aksoy isimli başörtülü öğrenciye mezuniyet plaketi verdi. Öğrenci Aksoy, 'Ödül almak büyük onurdu' dedi.

 

 

İstanbul Aydın Üniversitesi'nin 2007-2008 akademik yılı mezuniyet töreni yapıldı. 2 bin 200 öğrencinin diploma aldığı tören ilginç bir görüntüye sahne oldu.

Emekli Orgeneral Necdet Timur, Hacer Kübra Aksoy isimli başörtülü öğrenciye mezuniyet plaketi verdi. Abdi İpekçi Spor Salonu'nda yapılan mezuniyet töreni siyaset, iş ve spor dünyasını bir araya getirdi. Mezuniyet törenine Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Hayati Yazıcı, İstanbul Valisi Muammer Güler de katıldı. Törenin en anlamlı anı emekli Orgeneral Necdet Timur'un dereceye giren başörtülü Hacer Kübra Aksoy'a plaketini vermesiydi. Paşanın kendisine ödül vermesinden dolayı gurur duyduğunu ifade eden Kübra Aksoy, duygularını şöyle ifade etti: "Hakkım olan diplomamı aldım. Sahneye çıkarken bir paşadan ödülümü alacağım hiç aklıma gelmedi. Onun elinden ödül almak büyük onurdu."

Bayram Kaya - ZAMAN

 

Baro'dan başörtülü avukatlara ''CADI AVI''

28 Haziran 2008 Cumartesi : 07:17

Başörtülü avukatların kendilerine ihbar edilmesini isteyen Baro, kılık kıyafeti uygun görülmeyenlere disiplin soruşturması açılacağını ilan etti.

 

 

İstanbul Barosu, adliye binalarına astığı ilanlarla kıyafet avına çıktı. Başörtülü avukatların kendilerine ihbar edilmesini isteyen Baro, kılık kıyafeti uygun görülmeyenlere disiplin soruşturması açılacağını ilan etti.

Ancak mesleğin önde gelen isimleri, 'cadı avı'na benzettikleri duyuruya tepki gösterdi. Baroda seçimlerin yaklaştığını hatırlatan İstanbul Barosu'nun eski başkanlarından Yücel Sayman, "Yönetimdekiler tek silahları olan laiklik ve başörtüsü konusunu yeniden gündeme getiriyor." dedi. Hukukçular Derneği Başkanı Kamil Uğur Yaralı da Avukatlık Kanunu'nda kılık kıyafete ilişkin sadece cübbe giyme konusunda düzenleme yapıldığını belirtti: "Baro meslek ilkeleri arasına başörtüsü yasağını ekleyip, buna bir de 'meslek etiği' kılıfı bulmak sadece bize özgü bir garabet olsa gerek."

Bir önceki başkanlık seçiminde Savunma Avukatları Grubu adına başkan adayı olan Muhittin Köylüoğlu, baronun cadı avına çıkan bir meslek örgütü olmaması gerektiğini söyledi.

İstanbul Barosu, yasakçı uygulamalarına bir yenisini ekledi. Baro, Ekim 2008'de yapılacak başkanlık seçimi öncesinde yönetim kurulu kararıyla başörtülü avukat avına çıktı. İstanbul'daki bütün adliyelere asılan 'İstanbul Barosu' antentli ilanda, bazı avukatların kılık kıyafet kuralları genelge ve yönetmeliklerine uygun davranmadıkları iddia edildi. İlanda, avukatlık hizmetinin sadece duruşma salonlarıyla sınırlı olmadığını ileri süren baro yönetimi, şu ifadelere yer verdi: "Bu çerçevede kamu alanı olduğu tartışmasız olan adliye binaları içerisinde her türlü avukatlık hizmetinin görülmesi sırasında gerek türban takılması gerekse uygun olmayan kıyafetler giyilmesi, meslek ilkeleri ve kuralları açısından disiplin suçu oluşturmaktadır."

