Günlük A

 

KİM RABBİNE İNANIRSA, NE HAKKININ YENMESİNDEN VE NE DE BAŞKA BİR KÖTÜ MUAMELE GÖRMEKTEN KORKAR. İÇİMİZDE KENDİNİ ALLAH’A VERMİŞ OLANLAR DA VAR, YOLDAN ÇIKANLAR DA. KENDİNİ ALLAH’A VERENLER İŞTE ONLAR DOĞRU YOLU ARAMAKTADIRLAR. YOLDAN ÇIKANLAR İSE CENENNEME ODUN OLURLAR. S. 53

------------------------

HAKSIZLIK YAPANLARI  KAZANIP DURDUKLARINDAN DOLAYI BİRBİRİNİN DOSTU YAPARIZ.S.53

----------------------

BİZ ŞEYTANLARI  İNANMAYANLARA DOST YAPTIK. S.56

---------------

CEZA GÜNÜNE KADAR LANET SANADIR. S. 57

------------------

KUR’AN BİLGİ KAYNAĞI DEĞİLDİR. AKLI DOĞRU KULLANMAK İÇİN BİR TÜR USÜL KAYNAĞIDIR. S.59

----------------

GÖKLERDE VE YERDE ZERRE KADAR OLANLAR BİLE ONUN İLMİNİN DIŞINDA DEĞİLDİR.S. 63

----------------------

ZİNAYA YAKLAŞMAYIN.ÇÜNKÜ O ÇİRKİN BİR İŞTİR VE KÖTÜ BİR YOLDUR. S.65

------------------

ADALET TERAZİSİ: BİR ŞEYİ ÖLÇTÜĞÜNÜZ ZAMAN, TAM ÖLÇÜN VE DOĞGRU TERAZİ İLE TARTIN.BU EN İYİSİ VE SONUÇ BAKIMINDAN EN GÜZELİDİR.S.65

--------------------------

GÖKLERİN VE YERİN AĞIRLIĞINI ÇEKEMEYECEĞİ O SAAT SİZE ANSIZIN GELECEKTİR. S.68

-----------------

HAKSIZLIK YAPANLARIN SONLARININ NE OLDUĞUNA BİR BAK S.69

---------------------

 

GAYSBIN ANAHTARI ALLAH’IN KATINDADIR.S.70

-------------------

O NE KADAR GÜZEL GÖRÜR VE NE KADAR GÜZEL İŞİTİR .İNSANLARIN ONDAN BAŞKA HİMAYECİLERİ YOKTUR. O KENDİ HÜKMÜNE KİMSEYİ ORTAK ETMEZ. S. 71

------------------

 

 

ERGENEKON DAVASI

OSMAN ÜÇER DİYOR Kİ…

 

49 SENE BİTTİ HUKUK ÖĞRENCİSİ OLALI. HAYATIMDA BU DAVANIN HAZIRLIK SORUŞTURMASI KADAR HUKUKA AYKIRI BİR DAVAYA TANIK OLMADIM. YASSI ADA MAHKEMELERİNİ İZLEDİM. FECAATTİ. AMA,  ERGENEKON’UN  HAZIRLIK SORUŞTURMASINDAKİ MANTIKSIZLIK KADAR MANTIKSIZLIK GÖRMEDİM.

TÜRKİYENİN BAŞINA GELEN EN BÜYÜK DAVA YASSI ADA MAHKEMELERİ DAVASI İDİ. ERGENEKON ONUN YANINDA KÜÇÜK BİR DAVADIR. BASINDA YOĞUN BİR ŞEKİLDE AMERİKA’NIN PARMAĞI OLDUĞU YAZILDI. KİMSE AKSİNİ İDDİA EDİCİ YAZILAR YAZDIĞINI  VEYA BEYANDA BULUNDUĞUNU OKUMADIM. GİZLİ TANIK SAFSATASININ BENİM HUKUKÇULUK MANTIĞIMA UYMADIĞINI BELİRTMEM LAZIM.

BİR BAŞVEKİL BEN BU DAVANIN SAVCISIYIM DİYORSA, KENDİ HAKKINDA KİTAPLAR YAZANLARI, TELEVİZYON KONUŞMALARI YAPANLARI AYLARCA SAVUNMASIZ KODESE TIKIYORLARSA, TÜRKİYE’DE HAKTAN HUKUKTAN BAHSETMEK MÜMKÜN DEĞİLDİR. BU DAVADA BERAATLER KORKUNÇ TAZMİNAT DAVALARINA KONU OLACAK. NE YAZIK Kİ BU PARALAR BİZİM CEPTEN GİDECEK.

HUKUK ZÜMRELERİ SUSUYOR. KORKUTULDU. BAŞ ÖRTÜ MESELESİNDE PALAVRA ATANLAR ERGENEKON DAVASI  KONUSUNDA  ÇIT ÇIKARAMIYOR., YALNIZ BİR KONUYU İYİ BELİRTMEM LAZIM. EĞER DANIŞTAY OLAYI  BU DAVADA İSMİ GEÇENLERİN PARMAĞINDAN ÇIKMIŞSA, ONLARIN YERİNİN,YERİN BİN KAT ALTINA OLMASINI DİLİYORUM. AMA BİLDİĞİMİZ KADARIYLA MEMLEKET SEVEN İNSANLAR SOL OLSUN SAĞ OLSUN. BÖYLE REZALETE GİRMEZLER.

NE KADAR KÖTÜ KARARLARA İMZA ATARLARSA, NE KADAR YANLI KARARLARA İMZA ATSALAR DA TÜRK HAKİMLERİNE SİLAH DOĞRULTACAK SOLCU VE SAĞCI DÜŞÜNEMİYORUM. KASITLI OLARAK BAZI KURULUŞLARIN İSMİNİ GEÇİRTİP, DANIŞTAY SALDIRISINI  BELLİ  ZÜMRELYERE YIKMAK İSTİYERLER ALÇAKLIK EDİYORLAR. BASININ NAMUSSUZ BAZI ZÜMRELERİ BU ZABITLARI NASIL ELE GEÇİRDİĞİNİ AÇIKLAMADAN ERGENEKON SAYGI GÖRMEZ.

