ÇOCUKLA ÇOCUK

 

FİKRİ, TARİHİ, FOLKLORİK ROMAN

 

 

Çocukla

Çocuk

 

 

Osman ÜÇER

Çocuklarımız yaşanan hayatın en değerli kavramlarıdır. Yetiştirme hususunda maharetli ellere muhtaçtırlar. Bu eserimi bu zor işi başarabilenlere adıyor, armağan ediyorum.Osman ÜÇER

 

Basıldığı yer:

ÜÇER Basımevi

y.kayabaşı özden sk nu: 4

 

N İ Ğ D E

 

Bilgisayar:

Hacer Bayoğlu

Kapak: Hilal Yılmaz

Tashih : Şule Bayoğlu

Teknik konular: Ayça Kevser

Genel Düzenleme: Osman ÜÇER

İkinci Basım

Adres:

Osman ÜÇER.

 

0 535 210 68 34

0 388 233 20 25

 

Kitapla igili resimleri geri konacak.

 

 

 

 

YAZARIN SÖZ BAŞI

 

Gökçe Dede’nin Ülkesi isimli eserimizi okumuş olanlar, Devlet Acze Düşmez’in konularını merak etmişlerdir. “Çocukla Çocuk isimli eserimiz ise”, bu seride ki konuların en alevli bölümlerine tanık olacaklar.

Biz, bu serideki kitaplardan yalnız birinin bile okunması halinde konunun ele alınış şeklinin bir örneğinin olmadığı kanaatine sahip olacaklarından eminiz. Her bölümdeki olaylar zinciri bağımsız olarak ele alındığında heyecan unsuru bakımından yeterli olacağını sanıyoruz. .Şu var ki, eğer bu kahramanların diğer ciltteki maceraları için heyecan duyanlar olursa, folklor, tarih ve kültür alanındaki verilerimizden haberli olsunlar, arkasını arasınlar diyeciltlerdekibirliği, aradaki ahengi temin için tamamıaramalarında fayda olduğunu sanıyoruz

 

KANUN VE NİZAM TOPLUMUN LEYHİNEDİR

 

İçinde birikenlerin, bu dağın temiz havasıyla dökülmesi ve kaybolması lâzımdı. İki avucunu ağzının kenarına dayayarak avazı çıktığı kadar bağırdı:

-İyilik ebedîdir! Kanun ve nizam cemiyetin lehinedir. Kötülerin yenilmesi için iyilerin el birliği etmesi gerekir! diye ünledi.

Sesi karşı tepelerden aynen kendisine kelime kelimeiade ediliyordu. Karşı kayalara kadar, karşı ormanlara kadar varıyor, oradan “aynı ses” geriye geliyordu. Nefesi yüreğine doğru kaçar gibi oldu. İlk yankıdan sonra, sesi titredi. Ürperdi. Ama, denedikçe hoşuna gitti. Daha hızlı,daha hızlı bağırmaya başladı.

Tekrar tekrar ellerini ağzının kenarlarına götürerek:

-Haram, haraç, müskirat (içki) kötüdür. “Kul kendini bırakırsa” Allah ona yardım etmez! diye tekrar ünledi. Karşı tepeler bu nârayı da önce yuttu. Sonra, “söz senindir!” diye iade etti.

Osman acı acı gülümsedi. Gerilmiş ciğerlerindeki son kirli havayı da, dağlara atar gibi hoh! dedi. Düşündü, düşündü. Ne zaman haddinden fazla sıkılsa, evde kimsenin olmadığı zamanda mindere, iskemleye, mangala, halı tezgahına, maltızın üzerindeki "guşâneye", duvardaki kılıca konuşuyor, içindekileri boşaltıyordu. Ama burada sesinin çıktığı kadar bağırmakla bambaşka bir rahatlığa kavuşmuştu.

Oradan bir başka sırta koştu. Bazen dik bayırlara tırmanması zor oluyor, emekleyerek çıkıyor ve iniyordu. Kırk dakika kadar koştu. Meşeli, kayınlı, çamlı, ardıçlıyamaçlarda itiyle

birlikte mekik dokuyordu.

İti, çoğu zaman kendisini geçiyor, gidilecek tepeye varıyor, geri dönüp, manâlımanâlı bakıyordu. Bazen dik bayırlara tırmanması zor oluyor, “emekliye emekliye” çıkıyordu.Kırk dakika kadar koşturdu.

Elleri ve parmakları tekir tırmalamış gibi yaralanmıştı. Yorulduğunu iyice hissedince, atının yanına vardığında çöküverdi. Ancak, ruhen boşalmanın etkisiyle kendini kuş tüyü kadar hafifhissetti. İtinin soluyuşuna bakılırsa, kendisinden aşağı olmayan bir yorgunluğun içinde olduğunu gördü..

Doğruldu. Osman Ağa, yeni doğmuş bir tay gibi ayakları üstünde durabilme talimleri yapıyordu.

Eliyle sildiği dudaklarını diliyle yalayarak kurumuşluklarını giderdi.. Ardıca sırtınıdayadığında bir yandan su içmek için mataraya uzanırken, bir yandan da yanık memleket türkülerimırıldanıyordu.

Atınıbağlama gereği duymamıştı. O, soluk soluğa halin sonunda; etrafta beğendiği otlara uzanırken, Osman sırtüstü yatmanın, dağların havasını solumanın huzurunu duyuyordu. Bilcümle kuşku veren düşünceleri çekmecelere yerleştirmiş, dinlenme vaktini iyi bir şekilde değerlendirmeye başlıyordu.

Hoş kokulu dağ çiçeklerinin teneffüsünü yaptıkça gözlerine tatlı bir uykunun geldiğini, atının ve itinin bekçiliğinde, gözlerini kapatmasının bir eksiklik olmayacağını düşündü.

....................................

 

ALİMDEN ZALİM Mİ?

 

"En küçük oğlu Ali,"korkunç birşekilde haylazlık ediyordu. Mahallede çete reisliği yapıyor, arkadaşlarına emirler yağdırıyordu. Gittikçe delikanlıkılığına bürünüp, bastığı yerleri titretiyordu. Gözlerine inanamıyordu. Yaşı da, -hayli ilerlemiş bir halde-, o oturak âlemi senin, bu oturak alemi benim, gezip dolaşıyordu. Oturak alemlerinde kavgalar çıkarıyor, kadınlarıkolundan tuttuğu gibi “alıp götürüyordu.”

Avazıçıktığı kadar oğluna sesleniyor, sesini duyuramıyordu. Kınadığı hayatı, canıciğeri, kendi oğlu yaşıyordu.

Neydi bu? Dumanlar arasından seçebilmek için çabalıyordu. Yılların törpüsüyle kıymık kıymık bir hatıra belirdi zihninde. Kendisini de, oturak âlemine dâvet etmişlerdi. O' nun tenezzül etmediği halleri oğlu nasıl olur da böyle pervasız yaşayabilirdi?

Vay kereta vay,“benim inim haberim olmadan” bu hayatı nasıl yaşayabilir? diye kahroluyordu. Kendi kendine bağırıyor, çağırıyor ama, kelimeler nedense ağzından gevilerek çıkıyordu. Öfkesi, “haddini aşmış”, bakır tavalarda kaynayanşıralar gibi tandıra doğru taşıyordu. “Yerinde duramaz olmuştu.” (1)

Osman Ağa.. “Kan ter içinde kalmıştı.” Bir araya boğulmakta olduğunu sandı, fırladı..Meğerse güneş üzerine gelmiş, düşünde kabuslar görüyormuş.

Gördüklerinin kâbus olduğuna şükretti. Ama, nasıl bir düştü bu? Kime nasıl yorumlatırım diye düşündü. Sonra:

Her rüyâyıciddiye almamak gerekir. Güneşin yakması sonucu bir kâbustu, diye düşündü. Ama nasıl oluyordu da, kendi oğlunu “oturak âlemlerinin kabadayısı” olarak görüyordu? İşin bu tarafı, o gün, Osman Ağa 'nın kafasını çok meşgul etti. Sanki, başını dinlemek için dağlara çıkmıştı. Neye yaramıştı ki? Başı “demirci örsü gibi” tınlayarak zongluyordu.

 

RÜYA

 

İnsanoğlu’nun “uyku halinde iken gördüğü, gördüğünü sandığı, ( uyandığında, uykuda iken gördüğünü sandığı )aklında kalan şeylere” rüya demekteyiz. Türkler rüyaya düş derler. Rüyasözcüğü Arapça’dır. Rüya hakkında okuduğum bir çok yazıdan aklımda kaldığına göre, dış etkenlerle (Kuvvetli ışık, kuvvetli ses, hava sız kalma, ağır bir koku, yatarken ki, moral durumu vs. gibi hallerle) insanoğlu ruh dünyasında gördüğünü sandığı görüntülere rüya demektedir diyenlerde vardır.

Biz bu kitapta rüyanın bilimsel yapısını, ya da eski kitaplara göre masallaşmış, batıl itikatlara boğulmuş cephesini inceleme gayretinde, çabasında değiliz. İnsanın rüyayla iç içe olduğunu nazara alarak, folklorik açıdan, halk bilimi açısından halkımız geçmişte ve günümüzde düşe nasıl bakıyor onu inceleyeceğiz.

Aktardıklarımızın mantıki oluşu, mantiki olmayışı, hurafe ile alakasıolup olmadığını bizi ilgilendirmiyor. Bizi ilgilendiren rüya kavramına baktığımızda gerek kitaplarda ve gerekse halk içinde bulunan bir takım rüya yorumcularına göre gördüğümüzü sandığımız bazı şeylerin ne anlama geldiğini yorumlayanların fikirlerini aktarmaktır.

Bilindiği gibi tarih boyu kahinler, benzeri kişiler, konuya ilgi besleyenler, halk biliminde yeri bulunan kimseler rüya, düş meselesi ile ilgilenmişler ve izler bırakmışlardır. Biz şimdi burada onlardan bazı aktarmalar yapacağız o kadar.

Herkes rüya görür. Fakat bazılarımız nedense gördüğü düşü hatırlamaz.

Yukarda arz ettiğim gibi bilim açısından olmayan rüyaları tasnife tabi tuttuğumuzda rahmani olanlarınıve şeytani olanları diye ikiye ayırabiliriz. Günlük olaylar sebebiyle gördüğümüz rüyalarsa daha ziyada bana göre bilimsel açıdan değer arz ederler.Rahmani rüyaları bazı rüya kitapları “Tanrı tarafından insanın ruhuna melekler aracılığı ile ilham ettiği olaylar” olarak yorumlarlar. Yani, “hemen hemen” bu dünyayla öbür dünya arasında bir geçiş gibi yorumlayabiliriz. Mademki işin içine öbür alemin varlıkları giriyorlar, rüya başlı başına bir kavram haline gelmektedir bu konuda.

Peygamberlerin gördüğü rüyalardan bahsedildiğinde bu tip rüya söz konusu olur. Bazı insanlar da kutsal değerler aracılığıyla düş gördüklerini iddia edebilirler. Kimsenin elinde noter senedi olmadığına göre inanç dünyamızın bu renkli konusu okuyucunun idrakine, anlayışına, manevi sahasının inceliklerine bağlıdır.

Şeytani rüyalar ise,“Şeytanın rol aldığı korkulu rüyalar olarak” yorumlanır. Melek ve şeytanın var olduğu, inanç sahibi insanların kabul ettiği bir konudur. Ancak, görülen korkulu rüyalarda şeytanın ne kadar etkili olduğu yine, inanç, düşünce dünyamızın etkilerini yorumunuza bırakmak durumundayım.

Eski Mısırlılar ’dan,İbraniler ’e, Büyük İskender’den Esrarengiz Avrupa Şatolarına kadar rüya için nasıl yorumlar getirildiğine dair okurlarımız kendi kültürleri, okuduklarınıhatırlama bakımından ve değerlendirme bakımından muhakkak ki değişik durumda olmaktadırlar. İhtiyar bir teyzenin ya da bir maharetli kadının rüya yorumuyla,“bu işi parasal açıdan değerlendiren”, kitaba bakıp rüya yorumlayanların alemine girmek istemeyiz.

Rüya yorumu yapacak bir kültürde de değiliz. Biz derlediğimiz bazı yorumları arz edeceğiz. Ancak,Hz. Yusuf’un çocukken gördüğü rüyanın yorumuzengin kitaplıklarımızda bulunan kitaplarda “uzun uzun anlatılır.” Böyle bir konuyu merak duyanlarımız onlara da baksalar sanırız ki konu bütün enginliğiyle belirir.

Rüyalar, psikolojik halimizdeki gerginlikleri boşaltır. Uyanıkken yorumunu yapamadığımız bazıolayları bütün enginliklerine kadar ruhen dinlendirici, açıklayıcı nitelikte cereyan etmiş gibi rahatlık verir.Kutsal değerlerin maddi alemde irdelenmesi pek mümkün olmadığı halde, rüya aleminde bütün serbestisiyle eleştirilir.

Eğer bütünüyle sayacak olsak rüya görmenin on yirmi faydası vardır. Biz işin bilimsel ya da kültürümüzdeki geniş cephesini bir yana iterek, folklorik açıdan nakil sağlamak için bazı rüya görmelerin ne anlama geldiğini derlemelerimize dayanarak iletelim:

 

RÜYALARIN ANLAMLARI

 

Ağlamak: Rüyada ağlayan dingin bir duruma girer. Yağmura ve Allah korkusuna delalet eder.

Armut: Rüyasında armut yiyen mala kavuşur.

Aşk: Düşünde aşık olan üzüntüye kavuşur.

At:At görmek, ata binmenin çeşitli yorumlarıvardır. Ancak iyi bir rüyadır ve görenin hayrınadır. Mertebeye ulaşmaktır.

Kor: Ateşin korunu gören bilimsel açıdan şanslı demektir.

Ayak: “Ayak görmek” geçimin rahatlayacağına alamettir.

Ayı: Düşünde ayı gören “kötü hale düşeceğine” dair yorum dinler.

Ayna: Görmek iyidir. Baht açıklığı, rahatlık demektir.

Ayva: Ayva yemek, sayrıdan hastalıktankurtulmaktır.

Bakla: Bolluğa alamettir.

Baykuş: Gören etkisinden kurtulamaz. Kötü bir sürü yorumlar yapılır.

Bülbül: Gören iyi yorumlar dinler. Zenginlik, ahenk anlamı verilir.

Cam: Cam kırılması kolay bir nesne olduğu için üzüntü şeklinde yorumlanır.

Ceviz: Zor işlerin hallolacağı anlamına gelir.

Cinsi münasebet: Rahatlığa delil, rahatlamaya dair yorumlarla karşılanır.

.....................................

OKUMAPARÇASI

TÜRKHALK BİLİMİ

 

Türk Kimliği isimli eserden: (Yard. Doç.Ahmet Tacemen)

 

Kısa kısa Yunan

OSMANÜÇER

* Türk Devleti, ihanet ve gaflet içinde taşı toprağı Türk olan balkanları, Plevne Muharebesi’nin haricinde, hemen hemen hemen hiç direnmeden terk etmiş, orada kalan Müslümanları da, Türklerin buralara Orta Asya’dan geldiklerini iddia edenlerin olmayan merhametlerine bırakmıştır. Türkler ’in Önasya ’ya Orta Asya’dan geldikleri iddiasına dayanılarak, Anadolu’da : 19. Asırdan itibaren tehcire kadar Ermeniler ’in Türkleri katletmelerine Hıristiyan devletlerive Rusya öncülük etmiş, 1. Umum harpte de silahlandırdıkları ekalliyetlerin Türklerikatletmelerine bizzat katılmışlar; efsanevi Çanakkale muharebesinde ve işgal ettikleri topraklarda, yarım milyona yakın Türk'’ müstemleke askerlerine kırdırtmışlar ve ülkelerinin kamu oyu da, bunu takdirle karşılamıştır.

  • Türk halk bilimi de en azından, Türk tarihi ve Türk dili kadar hassas bir ilimdir.

* Türk Halk bilimi Türk’ün manevi ve maddi kültürünü yansıtan bir ilim gibi “Türk Halk Bilimi” adınıtaşımaktadır. Bu adıyla bütün Türk Halkları’nın halk bilimi verilerine sahip çıkmaktadır. Bununla birlikte bütün Türklerin Halk bilimi verilerini incelemeden ortak esaslara işaret edip onları sergilemektedir. Buna göre, genel Türk halk bilimi, Türk ırkının ortak ilmidir. Dolayısiyle Genel Türk Halk Bilimi ’nin usul ve kaideleri bütün Türk Halklarının kültürleri için hiç yabancı değildirler.

Bu esaslardan Türk halk bilimi, Türk Sahasında varolmuş her türlü manevi ve maddi kültürlere günümüze kadar gelmiş benzerleriyle uzanabilmektedir. Bu uzanış genelde Türk inancı,Töresi, ananesi, ve düzen esaslarından yapılmaktadır. Böylece onların Türk menşeleri gösterilmektedir. Bu gösterme yapılırken Türk, Ural, Moğol, Mançu yurtlarına uzanılmakta ve bununla birlikte Türk sahasındaki ezeli Türk ruhu da efsaneleştirilmektedir. Türklerin buralarda ezelden beri yaşadıkları deliller ile ispatlanmaktadır.

* Şanımıza yakışan da budur. Yani bu topraklardaki geçmişimize sahip çıkmaktır. Binlerce yıldan beri, nesillerimizin yaşadıkları topraklarda,daha binlerce yıl gelecek nesillerimizi yaşatmak istiyorsak, bu gerçeklere sahip çıkmayı öğrenmeliyiz. Halk Bilimi gerçekleri verileriyse, bu topraklarda Malazgirt’ten önce de, sonraları da, bulunduğumuzu göstermektedirler. Kültürümüz ve bu kültürü taşıyan milletimiz bu yerlerin abideleridir. Bunun şuuruna varmak bizi geçmişimiz esaslarında doğrultup olgunlaştıracaktır.

Halk Bilimi verileriyle halkımız kendi menşe birliğini bulur. Bunun için Türk Halk bilimi, Türkler’ in mizaçlarından ötürü: Türk milletine lazım olduğu kadar, halk bilimi olarak hiç bir millete lazım değildir. Çünkü Türk toplulukları dilleriyle tanınmaz hale geldiklerinden, halk bilimi verileri onların hüviyetleridir. Burada farklı şiveleri konuşan Türk Topluluklarının aynı manevi maddi kültürü paylaştıklarıgörülmektedir. Halk bilimi verileri esaslarında, onların dedikleri gibi beşikten mezara kadar bir oldukları ispatlanmaktadır.

Halk bilimi verilerini öğrenmek, toplulukları birbirine tanıtmak demektir. Onları kaynaştırmak demektir. Halk bilimi verileri, şüphesiz vatandaşları aynı esaslarda birleştirmektedir..

Maksat, halk bilimi verileri gerçeklerinde, halkımızın milli esaslarda bütünleştirerekmuasır medeniyet seviyesinde onun kendi milli ve dini kimliğiyle var olmasını sağlamaktır. Bu en semereli bir şekilde Türk Halk bilimi vasıtasıyla yapılabilir. Çünkü, halk bilimi verilerinde bizim halkımızın hayatı gizlidir. Bunun için, “ Türk Halk bilimi” “Türkler için Bilgi” demektir. Bize, öz ve büyük törelerimizi tanıtmaktadır. İnancımızla bıraktığımız kültürlere sahip çıkmaktadır. Türk inancı, Türk töreleri, geçinme ananelerini biz nasıl isek, bize öyle yoğurmuşlardır. Kendimiz gibi olmak istediğimizde, onları öğrenmemin hiç bir sakıncası yoktur. Bakilikleri hakkında ise, yalnız zaman söz sahibidir.

Tarihte, insanların ne yaptıkları anlatılmaktadır. Halk biliminde bu tarihi yapan insan kitlelerinin nasıl oldukları gösterilmektedir. Halk bilimi verilerine göre, Türk sahası diye adlandırdığımız topraklarda gelenlerin dışında, halklar tarih boyunca hangi adlar altında anılmış olurlarsa olsunlar, onların kaldıkları meydana çıkmaktadır.

Geçmişte ve zamanımızda yaşamış bu topluluklar, Türk Irkı topluluklarıdır.Bu sahada ölmüş halklar, ölmüş milletler, ölmüş kültürler diye bir şey yoktur. Sadece, onların devamları olan Türkler ve Türk Kültürü vardır.

Halk bilimi verileri, halkımızın nasıl şekillendiğini göstermektedirler. Halkın bünyesi onun inancı, töresi, geçinme ananeleri ve düzeniyle şekillenmiş ve günümüze gelmiştir. Halk bilimi verileritarih boyunca Türk’ün varolma esaslarını göstermektedirler. Bunun için halk bilimi verileriyle bir taraftan halkın kültürü öğrenilir, öbür taraftan onun milli özellikleri öğrenilir. Yani Türk Halk bilimin maksadı şimdiki nesillerde, geçmiş nesillerin ruhlarınıyaşatmaktadır.

Millet anlayışı,toplulukların kendilerini tanımalarıyla oluşmaktadır. Halk bilimi verileri toplulukların kendilerini tanımalarını sağlar. Halk bilimi verileri bir milleti yaşatan ayakta tutan unsurlardır. Onlarla millet var olur. Millet olmada Halk bilimi verileri araştırılır, sorulur.Ait oldukları topluluklar onlar esasında belirlenirler. Şüphesiz halk bilimi verileri öğrenilirken, öğrenciler Türklüklerini hissederler. Türklerinin idrakine varırlar. Bu husustan Türk Halk Bilimi’nin Üniversitelerde ve Yüksek Okullarda okutulmasına, ön sınıflarda okutulan yurttaşlık bilgileri veya milli güvenlik derslerinin bir devamı bir aşaması gibi bakılmalıdır.

Halk Bilimi verileri ülke içinde birliği sağladıkları gibi komşu ülke halklarıyla da dostluk esaslarınısağlamaktadırlar. Az veya çok tarih boyu komşularımızla karışmışızdır. Yani uzaktan veya yakından bizim onlarla akrabağlığımız vardır. Bu akrabağlık, halk bilimi verileri üzerinde açıkca görülmektedir. Halk bilimi verileri siyasi veya etnik sınırlar tanımazlar. Siyasi sınırlar geçici etnik sınırlar da tekamüle tabidirler. Bunun için halk bilimi etnoğrafiktopluluklar sınırlarını dikkate almaktadır. Bunun için halk bilimi birbirlerini yabancı etnoğrafik toplulukların halk bilimi verileri bu toplulukların milletleşme tekamüllerinde yani etnik bakımından şekillenme dönemlerinde birbirleriyle temaslarında yitirilmelere, sindirilmelere maruz kalabilirler.

Yitirilenlerin sindirilenlerin kültürleri yitirenler de, sindirenlerde kalabilir. Bu kalıntılar akrabağlık esasları olarak, halkların birbirlerine karşı hoş görülü olmaları için bir vesiledir.

Türk inancı ve Türk törelerişifahi ananelerde yansıtıldıkları gibi, Türklerin maddi kültürlerinde de yansıtılmışlardır. Maddi kültür eserleri, Türklerin günlük hayatlarında kullandıkları veya kullanmış oldukları şeylerdir. Bunlar elbiseler, örtüler, kap-kacaklar, istihsal aletleri, inanç ve din eşyaları, ev ya da barınak türleri ve benzeri şeyler olabilirler.

“Türk Halk bilimi” tabirinin ifade ettiği manadan da anlaşıldığına göre o, halk için bilgi toplayan bilgi veren bir ilimdir. Bunun için o, Türkleri: Aile, sülale, boy, topluluk, ırk seviyesinde ayrı ayrı inceler. Bu incelemeler kapsamlı ve tarihidirler. Yani verilerin evrimlerini de içerirler. Sona bütün elde edilen bilgiler aynıseviyelerde başka topluluklarda edinilen bilgilerle karşılaştırılırlar. Böylelikle elde edilen verilerin kimlikleri tespit edilir. Bu çalışmalar sonucu Türk ırkına mahsus olan veriler belirlenir. Onlar bütün ırka mahsusturlar. Bunların yanı sıra toplulukların bazılarında rastlanan, bazılarında rastlanmayan, ya da, sadece birinde rastlanan veriler de olabilir. Halk Bilimi onların da Türklere ait olup olmadıklarını araştırır.

Kültürde “eski hayat tarzı”olarak nitelendirilen ırk özelliklerinin kayboldukları çağımızda, Türk halk bilimi bu hususiyetleri en azından toplar ve muhafaza eder. Zamanımızda çeşitli kültürlerinat oynattıkları ülkemizde kendi milli varlığımızı koruyabilmemiz için, Halk bilimi alanında mevcut etkinler önemlidirler.

Bu sebeple halk biliminin tespit ettiği milli etkinlikleri basiretli siyasetçiler birer müze numunesi olmaktan çıkarırlar ve onları halkımızın günlük hayatında işleyip pekiştirmeye çalışırlar. Böylece istikbalde milli varlığımızı temin etmiş olurlar.

Çeşitli vesilelerlemedeni alanda günden güne beynelmilel ölçülerde daha fazla kalıplaşan insanımıza kendi yaşama tarzını ve örfünü tanıtmak, ona milli kimliğini tanıtmak demektir. Mercekli camların ışıkları bir araya topladıkları gibi, Türk halk bilimi de milli özellikleri ihtiva eden verileri bir araya toplar. Bu hizada yapılan çalışmalarla milletimize halk bilimi verileri aynasında kendisinin ne kadar, ne derecede güzel olduğu ve neye benzediği gösterilmektedir.

Zamanımızda milli özelliklerimizin bir kısmı gün geçtikçe silinmekteya da güya hızla medenileşerekbeynelmilelleşmektedir. Çoğu defa bu beynelmilelleşme(Evrenselleşme, globalleşme ) bizim, milli kimliğimiz aleyhine olmaktadır.Böylece milli kimliğimiz kaybolmakta, yerini yabancı unsurların doğurduklarıyozlaşmalar almaktadır. Buna karşılık olarak,Türk Halk bilimi insanımıza, kendisini diğer halklarla kıyaslamak imkanı vermektedir.Diğer halklarla kendi meziyetlerini ve kusurlarını karşılaştırdığında , kendisine olan saygısı artmaktadır.

Türk Halk bilimi ilmi, ırkın topluluklarıarasında onları birleştiren esasları ve ayıran farklılıklarıgöstermektedir.Toplulukların gösterdikleri müspet farklılıklarımilli ebatlarda yaymaktadır. Böylece milli kültür zenginleştirilmekte,ve halkımızın milli vasıfları kalıcıkılınmaktadır.

Halk bilimi halkın kültür ürünlerini içeriklerine göre tasnif etmekte, onları bölümlerine göre irdeleyip işlemektedir.Kültür ürünlerinin halkın ananevi hayat tarzında almış oldukları yeri göstermektedir. Aynı zamanda Türk’ün harsına girmiş yabancı kültür etkinliklerini belirlemekte ve onlara faydalı, zararlı açıdan değerlendirmektedir. Mesela, Türk’e yabancı olan akrabağ evlilikleri adetine böyle yaklaşmaktadır.

Halk bilimi milli değere sahip çıkan bir ilimdir. Törelerimizi, örf ve adetlerimizi, milli varlığımızısürdürebilmek için ne denli ehemmiyet taşıdıklarını gözlerimizin önüne sermektedir. Bununla birlikte isabetli bir şekilde milli birliğimizi de sağlamaktadır. Çünkü Türk: Sıcak, girişimci ve meraklı mizacından ötürü dışiletişimlerinde dilinden çabuk vaz geçen bir yapıya sahiptir. Ancak, iç iletişiminde gerekli ananelerinde çok tutucudur. Onlardan bir türlü vaz geçemediğinden dilini değiştirdiği veya tanıyamaz hale getirdiğinde, koruduğu halk bilimi verileri onun bir türlü hüviyetidir.

Türk Halk biliminin olaylara bakış açısı,Batı Etnolojisi’nin bakışaçısından farklıdır. Çünkü Türk halk bilimi incelediği verilere bir Türk ilmi gibi Türk’e has ürünler olarak yaklaşmaktadır. Yani bu ilim Türk Halk bilimi verilerini, Türk Halk bilimi olma mahiyetiyle değerlendirmektedir. Bu itibarla halk bilimi verileri menşe ve topluluk esaslarında alınarak, aynı esaslarda karşılaştırılmaktadırlar.Veyahut böyle bir karşılaştırma için, malzeme tespit edilmektedir. Bu karşılaştırmalar sonucu, Türk Irkı’nınAnanevi hayat tarzı belirlenmektedir.

Biz, Türk Halk Bilimi’ni, genel Türk Halk Bilimi olarak görmekteyiz.Bu görüşümüzle onun genel etnolojiye çağrışım yapması da söz konusu olabilir. Bizim anlayışımız ölçülerinde buna makul bakılabilir. Son yıllarda genel etnoloji ilimler arasında gittikçe ehemmiyet kazanmaktadır. Bu ilim, ülkemizde batılı nazariyelere dayandırılarak:“Halk Bilimi”, “Etnoloji”, “Budun bilim”, Kavim bilim”olarak okutulmuş ve okutulmaktadır.

Türk Halk Bilimi’nin halkla aralıksız iletişimde bulunacak uzmanlar yetiştiren Üniversitelerimizde okutulması, hem öğrenciler için, hem de bu ilmin kendisi için önemlidir. Çünkü çeşitli alanlardan uzmanlardan bu ilim vasıtasıyla mensup oldukları halkı daha iyi tanıma fırsatına kavuşacaklar ve bu esaslardan halkla temasa gireceklerdir.Mezun olunca da, bir uzman olarak, tabiişartlarda ilmi esaslardan, halkın hayat tarzı ile ilgili halk bilimi verilerini tespit edebileceklerdir.

Türk Halk bilimi, halkıyükseltmek, küçültmek veya onun eserlerini koruyarak nesillere bırakmak için gündeme getirilen bir ilim değildir.Zaten halk kendi icadının ürünüdür ve meydandadır. O halde, Türk Halk Bilimi’nin maksadı halka kendisini tanıtmak, değişen çağımızda halk kendi icadının nimetinden gıdalandırarak ayakta tutmak, ona uzanan hunhar elleri, onun icadıyla ondan uzak tutmaktır.

Türk Topluluklarının Ananevi Hayat Tarzı adetleri arasındaki yakınlık görülünce, halkın “ insan kabak kökeni” gibidir diye analın isabetli tespitine katılmamak mümkün değildir. Türk Topluluklarının ananevi hayat tarzları adetlerinin tümünde: Çiftçilikte, hayvancılıkta, evlenmekte, doğumda, yemede, içmede, eğlenmede, işte, olaylara yaklaşmada, hastalıkta ölümde birbirlerini tekrarlayan örf ve adet birliği vardır.

Toplulukların ananevi hayat tarzlarındaki adet birliği Türk Irkı’nın bütünlüğünün inkar edilmez kanıtlarından biridir. Bu bütünlük, saha daraldıkça daha da güçlü olmaktadır. Türk topluluklarının bu adetlerini karşılıklı olarak incelediğimizde, binlerce yılların geçmelerine ve aralarında bulunan mesafelere rağmen, zedelenmedik bir umum hayat tarzı meydana çıkmaktadır. Bu birlik, Türk Topluluklarının manevi ve maddi eserlerinde yaşamaktadır. Nerede olurlarsa olsunlar, onların her birinden“ Türk” damgası vardır. İşin hayret verici tarafı bu damga hem tarihin derinliklerinde ve hem de coğrafyanın enginliklerinde aynı güçle tekrarlanmaktadır.

Türk Halk bilimi’nin başka bir vazifesi, anenevi hayat tarzı adetlerinin evremleri sonucu, hangilerinin ne gibi gelişmeler göstereceğini görmek ve bu değişikliklerin, toplulukları oradan da bütün ırkı nasıl etkileyebileceğini tespit etmektir.

Türk Halk Bilimi, araştırmalar sonucu sınırlı seviyede ya da bütün toplulukların oluşturduklarımillet ya da ırk seviyesinde istikballe ilgili kararlar verebilir. Vardığısonuçları uygulamaya sokarak, devlet- halk ilişkilerinde istikrar sağlar. Milli varlığın sağlıklı bir biçimde sürmesini, bir istikrarlı sıraya sokak. Bununla birlikte örf ve adetleri milletin bünyesinde pekiştirir.

Türk Halk Bilimi’nin en önemli vazifeleri topluluklarımıza ananevi hayat tarzımız esaslarında gerçekleri görmeyi öğretmek, örf, adet, töre, birliğimizi göstermek, ufak tefek farklılıkların sebeplerini araştırarak, gerçekleri aydınlatmaktır. Bu farklılıkları, halkın lehine olduklarından toplumun içinde yaymak ya da aleyhinde olduklarında yaymamak hep halk biliminin bileceği iştir.

Bütün halkımızınyapısına has, kökünden kazanılması icap eden ananevi olan bir eğilim, halkımızın yabancıya tapma tutkusudur. Bu gün dünyanın dört çapında kimbilir nice yıllardan kalmış yerin altında yerin üstünde ve yabancı dillerde mevcut Türk izleri görülmektedir. Fakat, bu izlerin Türk izleri olduklarını çeşitli ilimler kanıtlayabilmektedirler. Çünkü bunlarıbırakanlarda, yabancıya tutkularından ötürü, izlerden başka bir şey kalmamıştır.

 

YABANCIYA TUTKU  VEBA GİBİDİR.

 

Bu başka halklarıkucaklayarak kaybolma, Türk’ün yabancıya karşı tutkusundan ileri gelmektedir. Türk bu tutkuya kapılıp kendisine yabancıya vererek çağ çağ kaybolmuştur. Bu veba niteliğindeki tutku, çağımızda da devam etmektedir. Yüz yıl sonra etnologlar, sosyologlar, tarihçiler, bizde yapacakları araştırmalar sonucu , şimdi yoğun olarak kullandığımız “ Kilot, “lara, “Slip”lere, “Pantomlon”lara, “Bulüzlar”a bakarakbundan önce bizim çıplak gezdiğimizi, batı’dan, Avrupa’ dan öğrendiğimizi, “ Restoranlara” , Lokallere”, ve oradaki “ List”lere, bakarak bizim bundan önce yemek yapmayıbilmediğimizi, yemek hazırlamayı batılılardan öğrendiğimizi yazacaklardır. Nitekim bunlar hakkında, ateşle pişirmeyi bilmediklerinden, eti, at eğeri atıkoştururken kızıştırıp yediklerini ve ot kökleri ile beslendiklerini yazdıklarıbir gerçektir.

Türk Halk bilimi müspet adetlerimizin halk arasında yayılmalarını ve pekişmelerini sağlayarak, nesillere vatan sevgisi aşılar. Vatan sevgisinin kendimize olan saygımızdan, ezan seslerinden, mezarlıklardan, binlerce yıl önceden gelen ziyaret yerlerimizden başladığı akıllardan çıkarılmamalıdır.

Kültür veya hars sözü genel kavram olarak alındığında çok fazla anlamlar taşımaktadır. Aslında kültür, halkın sahip olduğu bilgi ve bu bilgilere dayanarak ürettiği araçlardır. Yani bir halk, ne kadar bilgi ve vasıtaya sahip ise, o halk o kadar kültürlüdür. Onun kültürü, o kadar daha zengindir. Bu mahiyetinde kültür, yani hars sadece halka aittir.

Türk Milleti ve Türkler tarihi süresince sadece kendilerine has kültüre sahip olmuşlardır. Bu kültürleriyle irtibata girdikleri halkları etkilemişler, kendileri ise o halkların kültürlerini yalnız belirli cihetlerince etkilenmişler ve kültürlerinde kimliklerini korumayı başarmışlardır. On yedinci yüz yıldan sonra Avrupa’nın sanayileşmesi ile başlayan Batı ’nın kültür etkinliklerigenel olarak yakına gelinceye kadar kültürümüzde söz sahibi olamamışlardır.

Son zamanlarda saltanatın üst zümrelerinden başlayarak, Cumhuriyet Devri’nde sosyeteyi kapsayarak, tabana saptırılmış şekilde yayıldığı görülmektedir. Öz değerlerimize, yabancıyı tercih etmemiz tabii olmadığından bu bir geçici eğilimdir. Öte taraftan ilimlerin getirdikleri Medeni Bilgilerle, oluşan genel kültürümüzün esaslarında milli kalarak, evrensel seviyeye gelmesi tabiidir.

Kültür, insan evrimi neticesi olarak insanın eriştiği manevi ve maddi değerleri niteleyen bir karamdır. Buna göre insan oğlunun cemaatin üyesi olarak gelişmesi aşamalarında çeşitli konulardaki kültürün çeşitli özellikleri ve değerleri ardır. Mesela geçilen tarihi aşamalara göre türkler, inanç konusunda tek tanrı olarak : Nimete, Güneşe, Göğe, Tanrısallar olarak da varlıkların sahiplerine inanmışlardır. Yani her varlığın (olgunun) kendisine dönüşebilen bir Tanrısalı olduğuna inanmışlardır. Böylece, Yersular ortaya, Teke’ye, Koç’a, Kurt ’a, toprağa, demir’e ateşe ve başka şeylere dönüşebilen Tanrısallar olarak çıkmışlardır.

Türk toplulukları : Yer yer Zerdüştçülük’ ten, Budacılık’dan, Musevilik’ten, Hıristiyanlık’tan geçmişlerdir ve sonunda çoğu Müslümanlığı kabul etmişlerdir.

Halk Kültürü tanımının menşei Latince olan ve bir şey işleyerek, icat etme anlamına gelen: “ Cultura” terimi en uygundur. Zaten halk bilimi incelemelerinde, “Cultura”teriminin bu anlamından uzaklaşılmaz. Öyle ki, halk biliminde kültür anlayışı : Balık kılçığından hayvan kemiğinden yapılmış iğne; kemikten, kaya ’dan yapılmışbıçak, Deniz salyangozlarından veya sırca boncuklardan dizilmiş gerdan, demirden, tunçtan, bakırdan, gümüşten, altından işlenmiş her türlü eşyalarından, su değirmenlerine, yel değirmenlerine, tinglere, dokuma tezgahlarına, araba tekerleklerine, oturma şekillerine ve başka işlere kadar hep halkın kültür eserleridir.

Konuya manevi açıdan yaklaşıldığında inanışlar, töreler, şifahi anane türleri, maddi açıdan yaklaşıldığında geçinmesini saldığı çeşitli icatlar hep halk kültürün kendi konularıdır. Manevi kültür, maddi kültürü de etkiler. Halk , öz maneviyatına göre maddi kültürünü oluşturur.

 

YARALI GEYİK

 

Uzaklardan, ardıçlık içinden tüfek sesleri geldi. Bir kaç dakika geçmemişti ki, otuz kırk arşın ötede böğründen kanlar akmakta olan bir geyik belirdi. Tüfeğine doğrulsa kaçmasıimkânsızdı. Ama, canlıya ateş etmek hiç âdeti değildi. Karşılıklı bakıştılar. Silahına doğrulmaması karşısında, geyiğin hareketsiz kaldığını gördü.

Kaçmak istemediğini anladı. Karşılıklı bakış merasimi atının da dikkatini çekmiş, atıdakıpırdamadan ikisini süzüyordu. Tüfeğini yere bırakarak doğruldu. Geyiğe doğru adım atmağa başladı. Hayvan yine kaçmıyordu. Yanına varırken kaçmak içinyekinmek istedi. Bitkin bir şekilde tökezledi. Yığıldı.

Hayvanın kafasını sığaşladı. Böyle yığılıvermesinden yaralı olduğu anlaşılıyordu. Yarasına baktı. Her ne kadar kalçasına doğru kan sızmışsa da, öldürücü olmadığıbelliydi. Yarayı yokladı. Hayvan can havliyle sıçradı. Nazenin vücudunu dağın keskin taşları üzerinde sürükledi. Ama halsizliği devam ediyordu. Kafasını iki ön bacağı içine bırakarak uzanıp öyle kaldı. Sağ gözüyle Osman'a bakıyordu.

Ağa’nın gözünden yaş sızdığına hem geyik ve hem de kendi atı tanık oluyorlardı.. Tekrar hayvanın yanına yaklaştı. Gıdığını şefkatle okşadı. Artık ceylan gözlü debelenmiyordu.

Atının torbasına yöneldi.. Kavı çıkardı. Ateş yaktı. Hançerinin ucunu ateşte çevirdi.. Mendiliyle sildi. Geyiğin ön ve arka ayaklarını bağlayıp, yara içinde ki kurşunu parmağıyla aradı. Hançerini eline aldı. Yüzeyde olduğundan hançerin ucuna değiyordu.Hafif bir dokunmayla çıkardı. Acı bir ses çıkarmış, sonra teslimiyet anlamındasusmuştu.Fakat,canhavliyledebeleniyordu. Sardı,sarmaladı.Ayaklarını çözdü. Gözlerinden öptü.

Ayaklarıçözülünce "Boğelek tutmuş deli dana gibi" zıplayıp kaçar diye geyiğin boynundan bir süre tutmaya devam etti.

Avcıgelir mi diye bekledi. Havaya ateş etti. Atı ürktü. Geyik korkuyla baktı. Belli bir müddet sonra kimsenin gelmeyeceğineikna oldu. Geyiği önüne alarak şehre doğru yol almak için dik bayırlardanitinayla inmeğe başladı.İnsanın vahşiliği, onun kaderiydi. Kimseye bir şey diyeceği yoktu. Yaratılışkanunuydu. Geyik kaçacak, avcı kovalayacaktı.

Hayvanın başı çok sarkmaması için diziyle ve koluyla dayanak veriyordu. Avcıların kendi yanına doğru yönelmediklerine sevindi. Bir ıslık tutturdu. Sonra keyifle bağırdı.

-Korkma.. Satır altına yatmayacaksın. Seni iyice tedâvi ettikten sonra getirip bu ormana bırakacağım!

Yolda rastladığı göçerlerdenpetekve süzme bal aldı. Hava kararıncaya kadar etrafı seyrede seyrede sakin bir yolculuk yaptı.

Şehre yaklaştığında Niğde bir hisar gibiydi.Karasuyu geçince atına:

-Son bir hamle daha dayan bakalım, varınca bol bol dinleneceksin diye takıldı.Kulağının çinilediğini hissetti. Duâlar okudu.Emetesinin evinin yanından geçerken, atından inmeden kapıya atıyaklaştırıp tokmağı vurdu.Yeğeni çıkmıştı::

- Emetem, kusura bakmasın. Eve geç kaldım,bir kap getir de biraz bal vereyim, dedi.

O içeri koştururken:

-Anâââ.. Osman emmim geldi. Goş gııız! Gapıda bekliyor.. Gecikmiş, inmiyor! Bi tas vir hele! diye bağırdı..

Halası,kapıları çarparak koşup geldi:

-Ne tası lan? Git teldolapdan gendin al.. Aman yiğenim, neye inmen attan? Bizleri unuttun sandıh. Kevser nası, hele bir annat bi.

Osman;

-Kusura kalma emete!. Hiç vaktim yok. Sonra Kevser'le geliriz. Şöyle yaylalara uzanıvermiştim.. Bi tadımlık bi şeyler bırakayım, dedimdi.

-Get Allahını seversen, neye zahmet edenki? İn,in hele bi!

-Kusura kalma dedim, başka zaman!

Yeğeninin getirdiği tasaheybeden biraz bal böldürdü.. Yeğeni:

-Ana gı.. Gidelim debu geyiği bi de ben seviyim. diye hayıflandı. Osman güldü.

Emetesi'nin kocasına selâm söylemelerini isteyerek atını yeniden hafifçe mahmuzladı.

Ceylânıahıra bıraktığında yorgunluğunu hissetmişti.. Ceylan'ı çocuklarına gösterdi. Çocuklar, yerlerinde duramıyorlardı. Ceylanı sevebilmek için babalarının yardım etmesini istediler. Kevser de, bir süre sevip, okşadıktan sonra durgunlaştı.Gözlerinden akan yaşları yenine sildi.Ceylanın bilhassa gözlerini seyrediyordu.

Osman Ağa, ağlamanın yalnız kadına has bir davranış olmadığını düşündü. Erkeklerde pekâla hislendikleri bir olay karşısında ağlayabilmeliydiler.

-Kolum budum kopacak, bu hamlığı ancak ve ancak Paşa Hamamı'nda giderebilirim! diyerek eşinden hamam çantasını istedi.

Karısı:

-Sufra koyayım, yemeğini ye, sonra git! dediyse de:

-Gelince birlikte yeriz inşallah! Sağlıcakla kalın! diyerek ayrıldı...

**************

 

Paşa Hamamı Resmini Koy

Okuma parçası

ÇOCUK ÜZERİNE

 

Agah Çubukçu

 

Çoğumuz çocukları severiz. Onlarla oynarız, şaka yaparız ve hoş anlar yaşarız.

Ancak onlara mutlu bir dünya sunmaktan da çoğu kez uzağız. Şu dünyanın bozuk dengesi nice yavrunun belini büker. Açlık, hastalık ve çaresizlik milyonlarca çocuğun peşini bırakmaz. Oysaki çocuk dünyaya özgür ve mutlu yaşamak hakkıyla doğar.

Ne var ki, uygulamada bunu her yerde görmekten uzağız.

İnsanoğlu savaşı önleme çaresini henüz bulamamıştır. Savaş ise en çok çocukları mutsuz eder ve ezer. Ana ve baba sevgisinden uzak, sağlıklı çevreden yoksun ve besinini gereği gibi alamayan bir çocuğa nasıl bir dünya sunduğumuzu siz düşüşünüz.

Çağımızda geçimini sağlamak için başka ülkelere giden aile başkanları da az değildir. Zavallı baba gurbette kendi yalnızlığına mı acısın, ya da çocuğunu besinsiz bırakmak zorunda mı kalsın?

Çocuğu her türlü fırsat eşitliğinden yoksun mu olsun? Soruna hangi açıdan bakarsanız iç açıcı değildir.Sonuç da daha çok ezilen, üzülen ve boynu bükülen çocuktur. Şu garip dünyanın bozuk düzeni, milyonlarca böyle sunmaktadır kendini.

Hele Afrika kıtasını ya da tüm uzak doğu ülkelerini düşündükçe içim burkulur. Karnı şiş, bacakları ince çocuklar, başı büyük karnı aç çocuklar, herkes gibi yaşamaya hakkı olan ve fakat üstü çıplak çocuklar! Hastalar, sakatla, sineklere yem olanlar! Bütün bunlar beni can evimden vurur. Ancak elden ne gelir? Sadece iki satırlık yazı.

Kalkınmışülkelere bakıyorum da, hala bu işin lafını ediyorlar. Uygulamada ise imam bildiğini okuyor. Her halde Hz. İsa, dünyada çocukların ezilmesine göz yumulmasını istememiştir. Aksine sevgiyi, doğruluğu ve özveriyi sağlık vermiştir.

Şu yaşlı dünyanın kimi yörelerini düşününce hayretler içinde kalıyorum. Pek çok İslam Ülkesi var da, çoğunun iki yakası bir araya gelmiyor. Ya da getirilmiyor. Hele aynı toplumun bireylerinin mezhep ayrımı yüzünden birbirlerinin canına kıymalarını aklım hiç almıyor. Bir çokİslam düşünürü de uygarlığın önemi, insanın değeri ve çocuk sevgisiyle ilgili öğütler vermiştir.Ancak, kimi yorumcular onların öğretilerini de daraltıp kuşa çevirmek istemiş.!

Çocuğa dar ufuklu ve çatışandeğil, geniş ufuklu ve uyum halinde bir dünya sunmak hepimizin görevidir. Kimi aksaklıkları düzeltme çabasıiçinde görevini yaparsa , çocuklara daha sağlıklı bir dünya hazırlamaya katkıda bulunmuş olur.

Çocuk, mutluluğu ilkin ailede görmelidir.Ailede uyum, çocuk için iyi bir örnektir. Sevgi güven kaynağıdır. Güven ise başarının koşullarındandır.

Çoğu kez çocukların seks sorunlarıyla yalnız başına bırakıldığı görülür. Genellikle bu konuda onlara ilk bilgileri sokaktaki arkadaşı verir. Oysaki ailenin ve eğitimcilerin erdem ilkeleri içinde çocukları bu konuda eğitmeleri daha sağlıklı olur diye düşünürüm.

Çocukların oyuna olan gereksinimleri çoktur. Bu konu da bizim toplumumuzda herkesçe önemsenmemiştir.

Yine harçlık sorunu da belli ölçüde çoğu kez ayarlanmaz. Ya çok para verilir ve çocuk şimartılır, ya da hiç verilmez ve çocuk huzursuz edilir. En doğrusu her aile kendi bütçesine göre, durumu ayarlamalıdır.

Bir de çocuğun akıl, kişilik ve özgürlük sahibi bir varlık olduğunu çoğumuz unuturuz. Çocuk ise kendi yolunu, kendi özgür iradesiyle çizmek ister. O’nun kişiliğini kısırlaştırıcı bir eğitimi benimsemeyen babalar az değildir. Eğitimciler ve aile büyükleri çocuğa tehlikelerden korunma yollarını öğretirken onun karar verme yeteneğini körletecek bir yöntem kullanmazlarsa daha başarılıolurlar.

Çocuğu sorumluluk yüklenmeye alıştırmakta, büyüklerin görevleri arasındadır. Çocuk üretken olmanın önemini anlayacağı biçimde eğitilmelidir. İstikbalini kazandığıhalde üretken olmayan ve yalnız tüketiciliği yeğleyen tipleri kınarım doğrusu.İnsan her şeyden önce kendi ailesine ve ulusuna yararlı olmalıdır.

Büyük Atatürk’ü niçin çok severiz? Çünkü ulusu için her türlü özveride bulunmuştur. Ulusu’nu köhne yönetimden ve düşman boyunduruğundan kurtarmıştır. ÇağdaşTürkiye Cumhuriyeti’ni kurarak onu gençliğe emanet etmiştir.

O halde yarının gençleri olacak çocuklarımızı güvenli ve sağlıklı yetiştirmeye daha çok özenelim. Toplumda dengesizlikleri düzelterek onlara mutlu bir yaşantısunmaya çalışalım. Kendi çocuklarımız yanında bütün dünya çocuklarının da mutlu olmasını dileyelim. Bunun içinde çocuklar arasında barış, sevgi ve güven uyandırmaya özen gösterilim.Prof. Dr.İ. Agah Çubukçu.Gülpınar Dergisi sayı:250

 

ORMAN

 

Niğde Kazası’nın Aladağ eteklerindeki Sulucaova, Dündarlı , Melendiz dağındaki Azatlı, Kömürcü, Çınara, Ürgüp kazasa’nınBaş ve Ak; Nevşehir’inDoğala, Bor Kazası’nınHasan Dağı civarındakiUlukışla, Ulukışla Kazası’nın Elmalı ve Maden Karyeleri civarında bodur çam, ardıç, ve meşeden ibaret korular mevcut olub günden güne azalmaktadır.

Liva’nın ekseri mahallerinde mebzulen bulunan bağ ve bahçelerde meyvedar ve gayrı müsmer ağaçlar mevcud ise de bunların hiç birzaman ormanaolanihtiyacıizaleedemiyeceği bedihidir. Dağlar çıplak, yağan yağmur, eriyen kar sularının cereyanı tadil, sath-ı arz ile temasını tezyid edecek avamilden mahrum olduğundan, yağmur ve kar sularımütehevvir ve coşkun güzergahına tesadüf eden zi- hayat ve camid her şeyi sürüklemekte; bais-i feyz-übereket olacak yerde murisi mazarrat olmaktadır. Bundan dolayı menba ve dereler kuruyarak ziraat ve ittisadı memleket müteessir olmakta, mehakimi tarla ve bahçe sahiplerinin münazaası işgal eylemektedir. Lüzum ve ehemmiyeti vareste-i izah olan ormanlar mevdunun muhafazasıyeniden yetiştirilmesi, odundan başka mahrukatın, maden kömürünün tedarik ve istimaliyle kabil olur.

( Dr. Hayri, Dr.Gedik)

.....................................

 

BİR BAŞKA DUYGU

 

Güzel Türkiye’min güzellikleri

Hasretini çektiğimiz dağlar oy!

Mümkün mü hatırdan silmek sizleri

Dost gözüyle baktığımız dağlar oy!

 

Sarp kayada menekşeler açardı

Keklik öter üveyikler uçardı

Dumanlar alnından öper geçerdi

Zirvesine çıktığımız dağlar oy!

 

Ezan sesi yükselince ovadan

Güvercinler uyanırdı yuvadan

Seher yeli ses verince havadan

Kevenini yaktığımız dağlar oy!

 

Özlem artar uzaklarda kalınca

Akıl kaynar siz akıla gelince

Susayıp ta kar suyunu bulunca

Diz üstüne çöktüğümüz dağlar oy!

 

Ardıçlar sabırda, çamlar zikirde

Laleler boynunu eğmiş fikirde

Yağmur şifa serper otlar şükürde

Sevgimizi ektiğimiz dağlar oy.

 

Asfaltların betonların tadı yok

Biletlerin, jetonların tadı yok.

Uçak, tren..git onların tadı yok

Taştan taşa sektiğimiz dağlar oy!

 

Abdurrahim Karakoç- Gök Çekimi

.......................................

 

 

SAĞLIK KAYNAĞI HAMAM

 

Hamamın kapısından girdiğinde hoş bir koku geldi burnuna. Her taraf tertemizdi. Hamamın içinden serinliğe çıkan olursa kesif bir buhar aralığa yayılıyordu. Demekki hamamcı yine cömert günündeydi. Külhanın iyi yakıldığı belliydi. Odaların birine soyundu. Peştamalını itinayla sardı. Bakır tasın içinde sabun, lif, kese vardı. Yanına alıp, iç kapıyı açıp girdi.

Göz gözü görmez bir buhar sebebiyle adımlarını itinayla ile attı. Bir iki kişi göbek taşına sırt üstü uzanmış terlemeyi bekliyordu. Dellâklar hemen koşuştular. Bir köşe de bir kurnayı ve etrafını defalarca yıkayıp, Osman Ağa'nın oturmasınısağladılar.

-Sağ olun kardeşler! Kese sırası gelince bir haber veriverin olur mu? dedi.

-Sen merak etme Ağa, hele dinlen. Vücudun bir alışsın, sonra göbek taşına yatman gerekince bir seni çağırırız , bir ihtiyacın olursa sesleniver! dediler.

Gözleri loş ışığa alışınca etrafı süzdü. Yakınındaki kurnadaMâsek Bunguldeğin Sabri yıkanıyordu. O'na diğer bazı tanıdıklarına selâm verdi. “Hoş geldin” dediler. Bunguldeğin SabriOsman Ağa'ya biraz yaklaşarak sohbete başladı.

-Bu hamam gibi iyi bişi yoh. Ağrılarım azdığı zaman evde böğrümü, çiğnimi, dalımı, gollarımı çiğnetiyom ama yine ağrılar geçmiyor gözüçıhası.. Ammâ burayı ihmal etmezsem

yeniden doğmuş gibi oluyom.Geçen gece bi bağ suvardım. Miravlar gece virdiler suyu. Norüceen, mecburuk suladık.Yanım sırtım günnerce ağrıdı.

Horanta "Hamama git" +++geçer didi. Peşkiri, havluyu gaptığım gibi soluğu burada aldım. Sıcah ne ağrı bırahdı, ne sızı? Pek gozel, pek iyi bu hamam işi. Hele delleğin iyisine düşersen gel keyfim gel! Amaaan! Bizimki bundan sona çalışmah değel, deşinmek. “Oğunme soğanım kökenin belli, sallanma samırsak sayarın belli,çoh döğunme oğlum ayarın belli!” “Allah gendi bilir gayrı.” Bizde dert mi? Gater gater.

-Geçmiş olsun, Allah iyilik versin Sabri Efendi... Dertlenecek ne var? Dünyanın işi. Hepimizin başında.

Anlattıkça anlatıyordu. Osman bütün yorgunluğuna rağmen bu konuşmaları nezaketle dinliyor, sohbetin gereken kısımlarında gereken şeyleri O'da söylüyordu..

Sohbet iyice koyulaştığı bir zamandaBunguldek:

-Aman Osman Ağa! İyiki sana ırasgeldim. Çok şaşıracağın bir hadise cereyan etmiş. Söyleyenin vebâli boynuna.. Gıybet olmasın ama, bunu sana annatmadan edemiycem. Pek ahlım yatmadı ama.Söyleyenin vebâli boynunadedik işde..

-HayrolaSabri Efendi? Kimsenin günahınıalmayalım da..

-Yok canım düşündüğün gibi değel. Bizim milletin garip halleri.

-Eeee? Zaten sevap kazanamıyoruz. Sevabımız bir Müslüman kardeşimize gidecek gibi.

-Her neyse bilmem işte. Dinle bah. Bizim Müftü KazımBey’le, Sırali İmamı Doğan efendi; Bor'a giderler. Orada Çarşı Camii imamı Zekeriya Efendi ziyaret edeller. Adamcağız onları evine götürür. Bulur buşurur, yedirir,

içirir. İyi bi ziyafet çeker. Bizimkiler çoh memnun galırlar. Ayrılırken:

106Bah, sana çoh zahmet virdik, Allasen sen de bize buyur derler. Aradan aylar geçer. Zavallı adam bir gün bizim şeere gelir.Gezerken Sırali İmamına raslar. Gonuşmaya başlarlar. Bir ara imam:

-Gıymatlı dostum. Niğde'ye geldiğine çoh memnun oldum. Allah senden razı ossun. Seni eve gotürmek isterdim. Ama, “yengen hasta, ben de orucum!” demesin mi? Adam şaşırır

galır. Uyhu semesinden uyanır gibi lâfdaki mânâyı düşünür.

Mâsek Sabri, coşarak anlatmaya devam etmekteydi. Osman mütebessim ve meraklı çehreyle dinlemektedir.

-Gel hele şuralarda bi yellerde oturalım hele deyeceği yirde, yemek için bahane uydurma peşindedir muhatabı. O onları ziyaret için gelmiştir. Ama ayak üstü bu yemek lafı işin tadını gaçırır. Lâf değel lafın tortusunu duymuştur şu anda. O yemek için değel, guşluk vahdi dost bildiği insanları ziyaret için yollara düşmüştür. Soyulmuş soğan gibi ortada galmış hisseder kendini.. Hoyrat bir örselenmişlikle perişandır:

-Adam gıtlığı yoh ya, başga dostlarıma giderim deyip gizli gizli hırslanır, Müftü'ye bile uğramadan gağnı tekellerinin gıcırdadığı çarşıda melûl, mahsun biraz gezinir, canının sıggınlığını belli etmeden bir kaç dostuna uğrar ve ve âşam garanlığı bastırmadan Bor'a geri döner. İyi mi bizimkilerin mârifeti?

Osman; kahkahayı bastırmıştı:

-İyi, iyi anladık ta bu vakit ne orucu imişSabri Efendi?

-Orasını ben bilsem sana söylemem mi? Havsalaların almadığı bu misafirlik meselesinde Niğdeliler için neler gonuşulacak bah gayrı? Yok desterinin dişi var diye hayada goyallar, yok kibritçi Niğde? Eğerkime bu hadise doğruysa, ki ateş olmayan yerde duman çıhmaz, bana doğru gibi geliyor. Bah başımıza gelene. Allâsen bu işin aslını bi soruver sen..

Osman kahkahalarını devam ettirken ayağına bir tas su daha dökerek:

-Üzerime farz olmayanı araştıramam. Ama bu işin sonunu da senden dinlemek isterim sonra.. Bölgeninkonukseverliği yedi düvelin dilinde. Bırak şehirlimizi,Andaval'ın misafirperverliği bile dillere destan. Bilirsin, Andaval halkı, gelip geçen yolcuları misafir ederlermiş. Tâltife, ağırlamaya, ikrama bakıp, gelenler,gitmek bilmezmiş. Yer içerlermiş günlerce. Sonrada ayrılınca:

-Andavallılar.. Amma da yedik içtik ha! diye başkalarına anlatırlarmış; deyip peştamalını yerleştirirken:

-Nereden bulursunuz böyle yârenlikleri bilmiyorum! diye kıkırdamağa devam etti. Niğde'nin yerlisinin ikram alışkanlığı destanlara konu olacak kadar dikkat çekicidir. Dışardan gelen memurun ve misafirin Türkiyede en rahat hayat süreceği yer Niğde'dir.

Bu konuda kimsenin kimseye bir diyeceği yoktur. Cimrilik yapanlar olsa olsa mahallî örfe göre hareket edenler yanında azınlıkta kalırlar.. Dışardan gelmiştir veya eğitimi eksiktir ... Bu gibi öyküleri yaymak bile lâtifeden öte giderse ilerde zararlı meyvalar verebilir. Dikkatli olunmalıdır.

Konuşmalara kulak kabarttığı anlaşılanEkiz'in Kutsi heyecanla lâfa karıştı sümüklü soluğu genzini ve burnunu zorluyaraktan:

-Meyvalı ağacı daşlallar. Bizim melmeketin misafirperverliği dillere destan. Nireden bulup uydurmuşlar böyle lâfları Sabri Efendi? Duy da inanma, inanma! deyip “dökünmeye” devam etti.

Osman; kurnayı ağzına kadar doldurup, etrafa hissettirmeden her tarafı yeniden yıkadı.Terlemeye başlamıştı ki bir tas su dökünerek, terlemeyi geciktirmek istedi. Kafası Ceylan işine takılmıştı. Düşündü, düşündü.. Bu araayaklarının parmaklarına su döküyordu.İhtiyaç odası boşaldığındatemizlik için girdi.

Kurnanın başına geldiğinde içinden orada yatmak geldi. Başıyla kurna arasına lifi koyarak oraya upuzun serildi.Bunguldeğin Sabri'dehava almak için çıkmıştı. Ara sıra kurnalara çarpan tas sesleri azalmıştı.

Bu sırada adamın biri sıcak suyun buharının hamamın içine girmesi için açık bırakılan yere çıkıp terleme gibi bir çılgınlığa kalkıştığını gördü. "Ne garip işler yapanlar var diye" düşündü. Adam, ayrıca bağrından bölüm bölüm çıkan titrek bir sesle türkü söylüyordu. Sanki hamamda kendisinden başka kimse yok gibiydi.

Bir ara gözüOsman Ağa'ya ilişti:

-Bağışla ağam diyerek, “hamamda türkü söyleme” gibi kolay girişiminden vaz geçti.

Bir süre sonra, dellak tarafından iyice yıkanangöbek taşına yattı. İyice terlediğine kanaat getirince eliyle dellağa işaret ederek keseye başlamasını sağladı. Sivaslı usta Osman'ın vücudunda bir milim sürtülmedik yer bile bırakmadı. Hava almayan yeri kalmayacak şekilde kese deriyi kazıyordu.

Kendisini kuş gibihissediyordu. Özel kurnaya geçincedellakO'nu baştan aşağı sabunladı. Hoyrat olmayan hareketlerle masajını yaptı. Suyu son döküşünde:

-Sağlık suyu olsun!

-Sağ ol. Ellerine sağlık, ben yerime geçeyim dedi. Sıcak sudan yılardı. Ilık suyla bir kaç defa daha yıkandı. Abdestini aldı. Çeşmenin tepesindeki demire getirilen özelhavluları sarındı.Takunyaları ayağına geçiripodasına doğru ağır ağır gitti. Hamamın kapısı açılınca serin bir hava ciğerlerine doldu:

-Aman yahu, dışarıda hayat varmış! dedi. Odasında özel bir özenle kurulanmasından sonra, divanın üzerine uzandı. Bütün vücudunun zerrei miktar bir yorgunlukla ilişkisi kalmadığını hissetti. İçinden bir biri ardına, Allah'ına şükürler ediyor, insanlara faydalı olan şeylerden olan hamamı icad edeni şükranla anıyordu. İkram edilen tarçını zevkle içti. Belli bir süre dinlendikten sonra giyindi. Hamam sahibiyle sohbet etti. Hesabını ödedi. Başta "Dellek" olmak üzere hizmetlilere yeteri kadar bahşiş dağıttı.Temennayla hamamın kapısı açarken eline gül suyu dökene debahşiş verdi..

-Kalın sağlıcakla, diyerek ayrıldı. Beyninde ve vücudunda “yorgunluğun esâmesi kalmamıştı.”

 

Okuma parçası

HAMAMMİMARİSİ

 

Milli Kültürümüzü, örf,âdet ve geleneklerimizi en iyi yansıtan mimari eserler arasında hamamlarımızınözelbiryerivardır.İnsanoğlunun çok eski çağlardan beri, ılıca adını verdiğimiz tabii sıcak su kaynaklarından temizlik ve sağlık içinfaydalanmayı akıl ettiği, bu çeşit kaynakların çevresinde hamam mimarisinin ilk örnekleri sayılabilecek ve kaplıca dediğimizbinaları inşa ettiği bilinmektedir. Kaplıca mimarisinden alınan ilhamlayapılan fakat tabii sıcak su yerine soğuk su ısıtmak suretiylehizmet veren hamamlar arasındamimari kompozisyon bakımındanilgi çekici münasebet vardır.

Tarihteısıtılmış su ile çalıştırılanhamamların en eski örnekleri M.Ö.I.Yüzyılda İtalyada görülmekle beraber, Romaİmparatorluğu çağındabu yapı türünün fevkalade rağbet bulduğu,özel köşk ve saray hamamlarının yanı sıra çok büyük ölçülerde , anıtsal halk hamamlarının yapıldığı görülür. Roma Kültür ve Medeniyeti bu hamam mimarisiniegemen olduğu bütün ülkelere tanıtırken, Anadolu’nun da bu yeniliktenbüyük ölçüde etkilendiğianlaşılmaktadır. Nitekim, İstanbul, Ankara, Bursa, Antalya gibiantik şehirlerimizin çoğunda görülen ve bir kısmı sonradan onarılıp yenilenmek suretiylehala kullanılanveya harabe halindekihamam örnekleribunu gösterir.

Budevrinhamamlarındakullanılanyapım vetesisat sistemleri sonradan İslam dininin gerektirdiği bazıdeğişikliklerle uygulamaya devam etmiştir. Emeviler ve Abbasiler zamanındainşa edilen ilk islam hamamlarıyla antik devir hamamları arasında bu bakımdanbüyük benzerlikler bulunur. Anadolu’da11. yüzyılda Müslüman Selçuklular’ın fethiilebaşlayan imar faaliyetleri arasında bir çok antik devir hamamınınkısmionarımve değişikliklerletekrar hizmete sokulduğu, bunların yanı sıra pek çok yeni hamamın dainşaedildiği anlaşılmaktadır. Ancak, yeniyapılan hamamlardaantikdevrinyapım ve tesisat sistemleri tekrarlanmakla birlikte, farklı mimari kompozisyonlar ve inşa detaylarlaTürk Hamam mimarisiningiderek orijinalbirkimlikkazanmayabaşladığı müşahade edilir.

Türk Hamaları, Müslüman Türkler’in örfveadetlerinegöreyıkanılıptemizlenmek amacıyla düşünülmüş ve bunun içinde insan ölçüleri dikkate alınarak , onların ihtiyaçlarınıkarşılayacak oranlarda, genellikle sade ve fakat kullanışlı biçimlerde inşa edilmiştir. Türk Mimarisinin en olgun dönemine ulaştığı 16.yüzyıldaki Türk Hamamları,kendine has özellikleriyle hem antik dönem hem de daha sonrakidiğerİslamülkelerindeinşa edilenhamamlardan çok farklı görünüm arz etmiştir.

BatıAlemi’nde Türk Hamamı diye şöhret bulan yapı tipi, etki gücünü bu farklı mimari görünümünün ortaya çıkmasına, şekillenmesine sebep olan Türk Hamamâdap ve erkanından, kısaca, Türk Sosyal hayatındakigeleneklerden almıştır.16. Yüzyılda Türkiye’ye gelenBaron de BUSBECG,17. YÜZYILDA GELEN JEANTHEVENOT, 18.YÜZYILDA GELENlADY MONTAGU,19.YÜZYILDA GELEN MİSS PARDEO VE DİĞERPEKÇOKGEZGİN ARAŞTIRMACI YAZDIKLARI SEYAHATNAMELERDE Türk Hamamı’nın özelliklerinden bilhassa bahsederler.

OsmanlıDevrini’nin Türk Hamamları , hizmet vereceği insanlar dikkate alınarak, özel ve genel hamamlar, yahut bir yapı bloku içinde yani bağımlı veya bağımsız olarak inşa edilmiş bulunmalarıdikkate alınarak iç hamamlar ya da bağımsız hamam şeklinde guruplara ayrılabilirler. Han, tekke, saray, kışla gibi yapıların içinde yer alan ve sadece buralarda yaşayanlara veyabunlarınbir kısmına hizmet veren özel hamamlar bağımlıveyabağımsızolarak inşa edilmişlerdir.

Buna mukabil, halkın her kesimine hizmet vermek üzere tasarlanmış, çarşı hamamlarıveya genel hamamlar, çok defa vakıf bir külliyenin bağımsız bir parçası olarak da yapılmışlardır.Genel hamamlar belli günlerde veya günün belli saatlerinde erkeklere veya kadınlara hizmet eden tek hamam, yahut aynı zamanda hem erkeklere ve hem kadınlara hizmet verecekşekildeçifte hamam olarak planlanmışlardır.Çifte hamamlarda geleneklere uygun olarak erkekler kısmı,kadınlar kısmından genellikledahabüyük, bazaneş ölçülerde yapılmış, ancak, her iki halde de, erkekler kısmı daha fazla süslenmiştir.

Osmanlıdömeminin klasik Türk Hamamları, soyunmalık (Cemekan) soğukluk ve sıcaklık olarak fonksiyonları, dolayısiyle mimari düzenleri birbirinden farklı üç bölümden ibarettir. Bunlardan başkasıcaklığabitişiksudeposuylakülhandanoluşan iki tesisat bölümü daha vardır. Soyunmalık bölümü merkezde yer alan bir şadırvan çevresinde , Divarlara bitişik soyunma sekilerinin uzandığı,büyük bir kapalı mekan olarak düzenlenmiştir.

Genellikle büyük kubbe ile örtülmüş olan bu bölümün duvarlarında da pencereler bulunmasına rağmen, esas ışıklandırma kubbenin tepesindekiaydınlık feneriyle sağlanmıştır. Nispeten ılık bir mekanda yıkanmaya imkan veren ve yanları helalar ile traşlık da ihtiva eden soğukluk bölümü, küçük kubbe ve tonozlarla örülmüştür. Bu bölümün aydınlatılması için de, Kubbe ve tonozlara değişik sayıda ve biçimde ışık gözleri açılmıştır. Büyük hamamlardaüstü kubbelibir orta mekanınçevresinde simetrik bir şekilde tertiplenmiş eyvanlar(sofalar) , nişlervehücreler(Halvetler)lerden oluşansıcaklıkbölümühamamınenönemli kısmıdır. Orta mekanda göbek taşı denilen yatılıp terlenmeye mahsus bir seki mevcuttur.

Açıkça yıkanmaya ayrılmış, eyvan biçimindeki sofaların üstü tonoz ve kubbelerle; özel yıkanmaya imkan verenkapalı hücre biçimindeki halvetlerin üstleri de birer kubbe ile örülmüştür. Işıklandırma, soğukluk bölümünde olduğu gibitonoz ve kubbelerdekiışık gözleriyle sağlanmıştır.Çok defa mermer döşeli alçak sekilerin üzerinde uygun aralıklarla duvar önlerine musluklardan sıcak ve soğuk suların akıtıldığı, mermer aynalı, mermer kurna tekneleri sıralanmıştır.

Soyunmalık bölümlerinde elbiselerini çıkartıp, bellerine peştemal sarınan, ayaklarına takunyalar giyinen müşteriler, bu kurnaların önlerinde tek başına veya ikişerli guruplar halinde yıkanırlar.Sıcaklık bölümüne bitişik olantonoz örtülü sıcak su deposu, bir kontrol penceresi vasıtasıyla bu bölüme irtibatlandırılmıştır. Bu pencere aynı zamanda tamir için depoya girişi sağlar.Dahageride , deponunaltındakiocakağzınınaçıldığıveocaktan başlayarak hamamın sıcaklık ve soğukluk bölümlerinin altına kadar uzanan cehennemlikle bağlantılıkülhan bölümü vardır. Külhan, aynı zamanda depodaki suyun ve cehennemlik vasıtasıyla hamamın ısıtılmasında kullanılan odunların koyulduğu bir mekandır.

Türk Hamamları fonksiyonları gereği sağır duvarlarla dışa kapatılmış, gösterişsiz yapılardır. Ancak, klasik devirOsmanlıörneklerinin soyunmalık duvarlarına pencereler açılmıştır. Türk hamamları, üst örtüyüoluşturanfarklıbüyüklükteki, tonoz ve kubbeleri , bunların sıralanmış aydınlık feneri ve cam fanuslarla kapatılmış ışık gözleri, cehennemlikteki dumanların çıktığıtütekliklerle dikkat çekerler.

Sağlık için temizliğin şart olduğu görüşü ile Türkler,İslami kaidelerin zenginleştirdiği bir edeb ve terbiye ile, sık sık ve topluca yıkanmayı adeta bir sanat haline getirmişlerdir. Mimariye de yansıyan bu düşünce ve davranış, Türk hamamlarının sosyyal hayatımız açısından önemini gösterir. Çifte hamamlarda erkeklerin girişi ile kadınların girişinin ayrıyönlerden yapılması, soyunmalık bölümünün sekilerinde büyük bir zerafet ile soyunulup giyinilmesi, soğukluk ve sıcaklıkbölümlerinde çevredekilerirahatsızetmedenyıkanılmasını, topluca eğlencelere vesile olan kına, gelin ve lohusa hamamı gelenekleriTürk hamamları ile ilgili örf ve adetlerin başlıcalarını teşkil eder.

Diğer taraftan, Türklerin temizlik merakı ve bu yüzden hamama verdikleri değer, Türk edebiyat ve resim sanatında hamamla ilgilikonuların işlenmesine sebep olmuştur. Hamamlarla ilgili hikayeler, bilmeceler, güzellemelerhamamdayıkananları tasvir eden minyatür,gravür ve yağlı boya tablolarçok defa birer hayal mahsülu olmalarnına rağmenTürklerin gündelik hayatındaki hamamın yerini ve önemini ortaya koyar.

Türk Sanat ve medeniyetinin çeşitli eserleriyle yüz yıllar boyunca zenginleşip, güzelleşen eski şehirlerimizde , günümüzde süratle değişen yaşama biçimine modern hayatıngerekligördüğübazı yeniliklereparelelolarak bilinsizce yürütülmek istenenimar çabaları malesefkültürvarlıklarımızın tahribiyle sonuçlanmaktadır. Bu tahribatta en çok kayıp veren eserlerin arasında da Türk Hamalları başta gelmektedir. (Pr. Dr. Yılmaz ÖNGE Türk Halk Kültürü Araştırmaları 1992)

 

TÜRK HAMAMLARI

 

Türkler vücudu temiz tutmak için olduğu kadar sağlıkları içinde sık sık hamama giderler. Bu sebepleşehirlerde bir çok güzel hamam vardır. En küçük köyde bile hiç olmazsa bir hamam bulunur. Hepsi de aynı tarzda yapılmışlardır. Bazılarının diğerlerinden daha büyük veya daha çok mermerle süslü oluşlarından başka aralarında bir fark yoktur.

Ben, Tophane’de, güzelbircamiinyanında bulunan bu hamamlardangördüğüm bir güzelini burada anlatacağım. Tahminen yirmi adım uzunluğunda kare şeklinde büyük bir salona girersiniz. Tahtadöşelisalonubirazyüksekçedir. Bu salonda çepeçevre mastapez denilen bir kulaç kadar genişliğindeve yarım metre yüksekliğinde duvara dayalıolarakyapılmış, beyaztaştanbirsıra yer alır. Bunların üstü hasırla kaplanmıştır.

İlk girdiğiniz yerde size büyük bir peştamal verilir. (Buna futa derler) Bahsedilen sıralarüstüneoturunuzve soyunduktan sonra elbiselerinizi ayrılmışyerlere koyunuz. Bu salonunortasındaçamaşırları yıkamak için mermerden , havuzlu büyük bir çeşme vardır. Çamaşıryıkandıktansonra salonunüst kısmında çepeçevre yer alan sırıklar üzerine asılır ve kurumaya bırakılır.

Size verilen peştamalüzerine oturduktan sonra, önünüzebağlamakiçindiğerbir peştamal verilir. Çıplak görünmemek için bunu gömleğinize iliştiriniz. Zira, çıplak görünmek çok ayıptır. Bu sizi ön ve arkadan dizlerinize kadar örter. Gömleğinizi çıkararak onu diğer elbiselerinizle birlikte oturmuş olduğunuz peştamalın üzerine koyunuz. Onlara kimsenin el sürmesinden korkmadan bırakınız.Çünkü hamamlar, kutsal olduklarıgibi, serbestlik ve emniyetin bulunduğu yerlerdir.Eğer her hangi bir zarar olursa hamam sahibi bunu ödemek zorundadır.

Soyunduktan sonra küçük bir kapıdan biraz sıcak olan küçük bir bölmeye giriniz. Buradan da başka bir kapı ile çok sıcak olan başka bir bölmeye gireceksiniz. Bütün bu salonlar kubbelidir. Camlı küçük pencereler ışığın girmesini temin ederler. Burada iki ayak üzerine oturtulmuş beyaz mermerlerle ayrılan yıkanma kısımlarıbulunmaktadır. Her kısımda yarım ayak yüksekliğinde mermerden bir oturma yeri ve divarın önünde yine mermerden iki ayak genişliğinde kurna, bunun üstünde sıcak ve soğuk su akıtan iki musluk bulunmaktadır. Bu musluklar sayesinde suyun sıcaklığını istediğiniz şekilde ayarlamanız mümkündür. Burada bulunan bakır bir tasla yıkanmak için su alabilir ve istediğiniz kadar kullanabilirsiniz.

Yine bu salonda sıcak su ile dolu, taştan bir havuzda vardır. İstenirse buraya girilebilir. Fakat temiz değildir. Çünkü her ne kadar suyu oldukça sık değişiyorsa da çeşitli haslıkları olan pek çok kişi buraya girmektedir. Buraya ancak kimsenin girmediği zaman girilebilir. Önce büyük salona girdiğinizde, mermerle döşenmiş ve alttaki ocak vasıtasıyle ısıtılmışolan zemine oturunuz. Sonra örtülmesi gereken kısımları hariç ( Hizmetine girmiş oldukları kimse için her zaman hazır olmak gayesiyle bütün hamam natırları daima bu şekildedir.)

MASAJ- TRAŞ

 

Çıplak bir natır gelir ve daima sizi sırt üstü yatırarak, dizlerini karın ve miğde üzerine çektirir. Ve sinirleri rahatlatmak için vücudun bütün kemiklerini, kolları, bacakları çatırdatır. Sonra sizi karın üstü yatırarak, yeri öptürecek şekilde sırtınızda yürüyerek, bacakları sırt üzerine getirir. Sonra sakalı ve koltuk altlarını traş ederek, diğer kısımlarınızı traş etmeniz için usturayı size verir ve küçük odalardan birine gidersiniz. Burada peştamallarınızı çıkartıp, kapının üzerine koyunuz. Kimsenin buraya girmemesinden emin olunca kalan yerlerinizi traş ediniz.

Rusma’nın kullanılışı:

Eğerusturaile biryerinizikesmektenkorkuyorsanız, sizebirçeşitminarelden meydana gelmişolan ve Rusma adı verilen hamur şeklinde bir şey verilir. Kireç ile karıştırarak toz haline getirilir. Bir hamur yapılacaksa, su ile karıştırılır. Ve tüylerin dökülmesi istenen kısımlara tatbik edilir. Hiç olmazsa yarım çeyrek saat bekletilerek, üzerine sıcak su dökülür. Hamurla birlikte tüylerde çıkar. Sıcak sudöküldüğü zaman, tüylerin hamurla birlikte çıkıp çıkmadığı tecrübe edilerek görülebilir. Çünkü eğer tatbik olunan kısmın üzerinde uzun zaman bırakılacak olursa, tüyleri yok ettikten sonra, deriyi de tahriş edecektir.

Rusma demir curufu gibi yapılmış bir minareldir. Türkiyede çok kullanılır. Burada çok miktarda satıldığı için gümrük bundan iyi gelir temin eder. Malta’da rusma yerine kireçle karıştırılan orpiment kullanılır.

Tüyleri çıkardıktan ve peştamalınızı tekrar sarındıktan sonra büyük salona dönünüz. Burada istediğiniz kadar terlersiniz. Buraya siyah softtan yapılmış bir kese ile birlikte bir natır gelir. Ve vücudunuzu kuvvetle keseler. Size zararı olmadan derinin bütün kirlerini çıkartır. Sonra ipekten ve içinde sabun olan bir lif alarak her tarafınızısabunlar. Ondan sonra da, vücudunuza bir miktar su döker.

Eğer isterseniz başınızı da sabunla yıkar. Bundan sonra ıslanmış olanın yerine koymak için size bir peştamal verir. Derhal elbiselerinizi bırakmış olduğunuz salona dönünüz. Orada oturarak gelirken kirlenmiş olan ayaklarınızı temizlemek için ayaklarınıza su dökünüz. Sonra size kuru ve sıcak havlular getirilecektir. Onunla her yerinizi iyice kurulayınız. Giyindikten sonra bir başka kişi size ayna verir. Artık parayı ödeyip gitmekten başka işiniz kalmamıştır. Hamamın sahibine ödenen normal ücret iki akçedir. Ve natıra verildiği gibi diğer hizmet edenlere de bahşiş verilir.

Bu hamamlar çok rahattır. Hamama gelenlerin çoğunun hastalıklardan kurtulduğunu zannediyorum. Fakirde olsa, kadın veya erkek herkes en az haftada bir kere hamama gider. Bazı hamamlara bir gün erkekler, ertesi gün kadınlar gider. Bazı hamamlar ise sabahları erkekler, öğleden sonralarıkadınlar içindir. Bazı hamamlar ise sadece kadınlar içindir.

Kadınlar hamama gelince, onlara kadınlar hizmet eder. Hangi dinden olursa osun veya hangi durumda olursa olsun, bir erkeğin kadınların hamamına girmesi ölümle cezalandırılacak bir suçtur. Ayıp yerlerini göstermek veya başkasınınkilere bakmak, hem büyük bir suçtur, hem de ayıptır. Yüksek mevkideki kişilerin kendileri ve hanımları için hususi hamamlar vardır. ( Jean Thevenot. A.g.e.85.say.)

 

l********************************

 

(Claude Farrere. A.G.e.sayfa.31) (Çerkezler, biz Türkmenler kadar sade değildir. Onlarda gerçek müminlerdir ama, sadecebabalarınınoğullarıolduklarını belirtmeklekalmaz, dedelerinintorunuolduklarını, onundafalancadedenin torunu olduğunu söyleyecek kadar işi ileriye götürürler. Böylece herkeseaitbir tek has isim teşekkül eder. Oğul, baba, büyük baba, büyük babanın dedesi,onun dedesi.... böylecegide,gide Peygambere, hattâ Musa’ya ve nihayet bu şekilde Hazreti Adem’e kadar uzanırlar.)

Yazar’ınnotu:Çerkezler, Rus baskısınıciğerlerinde duymuş, tehcir’e mecbur kalmış bir Kafkas kavmidir. Tarihi destani mücadeleleriyle soyunu koruma mücadelesi vermişlerdir. Bu kadarcık bir özelliği kabul etmek o kadar zormu?

...........................

 

ERMENİVATANDAŞINTOHUMLAMASI

 

Osman bağına gitmişti. Güzel havanın etkisiyle cepkenini çıkarmış,karaduttan sonraki pırasıdı belliyordu. Köpeği Börü'yü serbest bırakmıştı. O, etrafında görülmedik şaklabanlıklar yapıp, koskoca bağı oradan oraya koşturuyor, ekili dikili yerlere girmemeye özen gösterdiği anlaşılıyordu.. Serbest dolaştıkçabir yabancının değil, bağa yaklaşması, civar bağlara bile girip çıkması imkansızdı.

Buna rağmen tüfeğini de pırasıdın birine yaslamıştı.

Epey çalıştıktan sonra testiden bardağa su boşaltmak için çömeldiğinde dış kapının kuvvetle vurulduğunu duydu.

-Hayırdır diyerek, süratle gidip kapıyı açtı.

Tuncay'la yanında bir vatandaşın geldiğini gördü. Tuncay'ın yüzü karma karışıktı.

-Ağam; önemli bir söyleyeceğimiz var. Vereceğiniz düstura göre tavrımızıbelirleyeceğiz.

-Hayrola Tuncay?. Buyurun içerde anlatın, dedi. Yanındaki delikanlı üflense yıkılacak kadar üzgün görünüyordu. Onları Deli Osman ceviz'inin altına aldı.Tuncay oturmayıp ayakta

durmak istedi. Osman, tekrar:

-Oturun, dedi.

Hasırların üzerindekieski yün minderlere çöker gibi oturdular.

Adamın yüzünde derin üzüntüler sezdiOsman, kuyu'dan tulumbayla su çekip elini yıkadı. Onlara bir ibrik doldurup verdi. Yanlarına O'da çöktü. Sırtını cevize dayadı.

-Yeniden, sefâlar getirdiniz, diyorum. Ne var, ne yok Tuncay? İşler nasıl? Bu arkadaş kim? Hayrola anlatın bakalım; diye seslendi.

-Ağam; çirkin bir olayla karşı karşıyayız. Geçen sene Beden'in, Kale'ye yakın kısmında ki tek katlı evlerden birineErmeni esmer vatandaşlardan bir kadın mekân tutmuş. Bir takım kirli işler çeviriyormuş. Derdi olan zavallıları istismar ederek para kazanıyormuş.Aslında, fuhuş yuvası kurmuş. Nesebi bozacak işler çeviriyormuş.

Aynıevde bir de yaşlı bir kadın büyü işleriyle uğraşıyormuş. Yani bu evden içeri adım atıldı mı, mutlak surette mevcut derdin çaresi varmışcasına proboganda yapılıyor ve halktan muazzam para sızdırılıyormuş. Büyü için gelenlerin, fal için gelenlerin sohbet yoluyla kapı dışında meseleleri anlaşılıyor, bu bilgiler içerdekine sızdırılınca,saf vatandaşıhayretler içinde bırakacak şekilde, bulgular veriliyormuş.

Derdi başından aşkın vatandaş, gerek çocuk olma konusunda, gerek fal konusunda ve gerekse büyü konusunda, kendilerinden akıllı ve kurnaz kimselerin ağına düşüyorlar. Herkes birbirine bire beş ekleyerek anlattığı için de sahtekarların perdesi kolay kolay sıyrılmıyor.

Çocuk yapamayan kadınların son durağı gibi ününü yaymışlardır. Mutlak surette işin içine cinsel birleşme girdiği için , çocuk olmasasında eğer suç erkekte ise bu evden çocuk sahibi olarak çıkma saz konusu oluyormuş.

Bir çok saf gelin başına gelenleri anlatmayıp susmuş. Ama bu beyin, horantasıönceki hatâsını orada uyanık davranarak ortadan kaldırmış. Zâten o kadın sâyesinde öğrendik memleketteki faciayı.

-Nasıl oluyormuş fuhuş?

-Çocuğu olmayan kadınlar halk arasından ağızdan ağıza duymuşlar. Tabii, Ermeni vatandaş kadının probagandası halk arasına gizliden gizliden yapılmış. Çocuğu olmayanlara bir takım eksersiz hareketler yaptırıyormuş. Bir takım macunlar sürme gibi örtücü davranışlar da varmış. Bu işlemlerbitince mutlaka çocuğun olacaktır, diyormuş.

Tahminen,-etraftan yaptığımız soruşturmaya göre- bu işleme tâbi olan kadın sayısıyirmiye yakın. Köyden kentten gelen.

-İyi de.. Nasıl razı ediyormuş gelen kadınları böyle bir işe?

-Ağam! Önce bir takım izahlar yapıyormuş. Yatırıp vücuduna, rahmine masajlar yapıyormuş. İkna kabiliyeti fazla bir kadın. Sonra bu masajlar ertesinde rahime el atıp işi iyice hokkobazlığa bürüyormuş. Oraya gelenler zaten dertli. Hele hele bu çare arayışa zaten gizliden gizliye gelen kimseler. Aykırılık hissetseler bile dertlerini kime anlatsınlar?

Ahlaksız kadın, kurbanını bir perdeye yanaştırıp:

-Şöyle şuraya yaslan bakalım. Burada bir takım mesajlar ve duhuller yapacağım, sakın kıbrama, en ufak bir kıbraman sırasında bütün yaptığım işler boşa gider, deyip, işi garantiye alıyormuş. Deliğin arkasında bulunan kişinin cinsel duhul yapmasını sağlıyormuş.

Kadının eli, perde arkasındaki erkeğin organı derken, kimi kişi meseleyi kavrıyor, kimisiyse kavrama durumunda olamıyordu zahir. Çoğu kadın bunu anlıyordu veya anlıyamıyordu. “Orasını Allah bilir.”

Bu kardeşimizin horantası ahlaksız bir şaklabanlıkla karşı karşıya olduğu izlenimini edinince ve hele hele perdeye bükülmesi istenince işi kavrar ve bağırır. Hattâ kadını benzetmiş bile. Kafasını gözünü yarmış.

-Peki. Mesele bize nasıl aksetti?

-Bu kardeş benim mahalleden. Dostum olur. Akşam karısıyla gelip durumu anlattılar. Karakola gitmeden evvel “mahallenin hatırı sayılır kişisine bildirme töresine”sadakatle, bana baş vurmuş. Ben de Karakola götürmeden size durumu bildireyim, dedim.

-Kadın ve avaneleri ne yapmışlar?

-Bu gün size gelmeden bir araştırma yaptırdım. Sanırımevlerini kilitleyip “sırra kadem basmışlar.”Büyüyle uğraşan kadında ortadan yok olmuş.

-Yakalanmaları kolay da ceza nasıl verilecek? Şimdi en iyisi bütün millete ders olması bakımından bunun zabıtaya ihbarı gerekir. Tabii, ihbara gerekli önemin verilmesini istiyorlarsa vekâleten, istiyorlarsa bir dilekçe yazıp ellerine verelim.

Adam önüne bakıyordu. Osman Tuncay'a bir göz kırparak:

-Hususi muamele böylelerine çok gerekli. Ama, özel ilgi genel adâletin yerine geçmemesi için çok duyarlı olunmalıdır, diye örtülü konuştu.

Tuncay, Osman Ağası'nın ne demek istediğini iyi anlamıştı. "Bizim uğraş vermemiz kanunen kıstırılamayan kimselere aittir. İlgilen cezasını kanun versin!"diyordu.

Tuncay, dilekçeyi yazmak, zabıtaya ilgili şikâyette bulunmak üzere, kaçakların gidebilecekleri yerleri öğrenmek gayesiyle adamla birlikte ayrılıyordu.

***

Osman bu habere çok üzülmüştü. Gözü açıklar,kanun dışı tavırlı kimseler kolay geçim yolunu ve elâleminnamuslu kadınlarını kirletmek için nasıl dolaplar çeviriyorlardı..

-Her şeyin başı maarif! Her şeyin başı maarif! diye mırıldanarak küreğe yeniden sarıldı. Hırsla iş görürken, ne derecede yorulduğunu fark edemiyordu.

Bir ara yorulduğunu hissetti. Karığa doğru sırt üstü uzanıverdi.

***

Gözlerinin önünde sakalları birbirine karışmış, kot pantolanları boya içinde, divarlara Stalin, Mao yazan gençleri gördü. Sonra sonra, insan hakları savunucularıkesilmişlerdi bu divar yazıcıları. Mahallî idarelerde görev alıyorlardı. Hem de halkın oyuyla. Sohbete daldı. Sorular sordu.

Türkiye cumhuriyeti'nin rejimini beğenmediklerini, bu memlekete bu ismini yazdıklarıadamların memleketlerininidareşeklini getirmek istediklerini söylediler. Konuştu, konuştu.. Tatmin olmadı..Sevemedi çocukları.. “Kendi vatanlarını satan adamlar” gibi geldi onlar Osman Ağa’ya.. Neler anlattıysa çocukları vatan, din, ahlak, milli birlik konusunda tatmin edemedi. Kan ter içindekaldı.Üzüntülere gömüldü. Feryatla doğruldu. Meğerse rüya görüyormuş.