İlanda, avukatlar arasında tartışmaya meydan verilmemesi için 'baro odaları, icra müdürlükleri, mahkeme kalemleri ile cumhuriyet savcılıkları nezdinde görevin kamusal alan niteliği sebebiyle keşif ve haciz mahallerinde' türban takılmaması ve uygun bulunmayan kıyafetler giyilmemesi gerektiği bildirildi. Bu konuda adliyedeki bütün insanları uyaran yönetim, ilanda belirtilen hususlara aykırı davranan avukatların tutanak düzenlenerek baroya şikâyet edilmesini istedi.

'Meslek ilkelerine ve etiğe aykırı bir uygulama'

Hukukçular Derneği Başkanı Avukat Kamil Uğur Yaralı:
Baronun bu hukuk dışı ve meslek ilkeleriyle ilgisi olmayan kararında her ne kadar türbanın yanında uygun olmayan kıyafetler giyilmesinden bahsedilse de hedef bellidir. Disiplin soruşturmaları başörtülüler için açılacak. Avukatlık Yasası'na göre avukatların cübbe dışında bir kılık kıyafet sınırlaması olmamasına rağmen, yasa koyucunun iradesine aykırı olarak baro meslek ilkeleri arasına başörtüsü yasağını ekleyip, buna bir de 'meslek etiği' kılıfı bulmak sadece bize özgü bir garabet olsa gerek. Asıl meslek ilkeleri ve etiğine aykırı olan böyle bir kararı baro odalarına asmaktır.

Eski İstanbul Barosu Başkanı Yücel Sayman:
Baro yönetim kurulunun bu kararı seçimlerin yaklaşıyor olmasından kaynaklanıyor. Baro belli bir siyasetin bir parçası haline geliyor, zaten öyleydi de. Türbana gelene kadar birçok meslek kurallarına aykırılık var, onların hiçbirinde baro harekete geçmiyor. İhbarcılık hoş bir şey değil. Baronun tek silahı bu olduğu için seçim öncesi harekete geçti.

Avukat Muhittin Köylüoğlu:
İlanın yazılış ve ilan ediliş şeklini son derece çirkin buldum. Baro, kişi hak ve özgürlükleri konusunda çalışan avukatların meslekî sorunları için mücadele eden bir örgüt müdür? Cadı avına çıkan ve insanları birbiri hakkında tutanak tutmaya şikayet etmeye zorlayan bir örgüt müdür? Baro ne yapmaya çalışmaktadır? Türbanlılar ile kot pantolonluları birbiri hakkında tutanak tutup şikâyet ettirerek avukatı avukata kırdırmaya çalışan bir örgüt müdür?" Baro öncelikle bu soruların cevabını vermeli

ZAMAN

 

 

NAZMİ YÖRÜK GÖNDERDİ…

Aziz Nesin ne yazmıştı:
Sanmayın ki Zübük’ün hikâyesi bitmiştir…
‘Biz kaç kişi’ (!) bu filmi daha çoook görürüz!!!!

Bir orta sınıf çocuğunun sınıf atlama öyküsüdür bu:
Ya da bir Zübük hikâyesi diyelim:

Çocuk hırslıdır.
Zengin - ünlü olmak istemektedir. Bunun için önündeki tüm engelleri her ne pahasına olursa olsun aşacaktır.

Cumhuriyet Gazetesi’nde çalışır ama gözü televizyondadı r; çünkü para ve ün oradadır.
Uğur Dündar’ı etkiler; televizyona sıçrar. Ankara temsilcisi olur.
Zaman geçer Arena’ya sığmaz.

Kimden ne eksiği vardır; İstanbul’a gidip genel yayın yönetmeni olmak istemektedir.
Bunun yolunun siyasetten geçtiğini düşünür.
Bir ‘efendi’ bulur kendine; Mesut Yılmaz.
Medyadaki yıldızı Yılmaz’la parlar.
Medyanın en üst basamaklarına tırmanır çok kısa bir zamanda.