HELE HELE HÜKÜMETİN SORUMLULUĞU TARİHİ BİR HÜVİYETE BÜRÜNECEKTİR. PARAYLA SATILIK  ADAMLARI BELLİ KURULUŞLARA BULAŞTIRMAK İSTEYENLER TARİHİN LANETİNE MUTLAKA UĞRAYACAKLARDIR.,

ŞİMDİ ZAMAN GAZETESİ’NİN  HABERİNİ OKUYABİLİRSİNİZ. TÜRK HAKİMİNE KURŞUN SIKACAK SAĞ FİKİRLİ KİMSEYİ, SOL FİKİRİLİ KİMSEYİ DÜŞÜNEMİYORUM,. OLSA OLSA AMERİKAN PARASIYLA VATAN SATAN KİMSELERİN İŞİDİR.  VATANIN TOPRAKLARINI SATANLAR SEVİYESİNDEDİR.

Dokuz gizli tanık

Danıştay cinayetini açıkladı.

 

Ergenekon'un kilit ifadesi: Cumhuriyet'e attığımız bombaları Oktay Yıldırım'dan aldık. Vaat edilen para için Alparslan'la Ankara'ya gittik.

Arslan, Danıştay'ı tek başına bastı. Davanın ancak dokuzuncu duruşmasında avukatlara dağıtılan 9 numaralı gizli tanığın ifadesinde Cumhuriyet ve Danıştay saldırılarının ayrıntıları var. İfadeden: Arslan "Cumhuriyet'le ilgili konuşalım" dedi. Muzaffer Tekin ve Oktay Yıldırım da vardı. Yıldırım bana iki, Arslan'a da bir adet bomba verdi. "Tekin bize 500 bin dolar verecekti. Para için Ankara'ya gittik. Arslan 'Benim Danıştay'la bir işim var' diyordu. Saldırıyı televizyondan gördüm"

Taraf gazetesi’nin haberine göre avukatlara verilen 137 sayfalık gizli tanığın anlatımları, Danıştay baskınıyla ilgili bilinmeyen önemli bilgileri içeriyor. Gizli tanık ifadesinde, Cumhuriyet Gazetesi'ne yönelik bombalı saldırıyı gerçekleştiren ve azmettiren ekip ile Danıştay'a yönelik olayın 'kahraman'larının aynı olduğunu söyledi.

BOMBAYI YILDIRIM VERDİ • Gizli tanık, Alparslan Arslan'ın kendisine "Cumhuriyet Gazetesi ile sorunum var. Gel görüşelim" dediğini, Bahçeşehir ve Ataşehir'de görüştüklerini, toplantıda Muzaffer Tekin, Oktay Yıldırım ve başka kişilerin de bulunduğunu söyledi. İfadesinde gizli tanık, Yıldırım tarafından iki bombanın kendisine, üçüncüsünün de Arslan'a verildiğini söyledi.

500 BİN DOLAR VERİLECEKTİ • Cumhuriyet Gazetesi'nin bombalanması için kendisine Muzaffer Tekin tarafından 500 bin dolar verileceğini söyleyen gizli tanık işi kendisinin yapmadığını ama İsmail, Erhan ve Tekin adlı üç kişiyi bu iş için bulduğunu söyledi. İki bombanın da pimi çekilmediği için patlamadığını, bombalarla birlikte başörtüsü de atıldığını söyleyen gizli tanık, Cumhuriyet'e yönelik iki bombalama olayının gece yapıldığını, Arslan'ın üçüncü bombada da ısrar etmesi sonucu bu işten uzak durduğunu, üçüncü bombanın ise Arslan tarafından gündüz atıldığını ifade etti.

DANIŞTAY'DA MESELEM VAR • Gizli tanık iki görevli ve savcı eşliğinde verdiği gizli ifadede Danıştay saldırısında kendisine vaat edilen 500 bin dolarla ilgili Arslan'ın "Ankara'ya gideceğim, Danıştay'da bir meselem var. Gidelim Ankara'da konuşalım. Orada paranızı veririm" dediğini, kendisinin uzun zaman Ankara'ya gitmediğini ve daha önce öldürdüğü ablasının çocuklarını görmek hem de parasını almak için Ankara'ya gittiğini belirtti.

ANKARA'YA BİRLİKTE GİTTİK • Arslan'ın arabasıyla dört kişi, Ankara'ya gittiklerini söyleyen gizli tanık Ulus'ta Sevgi Oteli'nde kaldıklarını ve Arslan'la aynı odada yattıklarını anlattı. Kendisinin Arslan'a sürekli parayı sorduklarını ancak onun "Bir görüşmem var, para işini de çözerim" dediğini, gece saat 24.00 civarında Arslan'ın otelden ayrıldığını, kendisine "Ülkü Ocakları'ndan etkin bir arkadaşla görüşeceğim" dediğini anlattı. Gizli tanık, otele kayıt yaparken Cumhuriyet'in bombalanması olayından dolayı tedirgin olduğunu ancak Arslan'ın "İstersen emniyete gidelim tespit mespit olmamıştır" dediğini anlattı. Ertesi gece Arslan'ın "Ben yarın para sorununu çözeceğim" dediğini, kendisinin de Arslan'a "Danıştay meselesi nedir, anlat" dediğini, Arslan'ın da çantasından gazete kupüründeki resimleri çıkarıp göstererek "Benim işim bu şahıslarla" dediğini anlattı. "Bu talimatı Veli Küçük ile Muzaffer Tekin mi verdi" diye sorduğunu, ancak Arslan'ın buna cevap vermediğini söyledi.

BU İŞİ BİTİR TALİMATI • Daha sonra birlikte Ankara'ya geldikleri Erhan'dan öğrendiğine göre Arslan'ın "Beni üç- beş gün sonra çıkartacaklar" şeklinde konuştuğunu iddia eden gizli tanığa göre Alparslan'a gelen bir telefonda "Bu işi bitir, bitiremiyorsan avukatlığı bırak" demiş. Gizli tanık, Arslan'ın kendisine gazete kupürünü gösterdikten sonra uyuduğunu ve sabah saat 11.00 gibi uyandığını, ancak Arslan'ın hangi saatte otelden ayrıldığını bilmediğini, kahvaltı ettiği esnada TV'de Arslan'ın Danıştay saldırısını gerçekleştirdiğini gördüğünü ve telaşlandığını söyledi. Erhan ve İsmail'i otogardan İstanbul'a gönderdiğini anlatan gizli tanık, Sinan isimli bir avukatla buluştuktan sonra rahatsız olan kız kardeşini görmek için Nevşehir'e gittiğini ve onun evinde yakalandığını anlattı.

İKİNCİ 28 ŞUBAT OLACAKTI • Gizli tanık, Alparslan Arslan'ı azmettiren kişilerin Veli Küçük, Muzaffer Tekin ve Alparslan Türkeş'in eski koruması Ziya Arpacık olduğunu, Atabeyler çetesinin de bir hafta sonra ortaya çıktığını iddia etti. Başbakan'a Atabeyler tarafından yapılacak suikastın başarılı olması durumunda emekli askerlerin öncülüğünde ikinci bir 28 Şubat yaşanacağını da sözlerine ekledi. Gizli tanık, Alparslan Arslan'ı azmettirenleri söylemek için mahkemeye dilekçe verdiğini ancak mahkeme heyetinin bunu kendisine sormadığını anlattı.