Kâbusşekline dönüşmüş. "Hayrola bu neye alâmet?" diye kendi kendine sordu. Cevabını bulmuştu: Esmer vatandaşın gayrımeşru ürettiği çocukların yarınlarınıdüşünmüştü.. Demekki duvarları yazanlarla, fikir adamlarınalaf atanlarlabağlantı buradan doğuyordu.. Zaman tuneline hafif bir uykuyla uzanmanın tuhaflığına büründü. Kimbilir bu divar yazıcıları ne zamanın evlâtlarıydı?

 

BÜYÜ-BÜYÜCÜLÜK

 

(www.kuranda sevgi.gen.tr'de alınmıştır)

 

Arapçası sihir demek olan büyü; bazı kabiliyet ve bilgileri kötü amaçla kullanarak insanları etki altına alma, onlardan hile ile çıkar sağlamaya yönelik uğraşıdır. Kâhinlik, falcılık, cincilik gibi faaliyetlerin en kötüsü olan büyücülük, ülkemizde de yaygın ve kârlı bir sektör durumundadır. Kur'ân'ı Kerîm'de de büyü; bilhassa Hz. Musa ile Firavun kıssasında detayları ile verilmiş, büyücülerin yaptıkları hünerlerin nasıl boşa çıkarıldığı, onların kötü ve aşağı durumdan kurtulamayan yalancı ve düzenbazlar olduğu vurgulanmıştır. İslâmiyet; her türlü büyücülüğün öğrenilmesini, yapılmasını büyük günahlardan saymış ve bu uğraşıyı kesin olarak yasaklamıştır.

Büyücülük çok eski devirlerden beri yapılmakta ve birçok türleri bulunmaktadır. Gildânî Büyüsü (Yıldız Büyüsü), Güçlü Ruh Sahiplerinin Büyüsü, Cincilik en ünlülerindendir. Kur'ân; büyü satıp onunla çıkar sağlayan kimseler olduğunu, kadın ile kocanın arasınıaçacak büyüler yapıldığını, ancak Allah'ın izni olmadıkça büyü ile kimseye zarar verilemeyeceğini açıklamaktadır. Büyünün etki ve tesirinde kalınsa bile. büyücülük ile uğraşanlardan yardım istemek, ancak onların hazırladıklarıtuzaklara düşülmesine, parasal kayıplara uğranılmasına sebep olur. Büyüden, kötülük ve sıkıntılardan kurtulmanın tek ve mutlak yolu, Yüce Allah'a sığınarak dua etmek ve yardım dilemektir. Felâk Sûresinde şöyle buyrulmaktadır : "...Düğümlere üfleyen büyücü kadınların kötülüğünden, kıskandığı zaman hasetçinin kötülüğünden Allah'a sığınırım."

 

BÜYÜDEN ÇIKAR SAĞLAYAN KÂFİRLER

 

Süleymanın mülk ve saltanatı konusunda onlar, şeytanların uydurdukları sözlere uydular. Oysa Süleyman (bü-yü yaparak) küfre sapmamıştı. Fakat o şeytanlar küfre sapmıştı; insanlara büyüyü öğretiyorlardı. Ve Babil'de Hârut ve Mârut adlı iki melek üzerine indirileni de halka öğretiyorlardı. O iki melek ise : " Biz, ancak bir imtihan aracıyız, küfre sapma " demedikçe hiç kimseye bir şey öğretmiyorlardı. İnsanlar o büyücülerden erkekle eşinin arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Ancak, Allah'ın izni olmadıkça büyü ile kimseye zarar veremezlerdi. Onlar kendilerine zarar vereni, yarar vermeyeni öğreniyorlardı.Yemin olsun ki, büyüyü satıp onunla çıkar sağlayanın, âhirette hiçbir nasibi olmayacağını çok iyi biliyorlardı. Vicdanlarını sattıkları şey ne kötüdür, keşke bunu bilselerdi!

Hz. Dâvud'un oğlu olan Hz. Süleyman; Yüce Allah'ın izniyle rüzgârlara, hayvanlara ve cinlere hükmetme lûtfu verilen bir peygamberdi. O, ayni zamanda İsrailoğulları'nın da hükümdarıydı. Kur'ân- Kerîm'de Mescidi Aksa diye anılan kutsal mabedi. M.Ö. 970- 935 yıllarında Kudüs Şehri'nde yaptırmıştı. O zamanın bazı zayıf karakterli Yahudi'leri; şeytan ruhlu kimselerin söylediklerine inanarak Hz. Süleyman'ın mülk ve saltanatını sihir yoluyla elde ettiğini zannediyor ve onun bir büyücü olduğuna inanıyorlardı. Oysa Hz. Süleyman ne büyü yapmış ve ne de kâfir (gerçeği örten, iman etmeyen) olmuştu. Bilâkis o, Yüce Allah'ın lûtuf ve rahmetine kavuşmuş büyük bir Peygamber'di.

Büyü; tabiat kanunlarına aykırısonuçlar elde etmek iddiasında olanların başvurdukları gizli işlem ve davranışlardır. Başka bir ifadeyle; bazı insanlarda bulunan kabiliyet, bilgi ve kuvvetleri kötülüğe ve çıkarcılığa yönelik kullanma uğraşısıdır. Onların Allah korkusu ve imanları yoktur. Yaptıkları hünerlerle insanlara etki yaparak menfaat sağlamayı meslek edinmişlerdir. Büyücülerin sergilediği gösteri ve hokkabazlığın bir kısmı gerçekle hile karışımı, bir kısmıysa tamamiyle yalana dayalıdır. İslâmiyet'te; Kur'ân'ın verileri ve Hz. Peygamber'in Sünnet'iyle büyünün öğrenilip uygulanması kesin olarak yasaklanmıştır.

Yüce Allah; insanların her türlü ilim ve bilgiye sahip olmalarını dilemiş, büyücülüğe dayalı temel bilgileri de iyiliğe mi yoksa kötülüğe mi kullanacaklarını sınamak istemişti. Bunun için Mezopotamya'daki Bâbil Şehri'nde, Hârût ve Mârût isimli iki meleği, bu bilgileri ilham yoluyla halka öğretmeleri için görevlendirmişti. İlham, Allah veya meleklerden kalbe gelen mana demektir. Melekler: " Biz bir imtihan aracıyız, bilinmeyen bazı gerçeklerin oluş kanunlarını öğrenerek onları iyi yollarda kullanın, büyü gibi kötülüğe de vasıta yapmayın." uyarısıyla insanlara bilgi veriyorlardı. Bilgi ve ilim mutlaka çok değerlidir. İlim ne kadar büyük ve etkili olursa olsun, o nisbette iyiliğe de kötülüğe de kullanılabilir. Örneğin insanlara sonsuz faydalar sağlayan elektriğin, canlıları yok etme aracı olarak kullanılması, ne büyük bir cinayettir. Hastalıkları tedavi eden panzehir, ölümcül olan zehirden yapılmıyor mu? İlim, ancak hayırlı işlerde kullanıldığı zaman, Yüce Allah'ın rızası ve rahmeti kazanılır. Zilzâl 99/7-8 : " Kim bir zerre miktarı hayır üretmişse onu görür ve kim bir zerre miktarı kötülük üretmişse onu görür. "

"Büyü satıp onunla çıkar sağlayan kimseler " Bâbil Şehri'ndeki insanlara büyü yapmayı öğrettikleri gibi, ayrıca iki meleğin iyi ve hayırlı işlerde kullanılması için ilham yoluyla verdikleri bilgilerin de ilâvesi ile sihir yaparak kendilerine menfaat sağlıyorlardı. Hârût ve Mârût ismindeki meleklerden öğrenilen bir takım bilgi ve kanunları, şeytanî fikirle kötüye kullanılınca, büyü çok etkili oluyordu.

Bilhassa kadınla kocanın arasınıaçacak büyüler yapılıyor, bunların büyük etkisi ruhlar üzerinde görülüyordu. Gönüller kararıyor, düşünceler çelişiyor, ahlâk çökertilerek cemiyetlerin de bozulmasına sebep oluyordu.

"Allah'ın izni olmadıkça BÜYÜ ile kimseye zarar veremezler. " Ayet ile çok önemli bir yasa açıklanmaktadır. Yaratıcı Kudret'in yaratmasıyla meydana gelen her olan şey bir gizli sebebin neticesidir. Tegabûn 64/11: " Allah'ın izni olmadıkça hiçbir musibet (felâket) gelip çatmaz..." İnsanlar, melekler, cinler v.s. bütün varlıklar Allah'ın yaratmasıyla meydana gelmiş kullardır. Yüce Yaratıcı' nın izni olmadan hiçbir iş olmaz, hiçbir büyü yapılamaz, bir yaprak bile düşmez. Rahman 55/29: "...Allah'ın bilgisi dışında bir yaprak bile düşmez..."İnsanlara ve cin gibi şuurlu varlıklara cüz'i (az) bir irade verilerek yaşamınısürdürmesi takdir olunmuştur.

Ancak yapılacak işlerde son kararı da, külli irade (sonsuz irade ve kudret) sahibi Yüce Allah verir ve olaylar o istikamette gerçekleşir. Dünya hayatımız bizim bilemediğimiz oluş sırları ile çevrelenmiştir. Bakara 2/216 : " Sizin için daha hayırlı olduğu halde birşeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir siz bilmezsiniz." Şu halde kendisine bir belâ, felâket isabet eden insan sonunda hayırlara da kavuşabilecektir. Sıkıntılara; telâş ve feryat etmeden her şeyin Yüce Allah'tan geldiği bilinciyle ve sabır gücü ile katlanarak tevekkül (Allah vekil) edilmelidir. Bakara 2/155 : "...Biz sizi korku, açlık, mallardan, canlardan ve mahsullerden mutlakaİMTİHAN edeceğiz. Sabredenlere müjdeler." Kur'ân, Ahzâb 33/3 de şöyle buyurmaktadır : "Allah'a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter."

BÜYÜCÜLER gaybı bilmezler. Gayb, his ve akıl ile bilinmeyen şeydir. Kıyamet zamanı, insanın geleceği, insanın nerede öleceği bilgisine mutlak gayb denir ki, bu sır hiçbir yaratılana verilmemiştir. Lukman 31/34 : " O kıyamet saatine ilişkin bilgi Allah katındadır... Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez ve hiç kimse hangi yerde öleceğini bilmez. Her şeyi bilen, her şeyden haberi olan yalnız Allah'tır." Peygamberlere dahi verilmeyen gayb bilgisini; büyücülerin, falcıların bildiklerini iddia etmeleri ne kadar gülünç ve gerçek dışıdır.

Bugün Ülkemizde de büyü, çok kazançlı bir sektör haline gelmiştir. İnsanlardaki bilinmeyene ve gizliliğe olan tabii merak nedeni ile, dini bilgisi zayıf olan kimseler sömürülmektedir. Büyü yaptırmak veya ondan kurtulmak için, bu işleri meslek edinmiş ve kendisine hoca süsü veren veya medyum (ruhlarla insanlar arasında aracı) olduğunu iddia eden bazı kimselere gidilerek yardım istenmektedir. Büyücü ve falcıların; zorda kalmış bu zavallı insanlara hiçbir yardım yapamazlar, ancak onları tuzaklarına düşürürler, sıkıntılarına sıkıntı kattıkları gibi, parasal yönden de ciddi kayıplara uğratırlar.

Onların bazıları, sadece telepati ile insanın düşüncelerini ve geçmiş bazı olayları algılayabilme kabiliyetindedir. İşte bu özellikleri ile müşterilerini etkileyerek, her şeyi bilecekleri inancınıverirler. Eğer onlar bilinmeyeni ve geleceği bilmiş olsaydılar örneğin Borsa, Milli Piyango, Spor Toto gibi kuruluşlara yapacakları yatırımlarla süper zengin olurlardı. Yüce Allah'ı bırakıp da kendilerine dahi hiçbir faydası olmayan büyücülerden yardım ve şefaat istemek, şirk (Allah'a ortak koşma) dır ki bu da Allah katında çok büyük bir günahtır. Fatiha 1/5 : " Yalnız Sana ibadet ederiz ve Senden yardım dileriz." Yine Kur'ân-ı dinleyelim. Nisa 4/116-117 : " Allah, kendisine ortak koşulmasını affetmez...Böyle yapanlar Allah'ıbırakıp, kendisine hiçbir hayrı dokunmayan ŞEYTANA tapmış olurlar. "

 

BÜYÜCÜNÜN KÖTÜLÜĞÜNDEN ALLAH'A SIĞINIRIM

 

Felâk Sûresi 113/1-5 : De ki: Sığınırım ben, karanlığı yarıp sabahı ortaya çıkaran Rabbe, yarattıklarının kötülüğünden (şerrinden). Karanlık bastığı zaman gecenin kötülüğünden, düğümlere üfleyen BÜYÜCÜ kadınların kötülüğünden, kıskandığı zaman hasetçinin kötülüğünden.

.Karanlıklardan, büyücülerden, hasetçilerden ve her türlü varlıkların kötülüğünden (şerrinden) Allah'a sığınılması emredildiği için, Kur'ân-ı Kerîm'in son iki sûresine SığındırcıSûreler denmektedir. Her ikisi de ayni zamanda indiği hususunda İslâm bilginlerince birleşme vardır.

Düğümlere üfleyen BÜYÜCÜ kadınların şerrinden Allah'a sığınırım. Eski Arap toplumunda bugün de olduğu gibi, daha ziyade kadınlar büyücülük ile meşgul oluyor, okuyup üfleyerek iplere düğüm bağlıyorlar, buna kara büyü de deniliyordu. Kadın ile kocanın arasınıaçıyor, etki altına aldıkları insanları yönlendirerek, onlara türlü zararlar veriyorlardı. Sihir ve büyücülüğü yapan ve yaptıran kimse, Allah katında lânetlenmiş ve ceza görmeleri de hak olmuştur. Büyü, yalnızca düğüm atıp üfleyerek veya başka usuller kullanılarak yapılmaz. Örneğin bir erkeği baştan çıkararak onu kötü yola sürükleyen bir kadın veya bir kadını baştan çıkararak onu kötü yola sürükleyen bir erkek de bir nevi büyücüdür. Onlardan kurtulmanın tek yolu, Felâk Sûresi'nin vurguladığı gibi Yüce Allah'a sığınmaktır.

Kıskandığı zaman hasetçinin kötülüğünden Allah'a sığınırım. Haset; başkasının iyi hallerinin veya zenginliğinin yok olmasını şiddetle isteyerek, her türlü kötü yollara başvurmak suretiyle, bu olanaklara kendisinin kavuşmasını arzulamasıdır. Hasetçinin içindeki kıskançlık coştuğu zaman, onun yapamayacağı kötülük yoktur.

İnsanlara, mala, mülke zarar veren bakışların fırlattığı kıvılcımlar, çarpıcı ve yıkıcı bir güç oluşturur ki, halk dilinde buna nazar veya göz değmesi denir. Güçlü bir irade kuvvetine sahip olanların etkili bakışları, her şeyi bozarak zarar verebilir. Ayrıca haset edilene söz veya fiili olarak türlü fenalıkları yapmakta tereddüt etmezler. Ayet, inananları uyararak şer güçlerin sahibi hasetçilerin kötülüğünden de korunulması için yalnız ve yalnız Allah'a sığınılmasını emretmektedir.

Hz. Peygamber'e BÜYÜ yapıldı mı?Sığındırıcı Sûreler olan Felâk ve Nas'ın Hz. Peygamber'in büyülenmesi üzerine, onu tedavi için indiği iddiaları olmuştur. Rivayete göre Yahudiler Allah'ın Resûl'ünü büyülemişler, aklî dengesini bozarak, vahyi alamaz hale getirmişlerdir. Yapılan büyü ve nazar o kadar kuvvetli olmuş ki, Hz. Peygamber'e bile tesir etmişti. Mutlak ve tek Kudret'in var ettiği yaratılan varlıklar arasında Allah'ın Resûl'üne O'nun izni olmadan etki yapacak güç var mıdır? Böyle bir iddianın varlığından Allah'a sığınırız. Yüce Allah; kendi Peygamber'ini insanların zararlarından, kötülüklerinden koruyacağını şöyle vurgulamıştır.

Maide 5/67 : "...Allah seni (Hz. Muhammed) insanlardan korur..." İsra 17/47 ayeti ile de şöyle buyrulmuştur : "İman etmeyenlerin seni (Hz.Muhammed) dinlerlerken, neye kulak verdiklerini Biz daha iyi biliriz. Aralarında fısıldaşırlarken de şöyle konuşur o zâlimler : Büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz! " Büyücüler, Yüce Allah'ın izni olmadan hiçbir başarıya ulaşamazlar. Tâhâ 20/69: "...Büyücü nereye gitse kötü bir durumdan kurtulamaz." Tüm bu ayetlerden sonra, yaratılmış bir varlığın onu var eden Mutlak Kudret'in isteği dışında, Hz. Peygamber'e büyü yaptığına inanmak, akıl ve mantık ile bağdaşamaz.

SığındırıcıSûreler olan Felâk ve Nas'ın hikmeti.

Tek ve Mutlak Kudret Sahibinin Yüce Allah olduğu, hiçbir yaratılana değil yalnızca Yaratan'a sığınılmasının gereği, bundan sonra da o insana hiçbir kimsenin ve hiçbir şeyin zarar veremeyeceği vurgulanmaktadır. Sûrede böyle durumlarda Cenâb-ı Allah'a nasıl dua yapılmasıgereği de gösterilmektedir. Sevgili Peygamberimiz; sıkıntı, hastalık, göz değmesi v.s. gibi hususlarda, Kur'ân-ı Kerîm'in son üç sûresi olan Nas, Felâk ve İhlâs'ı birkaç defa okuyup dua ederek Yüce Allah'tan şifa (iyilik) dilemişolduğu hususu, İslâm bilginlerince de onaylanmıştır.

Bizler de ayni şekilde üç sûreyi Türkçe veya orjinali gibi Arapça okuyarak dua etmeliyiz. Yalnız Allah'a sığınılarak sıkıntıve hastalıkların giderilmesi için dua etmek, yardım dilemek Kur'ân'ın öngördüğü tavsiye ve emirlerdir.

 

BÜYÜ ÇEŞİTLERİ

 

Gildânî Büyüsü (Yıldız Büyüsü). Eski bir kavim olan Gildânî'ler büyücülük ve kâhinlik (Doğa üstü yollardan bilinmeyen şeyleri ve geleceği bilme iddiasında olanlar) ile uğraşıyorlardı.Gök ile alâkalı kuvvetler (melekler) ile yer ile alâkalı kuvvetleri (cinleri) birbirine karıştırarak meydana getirildiği söylenen ve tılsım ismi verilen büyüler yapılıyordu. Tılsım; tabiat üstü işler yapabileceğine inanılan güç, büyülü şey, muska demektir. Gildânîler eski bir millet idi; yıldızlara tapıyorlar, iyilik ve kötülüğün yıldızlardan kaynaklandığına inanıyorlardı. Hz. İbrahim, bu tür büyü ile uğraşan, tılsım denen garip şeyleri yapan, Gildânî'leri uyarmak için gönderilmişti. Onlar, yıldızlar topluluğu olan burçlardan büyük kuvvetlerin çıktığına inanarak, bazırakamların özelliklerinden ve tılsımlardan yararlanmak suretiyle büyü yapıyorlardı.

Güçlü Ruh Sahiplerinin Büyüsü. Bu tip büyüler; insan ruhunun terbiye ve temizlenmesi ile bazı güçler kazanacağına, kendi bedeninde olduğu gibi başka bedenler üzerinde de kuvvet ve etkisini arttıracağına inanılması esasına dayanır. Amaç, başka varlıklarıbuyruk altına almaktır. İrade gücünü kuvvetlendirmek için, dış Dünya ile bütün bağlarını kesip kendi içine çekilir; nefsin isteklerini kırma, manevî yükselişsağlama, yenilenme gibi çeşitli çalışmalarda bulunulur.

Manyetizma (telkin ve ipnozla bir kimseyi etkileme), ipnotizma (sözle, bakışla, telkin yoluyla sağlanan bir tür uyku), fakirizm (Hint felsefesinde insan vücudu bütün kötülüklerin kaynağı sayıldığından, bedene eziyeti ruhun kurtuluşu ve mutluluğu için gerekli gören çilekeşlik, Hint dervişliği) v.s. gibi uğraşılardır ki en aldatıcı ve tehlikeli olanı da bu tür büyülerdir.

 

Cincilik

 

Cinler ile iletişim kurularak yapılan büyüdür. Bir insanın cini çağırıp konuşarak onunla ilişki kurup kuramayacağı ilmî olarak izah edilemez. Ancak cinler vasıtasıyla büyü yapıldığı iddia edilmektedir. Ölülerin ruhlarıyla temas kurarak, insan ruhunun çağırılabileceğini iddia eden ispirtizmacıları da bu cincilerden sayabiliriz.

Büyünün en ünlü olanları; yukarıda açıklanan Gildânî Büyüsü, Güçlü Ruh Sahiplerinin Büyüsü ve Cincilik'tir.

Sanayi Aldatmaları. Bazı yöntem ve araçlarıkullanmak suretiyle yapılan hünerler, el çabukluğu türünden şeylerdir. Günümüzde de süper teknolojiden istifade ederek yapılan sihir gösterileri, büyük gelir getiren bir sektör olmuştur. Kur'ân- Kerîm'de açıklanan Mısır Kıralı Firavun'un büyücüleri de bu tür büyü yapmışlardı. Rivayete göre büyücüler; özel surette yaptırdıkları değneklerin ve iplerin içine civa koymuşlar, hünerlerini gösterecek alanı da daha önceden alttan ateş yakarakısıtmışlardı.

İpleri ve değnekleri halkın gözü önünde toprağın üzerine atınca, alttan ateşin, üstten güneşin tesiriyle civa genişlemiş, bu sebeple değnekler ve ipler kımıldadığından, halk bunları hareket ediyor sanmışlardı. Tâhâ 20/66,69 : " Musa sihirbazlara dedi: Önce siz hünerlerinizi gösterin. Bir de ne görsünler! Onların ipleri, sopalarıyaptıkları büyüler yüzünden kendilerine gerçekten koşuyorlarmış hayalini verdi... Allah Musa'ya sağ elindekini (bir tür ejderha haline gelen değnek) yere bırak, dedi. Onların sanayi olarak ortaya çıkardıklarını yutsun. Onların sanayi olarak ürettikleri sadece bir büyücünün hilesidir. Büyücü ise nereye gitse kötü bir durumdan kurtulamaz. " Hz. Musa'nın asası, büyücülerin tüm araçlarını yutmuştu.

Hayali Hakikat Göstermek. El çabukluğu denilen sihirlerdir ki, bunlara sihirden ziyade hokkabazlık adı verilir ki duyularıaldatma esasına dayanır. Tıpkı vapurda giderken sahili hareket ediyormuş gibi görmeye benzer. Buna gözbağcılığı da denir.

Bazı İlaçlarla Yapılan Büyü. Büyü yapılacak kimseye esrar, morfin, alkol gibi şeyler içirmek suretiyle aklı çelinir. Dışkılar, kadavra parçaları, kan ve cinsiyetle ilgili her çeşit nesne, büyücünün kullandığı ilaçlardandır. Bunların bir özelliği de dinen pis sayılan şeyler olmasıdır. Örneğin mundar olan pisliği, büyücü ilâç olarak kullanır. Ayrıca büyülenecek olan kimsenin vücudundan alınacak herhangi bir madde, örneğin (saç teli, tırnak v.s.) büyü yapımında kullanılır.

Kalbi bağlamak suretiyle yapılan büyüdür. İnsanları" cin çağırırım ", " manevî güce, kehanete sahibim " gibi yaldızlı sözlerle cezbedip kandırarak dolandıran ahlâksızlardır.

Söz götürüp getirerek insanları birbirine düşürmek, böylece kendi hesabına çıkar sağlamak da bir nevi büyücülüktür. (Bkz. Elmalı'lıM. Hamdi Yazır, cilt 2/120-131 - Prof. Dr. Süleyman Ateş, cilt 1/203-211)

BÜYÜ(WWW.rehberlik.com. dan alınmıştır)

 

Duydum ;

Şeytan dağındaki mağarada bir büyücü kadın yaşarmış ,

Aşka inanmayan taş kalplileri

Büyüler büyüler de kara sevdalı yaparmış

Yüreğimde yenilginin acısı

Düştümşeytan dağının yoluna

Az gittim ,uz gittim derken

Bir akşam üstü vardım o büyücünün yanına

Dedim ; bir halden bilmeze düştüm

Al bütün varımı yoğumu

Bir büyü yap da anlasın şu kız sevdanın ne olduğunu

İki yürek oydu, iki taştan koydu bir kutuya

Üç vakit sonra gel diye seslendi bir kör kuyuya

Tam üç yıl ,üç ay ,üç gün bekledim

Bir akşam üstü çaldı kapımı

Bilseniz ne hale düşmüştü o, kendini bilmez deli dolu kız

Kara gözlerinde kara gecelerin sevdası vardı.

Kapandıayaklarıma sev beni sev diye ağladı

Git dedim istemiyorum artık

Biraz da sen öğren ağlamasını

Karanlık geceler boyunca

Duy bir yol yalnızlığının kahreden acısını

İnanmayın dostlar inanmayın

Ne büyücü var meydanda ne de büyü

Yıllardır kendimi avutmak için uydurdum

Bu yaşanmamış öyküyü ...

 

ERMENİLER ÜZERİNE

 

*******

İranlılar ve Ermeniler kardeş kavim gibi idiler. Ateşe taparlardı. Benzerlikleri vardı. Kültür, din, dil benzerlikleri yakınlaşmalarını sağlıyordu.Hıristiyanlıktan çok önceleri İran ile Ermeni kavimleri birbirlerine tutkun olduğu halde, Hıristiyanlığın çıkmasıyla Ermeniler Hıristiyan oldu diyeİranlılar onları İran içlerine sürdüler.2. Şahpur büyük zulüm yaptı.Yetmiş bin Ermeni’yi sürdü.

Ermeniler Bizanslılarla da mezhep farkı sebebiyle ters düştüler. Devamlı aşağı muamelelere tabi tutuldular.

Onuncu asırdaimparator 11. Basil, Ermeni kavminin önemli kısmını tarım işleri yapsınlar diyeTeselya’ya, Mekadonya’ya,Trakya ve Bulgaristan’a gönderdi.

1299 da Osman Gazi, bazıErmeniler’iKaraman ve Kütahya‘dan alıp Bursa’ya yerleştirdi.1453 ‘de Fatih, karaman Ermeniler’iniİstanbul samatyaya’ya yerleştirdi.Ermeni patriğine de Rum Patriği haklarını tanıdı.

Yavuz zamanında Tebrizde ki Ermeniler İstanbul’a getirilidiler.

  1. 1. Ahmet zamanında İranla yapılan harpte, İranlılar24.000 Ermeni’yi İran içlerine sürdüler. Aras’ı geçerken boğalanlarla, yolda ölenlerden sonra az bir nüfus; İsfahan’a varabildi.

1778 tarihindeRuslar, Kırımda ki Ermeni ve Rumları Ekaterinoslav’a sürüldüler. Bütün malları ellerinden alındı.75.000 kadarı Sibirya steplerine sürüldü. Çoğu soğuktan danorak öldü.

1828de Ermeniler İranda et yemektense, bir Hıristiyan ülkesinde et yiyelim diyerek Rusyaya gittiler. Erivan, Karabağ ve nahçivan’a yerleştirildiler.70.000 Ermeni’de Kars ve Erzurum’dan ayrılarak Rusya’ya gittiler.

1753-1913 arasında Osmanlı Ülkesi’nde Devlet dairelerine yerleştirildikleri halde, 1903 de Rus Çarı’nın emriyleKliselerine bağlı bütün taşınır ve taşınmazalara el kondu.Papazlarınıöldürmüşler, kalanları da hapsetmişlerdir. 1905 de de Ruslar150 köy ve 15 bin aileyi perişan etmişlerdir.Ermenilerle birlik olan türkler’i de öldürmüşler, olanların Ermenistan hayallerini, binlercesinin vücudu ile yok etmişlerdir.

Türkler, Anadolu muhitine geldikleri andan beri Ermenilerle ilişkiler kurdular.1071 de Ermeniler’in bağımsız bir devleti yoktu. Hazar Denizi’nin batısı ileDoğu Karadeniz arasındaki topraklarda yaşıyorlardı.Kendi devletleri yoktu. Başka devletlerin topraklarında yaşıyorlardı.Çoğu zaman prenslik ve çoğu zamanda derebeylik olarak karşımıza çıkıyordu Ermeni toplumları.

1064‘de Kars Bağratlı Kralı Gagik Abas krallığını Bizans imparatoruKonstantin Dukas’a devretmişti.Niğde, Nevşehir, Kayseri bölgesi Kapadokya da yaşamağa başlamışlardı.

Ermenilerle ilişkilerimizSelçuklular zamanında başladı. Bizans ve Türkler zamanında da Orta Anadolu ve Güney Anadolu’ye yerleştiler. Haçlmı Seferleri sırasında da Klikya Prensliği bu bölgelere nüfuzunu kaydırdı.önleyemeyecekler, döktükleri kanda kendileri boğulup gidecektir.

Ermenilerle ilişkilerimizSelçuklular zamanında başladı.Bizans ve Türkler zamanında da Orta Anadolu ve Güney Anadolu’ye yerleştiler. Haçlı Seferleri sırasında da Klikya Prensliği bu bölgelere nüfuzunu kaydırdı.

Bir Ermeni yazısı söz konusu olmadığından Ermeni tarihi diye kendilerine özgü bir tarihten de söz edilemez. Yalnız sanat sahasında layıkı vechile çalıştıklarındanekonomik güç olarak sivrilmişlerdir. Bu mutlu yaşayışla da Ermenilerde müstakil bir devlet hissi belirmemiştir. Türklerle sekiz asır yaşamışlar bir iki olay haricinde pek önemlişeyler olmamıştır.Türkler’in pek çok örf ve adetini benimsemişlerdir.Musuki sahasındaUdi Hırant, Nikoğas Ağa,Nubar Tekyay, Tatyos efendi, Almeko Bacanos gibi meşhur müzik icracıları Türkler arasında yetişmiştir.1876 yılına kadar olay olmamış, ekonomik sahada hakimiyet kurmuşlardır.

DinleriGregorien,Katolik kilisesi ve Protestan Kilisesi’nde bağlıdırlar. Bu kiliseler arasında devamlı çatışma çıkmıştır.

Ermeni ırkı ise Denicir’in kanaatine göre: Karışık bir kütledir.Kısa başlı ırklarıHindu, Afgan, Asuri ve Türk Irklarından meydana gelmişlerdir.İştke böyle dökük bir millet ne yazıkki asrımızda Türk milleti’ni baş düşmanları bilmişler, başkaları tarafından böyle tanıtılmış onlarda azgın bir düşman olarak bize saldırmaya devam etmektedirler.Şurası muhakkaktır ki, yalnız Ermeniler değil, onlar gibi olan Yonan, Bulgar, Arapların bir kısım karanlık idarecileri, Türk’ün asrımızdaki hamlesini Türkler, Anadolu muhitine geldikleri andan beri Ermenilerle ilişkiler kurdular.1071 de Ermeniler’in bağımsız bir devleti yoktu. Hazar Denizi’nin batısı ileDoğu Karadeniz arasındaki topraklarda yaşıyorlardı.Kendi devletleri yoktu. Başka devletlerin topraklarında yaşıyorlardı.Çoğu zaman prenslik ve çoğu zamanda derebeylik olarak karşımıza çıkıyordu Ermeni toplumları.

 

FİNCAN OYUNU

 

Kevser'in arkadaşları Ermeniler'den Osanna, Meline,Mayrik, Rumlar'dan Niki, Şula, Fortune gelmişlerdi. Hoşbeşten sonra; Mayrik:

-Bizler sizin ya Buçakçayir bayiniza, ya da Aravan önündeki uzum baylariniza sizlerle birlikte gitmek istemekteyiz. Ailelerimizle birlikte. Hani bahçazi sizden, bohçasi bizdan gibi. Ne dersin Kevser hanim? Oradan da Kordonos'takidostlarimizi ziyaret etmek isteriz.

-Başımız üserinde yeriniz var. Bu gün perşembe yarın cuma. Akşam konuşayım, bir mâni yoksa Osman Ağa gelir haber verir veya haber yollar. Yalnız şu kadarınıönceden söyleyeyim ki tek bir sepet yiyecek getirseniz, bizde gelince yağından tuzuna kadar yiyeceğimizi getiririz, dedi.

Gülüştüler. Sevindiler.

.....................................

Osman Ağa'da uygun bulmuş, hem haber gönderilmiş ve hem de hazırlıklara başlanmıştı.

Önce, at arabalarına doluşularak, Bucakçayır'a gidildi.(1) Bucak Çayır'daki bağlarında çayırın üzerine sergiler serildi. Öğle yemeği yenildi. Oradan Aravan Önü'nde ki üzüm bağlarına gidildi.

Erkekler, bağdaşta otururlarken, dereden tepeden muhabbetle konuşurken, kız ve kadınlarsa aralarında oyunlar tertipliyordu. Alabildiğine geniş bağlardan üzüm, alıç ve badem

toplandı.Şehire varınca taksim edilmek üzere bir eşek yükü heylere dolduruldu. Heylerin üzeri bağlanmamıştı. Geçtikleri yollarda başta çocuklara ve rastladıkları kimselerden almak isteyenlere dağıtılıyordu.

Bağların kenarlarında, memelerinde südü kaynayan inekler, yamaçlarda besili koyunlar otluyordu. Gerek Aravan'ın ve gerekse Kurdunus'un evleri siyah taştan muazzam yapılardı.

Osman Ağa; bu köylerdeki her biri bir saray sayılan evlerin, siyah taştan yapılıbinaların haşmetiyle,bir de, Müslümanlar'ın oturduğu evlerin pejmürdeliğini düşündü.

Dökük sıvalı, aşınmış kağşamış, çoğu kırık basamaklı merdivenli, ahşap veya kara yapıtaştan evleri gözlerinin önüne getirdi. Devlete devamlı asker yetiştiren ve fakat iktisaden hiç desteklenmeyen Türkler'in hali içine sıkıntı verdi.

*****

 

 

 

HIRİSTİYANLARLADOST OLANLAR

 

(1) Kültürlü aydın Türkler,Hırıstiyanlarlatemas etmekten asla çekinmez. Ama bu hareketleri kimsenin dikkatini çekmeyecek şekilde olur. Aksi halde, gerektiği zaman , onlarda efkarı umumiyenin tutumuna iştirak ederler.

Ancak Türkler, bir defa bir gayrı müslümle dost olurlarsa, ona karşı daimabüyük dürüstlük gösterirler. Hatta onlarısofralarına kabul etmekten, onlara karşı en büyük dostluğu göstermekten çekinmezler. Ancak, böyle bir durumdayken, kendi davranışlarınıanlamayacaklarını inandıkları bir vatandaşı yanlarına gelirse, o zaman, daha bir yabancı tavrı, daha bir resmiyet takınırlar.Böylece bu topraklardaüstünolanınkendileriolduğunubelirtirler.(D’ohsson.Say. 200)

 

 

KURDUNUSTA AKŞAM

 

Hava kararırken Kurdunus’a doğru yola çıkıldı. Kayardı bağları’ Çarıklı sokağı’nın sonunda bulunan, Azer’in Pınarı’ndan kana kana su içtiler.

Kurdunus'ta önce İliades ve sonra daDimitri'nin Evi'ne varıldı. Osman akşam olmadan direği dönebilen kilisenin etrafında gezinmek istedi. Direği uzun uzun inceledi. Kiliseyi gezdi.

Bir kaç kişiyle tepelere tırmandı.Rum gençlerle sıkı silâh atışlarına girişti. Gülüştüler.Tepedeki muazzam binaya yakın ateşler yaktılar.Omuzlarına yorgun bir ağırlık çökünce döndüler.

Dimitri'nin konağında akşam yemeği yenildi. Yemekte Müslümanlar için dikkat edilmesi gereken hususlar göz önünde bulundurulmuştu. Bilhassa etler için tereddüt doğmasın diye tavuk ve hindi eti ikram ediliyordu. Gerek temin cinsini iğnelemek ve gerekse misafirlerde hoş bir havanındoğmasını sağlamak için ev sahibi tavuk ve hindi lâdes kemiklerini çocuklara uzatarak, onlarla beste girişmişti.

Mahzenlerden gelen ağır şarap tortu kokularından misafirler rahatsız olmasın diye balkonlu odaya almışlardı. (1) Siyah mermerden yapılı konağın salonunda kandillerinışığında MeryemAna resimleri görünüyordu. Müslüman çocuklarının Rum kızlarına tablolar için sorular sordukları, soruları onların cevaplandırışlarındaki anlayış, kulak misafiri olan Osman Ağa'nın hoşuna gidiyordu. Koskoca konak, süt döksen yalanacak anlayışıyle tertemiz bulunduruluyordu.

Etrafıgözüyle sezdirmeden inceleyen Osman Ağa'nın aklına meşhur bir meselleme gelmişti:

Adamın birine sormuşlar:

-Ne zaman yıkanıyorsun?

-Bir doğunca yıkanmıştım.

-Evet?

-Yani başka yıkanmayacak mısın?

-Canım bir de imam yıkayacak ya!

-Desene sen su kuşuymuşun be birader!..

Temizlik ne kadar güzel bir kavramdı. Bu gerçeği yakalayamayanların hâli, ne kadar acınacakbir durumdu. Bir zamanlar Avrupa kıyılarını korkuya boğan Türk Leventleri'nin baldırları, bacakları,elleri kolları tertemizdi. Avrupalı kadınların hayâllerini süslerdi. Beş vakit abdest bu temizlikte en büyük rolü oynuyordu. Sağlık ve sıhhatin kaynağıhalindeydi. Şimdi değişen neydi? Müslümanların yaşadığı sokaklardan bazılarıneden relli rezil, pislik içindeydi? Bu işin sırrını çözen var mıydı?

Gözler önündeki bu gerçekleri yakalayamayanların hâli acınacak halde değil miydi? Bu değerleri karşılıklı oturup kavgasız ve münâkaşasızeleştirebilseler ne kadar iyi olurdu.

Tesbihini ağır ağır çekerken bunları düşünüyordu. Beyninde ecinniler kaynaşıyordu. Hiç alışkın olmadığıbir baş ağrısının belirmesinden korkuyordu. Sezdirmeden etrafta dönen gözleriyle beğendiği bir hayatın sergilendiğini görüyordu.

Arada sırada kapattığı kirpikleri düşündüklerini kendisine tasdik ediyordu. Şu dostluğu asırlardır yaşıyorlardı. Birileri bozmak için korkunç dalaveralar çeviriyorlardı. Bıkmadan, usanmadan böyle konuları işlese "Hayın adam!" damgasını yemesi öyle kolaydıki!..

Keçeleşmekte olan beyninde uğultular hissedince, bakışlarındaki hüzün anlaşılacak diye lâf olsun kabilinden bir konu bulup konuşmaya niyetlendi. Fırsat ayağa gelmişken, "Bir kuşu kaçırmamalı, bir konuyu gün ışığına kavuşturmalı" kararıyla hareket edecekti. Gülücüğüne anlam veren gözlerini sâkin bir bakışla süsledi. Sıkıntılarını yok etmek isteyen ve gırtlağını temizleyen bir öksürüğün sonunda:

-Kızlar, doğum, düğün, ölüm ağıtlarını ayrı ayrı derleyip, sonra bunları bir araya getiriniz. Bölgenin halk bilgisi kaynaklarınınmeydana gelmesine hizmetetmiş olursunuz. Vaktinizi boşa harcamayın, dedi.

-Çok iyi olur Osman Aya, lâzım kunuşmak bu gün bunlari. diye evin kızıcevapladı.

Konu halk bilgisinden açılınca, gençlerin maharetleri söz konusu olunca Meline akardionunu getirip mahallî havalardan çaldı. Şarkılara genç kızlar iştirak ettiler.

......................

Bu sırada bir çocuk, simsiyah tüyleri gözlerini bile kapatmış, tavuk büyüklüğünde bir köpeği bağrına bastırmış bir şekilde odaya girdi. Çocukların yanına oturuverdi. Kurdunuslular’da bir irkilme görülmedi. Hattâ bazıları çocuğa yaklaşarak elleriyle bu tüylü mahlûku sevmeğe bile başladılar. Ama başta, Kevser olmak üzere, kız kardeşi ve çocukları irkilme geçirdiler. Yerlerini sürünerek değiştirip, köpekten öte bir mesafeye doğru uzaklaştılar.

Bakışlarından hoşnutsuzlukları okunuyordu. Osman Ağa durumu gördü. Evlerindeki köpeklerini çok seven insanlar bu tüylü köpekten neden irkilmişlerdi? Sebebi basitti. Hadislerle nizamlanmış bir durum. Malesef bu muhitlerde bilinmiyordu. Uyumsuzluğunkaynağı bundan doğuyordu.

Hırıstiyanlar, köpeklerini evin içine alabiliyorlar, bağırlarına bastırabiliyorlardı.Temizlenmek için ne kadar yıkanırsa yıkansın, köpek pislik ve hastalık taşıyan bir hayvandı. Köpek, “insanların can dostu olmasına rağmen,” Müslümanlar katiyen ve asla evlerinin içine sokmazlardı. (2) Yeri bahçeydi.

Çocuk, köpeğini halının üstünde sırt üstü yatırmış, sağ eliyle karnını ve memelerini, herkesin gözü önünde,olagan bir işyaparcasına kaşıyordu.

Osman Ağa'yı da sıkıntı basmıştı. Ev halkını darıltmadan meseleyi nasıl halletmeliydi? Köpeğin dışarı bırakılmasını nasıl sağlamalıydı? Gözlerini gizlice gezdirdi. En ufak bir rahatsızlık sergilemeyen evin halkının tavırlarını inceledi. Yerinden doğruldu. İstemediği halde, O'da, köpeğin tüylerini okşar gibi etti. Köpeğin adını sordu. Çocuk büyük bir öğünmeyle boşbulundu:

-İsmail deyiverdi. Osman Ağa bozuntuya vermedi. Cinsini, neler öğretilebildiğini konuştu çocukla. Hayvan sevgisinin çok önemli olduğunu, insanların hayvanların tavırlarından öğrenecekleri çok şeyler bulunduğunu anlattı. Fakat ne kadar temizliğiyle ilgilenirlerse ilgilensinler, insan sağlığı için çok zararlıpislikler taşıyabileceğini, yumuşak ve dolanbaçlı bir dille çocuğa anlattı.

Konuşmasının etraftan duyulduğundan emindi. Alınma olmasın diye kimsenin yüzüne bakmadan iti sevmeğe devam etti.

-Köpeği sevdikten sonra elimizi bir yıkayalım! diye yavaşça kendi kendine konuşur gibi etti.

Dışarıçıkıp, elini mabeyndeki muslukta gıcır gıcır yıkadı. Dönüşünde renk vermeden, heyecanlı heyecanlı bir başka konuyu konuşmaya başlamıştı. Ama sergilediği tavırın ne anlama geldiğini ev sahipleri çoktan anlamışlardı.

Dimitri, etrafın ilgisini çekmeyen bir yaklaşımla, çocuğun kulağına eğilip, bir şeyler fısıldadı. Çocuk, -bir şeyler hatırlamış, bir şeyler almaya gidiyormuş gibi-kalktığı gibi kayboldu.

* * *

Osman Ağa baldızı ve diğer Türk kızlarının, Rum kızlarıyla olan arkadaşlıkları içısıtıyordu. Birbirlerine çeyizlerini gösterişteki samimiyet, taş merdivenlerden seke seke çıkarken kınalı boncuğun dallardaki yükselişi havası sergilemeleri Hz. Adem’in torunları arasında bir ahenk değil miydi?

Kimseninkimseye zoraki bir üstünlük tasladığı yoktu. Herkes karşısındakinin olumlu yanlarını anlamayacak kadar kafasız değildi. Yapmacığa kaçmayan ve fakat karşısındakine olağan değer verildiği hissini veren davranışlar herkeste huzur yaratıyordu.

Beynindeki kesif buhayrı dumanı sonbahar rüzgarıyla dağılmış, yerini ılıman bir rahatlığa terk etmekteydi. Kötümser düşünceleri bırakıp, o andaki yaşanan hayatın lezzetini damağında ve dimağında hissetmeye çalıştı. Gülümseyen yüzünde dağpınarı duruluğu, berraklığı, goncaların filizlenmesi oluştu. Yumuşak bakan gözlerinde mâsumluk belirdi.

Kucağına uzatılan evin bebeğini sevmeye başladı. Osman Ağa'nın iri bıyıklarınıparmaklarıyla tutmaya çalışıyordu.Gözlerinin içinde mevcut olan bütün samimiyetiyle gülümsüyor, "Gu.... gu..." şeklindeki müşterek lisanla iyi bir anlaşmanın başlatıcısıoluyordu. İşaret parmağıyla çenesine dokunulduğunda; kollarını; -ulu bir kavaktaki yuvasından kendini boşluğa bırakan Hacıbabaların kanatları- gibi açıyordu. Çıkardığı seslerle bir şeyler anlatmak ister gibiydi.

Çocuğun yanağını bir kaç defa yüzüne yaklaştırıp kokladı. Yavrunun tertemiz kokusu, ciğerlerini doldurmuştu. Ayağa kalkıp, kartal kanatlarına benzeyen kollarıyla onu tavana uzattı. Bir kaç defa kaldırdı, indirdi. Uğunurcasına gülüşüyle halinden memnun bebek, bakışlarındaki safiyetiyle "Birlikteliği devam ettir, sevmeğe devam et," istemini anlatır gibiydi. Tesbihi yüzüne yaklaştırıp, uzaklaştırırken, debelenmeleriyle aradığı ortamı bulduğunu belli ediyordu.

Hiç bir yabancılık çekmeden, bu karakaşlı, kara gözlü heybetli adamın kollarınıkendisine mekân tutmuştu. Derin bir haz aldığı ortadaydı. Kollarıyla, O’nu, en ileri mesafeye uzatıyor, sonra, süratli gözlerini gözlerine yaklaştırıp,“Beee...eeeh!” diyordu.

Avurtlarınıdemirci körüğü gibi şişirip, yumruğuyla vurunca nefesinin boşalmasında sergilediği komiklikleriyle, odayı kaplayan, bebek ve çocuk gülüşmeleri, ev halkını çok mutlu kılıyordu. Kendilerine karşı sergilenen bazı aşağılayıcıtavırlar, bu insanlardan katiyen ve asla sadır olamazdı.

Neden öyle ise bazan kulaklarına gelen:

-Kefereler! lafıyla başlayanaşağılayıcıtavırlar olabiliyordu?

........................

Nasıl bir adamdı bu Osman Ağa?! İnsanların, kuşların lisanını bilen esrarengiz bir adamdı sanki. Çocukla çocuklaşmadaki mahareti hazla seyrediliyordu. Babalarının bebeğe gösterdiği yakınlık, Alp ve Kağan'nın huzurunu kaçırmıştı. Kağan sürünerek babasına yaklaşıp, şalvarının paçalarını tutup çekiştiriyordu. Bu hal herkesin “karnında et bırakmadan” gülmesine sebep oluyordu.

Osman Ağa eğilip, küçük yavrusunu da tek pençeyle alıp kaldırdı. Her ikisini havaya kaldırıp indiriyor, birbirlerine yaklaştırıp uzaklaştırıyordu. Alpaslan'ın endişesi dağılmış, havadaki uçuşmalarla neşelenmişti.

Çocuklar karşılıklı olarak kollarını birbirine uzatıyor, ahraz lisanıyla pek alâ anlaşıyorlardı. Her ikisini bir battaniyeye yatırıp sallıyor, kaldırıyor ve bırakır gibi edip, çığlık atmalarına sebep oluyordu.

Mayrik'ten bir çarşaf isteyip, “kokucu” taklitleriyle bebekleri ve kız ve oğlan çocuklarını güldürüyordu. Ev sahibinin çocuğunun kız olduğunu, şu hitaptan sonra Osman Ağa anlayabilmişti:

-Onları birbirine çok yaklaştırma Osman Aya.. Dermason olayından ders almamişa benzersin?

Gülümsedi. Başıyla "Haklısın!" işareti yaparak öyle bir konunun konuşulmasına hazırlıklı olmadığını, bu kısa beraberlikte felsefî veya fikrî meselelere girmek istemediğitavrını belli etmek istedi.

Misafiri,“çocuğuyla fazlaca meşgul etmemek için” anası kollarını çocuğuna uzattı. Bebek, gitmemek için yekinmeye başladı.Zorla almaya kalkışınca da, feryada başladı. O’nun bu hali, küçük büyük herkesinhoşuna gitti. Gözleri yaşaranlar oldu. Ciyakli ağlayışı tüm oradakilere ne güzel mesajlar veriyordu. Her iki bebeği de bağrına bastırıp koklayıp, analarının kucağına veren Osman Ağa’da bu kadar çırpınmaya rağmen yorgunluk alameti yoktu.

Kevser, sezdirmeden, odadakilerin yüzünü inceledi. İçten içe sevinç ve mutluluk dolu gözlerle seyrediyorlardı. Kocasının da, yapmacık olmayan bir sevgiyle çocuğaısındığını, kadınlık ve analık duygularıyla fark ediyordu. Çantasından daha yeni çevrelediği ve işlediği bir ipek bezi bebeğin kundağının kenarına sokuverdi. Ağız ve yüz temizliğini bu bezle yaparken kendilerini hatırlamalarını istiyordu.

.............................

Yapmacıklığın zerresinin bulunmadığı, kırk yıllık hısımların bir araya geldiğinde doğan samimi havayla sohbet sergileniyordu. Osman Ağa'nın da, diğerlerinin de gözlerinin içi gülüyordu.

Bir ara pencereden dışarıyı seyretmeğe koyuldu. Kilisenin arka bahçesindeki karaağacın sergilediği havayla ilgileniyordu. Nereye baktığını, takip etmişolmalı ki,Meline yanına yaklaşıp,-sabahların çiğ düşmüş mut üzüm danesini andıran- gözlerini Osman Ağa'ya dikip:

-Bu ayaç çok güzaldi. Ama bir ağaç kakan sülâlesi zavalli ağaci etmiştir delik deşik. Ne yapazayimizi şaşirdik. Kuşu kovsak ona yazik, bıraksak agaza yazik.

- Bu güzel başınızı böyle konularla yormanız, ne kadar ileri bir düşünce sistemiiçinde olduğunuzu gösteriyor. Kati bir kanaate varınca lütfen beni de bilgilendirin.

Bir ara erkek ve kız çocuklarını bir köşeye topladı. Cız oyunuyla ortalığın“vayvillim havasına” dönmesini sağladı. Kızların daha çok oyundan hoşlanmalarına rağmen, mızmızlık ettiklerini görüyordu. Oyun sonrası ağız dalaşlarının kavgaya ve küskünlüğe dönüşmemesi için teker teker nasihat etmeyi ihmal etmedi. Elelepelek, "Hav hav oyunu" küçüklerin, "Hırsız zabıta"

ve "Cız oyunu" da büyüklerin çok hoşuna gitmişti.

Osman Ağa, hem arkadaşlarıyla sohbet ediyor ve hem de arada sırada çocuklarla ilgileniyordu. Onların zekâ seviyelerini ölçen konuşmalar yapıyor, oyunlarına iştirâk ediyordu.

Bir ara, Osanna'nın ısrarı, -Mayrik'in mutfaktan getirmesi- üzerine kadın erkek birlikte fincan oyunu oynamağa başladılar. Kızların heyecanlanması, ara sıra feryat etmeleri ve gülüşmeleriyle çok iyi bir zaman geçiriyorlardı.

Oyun iki defaMeline'de, bir defaNiki de kalmıştı. Son defaysa Osman'ın baldızı Almıla’ya yıkıldı.. Erkekler yüzüğü bulamamanın sıkıntısıyla birbirleriyle ağız dalaşı yapıyorlardı. Kaldırılma sırasında ve sondan ikinci sırada yüzüğü bulmanın üzüntüsünü tatmayanKevser ve Osman’ın zevkine diyecek yoktu.

Madam Raşel, oyunu bütün dikkatiyle takip ettiği için, bir kaç defa emir veren durumunda olmuştu. Madam İrini ve Meri attıkları kahkahalarla fincan oyununu bayram yerinde oynanıyor hale getirmişlerdi.

İhtiyar Vasos, burnunu, kulağını ve gözlerini fincanlara yaklaştırıp yaptığı acaip incelemelerle,-eşi önderi olmayan- bir orta oyunu sergiliyordu.Kuris ise işin hilesine kaçıyor, tepsinin üzerine abanıp iri burnunu, tosbağa gibi uzatıp,göz açıp kapayıncaya kadar parmağıyla fincanlara hafifçe dokunup,sezdirmeden kıbratıyor,altında yüzüğün bulunup bulunmadığını - bir haksızlığa bürünerek- anlamak istiyordu.

Hareketini fark edenlerin bağrışmalarıyla,köşesine sırıtarak çekilmek zorunda kalıyordu. Cezalar arasında; türkü, şarkı söylemek, kalkıp herkese su vermek, avucun kayışla döğülmesi için uzatmak, hayvan seslerini taklit etmek gibi olanları vardı.Bu cezaları sık sık alan Meline, Meyrek ve Almıla'nın mızıklandıklarıgörünüyordu.

Bir ara fincan oyunu bırakılıp çocuklarlasohbeti ilerletti. Bilmeceler sordu. Bilmece işi birden bütün hane halkını, oradakileri sardı. Herkes bildiği bilmeceyi tekerlemeli olarak söylüyordu.O kadar ğgüzel bilmeceler söylendiki bilmek için uğraşanların söyledikleri cevaplarda gülünç havalar oluyor, herkes gülmekten kırılıyordu. Bilmeceyi kızlar önce biliyorlardı. Bu onların devamlı bu oyunları oynadıklarını gösteriyordu. (75/1 )

Gece yarısına kadar oturuldu. Osman Ağa, kendisine sıra gelince, yüzüğü, karşısındakinin gözlerini ve hareketlerini iyi takip ederek bulmayıbeceriyordu. Yüzüğün her bulunuşuyla yükselen kahkalar Aravan’dan duyuluyor sanılıyordu.

Bu birlikteliğin, bu sohbetlerin -yapmacığı olup olmadığını- sezdirmeden inceliyordu. İnsanların birbirlerine yakınlığı tabiiydi. Hele hele kadınların, hiç bir peşin hüküm taşımadan dostluk kurduğunu anlıyordu. Meselâ, şurada bulunanların hemen hepsi kendi törelerine düşkün, -kendi cephelerinden- dindar kimselerdi. Ama kavga kaşıyıcı kimseler değildiler.

Tek kelimeyle, hepsi “Osmanlı olmanın huzurunu ve gururunu” yaşıyorlardı. Bu dostlukların yaygınlaşması için neler yapmasının gerektiğini düşünüyordu.

Karnınıfırdola saran kuşağının, sağ üstündeki yelek cebinden bir işlemeli kese çıkararak açtı. Bir avize parçası vardı. Papaz Efendi, İstanbulda benzerini aramasını ve bulursa bir miktar getirmesini istemişti. O parçayı, bulunduğu evin divarında asılı küçük avize taşlarıyla karşılaştırmaya başladı.

Kapalıçarşının neresinde bulabileceğini konuştular.

..............................

Şehre dönmek için yola çıkıldığı zaman araba tekerlerinin sesinden başka bir ses çıkmamaktaydı. Gökyüzü yıldızlar parlıyordu. Bu ışık atmosferi, kıpırdayan bir iki buluta gri bir camlaşmışlar gibi bir görüntü veriyordu.

Köyden uzaklaştıkçaköyün köpek sesleriyleKayardı bağlarındangelen köpek sesleri birbirine karışıyordu. Kadınların ve erkeklerin fısıltı halinde konuşmaları, arabaların şinanalarının sesi, kızarmış gözlerde belirmeye başlayan uykuyu dâvet ediyordu.

**************

 

KÖPEK

 

Köpekler de pis sayılır. Geçerkenbirköpekonlaratesadüfendeğerseonlar pis olurlar ve yıkanmaları icab eder. Bunun içindir ki, koşan bir köpek görürse,bizim attan korktuğumuz gibi korunurlar.Köpekleri hiç evlerinin içinde tutmazlar. Fakat onları herkesin kendi oturduğu mahallede sokaklara bırakırlar ve bu köpekler arada durmaya o kadar alışmışlardırki, bir başka yere gitmezler. Eğer bir başka sokağa girmek içinkendi sokaklarından çıkarlarsa, diğer sokağınkileronlar üzerine saldırırlardı.Bir sokağın köpekleri diğer sokağın köpeklerinin girmesine engel olurlar. ( J.Thevenot. s.130)

 

KURDUNUS  ÜZERİNE BİR MAKALE

 

 

NİĞDELİ PRODROMOS

 

-o-

 

KURDUNUSLULAR

 

TÜRK OLDUĞUNA DAİR “yazılar ve görüşümüz!” YİNE DOĞRULANDI.

 

Hürriyet Gazetesi Çarşamba günleritarih dergisi eki veriyor. Bu sayısında güzel bir bilgi yayınlandı. Murat Bardakçı Bey’in çıkardığı bu derginin 20. sayfasında((Merkez Efendi Kabrista’nınhemen yakınında bulunan Balıklı Rum Kilisesi’nin avlusunda 1867 tarihini taşıyan bir mezartaşındaKaraman Türkleri’nden olan Niğdeli Prodromos’un ölümü bir şiirle anlatılmaktadır:

 

“Niğde Sancağı’ndan Krodonos‘tur vatanım,

İvan Torunu Prodromos’tur namım,

Donanma gecesi bir kazaya uğradım,

Seyre gittim ateş talimi karşısına,

Taş kışlada fişek vurdu başıma,

Yeni girmiştim yirmibeş yaşıma,

Rahmet çıkarın okuyup kardaşlar,

Ustam da ahı figan eder, akıtır kanlı yaşlar.

 

Şiirde geçen Krodonos’un bizim bildiğimiz kırk yıllık Kurdunus, Türkçe şiirinde Hıristiyan Türk Prodromos’a ait olduğu inkar edilemeyeceğine göre, eskiKurdunus Halkı’nın Türk olduğu hakkındaki kitaplarımda yazdığım ihtimalleri bir ispat daha almıştır.

Devlet Acze Düşmez kitabımda, Mefil Tosun Hoca’nın Munise Tosun isimli karısından derlediğim pastırma-sucuk hikayesi ni naklederken şöyle diyordum:

Madem ki, Niğdeli Kadınlar Kurdunus’a gidip, oralı kadınlardan Pastırma sucuk yapılmasını öğreniyorlarmış, tamamen Türk Adeti olan pastırma sucuk işini ihtisasen iyi bilen bir kimsenin Türk asıllı olmasından doğal ne olabilir?. Şu var ki, bunlar 1071 den önce Anadolu’ya gelmiş Türklerdir. Kurdunus halkı’nın Türk olduğunu sanıyorum.

Üniversitemizde bulunan bilim Adamı Doçent Faruk Yılmaz Bey Efendi’nin, İbrahim Öztürk beyefendi’nin bu konudaki teşvik ve yazılarını da biliyorum. Türk tarih Kurum Belleteni’nde Prof. Semai Eyice ’nin yazılarından da haberim var. Kurdunus halkı Türk idi. Bu halk şimdi nerede?

Zira, Devlet Acze Düşmez kitabımda Kurdunus halkından bazı kimselerin Osman Ağa ile karşılıklı olarak nasıl ziyaret yaptıklarını, Türk gibi yaşadıklarını uzun uzun anlatmıştım.

Bu yeni yazı bu araştırma benim anlattıklarımı tamamlar ve kuvvetlendirir bir delil olduğu için çok mutluyum.

Niğdeli Prodromos, şiirindeki çağrıya uyarak seni rahmetle anıyorum. Allah rahmet eylesin. Sen kaza kurşununa uğradın, ustan seni çok sevdiği için mezar taşınıyazdırdı. Tarihin aydınlanmasını sağladınız. Nur içinde yatınız.

Kurdunus halkı Türk olsa ne değişir, Rum olsa ne değişir? Tarihe bakış açımız değişir.

Eğer milletler bir dine girdikleri vakit, dillerini, yaşayışlarını da değiştirirlerse, kimliklerini de kayıp ediyorlar. Hatta çoğu ortadan kalkıyor. Türk ismini bırakıp, Hıristiyan olduk diye hıristiyan ismi alınırsa, Müslüman oldu diye Arap ismi alınırsa, kayıp olma yolunda adım atmış olurlar.

Hazar Denizi’nin etrafındaki Türkler nerede? Uzlar, Peçenekler nerede?

Bir sürü Türk kavmi İran üzerinden Türkiye’ye gelirken ne kazanmışlar, nelerini kayıp etmişlerdir? Nerede Türk isimleri? Nerede törelerimiz?

Tek Tanrı, Allah inancı çok güzel bir şey. Hele hele Kur’an yer yüzünde eşşiz bir rehber. Gel gör ki, Emevi Bataklığına saplanmak bir milletin sonu demek olmamalı.

 

BİLMECELER

 

Yazı hayatımızın 43. Yılına girdiği günlerdeyim. İçim halen milli ve manevi konulurda makale yazmak istiyor. Ama gel gör ki, ruhumdaki kavgayı terk ederek,folklorikkonuları işlmek ve helehele hayatımın anlamısaydığım Gökçe Dede serisini ilerletmeyi de düşünüyorum.

Bu cümleden olarak, akşam Türk bilmecelerine ait kitapları karıştırdım.Bazı notlar aldım. Öyleyse, kafamda küçüklüğümden beri yer etmiş olanlarıyla, folklorik bilgileri bağdaştırarak, arada sırada günlük meselelere de fiske vurarak, bilmece konusunda dikkate değer bir eser yazayım dedim.

Bismillahirrahmanirrahim, esirgeyen bağışlayan Ulu Allah adıyla demeyi iki parağraf, iki içerlek, iki satır başı geciktirmem inşallah sakıncalı olmamıştır.

Bilmecelerimiz, atasözlerimizden sonra gelen güzel sözlerdir. Görünüşte, küçüklerimizi ilgilenririr gibi görünür ama, büyükler bu mantık oyunlarını kendileri için icat etmişlerdir. Neden mi dersiniz? Öyle bilmecelerimiz vardır ki, insan aklının topyekün çalışması sonucu bile bilinemiyecek yapıdadır. Çözülmesi kolay değildir. Bilgisayar gibi aletlerle bile arasanız bulmanız mümkün olmayabilir.

Bunun bir sebebi de şöyle icad edilebilir.Bazan, sohbetlerimizde fıkra ya da bilmece adıyla türetilen bir söz güruhu vardır. Amerikan fıkrası.Amerikan bilmecesi. Gibi.

Ah bu Amerikalılar. Bu türü de Osmanlıdan almışlar ve bize kendilerininmiş gibi yutturmuşlar.

Gelelim konumuza. Arşivimde binlerçe bilmece var. B.en bunlardan bence orijinal ve bilmece adına uygun olanlarını seçtim ve arz ediyorum. Zira, bu yazının anlamı yararlı olmanın yeni bir örneğini vermektir. Öyleyse kaliteli olanlarını sunayım. Yine de içinde kalburun üstünde kalan iufaklar var ise siz hoş görürsünüz. Hani şu anda kutsal davaları savunma rolünü yüklenmiş, ama kalburun altına geçmesi yıllar evvel olması gereken tipleri görmüyor musunuz?

Bu bilmece en kolayıbilemediniz mi? Kutsal davalar adına rol alıp, içine eden kimlerdir desem bilmesi o kadar zor mu kardeşim?

Bir zamanlar 940 yıllarda teknolojiye ait tek eğlencemiz radpyo iken, nerede elektiriği öyle bol bulmak.İşimiz gücümüz, masal, hikaye, destan ve bilmecelerdi.

Bilmeceleri çocuk çocuğa pek az sorardı. Mutlaka bir veya iki büyük , ya da bir kaç büyük araya girer bilmeceleri onlar sorardı.

Çocuk çocuğa sorulan bilmeceler çok bilinenleri olurdu.

Bu araştırmamda, ben bazıbilmecelerden hareket ederek, yeni manzum söyleyişler de hazırladım. Eğer bu bilmeceyi bilmiyorsanız, sakın saçma gelmesin. Bildiğiniz gibi 1960 lıyıllardan beri benim folklor derlemelerim, genel itibarıyla Türk dünyasıhedeflidir. Yani illa da doğduğum büyüdüğüm yerlerin bilmeceleri olacak diye bir şey yok.

Mesela: Kel kel tesen kelmez, kelme kelme tesen keler. BilmecesiTürkiye sınırlarını aşar. Ve ben bunu onlarca yıllardır arkadaşlarıma soraram. Gael gel desen gelmez., gelme gelme desen geliverir ne olaki?

Zaman! İşte bu gün çoğumuzun zaman fukarası olduğunu akıldan çıkarmayıp konuyu eleştirirken, konuya girerken, konuyu açarken zamanın iyi değerlendirmenin çaresine bakmamız gerekir.Çünkü., zaman bazan o kadar sıkıcı olurki, iyi bir şeyi beklerken ya da kötü bir şeyihn bizden iuzaklaşmasını beklerken onun geçmesini beklemeye başladığımızda beklediğimiz an için gel gel deriz gelmez bir türlü.

Çok hoşlandığımız bir anıyaşarkende hep düya gibi olmasını istediğimiz için aman bu an bitmese diye dua ederiz. Bitecektir. Ama kelme kelme tesek de o keler malesef.

Mangalın başında olunuz ya da olmayınızb. Eğer bilmeceler için kendinizi psikolojik bir havaya adamışsanız kafanız çok iyi çalışır. Tak tak diye soruları cevaplarsınız. Eğer uykunuz gelmişse ve havanızda değilseniz ve muhatabınız da saçma sapan bilmecelere tutkunsa, haliniz harap demektir. Dersini çalışmamış öğrenciye benzersiniz.İşin tadı tuzu kalmaz. Karşınızdakinin düşünür pozuna girmesi, filozofi hava atması da ayrı bir tantana.

Bilmecelerinde normali ve müstehçeni vardır. Sohbet ehillerinin bunun d6ozunu iyi ayarlamaları işin tadını tuzunu kaçırmamaya yarar.

Bilmece derken konunun akrabağsı olarak bulmacalar aklıma geldi. Sorarım sizleri.? Onlarca çarşaf çarşaf gazete okuruz. Ben dahil çoğumuzun da malesef okuduğu boyalıbasınınkaranlık kucağıdır. Bilmece değilse bile bulmaca adı altında sunulanların genel çerçevesinde basit bazısinema sanatçılarının yatak hayatı değil de nedir?

Bir takım ahlaksız erkek film yıldızlarının kaç kadınla yattığnı anlatan halyatlarının incelikleri değil midir? Kaliteli tanzim edilmiş kaç adet bulmaca ile karşılaşırsınız? Hele hele klasik kelimeleri piyasaya sürenlerin maharetlerinden kim ne kapabilir?

Tarihimizden, çoğrafyamızdan püf noktalarını ortaya çıkaran kaç bulmaca ile karşılaşırsınız?

Eee? Günümüz de, durum bu kadar vahim iken, basın yayın bu derecede hakimken durum bu da, dün defter kağıtlarının boş yerlerini kullandığımız zamanlarda bu tip yönetmeleri kimden nasıl bekleyecektik?

Günümüzün en hain insanı bana göre kenidisine milliyetçi muhafakazakar damgasını vurup, karşı güçlerin akıllıve güaçlü saldırıları karşısında sus pus olanlardır.

Bilmeceler üzerinde çalışmanın bir vatanseverlik olduğunu sanıyorum. Zira, halkımızın moral değerleri, türküleri,adetleri, ananeleri, manileri, atasözleri, eğlenceleri,oyunları ve benzeri değerlyeri kaybolmaya yüz tutmuş gibidir. Şirler, masallar, efsaneler, hikayeler ona keza.

Halkın edebiyat ve sanat anlayışı, medeniyet ve kültür seviyesi korunmalı ve araştırmalarla tesçil edilihp ebediyyen yaşaması sağlanmalıdır.

Naki Tezel bilmeceleri tarif ederken, (Türk Halk bilmeceleri isimli eserinde) bir zeka ve muhakeme usulü oldukları kadar, teşbih ve tasvir sanatları bakımından eşsizdir, mensur ve manzum şiirin pek canlyı örneklerini de ihtiva etmektedir, demektedir

Ben de bazı bilmecelerişiirleştirdim. Bir kaç satır ekleyerek zenginleştirdiğim gibi halk içinde kullanılan satırlarına da bazen aynen riayet ettim.Gökçe dede romanın geçtiği muhitte çok bilinen bazılarını aynen naklettim. Derlemiş bulunduğum tüm bilmeceleri nakledecek olsam, sanırım ki, başlı başına bir kitap yayınlamak icap edecektir. Halbuki bizim öncelikli meselemiz, Gökçe Dede serisinin bir an önce bitirilmesi gerekmektedir.

Bilmecenin halkımızın zekasının ürünü olduğunu tekrara gerek yok. Radyonun yaygın olmadığı,televizyonun bulunmadığı zamanlarda bilmeceler halkın eğlenme ve düşünme ihtiyacını epey tatmin etmiştir.

Bilindiği gibi manilerde, türkülerde olduğu gibi bilmecelerinde bir yazanı, meydana getireni vardır. Halk tarafından benimsenirse sözlü edebiyata yerleşmiş ve Türk boylarınca uzanıp gitmiştir. Zamana uzanış şekli ise ayrı bir güzellik.

Bilmece konularını da sınıflandırıp, örneklerini versek iyi ya, mesele çok genişleyeceği için şöylece sayıvermek daha iyi olacak:

Dini inanışlardan tutun da, her türlü toplumsal olayı, insan organlarını, tabiat olaylarını, bitkileri, bir çok hayvanları, (Günlük konu olan pireden, file kadar.) yiyecek ve içekleri zeka kudretlerini, muhaylile ufkunu, hayvan türlerini, her türlü maddi varlıklarıkonu alır.

Halkımızın uzun asırlar psikilojik yapısını, zevk sanatını inceler aksettirir.

Bilmeceler hiç bir zaman yalnız çocukların dünyasını aksettiren bir mesele değildir. Halkın bütünü ile zeka oyunları sergilenmesinde, ve çoğunla çocuklarla birlikte baş vurulan bir edebiyat olayıdır.

Bir yetişkin kimse, çocuğu ile meşgul olurken ona bilmece sorma ihtiyacı duymaktadır. O anda belki de kendisi de bilmece mucidi, yaratıcısı olabilir. Şu anda biz mesela bilmece üretsek aklımıza şöyle bir şey gelebilir:

Kıvrım kıvrılır, dışarısıyrılır. Ne ola ki? Bağırsak değil mi? Kıvrım kıvrım. Dışarı sıyrılması da bir gerçek.

- Dünyayı eritir, ağrısa yeridir? Bu nedir? Ne olabilir. Dünyayı eritir derken sanırım miğde kaskediliyor. Öyle yaparsan da miğde ağrısına uğrarsın diyoruz.

Akciğeri tanıtan bir bilmece de siz yaratıverin hadi bakalım.

Adem-Havva: Ey kişi, ne biri bilirsin, nebeşi, dünyaya biri,(bir misafir) gelmiş, anası erkek, babası dişi.?

Ağız : Benim bir damım var, içinde çapa dolu.

Adım: Bahçevan bahçeye ilk önce ne atar? Adım.

Ağız, burun, gözler, kaşlar, altın saçlar: Tap tapılayık, tapılayığın üstünde muşulayık, mulayığın üstündeışılayık,ışılağın üstünde kolancık, kolancığın üstünde alancık, alancığın üstünde ormancık, ormancığın üstünde bir güdük domuz.(Tezel)

Ağız, burun, gözler, kaşlar, saçlar: Altı aşçı dükkanı, üstü hor hor çeşmesi, aynacılar, kemancılar, kıl bayırı, hastane çayırı (Tezel)

Ağız, burun, gözler., saçlar: En altı bakkal dükkanı, daha üstünde kapaklı ayna,en üstünde çayır çimen.:.

Ağız, dişler , dil: Altıçukur ocva değil, üstü kubbe, hava değil, içinde bülbül öter, otuz iki kız çevresini bekler, ottan yapılmış yuva değil

AĞIZ: Kırmızı bir kafeste bir çok güvercin, gençliğinde iyi bak, kocalığın gövensin.

Ağız: Küçük bakkal, dünyayıyukar. Kafiyesiz ama, kolay bir bilmece olarak üretilmiş işte.

Ağız: Üzerinde çift oluk, içinde kızıl balık.

Akıl: Alemi döndürür felekten, dünyayı geçirir elekten, her başta bulunmaz bu yüksek dilekten.

Akrep: Üzidir, üzi, çirtiğin kızı. Çimdikler bizi.?

Altı deri, üstü deri, içinde bir avuç tatlıdarı)(İncir)

Altı göl, üstü gül.(Lamba)

Altın- Sarıdır safran gibi, okunur kuran gibi, hem vallahi hem billahi ne şeftali ne zerdali?

Altın: Sarıdır safran gibi, okunur kuran gibi, ya bunu bileceksin, ya yarın sabah öleceksin?

Altın: Yer altında paslanmaz.

Ana kucağındaki ve karnındaki iki çocuğu: Bir köprüden üç kişi geçer, biri bakar basar geçer, biri bakar basmaz geçer, öbürü ne bakar, ne basar , geçer?

Araba tekerlekleri: Küçük kaçar, büyük tutamaz. ?

Araba: Dağdan gelir homur homur, ayağında koca demir. ?

Arabadan atladı, pantolonu patladı.( Karpuz)

Arı: Ben bir nesne gördüm, canı var, kanı yok, sütü helal, etki haram.?

Arı: Cici mici kuşlar, cami taşlar, verir meeği, ele bağışlar.?

Arı: Küçük bir kuşum var, çiçek gider hoşuna, uğrar her çiçeğin başına, emek çeker boşuna.?

.Asma kabağı: Sarı entarili, selvi boylu bir bebek gördüm. Bozuk .değildir sallanır, asma değildir çardaklanır.

Asma saat: Karşıdan baktım bir hane, yanına vardım Mevlane, içinde iki derviş, vaktini bil dermiş?

Asma: Alçakta biter, yükseğe çıkar.

Asma: Bıyığımı bura, bura, çıktım kapkara duvara?

Aşağı iner güle güle, yukarı çıkar ağlıya ağlıya.(Kuyu kovası)

Ay: Dam üstünde kalaylı tepsi?

Ay: Her akşam doğar, her sabah ölür.

Ay: Nar tanesi, nur tanesi, dünyamızın bir tanesi.?

Ayakkabı çarık: Ejderin gezerim gezerim eve gelirim, ağızım açık kalırım.?

Ayakkabı: Çözerim durur, bağlarım yürür.

Ayakkabı: Evden eve şibidik.

Ayaklarısuiçer,üstündengelengeçer. (Köprü)

Ay-güneş:Altın tas, gümüş tas, birini kaldır birin bas:

Ayna: Dünyaları içine alır, hiç içine girmez.

Ayva: Sarı sarı sarkar durur, düşerim diye korkar durur.?

Ayva: Sarı tavuk dalda yatar, dal kırılır yerde yatar.?

Baca: Dam üstünde kadı gibi göğe bakar cadı gibi.?

Badem: Altı tahta üstü tahta, içinde bir sarı softa?

Bakire- kız: Al getir ver getir, gelmezse yalvar getir. El değmeden ağaçtan koklanmadık gül getir. ?

Bakraç: Kuru girdi, sulu çıktı.

Balık: Ol nedirki kat kat giyer libas, kanadı var, kuyruğu var uçamaz, meskeninden ne zaman çıksa o hayvan, teslimi ruh eder hemen.

Balta- Balık: Dağda takılar, suda şakılar.?

Balta-balık,tazı tavşan: Dağda tak tak, suda şıp şıp, arşın ayaklı burma bıyıklı.?

Bardak: Bir kızım oğlum var, gelen öper, giden öper.

Baston: Ben giderim o gider, metelik (Hacılığa) kadar iz eder.

Baston: Ben giderim o gider, önümde tın tın eder.

Baş: Yedi delikli tokmak, bunu bilmeyen ahmak.

Başı iri, dibi ince, ne hoş olur deliğine girince.( Kaşık)

Ben giderim o gider, içimde tık tık eder.(Yürek)

Ben giderim o kalır.(Ayak izi)

Benim bir kuyum var, kuyunun içinde suyu, suyun içinde yılan, yılanın ağzında mercan.(Gaz Lambası)

Benim iki pencerem var, divardan etten, gece olur kaparım, gündüz olur açarım.(Göz)

Beş vakit namaz:Beş türlü yemiş,birbirine ermemiş,üçü gün görmüş,ikisi görmemiş.?

Beşik: Bir kaç çöpün çatağı,beyoğlu’nun yatağı.

Bıçak, hançer, kılıç: Altımermer, üstü mermer, içinde birkanlıberber.?

Bıldırcın budunu taşır, bulduğunu bana taşır.(Kaşık)

Biber: Uzundur, kılsızdır, huysuzdur, soysuzdur.

Bilmece bildirmece, dil üstünde kaydırmaca.(Dondurma)

Bilmece bildirmece, el üstünde kaydırmaca. Sabun)

Bilmece, bildirmece, saç üstünde kaydırmaca.(Tarak)

Birufacık mil taşı, içinde beyler aşı, pişirirsen aş olur, pişirmezsen kuş olur.(Yumurta)

Bir ağacı oymuşlar, içine dünyayı koymuşlar. (Eski radyolar)

Bir ayağım var, bir de şapkam.( Mantar)

Bir fıçım var, iki türlü suyu var.(Yumurta)

Bir küçücük fıçıcık, içi dolu turşucuk. (limon)

Bir mağarada bir dansöz.Otuz iki seyirci. (Ağız-Dil-Dişler)

Bir tabak yemişim var,yarısı yenir, yarısı yenmez.?

Bir top bezim var, sararım sararım bitmez.(Yol)

Biri oturur, biri kalkar.(Terazi)

Böcek: Altı ayağı var, dördü ile yürür, ikisi boş değil, boynuzu var, koç değil, kanadı var kuş değil.

Böğürtlen: Dokunmayın güzele, on parmağın kan olur, tutar isen yavuş tut, iki elin al olur.?

Böğürtlen: Zerre zerre dal olur, yeşil iken al olur, meylidince siyaha, lezzet verir dudağa, tutar isen yavaş tut.İki elin kan olur.?

Börek: Altı yayım, üstü yayım, içinde Musta dayım.

Buğday: Allahümme veresinde, kıllar bitmiş yüresinde, şirinlikten ikişak olmuş, inan onun arasında.

Bulaşık bezi: Çimer çimer, çiviye biner.?

Bulgur taşı: Evden eve saldırır

Cami: O yanı taş, bu yanıtaş, içinde var yüz elli baş.?

Cemreler: Üç biraderler geldi., biri suya düştü, biri göğe, biri yere.?

Cenaze ve taşıyanlar: Bir acip nesne gördüm, sekiz ayak üzredir,dört canı var, beş kafası, yüz de anın parmağı.?

Cenaze ve taşıyanlar<.Bir cansız dört canlıya binmiş, bu ne biçim iş?

Cennet: Nar tanesi, nur tanesi, dört köşeninbir tanesi?

Ceviz ağacı, ceviz içi yaprağı: Deveden büyük, serçeden küçük, baldan tatlı, zehirden acı?

Ceviz,fındık, badem: Altı mermer üstü mermer, içinde buruşuk Ömer?

Ceviz: Ağaçta kilitli sandık.?

Ceviz: Ara beni bul beni, uğraştırmam çok seni, düşerim ağcından tırak tırak, tırak tırak, çekici al eline, ne tatlıdır,içim bak.

Ceviz: Dışı kütük içi katık.?

Ceviz: Fildirini fişini, taşla kırdım dişini,

Ceviz: Kutu kutu içinde, fiti kutu içinde?

Cezve kahve: Sürdüm kabardı,çektim geberdi.?

Cezve. Soktum kustu, çektim küstü.?

Ciğer: Karası katran gibi, sarısı safran gibi, gerisi düdük gibi, biz onu yedik gibi.?

Çadır: Dağdan gelir hor hor, tepeciği mor mor.? Sekül sükül ayağı var, seksen iki dayağı var.?

Çalar saat. Çınçınlı hamam, kubbesi tamam. Bir gelin aldım, babası imam?

Çalı süpürgesi: Ben ne idim ne idim? Yeşil kürklü bey idim? Felek beni şaşırttı, dama düşürttü.

Çalı süpürgesi: Dağ başında mamur idim, yeşil başlı emir idim, Allah benişaşırttı, b... dama düşürdü.?

.Çamur: Bilmece, hem bildirmece, ayak üstü kaydırmaca?

.Çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bin tane. (Nar)

.Çat şurada, çat burada.Bir de baktım kapı yanında.( Süpürge)

Çatal kaşık: Bıldırcınım budun taşır, bulduğunu bana taşır.?

Çay: Rengi kızıl, şarap değil, kışın fena ahbap değil.?

Çekirdek fıstık: Çıtır çıtır yenir, ona eğlence denir?

Çeşme musluğu: Ol nedirki alem ona dolanır? Kulağını büktükçe aığzı sulanır.?

Çıkrık: Masal masal matırır, karıyı teper yatırır. Karı cırcır bağırır, kocası selavat getirir. ?

Çilek: Elle beni elle beni, iskelede bekle beni, ben bir dudu kuşum, şekerle besle beni?

Çivi çekiç: Sen seni, bilsen seni, sen seni bilmez isen, patlatırım enseni.?

Çocuk-baba-dede: Bize üç konuk geldi. İki oğul iki baba.

.Dağda gezer tak gibi, kolları budak gibi. (Kağnı)

.Dal başında karga içi dolu kavurga.(İncir)

.Dal üstünde al yanak, İnanmazsan gel de bak.( Elma)

.Dal üstünde kilitli sandık. (Ceviz)

Dalga: Uzun uzun abalar: Ak sakallı babalar, gelir, gider duramaz, gece gündüz çabalar.

.Dam üstünde dana oynar, döner döner giye oynar.(Mısır patlaması)

.Dam üstünde kadı gibi gözleri var cadı gibi. (Baykuş)

.Daracık damda at tepişir.(Yayık)

Davar kemresi: Açıldı sandık, döküldü fındık.

Davul: İnim inim inler, cümle alem dinler.?

Dayak: Deynek ucunda bir yşemiş, onu yiyen ölmemiş, bir daha yemem demiş.?

Def: Derisi var eşek değil, zilleri var köçek değil.? Hem hoplatır hem zıplatır, atarlar tokatı gerçek değil. ?

Def: Kızdırır kızdırır döverler.?

Def: Oğlumun adı Nail, dayak yemeğe mail. Entarisi deridir, kulakları geridir.?

Değirmen: Geldim geçtim önünden, hayır aldım yeminden, ne acaip kuş imiş? Yem yiyor göbeğinden.

Değirmen: Taştandır, demirdendir, yediği hamurdandır, dünyaları doyurur, kendi doymaz nedendir?

Deniz,-dere-göl: Gece, gündüz yatağından çıkmaz, kış ya da yaz yatmadan bıkmaz.

Deniz, -minare-dünya: Kurnasız hamam, ayaksız imam, hansız kapı.

Denize kapak, göğe merdiven., ölüme çare, yumurtaya kulp: Bu sabap bizim bahçeye bir kuş geldi. Gak dedi, guk dedi, bu dünyada dört şeye çare yok dedi.?

Dil: Altı tavan, üstü tavan içinde bir kırmızı oğlan,.

Dil: Baldan tatlı, zehirden acı, iyilik yapana duacı.

Dil: Min min minare, minarede kanarya, kanaryada alıcık, alıcıkda yalıcık.

Diş: Biz biz idik, otuz iki kız idik, bir sıraya dizildik, görenlere süzüldük.

Dişler. İzidik, bizidik, otuz iki kız idik, kıran gelri hep döküldük.

Dişler: Biz biz idik, otuz iki kız idik, ezildik, büzüldük, bir duvara dizildik.

Dişler: Sıra sıra eveler, birbirini geveler.

Dişler: Sıra sıra petekler, bir birini kötekler.

Dişler: Sıra sıras dursalar, birbirini örseler.

Doğum, ölüm: Gelir birbir gider birbir, gelen gider, giden gelmez, bu nedir?

Dolu: Mini mini kuşlar, her yeri taşlar.

Domates: Alçacık boylu, kırmızı donlu.

Dondurma: Bilmece,bildirmece,dil üstünde kaydırmaca?

Dumanı tüter tren değil, denizde gider balık değil.(Vapur)

Dut: Tepesi aşağı sarkar, düşerinm diye korkar, dudu gibi adı var, şeker gibi tadı var?

Düven, öküzler. Altı taş,üstü tahta, sekiz ayak iki baş?

Ecel. Hak bilir, halk bilmez.

Ecel. Kaş ile gözden yakın, söylenen sözden yakın.?

.Elemezbelemez, ateşinüstüne gelemez, ateşinüstünegelince, dahageridönemez. (Yağ)

Elenmez, belenmez, tandır başına gelemez.(Yağ)

Elmas: Fildir, fiştir, kayadır, taştır, bunu bilmeyenin avradı boştur?

Fasulye: Uzun uzun otlar, içi dolu kurtlar.

Fıldırdım fıstım, kaldırdım astım.(Elek)

Fındık: Altı tahta üstü tahta, içinde bir kuru fatma.?

Fırın- ekmek: Ağzı yayvan, bacası yüce, durmaz işler gündüz gece, yaş alır kuru verir, herkesin ağzında bu bilmece.

Fırın:Ağzı büyük alemet, içi kızıl kıyamet, yaşattım, kuru çıktı, çiğ koydukm pişti çıktı, salli ala Muhammet.

Fırın: Masal masal maskara, ağzı burnu kapkara.

.Gece boşum, gündüz doluyum.(Ayakkabı)

Gölge: ben giderim o gider, ben dururum o durur.

Gölge: Ben giderim, o gider, o benden önce gider.

Gölge: Bir kardeşim var, peşimden hiç ayrılmaz. Kaçarsam kovalar, kovalarsam kaçar.

Gömlek: Bir yerinden girilir, üç yerinden çıkılır, gene içinde kalınır.?

Gönül: Nereden geliyorsun, zirzop kalesinden, üstün neden yaş, denizden geçtim, çok derinmişdi? Kıyısından dolaştım, üstün neye beyaz,? Değirmenden geçtim. Çok kalabalık mıydı?Çakırdağı işittim, akşam nerede idin? Bey konağında? Ne yedin koç? Neresinden? Hiç, Nerede yattın? Minderde. Çok kaba mıydı? Kupkuru yerde. Üstüne ne örttüler? Perde. Sen uğrattın beni bu derde.

Gözler:.Bir küçücük mil taşı, dolaşır dağı taşı.?

Güğüm ibrik: Karnı kurnaz, burnu kurnaz, aç durur da susuz durmaz.?

Gül: Meşeden bir ay doğmuş, aşık birini bulmuş, annesi beşikte iken kızının kızıdoğmuş.

Gül: Nazeninim naz göster, nazıma niyaz göster, hakipaye yüz sürem, hançerini az göster.

Güneş:Kaf dağından uludur, dünya onunla doludur. Sürati ile uçarsın, iğne değinden geçersin.

Güneş-kağıt-ölü –altın: Suya düşer ıslanmaz, damdan düşer kırılmaz, at üstünde seslenmez, yere düşer paslanmaz.

Günler, haftalar, aylar, bayramlar:Üç yüz altım altı leylek, kırsıkizdir yuvası, on iki yumurtası var, iki çıkar yavrasu.

Hallaç: Tak ha, taktakı ha., fificit, hahihi?

Hamam: Altı ateş üstü taş,içinde binbir baş.

Hamam: Altı kaynar üstü kaynar içinde bin kişi oynar.

Hanım içinde, saçı dışarda.(Mısır)

Harem ağası: Kadınlar içinde kişi, ne erkekdir ne dişi?

Havan: Şukkadar şukka, bukkadar bukka, entakka, tukka..?

Havan: Terellil terli, takışsoktium gitti bir karış,>?

Havuç: Yer altında kırmızıminare.

Hayvan soyundu, insan giyindi.( Kürk)

Hıyar: Uzun uzun uzarlar, ot içinde buzağılar.?

Hıyar: Yerde yatar annesi, yeşil yeşil memesi, ne güzeldir myemesi?

Hıyar: Yeşil kadiufe kendi Zarife.

Hindistan cevizi: Bir kuru kafa, atarım rafa, şekerden tatlı, maymun suratlı.?

Horoz: Abdest almaz, namaz kılmaz, beş vakti bilmez, ezan okur.

Horoz: Kafası tarak., kuyruğu orak.

Hububat: Ah umutlar, umutlar, göz nurunda bulutlar, ayaklarından emer, tepesinden yumurtlar.

Hurma ağcı: Uzun uzanır, gelin gibi bezenir.?

Isırgan: Hantırhuttur, Arnavuttur, adam kapar, ağzı yoktur.

İğde. Bir küçük al yastık, içine tatlı un bastık.?

İğde: Ağaç başında unlu dağarcık?

İğde: Benim bir fabrikam van, üstü kadife, ortası un, altı odun pazarı.?

İğde: Üstü kırmızı, eti beyaz, kemiği kara, bilmem nedendir?

İğne iplik: Kendi demirden, kuyruğu kendirden.?

İğne: Tel tel kadayif, bizim hanım pek zayıf., bir kusuru var ise, bir tane gözü kayıp.?

İki delikten bakar, dünya içine akar.?

İki kardeş bir divarı öre öre çıkar.(Örgü şişi)

İki kaşık, divara yapışık. (Kulak)

İki sahan iki tabak, kaldır kaldır gine bak.?

İlim: Talebe toplar, muallim saçar, pembe olursa toplamaz kaçar.

İmam: Bir baş bin başıdevirir?

İncir: Dışı deri gibi, içi darı gibi?

İncir: Dışı esmer içi cevher?

İncir: İçi bitli, dışı tatlı(Kitli)?

İncir: Karşıdan baktım al, ağzıma aldım bal. ?

İncir: Ufacık fincan, içi dolu mercan?

İnek memesi – süt: Köprü altırnda dört düdük, o ağladı biçz yedik.

İnsan ve insan organlarıyla ilgili bilmeceler:

İnsanın rızkı: Mum üstünde mum durur, cim üstünde cim durur, Allah’ın üstüne kim durur?

İskambil kağıdı: Kesilir, dağılır, yenmez bakılır?

İskanbil kağıdı: Karılır, yayılır, ortaya dağılır, ne yenilir, ne içilir, keyfine varılır?

İstavroz: Üç kolu var, milyonlarca kulu var.

Kabak: Uzun Hasan uzanmış,uzandıkça et kazanmış.

Kabak: Uzun Osman sözde yatar, uşakları dizde yatar.

Kabe: Nar tanesi, nur tanesi,İslamların bir tanesi?

Kağıt,sigara kağıdı:Minareden attım kırılmadı, denize attım, kırıldı. ?

Kalem:-Mürekkep kalemi: Geldikçe gittikçe akıtır yaşı, sürttükçe dürttükçe bitirir işi. ?

Kalp: Gündüz gece durmadan, çalışır yorulmadan, bir defa bozuldu mu, tamire yoktur imkan.? Bu bilmecenin kalp ameliyatları yaygınlaşmadan icad edildiğini biliyorsunuz. Zira, bu gün tırnak kesme kadar basit hale gelen kalp ameliyatı olmuş insanların seneler boyu yaşadığını mutlulukla görüyoruz.

Kamel: Mürekkep kalemi: Uzundur, arıktır, başcağızı yarıktır. Sürüştürürsem kusar, sürüştürmezsem susar. ?

Kandil: Bizim evde deli var, tepesinde gülü var, şimdi gelir görürsün, güle güle ölürsün?

Kandil: Üstünden çiçek açar, altından su geçer.?

Kapı: Bir kızım var, gelinn, gidenin elini öper.

Kaplumbağa: Altı mermer üstü mermer içinde bir buruşuk ömer.

Kaplumbağa: Karşıdan gördüm bir taş, yanına gittim dört ayak bir baş.

Kar: Bir çarşafım var dünyayıörter, yalnız suyu örtmez.