Patronu salt patron değildir onun için; ‘baba’dır. Hep ellerini öper.
Sonra para için bir başka medya grubuna geçiverir.
‘Baba’ şaşkındır; ‘ben bunca yıllık ticari hayatımda böylesini görmedim’ der hep.

Yeni grubunun hükümetle ilişkileri biraz ‘limonidir’
‘Hallederim’ diye transfer olup, oluk gibi para almıştır.
Yeni medya grubuna geçmiştir ama ona yeni bir ‘makam’ gerekmektedir.
Genel yayın yönetmenliği koltuğu onun için artık dardır.
Yeni titrini kendisi bulur: ‘Medya Grup Başkanı!’

Hayatın akışı hep istediği gibi olmaz.
‘Efendisi’ seçimleri ve koltuğu kaybeder.
Efendisiyle yükselenlerin hep başına gelen onun da gelir: Efendisiyle birlikte düşer.
Hemen yeni ‘Efendiler’ bulmanın yolunu/yöntemini arar.

Bizim ülkemizde zeka ile kurnazlık hep birbirine karıştırılır.
O zeki değil kurnaz olanlardandır.
Ve bu özelliği sayesinde yeni efendileri hemen bulur.
Mesajı da döneme uygundur: ‘Türkiye’deki gerici gelişmelere karşı bir direnç noktası oluşturmalıyız. ‘


Bunun için ne gerekir: Bir televizyon ve onu kuracak para.
Verilir de.
Televizyonu kurar ama içeriğini oluşturamaz.
Kanal seyredilmez. Başarısızdır.
Ne bilgisi ne tecrübesi vardır aslında.
Bütün enerjisini kurnazlığına harcamaktadır.

Çıkış yolunu bulur ama:
Televizyonda yapamadığını başka bir alanda siyasette yapacaktır:
Yeni bir imaj edinir kendine: Halkın lideri!

Onu birden meydanlarda görürüz.
Aklına ne geliyorsa söylüyordur.
Söyledikleriyle binlerce kişiyi de etkiler.
Ya da binlerce kişi sokakta meydanlarda kimseyi görmediği için ona sarılır.

O da sürekli bağırır:
‘Canımı alsalar da gericilere karşı, Fethullahçılara karşı savaşacağım!’
Savaş, Fethullahçıları n verdiği 25 milyon dolarla son bulur…

Zübük eserinin sonunda büyük yazar Aziz Nesin ne yazmıştı:
Sanmayın ki Zübük’ün hikâyesi bitmiştir…
‘Biz kaç kişi’ bu filmi daha çoook görürüz.

Usmer

 

 

Güncel

 

NAZMİ YÖRÜK GÖNDERDİ…

 

YARGITAY BAŞKANLAR KURULU

BİLDİRİSİ

 

 

Kuruluşunun 85. yılında Cumhuriyetin temel niteliklerinin tartışmalara ve yeni tanımlamalara konu edilmesinden ve Yargı erkine yönelik sistemli saldırıların ivme kazanmasından duyduğu kaygıyla Yargıtay Başkanlar Kurulu;

Aşağıdaki görüş ve önerilerini, adına yargı yetkisi kullanmaktan onur duyduğu Yüce Milletiyle paylaşmak gereğini duymaktadır.

 

Tartışılmaz bir gerçektir ki;

Demokratik, lâik ve sosyal hukuk devleti” idealinin, yüceltmeyeceği kişi ve kurum yoktur.

 

Cumhuriyetin temel niteliklerini benimseme, sahiplenme ve koruyup yüceltme işlevinde, Devletin temel organları olarak Yasama, Yürütme ve Yargı, Anayasa gereği, uygar bir işbölümü ve işbirliğiyle yetki ve sorumluluk üstlenmiş, erkler arasında üstünlük sıralaması olmadığı, üstünlüğün sadece Anayasa’da bulunduğu ilkesi getirilmiş, yargının bağımsızlığına özellikle vurgu yapılmıştır.