GİZLİ TANIKLAR ARTIK DEVLET KORUMASINDA • Tanık Koruma Yönetmeliği, Ergenekon davasında gizli tanıkların dinlenmesine ramak kala çıktı. Tanık Koruma Kanunu'ndan yaklaşık 11 ay sonra yürürlüğe giren yönetmelik, kod adı verilecek gizli tanıkların özel bölmelerde ya da makyaj ve maskeyle yüzlerini gizleyerek duruşma salonunda ifade vermelerine olanak sağlıyor.

TERÖR VE ÇETE SUÇU • TBMM'de 27 Aralık 2007'de kabul edilen Tanık Koruma Kanunu'na işlerlik kazandıracak Cumhuriyet Başsavcılık ve Mahkemelerce Alınacak Tanık Koruma Tedbirlerine İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik, Resmi Gazete'de yayınlandı. Yönetmeliğe göre; terör ve çete suçları ile ağırlaştırılmış müebbet, müebbet ve en az yıl ve üzeri hapis cezası gerektiren suçlarda tanıklık yapacak olanlar tanık koruma programından yararlanabilecek.

KOD İSİM VE ÖZEL BÖLME • Tanık koruma programına alınanların kimlik ve adres bilgileri kayda alınarak gizlenecek. Gizli tanıklara kod isim verilecek. Tanıklara yapılacak tebligatlar için ayrı bir adres belirlenecek. Gizli tanıklar, duruşma salonunda makyaj, maske, özel kabin veya benzeri yöntemlerden yararlanılarak ses ve dış görünüş bakımından tanınmasını ya da görülmesini engelleyecek şekilde de dinlenebilecek.

SÜPER KORUMA • Gizli tanıklar, gerektiğinde her türlü teknik cihaz ve donanımla 24 saat esasına göre kesintisiz olarak her türlü tehlikeden korunacak. Tanıklara, tehlikenin boyutuna göre yakın koruma, konutta koruma, işyerinde koruma, motorize veya yaya koruma ile çağrılı koruma verilecek. Bir davada gizli tanıklık yapan tutuklu ve hükümlüler, durumlarına uygun bir cezaevine nakledilecek.

Zaman

 

 

Hac Parasıyla Cemevi Yapılabilir mi?

 

Aslında bugün böyle bir yazı yazmak niyetinde değildim.

7 Kasım günü başlamış olduğum yazı dizisine devam etmek istiyordum.

Ancak dün Ankara’da yaşananlar beni böyle bir yazı yazmaya itmiş bulunmaktadır.

Öncelikle söylemeliyim ki; bu yazıyı Malatyalı Alevi komşum N. Teyze’nin getirmiş olduğu kayısı kurusunu yiyerek yazıyorum...

 

Zamanlama bir harika!

 

Dün Ankara’nın Sıhhiye meydanı tarihi günlerinden birine sahne oldu!

On binlerce Alevi toplandı dün Sıhhiye meydanında ve hükümetten bazı isteklerde bulundular.

Elbette bulunabilirler.

Bundan daha doğal ne olabilir?

Bazı istekleri elbette makul değildir.

Olsun, buna da eyvallah.

Bütün istekleri makul ve mantıklı olacak değil ya.

Ancak dünkü mitingin zamanlaması bir harika!

Sanki özel olarak 9 Kasım günü seçilmiş gibi!

Günlerdir devam eden Kürt kalkışmasının arasında dün de Alevilerin ortaya çıkıp gövde gösterisinde bulunmaları, meselenin üstüne tuz biber ekmiştir.

Hele hele Sırrı Sakık başkanlığındaki DTP’lilerin, ayrılıkçı Kürt gruplarının ve Pkk yandaşlarının da mitinge katılmaları, Alevi mitingini çok daha anlamlı kılmıştır!

Atatürk’ün vefat yıldönümünün arifesinde yapılan bu nümayiş, doğrusu Alevi canlara hiç yakışmadı.

Oysa Mustafa Kemal Samsun’a çıktıktan sonra Erzurum ve Sivas kongrelerini yapmış ve Ankara’ya gelirken Hacıbektaş’a özellikle yol uğratarak o sırada Dedebaba postunda oturan Salih Niyazi Dedebaba ve Çelebi Cemalettin Efendiyi ziyaret etmiş ve Milli Mücadele’de Alevi toplumumun açık desteğini alma konusuna ayrı bir önem vermiştir.

Bu bakımdan onun ölüm yıldönümü arifesinde, ayrılıkçı Kürt gruplarının da iştiraki ile yapılan böyle bir miting, Sünni kesimde Alevi toplumuna duyulan sempatiye büyük ölçüde gölge düşürmüş, kafalarda soru işaretleri uyanmasına sebep olmuştur...

 

Alevi canlar ne istiyorlar?

 

Yaygın söylenişiyle Türkiye’de 20 milyon civarında Alevi yaşıyor.

Bu büyük kitlenin bazı ortak istekleri vardır ve olması da gayet doğaldır.

Alevilerin isteklerine gelince;

Dünkü mitingden de anlaşıldı ki, Aleviler;

-          Zorunlu din derslerinin kaldırılsın,

-          Alevi köylerine cami yapılmasın, olanlar kapatılsın,

-          Diyanet lağvedilsin,

-          Cem evlerine ibadethane statüsü verilsin,

Diyorlar.

Bence bu isteklerden makul olan tek istek cem evlerine ibadethane statüsü verilmesidir.

Diğer isteklere gelince; bunların tamamı marjinal ve olmayacak duaya âmin cinsinden isteklerdir.

Kabul edilmesi de mümkün değildir.

Oysa;

 

- Aleviler “Zorunlu din dersleri kaldırılsın” demek yerine, “Din dersi kitaplarında Alevilik hakkında da bilgiler verilsin” deselerdi, çok daha makul bir talepte bulunmuş olurlardı.