Kar:Şekere benzer tadı yok, gökte uçar kanadı yok.

Kar: Tıngır elek, tengir taş, un elerim karnım aç.?

Kara dut: Çıktım, gittim tepeye, elim battı kınaya.?

Kara dut: Yukarıda kara kara, yere düşer para para, elime aldım kan gibi, ağzıma attım bal gibi.?

.Kara huzun kuyruğu uzun.(Tava)Benim bir gelinim var, gelenin gidenin elini öper.( Kapı tokmağı)

.Kara koyun meler gelir, dağı taşı deler gelir. ( Tren)

.Kara tavuk dalda yatar, dal kırılır yerde yatar.(Zeytin)

Karadut: Dokunmayın güzele, o n parmağı kan olur, tutar isen yavaş tut, iki elin al olur.

Karınca: Bir küçücük kumbaa, erzak taşır ambara?

Karınca: Yer altında evleri var, eğri büğru yolları var. İnce ince belleri var.

Karpuz: Allah yapar yapısını,demir açar kapısını?

Karpuz: Arabadan atladı,pantolonu patladı?

Karpuz: Dışı gön gibi, içi kan gibi.?

Karpuz: Yeşil sandığı açtım, al ipeği saçtım?

Karşıdan bakan türbe der, elini süren tövbe der.

Kat kat katmer değil, yenir ama elma değil.(Soğan)-

Kaval: Ağız içinde dil, haydi bunu bil.?

Kavun: Teptim tekerlendi, öptüm şekerlendi, bal ile badem, bir güzel adem.?

Kayık: Bir atım var mihriban, göğsü suda her zaman. Arpa saman istemez, gece gündüz, kişnemez.?

Kayısı zerdali: Yemesi tatlı,güneş suratlı?

Kaymak: Önü kaf, sonu kaf, ortasında var dört harf.

Keçi: Dağdan gelir sekerek, kuru üzüm dökerek.

Keçi: Dağdan gelir taştan gelir, kıçı açık enişten gelir.

Keman: kemençe, saç, ud: Çam ağacınıoyarlar, içine tin ton koyarlar. Ağlama tintonum ağlama, kulaklarını burarlar. ?

Keman-kemençe-saz ud: Bir ağacı oymuşlar, içine nağme koymuşlar, yanılmış, yalan söylemiş, kulağınıburmuşlar. ?

Kestane: Dağdan gelir, taştan gelir, meşin pabuçlu enişten gelir.?

Kestane: Dışı kazan karası,içi peynir mayası,

Kestane: Hey ne idim ne idim? Samur kürklü bey idim? Felek beni şaşırttı, kızgın küle düşürttü.?

Kestane: Kaftanı kara, gömleği sarı? Anası yüzlük bir koca karı.? Kestane:Dağdan gelir, bsayırdan gelir, meşin yüzlü enişten gelir.

Kırmızı biber: Uzundur, kızıldır, huysuzdur, tüysüzdür.

Kısacık boylu, kadife donlu (Patlıcan)

Kiraz: Aldır alası, yeşildir küpesi, bunu bilmeyen eşek sıpası?

Kiraz: Çifter çifter dizilmiş, enseninden asılmış.?

Kirpik: Sandığı kapadım, püskülleri dışarda kaldı?

Kova: Aşağı inerken kıkır kıkır güler, yukarı çıkarken şıpır şıpır ağlar,?

Köprü: Ayatkları su içer , üstünden gelen geçer.

Köprü: Yol üstünde yorgun katır, bir gün kalkmaz, her gün yatır.

Körük: Eyüpten aldım kara fatmayı, nereden öğrendin göbek atmayı?

Kulak. Çiğ ette çengel asılı?

Kulak: Başa yapışık, bir sapsız kaşık.

Kulak: Koto kaşık( Kuyruğu kesik kaşık) duvara yapışık.?

Kulak: Sapsız memeli kaşık,içi kıvrık kırışık, memesinde çengeli var, kendisi duvara yapışık.?

Kulak: Sarp kayada sansar yuvası,

Kulak: İki kaşık duvarayapışık.

Kur’an: Allah’tan küçük, peygamberden büyük.

Kur’an: Bir direkte bin yaprak, bunu bilmeyen ahmak.

Kur’an: Kırk çınar yaprağı,sevdiğim toprağı, ya bunu bilirsin, ya sabah ölürsün.?

Kurban: Dışından çorap yaptım, içinden kebap yaptım, senede bir günkestim, yüce bir sevap yaptım.?

Kuru kafa, attım rafa.( Ceviz)

Kuş yuvası: Eden yapar, beden yapar, bıçkısı yok, keseri yok, ben de bilmem neden yapar?

Kuş: Yoldan gelir yürümeden, dala konar görünmeden.

Küp içinde beyaz uşak.(Peynir)

Lahana: Bir kızım var bez gibi, kıçı çuvaldız gibi, kırk kat esvap içinde , gene içi buz gibi.

Lahana: Bir kızım var, kat kat çeyizi var.

Lahana: Geriden baktım aktaşgibi, yanına vardım sütlaç gibi.

Lahana: Kat kat katlancık, katlanmada ak pakçık.

Lahana: Kat katıdır, kat katıbu Allahın hikmeti.

Lahana: Yama yama üstüne yamanmış, hiç iğne batırmadan.

Lamba gaz lambası: Benim bir tek kuyum var, içinde dolu suyum var, su içinde yılan var, ağzında da alev var?

Lamba gaz lambası: Havuz havuzun içinde su, suyun içinde yılan, yılanın ağzında mercan, mercanın üstünde karpuz.?

Lamba-gaz lambası: Billurdan bir havuz, içinde bir kılavuz. Ağzında bir sarı yavuz. ?

Leylek: İki kire kas, bir makas bunu bilmeyen papaz. ?

Leylek: Laka laka lağmeli, laka dedim min elif, iki çubuk bir makas, kendisidir hokkabaz.

Limon: Bir ufacık fıçıcık, içi dolu turşucuk.

Mangal. Bir tabak nar, etrafıkar.Buyursun hünkar.?

Mangal: Bir gelinim var, gelen kuvaklar, giden kucaklar.?

Mantar: Dalı gümüştür gümüş,dalı boynunu eğmiş, küçük, yapraksız yemiş.

Mantar: Direk üstünde sayvan, onu bilmeyen hayvan.

Mantar: Hacı Osman kırkında torbalarısırtında.

Mantar: Karşıdan gelir derviş., hele gözüme iliş.Sebzelerin içinde o bir yapraksız yemiş.

Mantosu yeşil, entarisi kırmızı, bil bakalım kimin kızı? ( Karpuz)

Mezar. Atladım hendek, içi dolu kundak.?

Mezar. Köşedir, boşdeğildir,kimse ondan hoş değildir.?

Mezarlık. Yer altında tahtalıçarşı?

Mısır patlağı: Pat etti, küt etti, başında beyaz külah bitti.?

Mısır: hanım içerde, saçıdışarda?

Mısır: Yerde8n çıkar sofu sofu, belinde çok piştovu.?

Minare – müezzin: Uzun uzun urganlar, içinde çığırtkanlar?

Minare: Dışı sivri içi iğri,?

Minare: Dolana dolana zıp çıktı,seni bu deliğğe kim tıktı?

Minare: İçi taş, dışı taş, ha dola, ha dolaş?

Minare: Süphanallah Suphi taş, içi kovuk, dışı taş?

Minare-Müvezzin: Dolana dolana çıkar, bağıra bağıra bıkar.?

Mum: Kat kat kadayıf, kendisi zarif, içinde özü vüar, kafasında gözü var.?

Müslüman- Hırıstiyan: Girmedi, girecek, ne girdi ne girecek? (Cennete)

Nalın. Ol nedir ki anın adı,hemmeze iki ata bir adam binip geze?

Namaz. Ayak ayak varmanın, hatası yok sormanın, kaçı günde, gölgede, aceba kırk elmanın?

Namaz: Hakteala, hoş yaratmışbeş memiş, beşi dahi birbirini görmemiş, ikisine gün dokunur, yazkış, üçü dahi gün yüzü görmemiş.

Nar: Ağaçta koca asılı,içikmde üzüm basılı.?

Nar: Anne beni gel ağlatma, kanlı yaşım damlatma, yakut gibi dizileyim, kandil gibi asılayım?

Nar: Bir karı ile bir koca, mırmır eder herkese, karı der ki, hey koca, acep istanbul nice? İstanbul bucak bucak, çevresi mermer ocak, içinde bir sandıcak, içi dolu boncucak.?

Nar: Çarşıdan aldım bin tane, eve geldim bin tane.?

Nar: Çarşıya git, al getir, vermez ise yalvar getir, satılmadık çarşıdan satılmadık kız getir?

Nar: Elimde bir tane içinde bin tane?

Nar: Hacılar hacca gider, ras gelir gece gider, benim bir yumurtam var binlerce piliç eder?

Nar: Hücre hücre, hücebba; içinde dolu murabba? Hilmi şeker, inci döker,?

Nar: Osmancıktan sandık gelir, sandıkçılar yapamaz, içlerinde boncuk gelir, boncukçular dizemez, arasında mektup gelir, değeme katip yazamaz.?

Nar: Sarıdır kabı, çoktur hapı.?

Nar: Ufacık sandık, içi dolu boncuk.?

Nargile: Altı deniz, üstü saman, aman efendim aman, köpürdükçe saçar duman?

Nargile: Altı tıkı tıkı, üstü fıkı fıkı, etrafı mani teknesi, içi tük

Nargile: Karnı gur gur eder kurbağa değil, ağzında zurnası var, zurnacı değil. Başında tablası var helvacıdeğil.?

Ne idim, ne idim? Tarlalarda bey idim? Felek beni ne yaptı? Beli bağlı kul yaptı.(Süpürge)

Ner: Yumruğum madar yumrkusu?İçinde yüz elli yavrusu?

Orak kazma: Anası eğri, babası doğru?

Oruçlu: Tıngır elek, tıngır saç, gece toktur, gündüz aç.

Oruçlu: Tıngır eletk, tıngır saç, elim hamur, karnım aç?

Ölü: Abdest alır, namaz kılmaz, cemaatten geri durmaz. ?

Ölü: Eriye meriye askeri al geriye, kuşlardan bir kuş gördüm, arkası üstü yürü?

Ölü: Niyet etti yatmaya, kıyamette kalkmaya?

Ölü: Yerden kalkar izi olmaz,erkeye bekmeye yüzü olmaz.

Örümcek: Eden yapar, beden yapar, tahtası yok burgusu yok, neden yapar.?

Pamuk: Minareden attım yayıldı, suya düştü bayıldı.

Pancar: qşyer altında kara bakır.

Para: Zenginin elinde fukaranın dilinde.

Parmaklar. Beş kardeş, bir kuyuya taş atar.?

Patlıcak: Dışarı deri gibi, içeri darı gibi.

Patlıcan dolması: kara tavuk karnı yarık.

Patlıcan: Kısacık, ( ufacık alçacık) boylu kadife donlu.

Peşkir- Alaca, bulaca, çıkakoymuş yamaca.?

Pire: Atlayarak yürür, patlayarak ölür.

Pirinç yipavı: Akar akar akışxır, üstüne et yakıyşır.

Pirinç: Fillidir fiştir, kayadır taştır, bunu bilmeyen avradı boştur.

Portakal limon,: Sarıdır ayca gibi, suludur elma gibi, ?

Portakal limon: sarıdır zerdali gibi, suludur şeftali gibi, ne vallahi zerdale, ne billahi şeftali.

Portakal: Sarı sarı sarkıp durur, düyşmesinden korkup durur. (limon)

Ramazan: Gökten on iki karpuz düştü, on biriyenir., biri yenmez.

Ramazan: Kapılara saç koydum, ben alemi aç koydum?

rük hokkası?

Saat: Bir bahçenin içinde on iki kapı. Taınrının yaptığı yapı. Ateş nedir, gül nedir? İçinde bülbül nedir?

Sabun- Dört köşedir beşdeğil, başı sudan hoş değil. ?

Sağ yanım çeker, sol yanım büker, bir sallanmada, bin tane döker.(Tırpan)

Sakız: Ağzıma attım bir habbe, ondan çıktı bir kubbe, pat dedi, çat dedi, döndü gene ağzıma girdi.

Sakal. Ben giderim o gider, önemde lin lin (Tin tin, dum dum, zım zım) eder?

Salyangoz: Yazı yazar katip değil.Duvara çıkar kedi değil. Boynuzu var inek değil, yük tayşır öküz değil.

Sandık kapandı, püskülü dışarda kaldı.(Göz)

Sarı tavuk dalda yatar, dal kırılır yerde yatar.(Ayva)

Sarıdır sarkar, düşerim diye korkar.(Ayva)

Sarımsak: Kat kat açılır, kokusundan kaçılır.

Selam: Kapıdan içeri hay ettim. Bir elmayı kırk kişiye pay ettim.

Sene- aylar- haftalar-günler: bir ağaçta on iki dal, her dalda dört yaprak, her yaprakta yedi damar,

Sene, - aylar- haftalar-günler:On iki dallı, otuz yapraklı,yedi yemişli ağaç?

Sepet: Parça parça yapısı, göğe bakar kapısı?

Ses: Bir dağdan bir dağa elma attım, hem attım hem tuttum.(Yankı)

Sıra sıra olmuşlar, hak yoluna durmuşlar, Vakti gelmiş ermişler, sararmışlar solmuşlar.(Buğday)

Sırık- Ele sığar, eve sığmaz.

Sigara: Parasını el alır, dumanını yel alır.

Sis: Karşıdan baktım bir çok, yanına vardım hiç yok.

Soba- Altı ay yatar, altı ay kalkar.?

Soba- Etteşeli, menteşeli, dört köşeli, bir maşalı.?

Soba- Kızınca etrafı terletir durur, kızmasa usluca durur, oturur.?

Soğan: Kat kat ama katmer değil, kırmızı ama, elma değil, yenir ama, meyva değil.

Soluğu var canı yok, kaburgası var kanı yok.(Körük)

Süpürge- Çat burada, çatşurada, çatk kapı arkasında?

Süpürge- Het dedim, met dedim, kapı arkasına yat dedim.?

Süpürge- Ne idim, ne idim, sahralarda bey idim, felek beni ne yaptı? Beli bağlı kul yaptı.?

Süzgeç- kevgir: El kadar yüzü var, kırk elli gözü var.?

Şamdan: Altındır abası,gümüştür küpesi, bunu bilmeyen eşek sıpası?

Şemsiye: Salman deve, girmez eve, kır sapını, girsin eve?

Şemsiye: Şim şakıdık,şakıdık, şakı benim elimde, ucu göğe direk oldu, kökü benim elimde.?

Şimşek: Hızır çaldı kılıcı,mağribe vardı bir ucu.?

Şimşek: Yağmurlu havada göz kırpar.

Tarak: Dağdan gelir vura vura, domuzları sıra sıra.?

Tavşan: Arşın ayaklı burma bıyıklı.?

Tavşan: Gidi gidiver, şu gidiyi tutuver. Şu gidinin nesi var? Ne tatlıca eti var?

Telgraf direkleri: sıra sıra söğütler, birbirini öğütler, dil bilmez kelam söyler, bunu bilen arifler.

Terazi: Kolum bir değil sakat, gözüm var, görmem gakat, doğru söylerim hakkat: ?

Tesbih: Hancıcık , mıncıcık, bir sürü boncuk?

Tiren: Uzunlyuğu urgan gibi, enliliği yorgan gibi, bağırıp çağırıp gelir, kuzulu kurban gibi.

Trafik polisi: Koskoca bir otobüsü tek eliyle kim durdurabilir?

Tüfek: Karşıdan gelir ok gibi, ağzı kokar b.. gibi

Tütfek: Derindir kuyu, gümbürder suyu? Çeken ölmez, içen ölür?

Tütün: Faydan yok, zararın çok, nedir aleme kederin, sene eken niye ekmiş, o keratapederin?

Ustura: Masal masal matlamış,saç sakal otlamış.?

Uyku: baldan tatlı, Baltadan ağır, elle tutulmaz, çarşıda satılmaz, mendile konmaz, tadına doyulmaz.

Uyku: Ne alınır, ne satılır, ne görülür, ne tutumlur, ona derler küçük ölüm o gelince yatılır, o gelince yaratılır?

Ütü: Demirdir binası, ateştir gıdası, öyle öğretmiş hanım anası?

Üzerlik: Fili fili filmeli, uçları düğmeli,ya bunu bilmeli, ya bu gece ölmeli?

Üzüm: Hay hivicik, hivicik kıçındadır çivicik.

Üzüm-şarap: Şair bana gelin demiş, mahsulümden toplar yemiş. Manzaram hoş, mahsulüm çok, çok içenler olur sarhoş.

Vapur: Yürür yürür iz etmez, hızlı gitse toz etmez.

Vişne: Altmış para, yetmişpara, sapı uzun kendi kara.

Yağ küleği: Sıra sıra tulumlar, onu bilmeyen kimler?

Yağ: Elemez, melemez, ocak başına gelemez. Gelse de geri dönemez.

Yağmur, sağanak, dolu.: Usun uzun dervişler, akşam bize gelmişler.Tepinmişler durmuşlar, çekilmişler, gitmişler.

Yağmur: Gökte iplendi, yere diplendi?

Yankı: Bir dağdan bir dağa elma attım, hem attım, hemtuttum.

Yatak: Akşam yaparım, gündüz yıkarım.

Yatak: Gece hizmetçi, gündüz hanım.?

Yayık: Acaip kuyu, ses verir suyu.?

Yayık: Altı duvar, üstü duvar, içinde bembeyaz su var.?

Yayık: O yanı duvar bu yanıduvar, içinde atlı kavalar.?

Yazın iyinir, kışın soyunur.(Ağaç)

 

Yeceklerle ilgili bilmeceler:

 

Yer altında babamın bıyığı.(Pırasa)

Yer altında civcivli tavuk (Patetes)

Yer altında dedemin sakalı.(Pırasa)

Yer altında sarı minare(Havuç)

Yer altında sivri minare.(Havuç)

Yılan:İpiincedir, upuzun sürtünür kuzum?

Yıldızlar: Akşak ektim çok idi, sabah baktım yok idi.

Yıldızlar: Bir kalbur cevizim var, soyarım sayarım bitmez.

Yıldızlar: Biz biz idik, yüz bin tane kız idik, gece oldu dizildik, sabah oldu silindik.

Yıldızlar: Gece baktım pek çok, gündüz baktım hiç yok.

Yol: Uzun Hasan çok uzanır, günde yüz bin can kazanır.

Yollar, taşıtlar, eşyalar, araçlarvegereçlerle ilgilibilmeceler:

Yorgan: Bir sürü hindi, yük dibine sindi.? Ev sahibi misafirin üstüne bindi?

Yular: Cansız canlıyı tutar.?

Yumurta: Altı kaya, üstü kaya, içinde var sarı maya.?

Yumurta: Karşıdan baktım taşgibi, yanına vardım aş gibi.?

Yumurta: O yanı kaya, bu yanıkaya, içinde saklı bir sarı boya.

Yumurta: Pişersen aş olur, pişirmezsen kuş olur.?

 

 

 

 

 

 

ŞİİR- BULMACA

 

Böyleleştiren Osman ÜÇER

 

 

MEZAR TAŞIBİLMECELERİ

DOĞUM ÖLÜM ECELKİTAP 116,117,119,157,158, 159

 

ÜCRETİPEŞİNDİR MELEKLER YAZAN,

ÖLÜM SONU HAYATI DÜNYADA KAZAN

SIRAT KÖPRÜSÜDÜR OYUNU BOZAN,

TRAŞÖNÜMÜZE GELECEK BİR GÜN...

 

BİLGE AYDIN KİŞİ, BİLGİ DOLMALI,

LAMBA DEĞİL GÜNEŞ GİBİ OLMALI

HEM DİBİ HER YANI AYDINLATMALI

...............

 

YALNIZ DOĞRULARI DAİM EYLEDİM,

GÖNÜLDE SEVGİYİ KAİM EYLEDİM

GÜNLÜK DEĞİL GERÇEK...

..............

 

HELALİN ÖLÇÜSÜ ALIN TERİDİR

DÜNYA HESABI ZOR YÜREK ERİDİR

MEZAR DURAK DEĞİL, GEÇİŞ YERİDİR

MAHŞER HEPİMİZİN SINAV YERİDİR

............................................................................

 

 

NE KİMİ NE KİMSESİ VAR?

 

GIDASI TIRNAK KADAR

...................

 

 

 

 

SAAT

 

SUİÇMEZ YEMEK YEMEZ

AMAN YORULDUM DEMEZ,

ZAMANLARIİLE SÜZENİ

ASRIN BÜYÜK DÜZENİ

 

SEN GİDERSİN O GİDER

İSTERSE TIK TIK EDER

YA NE DEMİŞ ESKİLER?

 

ÇINÇINLI HAMAM, KUBBESİ TAMAM,

BİR GELİN ALDIM BABASI İMAM.

 

ÇİVİ

 

İÇERDE KALSIN İÇERDE KALSIN

BARİ BAŞINDAN NEFESİN ALSIN

ÜÇ TOKMAK, BEŞ TOKMAK

EĞİLME SAKIN

SAĞLAM TUTACAK Kİ

İÇERDE KALSIN!...

 

AYNA

 

RESİM YAPAR BAKINCA

SİLER BİR DE KAÇINCA

GÜLSEN SEN ONA

HEMEN GÜLER SANA

 

NE DEMİŞLER BÖYLECE

RESİMLİGÜNDÜZ GECE

BİLMECE BİLDİRMECE

BİLİNCE GÜLDÜRMECE

 

HANIMLAR DİZİNDEDİR

TORPİLİSİZİNLEDİR

TOK SÖZLÜ YARATIK Kİ

NE SİZİNLE NE BİZİMLEDİR?

 

KUYU BAKRACI

 

KURU GİRER, SULU ÇIKAR,

KAİNAT BIKMAZ ÇIKRIK BIKAR

 

 

SALLAN SALLAN GİT,

SULAN SULAN GEL,

AY DÜŞSE ÇIKARAMAZ,

YORULUR, EL KIRILIR BEL?

 

BULAŞIK BEZİ

 

KENDİPİS, ESERİ TEMİZ

BİLMEYEN OLUR KERİZ,

SULARDA ÇİMER ÇİMER,

TAHTI MI, ÇİVİYE BİNER...

 

YOL GÖSTERME: BAZI POLİTİKACININ YÜZÜNÜ TEMİZLER.

 

ALTIN

 

SARIDIR SAFRAN GİBİ,

OKUNUR KUR’AN GİBİ,

MENFAATLER PUTUDUR

DAİM YERİ KUTUDUR.

YU BUNU BİLMELİSİN

YA YARIN ÖLMELİSİN!

 

YARIŞIR DOLAR MARKLA

YASTIK ALTINDA SAKLA

DOSTLARINDAN YAKINDIR

ATARLAR ÖNÜNDE TAKLA

YA BUNU BİLMELİSİN, YA YARIN ÖLMELİSİN!

 

YOL GÖSTERME: GÜNÜMÜZDE HIZI KESİLSE DE ASIRLARI KAPLAYAN ŞÖHRETİYLE SATIN ALMA GÜCÜ YÜKSEK OLAN ÇOĞU KİMSENİNHASRETİNİÇEKTİĞİ KAVRAM.

 

 

EVLERDE TAŞ DEĞİRMEN

 

EVDEN EVE EMANET

BİLSENE BUNU MEMET

AĞAÇ OLMUŞ DİLCİĞİ

TAŞLAR SANKİ ELCİĞİ

 

DÖNDÜKÇE SARILSA DA

BİLEKLER KIRILSA DA

ÜRETİLİR LEZZETLER

GENÇ KIZLAR YORULSADA

 

ELLERİYOKSA KOLLARI VAR

KİMİSİGENİŞ KİMİSİ DAR

HAYIR DEMEZ GARİBİM,

ÜŞÜMÜŞSE EŞİNE SAR..

 

 

ASIRLARCA HİZMETLİ

ENFLASYONDAN HEZİMETLİ

FAKİR ZENGİN KAPIŞTIKÇA

.............

 

 

KAHVE

 

PÜFÜR PÜFÜR ÜFÜR ÜFÜR

BİLMİŞLER BİLMEMİŞLER

YEMİŞLER YEMEMİŞLER

HERŞEYİ DEMEMİŞLER

SÜRDÜK ÖNCE KABARDI

ÇEKTİK SONRA GEBERDİ

DİYENLERİDEMİŞLER

BİLSENİZ YA MEMİŞLER

 

KIRK YILA EŞİT BOYU

ASIRLAR TANIR SOYU

TÜRKE HAS ŞÖHRETİ VAR

NE CIVIK NE DE KOYU

 

Çadır

 

Ayaklarıhökelek

Seksen iki sekelek

Hassastır hile sezer

Denizler dağlar gezer

 

Canıister çöküp durur,

İcabında göçüp durur,

Binbir çeşit güzeli var

Püskülünü döküp durur..

 

Doğu güney vatanı

 

77ŞARAP

 

  1. Şarap yasağına hiç olmazsa ondan içmeme konusunda emre gelince, bu hususta Hz. Muhammed’inbir gün köyden geçerken bir düğün ziyafeti gördüğünü, orada şarap içildiğini ve herkesin neşeli olduğunu fakat akşamve ertesi gün dönerken her tarafınkan içinde olduğunu ve bu neşeli kimselerin dövüştüğünü ve başlarına şarap çanağı vurduklarını öğrenince, şaraptan nefret ettiğini ve müslümanlara artıkşarap içmemelerini emrettiğini söylerler. Bu emre rağmen, daha önce de söylediğim gibi , bazıları şarap içerler ve sık sık sarhoş olurlar. Talihsizlikle elbilelerineşarapdökerler.Çok sarhoş olsalarbilebulekeyi çıkarmaya çalışırlar.(J.The.s.131)

 

ŞARAP NASIL YAPILIR?

 

79BİR DERSNOTU

 

Bu kitabın yazarı’ nınnotu: Yabancıbiryazar, bütün konuların iç yüzünü tam anlamı ile bilmiyor ve fakat görebildiği öğrenebildiği kadarıyla Osmanlı toplumundaki manzaraları aktarmaya çalışıyor. Bu bakımdaneksikliklerine rağmen tuttuğu aynagerçektenfaydalı manzaralar göstermektedir. BizimOsmanlıdüşmanlarınınbakışaçısındaki insafsızlık, karşıtlarınında,Osmanlı mezar taşları tutkunlarının katılığı ise bir başka can sıkıcıdurum.Bu meselede orta yolu bulmak için demekki iyi bir şekilde geçmişimizi öğrenmemiz gerekmektedir.

......................................

 

 

 

 

 

 

 

OSMAN AĞA PAPAZ'I ZİYARET EDİYOR

 

Mutasarrıf Hasan Bey'in işi için Osman Ağacuma günü Dermason'a gitmek için yola çıktı. Yanına Derviş'i almıştı.Dor ve kır atların koşumları yeniydi. Atların üzerinde muhteşem bir görüntü veriyorlardı. Dermason Köyü'ne yönelen son bayırıçıkarken süratlerini biraz kestiler.

Uzaktan köyün sağ tepelerinde manastır, köyün ortasında da kilise görünüyordu. Bütün köy tamamen siyah cingi taş denilen taştan yapılmış evlerle kaplıydı.Tepelerden bir çoğundan pınar fışkırıyor, her biris köyün bir bölgesini yeşillikler vadisi haline getiriyordu.

Niğde bölgesi zaten yaylaydı. Ama, bir de Dermason’a tırmandın mı? Deme keyfine.İnsanın ciğerlerine haöva pompalayan bir atmosfer hakimdi. Niğde Ve Bor’un hemen hemen büyük bir kısmını seyreden, Niğde ile Bor arasındaki ova köylerin tamamına yakını buradan seçmek mümkündü.

Osman Ağa bir daha gemldiğinde buraya dürbün getirmenin zaruretini kafasına yerleştirdi. Köye yöneldikten sonra bir kaç defa çıkışlı inişli yolun hali insana huzur veriyordu.

Son iniş köprünün sola kıvrılan bir yola teslimi demekti. Ama, artıkköye tırmanış başlamış demekti. Girişteki üzüm bağları çok bakımlıydı. Köye iki yüz metre kalınca Osman Ağa atını durdurdu. Uzun uzun sağını ve solunu incemledi. Ne muntazam binalarla inşa edilmişti bu köy. Bura halkının zenginleri İstanbul’dan dünya ticaretini yönetiyorlardı.

Çoğu sakini buraya evini yaptırıyor, karısını çoluğunu çocuğunu yerleştiriyor, ama kendisi senede bir aydan kısa bir zaman içinde buranın havasınısoluyabiliyordu.

Bölgenin ikliminde yetişen hemen her türlü meyvenin en lezizleri burada yetişiyordu. Suyunun kalitesi dillere destandı. Herkesin onlarca metre kuyu açıp bulabildiği içme sularının en iyisi Yalçın tepelerden sızıyor, küçük havuzlarda toplanıp sonra vadiye, düzlüğa sıra ile bırakılıyordu. Köy halkı bir hafta, on gün gibi aralarla bahçelerine su verilmesinden çok mutlu oluyordu.

Adırmusun ya da Fertek köyleri de yeşillik ise de su oralarda bu köy gibi bol olmadığıiçin mukayese etmek imkansızdı.

Halkı’nın önemli bir kısmının çok zengin oluşubölgede yer temin etmenin zor olması demekti. Bu bakımdan kapalı kutu havası estiriyordu. (*)

++++

Yemyeşil, insanın içine huzur veren bir görünümü olan köydü. Köy öyleydi ama, Papaz akıllarına gelince huzurları kaçıyordu. Osman Ağa:

-Siğim siğim yağan yağmur, hayırlı bir başlangıca vesile olsa bâri, diye söylendi.. Yanlış duyguları bu yağmur yıkayacak olursa çok iyi bir durum hâsıl olurdu.

Köyün girişinde bulunan siyah taştan yapılı çeşme ve etrafında bulunan yalaklar, çevredeki söğüt ağaçları bir güzelliksergiliyorlardı. Osman Ağa, böyle bir yerde namaz kıldıktan sonra uzanıp yatmanın, havayı tenefüs etmenin hazzını düşündü.

Sağtarafa esrarengiz bir yol uzayıp gidiyordu. Sol tarafa uzayan yol ise köyün içine gidiyordu. Köye girişte karşıdaki çeşmenin üzerinde yükselen tepe köyün ihtişamını artırıyordu. Köyün tamamına yakın kısmının dik bir bayıra kurulu evlerden oluşu, hele hele bahçelerin merdiven merdiven yükselişi, yukarıkayardıda ki bağları andırıyordu.

Papaz'ın evini buldular. O vazifeden ayrılmış, beli bükülmüş, içkiyi bırakamamıştı.Koluna, oğlu girerek görüşme odasına getirdiler. “Eyri bir sırık gibiydi” “Sallana sallana yürüyordu.” Papaz, Osman Ağa ve arkadaşınınkendisini neden ziyaret ettiğini bilmiyordu.

Ağa’nın ismini duyduğunu söyledi.Halk içindeki saygı değer namının buralarda da bilindiğini ifade etti.

Osman Ağa, hal hatır soruştan sonra konuya nasıl gireceğini kestirmek için düşünüyordu. Bir ara lâfın bir pundunu bulup:

-Muhterem Peder! Bizim neden geldiğimizi sanırım bilemiyorsunuz? Zira seneler evvelki bir ziyaretin devamı olarak burada bulunduğumuzu nereden bileceksiniz? Allah, her şeyin hayırlısını versin. Kısmet demekki bu zamanmış. Biz, muhterem kerimelerinizi Sancağımızın Mutasarrıfı Hasan bey'e istemek için ziyaretinize gelmiş bulunuyoruz.

Umarız ki, gününümüzde artık eski sebepler zayil olmuş, mutlu bir yuvanın kurulma zamanı gelmiştir. Allah'ın emriyle kızınızı Hasan Bey'e istiyoruz, dedi.

Papaz birden afalladı. Beklemediği bir zamanda, soğuk bir duş yaptırılmıştı.Muhatabının Osman ağa olduğunu unutuverdi. Gözlerinedönmüşlük geldi. Suratının damarları oklağgibi dikeliverdi. Sırtında buzlanmalar hissetti. Pörsümüş duluklarının kaslarını çekiştirdi. Gözlerini muhatabının ciğerine dikmiş gibi bakıp, boğazından boğum boğum çıkan bir sesle:

-Bir isin ulmaması on sene evvel ne sebeplere bayli ise o sebeplerin simdi de devam ettiğini kabul etmek gerakir. Bu konuda sakin israrli olmayiniz!.

diye kati ve azarlıyan bir havada konuştu. Sesi o kadar çatallı çıkıyordu ki, nefes borusunun çakılla dolu olduğu sanılırdı.

Osman'ın yüzü, kızarıklığın son haddini sergiliyordu. Kendisini hantal, güdük, pütürlü ve dikenli bir çalının üzerine çıplak olarak düşmüş gibi hissetti. ‘Bu eşek inatlı Papaz'ın’ anladığı

dilden konuşmak, kızı aldığı gibi kaçmak gerekir ama, gönül işine zor kullanmak doğru değildi!.

Fikirsiz, ferasetsiz, sansar kılıklı bu herifin, bu ihtiyarın ümüğünü sıkıvermek gerekir, diye düşündü.

Papaz, çok zayıflamıştı. Gören bir sopaya elbise giydirilmiş sanırdı. Dik dik saçları,uzun ve enli kirpikleriylekurbağa yeşili gözleriyle, insanın içini ürperten bir bakış fırlatıyordu. Gözlerinde çok eski bir kinlenmenin izlerini görmek için çok dikkatli olmaya gerek yoktu.

Ağa ise, sonuç ne olursa olsun; sinirlenmemek için dişlerini sıkıyordu. Çenesindeki kaslar dikleşmiş ve -yanaklarını yırtarcasına- mehter sopası gibi inip kalkıyordu.

698 Osman bütün iradesini topluyarak, kelimeleri itinayla seçerek, karşısındakine saygısında en ufak bir pürüz olmadığını hissettiriyordu.Kapağı açılmış dolu bir barajın sularının fışkırmacoşkunluğuylaiçindeki duygularını sıralamağa, taleplerini arz etmeğe başladı:

-Uzun süren din adamlığınızda, adamdan anlıyan tecrübenizle,sizin bu meselede hatâyı devam ettireceğinizi sanmıyorum. Evet, kız sizin. Ama, hayat ta bu çocukların kendilerine ait. Onların bu özgürlüklerine müdahale edenler, anne ve baba dahi olsalar günah işlemektedirler.

Bunun saklısı gizlisi kalmamıştır. Tarafların gönlü birbirine Leyla vü Mecnun gibi bağlanmıştır. Çok kutsal bir aşkı sergilemektedirler. Birleşmelerine değil mani olmak, pürüz çıkarmak bile insanı Tanrı karşısında sorumlu kılar.

İki bölgenin toplumu, tarihi dostluklarını böyle bir evlenmeyle perçinlemişolacaktır. Bir babanın kızını verebilmek için seçeceği adayların en mükemmeliyle karşı karşıyasınız. Bu konudakisaplantınızı anlamakta yıllardır ben ve bütün halklar zorluk çekmektedir.

İnandığımız Allah tektir. Kızınız bir kaç ünlemelik bir yere gelin gidecektir. Hasretlik, geçim sıkıntısı,hayatının zelil olmasıgibi bir durum mevzuubahis değildir. derken, öyle ikna edicibirkabiliyet sergiliyordu ki, Papaz Efendi bir ara sessiz kalmayı yeğledi. Osman Ağa'nın (İnandığımız Allah tektir) lafında Hıristiyanlık’ta ki “Teslis meselesini” iğneleyip iğnelemediğini anlayamamıştı. Ama, şu anda onu düşünecek zamanı yoktu. Katı ve ikna edici sözlerini tesirsiz bırakmak için darbe yapmasıgerektiğini düşündü.

Düşüncelerini sessiz sessiz sıraya koyuyordu. Sonra alnı kırıştı. İradesine bağlı olmayan bir depremle sarsılır gibiydi. Sonra alt dudağıyla üst dudağını yukarı ittirdi. Çenesi küçücük kalmıştı. Yanağının sol yanını boşaltan bir havayla yüzünü çarpıttı.

Bir ara kaşlarını var gücüyle yukarıya itti. Gözleri belermiş gibi boncuk boncuk olmuştu. Çaresizliğini sergileyen bir edayla, karmaşık bir bakış fırlatarak:

-Ulmaz denince; sebeplerini sıralama mezburiyeti yuktur. deyip başını hızla yana çevirdi. Tam bir “canlı cenaze” görünümü sergiliyordu. Çatallı sesini dikleştirerek, kin yükünü hissettiren, nakleden, aksettiren bir tonda karar kılarak:

-Evvelisinde ulduğu gibi bu defa da bu istemeleri insani uzursuz eden bir tavra sürüklemayiniz. Dunyada kizda tükenmemiştir, uylanda. Bu meseleyi erkez unutsun. Siz de lâfı

kapatiniz.

Osman; ruhunu aksettirmeyen yumuşak bir sesle ısrarında kararlı olduğunu belli eden bir sesle.

-Kız sizinse toplum bizimdir. Bu gibi bir ısrar, çok şeyleri yaralamaktadır. Eğer istemeyen yalnız siz olmasanız, meseleye başka yorumlar getirilir.İstemeyenler, ya toplumların barışını benimsemeyenler veya sizin gibi onlardan çekinerek tavır takınanlardır.

Yeminle söylüyorum. Siz eğer başka duyguların etkisinde olmasanız, bu iş şimdiye kadar çoktan hayırlı neticeye ulaşmıştı. Geliniz, yardımcı olalım, kırınız etrafınızdaki katı ve hatâlı çenberi. Kurulacak bu yuvanın hayırlar getireceğine yere basan bütün canlılar şahadet etmektedir.

Papaz, yuvasında, “yavrularının yanına yılan girmiş kara karganın” çıkardığı,kulakları tırmalıyanbir sesle:

-Ne lâf anlamaz adamlarsiniz kardeşim? Mümkünâtı ulmayan bir meselede ısrar neye yararki? Emde, tuplum muplum laflarına da gerek yuktur.diyerek kaskatı kesilme havasına girmişti.

Bu gibi sözleri söyleyenadamın gönlünde en ufak bir sevgi tomurcuğu ve anlaşma isteği olmadığı belli oluyordu. Hem de bir cemaat içindeki bir kız istemede bile kullanılmayacak bir

cümleyi, pervasızca kullanıyordu.

Derviş’in içi içini yiyordu..

-“Ne lâf anlamaz adamsınız!” diye bilmek! Hem de Osman Ağa gibi birine.. Pöh!Pöh!

Osman Ağa, “bir kör kuyuya baş aşağıyuvarlanmanın başladığını” hissetmişti. Uçsuz bucaksız bir karanlık mağarada boğulmakta olduğunu görür gibi oldu. Tatsızlığın artmaması için hayırlısıyle şuradan bir ayrılsak diye sıkıntı duydu.

Yularınıkoparmış bir deli tay gibi kapıyı, pencereyi çarparak ayrılmasının nezâketsizliğe cevap olacağını biliyordu. Ama, burada konu olan Osman Ağa'nınşahsı deyil, kışkırtıcılarınortalığıkarıştırması için fırsat bilecekleri olaylar cereyan etmemeliydi. Olgun bir Osmanlı'nın tavrının sergilenmeliydi.

Şu adam akıllı olsa, akıllı davransa ne iyi olurdu.

Elleriyle belini sıkıştırarak, başını sağa doğru yatırarak, teslimiyetini anlatmanın, ayrılıştaki aleve su serpme anlamı taşıyacağını hesapladı. Tavşan gibihassas ve atik, kurt gibi kurnaz ve kararlıbir sezgiyle canlandı.

Umursamazlığınıhissettirecek, zararın yeğin olacağınıhissettirecek bir omuz silkmesi yapmak, içinden geçtiyse de, hemen vaz geçti. Sonra ellerini diz kapaklarına hafifçe vurarak, olgun, adablı, haddini bilen, usul ve acı bir gülümsemeyle, ânî bir yutkunmayla sesini değiştirirek:

-Allahuteala'nın emirlerine uymak, iyiliklerini sergilemek hepimizin görevidir. Bize münasip gördüğünüz tavrı hürmetle karşılıyoruz. Sağlıkla bulunmanız samimi arzumuzdur. Sağlıcakla

kalınız, diyerek doğruldu.

Öfkesini gizliyen, karşısındakine güceniklik duymadığı havasını veren, saygılı bir davranış sergilemiş, güzel konuşmuştu. Derviş, son sözlerde hissesi olmasınıisteyen bir kıpırdanmayla canlanırken, -bunu sezen- Osman Ağa'nın, bacağına hafifçe dokunduğunu hissetti. Hevesini içine gömerek, kudurgunluğu bırakan bir tay halini alıverdi.

Söze karışmadığı iki bakımdan iyi olmuştu. Her şeyden önce ağayla aralarındaki münasebet buna mâniydi. Ayrıca “bir baskın havası vermemek,” “işinen güzeliydi.”

Papaz önüne bakıyordu. Oğlu kalkarak kapıyı açtı. Üzgün bir edâyla başı önündeydi.. Bu tavrıyla babasını tasdik etmediğini, ama, şimdilik “yapacak bir şeyin de olmadığını” hissettirir gibiydi.

Papazın oğlunun kendisi gibi hislerle dolu olmadığı, barışçı ve insancıl bir kimse olarak göründüğü ilk bakışta belli oluyordu. Ama mevcut çemberi kırması ve gerçekleri haykırması mümkündeğildi demekki.

Cisil cisil yağmurdan sonra, sağnaklar belirmiş, şimdi de dolu yağmaya başlamıştı.Nasıl olurdu bu değişiklik? Osman Ağa,"Kudretinden sual olmaz Yarabbi!" diye içinden geçirdi. Havanın bu kararsızlığı, önce aptal ıslatan, sonra sulu sepken,sonra sağanak ve sonra da dolu yağışı,insanın ruh halini etkileyici bir manzaradoğruyordu.

Atların kulaklarına deyen dolu dâneleri, huysuzlaşmalarına sebep oluyordu. Hızlanmanın, yani atları koşturmanın gereğini hissettiler.

- Subhanellahi ve'l-hamdu lillâhi ve lâilâhe illâllahüvallâhu ekber vela kuvvete illâ billâhil-aliyyi'l- azîm. le başlayan duâlar okuyordu.(1)

Derviş,Ağasının meselelere yaklaşımındaki ince zekâsını ve sabrını bir defa daha iyice anlamıştı..

Takdirle karşılamış, konuşmamayı uygun buluyordu. Konuşsa da sesini duyuramazdı. Halbuki onu güldürecek bir takılma yapabilse, “havası nasıl da yerine gelirdi.”

-Ağam, buherife, mağaradaki usûlü uygulamak gerekli! diyebilse kâfiydi. Katıla katıla güleceğini tahmin ediyordu. Kendisi“sessizce gülümsüyordu.” O'nun cevabının da şöyle olacağını tahmin ediyordu:

-Sorma be kardeşim, gördüm amma, “böyle deyyusu hiç görmedim!”

Dermason’un, arnavut kaldırımı döşeli sokakları, böylesine, şimşek gibi geçen heybetli atlılar görmemişti sanki.

 

HANÇERLİ’NİN DEĞİŞEN KADERİ:

 

Rumların gitmesinden sonra yerleşim şekli, sakinlerinin hayat anlayışları bakımından Hançerli’de kader değişikliği meydana getirmiştir. Adırmusun ve Fertek tarihin seyrine göre çok önemli yerleşme yerleri olurken, mübadele sonunda Hançerli sanki Bedduaya uğramış gibi bir şanssızlığın içine gömüldü. Onlarca yıl, hiç gelişme göstermedi.

81Duanın Türkçesi:

*******************************************************

 

DESPİNA  SONSUZ HEYECAN DUYUYORDU

 

Osman Ağa, münasip bir lisanda durumu Mutasarrıf Hasan Bey'e iletti. Hasan Papaz'ın tutumu içinhiç konuşmadı. Hiç irkilmedi. Bir defa daha Despina'yla görüşebilse, bu meselede artık, “bir karar sahibi olacağını” sanıyordu. Kendisi bir görüşme için teşebbüse geçemezdi. Zira, hiç bir zaman bulunduğu mevkiin, “hislerinin alevi için” âlet edilmesini, halk arasında konuşulmasını

istemiyordu. Aksi bir tutum, âdil idaresini şaibe altına sokardı.

Ama, içinde bir ümit vardı. Despina'sı mademkikaç senedir evlenmemiş, öyleyse hisleri yerli yerinde olmalıydı.. O, “bu gün yarın” bana ulaşır, diye beklemeğe başladı.

Gerçekten de aradan bir kaç gün geçmemişti ki, “bir Rum delikanlı kılığında” makamına çıkageldi. Hem de yıllar evvel Yusuf'un annesi yanına birlikte geldiği arkadaşıyle.

Saçlarınıfesin içine iyice toplamış, dudaklarına bıyık yerleştirmiş, yüzüne gereği gibi makyaj yapmıştı. Arkadaşıysa O’nun hanımı kılığına girmişti.

Karşılıklıuzun uzun gülüştüler. Bir sanatçı, orta oyuncusu, cambaz veya yardımcısı olsa, ancak bu kadar güzel makyaj yapabilirdi.

Akşam karanlığı bastırmak üzereyken ziyarete geldiklerinden, Mutasarrıf'ın makamı da oldukça tenhaydı.

Gülüşmeleri ve kıyafete dair sohbetleri noktalanmak üzereydi ki; Despina'nın ağlamağa, hıçkıra hıçkıra ağlamağa başladı görüldü. Hasan birden dondu kaldı. Kızın sarsıla sarsıla ağlaması O'na çok dokunmuştu. Sevgisini bu derecede gönlünde saklayan bu kızın yıllardır çektiği ızdırabı düşündü. Bir kız olarak kısmetlerinesenelerce "Hayır!" demesinin zorluğunu düşündü. Başını eğmiş, ızdıraplara garg olmuştu.

Sessizliği Despina'nın arkadaşı bozdu.

-Sizin birbirinizesöyliyeceklerinizvardır.Neredebuluşacaksanız? Kararlaştırın dabiz artıkayrılalım! dedi.

Despina'da, Hasan da önüne bakıyordu.

Hasan başını kaldırdı. Kızları ince ince süzdü.Despina'nın arkadaşının sürmeli gözlerini inceledi. Her ikisinin çehrelerine yaptığı makyaj karşısında hayranlığını ifade etmek istedi. Sonra vaz geçti.

Sevgilisinin bakışlarında ki ceylanî ışıltıları seyretti. İçinin heyecanla dolduğunu, geçmişini hatırlayınca da içinin sızım sızım sızladığını hissetti.

“Eğerşu anda bu memleketin mutasarrıfı olmasaydım, Despina istemezse bile O'nu ta uzaklara kaçırırdım” diye düşündü. Ama üzerindeki görevin, “kanun ve nizam dışıbir iş” yapmasına müsâde etmediğini biliyordu.

-Bir ihtiyar kılığına girerek, elimde bir asayla sizleri cuma günü Bor'a girişteki kavaklıkta bekliyeceğim. Sizler de köylü kıyafetine girer, elinizde bir Fertek Heybesi bulundurursunuz, dedi.

Despina sevinçle sıçradı. Işıl ışıl gözleri açılıp kapanan kirpiklerinin arasından, parçalı bulut aralığından püsküren güneş ışınları gibi bakışları, Hasan'ın içini aydınlatıyordu. Burası makamı olmasa, mutlaka Despina'yı kucaklıyacak ve başını bağrına yaslayıp koklayacaktı.

Kendini sabırla zaptetti. Başı dönmüştü. Tutunacak yer aradı. Despina’da aynıdöngünlüğün esiriydi. Arkadaşına yaslandı. Dinelip kalmıştı. Her şeyi ölçüp biçme duygularıyla dolu olduğu anlaşılıyordu. Mutasarrıflığın doğuya bakan pencerelerinden, İt Ulutmaz tepelerine doğru baktı.

-Aman işlerinizi iyi ayarlayın ve kati surette bir yanlışlığa meydan vermeyin, dedi. İkinizin bir ata binmesi münasiptir. Fertek heybesi sizi tanımamıkolaylaştıracaktır. Oradan Bor'daki arkadaşımın bağına size götürmem kolay olacaktır. Öğleden sonra saat iki buçukta orada olmalısınız! *

Despina ellerini ovuşturarak, bıyığınıyerleştirerek,candan ve heyecanlı bir gülümsemeyle:

-Münasiptir. Göreceksin, tam saatinda orada olacayız!

Kalktılar. Hasan, kendilerini merdivenlere kadar yolcu etti.

.............................................

Yanına Dervişbeyi almış, tam bir kıyafet değişikliğiyle yola düşmüşlerdi. Yarım saat evvel Bor'da ki kararlaştırılanBent Kavak Bağları'na varmışlar, yirmi dakika evvelde kararlaştırılan yerdeydiler. “Etrafıkolaçan etmek” için vaziyet alırken gelen atlıyı ve üzerindeki iki kişiyi tanıdılar.

Hasan, yanlarına lakaydi bir şekilde yaklaştı:

- Bizi takip edin, dedi. Yola koyuldular. Çok geçmeden bağa, Yunak Mevkii'ne varmışlardı.Kolaylıkla ve hiç kimseye görünmedeneve girdiler. Kızlar erkek elbiselerini divara asıp; sobayı doldururken, onlarda etrafı kolaçan ettiler. Atları dikkat çekmeyecek şekilde yerleştirip, yemlerini verdiler.

Karşılıklıoturdular. Önlerindeki sinide, yığın yığın çerez bulunduğunu, diğer bir tepsi de de sucuk, pastırma ve benzeri yiyeceklerle dolu olduğunu gördüler. Despina'nın yüzü kızarıyor, konuşmak istiyor ve fakat başaramıyordu. Arkadaşıher ne kadar sâkinse de, konuşmaya cesareti olmadığı belliydi. Bir ara DervişBey ayağa kalktı.

-Konuştuğumuz gibi, ben, bağın arka tarafında “amelelik yapmağa” gidiyorum. Lâzım olduğumdaUğu Kuşu sesiyle beni çağırırsınız! dedi. Hasan Bey,mahçup bir edâyla:

-Biraz daha otursaydın, hele şu çerezlerden bir ye bakalım! dedi. Hasan saygılıve kararlı sesiyle:

-Yok! Yok! Bak ben yiyeceğim kadarını alıyorum cebime diyerekbâdem,kayısı kurusu ve ceviz içinden avuçlayıp cebine kattı. Ayrıldı.

Aşağıdan kazma kürek aldığı çıkmakta olan seslerden anlaşılıyordu. Bağın arkasına varıp, karıklardan birine sırt üstü uzandı. Gökyüzündeki parçalı bulutları seyretmeye başladı. Şekilleri değiştikçe beliren yeni biçimlerini insan ve hayvanşekillerine benzetiyordu. Bir süre dinledikten sonra, “bellemeye koyuldu.” Ot çekirgelerinin cızırtıları, biteviye devam eden ediyordu.

* * *

Despina da, Hasan da çok heyecanlıydı.

Sessizlik devam ediyordu. Taraflar sessizliği bozmayı ve söze başlamayı karşı taraftan ister gibiydiler. Hasan; söze başlama görevinin kendisinde olduğu biliyordu. Küçümecik bir çocuk edâsıyla:

-Sizlere nasıl minnettarım bir bilseniz. Gösterdiğiniz yürekliliği tarif etmem imkânsız. Bunu Despina'nın sevgisinin yüceliğine ve arkadaşlığınızın derinliğine veriyorum. Sevgimi körükleyen bu tutumunuzu cevaplandıramama acizliğindeyim.

Bir an sustu. Etrafı inceliyen bir tavırla sözlerini nizamladığı belli oluyordu. Soba, bacayla iyi anlaşmış omalıki pofulayarak yanıyordu. Odayı sıcaklık kaplarken, Hasan içindeki sıcaklığısergileme hevesine kapıldı.

-Sen bir meleksin! Maddeni mânânla tezyin ederken, sahip olduğun yüceliklerini sıralarken, toplumlar arası münâsebetlere direktörlük eden, bir fikir adamısın da aynı zamanda. Benim hayatım boyunca en kıymetli varlığım olacaksın. Sana sahip olmak benim için bu dünyada yüceliklerin zirvesine çıkmak olacaktır. Allah, böyle asil bir sevginin değerlendirmesini yapmaktadır muhakkak.

Sevgili Despina! Şimdi sen, söyle bakalım, bunca sene sonra, son gelişmelerden ışığında kararın nedir? Ben senin isteğini yerine getirdim. Aşkımı bir an bile aklımdan çıkarmadan, başarılarıma basamak yaptım. Şimdi artık gönlümün sultanını isteme, O’na kavuşmak için atılım yapmak hakkım değil midir?

Despina Hasan'ıcan kulağıyla dinliyordu. Gözleriyle yerdeki Kürt kiliminin nakışlarını sayar bir havadaydı. İnce parmaklarınıbirbirine geçirmiş,dizlerinin üzerine ellerini bağlamıştı. Kirpiklerinden başka vücudunda bir kıl dahi kıpırdamadığı belliydi. Gözlerini kaldırdığında göz bebeklerinin güzelliği Hasan'ın içini yaktı.

Bu bakışmayla her ikisi de öylesine perişan olmuştu ki; gözlerini yere indirme zorunluğuhissettiler.

Vücudlarıtiril tiril titriyor, gırtlakları tıkanıyor, dilleri kilitleniyordu. Hiç birşey konuşmadan saatlerce bakışabilselerdi keşke.

Despina'nın arkadaşı, tirkilerden bazılarından birer avuç çerez alıp, bir sahana topladı.Kalktı. Fertek heybesinden çıkardığını nakışını göstererek;

-Ben aşağıdaki ışıkta biraz işime devam edeyim. Siz sâlim bir karara varınız artık, dedi. Hasan'da, Despina'da O'na mahçup bakış fırlattılar. Başlarını öne eydiler. "Oturma veya otur" diyecek durumda değillerdi. Tahta merdivenleri yavaş yavaş inerken çıkardığı sesi dinlediler.

İşteşimdi yeni bir tıkanma hasıl olmuştu. Şu anda kim konuşmaya başlayacaksa, istenen kolaylığı, O, sağlamış olacaktı.Başları eğik, kilimin çiçeklerini, desenlerini defalarca saydıklarıbelliydi. İlk kendine gelen Despina oldu:

-Yıllarca bu ânı bekledim. Sana kavuşup kavuşmamam çok evvel anlattığım konuların gelişmesine bağlıydı.. Ama asıl olan, seninle yakın olabilmenin isteğini hiç bir zaman şu yüreceğimden atamadım, dedi.

Ayağa kalktı. Hasan'ın eğik başındaki köylü sarığını nâzenin elleriyle alıp divara astı. Yanına oturdu. Hasan, bütün vucudunun alışık olmadığı bir titremeyle karşı karşıya olduğunu görüyordu.

Başınıhafifçe kaldırıp, Despina'nın gözlerinin içine baktı. Kızın titreyen ellerini yakaladı.. Avuçları avuçlarının içinde kayıptı sanki. Bir kuş gibi teslimiyet ve pamuk gibi yumuşaklık arz ediyordu bu eller...

Sol eliyle Despina'nın yüzüne dökülen saçlarını sıyırdı ve başında zaptetti. Çiçeklenen yüzünü ve pırıl pırıl gözlerini inceledi. Sağ eliyle de O'nu sol omuzundan kavrayarak:

-Nedir bu kaderimizin anlamı? Neden insanlar bu derece katı? Bu ayrılıkların körüklenmesi kime ne kazandıracaktır? Hepimiz, Hz. Adem'in soyundan değil miyiz? Hele hele dinlerimizin menşeinde Allah inancı arasında uzun boylu bir fark var mıdır? Bu dünyada yaşıyan akıllı insanlar bu zavallı düşünüşleri, saplantıları neden sona erdirmezler?

Hangi,ırkın, hangi soyun, hangi inancın bu gidişten menfaati vardır? Dünya bütün insanlara yetecek kadar nimetlerle doludur. Öyleyse paylaşılamayan nedir? diye inledi.

Despina başını Hasan'ın bağrına yaslayarak ağlamağa başladı. Şiddetli bir sarsıntıya girmişti. Elini O'nun elinden kurtarıp Hasan'ın beline sardı. Bütün gücüyle sıkmaya ve bağırını koklamaya başladı.Hasan'ın ellerini, bileklerini ve sonrada yanaklarını öpmeğe . Biraz sonra tekrar bir ağıt fırtınasına kapıldı.

Hasan, gençliğinin en kıymetli yıllarını harcadığı bu kızın sevgisiyle, çok şeyler kaybettiğini ve fakat bu arada da çok şeyler kazandığını, gözlerinin önünden, uzayan dağ patikaları gibi geçirdi. Yüce sevgileri işte onların kavuşmasınısağlamıştı. Ama, sonu nasıl bağlanacaktı?

Bundan sonraki münasebetleri nasıl nizamlanacaktı?

Bu duyguları sıraya koymak isterken, başının döndüğünü, göğsünün sıkıştığını hissetti. Nefesini ayarlayarak sevgilisinin dudaklarına uzandı. Bir ara tereddüt geçirdi.İnançları ve sevgisinin asil manzarası kirlenir miydi?

Ellerinintitrediğini, dudaklarının açıldığını, alt çenesinin sertleştiğini, kulak diplerinin yandığını, zihninin bulandığını, bütün vücudundaalevlenmeler olduğunu hissetti.

Despina'nın da nefesini,nefesine yaklaştırdığınıhissetti.Gözlerini kapatıp, donmuş bir vaziyette olacakları beklediğinianladı.Dudakları arasındaki mesafe santimlerden milimlere indikçe, düşünceden kaynaklanan duyguların yok olduğunu,içgüdüyle hareket başladığını sanıyordu.

Elinde olmayarak O'da gözlerini kapattı. Kendisini bir deryaya bırakıp bırakmama arasında, tereddütler geçirirken, müthiş bir yanmayla suya kavuşmak için kendini bıraktı.

Büyük bir hızla koşuyordu. Beliren alaissemayı tutmak için göklerde çırpınıyordu. Elini attıkça tutar gibi oluyor, ama sonuçta mümkün olmuyordu. Bir taraftan da "Onun altından geçmeyim, aksi halde cinsiyetim değişir!" diye korkuyordu.

Kanter içinde kalmıştı.

......................................

Sevgililer bir kaç dakikadır birbirlerinin kokusunu doyasıya teneffüs ediyorlardı. Bir ummanda bilinmeyen bir istikâmete doğru kulaç atıyorlardı. Kendisini ilk toparlayan Hasan oldu.

Kollarınıgevşeterek ceylan 'ının gözlerini inceledi.Sık sık kapatıyordunedense! Despina sevgilisinin kendisini seyrettiğini hissediyor ve kirpiklerini aralamamaya kararlı görünüyordu. Göğsü, bir kuş yavrusunun göğsü gibi inip inip kalkıyor, nefesi sıklaşıyor, yüzü kızarıyordu.

Kendisini yine Hasan'ın bağrına attı. Kollarını tekrar sıkıca Hasan'ın beline sardı. Yine var gücüyle sıkmaya başladı.

Hasan bir gülümsemeyle, sağ eliyle O'nun başını zorla tekrar doğrulttu. Yüzünüincelemeye başladı. Despina sol güzünü hafif aralayarak baktı. Kapatırken gülümsüyordu.

BaşınıHasan'ın bağrına sımsıkı gömdü. Bu defa yüzüne bakmasını önlemek ister gibiydi.

Bir ara, berde yastığa doğru Hasan'ını yasladı. Dudaklarını Hasan'ın boynunda gezdirerek, sonra da onun dudaklarınayaklaştırdı. Konuşma, der gibiydi. Hasan her ne kadar mânî olmuyorsa da, (Bir konuşsak da ondan sonra!) diyenhaller takınıyordu.

.....................

Sevgilisinin incecik beli kollarının arasında kayıp olurken, kokusunun bütün benliğini sardığını hissetti. Despina, kendisini iyiden iyiye bırakmıştı.

Son bir defa hasretle öperek doğrulmak isteyen sevgilisinin gücünü kırdı...

Hasan, Despina’yı üzmeden konuşmaya nasıl razı edecekti.? Elleriyle onu bacaklarından kavradı. Ayağa kalktı.

Kucağındakiceylan'dan direniş görmedi. Baş sedire götürdü. Nazikçe bıraktı.. O’nun başını yastığa dayadı. Doğruldu. Kollarınıdizleri üzerine koyarak başını karnına dayadı. Aşağıdan yukarı yüzüne bakıyordu. Sevgilisi, mutlu bir gülümsemeyle kendini bırakmıştı. Elleriyle yüzünü, saçlarını sevdi. Tekrar doğruldu. Dudağını dudaklarına değdirerek:

-Biraz konuşsak nasıl olur? diye kekeledi..

Despina'nın hareketsiz ve gözleri kapalı halinde bir değişiklik olmadı. Konuşmaktan kaçar bir hali vardı.

-Despina! Söyle, söylesene biraz konuşmamız lâzım değil mi? diye mırıldandı.

O'nda katiyen ses yoktu. Ancak, gözlerini açmadan, elleriyle, Hasan'ın ellerini aradı. Kendisine doğru çekti ve yine öylece kalıp, koklaşmaya devam etti..

Hasan dâvet sahibine nezâketsizlik etmek istemeyen bir edâyla, O'nun kollarında, boynunda, kulak altlarında, yüzünde, alnında, saç aralarında, dudaklarında, santim santim soludu. Emmekle, öpmek arasında sıralamalar yapıyordu..

Her ikisi de sonsuzluk içinde yüzüyorlardı. Hasan'ın simsiyah kıl dolu bağrıDespina'nın saçlarıyla sarı bir renge bürünmüştü.

Yıllarca mânâda sevdiği kızı, bağrında göğsünde madde olarak hissetmek Hasan'ı bir başka âleme sürüklüyordu. Bambaşka duygulara gömülüyordu. İçinde külhan ateşleri yanıyordu. Despina'nın da kanı bir acaip kaynıyordu. Bütün vücudu, binlerce damarı kaynaşma içindeydi.

Diretmeye değil, yönlendirilmeye hazır hâlde kıvranıyordu.

Yüzü nisan ayı başında aşağı yelle eriyen karların, bir kaç saatlikkızgın güneşle su olup akması gibi, şekildenşekile giriyordu.Duyguları; köpürüp akan nehirlerin çılgınlığındaydı. Dar kanallarda iken büngüldeyen, şehri terk ettikten sonra yatağı genişleyen sakin ve sessiz seyreden Karasu Çayı gibi bir görünüm içindeydi. Ruhu, benliği, maddesi, sonsuz bir akış hevesine girmişti.

Derin bir çalkalanmayla halsiz düşmek emelindeydi. Nefesini göğsünde sık sık tutuyor ve birden dışarı bırakıyordu. Bu nefes,yanardağdan çıkan bir alev gibi, Hasan’ı bütün hücrelerine kadar yakıyordu. Genç adam, itidal ve teslimiyetin sınırında korkunç bir savaşa tutuşmuştu.

Başınıdoğrulttu. Sevgilisinin bu teslimiyetinden faydalanmayı veya O'nun havasına tam olarak uymayı kendine yediremiyordu.Sağeliyle Despina'nın çenesini tutarak, sarstı. Gözlerinin açılmasını bekledi. Nafile..

Göğsündeki yeğin atışların devamından başka bir tavrın sahibi olamıyordu. Bir ara tekrar O'nun kollarının boynuna sarıldığını ve dudaklarının birleştiğine şahit oldu. Haddinden fazla tıkanmıştı. Ama, içinden bir ses:

-Sonradan pişman olacağın davranışların sahibi olma Hasan! diyordu!...

............................

Sesle mücadeleye girişti. Kıyasıya bir güreşin içindeydi.Ruhundaki kaynaşma benliğinisarmıştı. Bir taraftan Despina'nın kokusunu ciğerlerine yerleştiriyor, O'nu mutluluklar âlemine götürüp getiriyor, diğer taraftan da,mermer taş üzerinde,içindeki sesle güreşe tutuşuyordu. Tam kündeye takılmakta iken, kendisini toparlıyor ve sesle başabaş bir kudret sergiliyordu.

....................................

Bir ara kendisini, haddinden fazla kayıp eder gibi oldu. Kesin bir iradeyle doğrulup, Sevgilisinin sırtını yastığa çekerek oturttu.İki eliyle yüzünü doğrultarak avuçlarının içine aldı. Sağ dirseğiyle çenesinin altından destekleyerek başını kaldırdı.Sesini çıkarıp söze başlamak istedi. Gırtlağı ta derinlerden kilitlenmişti. Kendini zorladı. Gırtlağında, ses namına bir şey peydah olmuyordu. Hafif bir öksürük denedi. Beceremedi. Kızıöylece bırakarak doğruldu. Pencerenin perdesini hafifçe sıyırıp dışarıyı seyretti. Öksürmeden bir ses çıkaracağını bilse, hemen söze başlayacaktı. Bir iki teşebbüsü yine sonuçsuz kaldı.

Despina'nın doğrulup kendisine arkasından sarıldığını, boynunu kokladığını hissetti. Elleriyle belini sıkıyor, saçlarını sevgilisin omuzlarından aşağı döküp boyunu öpüyor ve kokluyordu. Ellerini tuttu. Sarmasını gevşetti. O'na doğru dönüp; yüzünü avuçlarının içine aldı. Burnunu burnuna dayayarak, bütün iradesini toplayıp, gırtlağındaki tıkanmayı parçalıyan bir isyanla, yine de hafif bir sesle:

-Ko..nuş...ma...mız lâzım! dedi. Bekledi.

Yanlış bir hitaptan sakınarak nefes aldı. Yine seslendi:

-Konuş..maz..sak..Piş..man..ola..biliriz sonuç..tan! diye inledi.

Despinanın gözlerini kapatıp, dudaklarının yanını kasıp bırakıp, elleriyle kendisini kendisine çektiğini hissetti. Koklaşma ve öpüşme “önü alınacak gibi değildi.”Hasan, sağ elini perdeye uzatıp iyice kapadı. Ayakta sonsuz ummanlara dalışıtekrarladı.

...............................................

Bitkinliğin sınırında iken; elleriyle ellerini kavradı. Yere çökertti. Bir eliyle saçlarınıyakalayarak:

-Sana darılacağım böyle giderse; dedi.

Despina için cevap zorunluğu doğmuştu:

O'nun başını omuzlarına koyduktan sonra, donuk anlamsız gözlerle :

-Kunu..sa..cak ne var ki? Bizim kı..yamet..te beraber ul..mak için dua yap..maktan baska an..gi kunu..yu kunu..sacak ali..mizve duru..mumuz var? diyerek inlediğini duydu.

BaşınıO'nun başına dayayarak, nefesiyle detakviye edip, iradesini etki altına almak istedi.

-Neden olmasın? Neden konuşacak bir şeyimiz olmasın? Biz ne suç işledik ki?“Hırsız kediler gibi köşede bucakta” vakit geçiriyoruz? Bizim bu hayatta beraber olmamıza mani olan hangi zorluklar vardır? Artık sen yaşını başınıalmış bir kimsesin.Çocuk değilsin artık. Bu yaşta bile babanın ve ortamının saplantılarına karşı koyamıyorsan ne demeli? diyerek, boynunun ve yüzünün her santimetre karesini fısıltılara boğdu.

Despina, bitkin yığılmak istiyen bir tavırla kendisini O'nun kollarına bırakıp;

- Kendimizi aldatmayalim. Hele hele egoist iç ulmuyalim. Aldanir ve egoist ulursak, daa kütü bir sonuca varmiş uluruz. Durum sindi, dünden daha acidir. Dün; alelâde bir Asan'la, alelade bir Despina varidi. Sindi, Bir Sanzayin Metasarrıfı'yle Bir Despinasitoplumlari karşılarina almiş ulurlar. Bunun adi da egoizma ulmaz mi?

Bunun adi ateze kürükle gitmak ulmaz mi? Banim ailamin rızasiyle evlanmem mumkun deyil. Sense sanla serefla ulaştiyin yerden tepe takla ulamazsin. Yalan mi?

 

***

Hasan, kızın, meselelerin köşesini berisini bu derecedeayrıntılı düşünebilmesine hayret ediyordu. Halbuki O, eğer sevgilisi istese, şimdi makamını, ailesini, sorumluluklarini bırakıp, Allah'ın emri, Paygamber'in kavliyle deyip, bir nikâhla meseleyi noktalardı. Rızaen vermezlerse, aldığı gibi uzaklara giderdi.

-Allah'ın şu işine bak! Ben çılgınlıklardan korkmuyorum. Oise, kişisel çılgınlık yapmayı bırak, toplumlarin huzurunu ve geleceğini düşünüyor! diye aklından geçirdi.

-Hemen hazırım. İstifa edip, birlikte uzak diyarlara gidip, kalan ömrümüzü birlikte geçirebiliriz. Bunda benim hiç bir tereddüdüm olmaz!

Deyiverdi.

Despina güldü. Osmanlı'nın seni okumuş etmek için arcadiyi parayı da; birlikte amelelik yaparak öderiz deyil mi? Veya, bilgi birikiminden on binleri faydalandırazağine, saklandığımız yerde, üç beş kişiye dağıtırız, hikayeler anlatırız olur biter! Ne dersin?

Hasan'nın dili tutulmuştu.

..............................

Kendini mindere attı. Sırt üstü uzandı.. Elleriyle alnınıçitilemeye, köşede bucakta bir çâre varsa bulur muyum diye debelenmeğe başlamıştı? Beyninin zonkladığını, ve fakat tek bir ışık bulamamanın çaresizliğiyle ağrısının arttığını duyuyordu. "Pes bu kızdaki muhakeme kudretine!" diye düşündü.

Peki akıllı bir kız olan sevgilisi, mademki bu kadar kararlı ve düşünceliydi de, neden kendisini sonu karanlık bir sevişmenin içinde bulmağa çalışıyordu? Gayesi ne olabilirdi?

-Neden? Neden? diye içinden bağırdığını hissetti.

Bu defa Despina, perdeyi açıp dışarıyı ve gök yüzünü incelemeye başladı.. Perdeyi kapatıp, yere eğildi. O'da Hasan'ın yanına sırt üstü yatıp, tavanı incelermişgibi bakmaya başladı. Sonra doğruldu. Kalktı.

Üzerini, saçlarını yerleştirip merdivenlere doğru yürüdü. Döndü, “geliyorum! Sen uzana dur!” diye başıyla ve elleriyle Hasan'ın uzanmağa devam etmesini işaret etti.

Ağır ağır adımlarla merdivenleri indi. Elinde bir bardakla geldi. Sedirdeki yastığa yaslandı. Elindeki şarap bardağındanyudum aldıktan sonra Hasan'a uzattı:

-İnsanın kendi ayatına son vermasi güna ulmasa bizim en iyi çaremiz ülümdür. O zaman gerçek anlamda kavusuruz. Şu bardakta zehir ulmasini nasil arzulardim bir bilsan Asan'ım! diye inledi. Gözlerinden nadide inci danelerinin dökülmesine mâni olamıyordu.

Hasan doğruldu. Sağ kolunu Despina'nın başının yanına yatırarak üzerine abanır gibi eğildi. Gözlerini gözünün içine dikip;

-Yapma be kızım! Sıyrıl şu saplantılarından. dedi. Dedi ama O'nun bakışlarındaki "Söylediklerine sen inanıyor musun?" anlamına gelen edadan dolayısöze devamdan caydı.

Tavanıbirlikte seyretmeye devam ettiler. Bir ara Despina; tereddütler geçirdiğini belli eden bir sıkıntı içine girdi. Göz ucuyla Hasan'ı kaçamak kaçamak süzdü. Konuşmak istedi. Vaz geçti. Tekrar niyetlendi yine vaz geçti. Bir şeyler düşünüyor ve hesaplıyordu.

........................

Bir an geldiki gözlerini sabitleştirdi. Entarisinin bütün düğmelerini çözmüş,boydan boya güzelliğini, dişiliğini âşikare etmişti. Sütyen dahil, bedenindeki bağları çözmüştü. Kirpiklerini kırpmamaya çalışarak öylece durdu. Sonra gözlerini kapayıp süratle açarak, hafifçe doğrulup Hasan'ın yüzüne bakmadan, sesini boğulmaktan zor kurtulmuş bir edâyla çatal çatal çıkararak:

-Bana saip ulmani iztemektayim. Sen namuz anlayişinla engebeler kuyma aramiza.. Bunun büle ulmasi lâzim. dedi.

Hasan donakalmıştı. Yan gözle saçlarından ayak parmaklarına kadarDespina'yı süratli bir bakışlasüzdü. Göğüs uçlarından tırnaklarına kadar görünüşü beyninin nakışlarına yerleşmişti.Titrediğini hissetti.

Ellerini kendi göğsünde toplayarak yumruklarını gizlice sıktı. Göz kapaklarını, göz bebeklerini bir çuvala zorla istif edercesine bastırdı. Duluk damarları inip kalkarken, boğazında dehşetli bir yutkunmanın, diş kenetlenmesine eşlik ettiği belliydi.

Düz alnında kırışmalar oldu. Yüreğinin yandığını, sırtındaysa aksine buz damlalarının beline doğru kaydığını hissetti. Despina'nınbu sözleri kıymık olmuş, beyninin en ücra köşelerine, en can alıcı noktalarına batmaktaydı. Ruhunda benlik ve enaniyet kasırgaları esmesin diye kendi kendi tam bir kontrola aldı.

Cevap vermekte acele etmedi. Bir sessizlik oldu. Hasan bu teklifteki anlamı şimşek hızıyle kavradı. Despina yıllarca biriken kiniyle toplumundan ve ailesinden intikam almak istiyordu. İradesi bu kadar sağlam bir kızın bu teklifi şehevî bir hisle yapması imkansız, dedi.

Cevabıhazırdı. Yavaşça sağ eliyle Despina'nın iki yakasını çekerek tahrik edici, korkunç güzelliğini gözlerinden gizlemeye çalıştı. Avuç içine dokunan göğüs başlarının bedeninde uyandırdığı tahrik unsurlarını yok farz etmeye çalıştı.

Fildişi kadar beyaz teni bütün vücududanda tarif edemiyeceği kadar ürperti uyandırmıştı. Kaygulu ve fakat çakmaklanan gözlerle inceledi. "Kutsal hislerin adamı olmasam, vaziyet dayanılacak gibi değil!" diye düşündü.

Kırmadan, ondaki depremleri debreştirmeden, sesinde sevgisinin sıcaklığını büsbütün hissettirme gayretiyle, düşüncelerini nizamlamak için yavaş yavaş konuştu:

-Sen sanıyor musun ki böyle bir fiil isteği benim de ruhumun tââ... derin..lik..lerinden gelmiyor. Yü..re..ğimi açıp bakman mümkün olsa, korkunç isteklerle çevrili alevlenmeleri göreceksin. Ama hesapsız hareket etmenin bedelini ya ödeyemezsek?.. Meseleler tamamen çetrefil hâle gelmez mi?

O,“korumak istediğin bazı değerler” daha fazla yara almaz mı? Benim korumak istediğim ülküler, kişiliğimden öte, Osmanlı için bir yüz karasına dönüşmez mi? Kim inanır benim şimdiye kadar ki hislerimin kutsal aşk duygusu olduğuna? Senşuradan benim yanımdan, “kız oğlan kız” ayrılmazsan, bu benim olduğu kadarmensup olduğum toplumun da, büyük yara almasıdemektir.

Daha da öteye, daha da gerçekçi konuşayım mı? Hele hele bu kadar bir yakınlık bile, şu içinde bulunduğumuz hal bile, benim hesabıma, kolay kolay izah edilecek bir manzara değildir.

Anlıyorum. Sen bir intikam peşindesin. Bir taraftan toplumuna ders verdin yıllarca. Şimdi intikam almanın ateşiyle yanıyorsun. Gizli kalacak bir olayla belki ruhunu dinlendirirsin ama, seni dünyada, “her değerin üstünde seven” sevgilini sonsuz“bir kör kuyuya” atmış olursun.

Konağın merdivenlerini çıkarken,mahiyetimdekilere emirler verirken, halkıma seslenirken duyacağım utanç beni kahreder. Ne olur anlayışlı ol!.. Beni anla.. Bu gün beraber olmak isterken, bir iki masum öpüşme ötesinde bu hallere girmek istememiştim! diyerek; sevgilisin tekrar büyük bir sevgiyle öptü.

-Günahımız masum öpüşme sahnelerini aşmasa iyi olur!diye inledi.

.................................

Despina'nın gözleri yağmaya hazır bir bulutun doluluğunu andırıyordu. Söylenenlerin haklılık derecesini zihnine istiflediği belliydi. Yutkundu. odanın çeşitli bölümlerini inceleme bahanesiyle gözlerini sakladı. "Utanmışlık, gurur incinmesiyle karşı karşıyayım! Bu Osmanlı erkeği faziletin, doğruluğun, erkekliğin destanı, timsali bir kimse. Hiç maddi bir sorumluluğu olmadığıhalde, bir çok erkeğin can atacağı böyle bir durumda, mânevî duygularısebebiyle, nikahlısı olmadığı için, harama uçkur çezmeyi red etmektedir." diye düşündü..

Kendisine bakmadığını anladığı bir anda, göz ucuyla sevgilisini inceledi.. Dev gibi bir erkekti. Maddi arzular bakımından dolu dolu olduğu, göğsünün hızlı hızlı kalkıp inmesinden anlaşılıyordu. Ama zihnine perçinlediği hayat felsefesi ve sorumluluk duyguları yıkılmaz bir kale halindeydi. Sevgisini sair davranışlarla kirletmeyecek kadar asil bu genci sevdiği için kendisini kazançlı hissetti.

Dünyanın bir ucundan diğer ucuna seyirdebilen, kavimlerin kucak açtığı bu insanlar, temelde, vicdanlarına karşı da dürüsttüler. İşte bunun belirgin örneğiyle karşıkarşıyaydı.

......................

Etrafıyerleştirme bahanesiyle doğruldu. Odanın içinde dolaştı. Göz yaşlarını gizlice kuruladı. Tekrar sevgilisine sarılıp, gözlerinin içini inceledi. Uzaklarıseyreder gibiydi. "İlerde haber ulaştırma" vaadiyle O'nun kollarından ayrıldı. Kıyafet değişikliğine koyulmuştu bile...

......................

 

*

 

 

 

 

 

BOR’DA AKŞAM

 

Dokumuşlar sermişler hayat denen masalı,

Ova, uçsuz bucaksız, renk renk, eşsiz bir halı.

 

Artık her şey içinden erimiştir baharda,

Bir beyaz yeşilliğe benzer karlar dağlarda.

 

Itır, yakut ve şarap yüklenmiş son gücüyle,

Yeni çökmüş bir deve her dağçift hörgücüyle

 

Yer alıyor ovayı çevrilen kervanda,

Bir tasvire benziyor tabiat bu destanda.

 

İzleri var her yanda kan ile göz yaşının,

Akşamınıiçerler ruhlar Kayabaşı’nın.

 

Erirkenşeker gibi içinde eski gamlar,

Asman ini kesilir, o yerden bitme damlar.

 

Çitle, çalılar ile renkten bir hevenk olur,

Küçük kızların kirli yüzleri renk renk olur.

 

Yama yama şalvarlar birer nakış görünür,

Kurumuşderelerde bile akış görünür.

 

İneklerin gözleri şuurlaşır gibidir,

Biraz kambur her omuz, sebu taşır gibidir.

 

Her sıtmalı yüzde bir aşık hali görünür,

Her sakat, bir gazi’nin edasına bürünür.

 

Ova birden yassılır, dağlar birden dikleşir,

Gök igner kapak gibi, tabiat imbikleşir.

 

Ve bir elma kokusu gelir ruha Niğde’den

Burada akşam denen sırra bir kerre eren.

 

Topraktaşafak sayar yurdun seraplarını,

Ufka verir her akşam bağlar şaraplarını.

 

Ne varsa boş, yazları güneş burda gündüzün,

Asmalardan birikmiş gurup süzerler güzün.

 

Eşekli resmi konacak

 

GEÇTİBOR’UN PAZARI

 

Bor’u tanıtan, adeta amblem haline gelen, “ Geçti Bor’un pazarı, sür eşeğini Niğde’ye”ata sözü olduğunu hepimiz biliyoruz. Kaçırılan bir fırsatı vecizolarak ifade etmek için kullanıyoruz. Bazen Bor ile Bolu’yu birbirine karıştıranlara tesadüf ediyoruz. Tabii bunun gerçekle alakası yoktur.

Bu deyişin bir hikayesi olduğu söylenir. Salı günü

Sırasıgelmişken bir hatıramı nakletmek istiyorum. Lise’nin ikinci ve üçüncü sınıfınıkayseri lise’sinde okumuştum. O devirnde buralarda lise yoktu. Öğretim yeni başlamıştı. Çok nüktedan bir Fransızca hocamız vardı. Çocuklar ona “mösyö”derlerdi.Asıhl adı kemalettin Karamitin’de. Beni derse kaldırdı. Fransızca olarak “ Nerelisin?” diye sordu. Fransızcam iyi sayılırdı. Tereddüt etmeden “ Borluyum!” diye cevap verdim. Bir kahkaha attıktan sonra, Türkçe olarak “ Geçti Bor’un pazarı sür eşeğini Niğde’ye” cümlesini fransızcaya çevir bakalım dedi.Böyle bir soruya muhatap olacağımı düşünmemekle birlikte, önceden buna kafa yormamışda değildim. Tebeşiri alarak tahtaya, “ Lebazar de Bor est passe, conduit ton a Niğde “ diye yazdım. Hoca çok beğendi ve beni bir daha hiç derse kaldırmadı.

Namdar Rahmi Karatay’ın meşhur Geçti Bor’un pazarı ismiyle anılan bir şiiri vardır.Hatırasını Hakkı Ecer’den dinleyelim:Namdar rahmi ile M.Naci Ecer Fransada sarbonya Üniversitesi’nde okumaktadırlar. Naci Ecer, felsefe; Namdar Rahmi Edebiyat tahsili yapmaktadır. İki Türk Paris’de bir apartmanın bodrum katında kalmaktalar. Gece gündüz demeden sefahata dalmadan öğrenimlerini tamamlamayı düşünürler. Bu aradada bir birlerine takılmayı da ihmal etmezler. Daha doğrusu ümit ve hayallerini dile getirirler.

- Ee, Naci mezun olup memlekete dönünce artık seni maarif müsteşarı yaparlar.

- Şakayı bırak be Rahmi, benim yerim pek belli olmaz, seni ya hazine umum müdürü, yahut da maliye vekaleti müsteşarı yaparlar... gibi konuşmamlar zaman zaman aralarında geçer. Birbirleri için en yüksek makamları münasip görürler. Binbir meşakkatle öğrenimlerini tamamlayıp devletten vazife isterler.

Namder Rahmi Bursa muallim mektebi müdürlüğüne, Naci bey ise diyarbakır ortaokul müdürlüğüne tayin olur. Büyük hayal ve ümitler son bulur. Herkes işxine gider. Ancak aralarında dostluk devam eder. Mektuplaşırlar, Namdar şair ruhludur. Paris günlerini hatırlar. Bordum katlarındaki çektikleri çileleri ve sonunda kendilerine müsanip görülen makamların küçüklüğünü düşünerekarkadaşına aşağıda ki şiiri yazar:

 

 

GEÇTİ BOR’UN PAZARI...

 

Başta kavak yelleri estiği güller hani ?

Beklediğin nişanlar, şerefli günler hani ?

Aradığın sevgili şanlı düğünler hani ?

Selvi gibi ümit döndü birer iğdeye,

Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye !

 

Sende varsa bir cevher onu herkes ne bilsin ?

Kimler böyle züğürdün huzurunda eğilsin !?

Süslü bir dairede müdür bile değilsin !

Ne çıkar öğrenmişsin mesahayı pi diye

Geçti Bor’un pazarı sür eşeği Niğde’ye !

 

Bilmem ne olmaktı senin gayen maksadın ?

Fare gibi kitaplar arasında yaşadın !

Ne dans ettin eğlendin, ne de sevdin kız kadın ?

Kim dedi hey serseri gençliğine kıy diye,

Geçit Bor’un pazarı sür eşeğine Niğde’ye!

 

Gönül ne çalgı ister, ne eğlence, ne de dans,

Ne güzel kadınların önlerinde referans,

Kapandıkça kapandı bunca yıldır kahpe şans

İhtiyarlık gölgesi perde çekti dideye,

Geçti Bor’un pazarı sür eşeği Niğde’ye !

Fırsatı iyi kolla, olma sakın dangalak,

Keyfine bak, dünyada gülerek, oynayarak,

Sonra iç şampanyalar, viskiler bardak bardak !

Dokunuyor üç kadeh şimdi bizim mideye,

Geçti Bor’un pazarı sür eşeği Niğde’ye !

 

Fırsak uçan bir kuştur, vaktinde yetişmeli,

Durmadan eğlenmeli, atıştırıp şişmeli,

Yanmadan. Kavrulmadan mükemmelen pişmeli !

Sonra seni almazlar hiç bir yere çiğ diye,

Geçti Bor’un pazarı sür eşeği Niğde’ye !...

Namdar Rahmi Karatay2594/ 71

 

BOR AĞZI

 

Bor ağzı, İstanbul Türkçesi dediğimiz yumuşak, kibar ve bütün milletçe anlaşılır Türkçeyeçok yakındır.Aramızda anlaşmayı zorlaştıracakbir ağız ayırımı göstermez.

Daha doğrusu imtiyazlı bir Bor Ağzı yoktur.Fakat gün geçtikçe silinip kaybolan bazı özellikleri sıralıyalım:

* Başlarında (l, r ) harfleri bulunanTürkçe kelimeleri söylemeyi kolaylaştırmak için(i) harfi eklenir: İlegen: Legen, ilazım: Lazım, ilahna: lahana

* Kalın seslilerden önce ki (k)lardan genellikle (g)sesine çevrilir: Gonya: Konya, galk: kalk, gaya:kaya, gına: kına, geçi: Keçi.

* Bazı (k)lar h sesine yaklaştırılır: Ahşam: Akşam, Hohu: Koku,Bahtı: Baktı.

* Kelime başındaki D ler bazan t olur.: Tana: Dana, tolu, : Dolu.

  • Bazan kelime başındaki t ler yumuşar d olur.: Dilki: Tilki, Tut: Dut, Depe: Tepe, Dene: Tane, Darak: Tarak, Duz: Tuz, Datlı: Tatlı.
  • Bazı kelimelerde (r,l) (n,l) benzeşmesiyapılır: Talla: Tarla, anna: Anla
  • +++

 

 

 

Mahalli kelimeler:

 

Bir dilin özelliklerini biraz da mahalli kelimeler verir. Biz burayşa rderleyebildiğimiz mahalli kelimeleri topladık:

Aba: Anne, Abaru: Aniden olan bir şeye karşı hayret nidası, Abrul: Avril, nisan, Acer: yeni, taze, Adilimit: beyaz ince kabuklu üzüm, : Aksamak, düzenden çıkmak, Akışmak: bir yere birri ardınca gitmek, alasemet: henüz olgunlaşmadan, acele, çabuk, erken, Alışık: Alacak, Ambal: Üzüm bağının karıklarının bölümleri, Anı: Hayvanların boğazındaki şişkinlik, Ankasten: Bilmezlikten gelerek, Ardaklaşmak:Kesilmiş ağaçların havanın etkisiyle mantarlaşması,Arka: Elbise, Atmer: Çukur yerine kurşun dökülmüş, atınca iyi vuran aşşık, ++++

 

 

DESPİNA’NIN DÜNYASI

 

Dermason’avardıklarında bağ evinin ahırına atlarınıçektiler. Terlerini kuruladılar. Süratle kıyafet değişikliğini gerçekleştirip; bahçede yer elması sökmeğe koyuldular. Bir aksama olmadan bu gidiş gelişi gerçekleştirmenin huzurunu duyuyorlardı.

Despina, kapının eşiğinde kollarını çaprazlamış, etrafı seyrederken, ruhunun derinliklerinde sevgilisiyle geçen bir kaç saatlik zamanı bıkmadan ve usanmadan tekrar tekrar gözlerinin önünden geçiriyor, O'nun tavırlarını ve anlatımlarınıyorumluyordu. Bazan gözlerini kapatıp, her sahneyi tekrar tekrar gözlerinin önüne getirmekten usanmayan ve bıkmayan bir davranış sergiliyordu.

Akşamdan sonra gözlerine sürme çekiyordu. Nedense gündüzleri yüzüne, gözüne bir şey sürmüyordu. Kadınlara has toplantılar istinaydı tabii.

O gün sürmeli gözlerinin gülüşü kayıp olmuştu.

Yatağına yattığında uyku kaybolmuştu sanki. Göz kapakları dürülme bilmiyor, yorganı başına da çekse, kalkıp pencere önünde saatlerce düşünse de uyku yok olmuştu. Gönlünün derinliklerinde sımsıcak bir duygu belirmiş, bütün enerjisini hayâllerinin takviyesine topluyordu. Aile efradının dikkatini çekmesin diye bazan lâmbayısöndürüyor,içinin aydınlığıyla görüyordu etrafı..

Ama, gözlerini kapadığı zaman bunalır gibi oluyordu. Cinler, periler başında dans etmeğe başlıyorlardı. Ruhunun derinliklerinden çığlıklar duyuyordu. En iyisi mi gözlerini açık tutmalı, sevgilisinin yüzünü gözlerinin önüne getirmeliydi. Çünkü, kaç defa denediyse ya korkulu varlıkları hayâlliyor veya kendisinin bütün suskunluğuna rağmen, babasının asık suratla bağırıp çağırdığını, köy gençlerinin ellerinde sopalarla üzerine geldiğini görüyordu.

Üzerine bir pelerin alıp, kilisenin bahçesinde yürüyor, yürüyordu..Karanlıklar içinderüzgâra barıktığı sarı saçları, koyu menekşe gözleri, bembeyaz teniyle periler gibi oluyordu. Yıllarca kâlbini külleme mücadelesi vermiş, başaramamıştı.

İliklerine kadar üşüdüğünde veya gün ağarmaya yüz tuttuğunda sessizce mermer taşlarla süslenmiş, güzel bir konak olan evlerine giriyor odasına çekiliyordu.. Tanrı'sına yalvarıyor:

-Yarabbi, bu kulunu saylıkli ve siatli et. Uzur ver.

Yalvarmalarıetkisiz kalıyor, gözünde bir damla uyku bulamıyordu. Neden sonra yorgun gözleri bitkinlikten sızınca öğle yakınlara kadar odasından çıkamıyordu.

Babasıkapısına gelip gelip gidiyor, yüz göz olmamak için, kapısını açıp, "Neden bu halde davrandığına dair” suâl açamıyordu.

Despina düşünüyordu devamlı.. O'nun da diğer kız arkadaşları gibi normal bir yuvasıneden kurulmuyordu? Bunca güzelliği, gençliği bir mum alevinin son dalgalanışları gibi eriyip gidecek miydi? Aldığı korkunç kararlarla kendi hayatını kendisi anlamsızlaştırıyor muydu yoksa?

Bir rahibe hayatı yaşamaya mı karar verseydi? Düşünceleri nâzik başınısıcaklaştırdıkça; yatak kendisini sıkıyor, pencere kenarına giderek, ince bir örtünün altında başını pencere kenarına dayayıp, saatlerce hülyalara dalıyordu. Ruhunun sıkıldığını hissettikçe, yüzünü, gözünü oğuşturuyor, saçlarınıdefalarca tarayarak, kanının donmasını önlüyordu.

Acılarınıdindirmek için, bazen mahzendeki şarap küplerinden yardım mı istemeliydi? Aklına gelen korkunç ihtimalle yüreciği sıkılıyor, babasının yaşadığı hayatın kendisine de bulaşması ihtimaliyle bu düşünceyi süratle kafasından atıyordu.