 

Ne var ki;

Bir yıla yakın süreçte ve özellikle son zamanlarda, giderek artan bir biçimde, Yargı erkine yönelik ve hukuk devleti olma ilkesiyle bağdaşmayan sistemli saldırılar, anılan temel ilkeleri zedeler olmuştur.

 

Süreklilik gösteren bu davranışlar, toplumun, çözüm bekleyen sorunlarının ve gerçek gündeminin ötelenmesine, gelişimine harcanması gereken zamanın gereksiz biçimde yitirilmesine neden olur hale dönüşmüştür.

 

Bu cümleden olarak;

Gelişen dünyaya uyumda yetersiz kalan Anayasanın kimi hükümlerinin yenilenmesi konusunda oluşan genel kabulden yararlanılmak suretiyle bir siyasi görüşün istek ve direktifi doğrultusunda bütünü değiştiren bir taslak hazırlattırılarak, “en doğru ve en çağdaş Anayasa” tanımlamasıyla kamuoyuna sunulmuş, Anayasaların en geniş toplumsal mutabakatla, tartışma, uzlaşma ve sahiplenmelerle hazırlanması gerekeceği gözardı edilmiş, böylece ilk ciddi gerilim, beklenmedik bir zamanda ve hiç de gerekli olmayan yöntemle gündeme yerleştirilmiştir.

 

Taslağın, içeriği itibariyle “lâik cumhuriyet, hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı” temel kavramlarıyla önemli ölçüde çelişmesi, haklı tepkilere zemin hazırlamış, o evrede Yargıtay Başkanlar Kurulu, 28.09.2007 günlü bildirisiyle;

 

1- Yürürlükteki Anayasanın özünü ve lâik Cumhuriyetin dayanağını oluşturan ve metne dahil olduğu 176. maddede ifade edilen “Başlangıç” bölümünün sözünde ve özünde kısaltma yapılarak etkisiz hale getirilmesinin kabul edilemeyeceği,

 

2- Anayasanın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez hükümleri korunur gibi görünse bile başka maddelerde yapılacak değişikliklerle Cumhuriyetin temel ilkelerinin zaafa uğratılmasının benimsenemeyeceği,

 

3- Cumhuriyetin vazgeçilmez temel dayanağını oluşturan ve Yüksek Mahkeme kararları ile çerçevesi isabetle çizilmiş olan lâiklik ilkesinin doğrudan veya dolaylı yeni düzenlemelerle zayıflatılmasının kesinlikle kabul edilemez olduğu,

 

4- Tarafsızlığı tartışma konusu olamayacak, bağımsızlığı ise bir türlü sağlanmak istenmeyen Yargı erki’ni, Yasama ve Yürütmenin denetim ve hakimiyetine daha ziyade çekme niyetini açığa çıkartan önerilerin asla uygun bulunamayacağı,

 

Açıklanan vazgeçilmez ilkeler doğrultusunda ve bu sorumluluk duygusu ile gelişmelerin takipçisi olunacağı”

Yönündeki karşı duruşunu Ulusuna duyurmak zaruretini hissetmişti.

 

Toplumun yoğun ve isabetli refleksi, anılan taslağın yasalaştırılması girişiminde duraksama yaratmış; ancak, Anayasanın 10. ve 42. maddeleriyle ilgili değişiklik, engellenemeyen bir hızla yasalaştırılmıştır.

 

 

 

 

 

Tüm gelişmeleri izleyip değerlendiren Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Anayasanın ve yasaların kendisine yüklediği sorumluluğun gereği ve tezahürü olarak, yasal yöntemle topladığı kanıtlara dayanmak suretiyle bir siyasi parti hakkında iddianame düzenleyerek Anayasa Mahkemesi nezdinde yargılama ve müeyyide talebinde bulunmuş, ne var ki talebin muhatapları ve onların yandaşları, iddianamenin kurumsal olduğu gerçeğini gözardı ederek, akla, mantığa ve hukuka aykırı tavır, söylem ve yazılarla ve hatta çoğu suç teşkil eden davranışlarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nı, toplumun tepki ve husumetine muhatap kılmaya yönelmişlerdir.