 

- Aleviler “Alevi köylerine cami yapılmasın, olanlar kapatılsın” demek yerine “Talep olmadıkça Alevi köylerine cami yapılmasın” deselerdi çok daha makul bir istekte bulunmuş olurlardır. Zira yakinen biliyorum ki; Sünni köylerine yapılanlar da dahil olmak üzere camiler devlet tarafından değil, imice usulüyle veya mahalli dernek ve vakıflarca yapılmaktadır. Alevi köylerine yapılan camiler de yine ilgili köy halkının talebi doğrultusunda bu yolla yapılmışlardır. Yoksa devletin, Alevi köylerine cami yaparak Alevileri Sünnileştirme şeklinde bir politikası yoktur. Bugün beş vakit namazını kılan, hacca giden, orucunu tutan ve aynı zamanda Alevi cemlerine iştirak eden Alevi vatandaşlarımız da vardır. Ayrıca bütün aleviler, İslami usulde cenaze namazı kılınarak defnedilirler. Peki, köylerinde cami ve imam bulunmayan Alevi vatandaşlarımız bu ihtiyaçlarını nasıl ve ne şekilde gidereceklerdir?

 

- Aleviler “Diyanet lağvedilsin” demek yerine “Diyanet, Alevilere de hizmet verecek şekilde yeniden teşkilatlandırılsın” deselerdi, eminim çok daha makul bir talepte bulunmuş olurlardı. Zira böyle bir ihtiyaç vardır. Bilindiği gibi Diyanet’in en önemli hizmeti olan cami hizmetleri, genelde İslam’ın Sünni yorumu, daha doğrusu Hanefilerce yapılan yorumu üzerine verilmektedir. Öte yandan, Türkiye’de mensubu bulunan Hanefilik ve Şafiliğin yanı sıra mensubu bulunmayan Malikilik ve Hanbelilik gibi mezheplere “Hak” mezhep deyip, bu mezheplerin mensuplarına hüsnü kabul gösterilirken ve Diyanet kadrolarında yer verilirken, Alevilik gibi yaklaşık 20 milyon mensubu bulunan bir öğretinin ısrarla görmezden gelinmesi, sanırım önemli bir çelişki arz etmektedir.

 

Hac parasıyla cem evi yapılması caiz midir?

 

Yukarıda da söylediğimiz gibi, bugün devlet bütçesinden cami yapılmamaktadır.

Camiler, yine Müslümanların yardımlarıyla ve onların kurmuş olduğu vakıf, dernek ve iktisadi işletmeler vasıtasıyla yapılmaktadır.

Diyanet tarafından bu kabil yerlere yapılan yardımlar da Devletin Genel Bütçesi’nden Diyanet’e ayrılan kısımdan değil, Hac gelirlerinden artan meblağlardan karşılanmaktadır.

Cem evlerine ibadethane statüsü verilirse ve Alevi vatandaşlarımız da Diyanet’ten cem evi yapılmak üzere yardım isterlerse durum ne olacak?

Aleviler eğer çoğunlukla hacca-umreye gider ve onların ödedikleri paralardan Hac ve Umre gelirleri hesaplarında para kalırsa, elbette bu miktar cem evi yapımı için kullanılabilmelidir.

Aksi takdirde hem hacca gitmeyip, hem de hac gelirlerinden cem evi yapımında kullanılmak üzere yardım istemek hakkaniyet kuralarına uymayacaktır...

 

Dedelere İmam-Hatip Statüsü verilmelidir!

 

Her ne kadar bazı provokatif davranışlar sergilense de dün bir kere daha gördük ki; Aleviler genelde Türk’tür.

Daha doğrusu Alevilik Türkler arasında yaygın bir inanç sistemidir.

Kürt kökenli vatandaşlar, birkaç haftadır Hakkari, Doğubeyazıt, Van, Diyarbakır, Adana ve Mersin sokaklarını savaş alanına çevirmişken, dün Ankara’da toplanan 50 bin kişilik Alevi grup, hiçbir tarafı kırıp dökmeden, taşlamadan, yakmadan, gayet ağır başlı şekilde taleplerini dile getirip evlerinin yolunu tuttular.

Dolayısıyla; toplam sayıları 20 milyonu aşan bu vatandaşlarımızın, daha çok dini alanda yoğunlaşan isteklerine kayıtsız kalınamaz.

 

Bu sebeple kanaatimizce Alevilerle ilgili olarak şunlar yapılmalıdır:

 

1-     Din dersi kitaplarında Alevilik konusunda da bilgiler verilmelidir. Cem evlerine ibadethane statüsü verilmeli, camilerin istifade ettiği bir ayrıcalık varsa bu ayrıcalıklar cem evlerine de verilmelidir. Bildiğim kadarıyla eskiden camilerin elektrik ihtiyaçları TEK (TEAŞ) tarafından, su ihtiyaçları ise Belediyelerce karşılanıyordu. Ancak son zamanlarda TEAŞ ve Belediyeler elektrik ve su bedellerini tahsil etmeye başladılar. Bu bedeller ilgili cami cemaatinden toplanan yardımlarla karşılanmaktadır.

 

2-     Diyanet Alevilere de direkt hizmet verir hale getirilmelidir. Bunun için Diyanet’in merkez ve Alevilerin yoğunlukla yaşadığı yerlerdeki taşra teşkilatında Alevilere hizmet verecek birimler oluşturulmalı ve buralarda Aleviler istihdam edilmelidir.

 

3-     Taşrada Alevilere hizmet verecek dedeler, Diyanet kadrosuna alınmalı, onlara İmam-Hatip statüsü verilmelidir. Ancak bu dedeler, tıpkı İmam-Hatiplerin yetiştirildiği gibi İlahiyat Meslek Yüksekokullarında veya İlahiyat Fakültelerinde yetiştirilmelidir. Dolayısıyla; babadan oğla geçme şeklinde işleyen, Dedelik, Babalık ve Dedebabalık kurumları ortadan kaldırılmalı, bu makamlar eğitimli din adamlarınca doldurulmalıdır. Alevi vatandaşlarımız, taşrada Dede, Baba veya Dedebaba adıyla hizmet verdiğini zanneden bir kısım cahil insanların tasallutundan bir an önce kurtarılmalıdır.

 

4-     Alevi inancının kuralları, herkesçe kolayca bilinecek ve kavranacak şekilde yeniden oluşturulmalı ve ayinleri herkesçe görülecek biçimde şeffaflaştırılmalıdır. Herhangi bir gizlilik olmamalıdır. Alevi deyince akla (elbette yanlış olarak) hemen, dolu(içki), saz ve semah gelmemelidir. Alevi kültürünün diğer güzellikleri, örneğin yardımlaşma, paylaşma ve zayıfı koruma gibi hasletleri de ön plana çıkarılmalıdır.