Ne kadar sık sık:

-Adam sen de, bu dünya üzülmeğe değmez! gibi mırıldanmalarla, sâkinlik, huzur aramasına giriyorsa da, gırtlağına takılan hüzünlerini yok edemiyordu. Ya babasının veya sevgilisinin fikirlerine kendisini bırakıp, olayları kendi haline terk etmeyi çok istiyordu. Ama, o zaman “benliğinin kuruyacağını,” “gözlerinin ferini kayıp edeceğini,” “var olma iddiasının yok olacağını” sanıp,“sinsi bir gülümsemeyle:”

-O zaman bu tupluma “yanlişlari kim aykıracak?!” diye gidiş yolundaki inada, tekraren ısrarla sarılıyordu.

..................................

Hasan da, ayrılmalarını takip eden zamandan bir süre sonra Derviş'in yanına varmak istedi. Pencereden dışarıyı seyretti. Belinden hançerini çıkararak, var gücüyle pencerenin savatına sapladı. Sonra kıvırarak geri çekti. Tekrarladı bu hareketi bir kaç defa..

Daha fazla harabat yapmamak için saplı hançeri bırakarak bu defa yumruğuyla divara darbeler indirdi. İndirdi. İndirdi.. Dinlenginlik hissedinceye, yumruklarıağrıyıncaya kadar divarı döğdü. Yavaş yavaş sakinlik çöküyordu. Yumruğunun sırtı kıpkırmızı olmuş, bir kaç yerden kan çıkıyordu.

-Yazıklar olsun, yazıklar olsun! diye mırıldandı.

..................................

Dervişsâkin sâkin çalışıyordu. Bir buçuk iki saatlik ayrılığın hikâyesini anlatacak deyildi O'na.. Birazbirlikte çalıştılar.Atlarının başına dönmüşlerdi. Birer sıçrayışta atlarının sırtlarındaydılar. Eyerlere yerleşmişlerdi.

Sonsuz ve dümdüz bir boşluğa doğru at sürme hevesine kapılmışlardı. Konuşmamayıyeğliyorlardı. Usuldan ve ılık esen bir rüzgar, hızlı giden süvarilerin yüzlerini yalıyordu.

Hasan atına kamçı vurmuyor, üzengilemiyor, bazan atın boynuna şaplağını okşarcasına indiriyor ve fakat arada sırada boşluğu yırtarcasına,yüreğini,ciğerlerini zorluyarak:

-Deh! diye ünlüyordu.

Masum bir aşkın aradanbunca sene geçmesine, kalbinde bütün kaviliğiyle yer tutması, sevgilisine madde olarak sahip olmasına rağmen, geleceğin sisler, kara bulutlar arasında görünmesini hazmedemiyordu. Ne tarafa baksa çaresizliklerle örülüydü. Kendi hayatı için kati kararlar alacak, kati tavırlar koyacak gücü buluyor, ama sevgilisinin saplantıları "pişmişaşa su katıyordu."

Arkadaşlarının çırpınmaları, eşin dostun çâre aramaları da böylelikle boşa gidiyordu. Bir an için bu yılların aşkına ihânet edip, kendisine bir yol çizme hevesi belirmiyor deyildi. Ama öyle halsiz, öyle bitkin hissediyorduki kendini. O'nu düşünmeden, ona sahip olacağı günleri hayâllemeden yaşamasının anlamı olmadığını hissediyordu kuvvetle.

Kafasınıyasdığa koyduğunda gözleri kapanır kapanmaz, kendisini sonsuz bir mücadelenin içinde buluyordu. Bazan; kılıçla, bazan tüfekle kalabalıklar içine dalıyor, atınıkoşturuyor, koşturuyor, ama kimseye zerre-i miktar kötülük etmeden içlerinden sıyrılıp çıkıyordu. Elleriyle vedâ işareti yapanların hallerini seyrediyordu. Göklere atıyla yükseldiğini görüyordu. Tââ.. bulutların arasına vardığında,düşer gibi oluyor, binlerce arşın, düştükçe düşüyordu..

Bazan da karanlık yollarda yürüyor, yürüyor ve fakat hiç ışığa kavuşamıyordu. Karanlıkları yırtmak istercesine nâra atmak üzereyken silkinerek doğruluyordu. Uyandığında, kalkıp aynanın karşısına geçiyor, yüz hatlarını, gözlerini inceliyordu.

Evinde geçirdiği bu sıkıntıların mesai saatlarine taşınması korkunç bir hatâ olur diye elini yüzünü yıkayıp, bütün sakinliğini takınarak, görevi başına gidiyordu. Herkesin derdiyle derinden derine ilgilendikçe, halkın sevgisi bir kat daha artıyordu.

 

**************

 

ÇUBUK UZUN TEL BENİM

 

Osman Ağa'nın, Hacılar sokağındaki bağda olduğunu haber alan arkadaşları ve Köşkerler'in Tahir, Azer'inCuma,Kalıpçı'nın Hacı Lâtif atlarına atlayıp, kırbaçlarını şaklattılar.

Karasu köprüsü’nü kuşlar gibi uçup geçtiler. Kırbağları civarından Hacılar sokağı’na varmaları pek az bir vakitlerini almıştı.

Burhan Mahallesi'nde eğlenti tertiplendiğini ve kendisinin de mutlaka bulunmasınıistediklerini söylediler. Hacı Lâtif bilhassa kelimelere basa basa:

-Sana, her hangi bir içki vermek istiyenin vay haline.. Çekil köşene lâf ver yeter! dedi. Osman; bu ısrarların sonunun gelmeyeceğini biliyordu.

İşaret parmağını uzatarak:

-Belli saatte ayrıldığımda kimse darılmayacaksa peki! dedi.

.......................

Eğlenti dedikleri toplantıda kişiliği gevşek olan kimse yoktu. Osman, onların sohbetlerine gereği kadar iştirak ediyor, saatler ilerledikçe gevezeliğin artmasıyla belli belirsiz huzursuz oluyordu. Ama, yine de, ayrılmadan önce“ilgisiz kalmamak için” saz çalan Köşker'in Tahir'den "Çubuk uzun tel benim" türküsünü çalmasını ve söylemesini istedi.

Osman Ağa'nın bir türküyle de olsa, eğlencelerine ilgi göstermesi oradakilerin hoşuna gitmişti. Türküye zaman zaman iştirak ediyor, davudî sesi arkadaşlarının hoşuna gidiyordu. Tahir, düzenini yeniden ayarladı. Osman Ağa, boş değildi demekki. Zira "Sazı çalarım" diyebilen bir kimsenin öncelikle bu türkünün düzenini becerebilmesi gerekirdi.

Ayar bittiği zaman, gözleriyle karşısındakinin duygularını tartmaya çalışarak:

-Ağam! huzurunda bu türküyü gerektiği şekilde çalabiliyorsam kendimi mutlu hissedeceğim! dedi ve yeniden başladıçalmaya ve söylemeye..

 

Çubuk uzun tel benim

Suya giden yâr benim

Çubuk telde bağlama

Gidiyorum ağlama

Gider gider gelirim

Ele meyil bağlama

Çubuk elde tütün az,

Gitti bahar geldi yaz.

Kâtip kölen olayım,

Bir güzel de bana yaz..

Çekmecenin perçini,

Açamadım içini...

 

Delikanlı güzel sesiyle, bu güzel memleket havasını, pek güzel icra ediyordu. Güzeller nasıl da bir araya geliyordu. O zaman çok güzel ortaya çıkıyordu.

Osman ağa elleriyle dizleri üzerinde tempo tutarak türküden, söylenişinden hoşlandığını anlatmak istiyordu.

Bilahare arkadaşlarından Derviş'e işaret ederek Kırat türküsünü söylemesini istedi. Derviş; yanık yanık Kırat'ı söylerken, saz münasip şekilde eşlik ediyordu.

 

Gezdir ağam, gezdir kıratı gezdir,

Kıratın alnına maşallah yazdır,

Götür nalbanda da nalını dizdir,

Göğsü bedel bedel benli kıratım,

Ah malım devletim..

 

Kıratın üstünde bir uzun yayla,

Ne diye ağlayım, kaderim böyle,

Bey babam sorarsa doğrusun söyle,

Es kıratım, nazlı yâre gidelim!

 

Kıratın üstünde hastayım, hasta,

Başım yastıkta kulağım seste,

Mevlâm kimseyi de koymasın yasta,

Es kıratım nazlı yâre gidelim.

 

Kıratım altımda ülker peşimde

Çifte tabancalar eğer kaşında,

Benim sevdiceğim onbeşyaşında

Es kıratım nazlı yâre gidelim.

 

Yokuşu çıkarken keklik sekişlim,

İnişi inerken tavşan büküşlüm,

Gelin kız yürüyüşlü göğsü nakışlım

Bey Pazarı da mesken oldu ilimiz,

Bilmiyorum, nerde kalır garip ölümüz!

 

Ağasının atlara olan sevgisini bilen Derviş, yanık sesiyle söylediği türkünün O'nun düşünce dünyasını alt üst ettiğini biliyordu. İzin alma zorluğunu ona bırakmamak için vaziyeti ayarladı ve ayrıldılar.

.....................................

 

 

 

 

ERMENİECZANESİ SAHİBİNİN ACI SONU

 

Rum gençlerin kahvelerde kavga çıkarmasının Osmanlı'nın içinde bulunduğu huzuru yok edici olduğunu, Ermeniler'in Osmanlı'ya bağlı olmada, Rumlar’dan çok iyi davrandıklarını her gelen müşterisine yana yakıla anlatması, bir kısım Rum'u kızdırmıştı.

Nubar'ın nihayet iyi bir vatandaş olduğu, karışıklıklara karşı oluşta da, “bir vatandaşolarak aktif davrandığı” aslında, herkesin hoşuna gidiyordu. Ama, O’nun tarafından, Ermeniler'in sâdık bir teba, Rumlar'ın ise, -son zamanlarda- suçlu gösterilmesini hazmedemiyenler vardı.

İyon'laKoreneos, bu meseleyi aralarında konuşmaktan öte, bir kaç yerde desöz konusu etmişlerdi. Bu bakımdan bazı Rumlar, Ermeniler'e, "eksik arar gözle" bakmaya başlamışlardı.

Ama, gerçekten de Ermeniler, gerek Rumlar'la ve gerekse Müslümanlar'la çok iyi geçiniyorlardı. İşlerinde, tavırlarında herkese karşı ılımlı ve sâdık hareket ediyorlar ve bir ihtilâfın tarafı

olmuyorlardı.

Olaylar daha ziyâde, Rumlar üzerinde etki yaratır bir havadaydı. Bir kısım fesat Rum, etrafa, adetâ kulak kabartmağa başlamışlardı. Bir eksik duymasınlar hemen "ofurdarak" yayıyorlardı.(1)

Ermeniler de, kendilerinin olaylar içine çekilme tavrını hissettiklerinden ellerinden geldikçe çok daha dikkatli davranıyorlar ve bir ihtilâfın tarafı olmuyorlardı.Ermeniler’den iyi tanınan Telyan Agop iflas etmiş bir tüccar olduğu halde merasimlerde çok iyi giyiniyordu.

Çok hareketli uğraşlar ve koşuşturmalarla Ermeniler'i meselelerde aydınlatıyordu. Amerika'dan getirilen smokin elbiseler, yavaş yavaş bir kaç kişi tarafından temin edilmeye başlanmıştı.

Kasap Cebrail'de ateşli bir Osmanlı vatandaşı olmasıyla tanınıyordu.Mösyö Artin, sözü geçen ve seveni çok bir Ermeni'ydi. Marangoz Onnik'de cemaatleri üzerinde söz sahibi

biriydi.Grand'ın babasıHarutyan herkes tarafından seviliyor ve bir dediği iki edilmiyordu. Bunların yönetimindeki Ermeni cemaatini ihtilâfların içine çekmek çok zor bir işdi. Sayıları Rumlardan az, fakat birbirlerine dayanışmaları, etkileri fazlaydı.

O günlerde dehşetli bir dedikodu ortalığa yayıldı. Ereğli Ermenileri arasında serkeşlik, eşkiyalık, ahlâkî olmayan tavırlar sergileyenler oluyormuş. Buysa büyük bir huzursuzluğun başlangıcı gibi görünüyormuş. Hele hele müşahhas isimlerle anlatılan bir olay meselenin tuzu biberi olmuştu.

Güya, Apikre isimli Ermeni'nin bir kayınvaldesi varmış. Güzelliği ve tavırlarıyla muhitte çok dikkat çeken bir kadınmış. İçki âlemlerinde Apikreyle birlikte olan arkadaşları O'nun yaptığı veya yapmadığı olayları da O'na mâlederek bir takımşeyler anlatıyorlarmış.

Apikre'nin kafası bulanmış. Kendisine "Boynuzlu" olarak bakılmasından huzursuzlanmaya başlamış. Kayınvaldesine kin duymaya başlamış. Arkadaşları,kinini, göz koyma şekline çevirerek intikamını almasını telkin etmişler.

Serkeşarkadaşları, kendisine bir teklif yapmışlar:

-Sen, kirdaki baylardan bir tanesini kirala. Paytonla kayınvaldeni uraya gütürürken biz yulunuzu kezelim silalı ularak. Sana; bu kütü kadını niçın gütürdüyünü suralim. Sen de karin

ulduyunu süle. Biz bunun ispatınıiztiyalim. U esnada edefine var, demişler.

Apikre’nin, kötü arkadaşlarının ısrarlı teşfikleriyle kafası bulanmış. Hem kaynanasının yaşadığı hayatı incelemek fırsatı çıkacak ve hem de, -eğer kötü yoldaysa-arkadaşlarının yardımıyla hedefine varıp, intikamını almış olacaktı.

Tavsiyeyi uygulamış. Arkadaşları tüfeklerle önlerini kesmişler. Durdurmuşlar:

-Bu kütü kadini neden satiyorsun? demişler.

-Satma filâm yuk, bu banim nikalı karimdir, demesi üzerine de:

-Üyleyze gel sizi misafir edelim burada, birlikte kalin, biz de inanalım işin içinde bir kütülük olmadığına! demişler.

Apikre, böylelikle bir yatağı paylaşma durumunda kalmış. Tereddüt hasıl olmasına rağmen hedefine de varmış. Bu olay bütün muhitte duyulmus sonradan. Halk infial halindeymis.(2)

-Tuplumlar ahlak sayesinde yaşabilir. Usmanlı birliyiniasil büyle ulaylar buzmaz mi? Bu dereca olaylari sergilayenlerin süyliyeceyi ne ulabilir? Erkesin alakını buzuyorlar! diyorlardı, bir kısım Rumlar..

O günEczacıNubar ananevî yemeği olan Pastırmalı böreğini yaptırmış kendisine ziyafet çekmek üzereydi eczanesinde.

776Kapı açıldı içeriSpiros'la Mavros girdiler. Bir iki ilâç karmasını istediler Nubar'dan. Nubar isteklerini yerine getirdi. Hatta onlara yufka içine sarılmış pastırmalı börek de sundu. Ama kavga için, hazırlı olarak kavgaya gelmiş olan Spirosyla Mavro lâfı dönüp dolaştırıp Ermeni, Rum tebaya getiriyorlardı. Kavga kaşır bir halleri vardı.Nubar ensesini kaşırken, sesini yükselterek:

-Bir şeylar demak ister aliniz vardır?

Spiros cevapladı.

-Yuk üyle bi sey. Yaliniz Ereyli taraflarindan bir seyler duyar gibiyiz.?

-Neyimiş duyduyunuz o seycik?

Yüzündeki alışılan gülümseme kaybolmuştu. Düşük bir sesle:

-Sey canim, hani sen Ermaniler’in uzurlu, uyumli vatandaslar olduyini anlatirsin de..

Bir elini dizine vururak sert bir sesle:

-Var undan şüpeniz?

-Tebayı Osmanlı'nın adamlari er alleriyle iyi ulmalidir. Albukim, uzura,namusa çok önam verenEreyli'da ırsız ve arsizlik, attâ..

-Evet, attâ?

-Alâksızlık diz buyuymuş?

-Nasilmis u diz buyu ulan?

-Sizinkilerin çoyunda kiz belli deyil, kari belli deyilmis Erkesin seyciyi bir başkasinin irzında imis.?

-Ne demak istarsiniz siz küftehurlar?

-Demesi, memesi su diye, olayı baştan sonra hikâye ediverdiler oracıkta.. Her türlü hayâ duygusunu önemsemeden ve alay edercesine..

Bunu takiben Spiros, Ermeniler'in 1828'de Rus'ların Kars, Doğu Beyazıt'a girmeleri esnasında 90 bin Ermeni'nin Osmanlı'ya karşı savaştığını, daha bir kaç yıl evvel, yani 1862'de Maraş'ın Zeytun İlçesi'ndeErmenilerin Rus silahları temin edip, karşılaştıkları bütün Müslümanları kurşunladıkları,evlerini yaktıklarını, Osmanlı bastıracağı zaman 3. Napolyon 'nun ağırlığınıkoymasıyla meselenin kapandığını, bu olaylar varken Ermeniler'i Osmanlı'ya sadık gibi göstermenin ne anlama geleceğini, sert bir edayla sordu.

Nubar, Anadolu'da ki zenaatkar Ermeniler'i Fatih'in İstanbul'a yerleştirdiğini, yerleştirilen bu iki yüz elli bin kişiyeayrı bir de kilise tahsis ettiğini, Ermenilerin kuyumculuk, eğitim, müzik sahalarında özellikler arz edip, hizmet sahası seçtiklerini, dolayısıyle bir bakıma Türkleştiklerini, ama onların Ermeni oluşuyla ilgili hürriyetlerine Osmanlı'nın dokunmadığını, Kars'da ve Maraş'da olanların ayrı özellikleri ve kışkırtmalarla olabileceğini, Niğde muhiti için böyle bir durumun olmadığınıanlatmağa çalıştı. Anlattıkça morali bozuluyor, sıkıntıları artıyordu.

Spirios, Ermeniler'in Rumlarca katiyen sevilmediğini, bunu bildiği için Nubar'ın onlarıyersiz karaladığını, her iki cemaatinde Osmanlı'ya vatandaşlık etmekte bir farklı davranışları

olmadığını hakaretâmiz bir lisanla anlattı.

Nubar,“Bizans'ın Ermeniler'i hiç sevmediği, onlardan nefret ettiğinin doğru olduğunu, bu bakımdan Selçuk'lunun Anadolu'ya girişinden Ermenilerin sevinç duyduğunun doğru olduğunu!” söyledi.

Ermelerin ahım şahım bir devlet kurma heveslerinin bile olmadığını,Kılikyada kurulanının da parasının üzerinde Selçuk Sultanının resmi bulunduğunu yani onlara tabi yaşadığını, 1080- 1373 arası kurulan Klikya devletinin ya selçuklular veya Memluklulara tabi yaşadığını bundan da kendisinin bir üzüntü duymadığını, önemli olanın idarenin âdil olması olduğunu, anlatmaya çalıştı.

Nubar'ın gözleri kararmış, ayakta duramaz olmuştu. İkram bile yaptığı bu insanların geliş sebepleri ve maksatları belli olmuştu. Demekki kendisinin büyük iyi niyetlerle yaptığı eleştiriler, geri tepmeğe, düşman toplamağa başladığıanlaşılıyordu.

Kalbine sıkıntı geldi. Divara yaslandı. Suskunlaştı. Bunalmışlığı tahammül edilmeyecek derecede arttı. Ayakta duracak mecâli kalmayınca da oturağına çöküverdi. Alnından boncuk boncuk terler dökülüyordu.

O'nun üzgün hâli sohbeti yarıda bırakmıştı. Ortalıkta sıkıntılı ve soğuk bir hava esince, hele hele eczacı kötüleşince, yardım edeceklerine,Spiros'la Mavro süratle ayrıldılar. Bir bakıma “onu ölüme terk ettiler.”

Yılların eczacısıNubar, ecel terleri döküyordu. Bir yudum suya uzanabilmek için can havliyle kıvranıp dururken oturağından devrilmiş, sağ eliyle boğazını tutuyor, hırıltılar çıkarıyordu. Ayaklarının yerden kesildiğini sandı.. Dünyasının karardığını hissetti. Yüreğinin çeperlerinin daraldığını fark etti. Sırtında müthiş bir ağrı peydahlanmıştı.. Mavimsi gözleri dumanlandı. Yanakları kararmağa başlamıştı. Sol eliyle bağrının düğmelerini yoldu. Dudaklarından kasılan bir sesle:

-Soy...ha...lar,ve..le..dizina..nınger..çak ma..sül..lari! Kahrola..silar! sözleri döküldü. Sağ elini pençe haline getirip boğazına götürdü. Gözleriyle kapılara, tereklere bakındı ıkınarak.

Alnından, kulak arkalarındanter fışkırdı. Gözlerinin önünden çoluğu çocuğu geçti hızla.

Korkunç bir ağrıyla yüreği kanıyordu. Nefes alamıyordu. Sol kolunda da dayanılmaz bir acı hissetti. Kimselere haber verecek durumda da değildi.

Karındaşlarının geleceğini düşündü. Hainlerin lâf sokuşturmaları ümitsiz bir geleceği gösteriyordu. Pırıl pırıl, iyi niyetli insanlar, bu kötülük selinin önüne nasıl duracaklardı? Hasanlar, Mehmetler, Ahmetler,Danyallar,Manukyanlar, Yuvanolar, Dikranlar meselelerin inceliklerini nasıl anlayacaklardı?

Kötülük insanoğlunun yakasına yapışmıştı. Bu yolda niceNubarların mücadele etmesi gerekirken, herkes kendi honnuğunda pinekliyordu.

Mustafa Reşit Paşa'nın Londra Elçisi olduğu sıralardayardımcısı Agop Gıcıkyan'ı ve O'nun gibi bir çok Ermeni'nin devlet idaresindeki hizmetlerini gözlerinin önünden geçirdi.

-Sonumun geldiğine değil,buortamı sahiplenecak mücaitler hazırlamadan gidiyorum, ona yanarim! Bu huzurlu topraklardaki bet bereket, bağında bahçesindeki güzellikler, kadere

kendisini terk etmiş uysal insanlar, koşuşturmaları, kuş, hayvan, gurbağa sesleri, kendiyle barışık akıllıkimselere birakılmalı, yoğusam bu fesat, bu tuplumun bitişi olur..

Rumlardaki surumsuz davranışların sonu iyilik getirmeyecek!diye fısıltılı düşündü. Beyninin karardığınıhissetti. Dudaklarından çıkması mümkün olmayan duâları aklından geçiriyordu.

Göz kapakları kırışmaya başlamıştı. Yüz çizgileri belli belirsiz kırılıyordu artık. Hiç bir tarafını kımıldatma gücünü bulamadı kendinde. Derisine dikenler batıyordu sanki. Dünyasını aydınlatan beyni ayın sonsuz bir bulut arkasına girmesi gibi ışıltı vermiyordu artık. Yüzbinlerce defa, şifa için ilâç karan bir insan olarak suya bile uzanamıyordu.Kalkmak için yekinme isteği hiç bir uzvuna hükmetmiyordu.

Paçalarındaıslaklık hissetti. Debelendikçe saçları iplik iplik gözlerinin önüne düşüyordu. Dilinin altından binlerce gözenekten tükürük fışkırıyordu. Ağzı köpük köpük oldu. Gözlerinin önünden, bir arı, "Bir şeyler anlatır gibi" vızıldayarak geçti.

Su çıkrığının çıkardığı sese benzer sesler çıkarıyordu. Ensesinde yanardağların kaynamasını hissetti. Sonsuz bir yolculuğa çıkıyordu gözleri arkada kalarak, içi kahrolarak... Sapasağlam bağlı olduğu hayat ağacı insafsız katlediciler tarafından nacakla parçalanmaya çalışılırken, gönül binası göçmüş, O'da ruhunda fırtınalar yaratmıştı.

İhtiyarın tahammülü ötesinde harabiyet olmuştu. Soluk almak için bütün çabası boşa gidiyordu. Burun deliklerinden nefes girip çıkması değil, işlek olmayan söğüt dalından yapılmış düdüğün çıkardığı kesik fısıltılar peydahlanıyordu.

Osmanlımülkünün üzerinde, baykuşların fır fır döndüğünü, hissedehissede kıvranıyordu ... Aşağıkayardı'nın yaşlı çınarlarlarından biri devrilmek üzereydi. Ulu dallarının çarptığı tezgah, tereklerdeki şişeler de yuvarlanıyor, asra yaklaşan yaklaşan yaşı noktalanırken fâni vücudu gâşâdan göçüyordu.

Aradan ne kadar zaman geçti bilinmez ama dükkana Ermeni ve Müslüman müşteriler geldiğinde onun sırt üstü ve gözleri açık bir şekilde ölmüş olduğunu gördüler. Günlerce çalkalandı muhit bu iyi insanın ölüm haberiyle.Ölüm sebebi ve şekli hakkında iki tahrikçinin dışında kimse gerçekleri bilmiyordu...

*************

BÖLÜCÜLÜK tam komünistliktir.  KANSERDİR

 

(1) Bu Rum bilinen kimselerin asılları Türktü diyoruz. Bir an için Rum bilinmeseler de Türk bilinseler yine kavga çıkardı.Hele hele bir de din ayrılığı olduktan sonra. Osmanlı’yı yıkmak isteyen güçler boş mu duruyordu?

Yıkımıönlemek için Osmanlı aydınına düşen görevin yapılmadığı kanaatindeyiz. Bir Osman Ağa’nın koşturmasıyla olacak şey değil bu.. Bir çok aydın dernekler kuracak, konferanslar verecek, toplantılar tertipleyeceklerdi. Birlik ve beraberliğin anlamı sık sık halka anlatılacakmtı. Bu yapılmamıştır işte.

Şu anda Kars’tan Edirne’ye, Muğla’dan Hakkari’ye kadar gizli gizli düşmanlıklar sokanlar, il mensuplarının ilçe mensuplarına, ilçelerin bir başka ilçeye karşıhoşnutsuzluk çıkaran tavırlarıyok mudur? Hele hele bir kısım hain aydının Allah’ın her günü Etnik gurup tasnifi yaptığı, bir kısım din perdesindeki insanın Beynelmilel İslam zırvalarınıtekrarlayıp, 18. Komünist Enternasyoli’ningerekleriniyerine getirdiğini görmüyor muyuz?

Malesef günümüzün aydını da ihanet halindedrir. Bana değmeyen yılan bin yaşasın diye herkes susmakta ve köşelerine çekilmektedirler. Bunu fırsat bile renkli camların içine yerleştirilmiş 68 kuşağı komünistleri ayırımları ve ihtilaflarıkörüklemektedirler.

Evliyaların yüzü hürmetine ayakta duruyoruz.

Sağcıaydın denen, kaçak güreşenzırva kafalıların, beynelmilelderneklerin müdavimlerinin yapacağı bir şey kalmamış gibidir.

Allah vatanımızı, milletimizi koruyacak milliyetçi aydını muvaffat etsin! Mustafa Kemal edalı, demokrasiye inanan bir lider millete yol göstersin!

(2) Bu olay gerçekten vaki olduğuna dair kaynaklarımdan birinin yeminli şahadeti vardır. Yalnız zaman tunelinde kayma vardır.

.......................................

 

 

RUH HASTALARI VEDEDİKODU TAHRİBATI

 

1468Müslüman halk, gerek dinî inançları ve gerekse törelerinin icabıHırıstiyan tebayı “el üstünde tutarken,” onların çoğunun “bir eli balda, bir eli yağda” yaşamaları karşısında bir tepki göstermezken, kaynağını dışta bulan tahrikler sebebiyle devamlı surette hava elektirikli tutulmak isteniyor ve “aslı astarı olmayan” dedikodular yayılıyordu. Bu aradaHıristiyanlar içinde bulunan

bir takım şahsiyet hastaları da nedense ayrılıklarıkörükleyici dedikoduların yayılmasından “medet umuyorlardı.”

Israrla bir dedikodu yayılıyordu:

Güya Niğde merkezden bir din adamı Naynas'a gidesiymiş. Kilisede bulunan papazlara:

-Ben sizin ibadethanenizi gezmek istiyorum! diyerek içeri girip direklerden birinin dibine küçük abdestini yapmış. Kiliseyi gezmiş gibi ayrılmış. O çıktıktan sonra, “bu adam içerde ne yaptı diye bakılınca” direkteki ıslaklık fark edilmiş de, arkasından mavzerle ateş edilmiş ve fakat vurulamamışmış...

Aşağımahallede biri bir yalan uyduruyor, diğerleri inandığı gibi, orkestra öyle ayarlanıyor ki yalanı uyduran da yukarı mahallede kendisi de inanmış gibi hareket ediyordu. Görevlilerce olayın üzerine gidildiğinde deyalançı şahitlerle olayın doğru olduğuna dair ifadeler verdiriliyordu.

Zabıta olayı gereği gibi araştırmış, işin nasıl olduğu, şahsın kim olabileceğine dair hiç bir delil ele geçmemişti. Ama, bu esnada da Hırıstiyan halk, böyle dedikodularla şartlandırılmış oluyordu. Eski dostlukların yerini buruk tavırlar almaya başlamıştı.

Bu garip dedikodu üzerine Osman Ağa ve arkadaşları dadostları vasıtasıyla araştırma yaptıysalar da doğruluğuna dair en ufak bir delil bulamamışlardı.

Osman Ağa, -özel olarak yaptığı bir ziyaretle- başta kiliseninPapazıKuris olmak üzere bir kaç kişiyi azarlamaya benzer bir edâyla uyarmıştı.Tahriklerin hiç bir yanın menfaatine olmayacağını, işleri böyle karanlık olaylarla çıkmaza sürüklemenin tarafların her ikisi içinde zararlar doğuracağını anlatmıştı...

Bölgede Alevi sünni ayırımı yoktu. Esasen Alevi köyü de pek yoktu. Buna rağmen sünni Alevi ayırımını iğneleyen dedikoduların, iki tarafın birbiri için iftiralarının da söz konusu edildiği oluyordu.(83)

.....................................

(83)Alevi sünni ayırımı bölgede katiyen yapılmamış ve işitilmemiştir. Belkide uzun boylu bir Alevi nüfusu olmadığı için bu ayırım kötülerin aklına gelmemiştir. Ancak, yine de iki tarafın birbirlerine olan iftiraları devamlı surette canlıtutulmuştur. Daha doğrusu yanlış bilgilendirme yapılmıştır.

Günümüzde yapılan yayınlar işin aslını ortaya koyacağı için faydalı olmaktadır. AleviliğiTürk ve İslam karşıtıgöstermek istiyen sapık eğilimler için görüş yayınlansa bil

 

ALEVİLİK

 

ALEVİLİKİSLAMDANVEKUR’ANDANBESLENİR

 

(Alevilik İslamın özüdür yani peteğin içindeki baldır diyor, Prof İzzettin Doğan.Devamla:)

En büyük özelliği insanlar arasında ırka, dine,dile dayalıfarklılığı reddetmiştir.Yüz yıllar önce yapılan buyorum o zamana göre çok ilericiydi. Şimdi de buözelliğinikorumaktadır.Bu gün InternationalComünityy’ nin varmak istediğinokta budur.Bu gün BM’nin amacı, insan hakları bildirgelerininhedefi ayırımcılığın kaldırıldığı,insan haklarının en kutsal hak olduğunoktaya gelebilmek.Aleviliğin binlerce yıl önce İslamıyorumlayarakyakaladığı noktayı,bu gün uluslararası toplum yapabilmişdeğildir.

- Alevilik İslam dışı olsa ne zarar görür?

Her şey yıkılır. O zaman Alevilik olmaz.Çünkü Alevilik, İslam’danve Kuran’dan beslenmektedir.Alevilikte her şey KuranıKerimdeki ayetler üzerinde kuruludur.Cemin başlaması için bir ayetin hükmünün yerinegetirilmesi gerekir.Bu; “Tanrı’nın huzurunakul Hakkı ile gelmeyin!” ayetidir.Ceme katılanların birbirlerine niyaz etmesi sonucu başlar.İnsanlarımız bunun Kuranda yer aldığını bilmektedir.

Sünni İslamda Kurandan beslendiği halde neden bu kadar farklı yorumlanmaktadır?

Alevilik Kuranın özünden beslenir.Alevilik, Kuranı Kerimin bazı ayetlerine daha fazla öncelik vermişlerdir.Bazılırınıda göz ardı etmişlerdir. Neyi almışlar?Tanrı “seni seveni severim” diyor.İnsanısevmek, Tanrı’nın sevgisine müstehak olmaşartlarından biridir.Alevilik sevgiyi ön plana almıştır.Fuzulide, Yunus’ta gördüğümüz aşk da budur. Bu da Kuranı Kerim’den kaynaklanır.Kuranı Kerimin Sünni yorumu Arap yorumudur.Kuran,Arap Yarımadasına inmiştir.Kitabı kendi geleneklerine, kendi ihtiyaçlarına, koşullarına göre yorumlamışlardır.

Tanrı insandaki gücün keşfedilmesini ister. Kuran herşeyden önce aklı verdim diyor.

.....................................

Dede eskiden Kadı gibiydi. Cemde insanlar arasındaki bütün sorunları çözer, suçluya bir ceza verir, ondan sonra cem yapılırdı.Yanlışlığı olan adamlar ceme alınmazdı.

Dede bilginin kaynağıydı. Şimdi Dedelerinbilgileri kentlerin sorunlarını çözmeye yetmiyor. Dedeler şehre ayak uyduramadı, Dedelerin yetiştirilmesi için okullar açılmalı deniyor. Devlet cem evleri ve aleviliği öğretecek okullar açsın diyorlar.

Kimi Aleviler Dedelik kurumunu tartışmak istememektedir. Zira, Aleviliği günümüze Dedeliğin taşıdığı kanaatindedir.

Dini işlerin cemaatlere bırakılmasını istemektedirler.Türkiyede gerçek İslam öğretilse, insanlar arasında kavga kalmaz.

(Bu özet Radikal Gazetesi’nin 1996 yılı aralık ayı sonundaki tefrikasından çıkarılmıştır)

 

Yukarda ki yazıgöstermektedir ki, aşırı göstenrmek istediği,takdim etmek istediğiAlevilikle,gerçek Alevilik arasında hiç bir ilgi yoktur.Neden? Çünkü, Aleviliğin Allah’ıvardır. İnancı varndır. Muazzam bir ahlakı vardır. Milletine dinine hürmeti vardır. Aşırı solun takdim ettiği Alevilik nedir? Milletini bölmek isteyen, dini olmayan, acaip inançların peşinde bir garib yaratıktır. Öyle ise Büyük Türk milleti şunu iyi bilmeli, Alevi kardeşlerimizi katiyen ve asla itham altında bırakacak, ima, hareket ve sözün sahibi olmamak gerekir. Enderun Rezaletinin ürünü, Kuyucu Murat Paşaların kestiğiu Türkmen kelleleri, Anadolu’da asırlarca hür ve müstakil yaşayan Türkmenlere yapılan iftiralar düşmanın işidir. Bu düşman Osmanlı’nın en tepe noktalarnına yerleşmiş, hain takımından bazılarıdır.

Ahlak saiki ile getirilen izahlar şerefsiz bir yorum şeklidir. O sözlerle iyi biliyorlar ki, Alevilyik perdesi altında Türklüğü saldırıyorlar. Özbe öz Türk olan, aahlakın en temizini taşıyan bu insanlara karşı yapılan hücumun özçünde Türk’ün kalesini yıkma fikri yatar. Ama, İslam’ı çarpıklaştıran, dine aykırı inanç ve rezil tutum içinde bulunan bir takım kimselerin kendilerini Alevi diye takdim etmeleri kadar da gülünç bir şey olamaz. Hz. Aligibiİslam’ın özüne sadık kimseler Alevi’dir. Yoksa dinsiz, imansız kimselerin sırf Türk’ü parçalamak için bu kelimeye sahip çıkmaları, kan akıtma isterisi içinde bulunmaları, onların ne olduğunu ortaya koymaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Çocuk oyunu resmi koy

 

ANA BABABALARIKARAKOLDA İKEN

 

146Yine herkesin ders alması gereken bir olay cereyan etti. Ermeni ve Müslüman çocuklarından bir kaçı, Şadırvan Çeşmesi civarında oynarken kavga etmişlerdi.

Kavga büyümüş ailelerine intikal etmişti. Her iki tarafta kendi çocuklarının haklıolduğuna inandırılmıştı. Bunun için ağız dalaşı başlattılar. Hatta kadınlar arasındataşlı sopalı kavga bile meydana gelmişti. Olay zabıtaya intikal etmiş, neredeyse Kadıya sevki gerektirecek bir safhaya girmişti.

Zarzor barıştırılmışlardı. Katrin, Hermine, Satenik isimli Ermeni kadınlarıylaHatçe, Hikmet ve Hayriye isimli kadınlar mahalleye dönerken bir de ne görsünler?

Bir buçuk saat evvel kavga eden çocuklar barışmışlar ve "Emmi eşeğin sanatıoyununu" oynuyorlardı.

Önce hayretler içinde bakıştıklar.. Sonra gülüşmeye başladılar. Sonra da kucaklaştıklar. Kahvelerde ve mahallelerde bu olay uzun süre konuşuldu.


kaldırılan

Resim koy

 

GAVUR İMAM DİYE BAĞIRMIŞTI

 

148Şehrin ortasında bulunanKığılı Camiinin yaşlı ve aksak bir imamıSarp Hafız görevini lâyüsellikle yerine getirmekteydi. Görevini ekseriya aksatmaktaydı. Ezan okunduktan sonra halk camiye dolar,O, neden sonra halkın üzerinden bastonuyla atlaya atlaya geçerdi. Bu cemaati iyice yıldırmıştı.

Cuma namazı kılınacak vakit çoktan geçmişti. Yine milletin omuzundan seke seke yerine geçerken,tahtalı balkon kısmındanKörüğün Ali'lerden Bilal'in sesi duyuldu:

-Gâvur İmam! Vazifene zamanında gelsene!

Sanki caminin kubbesi çökmüş, cemaatin beynine inmişti. Hiçte alışık olunmadığı birşekilde konuşmalar başladı. Kimi kişi:

-Camide böyle bir hitabın çok çirkin olduğunu, kimileri de:

-Her ne kadar hitap şeklinin doğru olmamasına rağmenİmam'ın ısrarla görevini aksatması ve halkırahatsız etmesi sebebiyle iyi oldu bu bağırma! diyordu.

Bu olay günlerin gündemi olmuştu. Herkeskonuşuyordu. Şehrin câmilerinin imamları sık sık bir araya geliyorlar, bu hakaret karşısında ne yapacaklarını tartışıyorlardı. Sonra dâva vekiliOsman Ağa'ya gidip, “kadıya dilekçe vermesini istemeğe” karar verdiler.

Topluca Osman Ağa'nın yanına vardılar. Osman Ağa onları dikkat ve sabırla dinleyerek cevapladı:

-Arkadaşlar. Bir olayın hal şekli özel ihtimam ister. Biz eğer işi adliyeye aktarırsak, bu olayın üzerinin küllenmesi günleri, ayları, hattâ seneleri kaplayacaktır. Halbuki bu olayda maznun

olan kimse câmiye gelebilecek bir kimse. Kendisiyle görüşüp, araya adamlar koyup özür dilemesini sağlamak en iyisidir. Hocada uyarılır ve bu mesele böyle kapatılması Müslümanlar'ın hayrınadır. dedi.

Adliye'ye müracaat edildiğinde şedit bir ceza uman,Körüğün Bilal'in ipe çekilmesinin sağlanacağını sanan imamlar, malesef“bu uyarının inceliğini” anlayamadılar. Para konusu veya üşenmeyle ilgili sandılar. Sinirli bir şekilde kalkarak, kapıya doğru yöneldiler. Bir kısmısokurdanıyordu:

-Biz Osman Ağa'yı Müslümanlar'a şemsiye sanırız. Halbuki o arka çıkmaktan korkar.

Bu söz, Osman Ağa tarafından duyulmuştu. Söyliyenin ense köküne şaplak indirmek mümkündü. Önce misafir, sonra müşteri, sonra da din adamı oluşundaki özellikleri düşündü. Sesini çıkarmadı. Onlar gittikten sonra her zamanki -canısıkkın olduğu zamanlarda yaptığı gibi- şakaklarını parmakları arasına alıp düşünmeğe başladı. Hattâ uzandı bir süre.. Yetmedi, kalkıp abdest almaya başladı.

.......................

Demince gelen imamlardan bir kaç tanesi içeri girdiler. İçlerinden İmam Cılız Hasan sesini özür diler bir edâya bürüyerek:

-Senin günâhını boşuna aldık. Tavsiye ettiğinusul en iyisidir. Eğer arkadaşlarımızın bazılarının hatâsını affedersen bu işi yine sen halledeceksin. Bunu istirham ediyoruz. Bilâl'le görüşüp, “özür dilemesini sağlamanı” istiyoruz. Görüşme ücretini de takdim edeceğiz. İmamla görüşmeyi de biz yapacağız, dedi.

Bir süre oturdular. Osman Ağa,kelimelerin üzerine basa basa:

-Arkadaşlar. Muhterem İmam Efendiler. Cemiyette en az hatâ yapması gerekenler, hattâ, hiç hatâ yapmamaya çalışacak olanlar, imamlardır. Cemiyetin en bilgili, en oturaklı adamları olmaya mecburuz. Halbuki, nedense, son zamanlarda mesleğin içine çok dirâyetsiz kimseler girmektedir.

Vatandaşın birinin infiâle kapılmış olması mümkündür. Karşısında, “bir sınıfın hakkınıkorur gibi” tavır içinde bulunulması hatâlıdır. Bildiğiniz gibi “İslâmda ruhban sınıfı yoktur.” İmamlardan bazılarının mevlitlere parayla gitmesi, mezarlıklarda para karşılığı duâ okumayı âdet haline getirmeleri, hele hele bazılarının kitaba bakmak, muska yazmak gibi uğraş içinde bulunmaları dinimize yapılacak en büyük kötülüktür.

Biz önce kendimizi düzeltmezsek, halka bir faydamızın olması söz konusu değildir. Açıkça ifade etmek gerekirse arkadaşlarımızın çoğu, nedense, “kişilik buhranıgeçirmektedir.”

Üzerimize farz olmayan işlere burun sokuyor, müspet haraketleri engelliyor, İslâm'ıinsanlara tanıtırken korkutuyoruz. Güler yüz yerine, “asık suratı” ikame ediyoruz. Gallâ Kuyusu hikâyeleriyle meseleyi çirkinliklere bürüyoruz.

Okuyarak kendimizi yenilemiyoruz. Safsata ve hurâfeyle vakit tüketiyoruz. İmam cemiyetin en kültürlü kişisi olması gerekir. Korkarım ki gelecek zaman bu konuda daha kötü sahnelere şahit olmasın.

Okuduğumuz ezanın halk tarafından beğenilip beğenilmemesinde bile vebalimiz vardır. Kulağa hoş gelen tonu bulmayılız. Bilmeliyiz. Acaip bağırma halini alan, kulaklarıtırmalıyan ezan müminlerde hoşnutsuzluk yaratır.

Biraz evvelki haklı tavsiyeme karşı takınılan tavır gerçekten üzücü. Ama kime kızıp, kime darılacaksın? İmamlarımız. Bizim dinimizin muhterem hizmet görevlileri. Gönül isterki bu insanlar gerçekten kusur işlemeseler.

Din adamı kimsenin kötülüğünü istemiyeceğine göre, kendisine muhatap kabul ettiği kimseler için kötü şeyler yaymamalıdır. İftira ve tezvirin içinde olmamalıdır. Nefislerini en iyi temizlemiş kimseler olmalıdırlar.

Görevimdir, görüşeceğim!. Bu hizmetin parayla hiç bir alakası yok.

İmamlar bu açık sözleri sabırla dinleyip; hak verdiler.

Osman Ağa;Bilal'i ertesi güngüler bir yüzle sorguya çekti. İşin anlamınıizah etti:

-Diğer dinlerin mensupları kendi din adamlarını yüceltirken, biz bir kaç kötü örneğin etkisiyle kendi din adamımızı yıpratırsak, bundan zararlı çıkan biz oluruz, dedi. Sen uyarını, bizzat imamla, tek başına görüşüp yapabilirdin. Birlikte gidip hocanın ıhlamurunu içeceğiz. Hatta senin el öpmen bile gerekli. dedi.

Öğleden sonra ikindi namazından evvel ziyaretine gidilen imam gözlerini kırpmadan bakıyor, ziyadesiyle mutlu görünüyordu.(85)

*****************

(85) Zaman tuneli içinde bu olay aynen cereyan etmiştir.

 

Tepe çayırın resmini koy

 

TEPE ÇAYIRINDA GECEİNSANIN İÇİNE ÜRPERTİ VERİYORDU

 

150Osman Ağa ve arkadaşları bu defa toplantı yeri olarak Tepe Çayırı'nda Tuncay'ın bağını uygun bulmuşlardı.

El ayağın çekildiği bir saatte, teker teker, Tepe Çayırlığı mevkiine gelmeğe başladılar. Ulu kavak ağaçlarının rüzgarın etkisiyle sallandığı geniş çayırlıkta insanın içine ürperten bir uğultu, hışırtı vardı. Kırlangıçların -hava kararırken- birbiri ardınca gaipten gelip, sonsuzda kayboluyor hissini veren dalış ve yükselişleri; göz açıp kapayıncaya kadar gerçekleşiyordu.

Hiç mecburiyetleri olmadığı halde, hayatlarını ve yakınlarını tehlikeye koyuyorlardı. Kısa süren hayat içinde, -bir kırlangıç dalıp uzaklaşması gibi-davranış sergilemesi yapıyorlardı. Tek kuruş menfaatlari olmadığı halde, hayati tehlikeleri kucaklamış olmaları, vatan ve millet sevgisinden başka bir şekilde yorumlanabilir miydi?

Yaşanan hayatta binlerce kişi, geçimini temin ediyor, parası müsaitse, “gününü gün etme” anlamına eylence alemlerine dalıyorlardı. İçki ile ulaşılan sahte neşe havası tüm milli ve manevi sorumluluklardan kurtulma maskesiydi.Bizimkiler, bu yolu neden seçmiyorlardı?

Gök yüzündeki sessizliği Tepe Çayırı da taklit ediyordu. Ama nedense, bu tavra ağaçların yaprakları uymuyordu.

Osman Ağa, perdelerin iyice kontrol edilip edilmediğini, atların ihtiyaçlarının karşılanıp karşılanmadığını, köpeklerinse gerekli yerlere yerleştirilip yerleştirilmediğinin Tuncay'ın gözlerine bakmakla sormuş oldu. Tuncay, ayakta çakı gibi dikilerek; gözlerini kırpmadan:

-Ağam her şey kontrol altında. İstediğiniz an konuşmaya başlayabilirsiniz, dedi.

Ortalıkta atların tıksırmasından ve ara sıra ayaklarını yere vurmalarından başka ses duyulmaz olmuştu. Osman Ağa bir süre gözleriyle arkadaşlarını ve çevreyi gözleriyletaradı.

-Arkadaşlar. Bildiğiniz gibi bölgemizde malesef kanun dışı haller çoğalma istidadı göstermektedir. Bizim kanun dışı kurulumuşuzun bir hatâ yapması, hem memleketin ve hem de bizim zararımıza olur. Çetemizin tahsilli kimselerden meydana gelmesi, hatâ oranını azaltıcı niteliktedir. Ancak, en ufak bir lâyüsellik, bütün güzellikleri bir anda simsiyah bir çerçeveye sürükleyebilir.

İş,hatayı yapmamaktadır. Yapınca nasıl kurtuluruz?O, başka bir mesele. İşkence ve benzeri usullerle çorap söküğü gibi hepimiz okkanın altına gidebiliriz. Demir ocakta ısıtılıp, döğüldükçe sertleşir. Biz de girdiğimiz her olaydan mutlak surette tecrübeyle çıkmamız gerekir.

Açık ifade etmek gerekirse kimse kendisine gereğinden fazla güvenmesin. Meselâ ben.. Bıçak beynime sokulsa irademin bozulmayacağını sanıyorum. Ama kaynamış bir suyun tepeme dökülmesi dilimi çözeceğini söyliyebilirim. Bu bakımdan, mümkün olduğu kadar olaylara hâkim olup, kanun dışına çıkmamak gerekli. Eğer suçlunun yakasına kanun yapışamıyorsa, o zaman biz devreye gireceğiz. Tabii ki çok lüzumlu ise. Suçlu nun başka yoldan cezalandırılması mümkün değilse.

Faaliyet sahamızın haddinden fazla dar olması gerekir. Müdahalemizin zaruri olduğu hallerde de "İnce eleyip sık dokumak" zarureti vardır.

Aksi halde çeteyi feshetmek en hayırlı iş olur. Sayımızın artırılması hususunda, zaman zaman tekliflerinizi alıyorum ve inceliyorum. Bunun da doğru olmadığıkanaatindeyim. “Nerede çokluk, orada bokluk!.” Ordularla memleket fethedecek değiliz. Nihayet, yakasına kanunun yapışamadığı bir kaç serseriyi hizaya getirmek için faaliyette bulunuyoruz. Bunu da bu dört kişi beceremezsek, evlerimize karılarımızın yanına çekilmek en iyisidir.

..............................

Geç saatlere kadar dertleşip konuştular.Derviş'in arada sırada elini yeleğinin cebine atıp,nefis bir gül esansını kendi elinin ve arkadaşlarının ellerinin sırtına sürmesi gülümsemelere sebep oluyordu.

Osman Ağa, alnını oğuşturarak:

-Arkadaşlar vakit hayli geçti. Bu gün temas etmemiz gerekenmeselelerin en önemlisini söylüyorum.

Bizim cemiyetimize faydalı olabilmemiz için en çok üzerinde bulunmamız gereken husus bilgili olmamız, bunun içinde çok okumamız gerekir. Hattâ belli aralarla toplantı yapıp, ilmihal

okumamız gerekir. Ama, bir çete mensubu olduğumuz için, -bir arada fazla görünmemek kastıyla- bunu gerçekleştiremiyoruz.

Yoksa haftada en az bir defa toplanıp, ilmihalden on yirmi sayfa okuyarak müteala etmemiz gerekir. Ayrıca fikrî eserlerin de karıştırılması ve okunması çok faydalı olur. Bu eksiğimizi, evlerimizdeki yoğun tetkik ve öğrenmelerimizle gidereceğiz. Yani, belli aralıklarla ilmihâl ve fikrî eserleri okumak için bir araya gelemesek bile, belli eserleri evlerimizde okuyup öğrenmemiz lâzımdır.

795Bilgi olmadan, ne memlekete hizmet edilir ve ne de kendimize faydalı olabiliriz. Hele hele, takım meselelere sahip çıkar görünüp te; elimize yüzümüze bulaştırırsak bunun maddi ve manevi sorumluluğu çok ağır olur.

Olur olmaz yerlerde, konuşmalara ve olaylara müdahale etmememiz ve lâf etmememizgerekir. Yerini ve zamanınıiyi seçmeklâzım. Çok kesin, kısa müdahaleli ve sonuç alacak davranışların sahibi olmalıyız. Kaş yapalım derken göz çıkarma durumuna girmemeliyiz.

Bizim diğer çetelerden farkımız şu olmalıdır: Şahsi menfaatlerimiz için zerre-i miktar heveskâr olmayacağız. O zaman eşkiya çetesi meydana getirmişiz demektir. Halbuki, bizim kuruluşumuz ulusal bir ülkü taşıyan, yüce hedefleri olan bir teşekküldür. Kişiselliğe bürünmek durumunda kutsallığı kaybolur.Ne kul ne de Allah razı olmaz.

Osmanlıdevlet idaresi aksadığı, adaletsizlik alıp yürüdüğü, minareyi çalanların kılıfını hazırlamaları sebebiyle, suçluların elini kolunu salladığı için biz biraya geldik. Müşahade ettiğimiz ve devletin başa çıkamadığı kötülükler bizim yumruğumuz altında yok olacaktır. Adâlet ve nizam avdet edersebiliniz ki, çetemizkendiliğindenfeshedilmiş sayılacaktır.Devlet-i âli Osmaniye’nin yarınlarından emin olmanın dışında kimin bir gayesi varsa namert olarak anılsın. Allah’ın cennetini görmesin!

Gayelerimize ulaşma şeklimiz, çoğu kimseden bilgili olmamıza bağlıdır. Geceyi gündüze katmamız, deve ciğeri gibi ciğerle hareket etmemiz sayesinde ışık görünür. İyi hesap yapmazsak,"Hesapsız sıçmaya oturanın domala domala taş aramasını" sergilemiş oluruz.

Devlet hayatımıza sızmaya başlayan Masonluk denen bir cereyanın araştırmasınıyapmaktayım. Yakın bir zaman sonra bu konuda malûmat arz edeceğimi sizlere bildiriyorum. Siz de imkânlarınızla bu konuda bilgi toplayınız.

Geçenlerde Konya'dan bir görevli geldi. Dilinin altında devlete yardımcı olmak için ajanlık teklifi yatıyordu. Dil pelesengine uğramadan kati bir surette cevabıyapıştırdım.

-Siz devlet memurusunuz. Koruduğunuz menfaat günlük devlet politikası ve idarecilerin menfaatidir. Halbuki böyle bir kuruluş içinde olacak olsam,halkın geçmişte ve gelecekteki değerlerinin takipcisi olurum. Mağazam ve yazıhanem dışında vaktim olmadığı içinilmi siyasetle uğraşacak zamanım yoktur! dedim.

.........................

Arkadaşları,Osman Ağa'yı süzüyorlardı. Bu bakışlarda hayranlığın, sevginin izleri ve ifadesi vardı. Bakışlar bir süre kirpik oynatmadan ve O'nun çehresini hedefliyerek devam etti. Tertemiz hisleri ifade ediyordu.

Gökçe Dede'nin rahatsızlığı arttığını duyduk. Münasip zamanınızı ayarlayın da ziyaretine gidelim!dedi.

Ayrılmadan önce Kuran-ı Kerimokudu.

-İyi ve çalışkan olmağa mahkûmuz! diyerek bir göz açıp kapama süresindeayağa kalktı. Böylelikle hepsinin çömelmişlikleri son bulmuştu.

 

****************

Osman Ağa iki oğlanı severken resmini koy

 

OSMAN AĞAOĞULLARIYLA MUTLUYDU

 

152Osman Ağa işinden arta kalan zamanınıevine ayırıyor, oğullarını seviyor, vakit buldukça onları dağ, taş gezdiriyordu. İçi içine sığmıyordu. Memleket meselelerini düşünen kafasıkilitlendiğini hisseder hissetmez atını altına çekiyor, evlatlarındanyedi yaşına girmiş olan Alp'i terkesine, beş yaşına girmiş olan Kağan'ı da önüne alarak atını dağlara sürüyordu.

Dolma tüfeğini onların yanında ateşliyor, ilgi odaklarını inceliyordu. Ok ve yay da satın almıştı Alpve Kağan için.. Anaları arkalarından bakakalıyor, hayırlısıyla kazasız belâsız eve dönmeleri için duâ ediyordu.

Bir defasında Kurdunus Dağı'nda atış talimleri yaparkenAlp siyah bir kayanın üzerinde durmaktaydı. Boz bir yılan sürünerek Alpin ayakları altına doğru sağarak geldi.İlk gören Osman Ağaolmuştu.

- Alp hemen atla oradan diye bağırdı. Çocuk var gücüyle bir kaç metre ileriye atladı. Osman Ağa tüfeğini doğrultaraktek atışla yılanın başını kopardı.Siyah kayanın üstünde yılanın geri kalan kısmı bir süre debelendi sonra ayakları altına düştü.

Alp ve Kağan dehşet içinde bakışıyorlardı.

Osman Ağa tehlikenin geçmesinden huzur bulmuşsa da;

-Aceba öldürme dışında bir kurtarma yolu olabilir miydi diye kendi kendine ciğerinin derinliklerinden üzüntü duydu. Yılanlar için gerekli bilgisi olmadığını anladı.

Alp, gözlerini belerderek:

-Baba! Bu yılanı heybeye koyup anama götürelim. O'da gorsün diye yalvardı. Bir beze sarıp heybeye koydular. Eve geldiklerinde avluya boylu boyuna uzattıklarında bayağı dehşet

verici bir manzarayla karşılaştıklarını Kevser'de görmüştü.

"Öldürülen bir yılanın tam ölmüş sayılması için üzerinden bir gece geçmesi gerekir!" diye bir duyduğu varmış.

-Acaba doğru mu? diye Osman Ağaya soruyordu.

...................................

Sağarak geldi: Sürünerek geldi.

 

 

 

 

 

 

Resim koy

 

ETLİK ZAMANI GELMİŞTİ

 

742Osman Ağa ve arkadaşları, kültürel sohbetlerinden birini de, o gece Celâl'in bağında yapıyorlardı. Celâl notlarını düzgün bir Osmanlıcayla tutmuş,bahis başlıklarınagöz gezdirdikten sonra teker tekerizah ediyordu. Toplumsal hayatı bu derecede güzel tetkik edişine ve akıcı bir uslûpla sunuşunamemnun oluyorlardı...

Bu konuşma ve arz esnasında Celal'in oğlu Mustafa ikramların sunulmasınısağlıyordu. Celâl elindeki notlara ince ince bakarak:

-Güz mevsiminin son merhalesinde, çalışmalardan en önemlilerinden biri de, ETLİK KESMEKâdetiydi. Çarşıda bir kaç adet kasap bulunurdu. Kışın en soğuk günlerinde kasaplar kesme işini yapmazlardı..

Halbuki bu soğuk memlekette, özel lezzetiyle et kesip, çeşitli şekillerde saklıyarak, kışın insanın elinin altında olmasının değeri çok fazlaydı..Her lâzım olduğunda, her zaman, kimde para bulunurdu da?.. “Ne yapar yapılır,” güzün bir koyun, bir dana, ekseriya inek, öküz keserek etlik yapılırdı... Etin bir kısmı feri geçmiş güneşte kurutulur, bir kısmından suçuk yapılır, bir kısmı da pastırma olarak değerlendiriliyordu...

Çok telâşlı bir işti. Hastalıksız hayvan satın alınacak, kesme işini, sucukluk, pastırmalık, kuru etlik kısmı ayıracak usta birini peyleyerek bu işe koyunulacaktı. Gerçi, ekseriya, bir çok aile reisi bu işten anlar vaziyete girmek mecburiyetindeydi. “Panzehir gibi

kıymetli” et için bir de emek ödemek herkesin razı olacağı bir sonuç olamazdı.

Ekseriya, bazı aileler bahar başında sağmal bir hayvan almakta, yaz boyu südünden faydalanmakta ve südü kesilince de etlik olarak değerlendirmekteydiler. Ama, çokça başvurulan usûl; südü olan hayvanı beslemek ve kısır bir ineği etlik için satın almaktı..

Evde kesilen hayvanın etleri, bölüm bölüm ayrılırdı. Kimisi kuşbaşı, kimisi kıyma ve sızgıt olarak ayrılıyordu.. Tuzlanarak kavrulur ve küplere basılır. Kuşbaşından daha ufakdoğranmış olanına "Sızgıt" deniliyordu..İri kıyma demekti.

Kışın kaşık kaşık küpten alındığında, pişirerek veya pişmeden tamamen ayrı bir lezzete kavuşmuş olarak yeniyordu. Taze kıymayla, küpten çıkan kıyma arasında gerçekten farklı bir lezzet söz konusuydu. Taze etin bulunup bulunmamasıönemlideğildi. Küpe basılmış kıymanın bambaşka bir lezzette oluşuinsana hayret verirdi.

Kuru et meselesi de böyledir. İstediğiniz kadar taze et bulunuz kışın. Hiç bir zaman kuru etin lezzetini vermez. Mangalda, ocak da ateşe tutuluverdiği zaman, cızırdıyarak pişen bu etin lezzeti târif edilmez bir râyiha verir. Pastırma işi, çok daha büyük bir ustalık gerektirir.

Hiç bir zaman taze etin verdiği lezzet, pastırma lezzetiyle bağdaşmaz. Hele hele pastırmaya giren baharat insan sağlığı için derecesiz faydalar içerir.İştah açıcılığı, sinir tedâvisi, besleyiciliği ayrı özellikleridir. Doğal olarak kış memleketlerinde vücut beslenmesive ısısınınayarlanması önemini artırır.

İç ve kuyruk yağlarının hazırlanması ve saklanması da özel usûllere tâbidir. Zamanın insan sağlığının, insan yapısının sağlam oluşunun sebeplerinden birisi arasında gelir bu yağlar.

İşkembe, ayak, baş, kemiklerin kurutulmasıyla kışın çok lezzetli yiyecekler elde edilmişolur. Ancak, bu gıdaların vücutta yakılması için insanoğlu’nun devamlı surette hareketli olması gerekir. Öyle olursa ömrün arttığı görülür. Bir yere yığılıp kalan kimseler, çeşitli vücut ağrılarını davet etmiş olurlar.

Türk tarihine meraklı kişiler, bu âdetlerin tamamen Orta Asya menşeli olduğunu bilir. Dede Korkut Destanları'ndasık sık yer aldığı görülür. Et ve süt zamana karşı dayanıklı hâle getirilir. Uzun kışlar, -beslenmeye yarayan maddelerin depo edilmesi rahatlığından ötürü-korkusuz olarak geçirilir. Bu mamûllerin değeri, doğal olarak, kesilen hayvanın etli butlu ve sıhhatli oluşu kadar, ustanın maharetiyle ve kullanılan sair malzemenin kalitesiyle yakından alâkalıdır.

Pastırmanın çemene yatırılması ve bu çemenin ayrı bir besin maddesi olarak kullanılması da çok dikkat çekicidir. Kırmızıbiberin sağlığa olan faydası aşikârdır. Öyleyse, pastırma sucuğun yenmesi sonucu insanın nefesinin kokması gibi bir mazarete sığınmak doğru değildir. Tatil günlerindesabahleyin, sair günlerde de akşamları yenilmelidir. Kimseye kokmamış olur böylece.

Bazıinsanlara dokunduğunda, “bir bilene danışmakta fayda vardır.”

Çemen, sarmısak, kırmızı biber; eczane ilâçları kadar faydalarıvardır. Bu hususlar, insan sağlığı için yazılmış eserlerde zikredilir.Sarımsağın günde bir iki diş, çiğnemeden suyla yutulması alışkanlık haline getirilmelidir.

Peynir, çökelek biraz daha ustalık istiyen uğraşlarla yapılır.

Ama her sofranın aranan yiyecekleri olduğu için de katlanmak gerekir.

********

ETLİK

 

Anadolu Konuşuyor. Türkiyenin göbgeğinden Beynine.Vahap Okay’dan. Etlik Bahsi:

Etlik kesmek, az görülen bir gelenekti. Düğün yapacaklar, çok misafiri olan varlıklıaileler, etlik olarak sığır ve koyun keserlerdi. Parçalara ayrılan etli kemikler kurutulup, kışın pişecek yemeklerin türüne göre kullanılırdı. Keşkek de, bu kurumuş kemikli etten yapılırdı. Halen köy ve kasabalarda devam eden, merkezde çoğunlukla terk edilmiş Niğdeli’nin kış yemeği yapma adeti vardır. Ailenin sayı -sekiz aylık yiyeceği ekmek, yufka olarak bir defada yapılır, pişirilir ve direkler halinde evlerin kilerine konulurdu. Kış ekmeği yapıldımı, ailenin reisi kendisini önemli bir yükten kurtarmış sayar ve bunu etlik kesme takip ederdi. Etlikte koyun, keçi, inekten olurdu. Etler kıyma olarak teker haline getirilir. Etli kemikleri kurutulurdu. Bu kuru etler, karın çok yağdığı mevsimde çıkarılır, bir gün önce suya ıslatılarak, nohut ile pişirilirdi. Evin ihtiyacı sucuk ve pastırma etliğin, etinden yapılırdı.

...................

 

PASTIRMA

 

Orta Asya Bozkırlarında yaşayan Türkler’in son baharda kışa hazırlık olarak, tuzluğu, kuru, dumanlı et konsevreveleri yapmaları, bu sanatın bir adet halinde Orta Asya’dan geldiğini göstermektedir. Pastırmacılık ve sucuk hemen hemen dünyaya Türkler tarafından yayılmış, fakat yapılış, kullanılan madde itibariyle, en güzel şartlarını Develi ve Kayseri’de bulmuştur.

Pastırma için seçilen sığırların, besili ve sıhhatli olmasına bilhassa dikkat edilmir. Pastırma için ayrılan etler tuzlanır. Tuzlanan bu etler üst üste gelecekşekilde tuzlanmaya devam edilir. Tuzlamadan çıkarılan etler, bol suda yıkanarak çengellere asılır. Birbirine değmeyecek şekilde kurumaya bırakılır. Kuruma süresi on onbeşgün kadardır. Kırmızımtırak bir renk alıp, sertleşme kıvamına giren etler alınır. Tuz ve kanlarının iyice çıkması için cendereye verilir. Bir gün bekletildikten sonra, çemene yatırılır.

Çemen, kırmızı biber, acı biber, sarmısak ve baharat, çemen bileşiminden meydana gelir. 4-5 gün çemende yatan pastırmalar, güneşte bir müddet daha kaldıktan sonra satışa çıkar, hazır demektir.

Önceden hazırlanan etler, sucuk hazırlamak için kıyma haline getirilir. Bu kıyma içine sarmısak, kırmızı ve acı biber, kimyon gibi baharatlar atılarak karıştırılır. Karışım en az bir gün bekletilir. Bu karışımın adına, ilişkilik denir.İlişkilik, daha sonra sığır kalın bağırsağına doldurulur. Boğumlar yapılır. Kurumak üzere güneşe bırakılır. Biraz kuruyan sucukların boğumları oklava ile iyice yassılaştırılır. Sonra yine kurumaya terk edilir. Kuruyan sucuklar, afiyetle yenmek için hazır demektir.

 

**********

 

 

 

 

 

KADIN ERKEK  İŞ BÖLÜMÜ

 

Derviş;Celal'in anlattıklarını, herkesin merak ettiği konuları vukufla sunmasınıilgiyle takip ediyordu.

Celalse, bıkkınlık vermeyen bir sesle, önemli konuları aydınlatmaya devam ediyordu.

Çalışma hayatının ağırlığı terazilendiğinde, daha ziyade kadınlar üzerinde yoğundur.İster ev işi görsün, ister tarlaya bağa bahçeye gitsin, kadın, “mutlaka güneşdoğmadan kalkar.” Gece geç vakte, yatana kadar; koşuşturması devam eder.

Gece, zifiri karanlık, alaca karanlık, tanyeri, şafak sökümü, gün ağarması, gün doğuşu, güneşin adam boyu dikelişi, kuşluk vakti, kaba kuşluk, öğle vakti, öğle üzeri,gün eğilimi,dar ikindi, ikindi vakti,akşam yakını, güneş batması, akşam karanlığı,akşam, yatsı vakti, yatsıdan sonra, gece yarısı,ülker ve terâzi doğumlarıgibi deyişlerle tarif edilen vakitlerin, kadının hayatında uyanık geçen saatler olduğunu görmekteyiz..

Erkek; sadece iş saatinde kalkar. İşi varsa önüne koyulan ekmeği yer ve gider. Yoksa, belli saate kadar oyalanır ve kahveye gider.

Ama kadın, kayıt Evi'ndenkerme veya tezek getirilmesi, avlunun öbür yanındaki yüz numaranın kullanılmaya hazır hâle getirilmesi, sobanın yakımı için komşudan çıngı istenmesi, iskemlenin hazırlanması, hayvanların bakımı, samanlarının, sularının getirilmesi, altlarındakipisliğin süprülmesi, sağılacak hayvanın yemlenmesi, buzağı varsa emzirilmesi, köpeğin yalının hazırlanması, altının temizlenmesi.

Sağmal hayvanların sütlerinin sağılıp çömleklere doldurulması, yoğurt çalınması,sütten yağ çıkarılması, çökelek yapımı, ot biçimi, ocağın tandırın yakılmasıişi, ekmek pişecekse pişirilmesi, yufkanın sulanması, yatak yorganın toplanması, yüklüğe yerleştirilmesi.

Sofranın konulması ve kaldırılması, bulaşığın yıkanması,evin baş köşesinden hayada kadar, hattâ kapı önününün komşu sınırına kadar süprülmesi, sair ev işlerinin yapılması hep kadının boynuna yük olarak asılmıştır..

Kışkayıtlarının çürümemesi için havalandırılması, aylara göre yetmesi için harcanmasının ayarı. Evin dört bir tarafının badanalanması. Ufak çapta odunun kırılması. Hazal süpürülüp toplanması ve taşınması.

Sobanın kurulması ve çıkarılması, çırpılışı. Buğday tarlaları varsa toprağın sürülmesi, ekilmesi, biçilmesi, hasadın kaldırılması, düven sürülmesi, denenin ayrılması,samanın ve denenin çuvallanması, taşınması. Buğdayın taşının ayıklanması, yıkanması, aşlık haline getirilmesi için soku da döğülmesi, savrulması, damlarda kurutulması. Bulgurun yapılması.

806Halıdokunması. Bunun içinde yünün kırkılması, yıkanması, eğirilmesi, ipin boyanması. Evde veya bağda, tarlada sebze için toprağın hazırlanması, sebzenin ekimi, sulanması, çapalanması,gübrelenmesi, çapalanması, toplanması.

Ekmek yapımı, Etlik, tarhana, erişte, meyve toplanma ve kurutulması, toplanıp istifi. Üzüm bağlarının ve elma bahçelerinin işleri. Doğum, sünnet, mevlit, düğün, ölüm hallerinde gerekli bütün işler.Bu uğraşlar kış ve yaz olsun değişmez.

Çamaşırın yıkanması en zor işler arasındadır. Çöğen otu kökü, kömür külü ıslatılmasından ve çöktürülmesinden elde edilen mavi su, sabun kullanılarak yaz kış çamaşır derdi kadının ömrünü törpülemektedir. Kazanlarda ocak üstünde tezek ve kerme yakarak

kaynatılması. Bitlerinden ayıklandığının kontrolü.

Mahalle çeşmesinden helkelerle, tenekelerle, omuzlukla, testilerle su getirilmesi. Çamaşırın yunaklara taşınması. Çamaşırı eskiten tokuçlama işi, başlı başına bir uğraştır.

Kurutulmasıiçin çamaşır iplerine oda içine veya hayada serilmesi ânında, hele hele kışın kadının parmak uçlarının kopması gibi ağrıları hissettiği zamanlardır. Ütü yerine geçen yerleştirmeler, çıkınlanmaları zaman almaktadır.....

Erkek evde ekseriya rahat etmek için bulunur. Evde bulunan hayvanlardan huysuz olanıvarsa, belki onların kaşağılanmasıyla ilgilenir. Toprak damın bakımı, delik dırsınığının

tıkanması, sıvanması, karlarınınkürenmesi. Hayatta geçecek yer kalmamışsa sokağa atılması.

Erkeğin dışarda yaptığı bir iş varsa evin ekmek parasını kazanma işi tabiiki ona aittir. Ancak aile çiftçi ailesiyse, mahsulün elde edilmesinde istisna günler de çalışması ve mahsulün paraya çevrilmesi dışında yine iş kadının sırtındadır.

Tezeğin, kermenin yanmaması ve her tarafın dumanla dolması halinde, eşyalara sinen kokunun dağıtılması için havalandırılması, oda içlerinin güzel kokmasıgayesiyle üzellikle

tütsülenmesi epey vaktini alırdı. Bütün bu işler yapılacak ve eve erkek geldiğinde de hiç günlük üzüntü çekmemiş gibi erkeğini ve çocuklarını güler yüzle ağırlayacak ve hâlhatır soracaktı. İşten, geçimden, ihtiyaçtan şikâyet etme hakkı yoktur. Yoksa hemen "Dırdırcı Kadın" damgasını yiyebilir.

Oğullarının eğitimi, günlük davranışlarının eksiksiz olması, kızlarının yetiştirilmesi, çeyizlerinin hazırlanması, ev işlerini öğrenmesi, hayata hazırlanması da kadının

omuzlarındadır.

Çoluk çocuğun saç, tırnak, yara bere bakımı, guslânede yıkanmaları, bitten, kirden, sel sümüktenarındırılması. İşledikleri veya işliyebilecekleri bütün suçların maddî ve mânevî sorumlulukları, ev halkının tamamının hastalanmaları hâlinde bakımı ve tedâvisi çalışmaları ananın omuzlarındadır.

158Çarşıdan gelen kükürdün eritilmesi, içine fitil yerleştirilmesi mahâret ister ve kadın bilmek durumundadır. Bütün söküklerin dikilmesi, eskilerin yamanması,düğme, yamalık, iğneden ipliğe kadar ev ihtiyacı için gerekli araçların ve gereçlerin arandığında ânında bulunacak şekilde tasnifi sorumluluğu.

Kazak, çorapgibi giysilerin örülmesi için koyun yününün kırkılması, yıkanması, eğirilmesi. Gazın, tuzun miktarı ve evde eksilmeden muhafazası. Müslüman Türk Kadını'nın değişmez kaderi bu uğraştı.Bütün bunların üzerine dikilen tüy ise, fakir olanların evin geçimini destekleme gayesiyle zenginlerin ve orta hallilerin tarlalarına çalışma için gidişleri. Ama çoğu zaman bütün bunlar olağan kabul edilir ve kadının şikâyet etmeden hayatına devam ettiği görülüyordu.

Sabah sıcak çorbasını içip işine veya kahveye giden erkeğin, akşam dönüşünde yemeğinin zamanında ve usûlüne göre hazırlanması. Yemeğinin ve diğer ihtiyaçlarının karşılanması, çayı, kahvesi zamanında ve eksizsiz sunuluşu. Ayrıca istediği kadar ev işleriyle güreşsin, kocanın istediği zamanda karılık görevinin, zamana, yorgunluğa ve moral durumuna bakılmaksızın yapılması. Bir aksama da kıyametin koparılması mümkündür.

Bu insan üstü gayretle başarılacak işlerin tamamının kadının üstünde olduğu evler çoğunluktadır. Ancak; evin erkeğinin görgü ve kültür derecesine göre çocukların ve ev erkeğinin bölüştüğü ağır işler tabiiki vardır.

Hele hele sorumsuz erkeğin kafası biraz bozulmasın! "Boşşun" deyişi yok mu ya? Hacının, hocanın hesaplarıyla evine kabul edilmesi bile tam bir kargaşayla yüklüydü.

Tuncay, bu derecede mufassal olarak hayatın tetkiklerini yapan Celal'e hayranlıkla bakıyordu. *

.................................

KADININ ADI ÇOK

 

Anadolu erkeği günümüzde de geçerli olan tam seksen iki lakaplaeşlerine hitap ediyor. Bu lakapların bir kısmı sevgiyi ifade ederken , bazılarıda onur kırıcı olarak karşımıza çıkıyor.İşte Türk kadını ve 82 adı.Elmanın yarısı, hayatın süsü,evin gülü, ekip biçilen tarlam, kovalanan av,nankör kedi, abu hayat, cadı, şeytan, maya,atalarımın düşmanı,akrep,avrat, ayran karıştıran, babamın gelini, baloş, bahtiyar, baldırı çıplak, beddan,bizim köznük, bizim paşa,boğaz ortağım, can aşı, canım, canımın içi,cilveli, çorbacı, çoluk, dahiliye nazırı,dert ortağım, dilber,dinimin yarısı, dırdır makinası,evimin direği, ev sahibi, eksik etek, ev uşağı,ev yıkan,familyam,fettan, gecco,güzelim, gırgır, goncam, göz ağrısı,gülüm,hanım, hatun,hayat arkadaşım,hayrat, höllük seren,iç ağrısı, kadınım,kalik ağası, kukuş, kasadar,karın ağrısı, kaşık düşmanı,kepçe tutan, köroğlu,körtülmüş,kül döken, mişmiş, papatyam,ömür söken, ömür törpüsü,sevgilim, saçı uzun aklı kısa, şekerim, şeytanım, sultanım, tayıma su veren, taksim amiri, topal kısrak, yavuklum, yaftoş, ylarım akıllı, yer meleği, zavallı zenne, zenne, zevcem, zıbınım. ( Akşam- İnci99820sayı)

Yukarda ki değişlerin bütün Türkiye’yi karış karış gezmeme rağmen pek tanınan, pek kullanılan tabirler olduğunu söylemek zordur. Ama, yazı da imza olmadığı için müşavere imkanım da olmadı. Yine de böyle bir konuyu seçip üzerine eğilmesi bakımından önemli. Şu var ki, bunu Anadolu erkeğine has hale getirmesi, bu tabirlerin Anadolu erkeğine has olduğunu söylemesi de bir başka yanlış. Kendisine sosyete diyen, kadını köle yaratık olarak görenlerin kadın için kullandığı deyişleri derlemesi beklenir bu yazarın. İşte o zaman çok dikkate değer bir manzara çıkacaktır.

Alice oturanların resmi

 

AİLEZİYARETLERİDOSTLUKLARIPERÇİNLİYORDU

 

160Atlarının tımarının yapılmasının bitmesine yakın Osman Ağa, etrafı sakin sakin seyrediyordu. Damların tepelerine çarpan rüzgar çesit çeşitıslıklanmalar meydana getiriyordu.

Sokaklar bomboştu. Yerlerdeki tozları savruk ve hoyrat bir biçimde etrafa saçan deli rüzgâr insanın içinde ürperti meydana getirirken, ikindi vakti ışıklarını birer birer kapatıp, kendisini akşama teslim ediyordu. Bu nasıl bir havaydı. Rüzgâr bütün hırçınlığını ortaya koyarken kıyametin müjdecisi rolünü oynuyordu sanki.

Osman Ağa'nın sokağına Halil Efendi'nin torunu Kâmil'in; bir kavak ağacından insafsızca üzülerek elde edilmiş koskoca bir yapraklı bir dalı kendisine at yapmış halde girdiğini gördü. Biraz evvel bir su birikintisine girip çıktığıbelli oluyordu. Sira paçalarından sular akıyordu.

Çıplak ayaklarıyla taşlar, toz toprak içinde tepinerek, zıplayarak, bacaklarının arasındaki dala, elindeyi kıpçıyı var gücüyle vururken, " Hııı..!"diye çıkardığı sesle ortalığı birbirine katarak yaklaşan Kâmil; " Durbis!.." diye kendisine bir komut çektikten sonra tam konuşmaya başlayacaktı ki, Osman Ağa, O'dan evvel davranıp:

-Ne o Kâmil Efendi? Seni buralara hangi rüzgâr attı? diye sordu. Kâmil fark edilmenin ve soru tarzının da haşmetine yaptığı eklemeleri fark ederek, çıpkısını kolu altına kıstırıp, atının tüylerini, avşalayan bir edayla, derin derin solumasını kesmeğe çalışarak:

-Amıca, bir maniniz yoksa akşamdan sona, dedemler size gelecekler! deyiverdi.Şakaklarının damarları yoğun bir hareketlilik içinde kıpırdanıp duruyorlardı.Gözlerinin etrafına kadar bütün vücudu ve kafası toz toprak içindeydi. Burnundan akan mayi tozla çamura dönüşmüştü ki, burnun önünde, üst dudaklarında simsiyah bir birikim husule gelmişti. Göz aklarına riken pembelikler, el ayasıyla oğuşturunca rengini koyulaştırmaktaydı. Osman Ağa gülümsedi.

-Aman atına iyi sahip ol, bizimkilerle dahlaşmasınlar!. Dur, hanıma bir sorayım da cevabı vereyim diye kafasını kapıdan uzattı. Olanları seyrederken gülmekte olan Kevser, başıyla (Olabilir) işareti verdi. Osman Ağa:

-Kâmil efendi! Buyurabileceklerini söyleyebilirsin!

752Atının Osman Ağa'nın atlarıyla bir tutulmasına sevindiği koltuklarının kabarmasından anlaşılıyordu. Tozdan göz bebeklerine giren olmuşolmalıkı gözlerinden de akan yaşlar, alt göz kapağı üzerinde çamur birikimleri meydana getiriyordu.

Atlarımukayese için bir şeyler söylemek istedi. Ama ne nefes alışı, ne esen deli rüzgarın sesi buna müsade etmeyeceğini anladı. Sesi boğazında düğüm düğüm yumaklanırken, alıcı gözle Osman Ağa'nın atlarına içini çekerek bir baktı. Başını yere eğip, kendi küheylanını inceledi.

Üzgünlüğü, kendi imkanlarının elverdiğiyle yetinme duygusuna karıştı. Acı acı gülümsedi. Dudaklarının kanı çekilmişti. Doluktu. Açıktan açığa meydan okuma değilse de, (Benimki bana yeter!) anlamında başını sağ yana eğdi. Düşündü. Osman Ağa'nın haşmetini sezdirmeden inceledi. Bu amcayı çok seviyordu. "Ne olurdu, O'da büyüyünce, O'nun imkanlarına kavuşabilseydi?" Çok çalışmalı, iyi okumalı,çok kazanmalıydı. Mukayese imkanı, ileri dönük azmini kamçıladı.

Dişlerini bir birbirine kenetler gibi sıktı. Avurtlarının birbirine geçtiği gözden kaçmamıştı. Bütün haşmetiyle atının başını geri çevirdi. Yüreciğini soğutmaya çalışmak için içinden yıldırım hızıyla bir takım telkinleri geçirdi. Kamçıyıindirdi ve yola revan oldu.

Sokağın tozu göklere yükselirken, İstanbul'dan Atina'ya ferman götüren suvari edasıyla Kâmil hayatından memnundu. O mu seğirderek gidiyor, yoksa küheylan atı mı O'nu uçuruyordu şimdi bunu düşünecek vakti yoktu. Arada sırada nedense atı geriye tekme atıyordu. Böyle zorlu bir binicinikleKâmil'in nazenin vücudu pelli perişan olmaktaydı.

O'nun toz toprak, çamura belenmiş görecek anasının kendisini yurken, söyliyecekleri aklına gelince, içi sıkıldı. Sıkıntıyı atmak için, daha seri haller içinde olması lâzımdı. Yorgun ve bitkinliğin zamanı değildi. Atının sesinin fırtınanınşamatasını örtmesi için bütün çıkanıyla sesini zorladı:

-Ihıyyyy!

Sokaklarda canlı mahlûkâta rastlanmıyordu. Dağların başlarını kara kara sisler bürümekteydi. Gökyüzü elbise çıkarıp değiştirmeye hazırlanan hoyrat bir varlığıandırıyordu. Bu acele hazırlanış, biraz sonra her tarafı yağmura boğacak bir tavrın ifadesiydi.

Osman Ağa, evde ikram edilecek şeylerin eksiği bulunup bulunmadığını sordu.

-Bildiğin gibi ânî misafirlikler söz konusu olduğunda kilerimizde gerekli şeyler bulunur, diye cevap verdi.

..................................

Halil Efendi aile efratlarıyla birlikte Hattat'ın Sabri Efendi,Ekiz'in Kör Ömer ve Papara'nın Cuma ve aile efradı da gelmişlerdi. Osman Ağa hiç bir zaman misafirin haremlik selâmlık oturma isteğine karşı çıkmazdı.

Misafir nasıl uygun bulursa öyle hareket ederdi. Bu hususu münâsip bir şekilde sorar, misafir; kadınlarla aynı odada oturmak isterse -O'na göre hareket eder-,kadınların ayrı odaya alınmasını isterlerse; diğer odalarına alırlardı.sağlardı. (1)

Bu meselede böyle bir yol izlemesi başının ağrımamasını sağlardı.. Osman Ağa'ya göre "Haremlik selâmlık oturmak" komşular ve akrabağlar arasında pek önemli değildi. Hiç tanımadığı kimseler söz konusu olursa o zaman haremlik selâmlık meselesine dikkat ederdi. Ama, yakınları arasında bile misafirin isteğine uymak suretiyle gereksiz tavır ve düşüncelerin muhatabı olmazdı.

Uzun uzun memleket meselelerinden bahsettiler. Genel konuları, ahlâkî konularıkonuştular. Geniş odanın bir köşesinde, kadınlar günlük olayları eleştiren sohbet ediyorlardı. Eğer erkekler arasında konuşulan konu kendilerini de ilgilendiriyorsa veya ilginç ise, kendi aralarındaki sohbeti kesiyorlar ve sessizce o sohbeti dinliyorlardı.

..........................

 

Çocukla oynayan büyük resmi

 

ÇOCUKLA ÇOCUK OLMAK

 

Çocuklar da odanın bir köşesinde gülüşerek sohbet ediyorlar, Hırsız Polis, Yağlı Kayış,Elelepelek gibi oyunları oynuyorlardı. (1) Osman Ağa sohbet umumileştiği bir anda arkadaşlarından izin alarak çocuklarla ilgilenmek üzere yanlarına gitti ve bağdaş kurarak onlarla sohbet etmeğe başladı. Zekâ seviyelerini ölçecek sorular soruyor,görüşlerini ve gelecek hakkında fikirlerini alıyordu.

Bu gibi konuların eleştirilmesi bittikten sonra onlara bilmedikleri bir oyunu öğretti. Bu oyun "Bir merdiven daha çık oyunu'ydu.. Oyunun sonunda küçük çocukları gülmekten kırıp geçiren:

-Havvvv! kısmıyla odaya tam bir neşe gelmişti.

Bir ara çocukların hepsini hedef alarak:

  1. - Bir olay anlatacağım. Kim iki şıkta bilirse, bir mecidiye mükafat kazanacak. Dikkatle dinleyin:

- Kış günü tek katlı bir evin odasında soba yanmaktadır. İçerde bir kaç kişi oturmaktadır. Bir ara dama ihtiyacı duyar içerlerinden biri. Dışarı çıkar. Merdiveni dayar. Çıkar.

Şiddetli bir tipi hakim olduğu için merdiven devrilir. Bağırsa çağırsa merdivenin devrildiğini içeri duyurmasına imkan yoktur. Tepinmesi veya bir başka aletle vurup içeri durumu anlatması imkansızdır.

İçerdekilerin meraklanıp, kendisini aramasını beklese mutlaka donacaktır. Ne yapsın ki, içerdekilerin dışarı çıkıp merdiveni yerine koymalarını sağlasın? Bağırmak, çağırmak, damdan atlamak gibi fırsatlarının olmadığını peşinen kabulleniniz.

Çocuklar düşünmeye başladılar. Cevabını veren hakkını kayıp ediyor ve saf dışı oluyordu. Sesin duyulmayacağı şartı konmasına rağmen türkü çağırmasını, bağırmasınıteklif edenler diğerlerini güldürüyordu. Yakut Efendi'nin kızı Zekiye:

-Bundan golayı ne var? Bacanın üzerine oturuverdi mi duman içeri dolar ve içerdekiler boğulmamak için dışarı çıkıp, O'nun bağırmasını duyarlar, deyiverdi. Avucuna sokuşturulan mecidiyenin mutluluğu yanında erkek çocukların kıskanç bakışları Zekiye'nin havasını iyice etkilemişti.

Bir iki kısa masal anlattıktan sonra; onlara kavalıyla neşeli havalar çaldı. Sazınıgetirip bir kaç parça dinletti. Çocukların pek küçük yaşta olanlarının ısrarla müzik âletlerini kullanmak için mızıkçılık yapmaları pek hoşuna gitmezse de, bu onlarla ilgisinin ürünü olduğu için sesini çıkarmadan razı olma durumundaydı.Osman Ağa mahalli çocuk oyunlarının hemen hepsini biliyordu.

Yakut Efendi:

-Aman Osman Ağa sen saz ve kaval çalıyorsun, bunu, bu güne kadar bilmiyorduk! dedi.

Osman Ağa:

- İsteyin çalalım ayarında değil, dinleyin çalalım ayarında olduğu için haberiniz yok. Eğer iyi çalsak, amatörce olmasaydı, mutlaka bir gün haberiniz olurdu, dedi.

Büyüklerin yanına oturunca, Yakut Efendi:

  1. -Osman Ağam! Sende etraftaki insanlardan tamamen değişik tutumlar var. Toplumu dünyaya daha evvel gelmiş gitmiş gibi bütün meseleleriyle tanıyorsun. Büyük küçük hepsinin moral durumlarını,havasını, meraklarını, zevklerini biliyorsun.

Çocukları adeta büyülüyorsun. Bu ise neslimizin gelecekte olumlu tutumda olmasına giden bir yoldur. Allah senden razı olsun. Bizlere de bu konuda söyleyeceğim şeyler yok mudur?

  1. Arkadaşlar. Teşekkürler. Bir bildiğimiz varsa, o da bir şey bilmediğimizdir,diyen Yonan filozofu gerçeği söylemiştir. Bildiklerimiz yanıldıklarımıza yetmez. Ancak, faydalı şeyleri bilmek ve telkin etmek, iyi kitapları bulup okumakla olur. Yalnız en iyi şeyleri öğrettim diye kimse çocuklarının ilerde en mükemmel olacağını sanmasın. Bu bir bakıma alın yazısı meselesidir.

Çok iyi yetiştirdiğimizi bildiğimiz, sandığımız çocuklarımız toplumda öyle kimselerlerden esinlenir ki, gelecekte kendi çocuklarımızı tanımakta, anlamakta güçlük çekeriz. Bazan çok iyi yetiştiriyorum derken nazar değer. Eğilimlerini aklınız almaz. Ata’ya karşı direnmek onun için büyüklük alameti olabilir. Ata‘nın dediğinin zıddını yaptığı nisbette, kendisini özgür hissedebilir. Bu bakımdan eğitimleri esnasında sevdirme, benimsemesı için elimizden geldiği kadar bıktırmadaneğitmek gerekir.

Çok büyük sandığımız, fikir sahasında, davranış özellikleri ile en ilerde gördüğümüz insanların çocuklarıbütün dikkat ve ihtimama rağmen sıradan kimseler olabilir. Hatta, başarısızlıkları, davranışları ile dikkat bile çekebilirler. Bazan da, çok iyi, mülayım görünüşlü bu çocuklar, (El iyisi) denen bir havaya girebilirler. Başkalarına karşı olumlu, mütecanis davranırlar, ama, ebevennine karşı vahşi ve saldırgan, ihtilaf çıkarıcı nitelikte davranışlar sergileyebilirler.

Çocuklarda yüksek zeka aramak yanlıştır. O bir Allah vergisidir. Yüzde birlerde, ikilerde görülür. Halbuki, çalışmayı, tekamülü seven çocuklar yetiştirmekle hedefe ulaşmış oluruz. Zira .aşarının anahtarı katiyen ve asla yüksek zeka ile alakası yoktur. Başarı,isteyerek, bilerek çalışmadan zevk alan çocuklarındır. Hayatı sevdirmek lazım onlara.

Hele hele çok önemli bir konu daşudur: Çocuk ahlaklı olsun diye, bir fanusa kapatmak zararlıdır. Bütün kötülükleri ruhunu allak bullak etmeden tanıtmakta fayda vardır. Ameli olarak mümkün değilse bile nazariyatta,sözde kötülüklerin sonu iyi anlatılmalıdır. Kötüye karşı kendisini iyi bir şekilde savunmasıöğretilmelidir. Kötüyü bilmeyen çocuk, kötünün kucağına çok çabuk düşer. Hanım evladı değil, mücadeleci ve toplumu iyi tanıyan evlat yetiştirmeye gayret etmeliyiz.

Çocuğu önemsemeyen toplumlar,yarınlarınıdüğümlemiş olurlar. Et tırnaktan ayrılmaz. Atsan atamaz, satsan satamazsın. Çamurlaşmış kişiliğe büründüğünü gördükçe erir gidersin. Geri dönüş, yeniden çocukluğuna götürüp, yeniden eğitme imkanın yoktur. Yanlışlarını tekrar deneme fırsatın yoktur. Kaybettiklerine kendi kaybettiklerinden fazla yanarsın. Çünkü senin hayatının anlamı, O’nun hayatta muvaffak olmasıdır. Öyle ise çocuk meselesini önemsemeyen, karısı ile yatıp çocuk peydah etmekle mesele bittiğini sanmak gafletin ta kendisidir. Yetiştirmekte gerekli emeğin verilmediği çocuk, o aile için de, kendisi için de, toplum içinde meseledir.

Çocuğa büyük muamelesi yapmak gerekir. Sevgiyi ciğerinizin içinde hissedip, seversen şimartmamaya dikkat etmek gerekir. Her istediğini eline tutuşturmakla, onu büyük bir felâkete salmış olursunuz. Ne zaman verilebileceğini, ne zaman yapılabileceğini, ne zaman da (Hayır!) denebileceğini bilinçli bir şekilde öğretmek gerekir.