 

Bu türden davranışların, kişisel tatmin duyguları ötesinde, yargılanan siyasi kuruluşa hukuken hiçbir yarar sağlamayacağı, yargılamanın sonucunu da etkileyemeyeceği gözetilmemiş, zaman zaman şiddetini kaybetse de bütünüyle sona erdirilmediği, belki de bilinçli tarzda sona erdirilmek istenmediği gözlenir olmuştur.

 

Süreçte;

Çelişki ve yanlışlıklar sürdürülmüş, açılan davayı Anayasal ve yasal sorumluluk ve yetkinliğiyle hukuka uygun olarak değerlendirilip sonuçlandıracağında hiçbir kuşku bulunmayan Anayasa Mahkemesi’nin, her tür etkiden uzak biçimde yargı yetkisiyle baş başa bırakılması ve sonucun saygıyla karşılanacağı kanısının yaratılması yerine, Anayasa’nın 138. maddesi hükmünü gözardı eder bir sorumsuzlukla, yargıyı etkilemeye yönelik tavır, davranış ve görüş açıklamaları artan bir hızla sergilenmiştir.

 

Yargı huzurunda, kendini ve siyasi teşekkülünü hukuka uygunluk içinde savunmak, ithamların asılsızlığı inancına sahip olunuyorsa kendi karşı kanıtları ve gerekçeleriyle iddiaları çürütmek yerine, “dilediği her şeyi yapabilme yetkisini halktan aldığı” gibi şaşırtıcı bir inançla, Yargıyı ve mensuplarını halka şikayet ederek, hedef göstererek, hatta yabancı kişi ve kuruluşların yardım ve katkılarını sağlayarak, Türk yargısını etkileme niyet ve gayretine girmek suretiyle, açılan kapatma davasında lehe sonuç alma heves ve yöntemleri sıklıkla denenir olmuştur.

 

Son olarak;

Avrupa Birliği genişlemeden sorumlu Komiseri’ne “Yargı Reformu Strateji Taslağı” adıyla bir belge tevdi olunmuş, bu konuda Yargıtay’ca yapılan düzeyli ve hukuki uyarıya hiç de icaplı olmayan biçimde karşılık verilmiş, zamanlaması, biçimi ve içeriği itibariyle kabulü mümkün olmayan böylesi bir taslakla, yürütme erkinin nasıl bir yargı erki yaratmak istediği gün ışığına çıkarılmıştır.

 

Yargı erkinin geleceğini şekillendirecek böylesine ciddi bir taahhüdün, yargıda reformu geçmişten bu yana ısrarla savunan, tüm toplumca benimsenir nitelik ve nicelikte öneriler saptayan ve bu önerileri de Avrupa Birliği temsilcilerine kabul ettirerek geçmiş tavsiye kararlarına yansıttıran Yargıtay’a sunulmadan, görüş, düşünce ve deneyimlerinden yararlanmadan diğer Yüksek Mahkemelerin ve yargı erkinin sair üst organ ve kuruluşlarının ve mensuplarının görüş ve önerilerinden de yararlanma gereksinimi duymadan Avrupa Birliği yetkilisine verilmesinin Devlet sorumluluğuyla bağdaşmayacağı, hiçbir gerekçeye de sığınılarak açıklanamayacağı ortadadır.

 

Kaldı ki, yayımlanmış içeriği itibarıyla reform gibi gösterilen ve gerçekleştirileceği Devletçe taahhüt edilen birçok önerinin, yargı bağımsızlığı adına asla kabul görmeyeceği, yoğunluğunun Avrupa Birliği’nin önceki istişare ve ilerleme raporlarıyla ve keza kabul görmüş uluslararası yargı bağımsızlığı kavramlarıyla büyük ölçüde çeliştiği gözlemlenmiştir.

 

Bu bağlamda;