 

Özetle; Alevileri ilgilendiren dini meseleler, AKP hükümetinin öngördüğü gibi Alevilere has özel kurum ve kuruluşlar ihdas edilerek değil, mevcut devlet yapısı içinde çözülmelidir. Yani bu sorunlar, Alevi Genel Müdürlüğü gibi ucûbe ve Diyanet’e alternatif kurumlar vücuda getirerek değil, Diyanet teşkilatına yeni bir şekil verilerek çözülmeye çalışılmalıdır. Hacı Bektaş Veli’nin ağzıyla söyleyecek olursak; bu durum, milletimizin birliği, ülkemizin dirliği ve devletimizin iriliği açısından son derece önemlidir.

 

10 Kasım 2008

 

Ömer Sağlam

 

 

 

Gurur kaynağımız  evlatlarımız:

 

dscn2984.jpg

 

İzcilik öğrencilerin hayatında çok iyi bir hatıra demeti yaratır. Resimde Nazilli’de bir izci gurubu.

Xxxxxxxxxxxxxxx

bayrak1_2_.jpg

 

 

Türkiye’den başka vatan yok sahip çıkalım…

 

 

DÖRT AYLIK BEBEKLERE KURŞUN SIKAN,NERDESİN?
NEREYE GİDERSEN GİT ÖLECEĞİN YERDESİN.

HÜKMÜ İLAHİ VARSA,BELKİ KORUR YARADAN.
KAN DÜŞMANI OLDUK BİZ ÇEKİLSİNLER ARADAN.

BU VATANIN EKMEĞİ GÖZÜNÜZE DURMALI,
YİĞİT BİR CAN GELMELİ BU HESABI SORMALI.

SEFAİ'YE YAŞAMAK Kİ BUNDAN SONRA AR GELİR,
AY YILDIZLI BAYRAĞA BU YERYÜZÜ DAR GELİR.
AŞIK SEFAİ
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

 

------------------------------------------------------------------------

 

 

Vah ülkücüler Vah!

 

TALİHSİZLİK VE BECERİKSİZLİK, KARARSIZLIK BU KADAR OLUR.

HER GÜN POT KIRAN, KONUŞAMAYAN BAHÇELİ’NİN ARKASINDA DAHA NE ZAMANA KADAR BİTKİN VE PERİŞAN OLACAKSINIZ.

ATATÜRK’ÜN BAHSETTİĞİ GENÇLİK SİZSİNİZ. AMA SİZ BU DEĞERİ BİLMİYORSUNUZ., BAHÇELİ VE EKİBİNDEN KURTULMADIKÇA MİLLİYETÇİLİĞİ UNUTUN..

 

EL FATİHA DEDİRTMEYİN KENDİNİZE..

GELECEĞİMİZ ÜLKÜCÜ GENÇLER ELİYLE ÖRÜLECEKTİR.

KURTARICI SİZ OLACAKSINIZ.

AMA GÖREVLİ (!)  BAHÇELİ’Yİ DURDURUN, UZAKLAŞTIRIN…

 

-----------------------

 

ARAP NEDİR NE DEĞİLDİR?

Osman ÜÇER

 

Yalnız Araplar değil, İranlılar da iyi geçinip, Orta Doğuyu batının ve Avrupa’nın nın namussuzluğundan korumak gereklidir. Maalesef uzun yıllar yapılan batı probogandayla vatandaşımızın, aydınımızın önemli bir kısmı doğu düşmanı ve Batı aşıklısı durumundadır.

Yazının cüssesi icabı bir çok konuya girmeden direk anlatmaya başlamalıyım:

Bir Türk, Müslüman olarak tüm insanlıkla iyi geçinebilmek ne güzel. Bu kadar çalışkan bir millet olan Yahudilerle de iyi geçinmek gerekir. Onun tarihteki yaptıklarını, bize kötülüklerini sayarken, Tüm Yahudileri değil, bir kısmını, kötü düşünenlerini diye ayırmak bile yararlıdır.

Konumuz Arap’tı..

Annemin amcası yüz yıldan önce bir Arap kızıyla evlendiği için bir memlekette akrabam arasında melezler de bulunmaktadır. Bu benim her şeyi bırakarak bir Arap sevdalısı olmamı gerektirmez. Allahın kulu olarak bu insanlar benim canım ciğerimdir. Çok asil duyguları vardır. Onları çok seviyorum.

Ama Arap milletiyle Türk milletinin tarihte birbirlerine bakış açılarını sergilerken tarafsızlıktan sıyrılmamam gerekir. Bu konuya şimdiye kadar on makale ile dokunmuşumdur. Şimdi de dostumuz Ömer Sağlam’ın bir yazısını yayınlıyorum. Olumluyol Seçme yazılar bölümünde. Değerli bir yazı. Bu yazıyı yayınlarken yine deminki dediğim konuya dokunmayı zaruri olarak hissettim. Çünkü ne Arap düşmanlığı, ne de büyük dostluğu kişiyi yüceltmez. Milli ve dini açıdan meselelere objektif bakmak değerlidir.

Bütün açıklığıyla Arapların bizlere ettiğini bilirim. Annemin dayısı yemen kahramanıdır. Yedi sene gidip gelmiştir oralara.. Onun bana 8-18 yaşları arasında anlattıkları konuya ışık tutacak niteliktedir. Çoğu zaman yazılarımda bahsettim. Çöllerde su ararken, bir yağmurda, bir çukurda biriken ve at pisliğiyle birleşmiş suyu mendili ile emerken tepesine basan Arap çizmesiyle ve mücadelesini defalarca yazdım., Zaman olur a yine yazarım. Tekrar ediyorum. Ne Arap düşmanlığı ne de körü körüne Arap dostluğu. Tarih ışığında gerçekleri bilip ona göre davranmak. Ama batıya karşı Araplar ve İran’la nasıl birleşilirse birleşip mücadeleyi yürütmek. Hele hele ticari olaylar. Kültürel olaylar.. Ama şunu unutmamak gerekir ki., batı bile ezeli düşman ilan edilmemeli.          .     Yaklaştıkları kadar yaklaşmak. Bilim ve fennin taşınması için ne yapılmak gerekirse yapmak. Moskof mu? Çok yazdım ama tekrar ediyorum, O’nunla bile barışa giden yolları aramak. Ama, Moskofa yakın  oturan Türkelere ihanet etmeden. Tavsiye ediyorum, Ömer sağlamın yazısını www.olumluyoml.com seçme yazılar bölümünde okuyunuz. Hoşça kalınız.