Çocukla ciddi konuşmanın, şefkatli konuşmanın, öğretici konuşmanın zaman ve yerleri ayrıdır. İyi bilmek ve hesaplamak gerekir. “Çocukla çocuk olmak!” diye tarif edilen ( Çocuğun seviyesine inebilmek büyük başarıdır. Aradaki mesafe hangi konularda saklı tutulacak, nerelerde onu bağrınıza basabileceğiniz, nerede nasıl davranılacağı, onu sıkmadan iyi tanıtılabilmelidir.

Çocuklarınızı önemseyiniz.Çok sevmek, çok bağra basmak değildir. Çok sevmek onun maddi ve manevi hayatı ile ilgilenmektedir. Koyuverdim çayıra, Mevlam kayşıra anlayışıyla çocuk sahibi olmak günahtır. Belli yaşa kadar bıktırmadan eğitmek, sonra da sezdirmeden yine çekip çevirmek, ilgisini hayat boyu kesmemek faydalıdır. Çocuklar yarınlarımızın dayanaklarıdır. Onlara maddeyi elde etmenin sırlarını öğrettiğimizden daha çok, yaşanan hayattan sonraki hayatın gerçek hayat olduğunu da öğretmek gerekir. İşte o zaman ellerine hazineler teslim edibilebilir.

Ama, hiç unutulmayacak meseleşudur. Çocuğun manevi hayatı düzgün olsun diye sakın olaki batıl itikatlarla beyni doldurulmamalıdır. Tekalümü kendisine her zaman hedef sayması için çalışmayıöğretmeliyiz. Bilinçli çalışmayla başarılara ulaşılabileceğini, kul hakkı yemesinin kendisini iflah etmeyeceğinianlatmak gerekir.

İnkılapçı fikirler onun tekamülünü sağlar. İmanlı olmak demek, katiyen ve asla geri kafalı olmak demek değildir. Dini istismar etmeden törelere bağlı olmak, küçüklerine sevgi ve büyüklerinesaygı beslemenin kişiliğini yücelteceğini söyleyiniz. Çocuklar hayatın gülüdür. Yarınların ümididir. Topmlumu ellerine vereceğimiz değerlerdir. Önemseyiniz. En büyük değeri veriniz. Çocukla çocuk olmadan, çocuk yetiştirmek mümkün değildir.

Saatler geçtikçe, misafirlerin yeni bir ikrama ihtiyaçları olduğunu düşünen Kevser, bir ara mutfağa dolandı. Arabaşı - Arap Aşı- ısıtıp getirdiği görüldü.

Yakut Efendi seslendi:

  • Yenge bu Arabaşına giren malzemeler nelerdir?
  • Un,su,tuz, yağ, kemiklerinden arındırılmış et, tavuk eti, salça, tavuk suyu, kırmızı biber.
  • Alelade çorba sanıyoruz.

 

ZENAAT DESTANI

 

Allah her kula bir zenaat vermiş

Meğerki bol kısmet yazıla

Kimine hoş geçim kanat vermiş,

Kimine hırs vermiş, doymaz az ile

 

Terk-i sıla ettim onbeş yaşında,

Dolaştım bir hayli kendi başımda,

Her ne iş tuttuysam felek karşımda

Naçar kaldım paylaşılmaz koz ile..

 

Garip kaldım kimse yardım etmedi,

Küçük memur oldum maaş yetmedi,

Ev geçimi hiç de düzgüün gitmedi,

Ceryanı kestiler kaldık gaz ile..

 

Tuhafiyeciliği seçtim olmadı,

Terzi oldum, kestim biçtim olmadı.

Kumayş mağazası açtım olmadı,

Hep malları güve yedi, haz ile.

 

Maragozluk el kaptırdı hızara,

Tellal oldum kıtlık geldi pazara,

Fırıncı oldum yangın çıktıkazara,

Malım mülküm harap oldu köz ile.

 

Kasap oldum bereketin adı yok,

Kimi et yağsız der, kimi budu yok,

Aşçı oldum, yemeklerin tadı yok,

Elalemi suya yaktım tuz ile.

 

Manav oldum hep çürüdü yemişler,

Kunduracı oldum, bilmez demişler,

Rençber oldum bütün ters gitti işler,

Aylar yıllar geçti kurak yaz ile.

 

Dabbak oldum, hep çürüdü deriler,

Celep oldum ölüp gitti sürüler,

Bakkal oldum kaçtı hep müşteriler,

Başka bir iş yapsam hangi yüz ile.

 

Demirci oldum herkes beni haşladı,

Gürültüden şikayete başladı,

Çöpçü oldum mahalleli taşladı,

Süpürürken evler doldu toz ile..

 

Nalbur oldum kimse kapım çalmadı,

Saatçi oldum sağlam saat kalmadı,

Takımları sattım kimse almadı,

Mezatçıya verdim yüz bin haz ile..

 

Eczacılık yaptım, arttı ölümler,

Mühendis oldum ağır geldi ilimler,

Fotoğrafçı oldum yandı filimler,

Müşteriye karşı döndük rezile.

 

Çiçekçi oldum hep goncalar buruştu,

Nakliyeci oldum kamyonlarım vuruştu,

Telefoncu oldum hatlar karıştı,

Tamirat bitmedi hemen tez ile.

 

Karaborsa bilet sattıramadım,

Sahte makbuz kestim yutturamadım,

Spor Toto oynadım tutturamadım,

Haftalıklar bir gitti vız ile.

 

Hakim oldum cezayı çok gördüler,

Trafikçioldumfazlayordular,
Polis oldum çok vazife verdiler,

Kaçırdım mahkumu yorgun göz ile..

 

Maliyecilik de değil pek kolay,

Gümrükçülük yaptım duydum çok kalay,

Bankacı oldum bir ay sonra bir olay,

Açık verdim vızılada vızıla

 

Halıcı oldum bonolarım çatıştı,

Çünkü işimtaksit ile satıştı,

Yorgancı oldum hep pamuklar tutuştu,

Kaldım bir tek iğne bir top bez ile..

 

İşportacı oldum malım basıldı,

Şofor kahyası oldum sesim kısıldı,

Sütçü oldum bütün sular kesildi,

Çoğaltma çaresin bulduk buz ile.

 

Elektirikçi oldum çektim telleri,

Karıştırdım odaları holleri,

Hep cereyan çarptı tutan elleri.

Tesisatı söktüler tez ile.

 

Asker oldum anam yollara baktı,

İzin istemekten amirler bıktı,

Subay oldum sık sık tayinim çıktı,

Turist gibi şarkı garbı gez ile.

 

Bokşör olsam kuvvetli kol istiyor,

Sarraf olsam parayı bol istiyor,

Öğretmenlik ince bir yol istiyor.

Atatürk’ün gösterdiği iz ile.

 

Şekerci oldum şekerlere zam geldi,

Kabzımal oldum,

Hep meyvalar ham geldi,

Caçcı oldum bütün kırık cam geldi,

İşin yoksa hem ağla hem sızla.

 

Matbaacı oldum karıştı harfler,

Tersinden okunur, kağıtlar zarflar,

Müşteriden duyduk çok ağır laflar,

Beddua ile dedi: İşin bozula.

 

Emlakçı oldum çok söyledim yalanı,

Göremedim benden bir ev alanı,

Mimar oldum çözemedim planı,

Geçti ömrüm yanlış formül çiz ile..

 

Tapucu oldum hep karıştı sınırlar,

Sahipleri garaz etti sanırlar,

Kadastrocu olsam gaddar tanırlar,

İnkisarla uğrattılar nuzüle.

 

Bebre oldum belediye kapattı,

Kahvecilik yaptım sermayem battı,

Meyhaneci oldum dükkan top attı,

İçen kaçtı hepsi ayrı poz ile.

 

Şofor oldum arabayı devirdim,

Plot oldum teyyareyi sacvurdum,

Vatman; kaptan oldum dümen çevirdim,

Hiç bir gün gitmedi rotam düz ile.

 

Doktor oldum tedaviye geldiler,

İlaç verdim zehirlenip öldüler,

Dişi oldum suçu benden bildiler,

Zayıf gelen çıktı, şişman yüz ile.

 

Müteahhit oldum tez iflas ettim,

Avukat oldum hep boş dava güttüm,

Gazeteci oldum çok fazla öttüm,

Tıktılar hapisebir kaç söz ile.

 

Üfürükçü oldum, kendim çıldırdım,

Müzzin oldum cemaati yıldırdım.

İmam oldum yanlış namaz kıldırdım.

Müftü el çektirdi işten vaz ile..

 

Baktım hayırsızım ortada kaldım,

Vaz geçtim sanattan başka işbuldum,

İnşaata girdim amele oldum,

Ta üst kattan yere düştüm hız ile.

 

Velhasıl hiç bir işte gülmedim,

Meğer kader böyleymiş bilmedim.

Bir de hovardalık yapayım dedim,

Yedik malı mülkü karı kız ile.

 

Şemsi der münasip iş bulamadım,

Gidip bir baltaya sap olamadım,

Bağlamadan başka saz çalamadım,

Akıbet rızkım çıktı saz ile.

Şemsi Yastıman Bozyiğit 1988) ( Geleneksel erkek berberliği say. 94

YEDİ ADAYI YUNANLILARA VERİŞ

 

166Saatler ilerlerkenmisafirlerin isteği üzerine 1864 de Yedi Ada'nın Yunanlılar'a nasıl verildiğini,geçen seneki Giritİsyanının sebeplerini hareketli bir şekilde anlattı. Nefes almadan dinliyorlar, engin kültürle meselelere olan hakimiyeti karşısında takdirlerini hem dilleriyle ve hem de kâlpleriyle tasdik ediyorlardı.

Bir ara okumuşlardan açıldı. Hattat'ın Sabri Efendi'nin büyük oğlu Selçuk'un isteği üzerine; aydın kişi eleştirmesine girmeye mecbur oldu:

-Bildiğiniz gibi ilim tahsil etmek İslamiyet'de farzdır. Bu bakımdan mümkün olan herkes tahsilli olmanın arzusunu duymalıdır. Hele hele Niğde gibi fakir muhitlerin çocukları ekmeklerini okumadan kazanmaları kadar doğal bir durum olamazOkumak; insanı kör olmaktan kurtarır. Ama şu kadarki "Okuyup adam olmak yerine, okuyup cüdam olanların" durumuna düşmemek gerekir. dedi.

Mahallî bu tâbir dinleyenleri güldürdü. Cüdam olmak tâbiriyle okumasının hakkınıvermiyen,tahsilli olduğu halde kültür elde edememiş, hayat olayları karşısında bilgisiz, tecrübesiz, tahsiliyle bağdaşmayan hafiflik yapanları anlatan bir tâbirdi.

381- Düşünün, mahalle mektebi, Mektebi Rüştüye, İdâdiye derken millete, memlekete tahsilleri şu kadar sarı liraya mal olan kimselerin vatandaşına, insanlığa faydalı olmak yerine, şahsi menfaatlerini secde edip, milletinden mânen ve maddeten kopmaları ne kadar acıdır. Önce işin basitinden alalım. Adamın birinin oğlu okumak için İstanbullara gitmiş. Seneler sonra çıkıp gelmiş.

Babasıtarladaçalışırken, bu etrafında zıran zıran dineliyor, bir işin ucundan tutmuyormuş. Hattâ bir de ufak tefek ziraat âletlerinin adlarını sorma gibi tuhaf tutumlara giriyormuş. Bir ara babasına sormuş:

-Baba be? Şu yerde yatan âlete ne denir?

Sorduğu yabaymış.. Babası sessiz ve sâkin:

-Oğlum, sen bilmez misin; bu âletler kendileri adlarını söylerler. Ucuna kuvvetlice basarsan, o, sana hemen ismini söyler demiş. Oğlan; "Sessiz bir âlet, bir demir parçası, nasıl isim söylermiş?" dercesine, akılsızca sağayağı kaldırıp yaba'nın ucuna hızlı bir şekilde vurmuş. Tabîi, ucuna basılan Yabanın sapı şiddetli bir şekilde karnına, koluna çarpmış. Kolu budu kırılma derecesinde ağrı hissedince:

-Vay avradını sk. ettiğimin Yabası! diye feryat etmiş. Babası bu çirkin küfürü yemesine rağmen, gülmekten kırılırken:

-Demedim mi a benim salak oğlum, a benim kalem efendisi zübbe oğlum! Demedim mi sana bu âlet sana ismini söyler diye. Baknasıl da öğrendin! diye oğlunu alay etmeye başlamış.

Oda halkı, bu garip olayıdikkatle dinleyip, meseledeki inceliği anlayınca gülmekten kırılmaya başlamıştı.

Kevser bir ara ortadan kayboluyor, nâne pişirip geliyordu. Ardından bir süre geçince koskoca bir siniyi erkeklerin, bir başka siniyi kadınların, bir başka siniyi de çocukların önüne koyuyordu. Neler yoktu neler? Üzüm turşusundan, Kemerhisar kuru üzümüne.. Bucakçayır badem içinden, elma hoşafına kadar..

-İşin bir de yabancılaşma ve hazım cephesi vardır. Bir kısım aydınımızsa, okuması sonucu diplomayı cebe indirdi mi, halkını küçük görür. O'nun törelerini, inançlarını, yaşayışlarını küçük görür. Yabancı kültürlerin esiri olur. Hele hele tazminattan sonra Osmanlı aydını bir tuhaf oldu. Daha düne kadar bizim bendemiz olan Batı'nın dilini dilimize sokmaya başladı. Kendi törelerimizle şerefli bir yaşama yerine, bir takım batılı âdetleri taklit etmeye başladılar.

Bu milletimiz için korkunç bir yıkım olma demektir. Hür fikirler adı altında, Osmanlı bütünlüğünü yaralayabilecek görüşleri ithâl etmeye başladılar.

...........................

Osman Ağa, belli bir süre sonra kalkma isteğiyle kıpırdanmaları sezince:

-Bakın sizlere bir sorum var, dedi.

Papara’nın Cuma atıldı:

-Buyur Osman ağa, söyle!

-Şimdi siz kalkıp gidince ne yapacaksınız?

-Ne yapalım yatacağız helbet!

-E..Birader, yedik içtik konuştuk.. Kalkın gidin de, bi zde ayatalım gayrı!deyiverdi.

Kadınlar, çocuklar, erkekler bu yarenlik karşısında kendilerini yorarcasına gülüşüyorlardı.

Çocuklardan atılan oluyor:

-Osman Emmi! Biz gitmeyeceğik! Sabaha gadar oturacağık!

-Oturun oğlum, oturun, isterseniz bir de size baş sedirde yatak serelim!

Yine ardı arkası gelmeyen gülüşmeler..

Bu sırada kadınlardan Yakut Ağa’nın kızı Necmiye’yi, -ters bir hava yuttuğu için olsa gerek- müthişbir hıkkıdık tutmuştu.Osman Ağa kaçırır mı?

-Ha göreyim ha! Yediğiniz içtiğiniz yetmez gibi daha da istiyor musunuz ne?

Birbirinizi yutacağınız sesler geliyor kulağıma!

Ardıarkası gelmeyen gülüşmeler ve yarenliklerin tekrar tekrar yorumu.

Katılarak gülen çocuklardan birinin - Hadi adını söylemeyelim- “ Cıııızzzz!” diye ses çıkarması, gülüşen çocuk tayfasını uğunma nisbetinde bir havaya soktu.

Geç saatlerde gürültülerle, kahkahalarla “Allahaısmarladık” derken, Osman Ağa, kadına, kıza, erkeklere, çocuklara teker tekerespiri sunma gayretiyle kendisi gülmeden bi boy laf yetiştiriyordu. Böylesine, çocukla çocuk, büyükle büyük, ağzından bal akan birinin çete reisi olacağı kimin aklına gelirdi?

.........................

95Sıra gezmeleri

 

(1) Aile ziyaretleri söz konusu olduğuna göre, yeri gelmişken (Sıra gezmelerinden) bahsedelim. En azon bekar gencin veya en azonailenin topluhalde gezmeye gitmesine sıra gezmesi denir.Bu gezmelerde toplumsal bir kaynaşma sağlandığından çok faydalı anlar yaşanırdı.Bir kaç ailenin ziyaretinden daha çok kişi, topluma intibak eder, aydınlanma daha çok sağlanırdı.

Bitmez tükenmez kış gecelerinde böyle adetler olmasa insanlar dört duvar arasında nasıl vakit geçireceklerdi. Sıra gezmelerin Bor’daki şekli biraz daha renkli bir görünüm arz eder. Sıra gezmesine katılan kişilerin önünde tulum çalan bir kimse bulunur. Böylelikle geçtikleri yollarda tam bir neşe hakim olur. Varılan evin sahibi de tulum sesini duyanca kapılarını açar ve bekler. Orada saatlerce eylenilir. Kağıt helvası dökülür.

************

Mağarada oturak alemi resmi

 

 

 

 

OSMAN AĞA'yı OTURAK ALEMİNE MİSAFİRİ  EDERLER

 

170Kumar, içki âdeti olmayan Osman Ağa, eğlence âlemlerine demeraklı değildi. Evi, işi ve arkadaş sohbetlerini yapıldığı dükkan ve ev ziyaretlerizamanını kaplıyordu. Tek dakikası boş geçmiyor, yoğun bir koşuşturma içinde oluyordu.

Toplumun içinde eğlenceden, oyundan yana olan bir kısım aydın bu tarafıyla Osman Ağa'dan müthiş gıcık kapıyorlardı. Bir arkadaşına bakmak veya birisini aramak için kapısında görüldüğü oyun yerinde:

-Yahu nerelerdesin? Girin şu cemiyete, kalıplarınızı kırın, bütünleşin gibi tütsülü kafalarla hitap edenler olursa, gülümsüyor ve:

-Vakit bulsam istiyorum ama mümkün olmuyor gibi savuşturucu ve nazik cevaplar veriyordu. Hele hele moda haline gelenKadınOynatma âlemleri yasak olmasına rağmen; bir kısım aydının meşgâlesi haline gelmişti. Yaz günleri en ücra köşelerdeki bağlarda, pencereler sımsıkı kapalı olarak icra ediliyor, kışınsa şehrin etrafındaki mağaralara dağılınıyordu.

Evli barklı insanların heybeleri doldurup, kadına erkek elbisesi giydirip, karlıyamaçlara çarığın üstüne yün çorap geçirerek çıkmaları, günlerce eğlenmeye çalışmaları duyuluyordu.

İşin an acıklı yanı, böyle tutumlar neredeyse törede yerini alacaktı. Pek ayıplayan kalmamış gibiydi. Hali vakti iyi olanlar veya bu işe parasını ayırabilenler, zaman bulabilenlerin bu tip girişimleri olağan karşılanıyordu.

Şarap küpleri, imal edilmiş rakılar su gibi harcanıyordu.

Bir kış günü, Osman atıyla Kurdunus dağlarına doğru gidiyordu. Orta Kayardımevkiinde atını sularken Nacağın Kör Halil başta olmak üzere, Mirav'ın Üssûn,Mülayımın'ın Mehmet ve Topçu'nun Deli neşet çıkageldiler. Yanlarında tanımadığı bir kaç adam da vardı. Hemen hemen on kişi kadardılar. Konuşmuyordu. Atlarını Topçu'nun deli Neşet'in bağının ahırına bıraktılar.

Osman Ağa, -önce görmemiş gibi davranayım dediyse de- ismen seslenmeleri üzerine atını sürdüğü çay tarafından geri dönmek zorunda kaldı. Sesin geldiği tarafıaşarmış gibi mahsustan bakındı. Birbirlerine yaklaştılar.

Osman Ağayla ayak üstü sohbete daldılar.

825Hava haddinden fazla soğuktu. İnsanın burnu kızarıyor, ellerini cebine sokmadığı zaman parmak uçları düşecek gibi ağrıyordu. Vınlayan rüzgarlabazan ara ara kar serpiştiriyordu. İnsanoğlu'nu böyle havalarda evinden koğsalar dışarı çıkmasıdoğru değildi. Osman Ağa neden dışardaydı.? Memleketinin havasını derin derin solumak, dağların karıüzerinde at sürerken, tefekkür etmek en çok tutkun olduğu merakları arasındaydı..

Diğerleriyse, evlerinde pinekleme olarak vasıflandırdıkları zamanı, böyle dağ başlarına tırmanıp, heyecan, sohbet, müzikli eğlence alemiyle yaşadıklarının, zamanlarının değerlendirildiğini sanıyorlardı. Zaten hiç birinin memleket meselesi, yarın diye bir endişe taşıdığı yoktu. Nerede akşam, orada sabah usulü, paraları oldukça bu yolda harcamayı, fırsat buldukça bu gibi eğlenceleri yapmayı âdet haline getirmişlerdi.

-Eğlenmeyegittiklerini, Kurdusun bir mağarasında geceliyeceklerini ifade ettiler. Osman Ağa'ya "İllâ kendisinin de dahil olmasını, hiç olmazsa bir kaç saat beraber olmasını"ısrarla

yalvararak söylediler. O:

-Eğlenmeye hiç vaktim olmuyor, hele hele mağara köşelerinde saklanarak böyle bir fiilin sahibi olmasının imkânsız olduğunu ifade etti. Öylesine ısrar ediyorlardı ki; "Çok az bir zaman yanlarında bulunmak üzere Peki!" demek durumunda kaldı. Kurdunus'u geçtikten sonra onların işaret ettikleri mağarayı gördü. Atını terkesine alarak o başka bir yoldan tırmandı.

İnsan ayağı basmamış karlar çiğnendikçe gacır gacır ses çıkarıyordu. Bazı yerlerde tipiyle birikmiş karın ayağı diz kapağınakadar gömülüveriyordu.

172Kuytu bir kaya'nın duldasına, mağara ağzınaatını bıraktı. Köpeği Çözmel; atın etrafında dört dönüyor,Osman Ağa'nın arkasına düşüyor ve girdiği mağarayı öğrenip, geri atın yanına koşturuyordu.

Meğerse tanımadığı ve erkek elbisesi giydirilmiş kimse bir kadınmış. Konya taraflarından özel olarak getirilmiş ve misafir ediliyormuş.

Dejenere olmuşoturak alemleri dağda, bağda ve gözden uzak mekanlarda tertipleniyordu.,Gündüzden nevale ve testilerle rakılar hazır ediliyordu..Divar diplerine yerleştirilmiş minderlere oturuluyordu. Baş köşede ya hatırlı kişi ya da efe oturması gerektiğine göre Osman ağa baş köşeye yerleştirildi. Bütün ısrarına rağmen kenara büzülmesine müsaade edilmedi.. Girip çıkan kimseönce efeye ve Osman Ağaya selam veriyor sonra da diğerleriyle selamlaşıyorlardı.

Kahveler dağıtılırken çalgı takımı- (Barana) göreve başladı. Oturak aleminin dejenere olduğu zamanların çirkin bir adeti de ciğaranın fosur fosur içilmesi, sağlık konusun en ufak bir şekilde de olsa düşünülmemesidir. Kızılderili ayinleri gibi sigara içmek matah bir adet sayılmış, nesiller ciğerinden vurulmuştur.

Tabakalardan tütün sarılacağı zaman oturak sahibinin ya da efenin tabakası revaçtaydı.Tabaka ordan oraya, ordan oraya fırlatılır. Bu fırlatma nezaketsizlik sayılmadığı gibi kural olarak uygulanır. Sigarayı saran, aldığı kişiye, o da yeni bir kişiye fırlatır. Sigara yakma ve içme işinde oturak kadını da görev alıyordu.

Sigara içiminden sonra peşrev yemeği denen hafif bir yemek ikram edildi.Bu anlaşılan içkilere miğdeleri hazırlıyordu.Sazlar akorda başlandı.Bu sırada oturak kadınıherkesin önüne oturuyor, bir eliyle rakı bardağını yanına oturduğu adamın ağzına dayıyor, diğer eliyle de meze uzatıyordu. Sazlarla uğraşanlara da içiriyordu. Arada sırada tutün sarma işi de tekrarlanıyordu.

Çalgı takımıBarana ağır havalardan hareketli havalara göre sıralıyordu çaldıklarını. Ağır havalar sırasında kadın mağaranın köşesine gidiverip üzerine bir şeyler giyiyor, hareketli havalar başlayınca bazan zilini, bazan kaşıklarını alıp ortaya atılıp başlıyordu oynamaya. Zaman zaman yemenisiyle, tüllü fistanıyla, şalvarıyla, cepken ve çaroplarıyla, iskarpini ile dikkat çekiyordu. Soyunduğu zamansa ortaya başka bir hava çöküyordu. Oynarken başını açıyordu. Gerdanınısergileyecek daha kısa fistanları çabucak giyiveriyordu.

Mirav’ın Üssün Osman ağa’ya:

- Ağam, içkiyle, çalgıyla, kadının oyunlarını seyrederek, sohbet ederek bu alem sabaha kadar, bazan bir kaç günü devam edebilir.Normal seyirlerinde gün ağırırken kadının efesi kadına işaret verir ve kadın oynamayı bırakıp ya efesinin yanına ya da bir köşeye büzülür.Barana bu durumda dağılma zamanının geldiğini anlayıp (Bir şarap içtim testiden) türküsün söyler.Bu türkü oturak alemine çakılan çividir. Artık bir daha türkü şarkı söylenmez.Dağılma zamanı çorbadan sonra, tandırda pişmiş keçi eti yenir. Önce gençler birer ikişer dağılır, en son efe kadını alır gider. Dedi ve ederin bir çekmeyle:

-Bildiğin gibi bu alemler herkesin rahatlıkla katılacağı alemler değildir. Yaşayışı ile emanete sadık hali, mertliği, beline sağlamlığı, gözü pek insanlar tercih edilir ve onlara haber verilir. Oturak alemin kaidelerine uymayanlar bir daha çağrılmadığı gibi, olaya göre dayak ve cinayet de söz konusu olabilir. Bu bakımdan senin gibi ağır ve şerefli insanlar inanki bizim baştacımızdır! Diyordu. Hokümat serbestçe oturak alemlerine müsaade etmediği için tabiiki dağda bayırda düzenlemek, katılanlarıçok yorar. Ama eğlence süresince bu eziyetler unutulur. Eğer kimse rahatsız olmayacak bir ev söz konusu ise ev reisi karısınıannene ya da birbaşka emin yere çocuklarıyla birlikte gönderir. Onlarda bu eğlencenin yapılmasını yadırgamazlar.Sözü burada keserek burnunun üstünü kaşıdıkaşıdı. Sonra dikkat çekeceğini fark edip elini şalvarına siler gibi edip, testiye uzandı. Söz yumağını kesmek istemiyordu:

- Bu âlemlerin baskına uğradığınıduymuşundur Osman Ağam! Er kısmı zaten silahlı gezer ama, silahlı oluşumuz bundandır. Biraz sonra içimizden biri dışarıyı kolaçan etmek üzere ayrılacak! Dedi. Osman Ağa “erken kaçacağına göre dışarda olacak adamı nasıl idare ederim?”Diye içinden bir düşünce geçirdi.

- Kadınlar kaçırılıyor yerine göre. Bu kadın içeri girmeden oturağın efesi yerine oturmuştur. Kadın içeri girince efesinin elini öper. Herkese hoş geldin der. Bundan sonra oranın sıcak mangalı olur bu kadın. Davranışlarını herkesin gözlediğini görüp, alabildiğine müşfik ve alabildiğine cinsi cazibeli davranır. Eğer bu alemler törelere göre yapılıyorsa ki doğrusu odur, kadının giyimi katiyen ve asla açık saçık değildir. Göz zevkini okşayacak kadarı kafidir. Ama bazı ücra köşelerde uçkuruna düşkün gençler kadını iyice soyuyor, anadan üryan bırakanlar bile varmış. Bu ise fuhşun ta kendisi olacağı için oturak aleminden bahsetmek imkansızdır. Olsa olsa hayvan ahırlarında görülen bir hal alır. Böyle konuşytuktan sonra yerinde doğrulur gibi edip dışarıya doğru bakar gibi etti. Bu hali ile, (Nöbet zamanı geçiyor!) demek istemişti.Arkadaşları arasında bir fısıldaşma oldu. Dışarı çıkıp girmeler oluyordu.

-İşin en güzel tarafı, oturağa katılanlar kadına yiyecek gibi bakmazlar. Bakamazlar. Ortada bir gayrı tabiilik yokmuş gibi olağan hareket ederler. Sarkıntılık edilmez. Efe izin vermedikçe onunla oyuna kalkılmaz. Oturak kadınına alışılmış davranış ötesinde bakan, dil ve el sarkıntılığı yapanlar efenin bir göz işaretiyle karga tulumba dışarı çıkarılır. Götürülüp ya karısına ya da ailesinden emin birisine teslim edilirler. Bu hal onun toplumda dışlanması demektir. Böyle bir davranışı kolay kolay kimse bu sebeple göze alamaz. Kadında hiç kimseye su, içki, sigara sunulması dışında iltifat etmez ve işmarda bulunmaz.

İçkiye dayanamayan veya içkiyi hızla alanlar efenin işareti ile yavaşlatılır. Kendisine içki verilmez. Sızanlar olduğu yerde de bırakılabilir ya da emin bir yere de alınabilir. Tabii bu işlerden anlayan biri onun içkiden ölüm raddesine gelip gelmediğini bir muayene ile anlar. Çalgı ayara haricinde kimse sohbete dalmaz. Önemli hallerde fısırtı hoş görülür. Şu anda ki fısırtı çalgı sesine mani bir hali olmadığı gibi.

Osman Ağa bu sözü fırsat bilerek, “Gel biraz dışarı çıkalım! Tütün dumanı bana dokundu! Dedi. Kalktılar, mağaranın dışına çıkıp dışardaki beyaz alemi seyre daldılar. Nöbetçi Beyaz’ın Şaban ise yanına birilerinin geldiğinden mutlu görünüyordu. Mirav’ın Üssün:

- Gördüğün gibi kadın içkileri sunuyor ama, sululuk etmiyor. Geçenlerde işittim. Yeni bir adet çıkarmışlar: Oturak kadını içkiyi eliyle içirdikten sonra bir de erkeği emerek meze veriyormuş. Topluluk içinde ne kalıyor ki geriye. Bir de cinsi temas oldu mu bu mesele bitti demek. Bağlantı Türküsü dediğimiz Bir şarap içtim testiden türküsü efenin işaretiyle söylenir. Neden? Bu son çalgınız. Kadında yerine otursun bundan sonra. Aradan bir gün geçinceye kadar çalgıcılar ellerine mızrabıalmazlar. Bu türküyü duyan gençler teker teker orayı terk ederler. En son efe ayrılır.

Osman Ağa esner gibi etti. Ağzından çıkan sıcak hava göğe bir tütün dumanı gibi savruldu. Eliyle kapattığı ağzını silip:

- Anlattıklarından anladığıma göre bu işin icadında terbiye, nefse hakimiyet, çalgı dinleme, aralarda sohbet etme, yemeklerin hasını sergilemek ve yemek, hele hele cinsi olarak zaptı raptlıhareket etmek yatıyor. Hele hele evlilik çağına gelmiş erkek çocuklarının bu işte eğitilmesi de yer alıyor demektir. Milli oyunları erkekler kendi aralarında serbest serbest sergilemek imkanı bulurlar. Ama düzeni devlet sağlamadığı için halkın arasında bozulmaya her an yüz tutuyor demekki.

-Ha ağam! Tam bildin, tam söyledin! Tahsilli adamın hali başka. Ben bir çuval laf edip kafanı şişirdim, sen anında taşı gediğine kodun. Sözlerin altın gibi. Nolur bizi hor görme. Arada sırada böyle bir eğlenti de yapmasak, yaşadığımız kısıtlı hayatın içinde sıkıntıdan patlayacak gibiyiz. İçki nedir ya dersen? Allah-ü tealaya ne günahlar işliyoruz. İnşallah günün birinde bunu da mühürlemesini bileceğiz be ağam!

Şimdi; içki meselesi başka bir eksiklik. Ama burada en önemlisi böyle bir aleme katılıp, o alemden kötü sonuçlar doğmaması.

- Elimizden geleni yapıyoruz be ağam. Şu anda devlek kuvvetleri bu işin yasaklığından buralara gelseler tabiiki hoş bi durum olmaz. Ama sağolsun vazifeliler kendi yaptıkları işten dolayıhalkı pek sıkıştırmıyorlar.

Osman Ağa bu söze katıla katıla gülüyordu.

- Ağır türkülerden hareketlilere doğru bir ahengiBarana gayet iyi ayarlar. Kaşık oyunları, çifte telli bu işin en kaynak zamanlarıdır. Hele hele küstüm denen bir oyun şekli veya oyun bölümü vardır ki çok tatlıdır. Çalgıyıdinlemeyenler oldu mu, oturak kadını tam yapmakta olduğu oyun hareketini birden keser, ya da sabit tutup tekrarrarlar. Bu dikkat çeker. Donmuş kalmış kadın ortada iken kim artık konuşmaya filan devam edebilir. Çalgı ile kadın arasında ustaca bir ahenk etrafa ders olur. Sonra birden türkü ve oyun devam eder. Küsme güzel her kabahat bizdedir türküsü en çok görülen devam şeklidir.

- Yapma yahu, öyle dikkat edilecek, tuhaf şeyler anlatıyorsun ki, talebeliğimde, Mekteb-i Hukuk’u okurken bunları bilmediğime çok üzüldüm. Zira, orada bu gibi halk adetleri söz konusu olduğunda bize susmak düşüyordu. Zamanında bilsek kötü mü olurdu?

  1. - O zaman okur muydun Osman Ağa!

- Ha bak bu başka mesele. İlla bu işleri bilmek demek, sürüp gidip dersleri, hayatı bırakmak demek olmasa gerek.

- Orası öylede gel bizim gibi zevzeklerin haline bak. Gör git, bil git demeyiz. Sür git bizim kuralımız olmuştur.

  1. - Üzülme üzülme. Düzeninde dirliğinde bir şey yok.

- Kesik Çayır türküsü kadının efesinin kucağına yatıp bahşiş beklemesine sebep olur.Elinizden elinizden türküsü,devam ederken (Kurtulayım dilinizden mısraına gelir gelmez kesilir. Söz ve hareketler kesilmiş kadın olduğu gibi donup kalmıştır. Bu tazeliği, toparlanmayı, dikkatleri düzeltmeyi sağlar. Çok da uzatılırsa bu an, oyuncu kadın cezalandırılmış demektir. Sonra çalgı birden yeniden başlar. Kadının bu alemlere katılmasında illa en süslü giyecekleri giyecek diye bir kural yoktur. Ama işin zevki icabı ekseriyetle dikkat edilir.

- Her yerin oturak aleminde mutlaka Konya türküleri başta mı gelir.

- Mutlaka mahalli türküler ağırlık kazanır ama, Konya Türküleri meselenin püf noktasını teşkil ettiğinde herkes hem fikirdi.

  1. - Ne gibi?

- Sille’den tutun da, Meram türkülerine kadar korkunç güzellik bütün Anadoluyu büğüler.

- Tabi bu arada efe türküleri, cinayetler, destanlar, adetler, güzellikle ilgili olanlar, yiyip içip eğlenme ile ilgili olanlar ölüm sevda motifleri sık sık işlenir?

  1. - Tabi ağam! Şimdi içeri girdik mi sen gör, neler neler çalınıp söylenecek. Barana sergilemeleri üç bölüme ayırır. Her bölüm ayrı bir deryadır.
  2. - İşin bir de mutfak yanı var ya! Benim diyen avradın pişiremiyeceği yiyecekler bu alemlerde olurmuş.?Göz zevki, damak zevki tatmin edilirmiş.
  3. - Mezelerine güç yetmez ağam mezelerine. Patlıcan bütümeti, söğürme,tas yoğurtları, söç börekleri, salatalar, zeytinin en iyileri, dürümler, yiyecekler saymakla bitmez. İçki mahmurluğunu gideren Paşa Mezesibol sıkılmış tahinli bir sunudur ki, tadına doyum olmaz. İnsan gözü lok diye açılır. Bahırla pişirilmiş (kuyuda) et, fırında pişirilmiş et, ciğer kavurması dillere destan niteliktedir.Bağlantı türküsünden sonra bol ekşili çorba içilir.
  4. - Leblebi dışında çerez yok derler. Salata, kavun, leblebi, avrulmuş kıyma, yoğurt, sucuk, cacık bulundurulur, fındık fıstık oğlan yiyeceği diye bulundurulmazmış.
  5. - Doğrudur ağam. Dağılma vakti ise, Tandırda pişirilmiş çepiç dağılma yemeğidir. Ama şu kış vakti onu yapacak ustayı biz bulamadık. Bu yemek yenirken herkes bildiği tüm güldürüşlü lafları eder. Turşu ve hevenk üzümü burada gördüğün gibi başsunular arasındadır.
  6. - Ha aklımda iken söyleyim. Benim pek rahatım yok. Orada biraz kalıp izin istedim mi sen bana yardım edeceksin?
  7. - Ağam sen bilirsin. Kalsan ne kadar ihya olurduk?
  8. -Söz yumağını şöyle noktalıyalım: Şu üç bölümde sunulan Barana türkülerini bir kağıda yazıp bana bırakacaksın ha. Unutma. Arşivimde onu her gördüğümde sana minnettar olacağım.
  9. Ağam, en bilenlere yazdırıp sunmazsam adam değilim!

............................................

Osman Ağa, istemiye istemiye sırtını mağaranın divarına dayayıp, onların haddinden fazla heyecanlanarak yeniden yeniden sofra düzmelerini izledi. Miravın Hüseyin Çakmak taşı ve kavlaateş yakabilmek için epey uğraştı. Demirci körüğü gibi avurtlarını şişiriyor, başı dönünceye kadar üflüyordu. Nihayet kıvılcımları tavuz kuşu kuyruğu gibi yayılmaya başladı. Ama bir ara bıyığının kenarını üttürdüğü yanık kıl kokusundan ve birden gerinip:

-Vay anasını, senin gibi kavın.... diye sokurdandığı duyulmasından anlaşıldı.

Konuşmalar, âleme başlama zevkiyle nâra atmalar devam ediyordu.

Sofrada kuşun südü sergilenmişti. Rakıdan ve şaraptan ikram ettiler. Davetlerini başı üzerine kabul ettiğini, hayatında bir damla içki içmediğini ifade ederek tekliflerini nazikçe reddetti.

Kadın soyunmuş, dökünmüş, siniden aldığı bardağı meclistekilere teker teker içiriyor ve sonra da buse mezesiyle daireyi tamamlıyordu.

Bir ara Mirav'un Üssün'e içirtirken üzerine eğiliyormuş gibi edip, kulağına:

-Senin Osman Ağa'n biraz sonra feleğini şaşıracak. Yapacağıma bir bak hele deyiverdi. Hüseyin'in yüzü kıpkırmızı oldu. Tanımıyordu bu bahadırı öyleyse bu kadın.

Bardağıdoldurur gibi edip, O'da, O'nun kulağına:

-Bir debbikde gendini mağaranın dışında bulursun. Benden söylemesi O'ndan uzak dur! dedi.

Osman Ağa olup bitenlere göz ucuyla bakıyor ve bıyık altından sezdirmeden gülümsüyordu. Onların halleriyle ilglilenmiyormuş ve fakat orta da da gayrıtabii bir şey yokmuş gibi doğal davranıyordu. Halbuki içinden gelen bir ses:

-Toplumdan tiksinen bir kamlumbağa gibi kabuğunun içine çekilmelisin!.. Oluk başında oynayan, çark evinde kendini bulur! diyordu. Soyunmuş, dökünmüşkadıncağızın helal olmayan

gayretler içinde, hizmet peşinde koşturması içini yakıyordu. Acıma duygusu yüreğini kapladı.. Sezdirmeden, körsek bakışlarla, yaşama mücadelesi veren bu yaratığın hallerini inceledi. Halbuki o hisler içinde mi görünüyordu?

Kasıla kasıla geziniyor, nağmelerin ahengine göre, şehevi azgınlığı sağlayabilmek için maharetleri birbirini kovalıyordu.

Etini pazarlamanın pespaye sergilemesi, gözler önündeydi. Halbuki bir yuvanın yöneticisi olsa, sahip olduğu beden ve güzellik yönünden kimseden aşağı kalır yanı yoktu. Hangi cahil, hangi doyumsuz bir sarhoşun kafasına esmesiyle çıkaracağı bir bıçağın, atacağı bir kurşunun her saniye hedefi halinde olan bir meslek seçmişti kendine.

Kimbilir o seçmemiş, belkide, bilinçli olarak seçtirilmişti. Cennetin ayakları altına doğuştan serildiği bir varlık, ebedi geleceğiyle kumar oynamaktaydı. Hizmeti kıskanılan, duruşu kabahat sayılan, yarınları karanlıklar içine gömülen bu kadın ve benzerleri Hindistan'ın kast rejimi mensubu muydular? Bu vatana boy boy aslanlar yetiştirmek, O'nun da hakkı değil miydi?

İnsanın hela kadar adi nefsi, neden başkalarının felaketine başlangıç oluyordu?

Doğursa, doğurduğuna bu toplum ne adlar takmaktaydı?

O'nun üzerine salyalar akıtılmak için sonsuz arzu duyuluyordu. Doğurduğu olursa, dünyaya geldiğine bin pişman ediliyordu. Orospunun çocuğu mu, yoksa bu toplumun günah ürünü mü söz konusu olmalıydı? Böylesine iki yüzlü toplum olur muydu? Hem ona ulaşmak için çırpınıyor ve hem de sonuçta onu aşağılamak için yediden yetmişe yarışa giriyordu.

174Şu kadın Mutasarrıflığın kapısına dayansa, beni bu hayattan alın diye feryad etse, hangi kuruluş, hangi müşfik kanadını O'nun üzerine gerebilirdi? Doyumsuzlar, hem doyum peşinde olmadık fedâkarlıklar yapıyorlar ve hem de, ortak oldukları fiiller için en acımasız yargılara varıyorlardı.

Şu eğlenme ânında, yalnız bu kadının hayatı için, ne kadar hıçkırsa, ağlasa, Allah'a yalvarsa bir ömrü kaplayacak üzüntülere garg olabilirdi. Günahtaki çekicilik, ilâhi kudretin yarattığı nefsinözelliklerinden değil miydi? Alacağı üç beş kuruş ve yiyeceği bir kaç lokma bedeli olarak,bu kadına yüklenen görev, hangi izahlara sığardı?

Bir çok hakaretlerle hayat süren, eziyetlere katlanan bu kadın, göklerdeki ucu bucağıbulunmaz âlemlerden mi gelmişti? Kundağı duâyla sarılan hangi aile yuvasının masum çocuğuydu ki, geliştikten sonra bu âkıbete kavuşmuştu? Daha kaç sene bu rezil âlemlerde boy gösterebilirdi?

Daha kaç sene ipekli urbalar giyerek sarhoş mezeleri sunabilirdi? Daha kaç sene vücudunun sergilenmesinde çekiciliğini devam ettirebilirdi? Gerdanına, sarhoşsalyalarının akmayacağı yaş ve görünüme geldiğinde, nererelere sığınacaktı bu kadıncağız? Velevki sergilediği icrayı sanat fark edilse, toplumun bağnazlarının fırlattığı taşlar neden hep O'nun kafasına gelirdi?

O'nu seyrederken, ona sarılırken, kendinden geçen erkek milleti, “neden bu yüzden suçlanmaz da,” bu kadıncağız en vahşi hücumlara muhatap olurdu? Giriştiği gayrıahlâkî ve gayrı kanunî münasebetler, binbir türlü hastalığın kaynağı değil miydi? Toplum kendisini bu hayata itmese, kötülüğün kaynağı olabilir miydi? Bir an için bu düşük hallerin kaynağı bu kadın bile olsa, toplum denen kavram, neden tedavi cihetine gitmiyordu? Güzelliklerin sergilenmesini kimler yapacaktı?

Bir ara, oturak aleminde olduğunu unutup, kendisini orta oyunu sahneler gibi hissetti.

Avazıçıktığı kadar bağırıp;

-Hey asil kadın! Hikâyeni, senden başka genç kızlara örnek olsun diye, bağıra bağıra anlat. Seni kimler düşürdü ise, şu sarhoşlara tarif et. Kimse sana (Dim diyemez!) Koruyucun benim. İstersen ağabeyin olarak hareket ederim. Sen, bu toprakların bir evladısın. Başkaları mutluluk içinde yüzerken, senin ızdırap çekmen doğru değildir. Adaletsizliktir.

Bağır, bağır da sesin, “kadın milletinin ezilmişliğinin” sonu olsun. Kurtuluşunun müjdesi olsun! Sesin zalimliği, haksızlığı topluma ilan etsin!

Kadın erkek eşitliğini, medeniyet aleminde sergilemiş bu milletin, bu konuda,görünür ilkelliği, acınır hali son bulmalıdır. Gel, el ele verip, gerçekleri haykıralım! Şu anda sıcak yuvalarındaki tüm ar sahibi kadınlar sana minnettardır.

Zira, nefislerinin esiri olan bir takım azgınlara bend görevini, göleklik görevini sen başarıyorsun. İçin kan ağlamış bile olsa, onları eğlendirmeyi, onlarıbaşkalarına zarar vermemiş hale getirmeyi sen başarıyorsun!

Kendisini yokladı. Tebliğ görevini düşündü. Gözlerinin önündeki heves sahiplerinin iradelerine yön değiştirebilmek için evliya gücü gerekirdi. Aczine acıdı. "Yuh olsun bana, demekki karınca kadar güce sahip değilim!" diye içinden geçirdi. Doluktu. Acı tebessümlerini içine gömdü.

Osman Ağa, bu felsefî havalara dalsa, etrafın alınacağını iyi tahmin ettiği için, yapmacıklığa kaçmayan tavırlarla hissettiklerini belli etmemek için güldürücü sözlerle ona buna takılıyordu.

Nacağın Kör Halil, sazıyla çevrenin en hareketli türkülerini çalıyor, güzel sayılacak bir sesle söylüyordu. Osman Ağa bazen bu türkülere iştirak ederek, kendisi bakımından soğuk bir hava esmemesi için gayret gösteriyordu. Hattâ bir ara bir kaç tane deşiir okudu. Felsefeye dalıp, dikkatçekmekten korkuyordu.

Bir ara Mirav'ın Hüseyin'le Deli Neşet, mağara kapısından dışarı doğru mavzer atışıyapmak istediler, vaz geçtiler. Oturak alemi zaten yasaktı.. Bir de biz buradayız anlamına gelen tavır ne anlama gelirdi? Taşkın hareket etmemek bu âlemlerin usûlündendi. İçkiyi çok kaçırmalarına rağmen henüz, bozulma alâmeti göstermiyorlardı.

Osman Ağa, sabah çıkarken tasarladığı menzile ulaşamayacağını anlamıştı. Uzun zamandır lâfı edilen şu oturak âleminin nemenem bir şey olduğunu görmek gayesiyle oturuyordu. Bütün kazancının, içki hususunda ısrar etmemeleri olduğunu düşünüyordu.Bu konu da üzerine gelenin olmamasını takdir ediyordu..

Bir ara Miravın Hüseyin:

-Ağa bizi ihya ettin. Bizlere tenezzül edip,şarkımıza, türkümüze iştirak edip, şurada “lok gibi oturuşun var ya,” “ölsem unutmam gayrı.” Artık sana “lâf söyliyecek olanın alnını garışlarım.”Sen hepimizin ağasısın! Gerçek anlamda ağasın! İçki âlemine katıldım, ağalığım ve dâvam zede gördü diye düşünme. “Altın yere düşmekle paslanmaz.” Sen bölgemizin nâdir pırlantasısın. Önnek alınacak bir yiğitsin. Bizlerle irtibatını kesme ki, hepimizin hâmisi ol.

Methiyeler yağdırıyordu. Diğerleri de benzeri lâflar ettiler.

Deli Neşet'inelindeki üzüm turşusu salkımınıalarak:

-Vir ulan, milleti umma mı edeceksin? Teres, üzümleri göğdeye indirip, iki de bir yudup, "Oh öldüm!" diyorsun. Bi de, biz ölelim Teres! Daha gaç bardak içtinki mezenin “dibine darı ekiyorsun?” diye üzüm salkımından bir cıngıl kopardı. Bir salkım üzüm de Osman Ağa'ya sundu. Gülüştüler.

Neşet hem yiyor ve hem de sokurdanıyordu.

-Daha bi cıngıl yimeden höykürüyor! Hem de ağanın kulağı duya duya. Edepsiz adam!

............................

Mağaranın loş, ağır kükürt kokulu, nemli havası eğlenceye katılanlar için en ufak bir rahatsızlık vermiyordu. Bir araMirav'ın Üssün,gerek heybeden çıkardığı odun kömürü ve gerek çevreden topladığı çalı çırpıylaateşi yeğinleştirdi..Bazankurdukları bağdaşı bozuyorlar, ellerini ısıtıp tekrar oturuyorlardı.

176Odun kömürü köz haline gelince heybeden kuru et çıkardılar. Satırın tersiyle bir kütük üzerinde döğüp, ezip, közde pişirdiler. Şarap, rakıkokularını bastıran mis gibi bir koku mağaraya yayıldı.

Kadın, Osman Ağa'nın bu toplumun dışında bulunmasından hoşlanmamıştı.. Belki de maharetlerini sergileme hevesindeydi?Sezdirmeden, gözleriyle O'na yiyecek gibi bakıyor, bir punduna düşürüp rakı içirtmeyi pilânlıyordu.

Herkesin neşenin doruğuna çıktığı bir zamanda sıçrıyarak Osman Ağa'nın yanına çöküverdi elinde rakı bardağıyla..

-Yiğidim! Senin hayatın boyunca içki içmemene bir diyeceğim yok. Bir yudumla dağlar devrilmez. Eğer bu zıkkım kötüyse içmeden nasıl bileceksin.? Birbirimizi bir daha görecek

değiliz. Günâhın, kusurun benim olsun, şuradan bir yudum al! deyiverdi.

Osman Ağa önce irkildi. Yanına çömelmesiyle, ağır kokusu içine hücum etmişti. Bir an evvel bu durumdan kurtulmalıydı Bu kadın, günah sırtlanmak için mi yaratılmıştı? Günahı devir almak diye bir şey olmadığını nasıl anlatmalıydı? En ağır kokularla takviye edilmiş vücudunun kokusu, daha da tahammül edilmez bir hal almıştı. İçinde nahoş duygular uyandırmıştı. Ama, “pot kırmamak için” “kendini alabildiğine firenledi.”

Gözlerini, Osman Ağa'nın gözlerine dikmiş, etkileme sanatını sergiliyordu. Ellerini ağanın dizleri üzerine koymuş, çıplak bedeniyle önüne set germiş gibiydi. Gülümsedi. Herkes pür dikkat kesilmiş manzarayı seyrediyordu. Osman'ın gözleri ateşten yayılan dumandan yanıyordu. Bu bayağı, ezik ve seviyesiz eğlence denizinde diken, keven, çonur, olmamalıydı. Bu teklifi kimseyi kırmadan nasıl atlatmalıydı? Sofra başındakilere baktı. Hep bir ağızdan:

-Kırma bire Osman Ağa! Sen şanlı ağasın.! Bu gün bizimle oldun diye içkiye başlıyacak değilsin. Kır şu kabuğu da şu kımız bozması rakının nemenem bir şey olduğunu öğreniver, diye ısrar ediyorlardı.

Nacağın Kör Halil sazını divara dayamış,Osman Ağa'nın omuzuna tebelleş olmuştu.

-İç be memleketimizin aslanı!

Ağa etrafına bakındı. Mahçubiyetten tükürüğü kurumuş ağzında kelimeler zamkla yapışıp kalıyordu. Sesi perdeliydi.

-Ama.. böy..le anlaş...mamış..tık!.

-Bi yerde söölersek adam değiliz.

-Söyliyecek veya söylemiyecek bir husus yok.Benim hesap vereceğim kimse yok. Bu bir prensip meselesi. Bozduranlar vebâl altında kalır.

-Babalın boynumuza!diye haykırıyordu Mirav'ın Üssün! Israrcılar ortalığı velveleye vermişlerdi. Kadın neredeyse altlarında kalacaktı. Bir an da yekinip hepsini yabayla savrulmuş buğday sapına çevirebilirdi ama, nedense bu ısrarlı ve yalvaran eda gücünü eritiyordu.

Osman Ağa, kıramadı onları. Gırtlağına sesi düğümlendi. "En iyisi gelmemekmiş!" diye düşündü. Onları bu çılgın arzularından sıyırmak mümkün değildi. "Oldu olacak, kırıldı naçak!" dedi içinden. Kadının elinden bardağı almak, sahte de olsa ağzına götürmek istedi. Diri, genç, simsiyah gözlü, yay kaşlı,Cücü karpuzu gibi iri, yarı açık göğüslerini teşhir eden, kalçalarına kadar siyah saçlarını salıvermişgüzel kadın süratle elini çekerek:

-Hayır! Ben içireceğim! diye feryat etti.

Sağelinin parmaklarıyla Osman Ağa'dan kuvvetli bir makas aldı. Üssün haykırdı:

-Gııız! Ağaya sulanma. Doğru içir içireceksin!..

Osman Ağa içinden:

-“Bulduk yitirmezsek.” “İs yanına var; is kok, mis yanına var, mis kok!” Bir defa geldik, bunları kırarsak, ben ayrıldıktan sonra meyus olurlar. Bulduk yitirmezsek. "Allah affetsin!" diye

içkiden içmeye karar verdi. Ama kadının elinden içmek ne oluyordu? Kafası karıştı. Düşünür gibi etti.Birden:

-Gönlün olsun. Hadi bakalım, diye konuştu.

Bundan cesaret alan kadın kendini Osman Ağa'nın kucağına atıverdi. Bir elini boynuna dolayarak rakı bardağını ağzına uzattı. Evet, Osman Ağa’ya lıkır lıkır rakıiçirmeyi hayalliyordu.. İki veya üç yudum almamıştıki müthiş bir tıksırmayla yutulan kısım kadının ve karşısındakilerin yüzüne geldi.. Boğazınabir avuç tuz atılmış sanan Osman Ağa elinde olmadantıksırmıştı.. Nefes borusu, yemek borusu birbirine karışmış, yanıyordu. İçkinin önemli bir kısmınıpaçasına, şalvarına da püskürtmüş oldu. Hemen mendilini karşısındakine uzattı.İade edildiğinde de, ağzının kenarlarını ve şalvarını sildi. Boğazının yanmasından gözleri çakmaklanmıştı.

Başında bekleşenlerden Kör Halil'in uzattığı lâhana dolmasını yuvarladı. Ama içinin yanması geçmiyordu. Bir korkunç geğirme geldi. Kendini zaptetti. Kadının kucağından kalkması için kıpırdandı. O, hiç oralı mısın demiyordu. İkinci hamleyi yaptı. Ama Osman ağa başını çevirerek hayır demek istedi.

178Kadın, üstelemedi. Ama, kafasındaki son tasarısınıolgunlaştırdı. Bunu da başarırsa oturak âlemlerinin en meşhur olmuş kadınlarıarasına gireceğini, her yerde nâmının konuşulacağını hesaplıyor, biliyordu.

Sol eliyle ağanın gözlerini kapar gibi etti.. Başanı birden uzatarak, dudaklarınıdudaklarına gömdü. Oturak âleminin gereği meze verme işinin ikinci şekli de tamamlanmış oluyordu. Ağa bir debelenmek istediyse de:

-Usûldür, usûldür! diye bağıran, tepesine dikilenleri aşamadı.Kadının kendisini yirmi otuz saniye sülük gibi emmesine sesini çıkaramadı.

Er Meydanları'nda, güreş meydanlarında, cirit oyunlarında bileği bükülemiyen Osman Ağa tuş olmuştu. Gözlerin önüne yavruları geldi. Kevser'i geldi. Gözleri fal taşı gibi açıldı. Kadını, nazikçe kucağından alıp yana bırakırken:

-Ne yaptınız yahu siz? diye kekeledi.

"Asıl ben ne yaptım?" diye cevapladı içinden.Günlerinin bazılarını aç, bazılarını yarı tok geçiren, bitle pireyle mücadele eden bu adamlar, yaz-kış kene yuvası olan bu mağarada sonsuz bir haz duyarak eylendikleri kanaatindeydiler. Bir an kendini boşlukta hissetti.

Bir iki yudumun, pıskırılmayan kısmı karnını ateş kazanına çevirmişti. Gerek rakıve gerekse yabancı kadın kokusuyla miğdesinin alt üst olduğunu hissetti. Sofranın yanıbaşında kusma gibi bir rezâlet yaklaşır gibiydi.. Birden ayağa kalktı. Oradakilerin omuzlarına teker teker dokunarak:

-Görüyor musunuz sizleri ne kadar sevdiğimi? İnanınız olsun, hayatım da ilk defa burada tattım içkiyi. Yahu şuraya yığılıp kalsam üzülmez misiniz? İçki içmek kim, benim gibi adamlar kim? Bir pot kırmadan bir hava alayım hele! diyerek mağaranın kapısına yürüdü. Kendisine sarılan sarılanaydı.

-Sağ ol Osman Ağa bizi kırmadın, artık bir dediğini iki etmeyeceğiz. Gönlümüzü fethettin, diye bağrışıyorlardı. Bu muhabbet gösterileri iyiydi de, birin omuzundan aşağı kusuverirse ne olacaktı? Miğdesi zıpladıkça o iradesiyle mani olmak istiyordu.

Osman ağa; sahte bir kahkaha atarak:

-Ben de sizleri daha çok sevdim. Sağ olun! Diyerek omuz ve sırtlarını tapışladı.Bıyığını yerleştirir gibi edip, ağzını mühürler gibi kapadı.. Kavuğunu çıkarıp, tekrar giydi. Doğal bir hâl sergilemek istiyordu. Halbuki "İçi at alıp eşek satıyordu." "Buradan kimseyi kırmadan ayrılabilirsem, karada ölüm yok artık!" diye içinden geçirdi.

Yatağanınıdirseğiyle yoklayıp yerleştirdi. Bel kemiğinden kuyruk sokumuna kadarbaşkalarına hissettirmek istemediği bir titreşimi fark etti. “Sağde yağdan kıl çeker gibi” nasıl kurtulacaktı? Sırtında bu dağın mağarasına otuz çerik buğday taşısa, bacakları ancak bu kadar halsizleşebilirdi.

.........................

Kadın, muzaffer bir edâyla doğruldu. Gülümsüyordu. Gözlerinde şeytânî bir edâyla herkesi teker teker süzüyor:

-Gördünüz mü beni? dercesine sırıtıyordu.

Osman Ağa, arkasından mağara dışına çıkmak istiyenleri sininin etrafına tekrar oturmağa iknâ etti. Hava almak gayesiyle dışarı çıktı. Kayayı dolanır dolanmaz, işaret parmağını boğazına soktu. Kusmak istedi. Gözleri yaşardı. Yaş çıkıyor, miğdesi yerinde lâstik gibi zıplıyor ama, kusma işini beceremiyordu. Kanına karışmıştı belki de çoktan..

-“Kaderde bu da varmış demekki!” derken yumruğunu kayaya “var hızıyle vurdu.”Yumruk büyük bir hızla inip karları yardı ve çarptı. Kolu karların içinde kayıp olmuştu.

Gelirken meydana gelen izler çoktan kayıp olmuştu. Mağaranın içinden haraketli bir oyun havası oynanmaya başlandığını belli eden ıslıklar, şebbik sesleri geliyordu.

Atına doğru kıvrandı.Gerek atı ve gerekse Çözmel kendisine tuhaf tuhaf bakıyorlar gibi geldi. Yanlarına yaklaştı.Başlarını ve sırtlarını okşadı. Üşümüşlerdi.

Diğerlerinin yanına bir daha girerse çıkmanın çok zor olacağını düşündü. Atını terkesine alarak dikkatli bir şekilde meyilden aşağı inmeğe başladı. Üşütücü soğuğu koltuk altlarında hissetti.. Dağı, taşı, ovaları kaplayan kar, bulut yığınlarıarasından bıyıklarını gösteren güneşle pırıl pırıl parlıyordu.

Güneşin fersiz ışıklarını hiçe sayanacı soğuk, insanı vücudunun içinde mekan kurarcasına üşütüyordu. Etkisiz ışınlar karlara çarpınca, dans eden ve göz kamaştıran ışıklar haline dönüşüyordu. Bu soğuk ve bu parıltılı ziya, bir tenakuzun sergilenmesi, bir yarışın görünümü gibiydi.

180Karların erimesi, eriyen karla toprağın yumuşaması, berekete dönüşmesi için, şuaların işi sıkı tutması gerekirdi. Tabiiki daha vakti değildi. Soğuğun deliğinin kapanması sağlanmayınca bu körsek ışınların tabiatı ısıtacağıdüşünülemezdi. Bu hâlin yeşillik deryasına dönüşmesi için daha aylar gerekliydi.

Biraz zaman geçmişti ki, uzaktan kendisini ünleyen sesleri geliyordu.

-Allah iyiliğinizi versin, yapacağınızı yaptınız, daha ne istiyorsunuz? diye kendi kendine sokurdandı. Yarım dönerek sağ eliyle "Allahaısmarladık" işareti yaptı.

Bir iki saat içinde cereyan edenleri hayra mı, şerre mi yoracağına karar veremiyordu. Böyle bir tavizi neden verdiğini tam olarak anlayamıyordu.

Ama her nedense, o anda çok pişmanlık duymuyordu.

İnsanları,Tanrı'nın kurallarını kırma durumunda olmamak için, ilişkileri daha ince bir hesapla ayarlaması gerektiğini daha iyi görmüştü.

Bazıkonularda hatâ etmemek için, katı kurallardan katiyen taviz vermemek gerçeği ortaya çıkıyordu. Alkol ve kadın konusunda şu yaşına kadar kaya gibi olan Osman Ağa, bazı dostluklar ve meseleler de,yanlış anlaşılmama uğruna çok şeyi fedâ edivermişti.

O anda esrar içiyor olsalardı, esrar içmesi içinböylece ısrar etselerdi, yine onları kırmama sonucuna mı ulaşacaktı.? "Bu işi yanlış yaptık, münâsip zamanda tövbe etmenin çaresine bakalım," dedi. Yüzlerce insana nasihat ederken: " Eline, beline, diline sağlam olmayı" telkin eden, müskiratın Kur’anda yasak olduğunu sövyliyen Osman Ağa, bu haliyle, ikna ediciliğini yitirmiş miydi aceba?

İstese, kendisini içirmek için üzerine abananları tezek kayar gibi mağaranın bir köşesine istiflerdi. "Olacak varmış demekki?" diye düşündü. "Dansöz kadın da mesleğini sergilemek için Osman Ağayı mı bulmuştu? “Hey kör şeytan” şu işe bak be?" Ben O'nun için içimden neler geçirdim, rahatıiçin nasıl bir hayatı düşledim, o bana neyi revâ gördü?

Başındaki dönme ve miğdesindeki yanma hızla kayboluyordu. Ama ruhsal sarsıntısıdevam ediyordu. Dağların soğuğu Osman'ıiyiden iyiye kendisine getirmeliydi. Ferahlamışlığa, yükünü atmışlığakavuşmak üzeriydi.

Yüzündeki endişe halkaları yumuşarken, gözlerinde kurtulmuşluğun pırıltıları, karlar üzerinde oynaşmakta ve dans etmekte olan güneş ışınlarıyla yarışa girmişti sanki. Bir asır yaşlanmış gibi sallanan bedenini toparlayarak, yorgun kafasında muhasebe yapmaya başladı.

Geride bıraktıklarına acımak geldi içinden.Bir kaç saat evvel, onlarla karşılaştığında, her biriyle muhabbetle kucaklaşıp, edebiyle çekip gitmeyi becerememişti. Nefsi konuştu: "Sen önce kendine bir acı hele!" Sonra gırtlağını yokladı. Yüz hatlarını gerdi. Uzaklara bakarak, issizlere doğru bağırmaya başladı:

-Sabah besmele çekerek kalkmıştım. Ters tarafımdanda doğrulmadım. Namazımı kılmıştım. Allah acınacak hale düşürmesin. Bu hal ne haldir? Yemediğimiz bok kalmamış oldu hiç olmazsa! Katı kurallarını gevşetirsen, "İs yanına varıp is kokmayla, mis yanına varıp mis kokmayı!" ayıramazsan olacağı budur, diye kendini azarlıyordu.

Kendine gel oğlum, kendine!. Mücadele edeceklerinin hâlini yaşarsan, senin sözlerin bundan böyle nasıl etkili olacak?! Heeeey!Heeeey! Osman Ağa! Hesap veeeeer! Lâfını bundan böyle külâhıma anlat oğlum, külâhımaaaa!

Mis kokan kevser'ini düşündü. Kucağındaki bebeyle gözlerinin önüne geldi. Kulak memesindeki acıları ciğerinde duyar gibi oldu.

-"Ben O'nun yerine olsam töbe affetmezdim!" diye inledi.

İkrar etse küserdi. İkrar etmese iki yüzlü olurdu.Bir ara iyice paniğe kapıldı. Ne yapacağım, ne anlatacağım? Neleri saklamalıyım?

Göz bebekleri dışarı taşmıştı bahadırın. Kalbi çarptı. Rengi uçtu. Vücudundaki bütün kan beynine hücuma kalkarken:

-Öf, öf, öf ulan öf! diye nara attı. "İti öldürene sürükletirler.” “Çık çıkabilirsen bu işin içinden?!" diye söylendi. Kaygıları bağrına bağdaşkurmuştu. "Birileri çıkıp sohbete dalmasın" diye dûâ etti.

“Keyifsiz keyifsiz etrafına bakındı.” “Gözlerine uyku bastırıyordu.” Atının üzerinde bir hayâlet gibiydi. Ne atında, ne de itinde keyif yoktu sanki. Onları kendisine dargın gibi hissetti.

838Döşünü yumruklarıyla davul gibi dövmek, dövmek istiyordu. Atının üzerine yatıp, heybenin gözünden silâhını bir hışımla aldı. Sonra çivi gibi doğruldu. Mekanizmaya hükmederken döğüşür gibiydi. Doldurup boşalttıkça, birbiri ardınca göğe doğru saydırdıkça, birilerinden intikam alır gibi oluyordu..

İçindeki ateşi söndürmek için boşluğa daha ne kadarkurşun sıkmalıydı? boşluğa? Bir kaç saat evvel ayrıldığı şehre, bir kaç asır yaşlanmış olarak dönüyordu sanki.

Terkidiyar eylediği memleketine isteksiz adımlarla girer gibiydi. Her karışı şehit kanlarıyla yıkanmış bu topraklara borçlanmış gibiydi. Kendisinde bir şeyler olduğu vehmiyle sıkıntı içindeydi.

Aravan köprüsünü geçerken, çayın, kirlerini yıkama hevesiyle çağladığı hissine kapıldı. Sol tarafını seyretti. Hacı Osman Çayırı esrarengizliğe bürünmüştü.“İn cin top atıyordu.”

Avuçlarınıkuvvetlice sıktı. Izdırap kümelerinin çöreklendiği gözleri yorgundu. Bakışlarıyere çakılıp kalıyordu. Değme iradelerle aşşık atan koskoca yiğit, ufaldıkça ufalıyordu. Aç kalmış kargaların -tepesinde gurup gurup- bağırışlarını dinledi. Çırtlak ve akortsuz sesler, kınalının divarlarında iniltili gel git yapar gibiydiler. Çay kenarına pike yaparcasına iniştiler.

Dişlerini gıcırdatırken, dudaklarını gevdi. Sarığını yerleştirdi. Toy delikanlıların haşarılıkları için kendisine gelecek olan şikâyetler üzerine, nasihat edecek kılığı, söyleyecek bir şeyi kalmış mıydı? Bok kargaları bir şeyler mi anlatmak istiyordu Osman Ağa'ya?!..

***************

 

97

 

 

 

İÇKİVEOSMANLITOPLUMU

 

(1) Bu bahsi incelerken, Osmanlı toplumunda içkiye nasıl bakılıyordu?

( D’ohsson. Say. 47)Bilhassa önemli mevkilerde olanlar, yaptıkları işin azami derecede gizli kalmasına büyük bir titizlik göstermişlerdir. Bu gibiler, hemen hemen akşam yemeklerinin dışında asla içmemişler, böylece, şarap kokusunun yataklarından dışarı çıkmasını, bir hainin şikayet etme tehlikesini önlemişlerdir. Öte yandan, hizmetçilerinin de, ancak en sadık olanına açılmış ve içki hizmetini sadece ona gördürmüşlerdir. Şarabı efendisinin sofrasına sadece o getirmiş,sofraya o hizmet etmiş ve nihayet çocuklardan ve ailenin diğer fertlerinden rengini saklamak için de, şarabı gümüş yahut bakır kupalarda o sunmuştur. Halkın indindeki itibarı kaybetmemek için şarap işinde genellikle böyle hareket edilmiştir.

Devletin yüksek rütbeli memurları arasında şarap kullananların sayısının çok az olduğu bilinmektedir. Din ve mevkilerini kaybetme korkusu şüphesiz onlara engel olmuştur. Bu kötülük, bilhassa, “ ulema”arasında çok daha nadir görünmüştür. Ancak, “ Dervişler” , askerler, gemiciler ve şehirliler ve ayrıca aşağı tabaka arasında içenlere fazlaca rastlanmıştır.

Bunlar diğer vatandaşlara göre daha az ihtiyata riayet ediyor ve hatta içkide aşırıya kaçıyorlardı. Ekseriyetle, yemek vakti dışında ve saf şarap içerlerdi.İçme saatleri akşam yemeğinden önce, bazanda ikindi vakti olurdu. Sofralarında içmeyi tahrik edecek peynir, zeytin, havyar, ançuez, sardayla ve başka tuzlu balıklar bulunurdu. Bu çeşitli yiyeceklere“Meze” denir, içkiiçenlerbumezelerleişretebaşlardı.
Tamamen sarhoş itiyadında bulunmayanlar bile,hiç olmazsa yeteri kadar içmeden kadehi bırakmazlardı. Bu hale“ Keyif” derler, neşeli bir haldir.

Üzümlerişarap haline getirenler Hıristiyanlardır.

Eskiden bütün Hıristiyanların kendi evlerinin ihtiyacı için gerekli olan şarabıevlerinde imal etmeleri serbestti. Eski bir adete göre Ermeni Patriği her sene, veziri azama müracaat ederek şarap yapmak için onun iznini ve gerekli fermanıalırdı. Bu izin imparatorluğun Müslüman olmayan bütün tebasına şamil olurdu.

Bu izni almak için Yeniçeri ağasına muayyen bir para verilirdi. Ancak birinci Mahmud zamanında üzüm fazlaca pahalılaşınca halk arasında, bu pahalılığa genişölçüde şarap yapan Hırıstiyanların sebep olduğu dedikoduları dolaşmaya başladı.Bunun üzerine Padişah’da bir “ Hattı şerif” çıkararak bundan böyle hiç bir vatandaşıhn evinde şarap yapamayacağını bildirdi. Öyleki o zamandan beri, zabıtaya ödenen büyük paralar karşılığında ancak belli başlı Hıristuyan’lar oda gizli olarak şarap yapabilmektedir.

Şarabıbir yerden ir yere nakledenlerin ise, korkacağı bir husus yoktur. Şarap genellikle şehirlerin dışında yapılır. Çünkü daha ucuza mal olmaktadır.

Şarabın en geniş ölçüde istihlak ettiği yerler, Hıristiyan mahallelerinde, Hırıstiyanlara mahsus meyhanelerdir. Aşağı tabakadan olan Müslümanlar da buralara gidip içebilir. Ama sokakta sızmış halde bulunmadıkça, Hıristiyanlara karışmayan polis, nefesi şarap kokan bin Müslüman’a rastlasa derhal tevkif eder. Uygulanacak katılık, doğrudan doğruya nizamı muhafazaya memur olan zabıtanın karekterine merhametine bağlıdır. Dinin emirlerine ve kanuna rağmen,şarap içmekten çekinmeyen Müslümanlar, rakı içmekten de çekinmezler. Rakı,bütün Ortadoğu’da satılan en sert içkidir. Bunun dışında ne birayı, ne punçu, ne de bizim başka içkilerimizi tanımazlar. Avrupada çok yaygın olan bu içkilerinyerini burada afyon tutar.

(97 A)

.........................................................................

AÇ GÖZLÜ DESTANI

 

Saatler ilerliyor, yapmakta olduğu akıcı, akılcı izahlardan misâfir hoşlandıkça hoşlanıyor, kalkmak zamanıgeldiğini bilmiyordu. Ayrılmak isteyen yok gibiydi. Misafir giderken, aklında kalabilecek bir takım mısralarla çok mutlu olmalıydı. Osman Ağa takadan bir kitap aldı.

  1. - Şimdi bakın şu güzelliğe! Deyişteki kuvvete! 1836 yılında Aşık Hüseyin tarafından yazılmış(1) olan “Aç Gözlü Destanı’nı” okuyorum:

 

Ramazanda çok taamdan hazzetmem,

Olursa hem kırk elli sahan olsun,

Nefsimi haddinden fazla tok tutmam,

Dilerse meclise Şah-cihan olsun!

 

Ev ocaklığımız tuğla taşıdır,

Baklava da yemeklerin başıdır,

Bal helvası ise O’nun eşidir,

Taze pişmiş üstü duman olsun.

 

Soğanla sarmısak olur mu acı?

Etli pilav benim başımın tacı,

Zerde suyu dahi O’nun ilacı,

Kolayca boğazıma revan olsun!

 

Koyun paçası sirke sarımsakla,

Marul salata taze zeytinyağla,

Meclise gelsin de, büyük tabakla,

Ben yerken görenler hayran olsun!

 

Çilek reçelinden edelim siftah,

İçelim çorbayı olalım ferah,

Kıymalı yumurta verir inşirah,

Ekşi köfte benle imtihan olsun!

 

Akşam üstü de mangallar dizilir,

Etrafına tiryakiler büzülür,

Kahve tütün içip, bağrım ezilir,

Kahve ocakda, elde duhan olsun!

 

Aşure gelsin de, bal ile yağdan,

Şeker ile kaymak sol ile sağdan,

Bir kuzu dolması kızarmışyağdan,

Bunlar boğazıma armağan olsun!

 

Puf börekleri sahana yayılır,

Güvercin kebabı gören bayılır,

Saray lokmaları birer sayılır,

Yanında beş fincanla nan olsun!

 

Kayseri pastırma değer cihana,

Yumurta yağ ile girmiş sahana,

Patlıcan musakka olmaz bahane,

Etli bamya derdime derman olsun.

 

Cılbır yumurtası ne de hoş olur,

Onbeş kazan yesem ne de döşolur?

Çünkü boğazımda ne de boş olur,

Yemek taşıyanlar bin kadar olsun!

 

Mizacımı bozar, yağlıca börek,

Tab’ı şerifim ister şimdi çörek,

Kabak dolması da üstüne gerek,

Lüfer balığı ile ekşi nar olsun..

 

On sekiz sığır, on altı buzağı,

Seksen sekiz keçi, kuzu otlağı,

Koyun kebabı ile getir tabağı,

Kuzu büryanları sat hezar olsun!

 

Pilav ve zerdeye gelince nöbet,

Otuz kazan da olsa, geçer mi minnet,

İçsem üstüne de bin kâse şerbet,

Ateşim söndürmeye çok kar olsun!

 

Ekmek kadayıfı canımın canı,

Tel kadayıfı gönlümün sultanı,

Tatar böreğini severim anı,

İçinde kıyma, çokça soğan olsun!

 

Şiş üstünde şişmiş, alâ börekler,

Etrafına dizilmiş ay çörekler,

Bıldırcın kebabı bir yanda bekler,

Bunlar boğazıma armağan olsun!

 

Eksiğimiz kaldı kırk fırın somun,

Yetmezse Mevâm yetiştire sonun,

Katmer kah tepsi ile kâh büsbütün,

Yağlı yerleri de hep bana olsun!

 

On kazan aşure olsaydı yahu,

Sılam için arzu çekerim ahı,

Kavun karpuz gelsin en sonda dahi,

Seksen arşın boyunda hıyar olsun!

 

Buzlu hoşaf ile cenazem yunsun,

Güllaçtan bir kefen bana bulunsun,

Vücudum pilavdan mezara konsun,

Kelle şekerden de bir nişan olsun!

 

Bin öğüt verseler bin pula almam,

Ben de bildiğimden hiç geri kalmam,

Gönül eğlendirmeye bir yer bulsam,

İki binden fazla hizmetkâr olsun!

 

Bir zaman dünyada sağlam olursam,

İstanbul içinde mukim olursam,

Bu yemekleri her daim bulursam,

İsterse altı ay ramazan olsun.

 

Aşık Hüseyin der, çoktur işlerim,

Tavuk dolmasını sever dişlerim,

Kavurma ile de cenge başlarım,

Yahni benim ile imtihan olsun!

 

Tabaklar dizilsin ah çifte, çifte,

Şekerli reçelden edelim sifte,

O’nun ardından da ekşili köfte,

Dolma yerken gönlüm şadıman olsun!

 

Tirit yuvarlama beride gelsin,

Doymayanlar bir-iki daha alsın,

Kabak bastıyı aşçı öne salsın,

Bu gün bize de düğün bayram olsun!

 

Yoğurtlu yemeklere canım feda,

Biraderim gayret et, al bir daha,

Sade yağ ile de hele pek şifa,

Oğlum doğarsa adı Şaban olsun!

 

Tiryakiler çok fazla yemek yemez,

Aç gözlüler ise bismillah demez,

Hiç olmazsa yardım etsin bir çömez,

Cümle alem bana hem seyran olsun!

 

Yemeklerin çoğu yenmedi kaldı,

Ahçı yenmedi diye hayrete daldı,

Kazın bir yanını aç gözlü çaldı,

Hırsızı tutmakçün bir urgan olsun!

 

Kavun karpuz ağzın yağın almalı,

Eve gidemezsem burda kalmalı,

Ben ölmüşüm diye haber salmalı,

Halimizi duyunca handan olsun.

 

Sütlü pirinç bize can verdi cana,

Sütlaç mı diyorlar, bilmem adına,

Bal güllaç, baklava, üstüne makarna,

Ağzıma en güzel armağan geldi (olsun?)

 

Höşmeriyi de sahanda yaymalı,

Bal lokması birer birer saymalı,

Güvercin kızartma gören caymalı,

Bunları yerken karnım şişman olsun!

 

Fakire pilavdan mezar kazılır,

Buzlu hoşaf ağzımda yayılır,

Sofra kurulunca dalkılıç varılır,

Kaşıklar kılıç, miğde kalkan olur!

 

186Şiir milletin uykusunu alt üst etmişti. Gülmekten kırılıyordu kadınlar kızlar. Erkekler birbirine takılıyor, her mısradaki manayı tekrar ederek kahkaha atıyorlardı. Osman ağa da iyice anlaşılsın diye bazı mısraları tekrar tekrar okuyordu.

Elinden gelse kimse gitmek istemiyordu evine.. Ama yarın yeni bir hayat başlayacaktı.

“Kalkalım”kabilinden bakışmalar devam ediyor, ama mısralardan birini kim tekrar ederse, yine bayılasıya gülmeler devam ediyordu.

Osman Ağa belli bir süre sonra; kalkma isteğiyle kıpırdanmaları sezince:

-Bakın sizlere bir sorum var, dedi.

Papara'nın Cuma atıldı:

-Buyur Osman Ağa söyle!

-Şimdi siz kalkıp gidince ne yapacaksınız?

-Ne yapalım? Yatacağız helbet!

-E, birader, yedik içtik konuştuk! Kalkın gidin de biz de yatalım gayrı!deyiverdi. Kadınlar, çocuklar, erkekler bu güldürüşlü lâf karşısında kendilerini yorarcasına gülüşüyorlardı.

Çocuklardan atılan oluyor:

-Osman Emmi! Biz gitmeyeceğik! Sabaha gadar oturacağık!

-Oturun oğlum, oturun, isterseniz bir de size baş sedirde yatak serelim!

Yine ardı arkası gelmiyen gülüşmeler.

Bu sıradakadınlardan Yakut Ağa'nın kızıNecmiye'yi ters bir hava yuttuğu için olsa gerek müthiş bir hıçkırık tutmuştu. Osman Ağa, kaçırır mı?

-Ha göreyim ha. Yediğiniz içtiğiniz yetmez gibi daha da istiyor musunuz ne?

Ardıarkası gelmeyen gülüşmeler ve güldürüşlü lâflarıntekrar tekrar yorumu..

..........................

Geç saatlerde gürültülerle, kahkahalarla "Allahaısmarladık!" derken Osman Ağa, kadına, kıza, erkeklere, çocuklara teker teker lâf yetiştirme gayretiyle kendisi gülmeden konuşmaktaydı. Mahalleli uyuduysa uykudan uyanmak mecburiyetindeydi..

 

**********

 

 

BİLMECELER

 

 

Emekli Türkçe öğretmeni M.Güner Demiray’ın (Bilmeceler ve oyun tekerlemeleri) isimli makalesinden özet sunuş:

Eskievlerde yapılan toplantılara bilmeceler başka bir renk katardı. İsteyen belleğini deşer, bildiğibilmeceyiortaya söyler, çözüm için herkes düşünür, çeşitli çağrışımlar yapılırdı. Bilene kentler, ülkeler bağışlanır, ünvanlar verilirdi. Bilmece ortamında imgeden(hayal)çok ussal çalışma söz konusuydu.

Zeka çarkı dönmeye başlar, gerçeği bulmak için yorumlar yapılırdı. (( Yenir mi?, içilir mi?, canlı mı?, cansız mı?, bizde var mı?, neye yarar?, kısa mı? Uzun mu?, yürür mü?)) gibi sorular sorulur, yanıtlar verilmeye çalışılırdı. İsterse bilmeceyi ortaya atan bilemeyenlere istediği hayvan seslerinin öykünmelerini, taklitlerini yaptırabilirdi.

Bilmeceler atasözleri niteliğinde, tekerlememsi özellikte, mani biçiminde, mecazlı, çağrışım yaptıran, simgeli, bazan ölçülü, uyaklı söz topluluklarıdır. Ses uyumu, oluşturma ve uyak yapma gereğinden doğan anlamsız sözcükler de çoktur bilmecelerde. (Bilmeceler için çok örnek verilen yer: Osman Ağa’nınKurdunusu ziyareti bahsinie bakınız.)(75/1)

 

101TEKERLEMELER

 

Çocuk oyun tekerlemeleride çocuk bilinç altınınürünleridir. Bunları yaratanlar adsız çocuk ozanlarıdır.Şiirin bütün güzelliğini bu tekerlemelerde bulabiliriz.

Bitkiürünleriyle ilgili bilmeceler:

Kat kat katmer değil, yenir ama elma değil.(Soğan)-

Yazın giyinir, kışın soyunur.(Ağaç)

Yer altında sarıminare(Havuç)

Sarıdır sarkar, düşerim diye korkar.(Ayva)

Dal üstünde al yanak,İnanmazsan gel de bak.( Elma)

Kuru kafa, attım rafa.( Ceviz)

Mantosu yeşil, entarisi kırmızı, bil bakalım kimin kızı?( Karpuz)

Kısacık boylu, kadife donlu (Patlıcan)

Kara tavuk dalda yatar, dal kırılır yerde yatar.(Zeytin)

Sıra sıra olmuşlar, hak yoluna durmuşlar, Vakti gelmiş ermişler, sararmışlar solmuşlar.(Buğday)

Yer altında babamın bıyığı.(Pırasa)

Altı deri, üstü deri, içinde bir avuç tatlı darı)(İncir)

Hanım içinde, saçıdışarda.(Mısır)

Yer altında civcivli tavuk (Patetes)

Sarı tavuk dalda yatar, dal kırılır yerde yatar.(Ayva)

Dal üstünde kilitli sandık. (Ceviz)

Yer altında dedemin sakalı.(Pırasa)

Arabadan atladı, pantolonu patladı.( Karpuz)

Çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bin tane. (Nar)

Bir küçücük fıçıcık, içi dolu turşucuk. (limon)

Dal başında karga içi dolu kavurga.(İncir)

Yer altında sivri minare.(Havuç)

Bir ayağım var, bir deşapkam.( Mantar)

Dam üstünde dana oynar, döner döner giye oynar.(Mısır patlaması)

Yeceklerle ilgili bilmeceler:

Bilmece bildirmece, dil üstünde kaydırmaca.(Dondurma)

Elenmez, belenmez, tandır başına gelemez.(Yağ)

Küp içinde beyaz uşak.(Peynir)

Bir fıçım var, iki türlü suyu var.(Yumurta)

Elemezbelemez, ateşinüstüne gelemez, ateşinüstünegelince, dahageri dönemez. (Yağ)

Birufacık mil taşı, içinde beyler aşı,pişirirsen aş olur, pişirmezsen kuş olur.(Yumurta)

Yollar, taşıtlar, eşyalar, araçlarvegereçlerle ilgilibilmeceler:

Ayaklarısuiçer,üstündengelengeçer. (Köprü)

Bir ağacı oymuşlar, içine dünyayı koymuşlar. (Eski radyolar)

Aşağı iner güle güle, yukarıçıkar ağlıya ağlıya.(Kuyu kovası)

850

Bir top bezim var, sararım sararım bitmez.(Yol)

Ben giderim o kalır.(Ayak izi)

Benim bir kuyum var, kuyunun içinde suyu, suyun içinde yılan, yılanın ağzında mercan.(Gaz Lambası)

Başı iri, dibi ince, ne hoşolur deliğine girince.( Kaşık)

Dumanı tüter tren değil, denizde gider balık değil.(Vapur)

Dağda gezer tak gibi, kollarıbudak gibi. (Kağnı)

Çat şurada, çat burada.Bir de baktım kapı yanında.( Süpürge)

Hayvan soyundu, insan giyindi.( Kürk)

Altı göl, üstü gül.(Lamba)

Ne idim, ne idim? Tarlalarda bey idim? Felek beni ne yaptı? Beli bağlı kul yaptı.(Süpürge)

Bilmece, bildirmece, saç üstünde kaydırmaca.(Tarak)

Bıldırcın budunu taşır, bulduğunu bana taşır.(Kaşık)

Soluğu var canı yok, kaburgası var kanı yok.(Körük)

Daracık damda at tepişir.(Yayık)

Gece boşum, gündüz doluyum.(Ayakkabı)

Fıldırdım fıstım, kaldırdım astım.(Elek)

Sağ yanım çeker, sol yanım büker, bir sallanmada, bin tane döker.(Tırpan)

Kara huzun kuyruğu uzun.(Tava)Benim bir gelinim var, gelenin gidenin elini öper.( Kapı tokmağı)

Bilmece bildirmece, el üstünde kaydırmaca. Sabun)

Biri oturur, biri kalkar.(Terazi)

İki kardeş bir divarı öre öre çıkar.(Örgü şişi)

İnsan ve insan organlarıyla ilgili bilmeceler:

İki kaşık, divara yapışık. (Kulak)

Ben giderim o gider, içimde tık tık eder.(Yürek)

Bir mağarada bir dansöz.Otuz iki seyirci. (Ağız-Dil- Dişler)

Sandık kapandı, püskülü dışarda kaldı.(Göz)

Benim iki pencerem var, divardan etten, gece olur kaparım, gündüz olur açarım.(Göz)

Evren,doğa ve doğa olaylarıyla ilgili bilmeceler: 85/2 say:16

(1) Halk Kültürü. 1984/1Derleme araştırma.M.Sabri Koz.

.............................

 

* Bilmeceler üzerine: Önemine binaen çok özet olarak, Çocuk Edebiyatı YıllığındanProf Dr. Şükrü Elçin’in Bilmeceler üzerine yazısından sunuşlar yapıyorum:

-Vakit geçirmek, eğlenmek, devlet adamları arasında gizli haber ulaştırmak, bir bakıma bilgide, zekada, muhakemede, hafızada, dikkatte, suret-i intikalde üstünlük yarışması olarak söylenen veya yazılan bilmeceleri halk edebiyatımahsulüveya ferdi eser olmak üzere iki kolda incelemek mümkündür.

Halk edebiyatında manzum bilmeceler:

Vezin, kafiye ve nazım şekli hususiyeti gösteren eserlerdir.

Mensur bilmeceler: Düz cümle halinde, konuştuğumuz şekilde olan ve çoğu zaman seci karakteri gösteren mahsüllerdir.

Bilmeceşekilleri:

 

Tabiat ve tabii hadiseler:

Mavi atlas,

Arşın yetmez,

Makas kesmez,

İğne batmaz,

Terzi biçmez.( Gök yüzü dört heceli)

 

Bir kalbur boncuğum var,

Akşamdan atarım,

sabahtan toplarım.” Yıldızlar, 7.6.6 heceli)

Bir salkım üzümüm var, yarısı beyaz, yarısı kara. (Gündüz-gece)

 

İnsan, hayvan bitkiüzerine:

 

Yedi delikli tokmak,

Bunu bilmeyen ahmak. (Baş, 7 heceli)

Yer altında yağlı kayış.(Yılan)

Alçacık boylu,

Kadife donlu.(Patlıcan, 5 heceli)

Attım rafa,

Bir kuru kafa,

Yemesi tatlı,

Maymun suratlı (Hindistan cevizi) 4,5,5,5 heceli)

Eşya:

Sarıkatır,

Saman yemez,

Solur, yatır.(Süpürge 4 heceli)

Çın çınlı hamam,

Kubbesi tamam,

Bir gelin aldım,

Babasıimam.( Saat, beş heceli)

Neesi var, kanı yok,

Derisi var, canı yok,

Ağzıvar, dili yok.( Körük, yedi heceli)

Mücerret kavramlar

Üç yüz altmış beş leylek,

Elli iki yuvası,

On iki yumurtası,

İki çıkar yavrusu (Gün,hafta,ay, iki dini bayram)

Hak bilir, halk bilmez.( Ecel)

Yapılmamışduvar üstünde,

Doğmamışoğlan,

Olmamışbostanı,

Koparma diye bağıran.(Yalan)

Karada bir gemi,

Başındadır yelkeni,

Nedin o gemi,

Nedir dümeni,

Bil bunları,

Göreyim seni.(İnsan,akıl)

Dini unsurlar:

Nar tanesi,

Nur tanesi,

Bu dünyanın bir tanesi. (Kuran 4 heceli)

Anasıvar, babası yok.(İsa Peygamber)

Doksak dokuz cemaat, iki müezzin, bir imam. (Tesbih)

Tekerlemeli, muhavereli bilmeceler:

-Nederedengeliyorsun?- Zırzop kalesinden.

-Üstün neden yaş?-Denizden geçtim.

-Çok derin mi idi?-Kıyısından dolaştım,

-Üstün neden beyaz?-Değirmenden geçtim.

-Çok kalabalık mı idi?- Çıkırdaki işitim.

-Akşam nerede idin?- Bey konağında.

-Ne yedin?-Koç.

-Neresinden?- Hiç,

-Çok kaba mıydı?-Minarede.

-Üstüne ne örttüler?- Kup kuru yerde.

-Sen uğrattın beniderde.- Perde.

(Gönül)

Ses ve ahenk taklidi ile yapılanlar:

Öte lin lin, beri lin lin,

Ayat üstü durur lin lin. ( Kapı)

Renk tasavvuru ile:

Dal üstünde sarı oğlan. ( Ayva)

Kara kediyi kuyruğundan asarlar.( Tava)

Seci sanatı ile:

Biz biz idik, otuz iki kız idik, ezildik, büzüldük.

İki divara dizildik. (Dişler)

Harf, hece ve kelimelerin sayılması ve tekrarıyla:

İstanbulda bir tane, izmirde iki tane, Ankarada hiç yok.

(i harfi)

Lamba düştü is tedi, tabak düştü tan dedi. Annem bana bul dedi. (İstanbul)

Tarihi hadise ve şahsiyetlerle:

Mezarım ilk önce söğüt’de idi. Bursaya taşıdılar mezarımı. Bilin bakalım ben kimim? ( Osman Gazi)

Modern fikir ve aletlerin eski kalıplara sokulmasıyla:

Bir küçük kutudur, bütün dünya yurdudur. (Radyo)

 

()FETHİYE BİLMECELERİ

Dostum Ünal Şöhret dirlik’in fethiye Bilmeceleri isimli kitabınıinceliyorum. Birinci hamur kağıda basılmışküçümecik ama, sıcacık bir eser. Gelin biraz başbaşa olalım:

  • A benim al yastığım- içine un bastığım. (iğde), Acı acı sözü var, fincan gibi gözü var. (Baykuş)
  • Ağaç başında kara üzum. (Zeytin)
  •  

**********

103

KUKLALAR: Kuklaları, onların eğlenceleri arasında sayabilirim. Çünkü, Türkler resim yapmamalarına rağmen kukla yapımına devam ettiler. Kukla, her zaman ve her yerde oynatılmaz. Fakat özel yerlerde bilhassa ramazan geceleri kahvehaneden kahvehaneye giderek ve oralarda gerekli para verildiği takdirde oynatırlar. Kukla oynatanlar genellikle Yahudilerdir. (Yazar İstanbul müşahadelerini anlatıyor) Başkalarının bu işi yaptıklarını görmedim. Onlar bunu Fransadaki gibi oynatmazlar. Önlerine bir halı gererek, bir odanın köşesinde yer alırlar. Ve bu halının üstünde yaklaşık iki ayak civarında beyaz bezden bir parça ile kapatılmış olan yuvarlak bir girinti veya kare şeklinde bir pencere vardır. Arkasında çok sayıda mumum yanar.

Bu bezin üzerinde ellerin gölgesiyle bir çok hayvan şekli gösterildikten sonra bu bezin arkasında büyük bir maharetle kımıldatılan küçük şekiller oynamaya başlar. Bu benim fikrimce bizimkilerden daha iyi bir oyun tarzıdır. Bu sırada Türkçe ve Farsça bir çok güzel şarkı söylenir. Fakat konu düzensiz ve müstehçenlik ile doludur. Bu hoşa gitmektedir.

Bir keresinde bir dönmenin evinde bulundum. Bana yemek verdikten sonra bir kukla gösterisi yaptı. Bağlı olduğu kimse Kandiye’ de Türk Ordusu’nun kumandanı Hüseyin Paşa’nın yanında bulunuyordu. Bu beyin hanımı biraz kuklalar ile eğlenmek istiyerek, bizim bulunduğumuz salona bakan odanın kapısı önüne bir halı gerdirdi. Bu hanım üç saatten fazla bir zamanın geçmesine rağmen oyun bitmeden buradan ayrılmadı. Çünkü onlar istedikleri kadar bunu sürdürebilirlerdi. Kuklalar arasında esas şahıs olan Karagöz’e yaptırılan edepsizlikleri seyretmekten utanmadığna hayret ettim. (Jean Thevenot. A.g.e.95.say.)

.........................

 

Zıran zıran: Sorumluğundaki işleri yapacağı yerde aylak aylak ortalıkta gezen insan için kullanılan tabir. Zıran zıran geziyor.

Hazım vechesi: Hazmetme, anlama hususundaki görünümü.

Baş sedir: Evlerde kapının karşısındaki sedirin adı.Misafirin veya evin büyüğünün oturduğu sedir. Çocukların baş sedire odada başkaları varken oturması doğru bulunmazdı.

Hususiyet: Özellik.

Suretiintikal: Kavrama kabiliyeti, anlama başarısı.

Hadise: Olay.

Muhavere: Karşılıklı konuşma.

***********

105

 

TÜRKLERİN KADINLAR HAKKINDAKİFİKİRLERİ:

 

Eski kadınların resimleri

 

Türkler kadınların cennete gideceğine inanmazlar. Onları akıllı hayvanlar olarak kabul ederler. Onları bir atta olduğu gibi sadece hizmetlerine alırlar. Fakat bir çok kadına da sahiptirler. Çok zaman, sekste kullanırlar. Böylece terk edilmiş olduklarınıgören bu zavallı kadınlar, kocalarından alamadıklarına sahip olmak için gayret ederler.

Onlar çok kıskançtırlar. Erkekler, kadınların bu husustaki zayıflıklarını bildikleri için onların başka erkeklere görünmesine müsade etmezler. Yüzü veya sadece elleri görünen bir kadının namusu lekelenmişolacak, sopayla döğülecektir. Bunun için onlar, kadınları namaz sırasında erkeklerin dikkatini çekmesinler diye camilere göndermezler. Çarşıya hiç gitmezler. Hatta kocalarının dükkanına dahi girmezler.

Erkek dostların evde kadınları görmesine izin verilmez. Sonuç olarak onlar hemen hemen hiç dışarı çıkmazlar. Ancak, hamama giderler. Durumu iyi olanların da evlerinde hamamları vardır. Bu kişilerin kadınları koruyan hadımları bulunur. Bu kadınların kocaları kadar hürriyetleri yoktur.

856

BOŞANMA:

 

Kadınlar kocaları gibi boşanma hakkına sahip değildirler. Eğer kocası ona mecbur olduğuşeyleri ekmek, pilav kahve haftada iki defa hamama gitme parası temin edemiyorsa boşanma hakkına sahiptir. Bunlardan birini ona temin edemiyorsa kadın boşanmak için Kadı’nın önüne çıkabilir. Çünkü kocasının ihtiyaçlarıkarşılayacak imkanı olmadığını ispat eder. Kadı, evine gelerek şikayetleri haklı bulursa kadının isteğini kabul eder.

Kocası, adetlerin hilafına, kadından yararlanmak istediği zaman kadın boşanmak isteyebilir. Bu durumda kadıya gider. Hiç bir şey söylemeksizin terliğini ters çevirerek koyar. Kadı bu dili anlayarak kocayı getirtmek için birini gönderir. Bu suçlamadan dolayı erkeğe sopa atılır ve kadın boşanabilir.

..........................

107Oyun tekerlemeleri:

 

TEKERLEME

 

Çocuk oyunlarına başlangıç teşkil edendizeli sözlerdir. Oyun meselidir de diyebiliriz.

El el epelek

Çocuk oyunları bahsinde inceleceği üzere bir çocuk oyunu tekerlemesidir. Çocuklar bağdaş kurar. Veya dizlerinin üzerine çökerler. Ellerini yere avuç içi yere gelmek şartıyla sıralarlar. Birisi ebe olur ve sağ elinin işaret parmağınıağzına batırarak saymağa ve her heceyi söylerken birinin elinin sırtına dokunarak

söylemeğe başlar:

El el epelek

Yer kol topalak

Topalağın yarısı,

Yumurtanın sarısı

İndim gittim Haleb'e

Halep yolu Şam pazar

İçinde ayı gezer

Ayıbeni gorhuttu

Gulacımısarhıttı

Aâ gel bu gel

Çıh çıhına çıh otur.

 

Bir diğer tekerleme:

Fışfış kayıkçı

Kayıkçının küreği

Hop hop eder yrüeği

Akşama sigara böreği

Arabanın tekeri

İstanbul’unşekeri

Hop hop hop

Bundan başka oyun yok.

 

Hasanİkizoğlu tespitleri:

 

İki Tren geliyor

Birisine bindim

Ablama gittim

Ablam pilav pişirmiş

İçine sıçan düşürmüş

O sıçanı ne yapmalı?

Minareden atmalı

Minarede bir kuş var

Kanadında gümüş var

Eniştemin cebinde

Türlü türlü yemiş var

***

Çamlıca çardak

Gümüşlü bardak

Abbe yarıl

Suyu iç kurtul

***

Aç kilit oyunun tekerlemesi. Bir kaç kişi karşılıklı bağdaş kurup oturur. Avuçlarını yumruk yapıp birbiri üzerine koyurlar. Birisi ebe olur. İşaret parmağıyla en üstündekinin yumruğunun parmak kısmına dokunur. Ve şu tekerlemeyi söyler:

 

Açıl kilit

Açılmam

Kilit nerde

Suya düştü

Su nerde

İnek içti

İnek nerde

Dağa gitti

Dağnerde

Yandıbitti

Kül oldu

El el ebelek

Ebeleğin yarısı

Endim gittim Haleb'e

Halep'de bir ay var

O ay beni korkuttu

Gulacunısarkıttı

Ay gel gün gel

Gır atına bin gel

Herkesin yumruğunu-avucunu böyle yaparak açar. Avucu açılanelinikolun altına koyarak saklar-ısıtır.Herkesin avucu açıldıktan sonra, ebe oyundakilerin ellerini koklamaya başlar. Etraftakileri güldürecek veya elini kokladığı adamın hoşuna gidecekşeylere benzetir.

814

***

Astım

Bastım

Beni seni

Kestim

Turuş

 

Aynuz

Boynuz

Seksen

Doksan

Yüz

 

Bir cam

İki cam

Dört cam

Beşcam

 

On cam

Mon cam

Hani benim

Amcam?

************************************

 

MESEL

 

Mesel, M.Nihat Özön'ünOsmanlıca-Türçe Sözlüğü457.sayfasında:( Örnek, benzer, kendinden ziyade altındaki mana kastedilen manalı, dokunaklı söz, terbiye ve ahlak için yararlı hikaye anlamlarına geldiği yazılıdır.) Benim sunacağım örneklertekerleme parelelinde sohbet tahrik eden,konu bağlacı havası taşıyan, dokunaklı sözler gibidir.)

 

Hikayedir bunun adı

Söyledikçe gelir tadı

Arasına laf katanın

Ağzınıöpsün Mısırşahı(fare)

Anam eşikte babam beşikte

Ben bir kel oğlan iken

Hamama girdim tası yok

Külhancının baltası yok

Eski hasırın ortası yok

Bir uyuz tazı gezer

Boğazında haltası o yoh

 

Ahırda durur bir eşek

Yanına vardım..... diye

Bir tekma vurdu geri dur dedi

Adın ne dedim Emine

İndim gittim damına

Şaplak vurdum ........

 

Bir tarafı sazlık samanlık

Bir tarafı tozluk dumanlık

Bir tarafında demirciler

Demir döver dengine

Bir tarafında bakırcılar

Bakır vurur rengine

Bir tarafta Ali Osman Padişahı

Cenk eder top tüfenk ile

Oda yalan bu da yalan

Fili yutmuş bir yılan

Eşeğe binipte deveyi kucağına alan.

...................

111

Okay’dan Çocuk oyunları: (Özet) Koyun ve keçi gibi küçük baş hayvanların, arka bacaklarının diz kapağı, denilen eklemlerinden çıkan kemiğin adına şık denir. Bütün aşık oyunları enekle oynanır. Eneklerin diğer aşıklardan kuvvetli ve ağır olması gerekirki, diğer aşıkları sürükleyebilsin. Eneklerin çik tarafına, zift veya kurşun dökülür. Ve buna göre ad alırlar.Zift dökülen eneklere ziftli, kurşun dökülen eneklere kurşunba denir.

Her oyun tökleme ile başlar. Tökleşmede ebe eneğini atar. İkinci oyuncu da eneğini atar. Eğer ikinci atan, ilk atan gibi gelmişse, aşığı o zaman birinci olur.

Aşık oyununda, bir çok çeşit vardır. Başlıcaları: Kipikli, Kazaklı, duvara vurmalı,Aldavur, Çırakçıkarmalı... Bu çeşitlerin en çok, kipikli, aldavur, Kazaklıçeşitleri oynanır. *

Duvara vurmalı: İki çocuk tarafından oynanır. Birinci olan çocuk,aşığını duvara vurarak yere düşürür. İkinci oyuncu, yine aşıklarını duvara çarparak, ilk aşıkları vurmaya çalışır.İlk aşığı vurursa, o aşığı veya konuştuklarıkadar aşık kazanmış olur. Oyunda bu şekilde devam eder.

Aldavur:İki çocuk arasında oynanır. Oyunculardan birisi açılır. Diğeri onu vurmaya çalışır. Vuramadığı zaman, diğeri eneğinin bulunduğu yerden, öbürüne atışınıyapar. Eğer vurursa bir aşık kazanmış olur. Oyun yeniden açılmayla başlar.

Çırak çıkarmalı: Bu çeşit aşık oyununda, ütmek gayesi yoktur. Ya belli miktarda ya da cehlerdeki aşık kadar miktar dizilir. Atışlarsonunda, hiç aşık çıkaramayan veya istenildiği kadar çıkaramayan, çırak olur. Diğerleri aşıkları dizer, toplar, onlara yardım eder. Bir nevihizmet eder. Oyun bir müddet böyle devam eder.

Vız vız oyunu: Erkek çocukların oyunudur. Yedi sekiz kadar çocuk, taş tutuşarak, ebeyi tespit ederler. Ebe yüzünü duvara döner. Arka tarafta bulunan çocuklara hiç bakmaz. Gözünün ucuyla kaçamak bakarsa, kapatması için ihtarda bulunulur. Sol elini, sağ kolunun altından ( Koltuk altından) avuç içi çocuklara dönük olacak şekilde açar ve bekler. Arkadaki çocuklardan birisi, ebenin eline, kuvvetli bir tokat indirir. Hemen elini çeker. Çocuklar hep bir ağızdan “ Vızz, vııızz) diye bağırırlar. Ebe vuran çocuğu bilirse, ebe o çocuk olur. Yakalamayaz ise tekrar ebe olur ve yatar. Oyun aynı tempo içinde zevkle geçer.

Güvercin taklası: Dörderden sekiz çocuğun oynadığı bir oyundur. Taş tutuşup ebe olacak belli olur. Ebe olan gurubun ikisi, sırt sırta dönüp bellerine kadar eğilirler. Diğer ikisi bunların iki yanına, ayaktaki arkadaşlarının diz kapaklarından tutup eğilirler.Öbür gurup çocuklar tkla aşarak karşıya geçmeye çalışırlar. Takla aşamayan veya aşıpta yana düşen oyuncunun bulunduğu gurup yatar.Bu defa yatanlar, bunların üzerinden atlamaya çalışırlar. Ouyun bu şekilde devam eder.

Hamam kızdı oyunu: Erkek çocukların oyunudur. Eşleşmek için iki oyuncu eş seçmeye başlar. ( Al beğendiğini) diyerek sırayla beğendiklerini seçerler. Taş tutarak bir gurup hamam kurmak için ortaya gelir. Guruplar beş altı kişiden az olmaz. Gözü açık, hızlı konuşan biri hamamcı seçilir. Diğer çocuklar ellerini omuzlarında kenetliyerek, başlarını da birbirine çatarak, çadır kurmuşcasına bir şekil alır. Karşı taraftan bir oyuncu, “ Hamam gızdı mı?” diye sorar. Hamamını kuran hamamcı,” Gızdı” derve oyunbaşlar.

Çocuklar hamamcıyı şaşırtarak, hamama binmeye çalışırlar. Hamamcı arkadaşlarını bindirmemek için, hamamın etrafında durmadan döner. Bazen çocuklar hamamcıya da binebilirler. Binerken veya inerken, yerden ayağı yerden kesilmeden karşı oyuncuya hamamcı değerse, oyunu bitirir. Bu defa karşı taraf hamam kurar. Bu oyun oynanırken hamamcının elinde bir urgan bulunur. Bunun dışına çıkamaz. Oyun bu şekilde devam eder.

Çelik çomak oyunu: Bu oyun da, erkek çocuklarının oyunudur. Altmış- yetmiş santimetre boyunda bir sopa kesilir. Sopanın çapı, 3 cm kadardır. Yin aynı kalınlıkta, 3-10 cm. boyunda bir çelik kesilir. Yuvarlak bir daire çizilir. Bu dairenin ortasına, çeliği koymak için iki yassı taş bulunur. Çeliğin konduğu yere, kale de denir. Çocuklardan bir gurubu, taş tutuşarak kalede kalır. Diğeri çalınan, ( Havalandırılan) çeliği toplamak için dağılırlar. Karedeki, ilk çocuğun çaldığı havada yakalarsa,kendi gurubu kaleye geçer.

Yakalayamıyorsa, kalede ki diğer çocuklar sırayla çeliği çalarlar. Çalınan çelikler karşı gurubun çocukları tarafından, kaleye atılır.Kalede çeliğin çalındığıtaşlara vurulursa, çeliği çalanın sırası biter, sıra arkadaşlarına geçer. Sırası biten arkadaşları için “ Öldü, yandı” denilir. Kalede gurup, çeliği dairenin dışına çalamayan, çocuk da yanmış sayılır. Çelik yasak bölgeye çalınmışsa, çeliği alan taraf kaleye geçer.

Bu çelik- çomak oyununa “ Yeldirmeli” denir. Bazanda, yelen çocuklar, kaleye uzun müddet geçemezler. Yorulurlar. Kaleye çeliği atamazlar. Bu zaman kaledeki gurup, hep bir ağızdan “ Çelik çaldım gelmedi, aynalı yüzzük terledi” diye kızdırılır. İkinci çelik çomak oyunu ise sayılıdır. İki gurubun anlaşmasına göre, ya binmeli veya ceza vermelidir. Çalınan çelikler, kaledeki sopaya değmezse, çeliği çalan, çocuk çeliğin iki ucundan birini sopa ile vururak çeliği çalmaya çalışırlar.

Çelik yerden çalındığı için çok zor olur.O’nun için üçe kadar çalma müsadesi vardır.Oyuncu çeliği çalarken;“Met bir, met iki, met üç” diye çeliği uzaklaştırır. Çeliğin gittiği yerden sopa ile sayılır. Kararlaştırılan sayıkadar, toplamak zorundadır. Kaleden çıkmadan. Tamamlamadan inenin, sayıları şaşıranın sayıları yanar. Tekrar kaleye geldiklerinde birden başlarlar. Sayıyıtamamlayan karşı tarafa çeliği metleyerek geri geri kaçar. Cezalı olan, çeliği yerine koyunca arkadaşını yakalar. Cezalı çocuk, çocuğu kaleye kadar sırtında taşır.

Not: Develi yıllığından yararlanılmıştır.

* AŞIK OYUNU

 

Anadolu’da elli yılı aşkın bir zaman öncesinde çok yoğun olarak oynan aşık oyununun Türk dünyası ile bağlantısını anlatmak için yalnız iki tane örnek vereceğim:

Günümüzde aşık oyunu, Balkanlarda ve Anadolu’da hemen hemen unutulmuştur. Buna rağmen, Bulgaristan’ın KırcalıSancağı, Tokatçık ilçesi Gemeler köyü sakinleri, hala “Sen benimle yarışamazsın!” anlamında: “Sen benimle aşşık atamazsın” deyimini kullanmaktadırlar. Aralarından ihtiyarlar bu oyunun kurallarından bazılarınıhala hatırlamaktadırlar. 1968 yılı.

Atılan aşığın dik durduğunda“Cik durdu” derler. Kaşkarlı da: “ Aşık oyununda, aşığın yan yattığında çukur dtarafı yukarı geldiğinde “Cik turdı” denir der. .Tecemen.Türk Kimliği. S. 77

 

 

113

geçmeye çalışırlar. Takla aşamayan veya aşıpta yana düşen oyuncunun bulunduğu gurup yatar.Bu defa yatanlar, bunların üzerinden atlamaya çalışırlar. Ouyun buşekilde devam eder.

Hamam kızdı oyunu: Erkek çocukların oyunudur. Eşleşmek için iki oyuncu eş seçmeye başlar. ( Al beğendiğini) diyerek sırayla beğendiklerini seçerler. Taş tutarak bir gurup hamam kurmak için ortaya gelir. Guruplar beş altı kişiden az olmaz. Gözü açık, hızlı konuşan biri hamamcı seçilir. Diğer çocuklar ellerini omuzlarında kenetliyerek, başlarını da birbirine çatarak, çadır kurmuşcasına bir şekil alır. Karşı taraftan bir oyuncu, “ Hamam gızdı mı?” diye sorar. Hamamını kuran hamamcı,” Gızdı” derve oyunbaşlar.

Çocuklar hamamcıyı şaşırtarak, hamama binmeye çalışırlar. Hamamcı arkadaşlarını bindirmemek için, hamamın etrafında durmadan döner. Bazen çocuklar hamamcıya da binebilirler. Binerken veya inerken, yerden ayağı yerden kesilmeden karşı oyuncuya hamamcı değerse, oyunu bitirir. Bu defa karşı taraf hamam kurar. Bu oyun oynanırken hamamcının elinde bir urgan bulunur. Bunun dışına çıkamaz. Oyun bu şekilde devam eder.

Çelik çomak oyunu: Bu oyun da, erkek çocuklarının oyunudur. Altmış- yetmiş santimetre boyunda bir sopa kesilir. Sopanın çapı, 3 cm kadardır. Yin aynı kalınlıkta, 3-10 cm. boyunda bir çelik kesilir. Yuvarlak bir daire çizilir. Bu dairenin ortasına, çeliği koymak için iki yassı taş bulunur. Çeliğin konduğu yere, kale de denir. Çocuklardan bir gurubu, taş tutuşarak kalede kalır. Diğeri çalınan, ( Havalandırılan) çeliği toplamak için dağılırlar. Karedeki, ilk çocuğun çaldığı havada yakalarsa,kendi gurubu kaleye geçer.

Yakalayamıyorsa, kalede ki diğer çocuklar sırayla çeliği çalarlar. Çalınan çelikler karşı gurubun çocukları tarafından, kaleye atılır.Kalede çeliğin çalındığıtaşlara vurulursa, çeliği çalanın sırası biter, sıra arkadaşlarına geçer. Sırası biten arkadaşları için “ Öldü, yandı” denilir. Kalede gurup, çeliği dairenin dışına çalamayan, çocuk da yanmış sayılır. Çelik yasak bölgeye çalınmışsa, çeliği alan taraf kaleye geçer.

Bu çelik- çomak oyununa “ Yeldirmeli” denir. Bazanda, yelen çocuklar, kaleye uzun müddet geçemezler. Yorulurlar. Kaleye çeliği atamazlar. Bu zaman kaledeki gurup, hep bir ağızdan “ Çelik çaldım gelmedi, aynalı yüzzük terledi” diye kızdırılır. İkinci çelik çomak oyunu ise sayılıdır. İki gurubun anlaşmasına göre, ya binmeli veya ceza vermelidir. Çalınan çelikler, kaledeki sopaya değmezse, çeliği çalan, çocuk çeliğin iki ucundan birini sopa ile vururak çeliği çalmaya çalışırlar.

Çelik yerden çalındığı için çok zor olur.O’nun için üçe kadar çalma müsadesi vardır.Oyuncu çeliği çalarken;“Met bir, met iki, met üç” diye çeliği uzaklaştırır. Çeliğin gittiği yerden sopa ile sayılır. Kararlaştırılan sayıkadar, toplamak zorundadır. Kaleden çıkmadan. Tamamlamadan inenin, sayıları şaşıranın sayıları yanar. Tekrar kaleye geldiklerinde birden başlarlar. Sayıyıtamamlayan karşı tarafa çeliği metleyerek geri geri kaçar. Cezalı olan, çeliği yerine koyunca arkadaşını yakalar. Cezalı çocuk, çocuğu kaleye kadar sırtında taşır.

Not: Develi yıllığından yararlanılmıştır.

 

 

TEKERLEMELER: (Okay. Say.56)

 

Annem Ayşe Okay’dan teybe almıştım. Olduğu gibi aktarıyorum:

Bismillahirrahmanirrahim: Seydim seydim sey Ahmet. Oğlu uşağı Muhemmed. Muhammed inuşağı Akbaşlarda gezerken, kara yazıyazarken, gökten bir cebrail inmiş, abdestini aldırmış, namazımı kıldırmış,cennetime göndermiş. Cennette var bir elma, tadı şekerden kalma. Onu yiyen dervişler, Hak yoluna girmişler. Hak yolunda bir pınar, ne kesilir ne diner. Eyildim su içmeye, kanatlandım uçmaya, kanat kapısı üç üzüm, huriler dizim dizim. Hurilerin hocası, elif Kuran gecesi, ıhdırmışlar deveyi, bindirmişler Ali efendimizi. Ali Efendimiz kitap götürür, Ali Efendimiz musaf götürür. Cümlemize selli selavat getirir. Hepimize, alayımıza selli selavat getirir. Failatün, faiflatünfailat.Ver Muhammed Mustafa’ya selavat.

Yine Ayşe Okay’dan dinlediğim bir diğer tekerleme:

Bekir Bekir ben var.Şu derede nen var? Uzun uzun çam var. Kısa kısa mum var. Ben ağama giderim. Elli deve güderim. Ellisi kater kater , ak gömlek suya batar.Ak gömleğin içinde ben bir elma buldum. Nakışladım, nukuşladım, ben ağama bağışladım. Ağam bana bir deve verdi. Bindim gittim Haleb’e. Haleb’de bir ayı gezer. Ayıbeni korkuttu. Kulağımı sarkıttı. Keçeleri komadı. Hep kulağıma yamadı.Sadakallahülazim.

865

*Doç Dr. L. SamiAKALIN’nın Çocuk Edebiyatı Yıllığı’nda tesbit ettiği bazı hususları çok özet olarak sunalım:

-Çocuk tek başına oyun kuramaz.

-Çocuk oyunları, insan türününyavrusu oan çocuklardaki eğlenme, zamanıdeğerlendirme, gördüklerini taklit etme, arkadaşlarına uyum sağlama, coşkun hayal gücünü doğurma gibi gereksinimlere dayanan düzenli ve kurallı davranışlardır. Biçim, uygulama ve yaratıcılık yönleriyle tiyatro sanatının ilkel bir türü sayılırlar. Oyun oynamakta olan çocuk bir tiyatro sanatçısı gibioynadığı rolünü tatlı yalanı içinde yaşamaktadır. Oyun sonuna kadar gerçeğe dönmek istemez.

İnsanlık tarihi kadar eski olan çocuk oyunlarına “Homeros’da top, topaç, aşık, Heraklios’ta aşık ve çat çatan ağacı, Dede Korkut Kitabı’nda aşık türleri ve adlarıyla rastlamaktayız. Orta doğuda ceviz ve aşık oyunları da çok eskiden beri bilinmektedir. Zar oyunları eski Mısır’dan,İskambil oyunları Avrupa’dan,Çinden bütün dünyaya yayılmıştır. Çingeneler oyun kağıtlarını fala bakmak için kullanmışlardır.

Türk kültüründe “Bezirganbaşı, kadifeci güzeli, kız çoban” gibi oyunların da çok eskilere dayandığı kuşkusuzdur. .......

Çocuk oyunları toplumsaldır. O’nu yarınlara hazırlar. .....

Güreş’in doğal minderi çayır- çemendir. Ceviz oyunu için ceviz, kaydrırak için düzgün taş, davranışları taklit edebilmek için de kurdu-kuşu, koyunu-kuzusu, tazısı-tavşanı, eşeği- katırı,

kargası- kuzgunu,turnası -ördeği iledoğal bir hayvanat bahçesi gerekmektedir. Türk çocukları bin oyun biliyorsa,Eskimo çoukları elli oyun bilirler. Zenci çocukları da kartopu ve kayak tanımazlar..........

Çocuk yürümez koşar. Konuşmaz bağırır. Oğlak gibi düz d uvara tırmanya çalışır. Sus pus oturan çocukların sağlığından kuşkuya kapılınır.

(Çocuklar) Kendilerine yetişkin insan gibi davranılmasından hoşlanırlar. Oyunlar bu ihtiyacı karşılar.

866

Musa Baran çocuk oyunlarını üç kısma ayırır:

a) Gönül eğlendirenler,

b) Akıl yeteneklerini geliştirenler,

c) Beden yeteneklerini geliştirenler.

-Divan-ı lügatit Türk’te anlatıldığına göre, o çağlarda Türk çocukları “Adak Aşı” dedikleri oyunumsu bir tören için kapı kapı dolaşarak yiyecek isterler ve bir ağızdan:

Adak adak

Yağlıbudak

Üzüm çöpü

Armut sapı

gibi tekerleme söylerlerdi. Bu gün Anadolu’nun her köşesinde, yağmur yağarken çocuklar şu tekerlemeyi söylemektedirler:

Yağyağ yağmur,

Tarlada çamur,

Tekne de hamur

Ver Allah’ım ver

Sellice yağmur.

iki tekerleme arasında biçim benzerliği hemen göze çarpmaktadır.

-Çocuk oyunlarındaki eş seçiminde , bilmece tipi olanlarında çok atkıcı, kolay, ve hızlı anlatım tonundan gidilir.

Ellem bellem

Cim cim kalem

Tazi tuzi,

Mürekkebin kızı... gibi.

Dilde başarıyı sergilemek amacında olanlar daise, çok sıkışık ve zor olan bir anlatım yolu ttturulur.

Şu duvarı badanalamalı mı, badanalamamalı mı?

Şu yoğurdu sarımsaklasak ta mısaklasak, sarımsaklamasakta mı saklasak? gibi.

Bunların dışında kalan bir anlatım biçimi de sıralı anlatımdır. Bunlarda olaylar ya da varlıklar sırası bozulmadan söylenmelidir:

Şu ağaca yağmur verdik,

Ağaç bize mazı verdi

Mazıyıkadına verdik

Kadın bize kazı verdi

Kazıda çobana verdik

Çoban bize kuzu verdi.

Kuzuyu düğüne sattık

Düğünbize kızı verdi.

Kızıevine götürdük

Damat bize tazı verdi

Tazıyıkatibe verdik

Katip bize yazı verdi

YazıyıDerviş’e verdik

Dervişbize sazı verdi

Kimseye vermeyiz sazı

Biz çalarız bazı bazı.

-Tekerlemer bağımsız olarak var oldukları gibi, masal, halk hikayesi, bilmece, çocuk şiiri, çocuk oyunu, çocuk tiyatrosu .. gibi türlere bağlı olarak da, görülmektedir. Biz de bunların en önemlileri masal tekerlemeleridir.

867

Evvel zaman içinde

Kalbur saman içinde

Deve dellal iken,

Sinek berber iken,

Ben annemin babamın beşiğini,

Tıngır mıngır sallar iken,

O yalan bu yalan

Fili tuttu bir yılan

Bu da mı yalan? gibi.

- Tekerlemelerdeki dünya görüşü, masal ve benzeri çocuk edebiyatı türlerindeki görüşe uymaktadır. Sağlıklıolmak, ıynamak, gülmek, gezmek tozmak, yaşamanın tümünü kaplar.Kuzular, kuşlar, böcekler, ağaçlar, çeminler, yiyecekler, pastalar, şekerler, dünyanın tadını çıkarmaya yarar. Dünyadaki olaylar da çocukları güldürmek ve eğlendirmek içindir. Kısa dünya çocuk içindir. ( Çocuk edebiyatıyıllığı)

 

TÜRK ÇOCUK OYUNLARI

 

1924’den bu güne kadar kifolklor derlemelerinin verimi olan malzemeden çocuklaraaidiyetibelirtilmek şartıyla memleketimizde henüz pek az neşriyat yapılmıştır. Makale olarak da ancak beş on kalem denemesi çıkmıştır. Konu ile alakalı bütün bir kitap dilimizde henüz neşredilmedi.

Kelimenin geniş manası ile, çocuk oyunlarını yurt ölçüsünde ve örneklik bir metot halinde inceleyebilmek daha bir müddet imkansız görünüyor. Şu ilk kitap denemesinin bazı örnekleri tanıtmaktanve yeni araştırmalar için bazı ip uçları verip konuya alaka uyandırmaktan başka iddiasıyoktur. Her şuurlu davranışın sonu olgunluktur. Fakat, bir de başlangıcıvardır:

Biz henüz işte o hareket noktasındayız.

Folklor konularını fazlasıyla sistemli ve suni kadrolarla kundaklamanın zamanla zararlıkanaatler doğurabileceğini söyleyenler olmuştur. Muayyen kadroların her memlekette aynen tatbikine kalkışılırsa neticenin görüş darlıklarıdoğurabileceğini söyleyenler olmuştur. Muayyen kadroların her memlekette aynen tatbikine kalkışılırsa neticenin görüş darlıkları doğurabileceği filhakika kanaatimizce de doğrudur; çünkü her ülkenin ve hatta her bölgenin folkloru kendi gelenekli şartlarına uygun olup her yerin kendi ayrı kadroları bulunmak gerektir. Çalışma metotlarında memleketler arasında kanaat anlaşmaları sağlamak ise daha mümkündür; Yani, hermemleket folklorda kendinden daha kıdemli olan ülkelerin tecrübe, usul ve vasıtalarından faydalanabilir...Bu yoldaki yakın adımları umarken, şimdilik şu hakikatle karşıkarşıya bulunduğumuzu teslim etmeliyiz: Henüz yurt şartlarından mülhem elverişli bir folklor sistemine, yani kendi folklorumuzun kadrolarına kavuşabilmiş değiliz. Önce tahmini bir kadro tertiplenip ona göre araştırmalar yapılmalıdır diyenler vardır. Zengin derlemeler elde olmadan herhangi bir kadronun teklifi mümkün değildir diyenler de görülür. Her sahada yurt çapında derlemeler yapılıp yığınları şimdiye kadar hazırlanmış bulunsaydı ikinci düşünce kolaylıkla tasvip edilebilirdi. Birinci düşünceye düşünüp taşınmadan kapılı vermek ise kanaatimce fazla kabli ve ilerisi meşkuk bir acelecilik olurdu. Şu halde ikisi ortası bir kanaatle şahsen şöyle düşünüyor ve hareket ediyorum: Şimdiden ele geçirebildiğimiz malzemenin muvakkat kadrolarını kendi ilk tecrübelerimize göre tertipleyerek her birinin zamanla olgunlaştırılmasına çalışmak. Büsbütün kadrosuz yola çıkmak başlangıç içinde fazlasıyla dağınık kalınmasına sebebiyet verirdi kanaatindeyim. Tertiplenecek bu ilk kadrolar fazlaca şahsi görünseler de, mukayeseli görüşleri, mantıki teselsülleri muhakkak ki daha kolaylıkla mümkün kılarlar. Her bölgeye, her konuya ayrı birer kitap ayırmaya şimdiye kadar şahsen dikkat edişim bazı tasniflere tabi tutmaya çalışıyorum...Çocuk oyunları konusunu ayrı bir bahis halinde ele alışım, aynı endişenin yeni bir görünüşüdür. Bu yolda daha evvel yapılmış neşriyat olsaydı, konudaki şu ilk denememi onların daha ileri bir görüşü haline getirmeye dikkat ederdim. Mademki takaddüm eden olmamıştır; şu halde, bu kitapçığı ilk adım halinde tenkide arzda fasla vakit gaip etmemeyi naçiz bir vazife saymakla doğru düşünüyorum demektir. Çocuk oyunları genellikle oyunlar konusunun en mütevazı, fakat o nispette dikkate değer bir kolu olduğu için önce söz açmayı aynı kadrolama kaygısına uygun buldum.

Cesaretimin fazlalığı da konunun nispi tevazu ile mütenasip oldu. Çocuk oyunları şüphesiz ki pek sorumlu bir bahistir, fakat mesela halk musikisinde uzun havaları tespit edebilmek kadar çetin bir çalışma sahası değildir. Bir kere son derece müşahhas bir konudur: Derlenenlerin doğruluğunun yerli yerinde kontrolü her zaman mümkündür. Sonra da gayetle aleni bir konudur, hiç bir mahremliği yoktur.

Çocuk oyunlarından bir kısmı çocukların oynaşıp eğlenirken yer yer ibda ediverdiklerişekiller olmakla beraber (ki yaratma zekası pek erkenden kendini gösterebilen elebaşıların ön ayaklığı bu icat işindebilhassa rol oynar), bazı yurt çapında yaygın çocuk oyunlarının bir zamanlar büyükler arasında cari olduktan sonra ortadan her hangi bir sebeple çocuklara inhisar ettikleri de anlaşılmaktadır: Bu intikal işinde çocuğun taklit çağının rolü olduğu muhakkaktır. Bugün için birer çocuk oyuncağı bazıbasit çalgılar hakkında aynı keyfiyet varittir: Mesela Anadolu çocukları-şüphesiz ki daha nice Asya memleketlerinde de olduğu gibi ağaç gövdesinden şerit gibi uzun kabuklar çıkararak bunları bura bura külah şekline sokarlar; bunun ağza gelecek küçük deliğine sipsi denilen-ve yine içi boşaltılmış bir dal parçacığından ibaret olan- bir zıvanacık takarlar. Bu zıvanadan üfleyince burma borunun geniş kalağından bir hayli ses çıkar; bu boruyu öttürerek askerlik oyunları bile çıkarırlar. Öte yandan, Çin kaynaklarında Eski Türklerce bu yolda koca borular yapıldığına dair malumat bulunduğunu, eski Türk sözlüklerine bakılırsa boru kelimesinin eski söylenişi borgu ve sipsinin aslı sıbızgıolduğunu bir bilginimizden öğreniyoruz... Aynı intikal ihtimalleri pek muhtelif çocuk oyunlarında kendini hissettirdiğinden konunun tarihe bazı ip uçları kazandırabileceği muhakkaktır. Bu vakıa konunun önemiyle alakalı cephelerinden yalnız bir tanesidir. Çocuk psikolojisi araştırıcılarına ve Türk çocuğunun ibda kabiliyetini ölçeceklere vadettiği imkanlar yine başka ... Çocuk pedagojisti onlardan fazlasıyla faydalanabilecektir: Tipler ele alınabilir; muhtelif bölgelerin farklıca oyunları her ilkokula çeşit bolluğu temin edebilirler... Unutulmasın ki yurdun çocuk oyunları yurt çocuğunun psikolojisine ve hatıralarına esasen uygun olan tiplerdir; Yabancı oyunlar arasında bunların tekrarlatılması okulda neşeyi arttıracaktır.

Eski Türk büyükleri çocuk oyunlarını bilhassa teşvik ederlerdi; Oyun çocuğun tımarıdır, oynamayan çocuk toprağa hayırlı olmaz derlerdi. Yoldan geçerken onların oyunlarını seyre ve hatta oyuna katılmış görünmeye biraz vakit ayırırlardı... Esasen hele muayyen bir yaş için çocuk demek, oyun ve hareket demektir. O hareket ki, çocuğun neşe,canlılık ve hatta çok defa ritim içinde ruhen ve bedenen gelişmesinin yaratılıştan amilidir. Dilimizin en eski sözlüğü olan Divan-ı Lugat-it Türk de eserin yazarı Kaşgar’lı Mahmut, raks manasına gelen eski Türkçe büyük kelimesine misaller verirken çocukların raksettiklerinden de tesadüfen söz açıyor: Oğlan büyişti (Yani: çocuklar raksta yarıştılar ); Ol oğlunu büyitti (Yani: O oğlunu oynattı ); kız büyidi (Yani : Kız oynadı ) diyor. Böylece hep küçüklerin raksını ele alıyor. Hatta oyunda büyük yaşlı kadınlara dair şunu da hatırlatarak, bunun bir işi yapması teklif edilince beceremeyip yalancı sebeplerle işi savsaklayan kişi hakkında söylendiğini bile ilave ediyor: Kurtga büyik bilmez yerim tar ter (Yani: Koca karı oyun bilmez yerim dar der). (“Bu sav oynamasını bilmeyen karı yerim dar dermiş” şeklinde Türkiye köylüleri arasında hala yaşamaktadır).

Anadolu’da Türk aile çocuklarının oyuna kalkması göreneğinin menşei böylece en eski asırlara dayanır... Büyüklere mahsus ananevi nezih raksların bazı İslam haremlerinden çocuklar alemine geçmiş görünmesi şüphesiz ki biraz da zamanla vuku bulmuş, ve medrese ile Tekke arasında raksın leh ve aleyhinde sürüp giden tartışma ve atışmalarda batılın bazen galebe çalması neticesi olmuştur. (Çünkü mesela Arap seyyahı İbni Batuta’nın 14. asırda hayretle müşahede ettiğine göre Anadolu kadınları henüz setre tabi değillerdi, ve ve Hint sarayında rakstan sonra zati seccadeleri üstünde oturan rakkase cariyeler ezan okununca aynıseccadeler üzerinde derhal namaza kalkıyorlardı! Aksarayi tezkiresinde Selçuki Konya’sında alenen oynayan kadın rakkaselerden bahsediliyor ). Tesettür koyulaşınca raksın cemiyetteki şarları değişti, çocuk rakslarının inhisarı başladı: Bu yeni inhisarda adi şekillerin yine zamanla türemesi hazin manzaralara doğru bazen soysuzlaşmalara bile meydan veriyordu. Hilber’in çizdiği bir “Anadolu düğünü”resminde kız ve erkek çocukların erkek seyircilerin halkası ortasında dar ve uzun bir davul, bir zilzen ve iki bağlama eşliğiyle oynadıkları tasvir edilmiştir...

Nezih ve masum çocuk rakslarının tarihi kıdemi bu suretle kısaca bilindikten sonraşimdiki çocuk rakslarımıza o menşelerden sık sık hatıralar sezilebileceği kendiliğinden anlaşılır.

Derlenecek çocuk oyunlarının gerek konuları, gerek adları bu bakımdan pek kıymetli ip uçları verebilecek demektir; Folklorcunun daima ona göre soruşturmalarla derlemelerini yapması gerekir. Fakat biz bu kitabımızda yalnız rakslı çocuk oyunlarını ele alarak konuşmuyoruz. Daha geniş bir planın aydınlığında yürümeye çalışıyoruz1

Yurdumuzdaki çocuk oyunlarına dikkat edilirse hemen cümlesinin birer gayesi bulunmuşolduğunu sezmekte güçlük çekmeyiz. Cemiyet safhalarına uygun veya sportif olanları bulunduğu gibi, mertlik ve cengaverlik hareketi gösterenler de vardır. Türk çocuk oyunlarının bilhassa şu üç esasa göre farklar arz ettiklerini tefrikte gecikmeyiz, ve hatta “Acaba aynı üçlülük her bölgede tıpatıp var mıdır?” istifhamını çözdürecek bir ankete yaraması ümidiyle ilk bir kadroyu ona göre hazırlamayı bile düşündük:

1– Türkülü oyunlar;

2– Ezgili oyunlar;

3– Düz oyunlar ( Yani türküsüz veya ezgisiz oyunlar ).4326 / 1

 

 

 

 

 

OYUNLARDAKİ TERENNÜMLER

 

Bu sınıfa toplanabilen oyunlara ekseriyetle ortalama 8 – 12 yaşları arasındaki çağın çocuklarında rastlanır. Terennümlü oyunların çoğunukız çocuklarımız arasında görürüz. Erkek çocukların terennümlü oyunları varsa da, hem az, hem de nevi itibariyle farklıgörünürler. Erkek çocukların terennümleri yaşlar büyüdükçe büsbütün kendine has birer hal edinerek, türkülü oyunların sayısı da yaş ilerledikçe artar. ( Burada raks bahis mevzu değildir). Yaş ilerledikçe değişen bedeni ve ruhi ihtiyaçlara göre sözlerin manaları keza tazelenmektedir. Mevzular gitgide olgunlaşır. Beşyaşından adeta ihtiyarlık vadesine kadar çağ çağ merhaleleri bulunduğu küçük bir dikkatle anlaşılabilen bu oyunların türlü devreleri arasında yine de bir bağlılığın temadi ettiği görülür. Şu var ki, hiçbir millette görülmediği üzere, kendi oyunlarımızda bu müteselsil bağlantı yaştan yaşa farklar göstererek her merhalede başka bir maksada hadim olur: Çocuk oyunlarını delikanlı oyunları,onları da yaşlılarınki takip eder. (Ahi teşkilatında gerek alemlerinin oyunları, esnaf teşkilatında sohbet alemi oyunları, hep çocukluk oyunlarının sonraki safhalarından sayılabilirler; ileri çağın oyunları manalı ve temkinli halleriyle temayüz eder; delikanlılar daha atılgan ve böbürlenici görünebilirler).

Türlü çocuk oyunlarını çağlara göre şöylece ilk bir tasnif denemesine tabi tutabiliriz:

a– Takriben 5 – 7 yaş arasındakilerin oyunları. 3 ve en fazla 5 yanaşık perde arasında dolaşan ezgilerle söylenen türküleri olanlar vardır; ekseriyetle tek cümle halinde olup, iki cümleli melodiler bahis mevzuudur.

b– 8 – 12 yaş arasındaki çocukların oyunları basit olmakla beraber olgunlaşmaya doğru giden bir ifade sezilmeye başlar. Bu türküler ikişer ve hatta üçer cümleli melodiler halindedirler.

c– 13 - 15 yaşlarının çocuk oyunlarındaki türküler ise gelişkin bir şekil edinebilmiş görünürler. Basitçeleri bulunduğu gibi , serpilmiş olanları da rastlanır.

Çağlarla alakalı olarak göz önünde tutulmasını temenni ettiğimiz bu devrelerden sonra, oyunlar cemiyet seviyelerine göre de şu üç bölüm dahilinde mütalaa edilebilir (ki kitabımızda bulunan oyunlar aynı yolda tasnife tabi tutulmuşlardır ) :

1– Şehir ve kasabalardaki çocuk oyunları ;

2– Köylü ve dağlıların çocuk oyunları ;

3– Oymaklardaki çocuk oyunları.

Daha fazlasıyla tabiat olmak üzere muhit ve cemiyet tesirleri de bu bölümlenişte amildirler. Mesela,şehirli bir çocuğun oyunundaki hareketler nispeten munis ve yumuşak olduktan başka, mevzularda şehir hayatının göze çarpan taraflarından alınmadırlar; Milli şenlikler, düğünler, bayramlar, gündelik hayatın iktisadi tarafları gibi: evcilik, komşuluk veya esnaf oyunları; dükkancılık, çerçilik, han kervan, vs gibi ananevi kültür gösterileri halinde manili, tekerlemeli, bilmeceli ve atasözleriyle vs olan oyunlara çok rastlanır... Bunlara karşılık dağlı ve köylülerde keyfiyet değişir; o çevrelerde bilhassaşöyleleri yer alır: Kal’a , Turna, Kartal, Kurt ve Kuzu, Odun ve Orman vs gibi oyunlara rastlanır, ki bunların konularıhayli çetin hareketlere bağlıdırlar

Oymaklara gelince;

Onlar da, Yer alma, Karğı,Nişan alma, Eğri yol, Düz yol, Avcılık, Ayı, Kurt, Taş dövme vs gibi oyunlar vardır.

Her üç toplum hayatı hesabına burada adlarını saydığımız oyun misalleri, aralarında gayet sert ve çetin hareketlerle yapılanları bulunan ve sayıları hem de pek çok olan oyunların bir kaçar tanesinden ibarettir. İçlerinden bazılarının, hep aynı kalmak şartıyla, muhitten muhite az çok değişik şekiller alarak yukarıda sıraladığımız bölümlerin üçünde de yer alabildikleri görülür. Şu nokta mutlak bir şekilde aşikardır: Umumiyetlesert ve çetin karakterli ve mevzulu olan oyunlar Oymak ve Dağlılardan şehre gelmişlerdir;yumuşak ve munis olanları ise şehirlerden dik muhitlere yayılmışlardır. Şehirde sert ve çetin bir oyun gördünüz mü, onun oymaklardan geldiğine inanırız. Dağlılar, yumuşak ve munis oyunları şehirden edindiklerini bilirler. (Unutulmuş olsalar bile, bu böyledir).

Çocuk oyunlarında göze çarpan özelliklerin belli başlı bir tanesi bunların tamamıyla insan hayatının varlığıyla ilgili mevzuları belki de farkında olmadanterbiyevi bir maksatla benimsemişgörünmeleridir.

Kütahya’da adet üzere kız çocuklarının daima tertipledikleri hoş bir toplantı oyununu bir misal olarak buraya alıyorum:4326 / 5

 

 

 

KIZLAR İÇİ:

 

Şehrin bir semt veya mahallesinden olup ahbaplıkları bulunan kızlar haftanın belirli bir günü için aralarında sözleşirler. Mesela bu ahbap kızlardan birinin evinde toplanmaya karar verirler. Toplanılacak evin kızı keyifle anasına daha evvelden haber vererek iznini alır, sonra bir arkadaşını çağırarak davetçi vazifesini ona verir. Bu kız, kararlaşan arkadaşların ayrı ayrı evlerine giderek “falanca gün yapılacak kızlar içine “ diyerek toplantının gerek gününü, gerek toplanılacak evi bildirir ve çağırır. Çağıranlar ise, kudretlerine göre, memleket yemişlerinden münasip birer miktar yanlarına alıp giderler.

Bazen yemekle gidenler de olur. Davetli, bu yoldaki hazırlığını tamamladıktan sonra, sandığındaki mahalli kıyafetlerden münasip gördüğü bir elbiseyi giyinip, işlemekte bulunduğu elişini de yanına alarak sabahleyin çıkıp çağrıldığı eve gider. (Davetli, gruptan olmayan yabancı bir arkadaşını da birlikte götürebilir; bu adettir).

Her kapı çalınışta evin kızı,diğer bir yardımcı arkadaşla birlikte, kapıya koşup gereken saygılı hareketle gelenleri içeri alır; toplantı odasına götürürler, her birine mahsus yerlere oturturlar.

Toplanacakların cümlesi gelip kalabalık iyice kıvamını bulunca evin kızı adet üzere toplantıyı şu sözlerle açar:

-Ey kardeşler bugünkü kızlar içi sohbetine başlıyoruz...

Bunun üzerine, meclisteki kızlar, Kütahya’nın en sevilen ve yedisinden yetmişine kadar herkesin bildiği türkülerden birini hep bir ağızdan söylemeye başlarlar. Bilhassa “Kar mı yağdıKütahya’nın dağına “ türküsü bu nevi toplantıda ekseriyetle söylenir. Bu türkünün okunması bittikten sonra veya henüz terennümü esnasında coşkunluk başlar, oynamak üzere kızlar ortaya çıkarlar ve hazır bulundurdukları ellerindeki tahta kaşıkların vezinli şıkırtısıyla oyuna geçerler. Türkünün sözlerini buraya alıyoruz: 4326 / 7

 

TÜRKÜ

Kar mı yağdıKütahya’nın dağına ?

Ateş düştü ciğerimin bağına

Gül döşetmiş şalvarının ağına

Açıldı çiçekler, gelmedi yazlar;

Deli olur on beşindeki kızlar.

 

Bir berat gecesi dutuldu dilim,

Silaha, bıçağa varmadı elim,

Anne yaman zormuş genç iken ölüm;

Ölüm olsa, ayrılıklar olmasa;

Yiğidin, sevdiğin eller almasa.

 

 

 

Karşı karşı yaptıralım hanları,

Kaldıralım kasavatı, gamları,

Dol içelim şişedeki demleri;

Ah dağlar’a dağlar, laleli dağlar;

İki eli koynunda bir gelin ağlar.

 

Hazır bulunan bütün kızların bir ağızdan söylediği bu türkü ile birlikte oynanan kaşık oyununun kıvrakşıkırtılarıyla, kızların özenerek giyinmiş bulundukları mahalli elbiselerin Altın ve Gümüş sırma işlemeli rengarenk dalgalanışları, telli pullu yazmaların itinalı ve kıymetli başlıklar üzerinde uçuşması son derece canlı bir milli ahenk meydana getirdiği görülür. Eğer saha elverişli ise birlikte oynayanların sayısı 30 kişiyi bularak karşılıklı ve müsavi iki dize halinde gayet hareketli figürler gösterirler. Cümlesi maharet sahibidir: Çünkü bu gibi daha nice kız oyunları vardır ki bunları henüz çocukluktan öğrenmemiş Kütahyalı kız mevcut değildir. Esasen bir kızın mahalli oyunları bilmemesi o kız için bir nakise; hem de büyük nakise sayıldığını mahallinde duyduk. Bu toplantıda yapılan türlü oyunlardan biri de “Dünür, dünür” türkülü oyundur; yalnız kızlara mahsustur. (Aynı konuda olarak Anadolu’nun bir çok yerlerinde bu oyun mevcuttur; ancak, mahalli tarza göre bambaşka haller edindiği bazen görülür).

Bu gibi mahalli oyunlarla vakit geçirilip öğle zamanı gelince herkes getirdiği yemişleri açar ve ortaya kor, geniş bir sofra kurulur. Ev sahibinin hali vakti müsaitse arkadaşlarına yemekte çıkarır. Yemekler bir terbiye dairesinde yenildikten sonra tekrar oyunlara başlanır...

Kızlar içi toplantısını daima en büyük yaştakiler idare eder. Herkes bu en büyüklerin söz ve arzularına tabi olur. Fakat bu büyüklerle küçükler arsındaki tavır ve muameleler daima hassasiyet ve dikkat dairesinde geçtiği, yani küçükler diğerlerini saymaya zaten hissen ve gönülden hazırlıklı bulundukları için, toplantı her yaştakileri fazlasıyla tatmin edip sevindirir. Meclisteki kızların 5 ila 16 yaşlarında olduklarını unutmamalıyız. Büyükleri daima öğretici durumunda, en küçükler ise hep onların hareketlerini örnek edinmeye doğru gayretle dikkatli bulunurlar. Bu bakımdan mesul durumlarına bilen büyükler gayretle ölçülü hareket eder. İyi örnek olmaya gayret gösterirler. Böylece, bu toplantı, aynı zamanda bir nevi “en küçüklerin daha büyükçeler tarafından saygılı yetiştirilmeleri” oyunu addedilse yeridir; bu itibarla fevkalade dikkate şayandır.

Bir müddet de yeniden başlamış olan türkülü oyunlarla vakit geçirdikten sonra elişlerini önlerine alıp işlemeye koyulurlar; daha doğrusu hem işlerler, hem de “Manili oyunlar”a başlarlar. .Bir taraftan elleri işlerken bir taraftan da dilleri maniler atar: birinin manisine diğeri yine mani ile cevap verir. Ayrıca “Bilmece oyunları”,ve “El işlemesi müsabakaları” yapılır. Müsabakada en üstün gelenler emsali topluluklarda takdirle anılır adının bir nesil boyunca yad edildiği olur. Esasen bu toplantının “en küçükleri yetiştirme ve daha büyükleriöğretmeye alıştırma” yolundaki gayeleri arasında “elişlerini acemi küçüklere çekirdekten benimsetme” maksadı da vardır; hem de bu iş, şen ve saygılı bir hava içinde, güler yüzle temin edilmiş olur; büyücekler öğreticilik saadeti içinde başkaca sevinirler.

Nezih ve faydalı oyunlar akşama kadar devam eder. İçlerinde evlenmek üzere bulunanları veya nişanlıolanları bilistifade bazen çeyizlerini de teşhir ederler; küçüklükten başlanarak yapılmış ve biriktirilmiş elişleri ve sandıktan çıkarılma gayet kıymetli mahalli elbiseler toplanılan büyük odada masalara veya münasip görülen bir köşeye sergi halinde evvelden itina ile yerleştirilmiş, üzerleri örtülmüşbulunur; meclisin münasip bir zamanında örtü kaldırılıverince küçük misafirler hayret ve hayranlıkla koşuşurlar ( daha evvel hiç birisi böyle örtülü yerleri kurcalamaz, her bakımdan ince bir saygı hüküm sürer. )

Her parçayı takdirle ve imrenerek inceleyip örnekler alırlar. Bu münasebetle o havalinin milli kıyafetlerinden çok ağır ve kıymetli olanlarının isimlerini de hatırlatayım: Bindallı, Tefebaşı, Çapraz, Pullu, Çatkılı,Dizbağı, Eğirimli samur kürk,Akıtmalı; vakti zamanında bu elbiseler yüzlerce altına çıkarmış! Böylece, akşam edildikten sonra ve ezandan önce dağılarak terbiyeli halde evlerine dönerler.

“ Kızlar içi” toplantılarınıaile büyükleri daima teşvik ederler; bu hususta çocuklarından elden gelen yardımları esirgemezler. Şehrin kızları arasında bu toplantılar sayesinde esasen gruplar teşekkül etmiş bulunduğu için , her semtin grupları kendi aralarında her zaman kızlar içi tertip ederler.

Bilhassa kışın ev yapılan“Kızlar içi” toplantısı, yazın şehirlerin türlü mesire yerlerine intikal eder. ( Kütahya’nın tabii güzellikteki mesire yerlerinden en meşhurları şunlardır: Hıdırlık, Çiğdemlik, Müderris, Sultan Bağı, Aksu, Hacı Bekir Çeşmesi, Fettah Söğütleri, Bülbüllük, Perili Köprü, Kumara, Demirciören gibi daha birçok mesireleri ve kaplıcaları vardır). Kızlar içinin çocukları mesire yerlerine pek tabi olarak büyüklerle birlikte giderlerse de, varılan yerde büyükler bir tarafta ve küçükler kendi aralarında daha ötede toplaşırlar...

Maksadımız burada bu türlüden toplantıların cümlesini sayıp dökmek değildir. Müzelerimizde sanatlı Türk giyim eşyaları olarak teşhir edilen ve daha da derlenmesi gereken parçaların kullanılma vadeleri sayılan meclislere dair hala yaşayan örneklik sahnelerinden birini tek misal halinde canlandırmaya çalışmakla yetindik.

Gökten damla kabilinden olan bu tek sahnede bile ne incelikle maksat ve manzaralar yaşadığını bilhassa bizlerin görmeden dahi his, tasavvuru tabloyu hayalden itmam etmemiz mümkündür.

Ele alınacak yurt türkülerinin bilhassa bu gibi zaman ve zeminleriyle birlikte tasavvur edilmeleri ilmen elzemdir. Nice türkülerin hususi sahneleri vardır, mahallinde dahi o zeminin dışında kullanılmazlar; böylelerinin bilhassa sahne tasvirleriyle birlikte derlenmeleri şarttır. Aksi taktirde tam tesirlerini uzaktan tasavvur edebilmek o türkülerle hariçte ve ilmen karşılaşacakları için cidden imkansız kalır. Yabancı bir folklor bilginine türkülerden birinin notasını gösterdiğiniz zaman size haklı olarak tevcih ettiği ilk soru “gördüm çok hoş amma’ bu türkü memleketinizin neresinde, hangi vesilelerde ve ne türlüden bir mecliste yer buluyor? ” demek oluyor. Bunu da tekerrür eden intibalarıma binaen konuya ilave ediyor ve geçiyorum.

Toplum hayatımızın adet hükmünde olarak çocuklarla ilgili birçok dikkatte değer tarafları daha vardır; bir tanesi mevsimlerin kutlamasına temas eder. Halkın çok önem verdiği mevsim bayramlarında çocuğun payı vardır. Çorum bölgesinin bahar bayramında pek dikkate değer bir müşahede olarak “Çiğdem adeti ” ni gördük. 4326 / 8

Çiğdem adeti: Şehri çevreleyen tarlalarda veya köy yamaçlarında mevsim icabı çiğdem çiçekleri açınca, bunun ilk izlerini alakaya binaen en evvel olarak görenler çocuklar olur. Kimseye haber vermeden ve sevinç içinde aralarında toplaşıp müşavereler kurarlar; bunun üzerine şehirde çocuk kümeleri belirmeye başlar: kırlara dağılarak çiğdem çiçeği toplamaya koyulurlar. Her kafile, ellerindeki çiçek demetleriyle şehrin veya köyün sokaklarına küme küme dağılırlar. Münasip gördükleri veya kararlamadan bir evin kapısı önüne gelerek hep bir ağızdan aşağıdaki sözleri kendine mahsus ezgisiyle söylemeye başlarlar.

 

Çiğdem çiğdem çiçeği

Alaca bulaca saçağı

Dedem Allah köçeği

 

Dam üstünde boyunduruk

Dura dura (biz) yorulduk

Verenin oğlu olsun

Vermeyenin kara kedisi olsun

Yağdan bulurdan, kıymadan odundaaaan...

 

Tekerleme birkaç kere tekrarlandıktan sonra, hangi evin kapısında duruyorlarsa içerdekileri bir telaştır alır (Bu telaş bir memnunluk halindedir). Evin insanları derhal kilerlerinde olanlardan hal ve vakitlerine göre münasip bir miktar nesneleri kapıdaki çocuklara verirler, çocuklar da çiğdem demetlerinden bir miktarını eve teslim edip geçerler. (Çocukları hiç bir ev boş döndürmez, hatta gayet güler yüzle karşılarlar, haz duyarlar. Çünkü, dediğimiz gibi, o yıl evlerinde bereket, dirlik düzenlik, düğün dernek olacağına inanırlar. Çocukları hiçbir şey vermeden kovmak son derece kötü ve uğursuzluğu mucip sayılır).

Çoğu 7 – 12 yaşlarındaki çocukları birleştiren bu kümeler kapı kapı hep aynı ezgiyle dolaştıktan sonra, edinebildikleri hisseler matlup miktara ulaşınca o günü bu hediyelerle geçirmek üzere kırlara çıkarlar, tedarik ettikleri kaplarda yiyeceklerini pişirerek karınlarınıdoyururlar, türlü oyunlarla vakit geçirirler ve kelimenin tam manasıyla gülüp oynayarak akşama kadar bir güzel eğlenirler. Hava kararınca herkes evine dağılır. Baharın ilk gününü kutladığı sayılan bu çocuk sahnesi aynı zamanda Tanrıya olan bir şükran borcunun masum ifadesi de addedilir.

Çorum ve havalisinin Yağmur duası adetleri keza çocuklarla ilgili bir tören halindedir. Adet, bu bölgeye mahsustur.

Kuraklık hissedilir dereceye gelince çocuklar toplaşıp yağmur duasına çıkmaya karar verirler. (Çocuğun cemiyetle ilgilenişinibelirten bu adet katiyen bir ikaz mahsulü değildir. Çocuklar bu ihtiyaç ve temayülü kendi içlerinden gelerek duyarlar).4326 / 12

Yağmur duası: Toplaşan çocuklar bir Eşek getirirler: tedarik ettikleri bazı şeylerle onu süsler; başına “Pullu kıvrak” örterler. Yemeniler ve alaca bulaca ipek örtülerle hayvan iyice süslenir; baş tarafına Gelin teli korlar ve yüzünü tuhaf bir şekilde boyarlar. Çocuk kalabalığı süslü eşeği ortalarına alıp hareket eder: mahalle mahalle dolaşıp kapıları çalarak önünde durdukları evlere karşı aşağıdaki sözleri (Kendilerine has ezgisiyle) hep bir ağızdan söylerler, her kapıda tekrarlarlar:

 

 

Tekerleme:

 

Eşek gelin olur mu?

Yer yağmursuz olur mu?

Yer yarılmış yaş ister,

Ufacıklar aş ister.

Yağmur yağ, ekin bit.

Tarlada çamur

Teknede hamur

Öküzlere ömür

Ver Allah’ım ver

(Son derece bağırarak:)

 

Sellice, sulluca

Bin yağmur.

 

Bu sözler birkaç kere tekrarlandıktan sonra hangi evin önünde duruyorlarsa oranın kapıı açılır,evdekilerden biri elinde tuttuğu içi su dolu tası çocukların ortasındaki eşeğin üzeri istikametinde havaya doğru savurarak suyu serpercesine döker ve içeri girip kapıyı kapar. Kafile yine hareket eder, her durdukları kapının önünde nöbet nöbet aynı şey tekrarlanır. (Çocukların uğradığı evlerin sahipleri bu hareketi pek uğurlu sayarlar, çünkü bu hal bereket ve sıhhat bolluğunun bir ifadesidir). Süslü eşekli kafile böylece bir hayli dolaştıktan sonra tören biter, yani yağmur duası yerine getirilmiş sayılır.

Cemiyetin pek mühimsediği bu gibi çocuk sahnelerinden türlü manalar çıkaran büyüklerin o hareketleri her seferinde destekleyişi şüphe yok ki aynı yolda gönlü bir inanca bağlıyaşamalarının tabii bir neticesidir: İlahi bir kuvvetin ikaz veya ilhamıyla çocukların bu masum sahneleri içlerinden gelerek yarattıklarına ve bir gelenek haline getirdiklerine inanılır. (Asırlarca evveli büyüklerce terviç olunduktan sonra zamanla çocuklara intikal etmiş olabileceği gibi ihtimaller bittabi akıllarından bile geçmez).

Çocuk sahnelerinin büyükler üzerindeki manevi tesirleri böylece bir kere daha anlaşılmış olur. Anadolu’da bu yolda daha birçok misallerle karşılaşmak mümkündür.

Türk çocuklarının toplumla ilgili taraflarından bir iki misal verdik. Şimdide onların alemlerine doğrudan doğruya derleme bakımından bir miktar göz atabiliriz.

Daimi bir hareket kaynağı ve gelişmek için kaynaşmanın tam timsali olan çocuğun tabiat kanunlarına bu bakımdan ne kadar bağlı kaldığını bilhassa çocuk alemlerinin en vezinlisi sayılan çocuk oyunlarında (rakslarında) müşahede ederiz. Adeta, çocuk, gelişmek için raks eder, oyunun incelip temkin kazanabilmesi için de büyür.

Kendim derleyebildiğim çocuk oyunlarımızı (mukayese nazarında arz edebildikleri manzaraya göre) önce şu dört bölüme göre dikkate alabildim:

Bu mevsimlere uygun tasnif ilk bakışta malumu ilam ve pek basit görünürse de tatbikatı yapıldığı zaman bazı dikkate değer karşılaşmaları kolaylaştırabildiği fark edilecektir (Daha doğrusu makul olan bütün kadro tertiplerinin basit de olsalar hiç farkında olmadan türlü tip karşılaşmalarına yol açıverdiklerini tecrübeyle anlamışbulunuyorum ki bu da mukayeseli araştırmaları kolaylaştırmaktadır).

Umumiyetle açık ve ferah mevsimler mücadele ve hareket aylarını ihtiva ettikleri için, Düğün ve şenlik gecelerinde bile açık hava ve onun oyunlara temin edebildiği ferahlık bu mevsimlerde tercih edilir. Mamafih hasadı bekleyen kapalı mevsimlerde oyun ve eğlence durmaz: hatta belki sayıca çoğalır bile, fakat şartları nispeten farklıolur.

Yukarıdaki tasnife göre umumiyetle iki tertipte oyunlara gelinmektedir: biri, oda içi oyunları ki bunların çeşitleri şehirlerde daha zengindir. Kır oyunları olan ikinciler de nevileri bakımından Dağlılarda ve Oymaklarda görülenler zengindir. Bununla beraber çocuklar, umumiyetle kıştan ziyade yaz mevsiminin etkisi altındadır. Kış basınca ruhen fazlasıyla boğulduğunu çabuk hisseden kır veya kasaba çocuğu yazın tesir ve ferahlığını gönlünde uyutuncaya kadar bir hayli müşkülat çeker.

Bir de icracıların cinsiyetine göre teklifi mümkün şu ikinci tasnifin bazı faydalar vadedebildiğini bittecrübe biliyorum (Normal yaş hadlerine göre ):

  • Erkek çocuk oyunları: 6 – 14 yaşlarında
  • Kız çocuk oyunları: 6 – 15 yaşlarında
  • Karma oyunlar: 5 – 10 yaşlarında.

 

Şahsen ele aldığım kadroların zamanla daha iyileri tebellür edebilir. Muhakkak olan cihet, kadrosuz ve tasnifsiz neşriyat yapmanın gelecekte bu malzeme üzerinde incelemeler yapacakların işlerini fazlasıyla güçleştireceğidir. Kadrolu neşriyat bilgi adamına kolaylıkla ipuçları ve “hazır mukayese imkanları” temin eder.Şekillere, makamlara, ritimlere, v s , göre yapılması arzu edilen kadrolamalar yine başka...

Metinde verdiğim birkaç çocuk oyunu tarifinin birer denemeden ibaret olduğunu ve kitabımızın herhangi bir iddiası bulunmadığını tekrar ederim. Folklor sahasında kader icabı işe başlamak durumunda bulunmuş olanlar her konunun geliştirilmesi ve işlenmesi işini genç bilginlerden bekleyeceklerdir. 4326 / 14

 

ORMAN Oyunu:

 

Oyuncuların sayısına göre 20 veya daha fazla ve birer buçuk metre uzunluğunda değnekler tedarik edilir. Bu değnekleri dümdüz hiza üzerine ikişer adım aralıklarla oyun sahasının elverişli yerine dikerler. Oyuna kaç kişi katılacaksa bunlar ikiye bölünürler: bir grup, bu muntazam değnek sırasının bir başında ve ilk değnekten beş adım mesafede değnekler sırasına dikeylemesine , yani onunla kocaman bir ( T ) harfi meydana getirecek surette kendi aralarında birer adım aralıklarla yan yana sıralanırlar. Diğer grup da öbür uçta aynı şekilde dizilirler. İki oyuncu sırası uzaktan karşı karşıya vaziyet almış olurlar. Her sıranın mevcutlarından ayrı olarak birer de grup başları vardır ki bunlara BOZBEY derler.

Beylerden biri oyuna başlamışolmak üzere karşı sıranın beyine şu sözleri haykırarak söyler:

  • Hoy, hoy... Boz beyim, boz beyim, hoy, hoy...
  • Bozbey – Ulu orman boranlı

Ortası dağ dumanlı

Bir yiğit sal ormana

Varsın gelsin bu yana.

  1. Bozbey – Ulu orman meşedir

İçi dolu köşedir

Ormanda (dır ) emeklerim

Bir yiğidi (n ) beklerim.

Beyler bunları söyleştikten sonra iki taraf dizilerini sağ başta duranları koşarak ormanın ağzına (yani düz bir hat halinde yere çakılı değneklerin başına ) gelirler ve oralarda beklerler. Beyler de durdukları yerlerden değnek dizisinin orta hizasına yürür adımlarla gelerek dururlar ve sonra sağ taraflarına dönerler; bu dönüşle yüz yüze gelmişolurlar.

İki bey, sağ kollarını dikey vaziyette kaldırıp, arkadaşlarına duyuracak bir sesle ikisi bir ağızdan şunlarısöylerler ki müsabakanın başlangıcı işte bu sözler olur:

Birden bire iki üç

Soluk alma havaya uç

Boz beylerde olur koç

Yiğit saldım ormana

Daldı sündü dumana

Dumanda boz kurt görmüş

Bir yiğidi götürmüş

Ulu inde oturmuş

Suyu verdim ormana

Bir, bir vurur çam çama

Gel gidelim dam dama

Dam, dam, dam.

 

İki Boz bey bu tekerlemeyi birlikte söyleyip son üçüncü “dam” hecesini telaffuz eder etmez son süratle seyrederek yerlerine dönerler. Beyler böylece yerlerine ulaşır ulaşmaz ormanın ağızlarında iki taraftan birer kişi olarak bekleyenler iki baştan hemen ve son süratle koşarak daima sağ taraftan ormana dalarlar. Şu şartla ki koşarken değneklerin her biri arsından zikzak olarak geçmeleri mecburidir. İki baştan girenlerin hangisi değneklere değmeden öteki baştan daha evvel çıkarsa o kazanır. Geç kalan oyun dışı olur ve oyun bitinceye kadar bir kenarda durur. Ormandan geçişsırasında değneklerden birine değip düşürmek de oyunu kaybetmek sayılır: hatanın bu şeklini yapan, oyunun sonuna kadar değnek vazifesini görmek üzere ve değneğin düştüğü noktada dikilip durur. Böylece neticeye kadar iki dizideki oyuncular birer birer ve sırayı takiben aynı hareketi süratle tekrarlarlar.

Eğer beyler arzu ederlerse bazen beyler koşup yerlerine döndükleri vakit ormana girecek olanlar, bulundukları yerden dalmayıp, değnek dizisi boyunca koşarak birinci dizininki, ikinci dizi tarafından, diğer dizininki de birinci dizi tarafından dalarlar. Bunların her ikisi de çıkışta yine kendi sıralarına yönelmiş olurlar. (Burada, ormana girip birinci olarak çıkanlar yerlerine gelip bir kenarda beklerler).

Daimi bu koşuşmadan ibaret olan bu oyun, karşılıklı iki sıradan birer oyuncunun aynı zamanda ormana girip çıkmaları suretiyle devam eder. Bütün çiftler dalıp çıkarak nöbetlerini savdıktan sonra, iki tarafın beceriksizleri sayılır. Başaranlarının sayısı çok çıkan taraf galip gelir. Her iki tarafın bütün hata edenleri tekrar kendi dizisine giremeyerek, bunlar ayrı bir grup teşkil etmek üzere kendi aralarında birleşirler. Ormanı arızasız geçebilenler de ayrı bir grup halinde toplaşırlar. Oyun tekrarlanacaksa yeni baştan başlanır.

Oyuna devam edilmediği taktirde ise, yenilenler ile kazananlar değnekleri ellerine alıp uçlarından tutaraksuçlular ortada, galipler onların etrafında iç içe iki halka teşkil ederler. Oyunda fazla dikkat sarfedildiği için suçlu sayısı daima az çıkar.

Bu iç içe dairelerin her biri aksi istikamette dönmeye koyularak, galiplerin halkasına mahsus olmak üzere aşağıdaki türküyü hep bir ağızdan söylerler, yani oyunu şiirli bir şekilde tatlıya bağlarlar:

Ulu orman uludur

Dereleri suludur

Yüce dağlar koludur

Meşeyle çam kokuludur (Meşe, çam kokuludur)

Çamdan çıra yakarlar

Birbirine bakarlar

Ocağa nacak takarlar

Çıra yandı ocaktan

Dumanı tüttü bucaktan

Ulu orman uludur

Her bir yanı suludur

Doğru giden yoludur.

İki beyin bu oyundaki muhaveresinden bir örnek daha veriyoruz ki, bazen, arda bir böyle de söyleşirler:

Ulu orman karanlık

Yolları çok dikenlik

Bir yiğit sal ormana

Tezce gelsin bu yana.

Ulu orman kevenli

İçi çayır çimenli

Ormanda su ararım

Bir yiğidi salarım.

 

Karadan ak kara

Yiğidin aldığı yara

Ormanda boz kurdu ara

Yüce damı sıvakladım

Çamdan çıra nacakladım

Ala geyik okladım

Kuzusunu bıçakladım

Ormanda ulu meşe

Hızar yarar bu işe

Haydi gidek yan yana

Yan, yan, yan...4326 /17

 

TEKERLEME Oyunu: Oynayacaklar iki gruba ayrılırlar. Mesela; bunlardan sekiz kişilik grup, meydandaki münasip görülen bir yerde toplaşır. Eşit sayıda olan diğer grup da 10-15 adım ileride yer alırlar. İki taraf da halka halinde, bulundukları yerde otururlar. Bu eşit grupların ayrıca birer başları olur. Bunlar, iyi tekerleme söylemekle şöhret bulmuş çocuklardan seçilirler.

Oyuna başlamak üzere iki tarafın başı,bir araya gelip; hangi taraf başlayacak ise onu belirtmek üzere aşağıdaki tekerlemeyi söylerler. Bir kişi tarafından söylenen bu tekerlemenin her hecesinde iki baş birbirini işaret eder. En son hece kime isabet ederse, oyuna o başlar.

Oyuna başlama tekerlemesi:

- Bir, iki, üç müç

Söylemesi pek güç

Sana verdim bir elma

Adını koydum Esma

Hap, hep, hip, hop

Bir büyükçe altın top

Burada, top kelimesi kime isabet ederse oyuna o taraf, oyuna başlamak hakkını kazanmış olur. 4326 / 35

Oyuna Başlama:başlayacak olan tarafın başı, kendi grubundan bir kişiyi yanına alarak diğer grubun dairesi içine gelir ve yanındaki ile birlikte ortada dururlar. Geldikleri bu grubun başı da, ayğa kalkarak bu gelenlerin karşısında durur; onlara şu sözleri söyler:

 

 

Grup başı yalnız:

-Hoş geldiniz sefalar getirdiniz

Bizleri şadan ettiniz

Dolu mu boş mu geldiniz?

Bu sözlerden sonra yine kendi grubu hep bir ağızdan:

Teker,teker tekerleme

Üstü kaymak şekerleme

Çaya düşme çay soğuk

Söze başla goskovuk.

Bu sözlerden sonra, gelen kız hemen tekerlemeye başlar:

Grup başı:

Çıktım erik dalına

Baktım sağı soluna

Katar deve düz gider (gelir )

Sırtında tuz getirir

İndim bindim birine

Yolum gider Esine

Vardım gittim ablama

Ablam helva pişirmiş

İçine sıçan düşürmüş

Vallah yemem billah yemem

Hiç kimseye diyemem

Bu nahırı süremem

Şu kapıdan kim çıkar

Kınalı gelin çıkar (bir kınalı kız çıkar )

Gelinin nedir? (o kızın adınedir)

Adı güzel Emine

Biz yedik ballı börek

Valası sarı üpek (ipek)

O kız kara bir köpek.

Burada oyun icabı en çok dikkat edilecek taraflardan biri de, katiyen durmadan ve aksamadan tekerlemenin süratle söylenmesi keyfiyetidir. Söylerken şaşırır veya duraklarsa etraftakiler derhal onu alaya alarak mahcup bir vaziyete düşürürler. Aynı zamanda mağlup olmuş sayılarak, yanında birlikte getirdiği kızı bu gruba terk edip yalnız başına kendi yerine döner. Orada da, alay edilerek onu kötü duruma düşürürler. Bu hale çok canı sıkılan mağlup taraftan, kendine güvenen biri tekrar kalkar, ilk olarak seçtikleri başı kendi yerine oturtarak o da, yanına bir kız alıp karşı gruba gider. Tekerlemeyi aynı şekilde söyleyerek,hiçbir hata yapmazsa muvaffak olmuş sayılır. bu taktirde, ortasında durup tekerlemeyi söylediği gruptan arzu ettiği bir kızı yanına alarak kendi yanındaki kızı ile birlikte, muzafferane edalarla kendi taraflarına dönerler. (Bu geliş sırasında arzu edilirse üç kız birlikte. Bir memleket havasını da terennüm edebilir). Muvaffakiyet kazanarak geldikten sonra artık gidiş sırası karşı tarafındır. Onlar da en güvendiklerini gönderirler.

Yukarda bahsi geçen hareket tarzlarıyla oyun devam ederek neticede bir tarafın tabii olarak çoğaldığıgörülür. Bu çoğalan tarafın kazancı eğer, kendi mevcudunun yarısını aşmış ise oyunu değiştirme hakkını da elde etmiş olur. Şöyle ki: azalmış olan gruba karşı“ Geliyoruz ” diye bağırarak haber verdikten sonra bu çok olanlar, hepsi birden yerlerinden kalkarlar ve azalmış olan gruba giderek etraflarında geniş bir halka halinde otururlar. Mağlup olan grup, bir küme halinde olarak ayakta dururlar. Bu ikinci hareket ise, galibin arzusuna bağlıdır. Eğer istemezlerse, mağlup tarafın son neferine kadar oyun devam eder. 4326 / 36

 

İkinci hareket tarzı: Galip tarafın başı, kendi grubu ile müşavere ederek mağluplara yaptıracaklarıcezaları karşılaştırırlar. Mesela: HOROZ KERVANI olmalarını söyledikleri zaman mağlupların hepsi, arka arkaya çömelmiş bir halde zıplayarak dairenin ortasında, şuraya buraya giderler ve hep bir ağızdan Horoz sesleri çıkarmaya başlarlar. Bundan başka daha birçok taklidi şeyler emrederler: Kocakarı, Köpek, Kedi, Fare, Ayı ve buna benzer şeylerden başka güzellik, çirkinliklerin hareketli taklitleri istenir. Çok gülünçlü olan bu oyunda(Mağlupların katiyen itiraza hakları yoktur).

Bu oyunda söylenen tekerlemelerden mahalli bazı örnekler:

Yuvarlandım yumak buldum

Yumakta bir tarak buldum

Tarağı verdim yengeme

Yengem bana çörek verdi

Çöreği verdim çobana

Çoban bana kuzu verdi

Kuzuyu verdim beylere

Beyler bana bir at verdi

Bindim gittim kara suya

Kara suda kanlar akar

İki dilber bana bakar

Küçüğüne mail oldum

Büyüğüne selam verdim

Bunu diyen gökçek

Arpalar yüz ölçek

Akşama kaba döşek

Kadrin bilmeyen eşek

Eşek, eşek, eşek

Kulakları gevşek

 

El el elden epelek

Elden çıkar topalak

Gel ona sen bir de bak

Topalağın yarısı

Bit, pirenin yavrusu (karısı)

Koca eşek arısı

Bağdan iniş aşağı

Uyuz beygir kaşağı

Şu apdalın uşağı

Bağda bir ayı gördüm

Ayı beni korkuttu

Kulaklarını sarkıttı

Ark altında alaca

Kızın gözü karaca

Adamı gördüm atlak

Atlı gelir satlak

Biraz başı çatlak

Atlak, satlak, çatlak

İki gözü patlak.

 

Bir, bir, iki, iki

Sarı bülbülün teki

Dağdan odun gelir çeki

Dağda kaçar tavşan

Datlı olur yavşan

Ayrılık sonu kavşan

Bir daş attım dağa

Vardı düştü bağa

Sakın gitme sola

Yönün döner sağa

Bayırda bir alan

Gel boynuma dolan

Fili yuttu bir yılan

Sözlerim hep yalan.

 

İğne, iğne, iğne

Bir ucunda düğme

Kimselere dime

Başın yere eğme

Dağda çam ağacı

Yanında koz ağacı

Datlı değil pek acı

Geliyor çifte bacı

Bizim sakallı hacı

Hep camiye gider

Namaz kılar nider

Harama helal demez

Haramdan geri kalmaz

Softalar olur yobaz

Haydi Ahmet, Ahmet

Bu iş bize zahmet

Bağdaki kara üzümdür

Bu kız iki gözümdür.

4326 / 38

DİNSİZİN HAKKINDANİMANSIZ NASIL GELDİ?

 

190Günlük çalışmalarını bitiren Osman Ağa, bir kısım arkadaşları ve bir kaç müşteriyle sohbet ediyordu. Söz dönüp dolaşıp, “kadınlara eziyet etmenin” ne törelerle, ne de dinle bağdaşmadığından açılmıştı.

Nacağın Kör Halil'in aklına birden bir şey gelmişti. Sözü ağzını köpürdederek kaptı:

-Bildiğiniz gibi, Vıttırığın Veli, ne horontasına ırahat verir ne de gendisiırahat eder. Haftada bir avrat boşamaya galhar. Kavga döğüş, yaşlı garısı Sahre, ağlayarak evini terkider. Ağabeyinin evine gider. Araya bi gişi girer. Barıştırırlar. Çok geçmeden, yine aynı tas aynı hamam.

Bildiğiniz gibi, Veli'nin kayınbiraderi Kınalı Kadir de, yedi mahalleye nam salan bir arsız. Ama yine de, eniştesi diye Vıttırığın yüzüne pek durmuyor.

-Ben araya girersem, “elimde galır” bu Kör Halil! diye söylenir, durur.

Geçenler de gine ortalığı birbirine gatmış Vıttırıh! İş gine Kadir'e duyulunca sedire bağdaş gurup bu meseleyi kokten halletmeye garar verir.

-Bu ödlek herif, gorhağın biri. Gucü, gorumasız gadınlara yetmekte. Halbuki biri çıhıp:

-“Höt! dese, al sana bir ot!.” diyecek kadar yüreksiz. “Ama n’aparsın ki ablamızın hatırı.”

Bu ödlek eniştesini -döğmektense, O'na iyi bir ders verme- kararı alır.

Ablasına arha çıhıp, enişdesine güc gullansa, ablasının ertesi gun:

-Hı.. Gendiniz yağlı yağlı yirsiniz de, benim gocamı horlarsınız. Sizin yapacağınız bu gadar! diyeceğini de iyi biliyor.

Ablasınıeve çağırır. Plânını izah eder. Gülümsediğini, "olur mu, olur!" dediğini görünce kolları sıvar. Gece eniştesinin uykuya daldığı bir anda, hayadına, el arabasıyla, otuz kırh dâne

tosbağayı gundüzdenbırahır.

Sohbet, bu yana yakıla anlatmayla ilginç bir hâl almıştı.

Neşet lâfını keserek sabırsızca sordu:

-Tosbağa n'olacah ya?

-“Dur hele patlama.” Tosbağaların sırtına mumları diker. Salıverir hayada. Bir koşeye yığdığı “çalıçırpıyı duduşturur.”Tosbağalar, gezinmeye başlamışlardır ortalıhda.

Mahallenin;ışıksızlığı, susmuşluğu, garipliği, bahtsızlığı soluduğu bir andır. Kınalıkadir, eniştesine, “yedi düvele nam salacak bir oyun” hazırlamıştır.

Eline aldığı bir sucuk doldurma hunisiyle başlar gorhunç sesler çıkarmaya. Hidayet hanım gülümser. Herifini, küs olduhları haldeherifini hahışlayarak bağırır..

-Gıız! Öldük, bittik, gah hele hele gah!..

Uyku semesi Vıttırık, boğuk bir sesle:

-N'oldu gız! Niye “zıbayıp yatmıyon!?” Ne vay noldu gine?

-N'olacak evi şeytanlar bastı sanırım. Bah hayada.. Yüzlerce şeytan bağırarak geziniyorlar. Hendek kenarlarında yangınlar göğe çıkıyor, üç bacakla yürüyen zebellâlar cirit atıyor.

Doğruldu. Hırıltılar çıkarmaya başladı. Pencereden hafifçe bir bakar gibi etti.

Eli ayağı titremeye başladı. “Canlı cenaze kılığına girmişti.” İri bir sırığın çarşafa sarılmasıgibi odanın ortasında kalakalmıştı. Cırcır böcekleri ve kurbağa sesleri geliyordu.

-Sen ne di..yo...sun deli gayı?

-İyi bah, iyibah. Mafolduh!..

Vıttırık, korka korka, ayaklarının ucuna usul usul basarak, tekrar uzandı. Avludaki, onlarca gezinen kısa boylu canlılar ve üzerlerinde yanan ışık ve çıkardıklarıkorkunç ses, “aklının başından gitmesine sebep” olmuştu. Uçsuz sucaksız, direksiz göklerin ürperti veren haşmeti altında bahçesindeki mahşerî alevlerde ne oluyordu?

Ayaklarıtitiremektedir. Pencereden uzaklaşarak:

-Aman Allahım! N'oyelim, bağır çağır da; gomşulay gelsin bâyi, diye garısına yalvarmaya başlar. Yığıldı kaldı. Gözlerinde görülmeyen alevler belirdi.

Şakaklarından kötü bir ter fışkırmaktadır. Gördüğü “alevler”, beynini yakmaktadır. Pencere hizâsına fırlatılan, yükselen çaput alevleri, aklını alıyordu.

Yüreğine saplanan bir kama, devamlı sancıtıyordu. Yıldızların olmadığı karanlık geceyi, canavar feryatları ve alev yığınları korku diyarı haline getiriyordu. İçi, hiç tadmadığı ürpertilerle kaynıyordu. Damarları bile, sapır sapır titriyordu.

Gadın,

-Sen irkeksin.. Git sopayı al, dışarı çıh; hepisini gov.. Böylecene yaparsan, gorhduğunu “hirkese yayarım” ha!

Bizim Vıttırık da; nerede o ciğer. Garının arkasına saklanarak,genzinde kırılmış hırıltılı, geçkin sesiyle:

-Gız!.. Şeytanın üzeyine deyneğinen gidiliy mi? Adamın eli ayağı çolah oluy. Ohu, ohu, üfle de belkim dağılıllay! diye yalvarmaya başlar. Dili dişi kitlenmişbir şekilde, titremesine devam eder.

Evlilikleri süresince gendisine çok çektirmiş olsa da gocasının “aklını yitireceğinden”endişelenir. Ama yine de sabırla:

-Bütün çalımın baa mı? Evin ireisi sensin. Al eline sopayı, gılıcı, saldır def et; bu, şeytan mı, ejderha mı neyise bunnar. Usulca pencereden “bahar gibi ider”,gendini sedire zor atar. Oradan oraya sekerken:

-Amanın, yahlaşıyollar, parıl parıl yanan bir sürü canlı.. diye feryad eder.

Vıttırıh, gendini yorganın altına atmıştır. Boğuk boğuk sesi gelir:

-Ohu gayım, ohu! Amanın biz noorüceğek? diye feryada başlar.

Kadın, tekrar tekrar pencereye doğru atlıyor ve gerisin geri kendini yere bırakıyordu... Arada da, belirgin ve sonsuz bir gorhuyla “bağlığı basıyor:”

-Amanın gomşular, gurtarın bizi. Aslan gibin gocamı param parça idecek buşeytanlar.. Allah için, yardım idecek kimse yoh mu? diye bağırmakta.

Bu bağırtılara avludan gelen ve insanın tüylerini diken diken eden böğürmeler katılıyordu. Acı feryatlara, güm güm eden gürültüler de katıldıkça, bizim Vıttırıh yatağa işemekte tabii. Gafasını yorgandan çıharmadan;

-Bağır, garım bağır! Belkim bi gelen olur, diye yatah debelenmekte. Dili dişi kilitlenmek üzereymiş. “Düynanın gara yüku” sırtına yuklenmiş gibiymiş.

192Kurt ulumalarına benzer sesler de, pek korku yaratan bir edâda hayadı sarmaktadır.

Kadının gozleri kısılıp açılıyor, devamlı bir hainlikle kıvır kıvır yanıp sönüyormuş.Ara sıra, fare gibi yassı yassı gülümsüyor, tertipler düşünüyormuş. Kadın, gendini var gücüyle yorganın altında yatan gocasının üstüne atar. Bu ânî atılımla Vıttırık, acı bir feryatla, serilip galmış..

İşin tadının gaçmakta olduğunu görenHayriyadın perenceden tesdiyi alır ve gocasının üstüne boca ider. Soğuk suyla gendine gelen Vıttırıh;

-Noldu, gittiley mi? Sel mi geldi ikinci gata? Abaruuuu! Noorsek bilmem ki? diye dıdılamaya devam ider.

Hayriyadın; gocasının başını elleri arasına alır.

-Sen benim iki dunyada gıymatlı gocamsın. Senin cinle, periyle çarpıhlaşmanıisdemem. Aha ben satırla dışarı çıhıyorum. Ölürsem, çarpılırsam, sen mevlitler ohut ha. Sağ galırsam senin kolen olduğumu ispat etmiş olayım, ha, ne dersin?

-Saldıy garıcığım saldıy! Eğeykim sa.a..bi şi olursa gıymatlım!

-Ba..abişi olursa?..

-.......................

-Nolursa ossun! Bi daha beni goğmayacağına, Allah'ın, kitabın üzerine yemin eder misin? Ben gendimi fedâ itmiye gidiyom!

Vıttırık, gözlerinden kor ateşi uçuşurken:

-“A..nam av..yadım ossun,” “go..züme şiş ha..hıl..sın,” “Kuran çarpsın” saa bite..cik ko..tü lâ i..dey..sem. diye kekelerken, dışarıdan gelen gorhunç seslerden gine bayılır.

Gadıncağız, gocasını gayıp etmekten gorhmakdadır. Takadan aldığı gül suyunu çarşafa bulayıp, herifinin elini yüzünü siler. Gine, gendine geldiğini gorüp:

-Bah ben gidiyom. Ama, sen de bi daha beni üzersen, eliminen bu şeytanlara atmazsam bi gör o zaman, deyip “gapıları çarparak” dışarı fırlar. Kapının savatındaki kazmayı da alır. Taş merdivenlere vurarak, bağrışıp çağrışarak, çıkan korkunç seslere eşlik eder.

Aşağıda, oküz arabasının arhasında gizlenmiş Gınalı Gadir, ablasının yaptıhlarınıgorünce, hedefe vardığını anlayıp, şamatayı haddinden fazla artırır. Bir boğuşma havası veren sesleri çıkarmaya devam eder. Böylelikle, üç beş dakika boğuşma taklidi yaparlar. Bu sırada da mumları teker teker toplayıp, tosbağaları el arabasına doldurur.

Sahre, gündüzden temin edilen ciğer ve dalakları yüzüne, koluna ve baltaya sürer.

Yukarda bizim Vıttırık, soğuk suyun ıslattığı yatağın içinde duzlu sidiğini hohluyarak gıvranıp durmaktadır. Devamlı surette baykuş sesi gelmektedir.

870Kadın “yahasını yenini yırtmış,” “saçını başını dağıtmıştır.”Eli, yüzü ve parlayan balta kan içindedir. Ağzında köpükler birikmiştir.

Kapılarıyine çarparak içeri gelir.

-Gah herifim gah! Şu halime bah! Baltayla vurdukça, paramparça dağıldılar. Perişan oldular.Bi daha inşallah gelemezler. Hem okudum, hem de üfledim, hem de, baltayla param parça ettim hepisini. Sen de baa ohu.. Ruhları baa geçmiş olmasın. deyip gocasının üstüne çuval gibi gendini atar.

194Ödü sıdan Vıttırıh, yorganın altına iyice büllenir. Kasılan miğdesi boğazına hırıltılar göndermektedir. Bir ara gafasını gorhuyla çıharıp, garanlıkta, karısının perişan halini gorünce; boğazından ses boğuntuyla fışkırmaktadır.