 

 

SANATÇILAR DİYARI AZERBEYCAN’DAN SESLENİŞ VAR…

 

Değerli yazar, şair Ekber Ekberzade sitemizi Azerbeycan’da okuyarak, yazarlarımızdan Emine Sevinç Öksüzoğlu’na meil yazmış, sitemizi beğendiğini, takdir ettiklerini beyan ederek, aşağıdaki hikayeyi göndermişlerdir. Bu gün yazarımızdan aldığımız yazıyı bu sütunlara yerleştiriyoruz.

Gerek Azerbeycanlı yazar Ekber Ekberzade’ye  ve gerekse yazarımız Öksüzoğlu’na teşekkürlerimizi sunarız.

 

Ekber EKBERZADE

(Azerbaycan)

 

DENİZE  BENZEYEN DESTAN

(Sigara falı)

 

(Özet)

 

Belki de binlerce sevda kağıta yazılmadan, eserleştirilerek hayata kazılmadan, insanlara anlatılmadan, ölmüş yüreklerle beraber mezarlara göçüp toprak oldu veya   ruhlara karışıp göklere uçtu. Ben, sevdamın böyle   bir azap yaşamasına razı olamam. Bu satırları ğökle toprak arasında olanların gözlerine, kalplerine ve ruhlarına içirmek isteğim de  bundandır.

Çoğu zaman yazarlar kendilerinin yaşadıkları sevdayı yazarken, eserlerinde başka insan isimleri    kullanırlar. Ve dolayısıyla başka birilerinin yaşantılarını kaleme almış görünümü kazanırlar.

Ben de o yazarlar gibi yapsam, bana şaheser degerindeki roman gibi bir yazgıyı yazmış ve yaşatmış Allaha duyduğum sonsuz şükranlarımı ve bu şaheserin  diğer kahramanına olan büyük teşekkürlerimi kendilerine ulaştıramadığımı düşünürüm.

İşte o yüzden ben öyle yapamam. Kendi duygularımı   kendi dilimden ve kendi adımdan yazacağım. Çünkü ne onun isminin yerine başka bir isim, ne de onun canının yerine başka bir can koyamam. Onun hayatındakı yerimi bir başkasının ismiyle bile paylaşamam!

Kıskanırım! Çünkü...

 

 

 

Ben onu yüreğimle gördüm, dudaklarımla okşadım, ellerimle sevdim , gözlerimle öptüm.

Bazan “o benim hayatıma ne zaman girdi?”diye sorarım kendi kendime. Kat-i bir kararlılıkla da cevaplarım sorumu hemencecik. “Allahın insan yaratmaya karar verdiği an”.

Peki, benim bu yazgıdan ne zaman haberim oldu  ?  10 yaşımda.

Köyümüzdeki arkadaşlarımla yapdığımız yaramazlıkların biri de sigara içmekti. Bir defasında arkadaşlardan birisi ilginç bir fal yöntemi anlatdı bizlere.

Niyet ederek sigaranın filitresini suda azıcık ıslatıp içince filitrenin dudaklara temas eden kısmında aşık olacağın  kızın  adının baş harfi görünecekmiş.

Herkes gibi ben de yaktım bir tane. Ve Allah şahidimdir ki, beyaz bir kağıta kalemle yazılmış gibi bir harf belirdi, filitrenin duman içilen kısmında.

Aday olabilecek komşu kızlarının, sınıftan ve okuldan tanıdığım tüm kızların adlarını tek tek düşündüm. Adı, sigara falımda çıkan harfle başlayan kız tanımıyordum. “Bir tesadüf ” diye gülümseyip geçtim. Meğerse...

Üniversitede okuyordum. Yaşamış ve yaşayacak olan en romantik yazarların fantazilerinin ve hayallerinin yetemeyeceği bir öykü sonucu tanıştık. Bir yaz günü. Güzelim Bakü´de.

İlk bakışta aşk mı ? Hayır. Değil. Aşk bir az bekletti bizi. Belki de biz onu beklettik.

“Delice sevdalandım ” demem, “ölümüne sevdalandım ” da.

Ben ona, akıllıca ve usluca vuruldum. Ben ona, yaşatmak ve yaşamak için sevdalandım.

Bir şubat gecesinde, kendisine aşık olduğumu itiraf ettirdi bana. Soğuk şubatın 28in de. Nasıl mı? Ezbere hatırlıyorum. Olay gözgöze değil de  telefonla konuştuğumuz zaman oldu.

O soğuk kış günlerine geldiğimizde artık sıcağa kaçan ılık bir  muhabbetimiz vardı. “Seni özledim ” diyebiliyorduk birbirimize. O geceki telefon konuşmamızda muhabbetimiz sıcağa kaçan ılıktan sımsıcağa, zaman kaybetmeğe tahammül etmeyerek kaynara dönüştü.

Ben başka bir mevzuyu anlatırken, güzelim sesinin tüm mahmurluğuyla sözümü bölen bir soru duydum. Beyaz bir güvercin misali koynuma sığınan bir soru.

-Benim için ne düşünüyorsun ?.

Onun sesi dudaklarında mahmurlaşmamıştı. O mahmurluk onun canının içinde demlenmiş ve oracıktan da bir beyaz güvercin gibi uçup bana gelmişti.

Ve artı bu soruyu bana bir ses sormuyordu. Bu soruyu bir koku soruyordu bana. Kadın kokusu.

Ben artık düşünmek aşamasını geride bırakmıştım. Çünkü düşüncelerim zor geçmiş gebeliyinden azad olmuş ve bana bir aşk doğurmuştu. Doğa kanunlarına inat bir kadın bir erkeği gebe bırakmıştı.

Dışarıdan bakıldığında bu aşk, yazılmamış bir kaç kanunu daha çiğniyor gibi görünebilirdi belki de. Ama durumumuzla bağlı her şeye karar verebilecek kişiler sadece ikimizdik. O ve ben. Biz ikimiz de kendi durumumuza dışarıdan değil, içeriden  bakıyormuşuz meğerse. İçimizin içinden.

Benim için düşünecek bir şey kalmamıştı, dediğim gibi.  Artık ben onu seviyordum. Artık günümde, gecemde, cismimde, ruhumda bir aşk ve o aşkı bana doğurtan bir kız vardı. Ve benim aşkım o kızın etrafında deveran yaparak seyru sülüğe başlamıştı bile.

Düşüncemin doğurduğu aşk denilen o yavrucağı yalnız başıma büyütmeği bile göze alıyordum bazan. Nitekim aşkımı ona hiçbir zaman itiraf etmeyebilirdim.

Hatta o günahsız, yavrucak sevgim bu fani dünyada bensiz de kalabilirdi. Çünkü hislerim onun tarafından reddedilseydi bir dostluğu, bir şefkati alçakca değerlendirdiğimden dolayı kendimi adi bir şerefsiz zannederdim. Bu durum ise babamın ve annemin evlat acısı tatmasına sebeb olurdu mutlaka.