Gözlerinde, ateş böceklerinin fışkırdığını görür. “Şeytanlara garıştığını” sanır. “Yüreğini cendereler sıkmaktadır.” Kelimeler boğazından geri kayıp miğdesine gider gibi; sayıklayarak:

-Aman gayıcığım. Gendine gel, gendine. Ohu, ohu da dağıt üsdündeki şeytanlayı!Aman gendine gel. Usul ol.. Elini yüzünü bi yıha hele.

Gozlerinde, donuk beyazlık mekân tutmuştur.

Kadın, gocası üzerindeki yorganı hızla açarak:

-Galh, hele gah.. Şu yatağını bi topluyalım hele, der. Dıvardaki çırayı yahar. Vıttırığın kül benzi, gorkuyla gerilmiş gözleri gorülecek bir manzara.. Yataktaki ekşilik, insanın genzini yakan cinsten. Kadın, kocasına göstermeden burnunu tutar.

“Yatağıyorganı toplar.” Gocasının üstünü başını değişdirir. Evin içindeki eşgi sidik kokusunun dağılması için perenceleri dibine gadar açar. Sedire, yeni bir yatak sererek, gocasını yatırır. Başını, ellerini oğuşdurur. Gendisi, “cin çarpmışlıh” halini değiştirmez. Sabaha gadar yarı karanlıkta, döne döne bu meseleden bahsedeller.

Vıttırıh, evinde, gaç gündür guzu olmuş. Garısını “guşun südüyle besleyip,” ayağının dibinde uslu uslu oturmaktaymış.

Farkında olmadan, o günden beri, ahlından geçenleri mırıldanıp gorhularınısergiliyormuş. Geceyi hatırladıkça, gozleri kararıyor, delice açılıyor, hüzne ve gorhuya gömülüyormuş. Karısından başkasına içini döküp, gorhularınıanlatamıyormuş.

Evde kavga gürültü bitmiş, garıncalarla, arıların dünyasındaki huzur hakim olmuş.Başına buyruk halleri tamamen koyıp olmuş.

Osman ağa:

-Kınalı Kadir'in bu işi yaptığını sen nereden haber aldın? Ne kafa be birader?

-Nirden olacah, gendi annattı. “Bizim enişte, artıh, “cehennem eziyeti”çektirmez inşallah,” diye gülüp duruyor.

*************

829

 

çukurların milletimizin önüne insafsızca kazıldığı, savunmasız şereflerin ayaklar altına alındığı, kavram anarşisiyle milletimizin değerlerinin yok edilmeye çalışıldığı bir ortamda hocalarımızın söyledikleri sözlerin ne kadar kusursuz olması gerektiği ortada değil midir?

Allah Milletimizi korusun! Sorumlu olacağımız her sözü tartıp ölçmemiz gerekir. Osmanlı Mülkü'nün dört bir tarafı, İstiklâlimize kast etmiş, devletlerle dolu bir hâle geldi......

Bu gün için kürsüde bahsedilecek meselelerin bence en önemlisi; ilim konularına halkı teşvik etmektir.(1)

...................

Osman ses tonuyla olsun, hocayı üzmemek için konuşmasının başından beri inişsiz ve çıkışsız, aynı dozda, mülâyim bir edâyla sözlerini sıralıyordu. Sözlerinde, hükümlerindekısıntıya gidemiyeceğine göre hiç olmazsa ses tonuyla dostluğu ve saygıyı yitirmemek hevesindeydi. Sesinin çuvaldız gibi batmaması için bütün dikkatiyle tatlılığa bürüyordu.

Hoca mahçup olmuştu. Yüreği cendere içine girmişti. Beyninde mengene gıcırtılarıduydu. Başını kaldıramıyor, Osman Ağa'ya fikren karşı koymak durumunda olmadığını seziyordu. Demekki, kahve sohbetlerindeki etkilenmelerle mesleğine zarar verir olmuştu.

Beyninde düğümlenen çıkmazların ciğerlerine yaptığı baskıyla bunalmışlık ifade eden bir iç çekme geçirdi:

-Bu duruma göre, meselelere çok daha değişik bir açıdan bakmak gerekmektedir, dedi. Bu gibi hassas konularda mutlaka Müftünün ve sizlerin görüşlerini alarak minbere çıksam iyi olacak. “Bildiğimizi sandığımız şeyleri yine de bir bilene danışmak gerekiyor!” Metnin dışına çıkma hevesi, lâfın döndürülüp dolandırılması insanı mahçup ediyordemekki. diye fısıldadı.

Osman Ağa, yeleğinin cebinden bir mis şişesi çıkardı. Hoca'nın elinin sırtına sürdü. Kendi elinin sırtına da sürerek iki elinin sırtıyla dağılmasını sağladı. Bu sohbeti dinleyen adliyeci ve yediemincinin ellerine ve tesbihlerine de koku sürmeyi ihmal etmedi. Cübbesini çıkaran hocanın elinden alarak askıya astı. Hırkasını giymesine yardım etti...

************

 

(119) Tuhaf bir tesadüfki,aynı mahiyette bir olay, Zaman tuneli içinde 1993 yılında Nazilli Koca camiinde kitabın yazarı ile,İmam Efendi arasındacereyanetmiştir. Satırı satırına aynen cereyan etmiştir. Öyleyse bu işte bir işvar.. Kendini imam sanan herkesi, ideolojik konularda sözsöylemeyeyetenekli sayan h erkesiböyleyerlere getirmemeli. Kitabınyazarıoimamla uğraşmamış, önce elini öpüp, sonra suçunu belirleyince nasihat etmiştir. Önemli olan şu. O hutbeyi yüzlerce kişi dinlemiş,en ufak bir tepkigelmemişti. Bu tepkisiz topuluma karşı aynı imamınbenzerkonuşmaları, yıktığı, devirdiğiçamlaronbeş yirmiyigeçmişti.

Türk Ülkesi’nde Türk Milleti’nin imamı.. Kahve sohbetlerinde edindiği bilgileri halka satınca sırtı savazlanıyordu demekki.. O millet neden se sıcak muhit olyduğu halde kış uykusunayatmışbirgörüntüsergiliyordu. Kitabın yazarıyla imam arasındaki konuşmayı takip edenMehmet Yaman ve Yedieminci OsmanDonup kalmışlardı.

 

121TÜRK DİLİ

(2) Türk Dili temelveorijinalbir dildir. Yani tanıdığımız doğu veya Batı dillerinin hiç birinden türememiştir. Ağır başlı ve hoştur. Öğrenmesi kolaydır. Arapça ve Farsça’danbir çok kelime alınmıştır. Fakat bu kelimelerin yardımıylaçok zenginleştiği vebüyük birifade gücünü sahip olduğu söylenebilir.

.............

SARI HOCA İŞİ AZITMIŞTI

 

Osman'a gelen haber, canını çok sıkmıştı. Güya, Sarı Hoca, çağrıldığı bir mevlit yemeğinde, yemek sofrasında tıkınırken (1) orada bulunanları güldürmek için anlattığı şeylerle töreleri yıkıcı konuşmalar yapmıştı.

Anlatıldığına göre, Sarı Hoca ahlâkî kaideleri koruyan bir kimse olması gerektiği halde, tavır ve konuşmalarıyla -aksine- yıkar duruma giriyordu. Kadın mevlitlerine kendisinin çağrılması gerektiğini, genç oğlanların kadınlarla aynı odada otururken mevlidi okuyabileceğini, camide onlara Kur'an'ı öğretmek için yalnız gelmeleri gerektiğinirahatlıkla söyliyebiliyordu.

Yemekte anlattığı insanın kanını beynine çıkaran tiptendi. Aynen şöyle konuşmuş:

-Geçen gün çarşıda geziyordum. Bir de ne göreyim, vücudunun bütün hatları“fıldır fıldır eden” bir karı önümden gitmiyor mu? İçimde bir şeyler oynadı.“Ulan bu nasıl iş?” diye takibe başladım. Kalçaları bir oraya bir buraya gidiyordu.

Takip ettim. Bizim mahalleye doğru yönelmez mi? Merakım iyice arttı. Takibe devam ettim. Amanın!... Bizim sokağa doğruldu.. Merakım iyice artmıştı. “Bu nasıl iş?diye” sabırla takibi sürdürdüm. Bizim evin kapısından içeri girmez mi? Bunda bir iş var ama, Allah'tan hayırlısı, dedim. Ardından daldım içeri.. Ulan, bu karı, bizim kerime çıkmasın mı? Vay köftehor vay! Biz dikkat etmiyeli demekki nasıl da gelişmiş?

.........................

Osman Ağa, can sıkkıgınlığıyla sordu:

-Sahi, “kelimesi kelimesine göre” böyle mi konuşmuş?

-“İnanın ossun ağam, ta böyle.”

-O zaman İngilizler'in soktuğu söylenen hocaları araştırmaya ne gerek var? İşte bu onlardan biri öyleyse. Derviş'e söyleyin; bu Sarı Hoca denen hocanın hangi ilden geldiğini, kimin

nesi olduğunu bana beş gün için de rapor etsin. Haddi, emsallerine ders olacak şekilde bildirilmeli. Müftüyle görüşmek filân, meseleyi karıştırır. Mutlaka, mutlaka cezalandırılmalıdır...

Canınıalma hakkı bize verilmemiştir ama,değil Niğde Sancağı sınırları, Osmanlı sınırların da bile durması halkımızı perişan edecek bir yapıya sahip bu hoca! demekki.

.....................................

794Gerçekten üçüncü günün akşamı Derviş, Ağa'nın yazıhanesine damladı. Canı çok sıkkındı.. Ama, işi çözmenin huzuruyla olsa gerek, gözleri kor parçası gibiydi.Ağa'nın, otur

demesinden rağmen, sandalyaya bile oturmadı. Onun yanına diz çökerek, yavaş sesle şunları anlatıyordu:

-Kendisini Adana taraflarından geldim, diye yutturmuş. Müftülükten de işistememiş. Ara mevlitlerine, düğün dâvetlerine gidiyormuş. Kıble mahallesinde ücra bir köşede ev tutmuş. Acaip

zamanlarda acaip kişilerle toplantılar yaptığı sanılıyormuş.

Süratli bir araştırmayla, -Adana'da ki söylediği muhiti iyi bilen- Bor'lu Halil'in bilgisine baş vurdum. Orada katiyen böyle bir adam görmedim de, duymadım da diyor. Demekki, işe yalanla başladığı aşikâr..Acele sorgulamak için izninizi bekliyorum.

Osman; pala bıyığını yerleştirirken, gözlerini kapatır gibi süzdü. İyice öğrenmesi için başka türlü araştırmalar yaptırması, verecekleri cezanın menşeinin şüphe altında kalmasını sağlardı. En iyisi kendisini sorgulamaktı.

-Bu adam işittiğime göre ayıgibi biriymiş. Zorda kalmayasınız. Üç kişi olarak hareket edin. Bu iş için de size üç gün mehil.

...........................

Hoca; yemekli mevlit vaadiyle Naynas köyüne götürülmüş, güzel bir sorguya çekilerek dili çözülmüştü. Meğerse İstanbul'un Tepebaşı semtin de oturan, Rum bir dul karının oğluymuş.. Önceleri boş gezerken sonra İngiliz konsolusluğu tarafından Londraya götürülmüş.

Üç yıllık bir eğitimden sonra Osmanlı ülkesine salıverilmiş. Evinde de külliyetli miktarda çil çil altınları bulunuyormuş. Şu anda tabanlarındaki yaralar mevcutmuş.. İyi olmaya yakın, “ne yapacaklarını, nereye götüreceklerini?” sordu Derviş.

Osman, arkadaşlarının önemli bir iş başardığını kabûllendi. Zira, Osmanlı Devlet görevlileri bile böyle bir meselede bu kadar kıymetli iş başarmamıştı.

-Tuta durun hınzırı.. Ne yapacağımızı sonra bildiririm! diye onları yanından savdı.

..........................

 

(121) Çok yemeğe dairhikâyeler, bizim toplumunpek alâkasınıçeker. TürkNesirAntolojisi’nde yayınlanmış ve fakat az bilinenikiyazarı vegüldürü unsuru taşıyanhikayelerinisunalım.(V.M.Kocatürk,say.207)

SÜHEYLİ:On yedinci yüz yılda yaşamış, yazarlardandır. Arap, Fars ve Türk eserlerinden muhtelif hikaye ve fıkralar seçerek, karakterlerine göre guruplandırmış, otuz bir fasıl (Kısım) içinde anlatmıştır. Bu şekilde meydana getirdiği eserine, Acaib-ül- Measirve Garaib-ün Nevadir(Acaip işler ve nadir garip şeyler) adı vermiştir. Süheyl bu kitabınısade ve canlı bir dille yazmıştır.

Hikaye: Rivayet ederlerki, oburlardan birisi, bir rahibin aşinası idi. Kilise yanından geçerken, Rahip görüb davet eyledi. Varıp Rahibin yanına indi.

Rahip:

-Mutfakta hazır mercimek aşı var idi. Getireyim dedi. Ol dahi:

-Getir.

Deyip Rahip önüne on tane ekmek kodu. Mutfaktan bir sahan çorba getirmeye gitti. Sahanı getirdi. Geldi, gördüki ekmeği yemiş.

Rahip çorbayı kodu:

-Ekmek getireyim deyü gitti.

On ekmek daha getirdi. Gördüki çorbayı yemiş. Ekmeği önüne kodu. Boş sahanı aldı. Mutfaktan bir sahan çorba daha getirdi. Geldi gördüki, ekmeyiyemiş.

Hasılıkelam bu minval üzere, Rahip on defa onar tane ekmeği getirdi. Çorbayıbulamadı. Çorbayı getirdi ekmeği bulamadı. Akıbet feragat eyledi.

Bir miktar musahabetten sonra, obur eşeğine binip, Rahibe veda eyledi.

Rahip:

-Kande gidersin? Dedi.

Obur eyitti:

-Karşı köyde bir tabibi hazır vasfeylediler. Ana giderim dedi. Rahip:

-Tabibi neylersin? Dedi.

Herif eyitti:

-Bir kaç gündürki, Miğdemden şikayetim vardır.İştahım gayet zayıf olmuştur. Tashihe bir ilaç sorayım dedi.

Rahip eyitti:

-Lutfeyle, sendenbirricamvardır! Dedi.

-Nedir?

-Eğer miğdenitashihettirirsendönüştebuyoldangelmiyesin! dedi.(Acaib-ül Measir ve Garaib-ün Nevadir.1840)

......................

846

(123) SÜLEYMAN FAİK: (?-1837) Ondokuzuncu yüz yıl yazarlarındandır. Süleyman Faik mecmuası adıyla tanınan eserinde bir çok tuhaf fıkraları toplamış, devrinin hususiyetlerinde yaşatmıştır. (A.g.e. say.317)

Pinti Hamid: Kemali hısset ve denasetle meşhur olan Pinti Hamid, bir gün hasta olup, kendiye mualece etmek içün, bir tabib getirmiş. Tabip geldikte hastanın hissetini bildiğinden peşin kendiye kırk kuruş verilirse tababet ederim deyu cevap vermeyin Pinti -i Mezkur:

-Yarın hele sana cevap vereyim, demiş.

Tabip gittikte, Mahalle imamını çağırıp sual ederki:

-Ben vefat edersem, kaç kuruşla kaldırırsın?

İmam dahi:

Yirmi kuruş ile kaldırırım.

Dedikte, Pinti Hamid (( Bu surette ölmek, tabibe baktırmaktan karlı oluyor.)) diyerek tabibi tardeylediği menkuldür.(Mecmua-i Letaif Yazma)

...................................

 

 

ZAMAN TUNELİNDE SALDIRGAN BİR ATEİST

 

206Osman Ağa, günün yorgunluğu ile uykuya dalmıştı. Karışık rüyaların sonunda torunun oğlu Osman’ı gördü.

Osman Ağa, halkın içine karışıp O'nun mânevî değerlerini kökünden sarsan bu nikâp tutmuş dinsiz adamın yaptıklarıiçin çok canı sıkılıyordu.

Bir ataist olanAzmi, saldırgan bir tavır takınarak, Osman Ağa'nın canını sıkmıştı. Halk ona Moskof'un Azmi adınıtakmıştı. O'nun Allah'a inanıp inanmaması, Osman Ağa'yı ilgilendirmiyordu. Önemli olan durup dururken, kendisinin ateist olduğunu, inanmanın yobazlık ve gericilik olduğunu herkesin içinde söyliyerek bir nevî açıkça hakaret etmesi çok zoruna gitmişti.

Toplumun içinde, saldırganlık yapmasının hakkı olmadığını ve bilhassa başkalarının inancına da, bir takım sıfatlar yakıştırarak hakaret etmesinin ne hukuken ve ne de toplum kuralları bakımından hakkı olmadığını beyan etmişse de, akşam meseleyi düşünürken dilinden bir takım mısraların dökülmeye başladığını fark etti. Kalem kağıdını alarak yazmaya başladı.

O akşam evinde sedire uzandığında rüyâsında zaman tuneline uzandığını gördü. Her zaman saldırgan dinsizlerin bulunduğunu, halkın değerlerini yıpratabilmek için saldırılar düzenliyen bu ruh hastalarını rüyasında görmüştü.

Kevser'in odaya yavaşça girmesine rağmen kapının sesinden uyandı. Gördüğü rüyâyı düşündü. O’na mutlaka ders verilecekti. Halkı mânevî değerler aleyhine kışkırtan bu adam cezasız kalmayacaktı ama, O'nu bir de şiiriyle yaşatıp, zaman tunelindekilere hediye etmeliydi. Bir insan dinsiz olabilirdi. Köşesinde kimseye saldırmadan oturduğu zaman söylenecek bir şey yoktu.

Halkın değerlerine hayasızca saldırırsa bunların ne olduğunu sormak, tespit etmek gerekirdi:

Kağıda kaleme uzandı. Yazmaya başladı:

 

YILAN MI NESİN?

 

Sen nesin?

Kölesin!

Ruble hevesin!

Şinanayı görünce

Değişti sesin!

........................

Seni çakallar yesin.

Geberdiğinde Türkler sana;

"O var ya?

Manyaktı!" desin!

........................

Sapıklık, kahpelik adresin!

Sen aklı bilmezsin, bilemezsin!

......................

Sapıklarla birlikte

Herzeler yersin!...........

.....................

Sen nesin?

Yalçanağına döner edersin!

"Domuzum dersin"

Benzersin!...

O'nun etini yer, öyle gezersin!

......................

Sen nesin?

Türkleri kırdırır, kıtel edersin!....

Zemzeme işemek hevesin!

Nemneşekil, neysin?

.....................

Nesin?

Anana sor cevabıversin?

......................

Kırıkdölüyken,

Özneyim dersin...

....................

Fesatsın, fitnesin

..... sin!.........

Değilsen, ya nesin?

Söyle be nesin?

....................

O dinsiz ölürken gördü.

Sen göremezsin!

Dönemezsin.

...................

İki dünyada rezilsin.

Güldürsen de

Gülemezsin.

.................

Milyar milyar âdemin

Dışkısı sensin.

..................

Emel değil, elemsin,

Kötülüğe temelsin.

........................

İdrâki değil,

Sapıklığı sevensin.

Akıl nerde sen nerdesin?

.........................

Gül bahçesinde değil,

Yalnız

Kevensin!....

..............

Övgü değil, sövgü öğretensin.

Dünyaya güzellikler değil,

Rezillikler vakfedensin!

Yalan mı yoksa sen nesin?

....................

Beyni boş, akılsız bir bedensin

Sanat nerde

Sen nerdesin?

İnanan bilge kişi, sen herzesin!

Vatan haini, dejeneresin!..

A şerefsiz sen nesin?

..................

Varım diyemezsin,

Çünkü aptallığın kesin!

Soyuna, dinine, başkaları söğse de,

Sen söğemezsin!

....................

Güzellikler sanatsa

Sen neye meyledersin?

Sövene söğerler

Ne dersin?

.....................

O değil, bu değil, öyleyse

Sen nesin?

Niye böyle gevelersin?

Kırık dölü,

Kahpe çocuğu

Sen nesin?  Ali Meraklı

 

Demekki torunun iki oğluda şiir yazıyordu.Sevindi. Konuşmak dertleşmek, derin derin sohbet etmek istedi. Gözleri bu heyecanla açılınca, bu yakınlaşmanın rüya oluşuna derecesiz üzüldü.

Şiirini bir daha bir daha okudu. Toplantılarında fıkra anlatan arkadaşlarını güldürmek için ne güzel bir şiir oldu diye düşündü. "Zaman tuneli için kalıcı bir eser olur inşallah!" diye

mırıldanıyordu.. Bu şiir Azmi'nin kulağına gitmişti. Gittiği mahallenin halkının kendisine kötü bakması, ekmek vermemeleri, yatacak yer vermememeleri gibi tavırlar O'nu ayıktırmıyordu.

.......................

Nikab tutmuş:

Ateist: Tanrı tanımaz.

 

 

 

UĞURSUZ DESTANI

 

Bilmemxu şehirde ne kar eylesem?

Yitirdik aklımı başta dururken,

Dedim başım alıp firar eylesem

Bir kimse rast geldi yolda yürürken

 

Nasihat eyledi dinledim anı

Varıp bir köşede tuttum mekanı

Çiftçi oldum ele aldım sabanı

Öküzlerim öldü döven sürerken

 

Ekmekç’oldum tuttu muhtesip beni

Koyvermedi yaktım can ile teni

Eksiğim duydular, yedim dikeni

Kendimi unuttum aman dilerken

 

Çorbaç’oldum döndü ciğerim kana

Papaç’oldum bir kelp düştü kazana

Gemiç’oldum çıktım bahr-i ummuna

İpleri kaçırdım yelken açarken

 

Manav oldum ben de geçtim dükkana

Gelmez oldu fındık ile kestane

Bekri oldum oldu yerim meyhane

Geldiler kolbastı bade içerken

 

Bakkal oldum oldu mekanım kapan

Benden yüz çevirdi cümle bezirgan

Bala yağa yağa düştü ben on bir sıçan

Fıçıların ağzın açıp kaparken

 

Boyac’oldum edemedim boyayı

Terzi oldum ilemedim çuhayı

Hallaç oldum tutamadım sopayı

Kolum çıktı tokmağını salarken.

 

Tellal oldum hayli maaş eyledim

Kehle pazarında savaş eyledim

Berber oldoum bir kelp tıraşeyledim

Başı koktu sakalını tararken

 

Natır oldum açamadım kurnayı

Avçcı oldum Vuramadım turnayı

Mehmer oldum çalamadım zurnayı

Derisini çatlattım davul çalarken

 

Canbaz oldum edemedim saltayı

Balıkç’oldum kırdı balık oltayı

Kasap oldum ele aldım baltayı

Kendi başım yardım gerdan kırarken.

 

Tabak oldum serdim bir iki meşin

Köpekler akçesin vermişler peşin

Yiyip bitirmişler kurusun yaşın

Üzerine vardım ağzın yalarken.

 

 

Kalay oldum kalayladım kapları

Hep kırıldı tavaların sapları

Hekim oldum yaptım ecza hapları

Bir kaçını öldürdüm ilaç ederken.

 

Muhtar oldum gayet hayrette kaldım,

Borazançcı oldum çok boru çaldım,

Mubarek gün deyu camiye geldim,

Pabucum çaldırdım namaz kılarken..

 

Bilmem şu alemde ne kar eyleyim?

Ahvalim demeye ne eyleyim?

Dedim sarraflıkta karar eyleyim,

Bir Çingene kaptı para sayarken..

 

Niğdeli Tahiri G.E.B.say.108

 

 

 

 

 

EDEBİYAT TOPLANTISI

 

212Osman Ağa iyi günündeydi. Gece yatmamıştı. Kitap okumuş, şiirle meşgul olmuştu. Gözleri hafif kanlıydı. Masasında çalışmaktayken Celâl geldi. Hoşbeşten sonra:

-İki numaralı çenberi toplasan iyi olur.

Nerede ne zaman?

-Arkadaşların fikrini al, ertesi gün iş günü olmamalı.

 

* * *

İki numaralı çenber güzel düzenlenmiş olmalı ki, kimler yoktu kimler? Geniş ve uzun odada ayak basacak yer kalmamıştı. Asker oturuşu yapılmasına rağmen yine de odanın ortası bile dolmuştu. Demekki edebiyat toplantıları çok ilgi çekiyordu.

Önce ilmihâl okundu. Sonra başka dinî kitaplar...Seyit Battal'dan parçalar da okunarak, iştirak edenlerin ilgisi dağıtılmadı. Gençler şiirler söylediler.

Mâsek söz aldığı zaman milletin karnında et kalmıyordu.

İlk dikmeleri Amasyadan getirilen elma ağaçları, Kayardı bölgesinde en uygun iklimi bulmuş olmalı ki, Kayardı elması nefis bir meyve olarak nam salmaya başlamıştı.Değişik aşılarla, envây-ı çeşit elma türleri yetiştiriliyordu.

Edebiyat toplantısında misafirlere ikram için ortaya bolca elma konmuştu. Isırıldığında kütür kütür bir ses çıkarıyor, insanın ağzının içi, nefis lezzette elma suyuyla doluyordu.

Sıra Osman Ağa’ya gelmişti. Orada bulunanlar bu gün neler söyliyeceğini merak ediyorlardı.

-Ben de henüz akşam yazdığım bir şiirimi sunayım, diye söze başladı.

Elindeki kağıda önce baştan sona göz gezdirdi. Sonra dâne dâne ve usûlünce okumaya başladı:

 

LEVHA

 

Levh-i Mahfuz'a inanmasaydım,

Yaşam olurdu haddinden kolay,

Hep bildim bileli inançla saydım,

O'nda açıklanır binlerce olay!..

 

Kişinin kuralı devlet kanunu,

Kitabın kavliyle bulur yolunu,

Her işin başını yolun sonunu,

Bir bir beyan eder, takibi kolay!...

 

Gerçeği anarken kendimi yordum,

Önüme çıkana ölçüyü sordum,

Tarikat yolunda aşındım durdum,

Dizilir, levha'da gerçek her olay!

 

Kuvvetli, paralıhasmını ezer,

Cehâlet kudurmuş kol kola gezer,

İnançsız kanuna, övgüler düzer,

Mizânı Mahfuz'da görmesi kolay!

 

Bir kısım görevli ruhbanmış meğer,

Ökseler sarılır bilmezsen eğer,

Ulu dînim haktır, tek büyük değer,

İslâm'ın Levhası bir yüce olay!..

 

Yobazı, kâfiri, el ele birlik,

Millet kan ağlıyor kalmadı dirlik,

Hesapları görülür, tek bir emirlik.

 

İnaçsızla yobaz,şirkte ortaklar,

Bütün günahınılevhalar paklar,

Haramcı örtünür, günahın saklar,

Gerçekler aşikar, derstir her olay. (2)

 

Saatler geçtikçe toplantı derin haz veriyordu. Bir ara Saksağan"ın İlhan"ın saz çalması istendi. Saz uzatıldı. Ayar için sazı kucağına yerleştirdiğinde kulağına eğilenler oldu. Osman Efe türküsü nü çalması isteniyordu.

Bir kaç mahallî havadan sonra Osman Efe türküsü söyleniyordu..(3)

**************************

 

(125) Çenber: Burada kastedilen: Çete, cereyan eden olayın ciddiyetine göre toplantıya katılacak kişisayısını ayarlayan bir kaç daire, bir kaç çenber kararlaştırmıştı. Toplantı bir edebiyat toplantısıolduğunagöre, çenbergeniş tutulacaktı.

(127) Yazarı O.Ü.Dür.

(129) Osman Efe Türküsü

 

OSMAN EFE

 

Yaylalariçinde Erzurumyayla,

ŞehirleriçindeKonya'dırKonya,

Osman Efegelmişşenolsundünya

AçınkapılarıOsmangeliyor,

Osmandeğilanam, aslangeliyor!

Osman'ınbindiğisırmalıeğer,

AtılankurşunlarOsman'adeğer,

Kurşunlardeğdikçeboynunueğer,

AçınkapılarıOsmangeliyor,

Kır atınabinmişaslangeliyor!

Yücedağbaşındabirululeylek,

Leyleğinağzındauzunbirdeğnek,

OsmandedikleribircivanZeybek,

Elimdekelepçe boynumdazincir,

Zincirsallandıkçaheryanımincir..

Çıkarçıkarparmakçadanbakarım,

Gönülseniateşlerdeyakarım,

Birgünolurbenhapistençıkarım.

Düştümbirormanaağlargezerim,

Coşkunsulargibiçağlargezerim..

Hapishanelereserdimpostumu,

Bilemedimdüşmanımıdostumu,

Her gelengeçtikçeçiğnerüstümü,

Öldümhapishaneseninelinden,

Kurtulaydımgardiyanındilinden..

Akşamolurhapishânekitlenir,

Kimikâğıtoynar, kimidertlenir,

Kimievrâkıgelirkeyiflenir..

Düştümbirormanayolbellideğil,

Demirparmaklıktankulbellideğil,

Hapishânelerdekirazdeyneği,

Arkamageydirdilerahretgömleği,

ArkadaşısorarsanAydınZeybeği...

Düştümbirormanaağlargezerim,

Coşkunsulargibiçağlargezerim!...

 

*************

İDEOLOG

 

Türkü bitince, gençlerden; Ertuğrul bir soru sordu:

-Devlete millete yön çizmek isteyen bir takım kimseler var. Her kafadan bir ses geliyor. Sizce bu yön verme bahsinde asıl söz sahibi olması gerekenler kimlerdir?

-Hemen hemen insan sayısında fikir akımı doğmaktadır. Ancak, devletin gâyelerini, geleceğimizi fikren çizmek isteyenlerin rast gele türemeleri halinde mevhumlar anarşisi doğar. İdeolog ucuzluğu ortalığı kaplamamalıdır.İdeologların bir takım inkâr edilemez özellikleri vardır:

1-Ancak, kültürlü kimseler ideolog olabilirler,

2-Bilim tahsili yapmış olmalıdır,

3-O safhaya kadar bu çığırda teoriler üreterek geçirmiş olmalıdır,

4-Sosyal bilimler tahsil etmiş olmalı veya bu konuda tahsili olmasa bilegeniş vukufu bulunmalıdır.

5-Yüksek ahlâk, mânevî duygu, vatan sevgisi bulunmalıdır. Maddeye tutkun, olmamak ve şöhret peşinde koşmamalıdır.. Eline, beline, diline sahip insanlar olmalıdır.

6-Rast gele devlet idaresine getirildi diye milletin, millî ve mânevî değerlerini kapsayacak şekilde teoriler üretip, millî ve mânevî yapıyı bozmamalıdır.

Osman Ağa'nın devlet ve millet hayatında söz sahibi olmasını istediği, insanda aradığı vasıfları,ince ince sıralamasıtoplantıdakilerin nefeslerini keserek dinlemesini sağlıyordu. Bu vasıflara sahip olmadığı halde, kazara devlet hayatında bir yer kapmış kişinin ideologluğa soyunması, “halkın da bunu yutması” kadar acıklı bir şey düşünemiyordu. Bundan sonrada arkasından devlet gemisinin kayalara toslaması,.dejenerasyonu geliyordu.

Gözlerini kapadığında zaman tunelinde Batı'nın adamı, satılık, suistimalci,dağınık karakterli nice kimselerin ideolog kılığına büründüğünü, millet ve devlet hayatını perişan edeceğini, etrafına sağdan ve soldan nice hempaları toplayıp, onlara devlet hazinesinden örtülü ödenek dağıtarak, bir fikir kadrosu varmış havası yaratacağını görüyordu.

Ancak, zaman tunelindeki bu garip görüntüde en kötü payı yine halk yığınları alıyordu. Zira, menfaat saikiyle rey kullananlar çoğunluktaydı. Cehalet baş çekiyor, dini istismar pirim yapıyordu. Halk vatanı milleti için mücadele edenin, namuslunun, haysiyetlinin yanında değil, şamatacının,istismarla bayrak açmış kimselerin kovuğunu sallamayı daha çok seviyordu.

O zaman Osman ağa, "Milletler lâyık oldukları idarelerle idare edilirler!" hadisini hatırlıyordu.

Ciğeri beş para etmediği halde, ideologluğa soyunan, dini istismar eden nice kimsenin zamanı kaplamakta olduğunu fark ediyor,üzüntü, doluluk ve sıkıntı; kafasından göğüs kafesine, göğüs kafesinden tüm vücuduna yayılıyordu.

Kendilerini dev sanan, pire kılıklı adamlar millet ve devletin geleceği için felâket dellâlları görünümündeydiler. Halkın gözünün içine baka baka kendisi ve yakınları devlet hazinesini soyuyorlardı da, halkın kılı kıpırdamıyordu. O hırsızlığı teşhis halkın kendi görevi, aydınların, memleketsever aydınların görevi olduğu halde, ne idiğü belirsiz şamatacı takımı bu suistimalleri ortaya çıkarıyordu. Bundan daha acı bir manzara düşünemiyordu.

**************

 

 

 

SADIKTEBA ERMENİLER AZDIRILIYOR

 

214Bir ara gençlerden Aksaç'ın torunu Yılmaz tarafından sorulan soru ortalığa soğuk duş etkisi yaptı:

-Asırlardır kardeş kardeş yaşadığımız Ermeniler'in Rumlar'a göre Osmanlı'ya daha sadık olduğu ortadayken, son zamanlarda duymakta olduğumuz olaylar doğru mudur? Doğruysa mahiyeti ve tehlike derecesi nedir?

Osman Ağa, böyle bir sorunun sorulmasını istiyordu. İyi bir fırsat çıkmıştı. Dün akşam tetkik ettiği İstanbul'dan gelen gazetelerden, arkadaşının mektubundan sonra, zaten bu konuda kendi arkadaşlarına bir takım bilgiler vermeye hazırlanmıştı. Bu edebiyat toplantısını da vesile edip, halkın aydınlarına bu meseleyi aktarması, meselenin halka malolması için iyi bir fırsat olacaktı.

-Sevgili kardeşim! Sorduğun soru çok önemli. Osmanlı Devleti üzerinde yoğunlaşmış bulunan düşman faaliyetlerinin bir görüntüsü halindedir. Belki bu gün kapı komşularımız Ermeniler'den çoğu girişilen faaliyetlerden haberli değiller. Ama bu gün yarın onlara da ulaşacağından emin olunuz.

Devletimiz ilgilileri bu konuya gereken hassasiyeti göstermezlerse, önüne geçilmez kanlıolaylar doğabilir. Tarihte Ermeniler devamlı surette büyük devletlerin himayesinde yaşamışlardır.

Babilli'ler, Asurîler,İranlı'lılar, Romalı'lar,Bizanslı'lar, Araplar, Selçuklular, Osmanlılar himayelerini kabullenmişlerdir. Ticari hayatla uğraşmayı adet haline getirmişler, millet olma vasfı üzerinde pek durmamışlardır. İpek yolu etrafında yerleşmeyi akıllı bir hareket olarak görmüşlerdir.

Eyâletler halinde yaşamayı tercih etmişlerdir. Vali veya İşhan'lar tarafından idare edilmişlerdir. Bazı Ermeni tarihçilerinin kırallık şeklinde gösterdikleri idarelerde baştaki kimsenin Ermeni olmadığı sabittir.

Selçuklular Anadolu'ya girince,bir kısım ErmenilerMaraş ve Adana arasındakiıssız yerlere yerleştiler. Ama, onların hiçte zulüm yapmadıklarını, İran ve Bizans'a hiç benzemediklerini müşahade edince çok mutlu oldular. Dil, din, inanış ve yaşayış serbestisiyle mest oldular. Adana tarafında yerleşmişolanları Haçlı gelirse onun, Selçuklu gelirse onun suyunda hareket etmişlerdir.

Osmanlıdevrinde tam bir huzur içinde yaşıyan Ermeniler, Bizansta bulunan Ermeniler'e mezhep değiştirten Bizans'ın baskısı ortadayken, Fatih'in tanıdığıhürriyetlerle çok mutlu oldular. O'nun sayesindePatrikliğe kavuştular. Samatya’da Rumlara ait bir kiliseyi Ermenilere tahsis etti. Batı işe burun sokuncaya kadar sadık teba Ermeniler, Osmanlı içinde, hiç huzursuz yaşamadılar.

İçinde bulunduğumuz 19. asır devletimiz için hazin olayların cereyan ettiği bir asır olmaktadır.

Bildiğiniz gibi, Milliyetçilik ilkesi insanın doğuşuyla mevcuttur. Ancak, Avrupa bu ideolojiyi başka milletleri, doğu kavimlerini bölmek için kullanmaktadır. Osmanlı gibi soy, anane farkı aramayan bir devletin milliyetçilik adına parçalanmaya çalışılması, milliyetçiliğin gereği değildir. İçte bu tahriklerle rol alanlara hangi soydan olursa olsun, milliyetçi değil, vatansız demek gerekir. Osmanlı'yı kuran çekirdek soy, bilindiği gibi Oğuzlardır. Ama bu gün bakınız. Gerek kanunların nizamlaması ve gerekse tatbikatta her soydan vatana ve millete bağlı kimseler devlet idaresinde görev alabilmektedirler.

Ama işler kokuştukça, bir takım etnik guruplar sinsi faaliyet yürütünce, Osmanlıtopraklarında Türkçülük hariç, her türlü etnik gurubun hayat alanı bulması gibi bir durum hasıl olmuştur. Avrupalı, Osmanlı devleti'ni yalnız Türkler'den müteşekkil bir devlet saymaktadır. Tahrikini bu açıdan yapmaktadır.

Osmanlı,devlet ideolojisi olarak Türkçülük yapmadığı için, Türkçülükten başka diğer etnik guruplar meseleleri kaynaştırmakta, herkes devleti bir ucundan tahribe çalışmaktadır. Bu iş böyle giderse, kesif bir Türkçülük hareketi başlatmak, milletin leyhine olacaktır. Şimdilik sabır etmekte fayda vardır.

ŞanlıOsmanlı; Rum, Arnavut, Çerkez, Bulgar, Ulah, Sırp, Arap, Kürt, Dürzî, Mâruni, Musevi, Mekadon, Ermeni gibi toplulukları asırlardır mutlulukla barındırmıştır.İslâm dinine bağlı topluluklar uslu oturmuşlar, Hıristiyan unsurlarsa, Avrupa etkisiyle kaynaşmaya başlamışlardır.

Devlet âdil olmadığı zaman kaynaşma normaldir. Ama, devletin âdil davranmasına rağmen kaynaşma peşine girenler için çok usta politikalar üretilmesi gerekir.İttihad-ı İslâm fikrinin de eskimeye başladığı Araplar'ın kıpırdanmaları,Müslüman olan diğer kavimlerin kıpırdanmasından anlaşılmaktadır.

Bu cümleden olarak ilk ayrılık peşine düşenler, Osmanlı vatandaşlığına ihânet edenler Rumlar olduğu görülüyor. Ermeniler gayet iyi Osmanlı vatandaşı iken Amerika ve Avrupa etkisiyle kötü haberler gelmektedir. Avrupalı Osmanlı'yı"Hasta adam" olarak görmekte ve unsurları parçalayabilmek, harekete geçirmek için sinsi plânlar uygulamaktadır.

İngiltere ve Rusya orta Doğu'da petrol denen değere sahip olmakiçin parçalama faaliyetine girmişlerdir.

Ermeniler'den bir takım gençlerin Avrupa ve Amerika'da tahsil görmeleri esnasında düşman beyinleri yıkamaktadır. Bir Dadyan Ailesi türemiş, zengin ve nüfuslu aile oldukları halde ihânete baş çekmeye başlamışlardır. Amerikan misyonerleri memlekette cirit atmaktadır.

Ermeniler'inırkî tavırlarını körüklemektedirler. Ermeni'nin folklorik hayatını yaşaması,kültürünü zenginleştirmek için çaba harcaması normaldir. Ama, Osmanlı'yıparçalamak için gayretler göstermesi ihanettir.

Ermeni Kilisesi, ilk zamanlar bu ayırımcılığa karşı direndi. Amadevlet, Protestan Ermeni kilisesini tanıyınca işler değişmeye başladı. Misyonerlerin cirit attığı görüldü. Cyrus Hamlin, Robert Kolleji açınca, ilk talebeleri arasındaki Bulgar, Ermeni gençlerşuûrlandırıldı. Buradan yetişenlerin komitacılığa heveslendiği görülüyormuş.

Burada faaliyet gösteren misyonerler; Türkler'i, Müslümanlar'ı kâfir ve insan kasabıolarak takdim edilmeğe başlamışlardır.. Misyonerler, Ermeni gençlere dinamit yapmayı

öğretiyorlarmış.

Güneyimizde 1860 yılından itibaren kurulan Ermeni dernekleri öncelikle kan ve barut heveslisi değildi. Ama, İstanbul'dan estirilen rüzgar buraları tutuşturacağa benzer. Çukurova’da Hayırseverler cemiyeti, Fedâkarlar cemiyeti gibi cemiyetler normal faaliyetler için kurulmuşsa da, bu cemiyetlerin doğuya yayılması ve bölücü hâle gelmesi için yoğun proboganda yapılmakta olduğunu haber almaktayım.

Bu durumda devletimizin bir an önce bu cemiyet ilgilileriyle bir araya gelip, Osmanlı Devleti'nin birliğini, parçalanmanın başka devletlerin işine geleceğini iyi izah etmesi gerekir. Bizde bu topraklarda bu gibi vatandaşlarımızla sohbetlerimizde ve davranışlarımızda çok uyanık olmamız gerekir.

905Ermeniler ticaretle uğraşmaktan zevk almaktadırlar. Mağazalarda tezgahtarlık yapmaya başlayarak işi öğreniyorlar. Bir kısım Ermeni vatandaşımız zengindir. Bir kısmı ise fakir. Bu da olağan. Pastırmalı börek yapan ve hayatını kazanan Ermeniye’de rastlarsınız, ticaret yapan Ermeni’ye de.

Bir kısım Ermeni vatandaş, güzel giyer, güzel konuşur kibarlık özel vasıflarıdır.İflas ettiği halde merasimlere siyah elbise giyerek katılan Ereğlili Ermeni Telyan Agop’un hali herkesçe malumdur. Kasap Cebrail ise, yine sevilen bir kimsedir.Ereğli’de çiftliği olan, domuz besleyen, pastırma imal eden Mösyö Parnak tanınmış bir kimsedir.

Marangoz Onnik te iki cemaat arasını kaynaştıran bir kimsedir.Grandın babası diye anılan Bedros, tüccar yanında muhasebe tutardı.

Bu günlerde, Padişahımız’ın Avrupayı ziyaret için hazırlandığı, 1867 yılının önemli olaylara gebe olduğunu sanıyorum. Sultan Aziz inşallah Avrupa'nın bu karıştırıcı tavrını

dindirici bir etki peşinde olacaktır.

Belgrad kalesinin Sırbistan'a bırakılması, Girit meselesindeki kaynaşmalar hiç te hoşolaylar değildir. Mısır'daki veraset kaynaşmaları bile huzursuz edicidir.. Devlet adamlarımızın gözlerini Romanya meselesine iyi dikmeleri gerekir. Yunanlılar'ın düşmanca tavırları usta devlet adamlarımız sayesinde zararsız hâle getirileceğini umuyorum.

************

MAARİFİN İHMALİ FECAAT OLMAKTADIR

 

214Avrupa ortalarından, Yemen'e kadar uzanan Osmanlıtoprakları’nda, asrımızda, fersah fersah ilerliyen Batı’ya göre yerinde sayan, milletimiz çok büyük zarardadır. ilmin ve teknik hamlelerin gereği atılımlar neden yapılamıyor? Gereğikadar okul açıp, gereği kadar müessese kurup, Osmanlı'nın asrın tekamülünü takip edememesi, korkunç bir gelecek hazırlamaktadır.

Malesef, din perdesi arkasına sığınmış bir takım kuruluşlar, halkın bâtıl inançlar içinde yüzmesinden rahatsız değiller. Mali güçlerini ve hakimiyetlerini devlete vergi vermemekten almaktadırlar. Zenginler, devlete vermedikleri vergileri bu dini teşekküllere bağışlamaktadırlar. Haşmet buradan kaynaklanmaktadır. Baştan sona ağa saltanatı, iltizam usulüyle vergi toplama mekanizması insanımızıkahretmektedir.

Hazar zamanında bile, “yaşama savaşı veren” insanımız, askere çağrıldığında severek teslim olmakta, vatan ve millet bütünlüğü için şehitlik şerbeti içmekden çekinmemektedir..Kendisine aydın diyen, bir kısım Avrupa görmüş kimsemiz, ihânet için fırsat aramaktadır. Sair kişilerimiz ise, mâlesef, "Bana değmeyen yılan bin yaşasın" anlayışıyla sesini çıkaramamaktadır. Bu gidiş nereye?

Tarih var olalı, -en âdil bir devlet olma vasfını muhafaza eden- Osmanlı devleti bu vahim gidişle bir sona yaklaşmaktadır.

Yalnız, padişahın uyanık bir kimse olması, feci gidişi önlemez. Çünkü, milyonlarca dönüm topraklara hükmeden bir devlet güzel bir idareye kavuşması için binlerce aydın idareciye ihtiyaç gösterir. İdealist kadrolar yetiştirme hevesi görülmemektedir.

Padişah, yapılacak işleri idealist, iyi yetişmiş bir kadro ile paylaşmak istemedikçe, havanda su döğülmüş olur. Bir elin nesi var, iki elin sesi var deyip, padişah, çalışmaları genişletecek bir kadro ile kader birliği yapmalıdır. Bu kader birliğinin adı Meşrutiyet midir?, Cumhuriyet midir? bilemem. Bildiğim şey, tek irade, fayda getirmemektedir.

Meşruti idare getirildiğinde, dışardan kışkırtılan sazı kavimlerin temsilcileri için uyanık durulmalıdır. Hürriyet mürriyet ayağı ile ihanete çanak tutulmamalıdır. Yani mesele görüldüğü kadar basit değildir. Hangi idare olursa olsun, vatanseverlerin başta olması gerekmektedir. İdarecinin ve halkın gafletten uzak olması gerekir.

Yağcı,gününü gün eden, ideolojisi bozuk idareciden geçilmemektedir. Halkın, teslimiyetçi oluşu, kötülerin işlerini kolaylaştırmakta, olması gerekeni değil, münâsip gördüklerini uygulamaktadırlar. Halkta güzeli, doğruyu talep etme ve seslendirme tavrı görülmeyince, bir takım düzenbazlar, köpeksiz köy bulup elleri değneksiz gezmektedirler.

O koskoca devlet hazinesi, “bir mum alevinin son dalgalanışları gibi” zaman zaman“sıfıra müncer olmakta,” kof, köhnemiş bir idare, “sözüm ona” devam edip gitmektedir. Halkın istemeyi bilmesi gerekir. Câhil bırakılınca, isteme ufukları darlaştırılınca,her işin padişah -Tek adam- tarafından görülebildiği gibi acaip bir inaçla karanlıklara doğru yol alıp gidilmektedir.

Bab-ıâli basını iyi takip edilirse, Amerika zirveye doğru doğru çıkmaktadır. İngiliz dominyon peşindedir. Fransa hamleler yapmaktadır. Rus, doğu kavimlerini ezip sınırlarını genişletmektedir. Osmanlı, bırak kendi cüssesini korumak, diğer doğu kavimlerinin de meşrumüdafaası için siyaset üretmek zorundadır. Halbuki“kendine gelmekte bile” aciz bir sahne sergilemektedir. Gazete, dergi gibi meselelere el atacak adam yetiştirmek için halkta fazla bir heves görülmemektedir.(1)

Halk içinde bir takım azgın guruplar bu kimsesizliği sonuna kadar istismar etmekte günlerini gün etmeye devam etmektedirler.

Sene 1867.. İddia ediyorum! Bir felâkete doğru gidiyoruz. Her ne kadar milletimiz devlet başkanı, hakan, padişah sistemine vurgunsa da, dünyanın gidişi, ayakta durmak için mutlaka enerjik kadrolar yetiştirilmesine ihtiyaç olduğu gözler önündedir. Bunları korkusuzca dile getirdiniz mi, dile getiren için, sanki Padişahımız efendimize karşı imişcesine, bir kalleş proboganda yürütülmektedir. Sizler benim canım ciğerim dostlarımsınız. Halk arasına yerleştirilmiş ajanlar, gerçeği görenler belli mahreçler tarafından zımbalanmaktadır.

Tebamız Hırıstiyan camiadaki gevşeme, onların ve Avrupa'nın kabahati olduğu kadar bizim de kusurlarımızla alâkalıdır. Neden? Ne Müslüman, ne de Hırıstiyan'ın Osmanlı'nın yarınlarında müspet rol alması için bir siyaset, bir güdüm gözle görülmemektedir. Sömürü düzeni, halkı köle gören anlayış, hangi kapılar arkasında tezgahlanıyorsa, başarıya ulaşan bir seyir takip etmektedir.

Devletin toprak alanı, cüssesi ne kadar büyük olursa olsun, tehlikelere mukavimliği meselesinin üzerine gidilmemektedir. Bu, sonun başlangıcı demektir. Tek kişinin değerli olması, devletin başının uyanık olması değil, etrafında idealist bir kadronun bulunması gereklidir.

Heyhat!.. Korkarım, Osmanlı tepeyi aşmış bir bayır aşağı gitmektedir. Payitaht'da, ne kadar kıymetli devlet adamları olursa olsun, Anadolu'nun bütün şehirlerinde aynı kıymette kadrolar bulunmadıkça, halkı mutlu edecek davranışlar görülmedikçe, maarif gereği gibi aydınlar ve şuurlu kişiler yetiştirmedikçe, çöküşe giden son başlamış ve hızla belirmektedir.

 

**********

(131) Halkın sanat ve edebiyata,günlükgeçerliişlere hevestençok alışılmışmesleklereitibaretmesigünümüzün de derdidir. Sanat, edebiyatsahaları, haketmemiş kimselerin elindedir. Maneviyata,insanlığauzak,marksist kimseler yu konuda söz sahibi olmaktadır. Hemen arkasındanda vatanıvemilletisatmapazarlıklarınagirişmektedirler. Halbukihalk,vatanını milletinisevenmemleketevlatlarınısinemasına, tiyatrosuna, basınınahakimkılacakşekilde yetiştirse, kimneydenkorkar?Anadolu’dakan,kıtelisteyen, sapıkyazarlarınbeynelmilel muhitlerdeprobogandasıyapılıp,eserleribu millete satılmakta, genç zihinler satılık yazarlara hayranlıkla doldurulmaktadır.

Milletin öz benliğine sahipevlatları için seçtiği meslekler ise, devlet ve millet hayatında geçerliliği olmayan safsataşeylerdir.

Sanat, Allah’ave maneviyata yakın kimselerin uğraşıdır. Peki Neden materyalist, marksist sürülere kaptırılıyor.Buayıp kimlere aittir

 

Osmanlı memurları içki aleminde resmi koy

 

MAAŞLI DEVLET ERKANIEŞKİYA TAKIMINA TESLİM Mİ

 

216Osman Ağa, Kale'nin bahçesindeki çayırlıkta çayını yudumluyordu. Arkadaşlarından Celal, ağasının kağıda aldığı notların bitmesini bekler bir edâdaydı. Osman Ağa, şiir yazsa gerekti ki; bir kaç satır veya bir kaç kelime yazdıktan sonra, tâ uzaklara, Eskigümüş köyü'ne doğru bakıyor, düşünüyor, düşünüyor ve sonra yine bir kaç satırdaha yazıyordu.

Celal, Mızraklı İlmihal kitabını karıştırıyordu.

Bir ara, Osman Ağa, ağzını kapayarak uzun uzun esnedi. Kalemi cebine koydu. Kağıdıda itinayla katlayıp, masanın üzerine bırakıverdi.

Celal:

-Ağa, sanırım şiir döktürdün. Öyleyse ve bir mânî yoksa okursan memnun olurum.

Ağasıgülümseyerek;

-Henüz tamamlanmadı. Bitirince ben sana bildiririm. Yalnız, senin bir şeyler diyeceğin olsa gerek.

-Nasıl da bilirsin ağam! İçim içime sığmıyor. Mutasarrıf Hasan beyin tayin olmasından sonra işler yine kötü gitmeye başladı. Gelen adam hödüğün biri. Makamını koruma dışında bir gayesi yok. Makam ona bir pâye vermediği gibi o makama hiç bir katkıda bulunamıyor. Bunu fırsat bilen bir kısım memur takımınıntam bir lâyüselliğe düştüğünü biliyorsun.Şimdi de, çok çirkin olaylar cereyan etmeye başlamış.

Sömürücü ağa takımıyla el ele vermiş eşkiya takımı, paranın edinilme kanallarına, kendilerinin çevirdiği kanunsuz faaliyetlerini görmemezliğe gelmesi için memur takımını tam bir

cendereye almış durumda. İri memurlar ya kumara, ya da fazla harcama alışkanlığına sapmışlardır.

Bunu hem yönlendiren ve hem de bataktan çıkaran bu eşkiya takımı ve ağa takımıoluyor. Sonra kurtarıcı pozlarında el uzatıp, tam anlamıyla gebe bırakıyorlar.

Gün geçmiyor ki; bağlarda, bahçelerde memur takımınınkatıldığı, masrafını eşkiyanın, ağaların karşıladığı eğlencelere, oturak âlemlerinerastlanmasın!. Bu durum halkın gözü önünde cereyan etmese bile, duyulmaması., görünmemesi mümkün değil. Çabucak kokuyor bu yakınlıklar.(1)

Kanuna, örfe olan saygı bu şekilde zede alıyor. Hele hele dinine, imanına, milletine saygın bilinen tiplerin de, bu ilişkilerde başı çekmesi aklı durduracak cinsten.

440Ne dersin ağam? Arkadaşlar sen bu hususu bir çıtlat dediler.

- Eğlenmek herkesin hakkı tabîi. Ama resmi görevli, eşkiya takımına, ağa takımına gebe kalır ve onun çöplemesiyle eğlence alemine dalarsa, oturak alemleri düzenlenirse, memlekette adâlet zedelenir.. Bu bakımdan, bu tam bir çöküşün işaretidir. Meseleyi siz uzun uzun düşünün. Bir toplantı tertipleyin Tepe bağlarında. Dökelim, düşünelim, yapacağımız şeyler varsa çaresine bakacağız tabii...

***************

135

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Mızraklıİlmihal:

 

Bu tip ilişkilerin tarih boyunca ardı arkası kesilmeyecek demekki.Osman Ağa’nın neslinden gelen birinin şahit olduğu duruma göre, 1994 yılındaefelerşehrinde bir memurun tayini sebebiyle verilen yemeğe ne kadar mafya üyesi varsa katılmışlardı. Su gibi akan masrafı mafya ödedi. Masalardagöbekatandansözlergetirildi.Kanunsuz adamlardan uzak durması gereken memur ve amir iç içe sohbet halindeydiler. Sonra da onlardan görev yapma beklensin. Çok geçmediki koku yayıldı. Yargıdakiiyibilenenler birbirlerine girdiler. Suçlamaların ardı arkasıgelmedi. Kimisi memuriyetten çıkarıldı. Kimisi işine devam etti. AÜma ortalığa yayılan koku, lağım kokusundan beterdi.

Sebebi mi? Devlet memurlarının mafya takımlarıyla senli benli olmalarıydı.

*************

İSLAM HURAFEYİ YASAKLAR

 

Gökçe Dede'nin rahatsızlığının arttığı, günlük ihtiyaçlarını yakınlarının yardımıylagiderebildiği söyleniyordu. Osman Ağa, artık Gökçe Dede'nin halkın önünde, binlerin önünde konuşma vaktinin iyice geçtiğini,Hak’ka doğru yola koyulmaya başladığını herkes gibi O’da biliyordu.

O'nu yormadan, onu üzmeden, son diyeceklerinin katipler tarafından tespit edilmesi gerektiğini düşündü. Arkadaşlarına görüşlerini açtı.

-Münasip, hemen gerekeni yapalım, dediler.

Geçen gün, on kişi kadar kendisini ziyaret edip, vasiyeti dahil, diyeceklerini tespii kararına vardılar. Osmanlıca yazısı seri olan iki kişiyi de yanlarına alarak evine vardılar. Karyolasında halsiz, bedenen küçülmüş, yüce bir tarih abidesinin yattığını gördüler. Rahatsız etmeden, sarsmadan elini öptüler.

Münasip bir lisanla, kendilerine tâkâtının yettiği kadarıyla nasihatlarini iletmesini istediler.

-Benim de.. aklımdan geçiyordu. İyi ettiniz.. çocuklar. Nefesiminin.. müsadesi nisbetinde aklımdan.. geçenleri diyeyim. Bu sözlerimi ne kadar iyi tespit ederseniz ve bölgemiz halkı tarafından tutulmasını sağlarsanız, o kadar faydalıolacağını sanıyorum.

Osmanlı'da ki inkıraz, haddi hesabı aşmış, bir felâkete dönüşmektedir. Irkî mülâhazayla hareket edenlerin, Haçlılar’ın ekmeğine yağ sürdüğünü görmek için çok çaba harcamaya gerek

yok. Osmanlı aydınları âcilen, birlik ve beraberlik için eğitimi hızlandırmalıdır. Aksi halde, düşmanın ayakları altında milletin hebâ olacağını söylüyorum. Bunu görür gibiyim.

Yetişen nesildeki aydın sayısı pek az da olsa, Batılı katledebilmek için heves duymaktadır. Ondan sonra millet başsız kalmış demektir. Sahte ve ihânete meyyal aydınlar türeyecek ve bunlar da sömürgeleşmeden rahatsız olmayacaktır.

Öyleyse, ilk hedef; ilmî ve teknik seviyeyi yükseltmek için maarife önem vermek olmalıdır.

Bu arada geniş topraklarda,bölücülüğe hevesli kadrolar iş başından azledilip, Osmanlı birliğine heves duyan kimseler, göreve getirilmelidir. Osman aydınının, imar faaliyetleri yanında

öncelikle Osmanlı adâletini yaşatmak için çok anlamlı çalışmalar yapmaları lâzım. İyi yetişmiş ilim adamlarından danışmanları olmalıdır.

Cehaleti koğmak için seferberlik ilân etmelidir.(1)

Batı'nın tahrikleriyle, Osmanlı'yı sonu gelmez harplerle zayıf düşürmek istiyenlerin oyunları bozulmalıdır. Millet uzun süre harbe girmemeli veya meşru müdafaa hâli doğduğunda girilmelidir.. Elde edilen gelirler, milletin aydın fikirlere sahip olması için harcanmalıdır. Ağa saltanatına, soyguncu düzene son vermek için vatanperverler el ve gönül birliği etmelidir. Memlekette, düşüncede, ilimde, teknikte ınkılâp yapmak gerekir. Ama hiç bir zaman bu taklitçilik şeklinde olmamalıdır.. Batı'nın bizi fersah fersah geçtiğini kabûllenelim. Ama, Batı'nın yaşayışını hiç bir zaman taklit yoluna gitmeyelim. Osmanlı'nın insancıllığı, azınlıklara olan müsamaha ve himayesi, akıllı bir probogandayla dünyaya duyurulmalıdır.

Taklitçi aydınını hemen geri hizmete almalı, uyarmalı, vatana, millete bağlı aydınlar işbaşına getirilmelidir.

Hurâfeyle amansız mücadele başlatılmalı, Kur'an'da, Hadisler'de yeri olmayan İsrailiyat ayıklanmalıdır. Dünyamı değiştirirken kısa kısa vereceğim misalleri sakın unutmayın. Hurafe

bir milletin köküne kibrit suyu döker. Öyleyse yaşayışımızdan bâtıl inançları mutlaka söküp atmalıyız. Din adamları en yüksek tahsili yapmadan göreve getirilmemelidir.

Hafızların, mukaddes dinimizdeki görevlerini kimse inkâr etmez. Ama sosyal yaşayışa, tahsilli din adamlarından başka kimse burun sokmamalı, diğerlerinin hükümleri ciddiye alınmamalıdır..

Kitaba bakma iddiasıyla, üfürükle hastalık iyi etmek gibi herkesin bildiği rezaletler son bulmalıdır.

Herkes haddini bilmeli, camilerde vaizler söyliyeceklerini ölçüp biçmeden ağızlarınıaçmamalıdır.

Azınlıklar arasından Osmanlı'ya bağlı olanlar hassasiyetle tespit edilip, temsil ettikleri cemaatlarının ezilmemesi için onların başarılı olması sağlanmalıdır. Onlar için açılmış yabancı okullar gereği gibi kontrol edilmeli, en ufak bir ihânetin üstüne yıldırım hızıyla gidilmelidir.

220Mezhepleri İslâm'ı güzelleştiren kuruluşlar olarak görmelidir. Bir mezhep mensubu, diğer mezhep mensubu için yalan ürütmemeli, kimseyi kimse aleyhinde konuşturmamalıdır. Bu vatanda yaşıyan herkesin ahlâkî seviyesi, bağlılığı aynıdır. Karıştırıcı olanları iyi tespit edip, yıkıcı faaliyetleri önlenmelidir.

Tarikat yarıştırması, suni, Alevî çekişmesi felâket getirir. Kim ki, bu yolda yıkıcılık yapar, Allah'ın affediciliğinden mahrum olsun.

Dini, korkulan bir müessese haline getirmemek gerekir. Eğiteceğimiz kimselere sevgiyle yaklaşmalı. Vaizler, hocalar Kallâ kuyuları korkutmalarından bir an evvel kendilerini sıyırsınlar. Din adamının para karşılığı aydınlatma ve Kur'an okuması cemiyete felâket getirir. Münâfıkların çalışmaları önlenmelidir. Ahlâkî bir seviye için el birliği etmeliyiz. Alimin ölümü, toplumun ölümü demektir.

Okumuşve araştırıcı olup, topluma yön vermek için gayret gösterenlerinizi koruyunuz. Değil şehirlerde dere tepe nerede olursa olsun din adına yanlış nutuklar atanları saf dışı ediniz.

Diğer din mensuplarına da iyi gözle bakınız. Yayma ve Hak’ka çağırma isteğiniz varsa bunu mutlaka, bilgi ve sevgi güzelliği ışığında yapınız. Kimsenin kanaatlerini kapı arkalarında haşin tavırlarla eleştirmeyiniz. “Gıybet, ölü eti yemek olduğunu” “gözden uzak tutmayınız.”

Bunun için sık sık toplantılar tertipleyip, iyiyi- güzeli birlikte konuşunuz.İslâm'a yapılan saldırılar “umudunuzu kırmasın.”Yahudiler'e mutlaka dikkat edin. Bu çalışkan insanlardan büyük bir kısmı bâtıl görüşlerle dünya hâkimiyeti peşinde koşturmaktadır. Ama, ferdî olarak onlara da kimseden farklı davranmayın ki, gönlünde iyilik olanlarını küstürmeyin. Niğde'de yerleşmiş olmamaları sizi yanıltmasın.

Hazreti Adem'in torunları olduğunuzu hiç bir zaman unutmayınız.

Aklınıza uymayan meselelere; cami hocasının verdiği cevaplar, mantığınıza uymuyorsa Müftü’ye, o da yetmiyorsa Şeyhilislama kadar sorucu, müracaatçı olunuz. Bilmemek sizi utandırmasın. Öğrenmemek utanılacak bir olaydır.

Bid'at küfürden sonra en büyük günahtır.. Milletimizin özelliklerini korumakla,İslâm'ı yaşayışta olmayı birbirine karıştırmayın. Türk Türklüğünü, Kürt Kürtlüğünü, Çerkez Çerkezliğini, Zaza zazalığını yaşamakla ne millî bütünlüğe, ne de dine zarar gelmez. Bunun aksini söyliyenler mutlaka, İslâm'ı karanlığa götürüyor demektir.

Töreler, örf ve âdet tabiîki yaşayacaktır. Küfre giden tavırları elemek lâzım tabîi. Allah insanları kavim kavim yarattığına göre, onların töre tutkunluğunu kendisi istemiştir. Bu ilâhî kuralı değiştirmek istiyen yobaz kafa, hem uhrevî ve hem de toplum açısından hatâlıdır. Herşeyin üstünde dînin kuralları gelir ki; O'da hiç bir zaman aslınızı, ırkınızı, törenizi unutun diye bir hüküm ifade etmez.

Yalnız ve yalnız, ırk saikiyle hareket edip, İslâmî değerleri ortadan kaldırmamak gerekir. Irklar ve töreler yaşayacaktır tabîi. Ama İslâm birliği, İmparatorluk ilkeleri ve şanlıbayrağımızhiç bir zaman küçümsenmeyecek bir şemsiye olduğu unutulmayacaktır.

İmanıtehlikeye düşüren tavır sahiplerine, dikkat ve şefkatle yaklaşmak gerekir. Dine inanmayan bir kimse saldırgan değilse, son nefeste imana gelme ihtimâli gözden uzak tutulmamalı. İnançsızlığında kimseye zarar vermiyorsa, ona karşı zor kullanma hevesiyle dolmamak gerekir. O kardeşimiz için duâcı olunuz. “Yok edici olmak” asla tasvip edilemez.

Bilenle bilmeyeni hiç bir zaman bir tutmayınız. Namaz dinin direği olduğuna göre ihmal etmeyiniz. Ama ihmal içinde bulunanlara karşı içinizde bir üstünlük duygusu uyanmasın. Dedim ya, duâcı ve tebliğci olmayı unutmayınız. İbadetle amelikilisini unutmayınız.

........................................

222Katipler, çok süratli ve doğru, tek kelime kaçırmadan, mahirâne not tutmaya devam ediyordu. Ama, Gökçe Dedeyavaşlamaya başlamıştı. Gül suyuyla yüzü ve kolları Osman Ağa

tarafından hafifçe oğuldu.. "Konuşmakta zorlanıyorsa, noktalamasının uygun olacağı" münasip dille arz edildi.

Başıyla "tamam!", "Bitiriyorum" anlamına gelen işareti üzerine, Osman Ağa Dede'nin sakalından hafifçe öperek, geri geri çekilip, yerine oturdu. Gözlerinden sızan yaşı Dede'ye göstermemişti ama, etraftan da, Osman'ın gözlerinden akan mutluluk ve üzüntü duygularını ifade eden, huşu içindeki hâli, çehresi oradakileri yüce duygulara garg etti.

-Millet için, vatan için, din için cesur, gözünü pıtıraktan esirgemeyen kimselerin çoğalmasını sağlayınız. Burada ölçü saldırgan olmamaktır. Bananecilik felâkettir. Halk, câhil olursa aydın zorlanır. Öyleyse halkın kültür seviyesini yükseltmeyi ibâdet biliniz. Çoğu zaman aydınlar gaflet içinde olurlar.

Başka milletlerin yaşayışlarını taklit eder, milli ve manevî meselelere yabancıhareket ederler. O zamanlarda, gerçek aydınların yükü çok ağırlaşır. Güç işi başaranların gayretleri daha muteberdir. Bıkmadan mücadeleyi yürütünüz. İlim tahsilinin farz olduğunu herkese kabul ettiriniz. Kadınlarınızı, sakın olaki câhil bırakmayınız. Kadın evinin öğretmenidir. Kadının bu fiili, erkeği ve çocukları vasıtasıyla topluma yansır.

Toplumda, camiasında ki uyanık ve etkin uğraşları bariz bir şekilde görülmelidir. Yetkisiz ve nefsine esir kimselerin zararlarından bu milleti koruyunuz. Devlete bağlı olunuz. Devlet adamlarının âdil olanları için koruyucu ve destekleyici, zâlim olanına karşı direnme içinde bulununuz.

Adâlete isyan edip, dağa çıkanları çıkmazdan kurtarmak için seferber olunuz. Aflarınıve doğru yolu bulmalarını sağlayınız. Her akşam başınıza yastığa koyduğunuz da, Allah için, millet için ne yaptığınızı, dününüzden kazançlı sayılacağınız arpa dânesi kadar bir fiiliniz olup olmadığını mutlaka düşününüz.

Kâfir, zâlim, fâsık ve münafık şerrinden emin olmak için uyanık olunuz. Düşman bu gibileri hâkim etmek için desteğini onlardan çekmez. Memleketin gelir getiren kaynaklarını ele geçirirler ve halka rağmen, halkın maneviyatını öldürmek için mücadele verirler.

Etrafa yağdırdıkları iftira ve isnatlarla vatanperverleri hareketsiz halde tutarlar. Siz de bunlara karşı mücadele eden bahadırlara yardımcı olunuz.

Tarafsız davranmak yok olmaya adım atmaktır. Nemelâzımcılık, mahvınıza giden yolun başlangıcıdır.

Hurafe girmiş eve; güneşde, ilim de, insanlık da giremez. Öyleyse, en korkunç düşmanın hurâfe olduğunu bilip, kızımızı, kadınımızı, erkeğimizi hurâfeden koruyunuz.İslâm kılığına bürünebilen hurâfe dünyada ki en korkunç kavramdır..

Beni sabırla dinlediğiniz için hepinizden Allah razı olsun!

 

***********

(1

 

 

1) Bu konuyu ben okuduğunuz gibi işledim. Niğde Orta okulunda ve Lisesinde (1953-1958) öğretmenim olan Pek kıymetli Yazar Ali İhsan Beyhan ile sizleri başbaşa bırakmak istiyorum..

KEMERHİSAR- BAHÇELİİnaçlar-, yerel adlar, takma adlar, ve sağıltmacılık.(Ali İhsan Beyhan)

Türk Halk Kültürü’nden derlemeler 1993 adlı kitapta çıkan uzun makalesinin kısaltılmış şeklidir. Yörenin bir kısım inançlarınıaktarmasından önce, yöreyi nasıl tanıtmış onu bir izleyelim:

Bu yöre, Milattan önce taş, tunç devirlerinden başlayarakuygarlıkların beşiğidir.Eski Kapadokya’nın başkenti Tunova’dır.

Batı Roma imparatorluğu zamanında dini lider piskoposun bulunduğu, başkentTyana olarak önemini sürdürmüştür. Yer altı kentleri, 4 km.su kemerleri, bir çok tarihi kalıntıları günümüze değin ulaşmıştır.Eski İpek yolu ile Sinop Kilikya yolu bu yöreden geçmiştir.

İslamiyetin Anadolu’ya yayıldığı zamanlar olan, 8-9.yüzyıllarda buralardainsan kafalarından kaleler yapılacak şekilde kıyımlar olmuştur. Toroslardaki göçer Türkler zorla getirilip yerleştirilmiştir. (1202)

Selçuklular devri’ ndeNiğde ve Aksaray’a önem verilmiş, Tiyana yöresi unutulmuştur. 15. Yüzyıldan Cumhuriyetle yönetildiğimiz yıllara kadaryöreye hiç katkıda bulunulmamış, yalnız vergi ve asker alınmıştır.

50-60 senedirCumhuriyetin siyasal görüntüsü bölgeye de yansımıştır.

Havuz(Şimdiki köşk) üzerine kurulmuş, Jüpiter tapınağısu kemerleriylePampülüs’ünköşküne bağlanmıştır. Şimdi adı Kemerhisaür olan yere, Kemerler üzerinden su götürülmüştür.

Yöre’nin kuzeyinde, Peldacı, güneyinde Salmanlı,batısında İftiyan (Yedi odalar)a el dokunulmadığından tarihi zenginlikler toprak altında kalmıştır..

...........................

Ben, bizim yörenin bireylerinden biri olarak, halk ekiniyle ilgili birikimlerimi unutulmuşluğunun örtüsü altında bırakmaya gönlüm razı olmadı. 60-70 yıldan bu yana bildiklerimi, araştırıp derlediklerimi yazmayı yörem için yapılması gerekli bir görev bildim.

139

Bizim Yöre’nin İnançları:

 

İnançlar Halkbilim kapsamı içindedir. İnsanların davranışlarını yönlendirmede etkindirler.

............

İnançların tümüyle, hepisinin iyi olduğu hiç bir zaman söylenemez. Bazıları vardır, insanların özgürlüklerini kısıtlamıştır.Günahla korkutup, sonunda başımıza bir uğursuzluk getirir diyerek göz dağı vermişlerdir.

..... İnançlar tek tek alınıp incelendiğinde; içlerinde iyilerine de rastlanabiliyor.İster benimsiyelim, ister benimsemeyelim, unutmayalım ki, hemen hepimiz yıllarca bu alışkanlıkların, bu törelerin, bu örflerin içinde yoğrulduk.Devinimlerimizin kökeninde, düşüncelerimizin altında, karekterimizin özünde, az ya da çok inançlarımız yatmaktadır. Bunlarıgöz önünde tutarak, ben kendi yöremdeki (Tarihte, Kapadokya’nın başkenti Bahçeli- Kemerhisar) inançlardan aklımda kalanları, yakınlarımdan duyduklarımıderledim:

Ayağı büyük olan: Çileli olur.

Ayağı büyük, mihnetli, başı küçük devletli olur.

Boyu kısa (Bodur) olan aksi ters olur.

Boyu uzun olan cennete gider.

Boğazı tıkanan kimseye kısmet gelecektir.

Başı büyük olan akıllıdır. Büyük adam olacaktır.

Baykuş öterse, acı bir haber duyulacaktır. Birinin üzerinden atlanırsa, atlayan kişinin boyu kısa kalır.

Burnu büyük olan nankör olur.

Burnu kaşınan yakında ağlayacaktır.

Başkasının sağ, ya da sol kulağının çınladığını bilen kimse cennete gider.

Cenazeyi mezara koyduktan sonra, doğrudan doğruya eve gelinirse, eve yeniden ölüm getirilmiş olur. Bu sebeple helaya uğradıktan sonra eve gelinir.

Cuma günü çok uyunursa, uyuyan kimsenin uykudan deli olarak kalkacağına,ölen yakınlarına eziyet edileceğine, sevdiklerini kayıp edeceğine inanılır.

Cuma günü çamaşır yıkanırsa, evde bulunmayanların dönmeyeceklerine inanılır.

Cuma günü ölenlerin günahları bağışlanır.

Cuma günü ev süpürülerse günahtır.Evinbereketi kaçar.

Cuma günü tırnak kesilirse hem günahtır, hem de yoksul kalınır.

Çocuk ana babasına çok düşkünse, ceviz yaprağıkoklatılır.

Çocuk ayak parmağını ağzına alıp emerse, yanına kardeş istiyor demektir.

Çocuğun beşiği boşken sallanırsa, çocuğun öleceğineinanılır.

Çocuk doğar doğmaz tuz ekilirse, sesinin güzel olacağına inanılır.

 

Çocuk boynundan öpülürse, geçimsiz, küskün olacaktır demektir.

Ayakta yemek yenilirse, yenen yemek dizlere gider.

Dili kaşınan kişi biriyle kavga edecektir.

Dilini ısıran kişi tatlı yiyecektir.

Diş bulguru, bebeğin ilk dişi çıktığındabuğday ya da mısırdan bulgur kaynatılır. Bebek oturtulur. Önüne çeşitli eşyalar konur.Bunlardan örneğin makası alırsa terzi, kağıdı alırsa katip olacağına inanılır.

Dişlerinin (üst ön) arası açık olan kısmetli olur.

Dişleri üstten çıkanın ömrü kısa olur.

Dişleri seyrek olan yalancı olur.

Dolunun dinmesi, evin ilk çocuğu avucuna üç dolu alır,onları çıplak koynuna koyarsa dolu diner.

Domuzun adını anmak: Domuz sözcüğü ağzından çıkan kimsenin kırk yıl kısmeti kesilir.Bunun için“Dağda gezenin adını sakın ağzına alma denir”

Dudağını emen kişinin katil olacağına inanılır.

Düz kaşlı olan kimse zeki olur.

Düz taban kimse uğursuz olur.

Dul kadın gelin olup, duvak örterse, o yıl hastalık çok olacaktır.

Düşünde al at görmek, murat almaktır, dileğine kavuşmaktır.

Düşünde diş çektirmek, acı çekmektir.

Düşünde dolabın kapağını açık bırakmak, düşmanın ağzının açık kalmasıdır.

Düşünde et görene kısmet gelecek demektir.

Düşünde kirazı kararmış görmek, umut ettiği şey olmayacaktır.

Düşünde kirazı kızarmış görmek,umut ettiği şey olacaktır.

Düşünde köpek ısırması, üzüntü çekmek, acı duymaktır.

Düşündeışık (ay) görmek: Hayırlı bir haber almaktır.

Düşünde manda görmek: Azraili görmektir. Uyanınca yastık ters çevrilir.

Düşünde ölü görmek, diri görmektir.

Düşünde yılan görmek, düşmandır.

920Düşte eve kara kap getirilirse: Kara haber aydınlığa çıkacaktır.

Ekmek yerkenyarım bırakmak ve ekmeğin üzerinden atlamak günahtır.

Eli büyük olanın mutlu olacağı söylenir.

Eli uzun olanın hırsız olacağı söylenir.

Eli soğuk olanın kalbinin sıcak olduğu söylenir.

Erkek iki kadın arasından geçerse iyi değildir.Kadınların kocalarının öleceğine veya boşanacaklarına inanılır.

Erkeğin sakız çiğnemesi: Ya atı ya da eşeği ölecektir.

Evin temeline kan akıtılmazsa, yapılan evin temelinde mutluluk olmaz.

Eve domuz yağı getirilirse: Geçimsizlik olur. Nereye sürülmüşse onun atılması gerekir.

Evlenme sırası: Büyük kız, ya da büyük oğlan dururken küçüğü evlendirilmez.

Evde bir şeyin kırılması: Başa gelecek bir bela bununla savuşturulmuş olunur.

Elli ikinci gece: Yeni ölenin elli iki gün ayakta durduğuna inanılır. Elli iki gün sonra eti kemiğinden ayrılır.Acı çekmemesi için mevlit okutulur. Ruhuna dua için yemek yedirilir.Çekilen yas, elli iki günden sonra biter.O gün hamama gidilmez. Radyo ve TV açılmaz.

Fare evde dolaşırken görülürse: Eve hırsız gelecektir.

Gece ıslık çalınırsa: Başına şeytanlar toplanır.

Gece sakız çiğnenirse: Ölü eti çiğnenmiş olur.

Gece yılandan konuşulursa: Düşmanlar uyanık demektir.

Gece aynaya bakılırsa: Yer gök sallanır.

Gece ev süprülür ve süprüntü sokağa atılırsa:O ev, yokluktan kurtulmaz.

Gece tırnak ya da saç kesilirse: İyi sayılmaz, evin bereketi kesilir.

Gelin eve geldi zaman çömlek kırdırılırsa:Düşmanların gözü patlamış sayılır.

Gelin geldiği zaman kurban kesilip kan akıtılır, kurbanın üzerinden üç kez atlanırsa: Gelin uğur getirdiğine inanılır.

Gelin geldiği zaman tatlı yedirilirse:Dirliğin, düzenin iyi olmasını istemektir.

Gelin eve geldiği zaman, su dolu testi kırdırılırsa:Kırık parçaları kadar çocuğu olacak demektir.

Gelin giysilerini güveyinin giysileri üzerine asarsa:, nikah kıyılırken ayağını güveyinin ayağı üzerine basarsa:Ona sözünü tutturacak demektir.

Gelin eve girerken, gireceği sırada yağla bal kapıya sürülürse: Birlikte tatlı-mutlu geçim yapacağız demektir.

Gelin kapıya gelirken, başına buğdayla para serpilirse: Eve bereket geleceğine inanılır.

Gelin eve geldiği zaman çömlek kırdırmak: Kötü gözle bakanların gözleri değmesin diyedir.

Gelin gerdeğe girmeden yatağının üstünde oğlan çocuğu yuvarlanır ki, oğlan doğursun diye.

Gebe kadın tavşan eti yerse: Doğacak çocuğun dudağıyirik olur.

Gebe kadın çocuğunun güzel olması için:Kiraz ve girabolu yemeli, aynaya ve güzel çocuklara bakmalı. Aşerdiği zaman beğendiği meyvalardan yemelidir.

921Göz değmemesi için: Çocuğun sırtına mavi boncuk dikilir. Cebine ise şap konur.

Göz değmesi (Nazara uğramak) Beğenilen bir şeye: Maşallah gözüm değmesin! Denmezse göz değer.

Göz kapaklarını yedi kez açıp kapamak. Cinleri öfkelendirir.

Gözleri çukur olan: Hain ve acımasızdır.

Gözün kanlı olması: O kimsenin katil olacağına delil sayılır.

Gözleri mavi olan: Baktığı kimseye nazar değer.

Gözlerin sık sık seğirmesi:Yolcusu gelecektir. Görmediği bir kimseyi görecektir.Baskasınca anımsanmaktadır.Çöp yapıştırılrsa göz seğrimesi duracaktır.

Güzel şeylere nazarlık dikilirse: Kem gözler onun üzerine çekilir. Nazar değmesi önlenmiş olur. Bu nedenle çiçeklere yumurta kabuğu,küçük tosbağa kabuğu,it boncuğu, mavi boncuk asılır. Bostanlarda sırıkların ucuna ölü hayvan kafası takılır.

Hamamdayken, banyo yaparken, kim küçük abdestini yaparsa:Rüyasında korkutulur.

Hamile kadın, acı şeyler yemek isterse: Bebeği olan tatlı şeyler yemek isterse kız doğacaktır.

Hanede bir düğün yapılır, iki gelin getirilirse:Gelinlerden birisinin öleceğine inanılır.

Havluyu bir başkası da kullanır, yüzünü silerse: Kullananların arasında geçimsizlik çıkacağına inanılır.

Her evin bir bekçisi olduğu söylenir, o da yılandır.

Hırsızı ve çaldıklarını bulmak için kitaba baktırılır, yıldız sürdürülür.

İnsanın giysisi üzerinde iken düğme ve sökük dikilirse; aklı dikilir.

İki kişi aynı zamanda su içerse: İkisinin birlikte öleceğine inanılır.

İlk pişen ekmeği kim yerse:Karısının öleceğine inanılır.

İnsanın üzerine doğru esnemek ve genleşmek: Uğursuzluk sayılır.

Karga öterse, kötü haber alınacaktır.

Katır doğurursa, dünya batacaktır.

Kedi ayağını yalarsa: Eve konuk gelecektir.

Kediler evde boğuşursa: Evde kavga çıkacaktır.

İnsan, kendini, kelden, körden, topaldan sakınmalıdır. Onlardan zarar geleceğine inanılır.

Kahve fincanın tabağına kahve dökülürve tabak değiştirilirse: O evin erkeği bir kez daha evlenecektir.

Kız evinden gelini alıp çıkarken, kız yanındanolanların ellerine çöp verilmesi: “Aldık kızınızı, it yalasın yüzünüzü” anlamına gelir.

Kırk Perşembe günü çamaşır yıkayanın dileği kabul edilir.

Koyunlara eziyet etmek:Koyun melaike olarak kabul edildiği için günahtır. Öldükten sonra koyunların üzerine binilerek sırat köprüsünden geçileceğine inanılır.

Köpek ulursa; o semtten ölü çikacağına inanılır.Köpeğin gözünde perde olmadığındanAzrail’in geldiğini gördüğü için ulur. Ekmek verilerek susturulur.Köpeğin yaşıyerine (melesin de denir)

922Kulağın uzun olması: Ömrünün uzun olacağını gösterir.

Kulağın küçük olması: Eşinin güzel olacağınıgösterir.

Kulak kaşınırsa yağmur yağacaktır.

Kedi öldüren: Tüyü sayısınca cami yaptırsa günahınıancak ödemiş olur.

Leyleği uçarken gören:O yıl içinde çok gezecektir.

Leyleği bir yerde dururken gören:O yıl içinde hiç bir yere gidemiyecektir.

Makas birine ağzı açık verilirse: O kişiyle küsülü kalınacaktır.

Makas çilpimek:İyi sayılmaz, uğursuzluk sayılır.

Makasın ağzını açık bırakmak:O gün evde kavga çıkacağına işaret sayılır.

Mısırı iyi patlamayan: Günücü ve kıskançtır. Bundan ötürü onun elinde mısır iyi patlamaz.

Nar yerken danesini dökmeden yiyen cennete gider.

Nikah kıyılırken bıçak ya da makas açılıp kapatılırsa: Güveyi gerdekte zorlukla karşılaşır.

Ölüyü gömerken: Toprak mezarına çabuk atılır. Kürek elden alınmaz, yere bırakıldıktan sonra alınır.Ölünün tabutu taşınırken sık sık el değiştirilir.Cenaze namazında bulunmak sevaptır.Tabut geçerken tırnaklar gösterilmez.

Ölü tabutta sallanırsa:O’nun arkasından bir kaç kişinin daha öleceğine inanılır.

Ölenin malı paylaşılırken: Ölü ayakta bekler.

Ölünün üzerinden kedi atlarsa:Ölünün hortlayacağına inanılır.

Ölünün üzerine bıçak koyma:Hortlamaması için önlem almaktır.

Ölünün gözü açıksa:Sevdiği kimse de onun arkasından ölecek demektir.

Ölenin arkasından ayna atılırsa:Aynanın yüzü gelirse o evden başka ölü çıkmayacaktır.Tersi gelirse çıkacaktır.

Parmağını birbirine geçirerek oturan kimseninbaşına bir bela gelecektir.

Parmaklarını çıtlatan kimse: Şeytanın tesbini çekiyor demektir.

Pazar günü: Dünyanın kurulduğu gündür.

Pazartesi: Hayırlı bir gündür. Yeni bir işe başlanır.

Parmağında beni olan kadın iyi yemek pişirir.

Perşembe hayırlı ziyaret günüdür.

Pıskırmak (Hapşırmak): Hapşıran kimse, biri beni aramıştır, der.Ardından; “Hayır., elhümdülillah” demeyi unutmaz. Kimin anladığını bilmek için baş ve şahadet parmağını ıslatır.Birbirine sürer. Bu parmaklar kendini anan kişiyi temsil etmektedir.Parmaklar göze sürülür. Eğer kirpik çıkarsa anmış olan, aklından geçen kişinin adını söyler.

Sabunu ele verirken:Sabunu alan kişiyle arası bozulmaması için elinin tersiyle verir.

Saçı zamansız ağarmak:Mutluluğun simgesi sayılır.

Salı günü uğursuzdur. Yeni giysi giyilmez.Ancak bu günün bir uğurlusaati var ki, o zaman iyi iş yapılır.Zira, Salı gün başlanan iş, sallanır.Dikilen giysi yanar.

Selâ vermekle: Ölenin sesli ilanı yapılıyor demektir.

Sevilmeyen rakamlar: 13 uğursuz sayılır. 58 kötü huylu kimseler için söylenir.

Sınava girerken okunan dua:Allahümme mim mesut:Hocaların ağızlarını kapa, dillerini tut, diyerek duvara bir iğne batırılır.

Sidik üzerinden atlanırsa:Cin çarpacağına, yedi yıl kısmetin kesileceğine inanılır.

Sini görme.Ölünün bulunduğu eve akrabağ ve komşularınsiniyle yemek getirir. Acılı olanlar, yoksul olanlar bu yemekleri yerler.Yeyip içilenlerin ölenin canına değeceğine inanılır.

Saç ve tırnakları ayak altına atmak. Günahtır, iyi sayılmaz.

Saçın üstüne basılırsa: O kimsenin başı ağrıyacaktır.

Saçı erken dökülen kimsenin çok çalışkan olduğuna inanılır.

Sabahleyin sol taraftan kalkılırsa:O gün yapılacak işler hep ters gidecektir.

Sol ayağa çorap ve ayakkabı önce giyilirse: Tüm işler istenildiği gibi olmayacaktır.

Soğan kabuğu yakılırsa:Soğanın kabuğu, şeytanın altını sayıldığından uğursuzluk getirir.

Sofrada yemeklerden birinden yenilip, diğerlerinden yenilmezse,yenilmeyen yemek yerinir.

Sofrada çok konuşan kimsenin ölürken dili tutulur.

Sofranın üzerinden atlayanın kırk gün kısmeti kesilir.

Sofra beziyle köpeğin önüne ufak dökmek:Bereketsizlik getirir.

Sokumu(Lokmayı) yarım bırakmak, sofrayı bekletmek: Günahtır, ayıptır.

Su içerken: El başa konup, çömelerek içilir. Böyle yapılmazsa, içilen su başa ve dizlere gider.

Süpürge ile vurmak: Vurulan kimse uyuz olur.

Süpürge süprüntünün üzerine bırakılırsa günahtır.

Süpürge çöpüyle diş karıştırılırsa evinkısmeti kesilir.

Suya taş atılırsa: Ahrette kirpikler çıkarılacaktır.

Şifa niyetine yemek: İlk kez yenen meyvelerin kendisine bir zarar vermemesi için söylenir.

Süreli ve önemli bir işe başlarken (Örneğin halıçizerken): İşin üzerine ilk gelen tembel, eli ağırsa o işin çabuk bitmeyeceğine inanılır.Bu nedenle eli yeğni, çalışkan kişilerin gelerek “Kolay gelsin” demeleriistenir. İş, sürüncemede kalmayacaktır. İşe başlayanların içleri rahattır.

Tabanın kaşınması: Yolculuk yapılacağına işarettir.

Tek kibritle üç sigara yakılırsa; yakanın karısının öleceğine inanılır.

Testi patlatmak:Karısı ölen kişi, yeniden evleneceği zaman, eşinin gözlerinin patlamaması için ölen karısınınmezarının başındatesti kırar.

Tırnağı kestikten sonra ateşe atmak: Kim atarsa, kolu titrer, felç olur.

923Tırnak üzerinde yuvarlak beyazlıklar olursa o kimse define üzerindedir.

Tırnağında beni olan kimse armağan alacaktır.

Tuvalete girerken sol ayak atılarak girilir.Çıkarken sağ ayak atılarak çıkılır.

Ulu ağaç kesmek:Kesen kimsenin başı beladan kurtulmayacaktır.

Vakitsiz öten horozun boynunu kesmek: Vakitsiz öten horoz yaşatılmaz.Çünkü böyle horoza sahip olan kimsenin başına bir bela gelecektir.

Yağmur damlası: Her yağmur damlasının bir melaike tarafından atıldığına inanılır.

Yağmurun saçı büyütmesi: Çocuklar başı açık nisan yağmuru altında dururlarsa saçları çabuk büyür.

Yağmur yağması için iki dul kadının çaya yakın kumlukta çift sürmeleri gerekir.

Yataktan kalkılırken sol taraftan kalkılırsa: O gün işlerin ters gideceğine inanılır.

Yedi Perşembe çamaşır yıkanırsa:Evde her isteyenin dolu dolu olacağına inanılır.

Yeni doğum yapan kadına ciğer yedirilirse: Çocuğu ciğerli, cesur olur.

Yemek yerken biri gelirse: “ Kaynanan seni seviyor, sofraya buyur!” denir.

Yemekten sonra sofra geç kaldırılırsa: Melekler ayakta bekletilmiş sayılır.

Yeni elbise giyilip te, su doldurmaya gidilirse, elbise su gibi akar, çabucak eskir.

Yeni elbise giyene; sırtında parçalansın denir.

Yeni doğan aya karşı, üç kulfü ve bir elham okunursa, okuyan kimsenin o ayki işleri yolunda gidecektir.

Yeni doğan ay, parmakla gösterilirse,parmakta dolama çıkar.

Yeni çıpkı (Deynek) vurulursa meleklerin ayağıkırılır.

Yere sıcak su dökülürse: İyi sayılmaz. Melekler korkutulmuş olur.

Yıldızın gök yüzünde akarken görülmesi: Tez ölüneceğini simgeler.

Yılanın ağzında nohut çimlendirmek: Yılanı gören kimse onu öldürür, Başını keser, ağzında nohutu çimlendirir, o nohudu kendi ağzına alırsa , hiç bir kimse tarafından görülemeyeceğine inanılır.

Yolda giden erkeğin önünden kadın geçerse: Uğursuzluk sayılır, işleri iyi gitmez.

Yolda giderken yılan görülürse: Uğur sayılır. O gün işler iyi gidecektir.

Yolda giderken tilki görülürse: Uğurlu sayılır, o gün işler yolunda gidecektir.

Yola çıkan yolcunun eve gerisin geri dönmesi iyi sayılmaz.

Yolcunu ardından üç taş atılırsa artık onun geri dönmeyeceğine inanılır.

Yolcunun eline iğne verilir de yolcu onu uzağa atarsaiğneyi vereni de yanına çekecek demektir.

Yolcunun arkasından ayna tutulursa işlerin yolunda gitmesi isteniyor demektir.

Yolcunun arkasından ev süpürülürse, Yolcu eve dönmez.

Yolcu “ucu yanmış bir siyah deynekle” yola çıkarsa:Uğursuzlukla karşılaşır.