Kararsızlıkla ama büyük bir mihribanlıkla “ben seni çok seviyorum ”diyebildim ancak. “Çok sözünü o cümleden silebilecek kadar seviyor musun beni acaba? ”diye içindeki papatyayı bir taçyaprağını daha koparmam için telefon hattının içiyle bana uzattı. Onun güzelim papatyasından bir taçyaprağı daha koparırcasına  “evet” dedim. “Öyleyse o cümledeki çok sözünü silip kalan kısmını tekrar edebilir misin? ”.

O anlardaki heyecanımın büyüklüğünden “çok ” sözünü o yazık cümleden hangi hız ve  mutlulukla söktüğümü hatırlayamıyorum. Ama söktükten sonra o günahsız “çok”u gücümün yettiği kadar uzağa fırlattığımı iyice hatırlıyorum.

O cümledeki “çok”u sildikten sonra ne kalıyormuş biliyor musunuz? Beni aylardan beri kebabeden, binlerce mangalı dolduracak kadar köz niteliğindeki bir ifade. Yani, BEN SENİ SEVİYORUM.

Heeyyy gidi “çok” sen her zaman derman olamıyormuşsun !

Demin dile getidiğim boynu bükük, üşüyen çocuğa benzeyen o cümlemi onun duymak istediği muhteşem şekle getirerek kulağına teslim ettim. Deminki mahmurluğunun demlendiği o cennete ulaştırsın diye.

O yavrusunu bir kartalın saldırısından korumayı başaran çırpı bacaklı bir kırlangıç kesildi telefonun öbür ucunda. Ve “burada ayıp bir şey yok ki, ben de seni seviyorum” mutluluğunu deminki kokusunun aracılığıyla kanıma karıştırdı.

İşte o dakikalarda ben onu yüreğimle görüyordum.

Kışın ayazında dünyama bahar geldi ansızın. Bakü kışının cellat rüzgarı kim bilir nerede donup kaldı bu tablonun sıcaklığından.

28 şubat aşkımın bir dönüm noktası oldu.

Bir süre ancak telefonla görüştük. Yüzyüze gelebilmek bir az geç nasip oldu. Onunla ilk görüşümüze yürüyerek gitmedim. Uçarak gittim.

İlk görüşümüzde bir erkeğin bir kadını öptüyü gibi onu ilk defa  öptükten sonra aşkımı telefon aracılığı olmadan tekrar itiraf  etmek için kulağına eğildim. Adını fısıldadım, “seni seviyorum ” u getiremedim. Nefesim kesildi.  Beni bir yıldırım çarpmıştı sanki.

Beni çarpan o yıldırım zannettiğim şey, 10 yaşımdayken  baktığım sigara falını hatırlamamdan başka bir şey olabilir miydi?

Evet, o gün gelmişti. 12 sene önce müjdesini alarak adının baş harfiyle tanışdığım kızın aşkı yüreyimde, kendisi kollarımdaydı.

12 sene önce bir sigaranın ciğerime çektiyim dumanı içimi bir yangın yerine çevirmişti. Bu yangın, fal sigarasının filitresini ıslattığım o bir damlacık suyu yüzlerce damla olarak gözlerimden döktü. Ama o damlalar da yetmedi yangınımın sönmesine.

Onun  nefesini ve saçının kokusunu çiğerlerime çektim, yangınım sönsün diye...Sönmedi ! Sönmedi ! Sönmedi ! Yangına körükle gitmek buymuş meğerse.

Bir defasında yine onunla beraberken o sigara falım tekrar aklıma geldi. Bir şekilde o anıya teşekkür etmek geçti aklımdan. İçtiyim sigarayı yere koyup sağ elimin baş parmağıyla söndürdüm sigaramın ateşini. Hiçbir acı hissetmedim. Çünkü O yanımdaydı. Çünkü ben ondan büyük bir yagın hayalede bilme yeteneğine sahip değilim.

Onu gördüğüm ve tanıdığım gibi vasfetmesem gözlerinizi öpen bu destanın bir tarafının eksik kaldığını düşünürüm.

O, benim hem bir erkek ve hem de bir insan olarak hayallerimde resmini çizebilmeyi hep arzu ettiğim bir görünüme ve bir ruha sahipdir.

Önce ruhunu anlatayım. Çünki en çok gördüğüm ve en çok temasta olduğum onun ruhuydu. Dişi olmasına dişi ama daha çok anne ve dost bir ruha sahiptir o.

Her şeyden önce ruhunu anlattım. Çünkü her şeyden önce bir insanım. Sonraysa dişlerini anlatayım. Diş doktoru bir insan olduğum için. Hani insan kendi çocuğunu sevdiğinden ısırır ya, ben de o dişleri o kadar büyük bir sevgiyle defalarca ısırdım. O dişlerin her tanesi beni onun kendisi kadar etkiliyor. “Onun canının içinde 32 sevgilin daha mı var” diye sorarsanız, “hayır” derim. Çünkü o canı tümüyle sevdiğim gibi her bir azasını, her bir noktasını da ayrı ayrılıkta seviyorum. Onun azalarının her biriyle, gideremediğim susuzluğumu gidermeğe çalışdığım gibi temasta oldum.

Gözlerinin rengini söylemem. Kıskanırım. O gözlerin rengini söylersem, en mübhem sırlarımıza ihanet etmiş sayarım kendimi. Ama o gözleri azıcık anlatabilirim.

Bu dünyada o gözler tarafından birtek kez bile görülmekten dolayı hayatım boyunca iftihar ederdim. Oysa ben o gözlere günlerce baktım, o gözleri okşadım, o gözleri öptüm.

O gözler ağlarken onlara bakmak bir başkaydı. Bazan bir şiir veya bir bozlakla onu ağlatır ve o gözlere ağlarken  bakardım. Çünkü onunla başbaşayken içimde oluşan volkanı başka hiçbir şekilde söndüremeyeceğimi biliyordum. Başka hiçbir şekilde. O gözlerin ruhumu çıldırtmasına ve beni sönmeyen ateşlere atmasına ancak seviniyordum.

Kahve onun saçlarının rengindedir. O saçları ıslakken okşamayı daha çok arzu ederdim. Elimin sıcağıyla kuruturdum saçlarını. Keşke bir şair olsaydım ve o dakikaları  bir şair gibi anlatabilseydim. O saçların rengi kahveye çok yakışıyor. Belki de bu yüzden kahve onun tarafından pişirilmeyi ve içilmeyi çok sever. Bana da defalarca kahve içirdi. Ama fincandan deyil. Cezveden mi ? Hayır, hayır ! Dudaklarından.

Kahve tadı onun ağzının tadı, kahve kokusu ise onun ıslak saçlarının kokusu gibi etkiler beni. Hep o yüzden pişirdiğim  tüm kahveleri ateşler içinde uyuyan ciyerparesini seyreden  analar gibi şefkatle seyrederim. Onu andıran şeylere başka türlü bakamam. Çünkü ben ondan hep şefkat emdim.

O ağız ve o dudaklar bana sadece kahve içirmedi. Bir kuş kendi yavrusunu yedirdiği gibi yedirdi beni o ağız ve o dudaklar.

O dudaklar bana şiirler , türküler, bozlaklar söyledi. Bana dünyanın en şirin hislerini seslendirdi. Beni hayatım boyunca mesteden, onun o güzelim sesini dinletti. Onun “ben seni seviyorum ” düşüncesini duyurdu bana o dudaklar. O cümleyi ancak dudaklarından işitmedim ki...Onun “ben seni seviyorum ” unu kolları, elleri, teninin her karesi de söyledi bana.

Ah o eller...Havadan sudan bile konuşurken onun el haraketlerine meftun olur kalırdım. Tüm benliyimle. Bir orkestra gibi onun el haraketlerine teslim olurdum. O beni keman yaptı, o beni ney yaptı, o beni müzik yaptı.

Ah o eller...Başımı onun dizine koyup uzanırken saçlarımı, alnımı, kaşlarımı, yüzümü, dudaklarımı okşayarak beni dünya tadına doyuran eller. Avuçlarımdayken, güzelim bileklerine kadar baş parmağımla halkalar çizerek okşadığım eller. Parmak uçlarını ısırdığım o güzel eller. İlle de o eller.

Hayatımın en derin, en şirin uykularına onun dizlerinde daldım. Ben hala, başım o dizlerde olmak üzere uyuyorum. Değişen mevsimler, açan ve solan çiçekler, geçip giden seneler hepsi o dizlerde uyur halimle gördüğüm rüyalardır. Uyanmak istemiyorum ! Kesinlikle uyanmayacağım !

Ona geçmişin ve geleceyin en kısa aşk şiirini yazdım.  Tek mısralık bir  şiir.

Sultanımsın, kölem olduğun kadar.

 

O da öyleydi, ben de. İki kişilik bir saltanat, iki sultan ve iki köle. Başka kimse yok. O saltanatta başka bir insan yoktu. Ama mübarek dilimiz vardı. Hem de başucumuzda. Bizi aşkımızdan daha önce birbirimize kenetleyen ana dilimiz, öz dilimiz, Türk dilimiz. Ve bu  kutsal dilimizde yazılmış şiirler. Ülkü şiirleri, aşk şiirleri, dert şiirleri ve çaresizlik şiirleri.

Şarkılar da vardı o oluşumda.

Ah o şiirler, o şarkılar...Bizim sevda ve dava sırdaşlarımız...Allahtan sonra onu bana her şeyden daha once ve daha çok birleşdiren ana dilimiz, Türk dilimiz karşısında diz çökerek  selam ederim. O şiirleri yazan şairlere, o şarkıları besteleyen ve söyleyen, sanatçılara da baş egerek teşekkür ederim. Hislerimize ışık tuttukları için.

Böylece ona  şiir de yazdım, melodi de. Melodimin adı “Xezere qar yağır” dır. Bazan pianomun başına geçip “Xezere qar yağır”ı çalarım. O anlarda neler hissettiğimi ne siz sorun, ne de ben söyleyim.

Bele  bele işler...

Ona takdığım isimler arasında  “sultanım”da vardı, “kölecigim”de. Çok zaman ona “çirkinim benim ” diye hitabederdim.

Onun, çok ama çok çirkin olduğunu duyurmak istiyordum dünyanın tüm erkeklerine. Ona taraf bakmayı akıllarının ucundan bile  geçirmesinler diye. Kıskançlığımı anlamazlıktan gelerek “yalancı yaariiim”ni yapıştırırdı lafımın ortasına. Ben de teslim olmadan  “ama sen dünyanın en güzel çirkinisin ” yumuşamamı fısıldardım kulağına. Dudağım kulağındayken burnu diğer kulağıma gelirdi. Ve onun neee-feee-siii-nin sesini ve hararetini duyardım.

Bazan ona bir nehir adıyla da seslenirdim. Ona “denizim”de derdim. Çünki o denize çok büyük saygı duyuyor. “Seviyor” diyemem, anlarsınız yaaa...Deniz bizim aşkımızın abidesidir.

Bir defa bir deniz kıyısında, bir odada başbaşaydık. Görüşmeyeli epey olmuştu. Birden balkonumuzdan bazı sesler duyduk. Biraz ürktük açıkcası. Başımızı kaldırınca balkonun demir korkuluğu üzerinde iki kumru gördük. O kuşlar güzelim sesleriyle, gagalarıyla, kanatlarıyla birbirilerine çok şefkatli, çok zarif, çok doğal dokunuşlarda bulunuyorlardı. Biz de görünerek onlara mani olmamak için başımızı  kaldırıdığımız yere geri koyduk. Orada ben onu dudaklarımla okşadım.

Allahım, kendin şahitsin  o güne ve o olaya. Kendin şahitsin o odada çirkin, rezil bir iş yapılmadığına. Kendin şahitsin masumluğumuza ve aşkımıza. O kumruları da ikimize  olan lütfunun  ve aşkımıza olan rızanın  işareti olarak algıladık. Şükürler olsun sana Allahım.

Sigara falımda onun adının baş harfinin belirmesi benim onu seveceğimin işaretiydi sadece. Onun da beni seveceği sozkonusu değildi tabii ki.

O da beni sevdi, o da beni özledi. Biz seviştik, özleştik, gülüştük, ağlaştık. Ten tene, nefes nefese olduk. Bu lütfundan dolayı da sana şükr ederim Allahım.

Bir başka deniz hatıramız daha var. Bir yaz günü Hazar´ın kıyı sularında koşuyordu  yalınayak ve delicesine. Aniden durdu ve bana baktı. Fotoğrafını çektim hemen.

Sonralar o fotoğrafa baktığımızda Hazarın şımarık rüzgarının onun gömleyinin içine dolarak onu hamile gibi gösterdiğini  farkettik. Çok güldük, çok sevindik, çok mutlu olduk . Ama o isteğimiz o fotoğraf kağıtında hapsolup  kaldı. Buruk bir arzu gibi.