Yumurta kabuğu yakılırsa, tavuk bir daha yumurtlamaz.

Yüzellik(Üzerlik) tütütmek: Her sayrılığa, özellikle nazar değmeye çok iyi gelir.

Yastık üzerine oturulursa: O yastığa yatanın başıağrır.

Yatarken başını koyacağı yastığı ters çeviren kimse: Nezle olmaz.

Yeşil soğanın sapı düdük gibi öttürülürse kıtlık gelir.

Bebekler çimdirilince ( Banyo yaptırmak) bir arpa boyu büyüyeceği söylenir.

Bayram namazından çıkanlar doğru mezar ziyaretine gitmezlerse: Ölenlere saygısızlık etmiş olurlar.

Beşik kertme, bebekken kız veya oğlan çocuğunun nişanlanmasına denir.

Çocuğun düştüğü yere tükürülür.

Çocuk uyumaz, ya da yemeğini yemezse, umacı geliyor, seni yer diye korkutulur.

Cünüpken yiyeceklerin başına varılmaz, bereketi kaçar. Böyle kimse yürürse bastığı yer kendisinden davacı olur.

Dilektaşı: Niğde’ de kaya oyuğuna üç taş atılır.Taşlar orada kalırsa murat olacak demektir.

Düğme giysi üzerinde iken dikilirse, iftiraya uğrayacaksın demektir.

Evlenecek kıza dolu testiden boş testiye su doldurması istenir. Hiç damlatmadan doldurursakız marifetli sayılır. Beğenilir. Peki, denir.

Evlenmek isteyen genç, pilava kaşığı diker ve hiç yemeden konuşmadan çıkar gider.

Gerdek gecesi gelinin yatağında çocuklu kadın yuvarlanırsa, gelinin de çocukları olacak demektir.

Gerdek gecesi tatlı geçmesi için, kız evinden bir tepsi tatlı gönderilir.

Gıybet etmek, dedikodu yapmak, çok günah sayılır.

Güneş doğmadan er kalkmalı, güneşi üstüne çavdırmamalı.Geç kalkan, işten, aştan kalır.

Güneşe karşı işemek, güneş batarken uyumak, uğurlu olmaz.

Güvercinin eti yenmez, çünkü onlar dem çekerek Tanrı’ya dua ederler.

İşe “Bismillah” diyerek başlanırsa o iş hayırlı olur.

Helva dağıtma: Cenazeyi mezara koyup geldikten sonra öü evinde helva dağıtılır.

Kan tutma: Adam öldüren, öldürdüğü kişinin yanından ayrılamaz hale gelir. Ancak, kanından içerse kan tutmazmış.

Duvar üzerinde kara kedi görmek, uğursuzluktur.

Kırk bastı: Kırk günü doldurmamış çocuklar yan yana gelirse, kırk basar hastalanırlar.

141Kızlık mendili: Gerdek gecesinde kullanılan mendil, dul değil, kız çıktı diye yakınlarına gösterilir.

Şeytan ağzına gem vurmuş: Sabah uyandığında ağzınızorla açmak.

Ölü evinde sabaha kadar ışık yakılır. Dua edilir. Karalar giyilir, ağıt yakılır. Ölenin ruhunun evde gezindiğine inanılır.

Ölen genç bir gelinse tabutun üzerine gelin duvağıörtülür.

Ölenin günahı çoksa, gece mezardan YANNI’ lar çıkartır, ayağa diker, karşıdan hızla gelip vurur, parça parça eder.

Yatağın başına Kur’an asılırsa, şeytan kovulmuş olur.

Yeminin bozulması için köpeklere ekmek doğranır. Başında çöp kırılır.

Yolda, evde, nerede bir ekmek ufağı görülürse alınır. Üflenir, ayak değmeyen bir yere bırakılır.

Yolda yazılı bir kağıt görülürse alınır. Bükülür, bir duvar deliğine sokulur.

Adak adam: Dileğinin olması için bir şey vermeyi,ya da kurban kesmeyi adamak. Aç karnı doyurmak, belli bir yara vermek, horoz ya da davar kanı akıtmak gibi.

Ay tutulunca onu kurtarmak için teneke çalınır. Silah atılır. Okunur. Sonra ayı tutan cadıların onu bıraktığına inanılır.

Kurt ağzı bağlama: Kurtların davarı yememesi için makas ağzı açıp kapatılır. Bir ipe sıkı düğüm atılır.

Kafa kafaya vurulursa: Kel olunacağına inanılır. Kel olunmaması için üç kez vurulur.

Kafada çukurluk görülürse, yeniden evlenileceğine inanılır. İki çukursa iki kez evlenecek demektir.

Çocuğun üzerinden atlanırsa boyu kısa kalır.

Yağmur yağması için, akan suya yumurta atılır. Suyun en hızlı aktığı yere ölü insan kafası sarkıtılır.

Yeni doğmuş kundaklı bebek yalnız bırakılırsa şeytan değiştirir.

Yeni doğan bebek, tuzlu su ile yıkanırsa, sesi güzel olur.

Yeni diş çıkarken, kız çocuğunun dişlerinden biri sallanır. Çıkartılır. Çıkan diş ineğin altına atılırsa, doğuracağı buzağının dişi olacağına inanılır.

Kaynaklar:

1. Anadolu konuşuyor. Vahap Okay.Okay yayınevi.İstanbul 1986

2. Doğu Anadolu’da eski Türk İnançlarının İzleri. Yaşar Kalafat. Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü Yayınları. Nu: 162, Ankara 1990

3. Umuru sıhhıye ve Muaveneti içtimaiye (Türkiye’ nin sıhhi içtimai coğrafyası cüz:2 Yazan Niğde Sancağı sıhhat müdürü Hayrı Efendi, Ankara 1338 (Eski yazı, sıhhiye vekaleti neşriyatı.)

4. Bahçeli köyünde yaşları 60’ın üstünde yararlandığımnice kişilerden bir kaçı: Çelenlerin Ferde Bacı, Talibin Azze, Fakıların Ayşana, Satin Mustafa, Çöz Ziya (Ziya Dayı),Çeleğin Irza,Akkızın Kadir, Etemoğlu Mittin,Tefçi Kör Koptur, Karabacağın Kadınaba, Sazcı Deli Mevlüt.

..........................

 

KLASİK TÜRK MÜZİĞİ

 

Dava adamlığı bizimkilerin sessiz sezsiz yürüttükleri bir konu haline gelmişti. Bir gün Tuncay, Osman Ağa'ya orijinal bir teklif götürdü. Bölgede klasik Türk Miziği sanatçısı olan ve bu işten anlayan, hatta zevk alan bir gurup var. Bizlerden biri bu hususta bir gurup oluştursa nasıl olur?

Osman Ağa gülümsedi. Tuncay'ın hedefini anlamıştı. Hareketleri daha da perdelemek hedefini güdüyordu bu teklif. Tesbihini daha da ağır ağır çevirmeye devam etti.

Halkın mutluluğu için gayret gösterilirken, bir kısım sömürücü takımının işi işti. Hele hele piyasadan buldukları köpekleri vasıtasıyla, bu gizli koruyucu teşekkülü bulabilmek için yoğun çaba harcıyorlardı. Bazan şüphe ettiklerişahıslar üzerine bu köpekleri salıyorlar ve belâ çıkartarak, vasfını ve dayanıklılığını ölçüyorlardı. Herkesi yıldıran bir hava yaratıyorlardı.

Düzeni ve kazancı iyi olan bir kısım nemelâzımcı takımı meselelere sahip çıkmak bir tarafa yıkıcı ve saldırgan olanlara daha yakın tavır alıyorlardı.Nemelâzımcılığı alçakça huy haline getirmişler, mücadelenin haklı tarafında görev almaya katiyen yanaşmıyorlardı. Allah korusun, bu acıklı gidiş dağa çıkanların sayısını artırmaktan öte bir netice sağlamayacaktı.

Hakkın ve adâletin savunulmasındaki bu yalnızlık, mücadelenin zorluluğunu artırmaktaydı. Öyleyse, bir takım yapmacık tavırlarla gizliliği sağlamanın faydasıâşikardı. Böylelikle, sömürücülerin ayak takımı köpeklerinin burnu koku almakta zorlanacaktı.

-Bizden kimi görevlendirmemi istersin? Diye sordu.

Tuncay sevinmişti. Teklifinin kabul edildiği anlamdaki bu soruyu en güzel şekilde cevaplamak için mehil istedi. Musukî konularının üstadı Aslan bey olduğu belliydi. Ama kendisiyle müşavere edip sonra raporunu sunmalıydı.

..........................................................

Aslan Bey;

-Ha aslanım ha, çeteciliği bırakıp bir de çalgıcılığa başlayacaksınız desene...Gülümsedi. Sincabı okşadı. Kelimelerin üzerin basa basa:

-Bu fikir kimin aklına gelmişse çok olumlu. Heyetleri teşekkül ettirmek benden, etrafında toplanmayı sağlamakta sizden! deyiverdi.

Tuncay mutluydu. Mesele çözülmüştü. Meseleye getirilen "Heyetin etrafında toplanma" gibi bir şart kendisini pek fazla ilgilendirmezdi. Zira, eğer Osman Ağa bu konuyu da Aslan Bey'in omuzlarına yükleyip yüklemiyeceği önemli değildi.

.............................................................

228Aslan Bey, Tamburi Emin Efendi'yle görüşmüş, kısa zamanda kısa zamanda bir fasıl heyeti teşekkül ettirilmişti. Mutasarrıf dahil, memleketin ileri gelenleri belli yerlere davet ediliyor ve fasıl heyetinin icrayı sanat etmesi sağlanıyordu.

Osman Ağa başta olmak üzere, çete mensupları tam kadro halinde bu toplantılarda rol alıyorlardı.

Fasıllardan birine başlamadan Aslan Bey'in bestekârlar, makamlar konusunda mufassal bir konuşma yapması istenmişti. Aslan Bey, iyi bir araştırmayla, şu malûmatı arz etti misafirlere:

-Her meslek ve sınıftan konuya yakınlık duyanlar vardır. Bestekarlar dendiğinde Abdülaziz, Abdülbaki Nazır Dede, Ahmet Necip Paşa, Aliksan Efendi, Atullah Dede Efendi, Aziz Dede, Basmacı Akti Efendi, Hahamcı Zâde İsmail Efendi, Şirugâni Derviş Ali, Eşrefoğlu, Şahinbeyzâde İsmail Efendi, Eşrefoğlu, Şahinbeyzâde Eyyubi Mehmed Bey, Farabî, Giriftzen Asım Bey, Hacı Bayram Veli, Hacı Faik Bey, Hacı Haşim Bey, Hacı Kirami Efendi, Hafız Post, Haham Ağa, Hatip Zakiri Hasan Efendi, Hüsamettin Dede, Itrî Buharîzâde Mustafa, Kadıköylü Ali Bey (Enderunî) Demetrices Kan Demir, Kazasker Mustafa İzzet Efendi, Kemânî Ali Rıza Efendi (Beşiktaşlı), Küçük İmam,Hamparsum Limoncuyan, İkindi Mahmut, Mahmut Celalettin Paşa, Mevlevi Yusuf Dede, Musahip SaitEfendi, Mustafa Dede, Mutafzâde Ahmed Efendi, Nayi Osman Dede, İsmail Hakkı Nebioğlu, Nikoğos Ağa, Rifat Bey, Sadullah Ağa, Said Dede Efendi, Sakıp Mustafa Efendi, Suyoluzâde Salih Efendi,Şakir Ağa, Şeyh Vefa, Tamburi Ali Efendi, Tamburî Cemil Bey, Tamburî İshak Efendi, Tamburî Mustafa Çavuş, 3. Selim, Yusuf Paşa, Zekai Dede ve Kemençeci Vasilâki Efendi hakkında ve orijinal bilgiler verdi.

Makamların basit makamlar, şed makamlar, mürekkep makamlar diye ayrıldığını, Mürekkep makamların sekiz gurubunu misalleriyle arz etti.

Rast makamı, Suzidilâra makamı, Pencügah makamı, Nikriz makamı, Nihavend makamı,Neveser makamı, Suzinak makamı, Mahur makamı, Hicazkâr makamını kısa kısa anlattı.

Tanburi Ali Efendi'den bir curcuna'yı icra heyetiyle sundu:

 

Hey anlatayım halimi dildare ben hey

Derdi firaka arayım çare ben hey

Sabr edeyim nice bin âzâre ben hey

Yaş dökeyim yalvarayım yâre ben hey..

 

O'nu 3. Selim'in Aksak Semaisi takip etti.

 

Gülşende ine meclisi rindâne donansın

Gül devridir elde mey-i gülgün dolansın

Bir zevk edelim cam-u cemin ağzı sulansın

Ol gonca-i sermest sabah oldu uyansın

Ayine-i mül gül yüzünü görsün utansın.

 

Son olarak da;Tanburî Cemil beyin valsini sundular:

 

Sevdim seni ey işvebaz,

Çektiklerim tâkat güdaz

Bunca zaman ettim niyaz

Bilmem neden bu ihtiraz

 

Ey işve-baz ey servinaz

Sende beni seven biraz

Ey ruhnüvaz ey dilnüvaz

Hicrana ol sen çare-saz.

*********************

145

(1) Türklerin vakit geçirmeleri ve eğlenceleri: Türkler bütün hayatlarını içmekle, yemekle veya uyumakla geçirmezler. Onların oyunlarını ve boş vakitlerini nasıl geçirdiklerini de görmek lazımdır.Türkler bizim yaptığımız gibi bir odada veya bir yerde gezinmezler. Bu şekilde yürüyen Frenklerle alay ederler. Onlara deli derler. Bir o tarafa bir bu tarafa giderek, ne yapmak istediklerinisorarlar?

Evde olduklarızamandivanlarıüzerineotururlar. Eğeryalnıziseleryauyurlar veyaçubuk ile tütün içerler yahud da tanbur adını verdikleribir çeşit çalgının tellerine dokunurlar. Melodi pek hoş olmasa da bunu bütün gün sıkılmadan çalacaklardır. Eğer okur yazar kişiler iseler, ya bazı kitaplar okurlar yada yazarlar. Eğer arkadaşları varsa konuşarak ya da bazı oyunlar oynayarak eğlenirler.

Onlar kağıt ve diğer şans oyunlarını hiç bir zaman oynamazlar. Fakat sadece satranç, tavla, tokurcun oyunu ve buna benzer diğer oyunları oynarlar.Fakat zengin veya fakir hiç birisi aralarındaher hangi bir kavga çıkmasın diye ne para ve ne de kıymetli şeyler karşılığında oyun oynamazlar. Akşam yemeklerinden sonra baş başa hiç konuşmadan oyun oynarlar. ve ancak içlerinden biri kaybedincehiç konuşmaksızın tekrar oyuna başlarlar.(Jean Thevenot A.G.E. s.93

 

ACI VE KÖTÜ EYİLİMLER

 

Osman Ağa’nın vatan ve millet yolundaki bu çalışmalarının hiç bir zaman şahsi bir hedefi, menfaatle bağdaşan yanı olmadığını dava arkadaşları biliyordu. O’nun sırf Allah rızası için bu milletin bütünlüğü ve Osmanlı’nın yarınları için şahsini ve ailesini tehlikeye soktuğu arkadaşlarınca malumdu.

Yer yerinden oynardı da, Osman’ın bu kelleyi koltuğa alma macerası hiç bir zaman kişisel bir yarar olarak yorumlanamazdı.

Hal böyle iken, nedense. Osman Ağa arkadaşlarında son zamanlarda (bir yere bakışlık!) hissediyordu. Meseleyi iyice anlamadan bunun sebebeni sormayıonuruna yediremedi. Çünkü kendisine taparca sadık Dervişler’in, ... bu hale gelebileceklerini, kafalarına takılan bir ko8nu var olsa ondan gizleyeceklerini hiç sanmıyordu.

Bu insanlar zamanında tamamen kendi istekleriyle hizmet yolunu seçmişlerdi. Kimse onları zorlamamıştı. Hatta işin şekillenmesinde en büyük isteği onlar göstermişti. Osman liderlik ummadığı ve talep etkmediği halde onların etkisiyle ve zorla kabul etmişti.

Öyle ise noluyordu şimdi? Yok canım bu derecede kötümser düşünmemeli miydi yoksa? Ama, Osman’ın gözünden karıncanın kanadını kıbrattığını bilen Allah’ın verdiği sezgiyle evet, Osmanın gözünden bir şey kaçmazdı. Bu suskunluğun, bu öne bakışın altında fesat kaynatanların olması mümkündü.

Osman sedire uzandı. Her zaman yaptığı gibi gözünü sapında altın kakmalar bulunan kılınca dikti. Baktı, baktı.. Hançeresine gelen sıkışma ile bir adet öksürdü. Bakışlarını bir başka alana kaydırmadan aynı noktaya devam ettirdi.

Böyle bir süre kaldıktan sonra yavaş yavaş doğruldu. Pencerenin önünde heybetli bir bekçi gibi bekleyen ve doğunun bütün sırlarını sakladığını ima eden “İt ulutmaz dağlarının” heybetini düşünmeye başladı.

Atına atlayıp, Üçkapılı yaylasına doğru uzanmayı düşündü. Düşündü. Hayır bu zamanda şehirde olanları takip etmeliydi. Zira, Üçkapılıda geçecek zaman düşüncelerini, kötümser teşhislerini haletmezdi. En iyisi hiç belli etmeden yere bakanların yürek yakıp yakmayacaklarını anlamalıydı.

Arkadaşlarının yere bakmaya başlamalarının arkasında kendi tavırlarının eksikliği bulunup bulunmayacağını en tarafsız bir şekilde aklından geçirip, eleştirdi. Hayır hayır. Hiç bir zaman ne hissi ne de düşüncesiz davranmamıştı.Tatlı sert, namuslu, etkilidavranışlarıihmal etmemiş, devamlı okumasıyla da fikri gelişimleri zaman zaman onlara aktarmıştı.

“İt ürür kervan yürür!”anlamında davranışların sahibi olmamış, onların kendisine gösterdiği saygının sırf dava icabı olduğunu, kişisel olarak kimseden“okkalama” beklemediğini zaman zaman söylemişti. İma etmişti. Bu konuda hassasiyetini bilen arkadaşları da fırsat bulunca “bu meselenin anlaşılmakta olduğunu!” beyan ederlerdi.

Yaşanan hayat iki yüzlü olmaya deymezdi. İnsanın heybediki ip gibi değil, sadaktaki ok gibi olmalıydı. Gerçi hiç bir zaman kazık gibi olup, gaddar, kaba ve zorba olunmamalıydı. Ama, yerine göre, sağde yağdan kıl çeker gibi omlayların bünyesine göre tavır takınmak en iyisiydi.

Yaşanan hayat, yalancı dünya ahayatıydı. Önemsiz değildi. Önemliydi. Zira burada geçecek hayattaki sınav öbür gerçek hayatın tapusunu almayısağlardı. Ama, oraya varınca tirilyonlarca yıl devam edecek bir ömür söz konusuydu.

Bu kısa imtihan havasında ise, gereğince tavırlar takınmalı, hem sınavın iyi geçmesini sağlamalı, hem de bu dünyanın yalıncı lezzetlerinin tadını damağa iyice yerleştirmeliydi. Nefsin günahsız davranması için elinden geleni yapmalı, sınavı iyiliklerin ağır bastığı hava içinde yürütmeliydi.

“İki dünyada yüzün ak olmasına!” ideal olarak bakmalı, bu ülkünün gerçekleşmesi için de büyük çaba harcamalıydı. İnsan oğlu çamurdan yaratılmıştı. Yüzde yşüz günahsızlık peygamberler için bile düşünülemezdi. Önemli olan elinden geldi kadar kul hakkı yemeden, mazlumun gönlünü kırmadan, kimseye kötülük yapmamaya çalışarak yaşamaktı.

Eğer yaşarken varım demek mümkün ise kuş boku gibi olmamak, bir şeylere mutlaka karışmak gerekliydi. Ama bu karışma esnasında bir takım kişilerin gönlü kırılırmış. Kötü davranan bir çok kimse sana cephe alırmış, iftira edermiş. Hiç önemli değil. İnsanın yüreğinde kendisini haklı bilmesi, bu haklılıkta mantıklıbir düşünce ile insanın kendisini temize çıkarabilmesi önemliydi.

İdeolojik yanı olmak, bir bakıma insanın akılsız davranması demek olduğunu kendisi iyi biliyordu. Ekmek elden su gölden yaşamak varken, gelen ağam giden paşam demek varken, nerede akşam orada sabah demek varken, neden böyle bir yolu seçiyorlardı. İnsanoğlunun bomboş yaratılmış bir hayvan olmadığını düşünüyordu.

İnsanoğlu, hiç bir şeye aldırmadan, mise ile kötü olmadan, kimsenin tavuğuna kişt demeden yaşamasını becerebilirdi. Ama o zaman ahırda önüne iki tabla saman dökülmüş hayvandan, inekten, eşekten ne farkı olurdu?

İnsanın insan olarak yaratılmasının kendisine bir takım haklar tanınması anlamına geldiğini gibi bir takım borçları da boynuna yüklediğini anlaması insan olmasının anlamını idrak etmesi gerekiyordu.

Eylimse gğreken yerlerde onur ve kişiliğini koruyarak eğilmesi, dik durması gereken yerlerde de hiç bir şeyden korkmadan becerebilmesi ne güzel olurdu. Bunu anlamayan bir takım insan eyilmesi gereken yerde kazık gibi durarak kinlik yaratıyorlardı. Kazık gibi durması gereken atmosferler de de, eğiyilerek insanlık onurunu ayaklar altına alıyorlardı.

Bir insanın gerçekleri öğrenerek, bizzat müşahade ederek, Allahına sığınarak, tedbirlerini alarak vatkanı ve milleti için mücade etmeyi kendisine düstur etmesi bir seviye meselesiydi.

Bu seviyeyi gurur ve kibir için değil, başkalarına reklam yapmak için değil, içindeki vicdan ve doğruluk için yapmalıdır.

İnsan hper zaman onur ve haysiyet için varım diyebilmelidir. Ama, bunun mücadelesi çok zormuş. Önüne gerilen haksızlıklar, kötülükler, şerefsizlikler deryasında mücadelesi kendisine çok pahalıya mal olurmuş. Bu olabilir. İnsan kendini zor şartlara hazırlamalıdır. Her kötüyü öğrenmek için kötülyük lyapmasıgerekmez ama, her kötü şartlara tahammül için kendini hpazırlıklı kılması bir bilinç meselesidir.

Kötülüklere karşı mücadele etmek Hak’kın rıza göstereceği, insana yardım edeceği bir tutumdur. Mücadeleyi yerine göre sevmelidir. Ama haksız davaların mücahidi olmalalıdır. Doğruların, güzellerin, iyilerin korunması için mücade etmelidir. Bu yolda zorluklar olursa, “erkek koyun eti tillede yakışır”ata sözünü hiç unutmamalıdır.

Ne anlama geliyor bu söz? Eğer bir insan mücade ettiği konuda yararlıolabilecekse ölse bile önemli değil. Koyun eti, insanlara faydalı omlmak için yaratılmıştır. Öyle ise koyun yaratıldıktan sonra ömrü boyu kırlarda dolaşsın diye değil, dişi KOYUNLARLA ÖMRÜ BOYU SEKS HAYATI YAŞASIN DİYE DEĞİL, YERİGELİNCE KESİLİP, ETİ KASABIN CEMEKANINDA BULUNAN kancaya takılsın! diyedir. Koyun eti orada güzel görünür. Başkaları bu etten orada görüp, satın alıp faydalanır.

Erkek koyun eti tillede yakışır. Bir insan davası uğruna yerine göre hapse girer, dayak yer, iftiraya uğrar, ter akıtır, ızdırap çeker. O zaman mücadelesinin sevabı yazılır.

İşinden evirne, evinden işine, hiç bir olaya bulaşmadan, yıllar boyu cereyan eden her haksız olay karşısında kaçan, saklanan, fikrini söylemeyen insanların mutluluğu, zenginliği, rahatlığı çirkindir.

Bir insan düşünün. Menfaati olursa takla atmasını beceriyor, iş başına kim gelirse gelsin hemen ondan görünüp, toplumun imkanlarından faydalanıp, işlerini yoluna koymasını beceriyor. Ama, daima kuvvetliden, iktidardan, görünüşte haklıdan yana olup, hiç bir zaman Hakkı yerden tutup kaldırmaya omuz vermiyor.

Alnından mazlumların savunulması,desteklenmesi için bir damla ter akıtmıyor. Hakkı ifade için toplumdaki konuşxkmalara katılıp tek kelime söylemiyor. Nerede ağırlık varsa oraya katılıyor. Bu gibiler insan değil, olsa olsa insan müsfettesidir diye düşünüyordu.

Osman Ağa, güneşin Tam İt Ulutmaz’ın tepesine dikildiği anda kollarınıkaldırarak gömleğini, işliğini bükmeye başladı. Abdestini alıp, vücuduna kaplayan ateşi söndürme isteklisiydi. Tansiyonunu ayarlayıp., acılarının etkisini azaltma peşindeydi. Ve asıl hedefi, kainatı yaratan ulu Allah’ın rızası için farz olan namaz ibadetini yerine getirmek için harekete geçiyordu.

 

Minarede ezan okuma resmi

 

SABAH EZANI OKUNURKEN FIRLADI

 

Yatarken kafasını çok yormuştu. Sabah ezanla kalkınca, camide hangi arkadaşına rastlarsa onunla konuşacak, bu durgunluğun yere bakışın sebeplerini anlayacaktı.

Ezan sesi kulağına gelince, şiddetli bir kalk borusuçalmış gibi oldu. Yatağından kuvvetle fırladı. Halbuki ilk kalkışın kanın hareket etmesine bağlı olduğunu ve biraz sakinlik istediğini iyi biliyordu. Bunları düşünecek durumda değilim, bu işbenim izzetinefsime pek dokunuyor, dedi.

Kalkış dualarını ezbere aniden okudu. Yüzünü kendisi ile kavga eder gibi yıkadı.Soğuk suyun gerili sinirlerini yerli yerine yerleştirdiğini hissetti. Ama, beyinden gelen etkileşmelerin tekrar tekrar kendisini gerdiğini hissetti.

Bu kadar sağlam karakterli arkadaşlarını etkileyen ne gibi sebepler vardı?. Bir kaç güne kadar bunu keşfetmezse, geçecek süre içinde, rahat yüzü görmeyeceğini pek iyi biliyordu.

Karanlık sülalelerden aldığı haberler oluyordu. Bölgede dönen olaylarda kötü davrananların cezalarının Osman Ağa’ya bağlı bir çete tarafından cezalandırıldığı haber alındığı söyleniyordu. Bu bakımdan Osman Ağa ve arkadaşları, onlara yakın olanların göz altından takip edildiği söyleniyordu.

Osman Ağa, olsa olsa böyle bir sebepten arkadaşlarıma ulaşanlar, fesat karıştıranlar olmuştur, diyordu. Ya da olsa olsa bunları arkadaşları da duymuşolmali ki, insanoğlu’nun bozulum yolunda özelliğini sergilemeye başlamışlardı.Kim derdi bir kaç yıl önce bu insanların böyle zayıf karakter takınacakları.Veya başka bir deyişle, o kuvvetli iradelerin yerini şimdi zayıf tutumlar mıalmıştı?

Davadan kaçan, suçluyacak bir şeyler mi aracaktı?

O Derviş’ler! Akıncı lakaplı, tüccarlıkta başarılı.Muhasebe bilgileriyle bölgede nam salmış.Osmanlı Devleti’nin sadık kulu. Kuvvetli vesağlıklı kişi. Babayiğitliğiyle tanındığı kadar, yüzü yumuşaklığı ile bilinendev insan.

Osman Ağa’ya işin başında en fazla baskı yapıp, lider olması için elinden gelini yapan fedakar kimse.

Ya Zenbil’in Celal.? Hiç bir bu günlerde surat asacak, ya da düşünceli davranacak deseler, o günlerden inanılır mıydı? Paylaşamayacak ne vardıortada?Herkes fikrini açık açık söylese ve eğer gidişatta bir değişiklik yapılacaksa, birlikte karar verilseydi ya?

Sarışın, Yeşilgözlü bu sevimli ve güzel insana düşünceli davcranmak hiç yakışmıyordu? İçten pazarlık diye yorumlanacak bir tavrın içinde onu da düşünmek mümkün değildi?

Anlattığı fıkralarla herkesi kırıp geçiren, sohbet ehli, güzel konuşan bu insan ufak tefek meseleler zuhur ettiğinde kilitlenecek insan mıydı? Bu gerçekleri silip süpüren ve onlarıkilitleyen ne vardı ortalıkta? Osman Ağa’nın askerde iken malının mülkünün talan edilmesi sırasında bile böyle bir tutuma girmemiş bu insanlar neden kapanıklığa doğru gidiyorlardı?

Derlediği folklor malzemeleriyle, halkın örf ve adetleri üzerine ihtisasıile muhitin en kültürlü kişisi sayılanZenbil’in Celal’e güçsüzlük, çözümsüzlük hiç yakışmıyordu? Mutlaka konuşmalı ve kendisini savunmalıydı!

Aman! Katibin Aslan bey.. Osman Ağa O’na: - Sakın bir saat nefes alma dese, hiç düşünmeden biyolojisini kiliütleyecek bu sadık insana noluyordu?Tertemiz ve güzel giyinişiyle, müşfik konuşmalarıyla, hal hatır sormalarıylaetrafın gönlünde taht kuran, zamanın güzeli bu insana yakışırmıydısessiz ve derinden düşüncelere dalmak? Ağalarına karşı açık ve seçik dia ve savunacakları fikirleri sunmaları o kadar güç müydü?

Sincabı omuzunda iken dünya umurunda olmayan, ölümden, eziyetten korkmayan bu güzel insan neden kapanmıştı?

Hayvanlara gösterdiği yakınlık ve sevgi imle bölgede iyi bir nam elde etmişti?İhtilafı olan onun araya girmesi için canına atardı.Bağ ve bahçelerindeki tertip, düzen ve misafir ağırlamaktaki gösterdiği incelik dilmlere destandı. Herkese gönlü açık bu insanın ağasına karşı kapanık olması nasıl yorumlanırdı?

Türkçü fikirleriyle bölgede herkesin zihninde fırtınanalar estiren bu babayiğiti kilitlemeyi hangi uğursuz tavırlar sağlamıştı?

Sipahi’nin Tuncay! Gözü pek, yiğik adam. Osman Ağası için ölümden bir saniye olsun korkmadan canını ortaya atan bu yiğitte ki durgunluk nedir? Hepsinin ayrı ayrı fikirlerinin analiz edilerek tashihe, düzeltmeye, ve yeni canlılığa ihtiyacı vardı.

Namaz sonrası soluğu bucakçayır’da aldı. Sedire uzandı. Gözlerinin önüne gizli teşkilatlarının kuruluşu geliyordu:

Osman Ağa'nın, hepsi tahsilli olan arkadaşları, dikkate değer özellikler taşıyan kimselerdi. Kimseye bir kötülükleridokunduğunu Allah'ın bir kulu iddia edemezdi. Belirgin davranıştarzlarıyla hemen herkes tarafından bilinirler ve sevilirlerdi.

İçlerinde sessizliğiyle tanınan ve fakat kızdığında barutlaştığı görülen Akıncı’nın Derviş, sanatçı yapılı bir kimseydi. “Hat sanatında güzel eserler” veriyordu. Morali düzgün olduğu zamanlar bir orta oyuncusu kadar, başarılarınısergileyebilen bir kimseydi. Büyük zevklerinden biri zaman zaman çeşitli kıyafetler giyerek değişik kılıklarda dolaşmaktı.

Pehlivan yapılı, kolay kolay kızmayan, iri kaşları, esmerimsi yüzü, masum gözleriyle herkese bir yakınlık telkin ederdi.

Siyasi Fikirleri itibarıyla,Osmanlılık cereyanına tutkundu. Ama, namık kemal gibi O’nun altında yatan Türk milliyetçiliğiydi. Osmanlı Devleti’nin eski haşmetine kavuşması için Enderun benzeri okullarınizlerinin silinmesiniistiyordu.. Bilhassa yabancılar tarafından kurulmakta olan okulların sıkı denetime tabi tutulmasınıisteyen görüşleri vardıyaymaya çalışıyordu..

Zenbil’in Celâl uzun boylu, bilek güreşleriyle tanınan bir kimseydi. Sarışındı. Yeşil gözlüydü. Anlattığı fıkralarla ve toplum içinde sık sık gerçekleştirdiği ziyaretleriyle tanınırdı. Sözü aldığı zaman “bırakması istenmeyen” bir kimseydi. Geniş folklor kültürü vardı. Vatan sevgisinin enginleşmesi, folklor bilgileri sayesinde mümkündür, demekteydi. Osmanlılık fikrinin savunucularındandı.

Katibin Aslan Bey, babadan zenginliğiyle ve güzel giyimi ve konuşmasıyla tanınırdı. En meşhur tarafı, sayısı beş altıya varan atları, köpekleri ve omuzundan hiç eksik etmediği sincabıyla tanınırdı. Bütün hayvanları sever, üremesinden anlar, hayvanlara iyi muamele etmeyenlere verdiği cezalarla tanınırdı. Bu hali toplumda takdir toplamasına sebep oluyordu.

Aslan bey'in, musikî konusunda derin bir anlayış ve zevki de vardı. Dinlediği bestenin makamını, güfte yazarını ve bestekârını bilirdi.

Türkçü fikirleriyle tanınırdı. Osmanlı içinde yaşamakta olan diğer soyların rahatının temini, hakarete uğramamaları, vatandaş olarak seçkin yerde olmalarınıistemesine rağmen,Enderun benzeri okulların Osmanlı’nın çöküşünü hazırladığını, açılmakta olan yabancı okulların da ajan kaynağı olduğunu proboganda ederdi. Türk tarihi hakkında ne bulursa okuyan, Orta Asyakültürüne ait derin derlemeleri olan, Yörük, göçer, aşiret dediği insanların hayranı idi. Türkçülük fikrini “dambadan ileri sürenlerden” değilse de, ciddi bulduğu arkadaşlarıyla bu konuyu “enine boyuna tartışmaktan!” zevk alırdı. Osmanlı içinde kıpırdanmakta olan soy ayırımında “atı alan Üsküdar’ı geçmektedir!”,Türkçülüğümüzün unsurlarını iyi bilmemiz ve gençliği böyle yüksek duygularla beslemek gerekir, diyordu.

Sipahi’nin Tuncay, sırım gibi, kavgacı, sinirli ve fakat “saman alevi gibi” çabucak sönen bir kimseydi. Doğru, tok sözleri meşhurdu.O’da Aslan bey gibi Türkçü fikirler ileri sürüyor, Osmanlı’nın dağılmasında sorumluluk yüklenmemek için şimdilik bu konunun gizliden gizliye kültürle beslenmesini ve fakat lâzım olduğunda devlete hakim olacak kadroların hazır edilmesinde fayda vardır, diyordu.

Akıncı'nın Derviş; orta boylu, çok konuşmayı sevmeyen, fakat konuşmaya başlarsa da en usta ortaoyuncuları pes ettiren, geniş kültürüyle tanınmış bir kimseydi.

Halk edebiyatı, Osmanlı mülkünün dört bir yanı hakkında geniş bilgisiyle alâkayla dinlenir, anlatırken ağzından bal akar sanılırdı. Her tipten kimseyi en usta bir başarıyla taklit etmeyi başarırdı. Malî durumu normalin aşağısında, ancak muhteris değildi. Fazla iri biri olmamasına rağmen bileğini bükülmez cinsten bir yiğit delikanlıydı.

................................

 

Celâl, konuşmak için biraz doğruldu. Gözlerinde “tahin pekmez bulamacında olduğu gibi”binlerce çizgiyle bezenmiş hâleler, desenlerbelirmişti:

-Konuş, konuş açılırsın be Ağa! Görüşlerine, yargılarına, sesinin tonuna hasret kaldık. Sen, birliğimizin anlamlı ve etkin kişisisin. Alev alev yanan bir atmosfer için, ilk kıvılcım neyse, senin görüşlerin düşünce dünyamızda aynıanlamı taşımaktadır. Bilirsin, hepimizin sana olan sevgisinde riyâ yoktur. Konuş, konuş ki, toplantımız heyecanını ve seviyesini bulsun.

Osman, biraz doğrulur gibi etti. Tesbini sağ el başparmağıyla işaret parmağı arasında sıkarak, hafifçe salladı, genzini yerleştirerek, sesini netleştirdi.:

-İlginize teşekkürler. Hepinizin samimi bir arkadaşlık sevgisiyle dolu olduğunuzu biliyorum. Gerçi, “bildiklerim yanıldığıma” yetmez. Ama, “okumaya biraz fazla düşkün olmam” ve “araştırmadan zevk almam,” belki dikkatinizi çekmektedir. Görüşlerimin, sizin değerli bileğlemelerinizle anlam kazanacağınıbildiğim için, zaman zaman başınızı ağrıtmaktan çekinmiyorum.

Gelelim konumuza.. Olur mu beyler? Böyleİmparatorluk olur mu? Kan dökerek fethedilen yerlere, Osmanlı Padişahlarıüç yüz kırkbeş yıl adımını atmıyor? Halkın ne düşündüğünden devlet erkanının haberi yok.

Sene 1863.. Düşünün.. Neden fethediyoruz öyleyse? Fetholunan topraklar kendi hâline bırakılacak da, bunca şehit neden verilmiştir? Halen de neden verilmektedir?

Devlet dediğin, bir organize kuvvet ister. Hiç bir zaman acze düşmez. O’nu ayakta tutan aydınları kellelerini verirler ve fakat devletin acze düşmesine şahit olmazlar. Ne hale geldik? Yürekler acısı. Pencik oğlanlarının ırzına geçtiği devlet günümüzde bile halen ayağa kalkamamıştır.

En uzak diyarlara uzanıp, binlerce şehidin kanı pahasına, orduyla toprak fethediyorsun.. Sonra da oraya bir vâli tâyin edip, bir daha uğramıyorsun! Oralardan bir menfaat sağlanıyorsa sağlanıyor, sağlanmıyorsa; hazine oralara dökülüp, “o memleket” kaderiylebaşbaşa bırakılıyor. Bu devlet, dünyada eşi örneği bulunmayan bir devlet olduğu halde, bazı eksiklikler de hemen göze batıyor.

Devletin temelinin savaşa dayalı görünmesi çok acıklı. Fethettiğin topraklara kültürünün ne derece işlendiğini görmek için padişah kısmının, onun aydın fikirli arkadaşlarının sırtı yatak görmemeli. Senenin iki yüz günü bütün vatan sathıdolaşılmalıdır. Tatbikat öyle mi ya? Ademi merkeziyet idaresi hakimdir diye kimin nerede ne yaptığı belli değildir? Osmanlı kültürünü yaymak için yapılan bunca mektep, bunca medrese ne haldedir? Geniş Müslüman kitlesi kimlerin hain emeller besleyerek kötü probogandalarıyla neler düşünür hale gelmiştir? Yemenden Avrupa içlerine kadar halkın Osmanlı’nın tebası olmaktan gurur duyduğunu biliyoruz. Ama, bir kısım okumuşu dış düşmanlar eğittikçe, ne gibi zehirler saçtığını da biliyor muyuz?

Konulara böyle açıklıkla girmesi, hiç akıllarına gelmiyen meseleleri böylesine vukufla ve “insanın içini ısıtan bir sesle” anlatmaya başlaması, arkadaşlarının heyecanını, sevincini yeğinleştiriyordu.

Celâl, dağılı kaşlarını meseleye verdiği önemi gösterircesine yerleştirerek:

-Senin, sevdiğimiz bir tarafın da aklına yatmayan konularda, korkmadan, tabu tanımadan, tenkitlerini sıralamandır. Önce, şu Mısır seyehati nasıl geçti? Neler gördün? İstersen önce onu anlat da;meseleye sonrayine gir üstadım!

“İdealist bir kadro” her zaman iş başında olmazsa, “bu işler kokuşacak gibi” geliyor bana.. Belkemiği Oğuz Türkler’inden , ama diğer etnik guruplardan da Osmanlılığa inanmış, canını veren insanların yetiştirilmesi gerekir. Hele hele doğabilecek ihtilaflar için hazırlıklı olmak, dışardan sızacak fikirlere karşıbünyeyi koruyacak zırhların imali gerekir. Aksi halde, hastalık bünyeyi sarar.

Bunca geniştoprakların idaresi bir elde, merkezi otoritede toplanmaması meseleninanlamıyla bağdaşmaz.Merkezi otorite, mahalli serbest iradelerin devlet ve millet olma açısından kontrolunu yapmalıdır. Halbuki her bölge kendi insanı, kendi serbestisi ile meselelerinin halline uğraşmalıdır. İşler merkeze havale edilerek sürüncemede bırakılmamalı, yalnız ve yalnız millet bütünlüğünü ilgilendiren meseleler merkezle bağlantılı olmalıdır. Valilerin mutlaka merkezden itina ile seçilip gönderilen kimseler olması gerekir.

.......................

Tuncay, konunun ehemniyeti sebebiyle aşırı heyecanlıydı. Ha buhranlı, ha da, derisinden sel boşanmışcasına ıslak, tüm zihniyle hüzünlü, sağ elindeki mendille boynunu silerken konuşmaya başladı:

-Osmanlı'nın dışardan görünüşü gerçekten tuhaf. Hiç bir fikrî serbestinin olmadığını, Avrupalılar proboğanda ediyor.. Halbuki, görüldüğü gibi, fikrî bir baskı söz konusu değildir. Her

ne kadar Padişahlık söz konusuysa da, Osmanlı aydını, memleketinin geleceği için fikir serdedecek durumdadır.

Bölgede bunu, en iyi şekilde başaracak bizim Osman Ağa'yla oluşturduğumuz ekiptir.. Halkın kültür seviyesinin düşük olması, hepimiz için bir felâkettir. Bu bakımdan, “ne yapıp yapıp” halkın kültür seviyesinin yükseltilmesi gerekir. Yüz yıllardır Anadolu’nun eğitim bakımından geri bırakılması, bu devletin en büyük gafı olmuştur.Yapılacak şey, eğitimi en öne almak, sayısız okullar kurmak, en iyi müderrisler sayesinde insanımızın kültür seviyesini yükseltmektir.

Devlet ve millet hayatı “aksırıklı, tıksırıklı, sıracalı bir yaşayış” içine girmiştir. Eski haşmetin yerini gariplikler almaktadır. Dünyanın gidişine ayak uydurmak bir tarafa, sanki ebediyyen uykuya dalmış gibi bir hâl var. Bir canlanışhamleleri yapma hevesi varsa da, bu da milletin ve devletin karakterine göre değil, maymun gibi taklitten öte gitmeyen, tavizkâr tutumlarla gülünç olmaktadır...

Batıdan bir kısım kanunlar iktibas edilirken, bünyeye uygunluğu araştırılmadı. 1850'de ticaret, 1858'de ceza kanunu Fransa'dan alındı. N'oldu? Hazır elbise. Giy, çıkar usûlü. Uymazsa patlar, çatlarsa yamayıver gitsin!..Kimler Anadolu’ya yayılıp halkın örf ve âdetlerini bu konuda toplamıştır? Eğitime, böyle konulara bir teşvik mi var?Şeyhülislamların saçmalıklarını önleyecek bir kadro mu var?

Celâl, Osman Ağa'nın sözü bırakması sebebiyle düşüncelerini bütün açıklığıyla nakletmek istedi :

- Ancak bir kısım ispiyoncu, kişiliksiz kimse şahsî menfaat temin etmek için, bu memleket sever düşünceleri başka anlamda gösterip, Mutasarrıflığa, Saray'a kötü şeyler iletmeleri mümkündür. Öyleyse, bu gibi fikirlerimizi birbirimize derin itimad edip öylesine serdetmemiz gerekir.

Ayağımızın altındaki zeminin kaymaması için tedbiri hiç elden bırakmayacağız. Bunun ötesinde iyi niyetimiz parelelinde vatanımız için ne yapabilirsek onu kâr sayacağız.

Daha açıkçası, bu gibi konulara girip arkadaşlık edeceksek; gerçek fikirlere ulaşmak için vatan ve bayrak üzerine yemin edip, öylesine serbest olarak fikirlerimizi birbirimize anlatmamız gerekir. Asgari müşterekte birleştikten sonra onu kendi fikrimiz kabul edip, yani birliğimizin fikri kabul edip, onun ateşli bir savunucu olmak durumunda olacağız. Sonra da vatan ve millete faydalı olacakşekilde bir hattı harekât çizeriz.

Aslan Bey; kimseninfikrine etki etmemek için, gözgöze gelmek istemiyordu.

- Nâne bardaklarını süzerek -söze girdi..

-Samimiyetimizle doğruların peşindeysek ve bunu birbirimize telkin edeceksek, bir takım sıkı tedbir almanın faydası vardır. Sandığım kadarıyla,hiç birimiz devlet vazifesinde gözü olan kimse değildir.

Osman, bu konuşmalar üzerine biraz daha doğrularak konuşanların yüzlerini incelemeğe almıştı..

Tuncay sıkıntıyla bakarak:

-De bakalım Osman Ağa, bu parlak fikirlerimize ne diyorsun?

Kâtibin Aslan, -sohbeti yönlendirmek istiyen bir edâyla-tekrar konuştu:

Önce, sizler fikirlerinizi bir oluşturun bakalım. O'na anlat dedik, sonra da hemen kendi görüşlerimizi söylemeye başladık. Dilimizin altında ne varsa açıkça bir ortaya koyalım hele!.. Osman Ağa, ne demek istediğimizi, çözümlerimizi sonra değerlendirsin!.. Bizlerin gerçek fikrinin Türk Milliyetçiliği olduğu ve fakat şimdilik bu bahsi Osmanlılık olarak takdim etmemizin ne kadar doğru bir iş olduğu ortada.

Osman Ağa’nın bu görüşünü büyük bir saygıyla karşılıyorum. Hadiste de belirtildiği üzere kıyamet alâmetlerinden birifikir ayırımlarının yetmiş iki bin fırkayı aşmasıdır. Biz bir iş yapabilmek, bütünlük teşkil edebilmek için önce belli fikirleri uzun uzun tartışacağız, sonra da Osman ağa’nın hakemliği ve kararı doğrultusunda tek bir fikirde karar kılıp, onu uygulamaya çalışacağız. Yani hem fikirde hürriyet esas olacak, hem de zamanı gelince, fikir olgunlaştırılınca o fikrin itirazsız uygulayıcıları olacağız.

Yüzünü Akıncı'nın Derviş'e çevirdi:

- Sen muhasebe tahsil ettin. Ne dersin? Mâdemki arkadaşlarımızın oluşturmak istediği fikirleri var. Öncelikle dâvâlarını uzun uzun anlatsınlar. Sonra sıra bunun tatbikine, faydalı mızararlı mı olduğu hususunda Osman Ağa'nın kararına gelecektir değil mi? Eğer gerçeği ifade edeceksek işin doğrusu bu..

Birbirimize bir şeyler ihsas ettirmek istiyoruz, ama kimse işi sarahaten anlatmıyor, söylemiyor. Kuruluşumuz olsun der gibi hallere giriyoruz. Ama, “tamamdır, hadi şöyle yapalım!” diyen olmuyor. Sarahaten ifade edilen bir gerçekte ortaya çıkıyor. Hepimiz fikri bir birlik istiyor ve Osman Ağa’nın da bu birliğin başı olmasını arzu etmekteyiz.

Osman Ağa, ne dese, hemen hemen hepimiz itiraz etmeden o yola koyuluruz. Ama O'nun dışında bir fikir üretilecekse, önce fikrin sahipleri dâvâlarının olumlu ve olumsuztaraflarını iyice bir aydınlatması gerekir.

Osman; yerinde, bağdaşta uzun süre oturmanın rahatsızlığını gidermek için yerleşerek:

-Beni mahçup ediyorsunuz arkadaşlar! Hiç birimizin diğerimizden fikrî bir üstünlüğüve liderlik sıfatı yoktur. Bu bakımdan söylediklerinize teşekkür etmekle birlikte, duyarılıkla kanaat sahibi olmanızı istediğim husus, arkadaşlığımızda eşitlik ve karşılıklı saygının hâkim olduğunu lütfen akıllarınızdan çıkarmamanızdır.

Tuncay kararlı ve ikna edici bir sesle:

-Tevâzuyu bırakalım. Bin işçi bir başçı. Hepimiz senin karşılıksız, çıkar gözetmeden, vatan ve millet hissiyle dolu olduğunu, gözünün hiç bir makamda olmadığını, hizmetini Allah için yaptığını, yalnız O'na karşı sorumluluk duyduğunu biliyoruz. Hâl böyleyken bir iş yapmak ve neticeye varmak istiyorsak, mutlaka senin emrediciliğinde işe girişmek gerekmez mi?

- Yaptığımız işlerin pek önemsenecek olduğunu sanmıyorum. Yaptıklarımız normal olandır. Belki göze batıyor. Halkın câhil bırakılışı, aydınlarınsa sorumluluk duymaması sebebiyle ortalıkta koşturan yok da, bizim “karınca kararınca” çırpınmalarımız pek mühim gibi geliyor. Gözden uzak tutulmaması gereken en önemli konu benim eğer sizin gibi arkadaşlarım olmasa ortada bir sırıktan farkım olmaz. Ne yapacak olursam olayım; sizlerin desteğiyle moral bulmaktayım.

- Kürşad destanı’nda olduğu gibi, biz ısrar edeceğiz, sen de görevi kabul edeceksin. Bunun başka çıkış noktasıyok. En dirayetlimiz, en bilgilimiz, en kuvvetlimiz sensin.

Akıncı'nın Derviş çocuksu bir masumlukla:

-Gerçi bu mesele açıldığı için konuşuyorum. Yüze karşı ifadenin ahlâkî bir eksiklik olduğunu biliriz. Sen de cevher olmasa, hiç bir zaman böyle işler başarılamaz. Sen de iş başarma, toplumun dertleriyle alâkalanmakta derin bir vukuf var da, o sebeple tasvip ediyor ve destek oluyoruz. Senin meseleleri izah tarzın insanları büyülüyor. Sesine verdiğin ton, insanların gözünün içine bakarak yaptığın izahlar bambaşka. Sihirli bir âlemin yardımı var gibi muhataplarınmest olmakta. Liderliğe ve yön göstermeye o kadar uygun bir kişiliğin var ki, bunun dışında bir lider ve lider fikri aramak batılla iştigal olur. İçten konuşmaların sayesinde anlaşılmaz ve kabul edilmez mesele kalmamış oluyor.

Tevâzuyu bir tarafa bırakıp, herkes eteğindeki taşı döküp, değerleri tam tespit edip bir iş başaracaksak, O'nun başarı şansını iyice değerlendirmemiz gerekli.

Meselâ ben iyi bir teknisyenimdir. Verilen görevi iyi anlamış isem; -kellem bahasına olsa da- başarırım. Ama bana bir yöneticilik verilirse, senin gösterdiğin başarının onda birini ancak sergilerim. Bu böyle oluyor diye, seni katiyen ve asla kıskanmam.

Allahüteâla, demekki bana o kabiliyeti vermiş. Sorumluluktan kaçtığım için değil, böylesine uğraş vermek hoşuma gittiği için...

Zenbil'in Celâl başını hafifçe kaşıyarak, tertemiz gözlerle etrafı süzdü:

-Bu durumun, böyle, açıkça konuşulması doğru olur. "Ki herkes dağarcığında ne vardır?" O'nu iyi bilsin. Eğer, millet ve memleket için birer varlık olmak iddiasındaysak, bir şeylere karar vereceksek, mutlak surette astlık ve üstlük olması gerekir. Bir başçı, bin işçi dendiğine göre... Yoksa kimse kimseye yağ çekme ihtiyacında değildir.

Osman; kendisine uzatılan nâne bardağını sağ eliyle alıp yanına bırakırken:

-Arkadaşlar!Sizlerdeki bu hevesler, benim uykularımı kaçıran meselelere parelellik arz ediyor. Meselenin sizin tarafınızdan açılması daha iyi olmuştur. Ben de fikir sahiplerinin, düşüncelerinin olgunlaştırmalarının doğru olacağı kanaatindeyim. Eğer bir işin başarılması için gerçekten reis, muavin ve diğer görev bölümleri gerekiyorsa, işi başarmak istiyenin kabiliyetine göre, görev değişiklikleri de mümkündür. Memleket meseleleri yoğun bir karmaşanın içinde olduğu ortadaki, arkadaşlar bir kuruluş ihtiyacı duyuyorlar. Devletin acze düşmemesi yolunda gönülden yapılacak destekleriçin hazırlık hevesleri hissediyorum. Şimdi dediğimiz gibi şu işin safahati nasıl olacak? Lütfen fikir sahipleri biraz daha bilgi versinler...

Zenbil'in Celal; tekrar konuşma gereğini hissetti:

Evet arkadaşlar, hepimiz kendi işlerimizden arta kalan zamanda eğer vatan ve millet için bir şeyler başarmak istiyorsak; mutlaka bir teşkilâtımız olması gerekir. Mâdemki hiç birimizin bir siyâset ve iktidar hevesi de yoktur. Öyleyse, mesele kolaylaşıyor. Evet, altıyüz küsur senelik devlet çatısı çatırdıyor, devlet acze düşüyor ki bizler tam bir teslimiyetle- kendimizi ortaya atıp- hizmet aşkı ile yanıyoruz. Devlet acizlik göstermemelidir. Devlet acze düşürülmemelidir. Bundan herkes sorumludur. Devlet bizim devletimizdir.

Devlet onu sevenlerin, kellelerini verebilenlerin elinde olmalıdır. Bu sağlanmadığı zaman Enderunrezaleti gibi, günümüzün modası beynelmilel dernek mensupları kan emmeye başlarlar. Orta Anadolu’nun ortasınrdadüşünen memleket evlatları, Kürşad örneği bir yiğitin arkasındra kılıç kuşanalım. Kuşandığımızı ve kılıç çektiğimizi kimsenin runu duymamalı.))

Peki.. Böyle düşünen insanların şimdi hindi gibi düşünmelerinin sebebi ne olubilir? Düşündü.. Düşündü...

Osman uzundığısedir de namaz sonrası derin bir uykunun göz kapaklarını zorladığını hissetti. Ama, inadı inat, katiyen bu gün bazı şeyleri irdelemeden eski sakin hayatına dönmeyecekti. Kimseyi zorla tehlikeye ittiği yoktu. Osmanlı mülkünde bulunduğu yer kadar gayret göstermesi gerekse şimdiye kadar çok alacaklı duruma geçmişolurdu.

Uykusunun dağılması için hemen kuyu başına koştu. Tulumbayla çekişir gibi su çekti. Yüzünü tekrar tekrar yıkadı.Deli Osman cevizinden bir kaç tane koparıp çakısıyla oydu ve yedi.

Şimdi arkadaşlarından biri kapısını tıklatsa ve içeri girip:

- Aman Osman ağam! Sakın olaki sen bizim tutumları saygısızlık ve ukalalık sanma. Biz senin yolundayız, vatan ve millet meselelerinde etkili olabilmek için senin liderliğinde canımızı malımızı tehlikeye atmaya devam edeceğiz. Dese ne iyi olurdu.

Osman bu duyguları nefsi için duymuyordu. Vatan ve millet için çalışmalarında taze kan olmasıbakımından böyle bir tadata ihtiyacı olduğunu ihssediyordu.

Ya da, birisi içeri girip, gurubumuzun üzerinde durmak istediği bir konu var. Gidişatımız için bazı eleştirmeler yapmak istiyoruz. Şimdi veya bir başka zaman bir araya gelmek istiyoruz. Dese yine aynı derecede sevinecekti. Zira, insanlar konuşa konuşa, hayvanlar koklaşa koklaşa anlaşırlar demişler. Osman Ağa’nın padişah sülalesinden gelip bsırakamayacağı iktidarı söz konusu değildi. Bozulup düzülmeye oda razı olurdu. Gelvelakin sessiz ve sinsi durmak böyle bir davanın insanları arasında çok büyük üzüntüye sebep olabilirdi.

Deli Osman cevizi’nin yağlı ve lezzetli tadı damağını zenginleştirirken, yine sedire uzandı. Gözü tavandaki kapağa ilişti. Ne orijinal bir şeydi. Bu kapak. Herkesin evinin girişi çıkışı her hangi bir divarının, sokağa bakan bir divarının bir yanında iken, bu evin bir de göğe açılan kapısı vardı.

Ağa’nın gözleri yarı kapandı. Yine arkadaşlarıyla işin başlangıcı sohbetlerdeydi:++++

Osman Ağa, bu konuşmaları ince ince takip ettikten sonra söz aldı:

-Bence uzun uzun düşünüp şuna karar vermek gerekli. Kanun dışında faaliyet göstermenin doğurabileceği bütün sorumlulukları, bütün suçlamalarıgöğüsleyebilecek miyiz? Yarın, “anarşinin bir tarafı gibi gösterildiğiniz zaman” kahrolmamak mümkün değil. Herşeyden önce bu konuda kararlı olmak gerekir.

Arkadaşlarıhep bir ağızdan sayılabilecek bir edâyla:

-Bu konuda tereddütün olmasın. Kanun içi veya dışı. Biz meselelere el koymak, mümkün olduğu kadar objektif kararlar alıp, mümkün olduğu kadar “tehlikesiz ve kati neticeli tavırlar almaya” karar verdik.. Başımız bu değerler uğruna fedâ edilmeğe hazırdır.. Hiç bir şüphen olmamalı. İlerde olabilecek suçlamalar ve uğruyacağımız eziyetler“vız gelir, tırıs gider.”

148Vatan ve millet için bir zeytin dânesi kadar katkısı olmayan, günü gün ederek yaşayan bir kimse bile bize sataşacağını, itham edeceğini biliyoruz.

Vekâletsiz iş idâresine atılırken, ciğersizlerin bile suçlamalarına muhatap olacağımızı da biliyoruz. Şimdiden, neticeyi ve eziyetleri kabulleniyoruz. İnşallah açık vermediğimiz için baskılar da söz konusu olmayacaktır.

Osman endişelerini ısrarla belirtmekte fayda umuyordu.

- Tekrar sormakta beis görmüyorum.İyi düşündünüz mü? Ben size bir sır vereyim. Geçende bir adam mağazama geldi. Yabancıydı. Uzun uzun sohbet sonunda, resmen bana devletten yana, padişah emrinde casusluk, istihbaratçılık teklif etti.

Şaşmadım ve heyecanlanmadım!

Neden? Benim yolum belli idi.! Ben padişah’ın etrafındaki üç beş kişinin emrinde olacak bir kimse değilim. Devletin, milletin, dinin meselelerini bildiğimive anladığımı sanan bir kimseyim. Daima mukayeseli okuyuş beni bu noktaya getirdi.

“Ben, devlet ve millete hizmet ederken, bağımsızlığın, doğruluğun ve Allah emrinde olmanın hazzını tatmaktayım!” diye teklifi nazikçe reddettim. Boşu boşuna kendime düşman etmek istemedim.

Devlet-i âli Osman’a hizmet ederken bizler her şeyi dört başı mamur konuşacak ve bütün varlığımızla savaşmanın ururunu taşıyacağız. Yoksa, birilerinin emrinde, onların uşxağı olup, ipler onların elinde, ilerde deşifre olup, yüzümüzün kızarmasını katiyen ve asla istemiyorum.

Soruyorum! Bu birliği isterken sağlim düşündünüz mü?.

-Tahmin edemiyeceğiniz kadar kararlılıkla!.. Yapacağımız yeminlerle kuvvetlendirerek!..

Osman, gözlerini arkadaşlarının gözlerinde tekrar tekrar gezdirdi:

-Arkadaşlar! Bu sohbet toplantımız şu andan itibaren vatan ve millet için önemli bir görünüm kazanmıştır. Çeşitli mesleklerden bir araya gelmiş arkadaşlarız. Keşke, vatan ve milletin meseleleri, devletin resmî görevlilerince,gereğince doğru ve gereğince uyanıkla yönetilse ve yönlendirebilse.

Bundan ümit olmadığı için biz kendimizi büyük bir fedâkarlıkla ortaya atıyoruz. Dilerimki katiyen ve asla aldığımız ve alacağımız kararları tatbikte acze düşmeyelim. Her türlü nefsânî hislerimizi bu meselemizde sıfıra indirmezsek ve hem kendimize ve hem de dâvâmıza zarar vermiş oluruz.

Bir kere, ağzımızı sıkı tutmalıyız. Ağır başlı hareket edip, bir iş yapıyormuşhavasına girmeyelim. Çok mühim sırlar saklıyormuşuz durumundaolmayalım. Her insanın vatan ve milleti için yapabileceği davranışları yapmak için vaziyet almış bulunuyoruz..

Şahsi işlerimizden artan zamanda bu davayı omuzlayabiliriz. Ama, şunu hiç bir zaman unutmayalım. Bu dava insan oluşumuzun temelinde yatan davadır. Öyle ise yerine göre, canımızdan, yakınlarımızın canından, her türlü maddi ve manevi varlığımızdan önde gelir.İslamın yaşamısı, Osmanlı’nın yaşaması dâvasıdır.Osmanlı’nın yaşaması dâvası ise; Mete Han’dan bu tarafa gelen Türk milliyetçiliği davası’nın yaşamasına döneceği günleri müjdeleyecektir.

Mete zamanında görülen kurultay müşavereleri başlamıştır. Kaşgarlı'nın dediği gibi "Geniş elbise parçalanmaz, danışmakla olgunlaşan bilgi bozuk ve kötü çıkmaz!" sizlerden memnunum. Sağ olun!.

Aslan; Osman Ağa'nın sözlerinin bu kısmında müdâhale etmek zaruretini duydu:

-Ama, yemin merasimi yapılmadan yapılacak tenbihlemelerin ne anlamı olacaktır.?İnsanız. Bu kararlılık ve heyacan birimizde zamanla sönebilir. Düşüncelerimiz değişebilir.

Yapılacak iş, yalnız kişiliğimizle sınırlı kalmadığı için, karara iştirak ediyorsak, yeminimizle hayatımız boyunca bağlı kalmalıyız.

Hiç birimiz maceraperest, ruhî hastalıkları olan kimseler değiliz. Eğer kendimizi ileri atıyor, riske sokuyorsak, millet ve devlet hayatında olumlu gelişmeler için atılım peşindeysek, meselenin maddi ve mânevî yaptırımlarını de gözden uzak tutmamamız gerekir.

Şu andan itibaren birimizin en ufak bir hatâsı, hepimizin hem canını ve en önemlisi yakınlarının da canınıilgilendirir. Öyle ise bu meseleyi hiç birimiz hafife almamamız gerekir.

Gün gelecek, uğruna şahşımızı ve aile efradını tehlikeye attığımız dâva için, başarılı olursak, müspet değerlendirmelere şahid olacağız. Başarılı olmazsak, kanun ve nizam düşmanı kimseler olarak tanımlanacağız. Bizi anarşistlerle, dağa çıkmış eşkiyalarla eşit tutanlar olacaktır. Mesele bu derece önemlidir. Mücadele edeceğimiz zihniyetlerle aynı kefeye konulup, “anarşi heveslisi gibi”takdim edilebiliriz. Öyleyse, meseleye yaklaşımımız gayet akıllı ve her konunun önceden düşünülmesi suretiyle olmalıdır.

Osman; gözlerini etrafta tekrar tekrar gezdirdikten sonra hafifçe kapayarak:

Düşüncelerine iştirak ediyorum! Bütün mesele karşılık beklemediğimizin gözden uzak tutulmamasıdır. Bundan ötesi alın yazımızla, Allahütealâ'nın takdiriyle ilgilidir. İpe gitmekde var, karınca kaderince olumlu tavırlarımızla, görevimizi yapmaktan ötürü mutlu olmak da var. Allah , bizleri yanlış hareket etmekten korusun! Onbinlerce isimsiz kahraman gibi, canımız vatan yoluna fedâ olsun!

Bu meselede çok önemli bir hususu hatırlatmadan edemeyeceğim. İstanbul’da bir düşünür kişi anlatmıştı. Bizler hem kendi canımızı ve hem de yakınlarımızın canı ve malını bu dava uğrunda tehlikeye atıp, binlerce mahrumiyete katlanırken, sakın ola ki halk eden yığınların hepsinde parelel bir tavır bulacağınızı sanmayınız.Rahatı, malı mülkü yerinde olduğu halde, bu vatanın bütün maddi değerlerini sömürdüğü halde, kendisinde hiç bir sorumluluk duymayanlarla karşılaşacaksınız.

Halk dediğiniz zengini, fakiri bir sürü insan, ortalıkta dönen bir sürü olaya karşı gayet lâyüsel tavırlar takınacak.Bu sizi bunaltmasın. Nasıl olur? Biz onun için canımızı, malımızı tehlikeye atıyoruz da onlarda en ufak bir kıpranış yok diye bunalıma girmeyiniz. İşin raconu bu. Buna razı olanlar, isimsiz kahramanlığa karşı arzu duyanlar bu yola çıksın. İftira, tezvir, eziyet, işkence ve ölüm yolumuzun üzerindeki dikenlerdir. Buna razı olmayan zamanında tercihini yapmalıdır. Aksi halde, bir şeyler bilirken, epey mesafe almışken, döneklik sergilemek, kendi ölüm fermanımızı imzalamak anlamına gelir. Mükafat Allahtandır. Başka şey bekleyen hüsrana uğrar!

Yemin merasimini önümüzdeki cuma günü saat ondörtde BUCAK ÇAYIR'da yapacağız. Her zaman abdestli bulunmağa dikkat eden arkadaşlarımız o gün özellikle boy abdesti alarak gelecekler ve usül ve merasim ifâsında hazır bulunacaklardır. Bayrak ve Kuran'ı Tuncayhazır edecektir.

Tuncay; dizlerinin üzerinde itinâyla doğrularak:

-Biz, her zaman konuşmalarını ve isteklerini emir telâkki etmişizdirBu iş bu gün gerçekleşmesi için oya koyup kuruluşun başkanını ve yardımcısını diğer görevlilerini de belli etsek iyi olur, dedi.

Osman; işaret parmağını şakağına dayayarak:

-Bence, bütün vazife bölümlerini de o gün belirlemiş olsak iyi olur. Bu gün, yapılacak işlerin mâhiyeti hakkında konuşuruz; diye cevap verdi.

Celâl, cepkeninin düğmelerini kontrol edercesine yerleştirip:

-Uygundur. Bu gün genel meseleleri eleştirmekle yetinelim.

Aslan, Osman Ağa'ya tereddütlü bir ses tonuyla:

-Kurulan cemiyet genişleme ihtiyacı gösterirse ne olacak?

Osman, arkadaşlarının yüzlerini, teker teker ve defalarca gözleriyle incelemeğe alıp:

Bu soru şöyle de olabilirdi: - Bu cemiyet hiç fesih edilmeyecek mi? Genişleme istidadı gösterirse n’olacaktır? Bana kalırsa, bir teşkilat isteği, devletin acze düşmesinden doğmaktadır. Devlet acze düşmese, bu meseleler görevliler tarafından, mekteplerde tedris ettirilse, ne lüzüm var herkesin canını ortaya atmasına. Yıkmak için teşkilatlanmıyoruz ki. Ayakta dursun diye teşkilatlanıyoruz!. Ümmet-i Muhammed’in birliği, vatanımızın bütünlüğü konusunda ne yapabiliriz ki iç ve dış düşmanlarınzararlı etkisinden kurtulalım?

Meselenin püf noktası budur. Kanunların pencesinden kurtulan kimselere, yer altı faaliyeti ile vatana ve millete, Devlet-i âli Osmaniye’ ye, özümüze zararlı olanlara, devlet güçlerinden kurtulup, yakalanmayanlara karşı kartal gibi, şahin gibi enselerine binmiş olmamız demektir çalışmalarımızın özü. Vatanın ve milletin meseleleri için kuracağımız teşkilâtın; fazla sayıda kişiden olmasına lüzum yoktur. İlerde zaruretler icap ettirirse yeniden düşünürüz. Kaç kişi olacağımızı o zamanın şartlarına göre yeniden inceleriz. Şimdilik bu mesele kapanmıştır.

Kuracağımız cemiyetin karar nisabı belli olacak. Cemiyet üyelerinden her hangi bir şekilde eksilen olursa, kalan kişi sayısının alacağı karara göre hareket edilecektir. Genişleme, aynen muhafaza veya fesih gerekleri yeni kararla ortaya çıkacaktır, dedi. Bir süre sessizlik oldu.

Tuncay, Yavaş bir sesle:

-Mümkün olduğu kadar yapmayı plânladığımız işlerin, genel olarak kanunlarımızın dışına çıkmaması için gayret gösterelim. İzinsiz bir kuruluş söz konusu olduğuna göre, “vicdanlarımıza karşı hesap verme” durumunda olduğumuzu idrak ediyorum.

Aslan bey, bütün bu konuşmaları tam bir sessizlikle dinlerken bir roman kahramanınıandıran bir haşmetteydi. Omuzundaki sincap, sanki konuşmaların yazan katip gibi hiç ses çıkarmıyor,gözleriyle etraftakileri seyrediyordu.

Aslan, bazan konuşanların yüz hatlarını inceliyor, bazan da, kafasını yere eğerek hafif bir sallamayla konuşmaları onayladığına dair oyunu belli eder gibiydi. Bu iri vücutlu memleket delikanlısı erkek güzeli kadar da heybetli bir manzara arz ediyordu.

Osman; yanında oturmakta olan Aslan'ın omuzundaki sincabı dalgın gözlerle süzdükten sonra, elini O'nun dizine koyarak:

Gönül isterki hiç birimiz gizli saklı hiç bir kuruluşun içinde olmayalım.. Ama toplumun eğitimsiz oluşu, olayların akışını dâvâsız ve yönsüzlerin belirlemesi sebebiyle işler kötüye gittiği için bizler özel tavır almak durumunda kalıyoruz.

Hele devletin en yüksek makamlarını Masonluk denen teşkilatın istila etmiş olması,işin aslını bilenlerce korkunç bir durum olarak yorumlanmaktadır.. Kökü dışarda olan bu cemiyetler, devlet adamlarıyla kedinin fareyle oynadığı gibi oynayacak, her istedikleri meseleyi kolayca yaptıracaklardır. Memleket severler, benelmilelciliğe karşı olanların birlik olması gerekir. Aksi halde, setler bir yıkıldı mı, barajlarda su bulundurmak imkansız hâle gelecektir. Şartlar, bu gereği ortadan kaldırırsa; zaten cemiyetimizi fesih en akıllı iş olur. Ama, olaylar vatan ve millet için bir takım “akıllı müdâhaleleri gerekli kılıyorsa,”işte o zaman da, zor şartlara bağrımızı gerip mücadeleye devam edeceğiz. “Fesat yuvaları boş durmuyor.” Rum ve vatandaşlarımızı kışkırtanlar, vatansever görevlileri engelliyenler, menfaat gayesiyle halkı sömürenler, bilimum kötüler,-ismi cismi kimse tarafından bilinmeyecek- bizden korksun artık!

Osmanlı'dan evvel, Selçuklu gayet normal hareket etmiştir. Dini, dili, ırkı değişik olanlara insan olarak muamele etti. Dinî hoşgörü tam anlamıyla vardı.Tarih kaynaklar, Melikşah'ın kâlbinin Hıristiyanlara karşı şefkâtle dolu olduğunu yazar.

Gayrımüslümlerin memleketlerinden geçerken, onlara, "Baba gibi davranmıştır." hükmü ciddi tarihçilere aittir.2. Kılıç Aslan, Süryani patriği Mihail'e yazdığı mektupta (Bizans Savaşı'nı kazanma da yaptığı duânında etkisiyle olduğunu) yazar. 2. Gıyasettin Keyhüsrev Gürcü Melikesi'ni karısıolarak kabul etmeden, O'nu Konya'da papazı ve mukaddes eşyalarıyla birlikte yaşamasını sağlamış, O'nun için özel kilise inşa ettirmiş, kendi rızasıyla Müslüman olmasından sonra nikahlı karısı yapmıştır.

Moğollar, Malatya'ya saldırdığında Hıristiyan ve Müslüman halk, Patriğin başkanlığındaşehri savunmuştur. Mevlana'nın dergahın'a Museviler de gelirdi.

Tuncay; hançeresini öksürükle nizama soktuktan sonra:

-Hem vatan ve millet için mücâdelemizi yürüteceğiz; hem de, normal hayatın akışıiçinde yaşayışımızı idâme ettireceğiz. Herkesten akıllı ve herkesten çok yorulmayı göze almazsak zaten bu iş yürümez. Başımızda senin gibi değerli bir insan, akıllı yönetici olduktan sonra yanlış yapacağımızı hiç sanmıyorum.

Aslan; gözlerini hafifçe büzerek:

-Gelip gidecek haberleri kendimize göre şekillendirmemiz, yani kotlamamız gerekir. Bu durumdadeğerli kişileri de kendimize yardımcı yapabiliriz. Onların herşeyi bilmesine gerek kalmadan işleri yürütmeyi mümkün kılmış oluruz. Tavırları, konuşmaları, haberleşmeyi kotlama işini başkan yapar.Hepimizin teklifleri toplantılarımızda değerlendirilir.

Osman Ağa bu hatırladıklarıyla mutlu oluyordu. Kapanın ğgürültüyle çalındığını duydu.İsteksiz isteksiz kaltı. Kafasında böyle hayati konuları canlandırırken sabahın köründe kim ne için kapıyı çalıyordu. Haa.. Arkadaşlarından biri miydi ki

  • Buyur bacı bir isteğin mi var?
  • -Aman Osman Ağa benim. Hayniye kadın. Sabah sen gelirken sığırları çıkarıyordum. Seni gördüm. Bu saate kadar da gitmeyince; bir isteği var mı aceba diye düşündüm. Bir sorayım dedim.
  • Sağ bacı. Hiç bir arzum w, bir isteğim yok. Beyine selam söyle.
  • Aman Osman Ağga, sen de her zaman böylesin. Söyle işte. Bir arzun vardır. Kaymağından cevizine, balından yaprak sarmasına kadar bir sabah kahvaltısı sunmak isterim. İster sen gel, ister ben getireyim.
  • Sağ ol, sağ ol. Sabah sucuk getirmiştim. Tokum. Hiç bir ihtiyacım yok.
  • İhtiyacım yok demeni kabul etmiyorum. Tazen bir nane kaynatmak, yanında bir şeyler ikram etmek isterim.
  • Sağ ol dedim. Hatırın kırılmasın. Hiç bir ihtiyacım yok.
  • Ne zamana kadar kalacaksın? Hiç olmazsa istersen etrafa bir çeki düzen verivereyim.
  • Yok yok. Her yer yerli yerinde. Bir ihtiyacım yok.
  • Sen bilirsin ama, bu kadar çekingen olmasan ne iyi olur. İşe yarar bir komşusun. Çok uzak duruyorsun. Aç hele şu kapıyı. Bakalım istemem derken samimi misin?
  • Açmaya gerek yok canım. Bir ihtiyacım olsa buyur dedirm. Yok demekki. Hadi hayırlı sabahlar ve iyi işler.
  • Eh sen bilirsin ama ben bu sormaları bıkmadan tekrarlayacağım. Bir gün tenezzül edeceğini sanıyorum.
  • Tenezzül meselesi söz konusu değil. Ltüfen rahat olunuz ve kuşkuda kalmayınız.
  • Peki şimdi gidiyorum ama, takip edeceğim. Eğer uzun kalırsan yine gelip soracağım.
  • Yok, yok gerek yok.
  • Var var hem de çok var.

Osman Ağa kapıyı ağır ağır kapattı. Gıcırtı kadının yeni sözlerini örtmüştü. Bu bakımdan Osman ağa duymaz gibi etti.

Sedire uzandı.Bu ikramlardan kuşku duymaya başlamıştı. Başında başka gailesi yok gibi bir de doyumsuz bayanların ikramlarıyla geçirecvek vakti yoktu. Ne davası, ne karakteri ve ne de yapısı böyle maceralara uygun değildi.

Bu gibi ilişkilerin sonu Uçkura dayanması bile, yaratabileceği dedikodu, ulvi davasınıperişan eden nitelikte idi.

Kocası ile doyuma ulaşmamış biur kadının müracaat edeceği adres Osman Ağa’nın adresi olmamalıydı. Zira O, bir davayı temsil etme arzusundaydı. Böymle bir arzu günahtan, uçkur macerasından uzak olmalıydı. Velhasıl bu gibi işler Osman Ağa’ya Kaf Dağı kadar uzak olmalıydı. Osman Ağa bu konuda başına iş gelmemesi, neslinin de başınagelmemesi için yakardı, ellerini yüzüne çaldı. Amin dedi.

Ne yapsındı? Bağına gizli gelmesi, arka yoldan gelmesi de pek münasip olmazdı. İnşallah bir gün gelir bu kadın bu ilgiyi göstermekten vaz geçerdi.

Bir süre sessiz kaldı. Gözlerinin önüne yine dava arkadaşlarının geçmişte olan tavır ve hareketleri geliyordu:

Celâl, “inaçlıbir ses tonuyla;”

“Korumak istediğimiz değerleri” bir gündemde iyi bir şekilde tartışıp, hâfızalarımıza işleme durumundayız. Yemin merasimine kadar bu konuların ayrıntılarını hepimiz kafamızda not etmeğe devam edelim. Ben şu hususları arz etmek istiyorum:

Milletindinî ve ahlâkî gelenekleri çok önemlidir.Bunlar hiç bir zaman ihmale gelmez. Yoksa çöküntü söz konusu olur.Bu hususları önemsememiş milletler tarihte mahvolup gitmişlerdir.Bildiğiniz gibi Mısır’da tek Allah fikrine dayanan dinler yıkıldığı zaman, Firavunlar toplumu köle hale getirmiş, robot bir şekle sokmuşlardı. Tâ ne zamana kadar. İslamiyetin feyiz saçmasına kadar.Fatimî, Eyyübî, Osmanlı, Kavalalıdevirleri uzun uzun eleştirilmesi gerekir.

Yonan tarihi ayrı derslerle dolu. Günümüzdeki saldırgan ve şimarıklığı nasıl insanları bezdirici ise tarihte de o durumda olmuştur. Şımarıklık, ahlâk düşüklüğü, olmayacak dâvalara âmin demeleri asırlar sürmüş, Osmanlılar önünde diz çökmeye mecbur olmuşlardır.

Homeros, Perikles, Sokrates, Platon, Aristo dahi Yunan’ı ahlaksızlığından vaz geçirtemedi. Bu düşünürleri ve eserlerini zamanı gelince bir seminer olarak incelememizde fayda olacaktır. Roma denince akla Pompei harabeleri gelmektedir. Ayyaş Neron’u tanımak gerekir. Tarihten ders almak için öğrenmek gerekir. Burnumuzun dibindeki Bizans, yaşayabilmek için kapısı önündeki Anadolu’yu her yüz senede harabeye çevirmiş,halkı canından bezdirmiştir. Bu sebeple gerek 1071’den önce ve gerekse 1071 deki Türk akınları Anadolu ‘daki halk için bir can simidi olmuştur. Türkler’e karşı direnme görünmemiştir.

Türkler sayesinde vicdani baskılardan, sömürülmekten kurtulan halk asırlar boyu rüyâ âleminde gibi, Selçuklu ve Osmanlı adaletiyle mest olmuşlardır. Ama gel gör ki, idareler gerekli kültürel asimileye tenezzül etmedikleri için, başı boşkalan kitleler zaman zaman ihanetin pençesine düştüler.

Tanzimatla başlayangünümüz olaylarınereye gidiyor?İdareciler halkı karşılarına alıyorlar. Millet ahlâkı konusunda biraz muhfazakar ve biraz anlayışlı davransalar milleti arkalarında bulucaklar. Bunlar ne yapıyorlar? Batı’nın gereksiz kurallarını tam-bir aağılık duygusu içinde- Osmanlı’ya taşıyorlar. Aşağılık manzaralar sergiliyorlar. Hele hele şu beynelmilel derneklerin üyesi, okumuş zümre’nin önemli bir kısmının uşaklığa başlaması yok mu ya? Devletin yıkılması ve milletin yönünü şaşırtılması için en belirgin sebep olarak görebiliriz, gösterebiliriz.

Açıkça ifade etmek gerekirse, bu gibi beynelmilel faaliyetler Müslümanlık ve Türklüğün yıkımı için tezgahlanmaktadır. Ama, makam, para, şöhret heveslisi nesiller, beyinsiz bazıaydınlar bu yıkımı göremiyorlar.. Uşaklıkta yarışıyorlar. Bunlara dur diyebilmek için bir araya gelmek öyle zor ki!

Padişahımız efendimizin etrafı çevrili, meseleler, kapalı kapılar arkasında eleştirildiği için, halkın arzusu tepeye gidememektedir. Şöyle desek de olur: Hıristiyan âlemi, Haçlı Seferleri’nde Türklerden yediği şamarın acısını bu Tanzimat olayları, bildirilerinde onun özelliklerini değiştirip, yaşayışına fitne sokup, aydınlarını para ve kadın ile satın alıp, intikamlarını tam olarak alma durumundadırlar.

3. Selim zamanında Yahudiler tarafından kurulan ilk Mason locası, 2. Mahmut zamanında Kırım’da “Eterya”ihtilal komitesini kurmuştu.İstanbul Rumları Bizans adını verdikleri bir loca açarak Yunan ihtilalini hazırladılar. Zeytinyağ ticareti ile paranın musluklarını kendilerine akıttılar. Bu gerçekler ortadayken, beynelmilel derneklere girenlerin zama zingo lâflar etmeleri, hayır işleri yaptıkları gibi saçma sapan savunmalar yapmaları akıl ve mantıkla bağdaşır mı? Sömürü ve milleti, devleti parçalama dernekleridir bu beynelmilel dernekler.

Bu nefis izahat dinlenirken nefes almadılar. Sessizliği Osman bozdu:

Bilgilerin en kalitelilerini derleyeceğiz. Herkesten bilgili olacağız. Hiç birimizin en ufak bir hatâ işlememesigereklidir. Bu işe macera gözüyle, bu işe, hayatımız için tehlike riski taşıyor gözüyle bakmak, bir takım hislerin etkisiyle benliğimizde rahatsızlıklar duymak, iyi değildir. Her günkü yiyip içtiğimiz gibi, günlük, normal tavırlamız gibi bu meseleyi de, "Sağde yağdan kıl çeker gibi" ayarlama durumundayız!

Biraz sustuktan sonra:

- Arkadaşlar! Malesef memlekette bir huy mevcut ki, bunu açık ve seçik olarak beyan etmemizde fayda vardır. Nedense insanlarımız birbirinin faaliyetini, başarılarını kıskanır bir duruma giriyorlar. Başımızı yastığa koyup ta “Filân; şu işte karşılıksız hizmet ediyor, Allah O'ndan razı olsun!" diyeceğimiz yerde; O'nun yaptığı işte;“Bir takım şeyleri eksik yaptığını ve yaparken de bir takım menfaatler peşinde koştuğunu ön yargıyla kabulleniyor ve destek yerine köstek olma alışkanlığı”ediniyoruz.

Kendimiz öne atılıp, millet ve devletin meseleleri için halkı aydınlatacağımız yerde, bu işe gönüllü girenlerin çalışmalarını kötüleyebilmek için kapalı kapılar arkasında iftira ve tezvir üretmeyi pek biliriz. Menfaatlerimizi pazarlamada üstümüze yoktur. Vatanseverliği gırgıra alan bir zümre türemeye başlamıştır. Maneviyatı ticaret metaı haline getiren bir yobaz taifesi türeyecek gibi. Halbuki bu değerler, millî ve mânevî değerler bizim hayat ilâcımızdır. Dejenere edilmemeleri gerekir.

Toplumda barışı değil, dedikoduyu, kargaşayı, kavgayıtahrik etmekte olanlar vardır. . Bir kısmımızın da en büyük illeti “Bana neciliktir”. Bunu göz önünde bulundurmamız lâzımdır. Yaptığımız işlerde bütün fertlerimizi “canımız ciğerimiz” kabul etme gibi bir tutum izlememize rağmen, hiç ummadığımız zamanda çiğ ve düşman tavırlar görebileceğimizi de hesaplamamız lâzım; dedi ve etrafını süzmeğe başladı.

Bu konularda, arkadaşlarınabir genel prensip vermeyi uygun buldu. Sesini normal bir doza ayarlayarak:

-Arkadaşlar, dost seçerken çok dikkatli olmanız gerekir. “Bazı dostlar vardır, onları aramaya gerek yoktur, onlar seni lâzım olduğunda arar bulurlar.”Dostlukları menfaate dayalıdır. “Bazı dostlar vardır, sıkıştığında lâzım olurlar. Bir çözüm aracıdırlar.”Yine bazı dostlar vardır kigünlük hayatta her türlü probleminizi onlara sergileyebilirsiniz. Hayatın ilâcıdırlar. Tavsiye ederim, bu meselede üçüncü tipin arayıcısı olunuz. Hem, o dostunuzun aile efradıyla da münasebetlerinizi parelel hâle getiriniz.

Ailesi, müsbet ahlâkî yapıda olmayan, “gününü gün etmek istiyenlerden” oluşan arkadaşımızın, bize olan bağlılığı günün birinde yara alabilir. Dostunuzu iyi seçtiğiniz zaman, sıkıntı çekmediğinizi göreceksiniz. Büyük dâvaların omuzlanmasında, yüreksizlerin de şamata yaparak yaklaştığını ve baş rollerde oynadığınıgörebilirsiniz. Ama, zaman onların nasıl ciğersiz olduğunu sergiler. O zaman sükûtu hayâle uğramayınız.

Celal; iki elini birbirine vurarak:

-Etrafta bir sürü kıskanç, fesat adam görür; ama onları bir başkasına anlatamazdım. Aşkolsun, bir insan toplumunu, cemiyetini bu kadar ince ve gerçekçi tanıyabilir.Ben bunlarıdüşünürdüm. Ama, dile getiremez ve açıkca ifade edemezdim.

Bu ifade doğrudur. “Kardeş kardeşin, ne onduğunu ve ne de öldüğünü istemez” ata sözü bir gerçeğin ifadesidir.. Bu bakımdan çalışmalarımızda tamamen fedâkârâne davransak bile, bu gerçekleri de göz ardı etmeyeceğiz, kimseden destek ve rütbe beklemiyeceğiz.

Hele hele “Akrabağ akrabayı akrep gibi sokacağını, kıskanacağını” unutmayınız. Dertlerinizi onlara açarken, önceden uzun uzun hislerini yoklamanız gerekir. Kıskanç, fesat akrabağdan, memleket sever, içi dışı bir dostu olmak daha iyidir. Öyleyse, akrabağlarınızı fikren geliştirirken, onların günün birinde kıskançlıkla zararlı duruma girebileceklerini biliniz.

Böylelikle ilerde moral bozukluğuna uğramayalım. Malesef,Niğde Sancağımız' da kitleleri harekete geçirecek,birliği sağlayacak lider eksikliği var. Toplum içinden bu gibi liderler değil, bir işi başarmak için ortaya atılanlarıkösteklemek için dedikoducular ordusuyla da karşılaşabiliriz.

Bu yargı, memleketin dört tarafı için de geçerlidir.. Bir takım medenî cesaretten yoksun aydını harekete geçirmek mecburiyetindeyiz.

Osman Ağa beyninin yorulduğu hissetti. Kalkıp kuyunun suyundan bir daha içmeli, bir kaç adet meyva yemeliydi. Meyvenin şekeri beyninin daha güçlü çalışmasına sebep olacaktı. Bu defa merdivenleri çok ağır ağır indi. Dman tkepesinde bir baykuşgördü. Senede bir kaç defa gelip giden bu korkunç hayvan bu defa çok anlamlıbakar gibiydi.

Osman Ağa onu umursamaz gibi davrandı. Bağın içinden yayılan kokuyu ciğerlerine tekkar tekrar çekti. Dutların altındaki çayırın bütün yaz kurumadan gür birşekilde yaşamasının güzelliğini düşündü. Kuyuya ağır ağır eğildi. Gök kubbenin aynası olarak hareketsiz duran suyu hayranlıkla seyretti. Sular biraz çekilmişolmalıki, derinlik biraz daha artmıştı. Helkeyi sol eliyle sarkıttı. Helke taşlara çarpa çarpa iunence üzerindeki huzuru tırmalar gibi oldu. Keşke tulumba bulunan kuyudan su içseydim diye düşündü.

Helkenin ipini iki defa hızla çekti.Helke keyifli bir sekmeyle alt üst oldu ve su içine doluverdi. Ağa helkeyi yavaşyavaş çekti. Zira, etrafa çarpmasından bıkacak sesin kulağını rahatsız edeceği gibi bir his vardı içinde. Helkeden küpe biraz su boşattı. Çalkaladı ve cıngıl kadife çiçeklerine serpti. Sonra yeniden doldurdu ve çömeldi ve tepesine dikti.İki dudağının yanından sızan suyşun bağrına simetrik akışı, göbeğinin civarında gömleğinden dışarı sızması hoşuna gitti.

Bir saat sonra bu kuyunun suyuyla yıkanmam gerekir. Zira, daha bir soğuk daha bir tatlı diye mırıldandı.

Sonra ardından biri kovalıyormuşcasına sarı köprü hedefine doğru bağın içinde koştu. Arkların içinden bir kedi, bir kaç tavuk kaçıştılar. Bağın sonuna varınca ellerini diövarlara koydu öve ıssız ara sokağı ve bu sokağa bitişik bağın içini seyretti. Seyretti.

Sonra yine hızlya dönüp, yine arkadaşından biri kovalıyorkmuş gibi koyarak geldi ve cevizlerin altına hamuda kalttı ve üç defa çayırın etrafını dolaştı. Bu peşi peşine sekişxler sonrasında nefesinin kesilmesini beklerken, en ufak bir solunum hızlanmasına tanık olmadı.

Demekki tütün içmlemesi, devamlı surette hareket yapışı, Allaha şükür sağlığını olumlu yönde etkiliyordu. Birden önündeki cevize tırmandı. Çıktı çıktı. Ne zamanki dalların esnekliğinin fazla arttığını görünce yeter artık diye düşündü. Koynuna sekiz on cevikz koparıp koydu. Yine aynı çeviklikle indi.

Kuyunun taşına oturarak bu cevizleri oydu. Damdan biraz şekerpare kurusu topladı.İkisinin harmanını yaparak iyice çiğneyip yemeğe başladı.

Bu defa çayıra sırt üstü uzandı. Gözlerini bu defa kendisi aralık bırakarak düşünmeye başladı: Gözlerinin önünde yine o zamanlar vardı:

Sohbet koyulaşmış, birbiri ardına yuvarlanan nâne bardaklarının sayısı, adam başı,dördü bulmuştu. Osman konuşmuyor, arkadaşlarının konuyla ilgili görüşlerini değerlendiriyordu.

KırbağlarıMescidi'nden yayılan ezan sesi, Yatsıvakti'nin geldiğini duyuruyordu.Minareler de okunan ezanlardan; Sungur Camiivebu Kırbağları mesçid'inden gelen dokunaklı idi. Hele hele, Bülbül'ün Hacı Kadir'in sesi çok seviliyordu.

Ezan'ın başlamasıyla kıpırdanma kesildi. Herkes yerinde donmuştu sanki!. Konuşmuyorlar ve huşûyla dinliyorlardı. Bitmesiyle birlikte, teker teker kalkıp, birbirlerine abdest suyu döktüler. Derin bir haz duyuyorlardı.

154Seccâdeler serildi.Akıncı'nın Derviş müezzin, Osman imam oldu ve yatsı namazını edâ ettiler.Osman'ın davudi sesiyle kıraatına uygun okuduğu Elham'ı ve diğer sureler namaza ayrı bir huzur vermişti. Duâ'nın Arapça olan kısmı bittikten sonra:

-Yarabbi!.. Bütün Ümmed-i Müslüman'la birlikte Osmanlı Toprakları'nda yaşıyan tebanın huzuru, geleceği, sağlık ve selâmeti için çalışmalarımızda bize yardımcı ol! diye başlayan Türkçe yakarışı, konuştuklarının bir özetiydi sanki..

Seccadeleri Tuncay itinayla topladı..

Osman; Kutadgu Bilig'den bazı kısımları anlattıktan sonra:

-Arkadaşlar! Konuyu değiştirmek istemem ama, asıl meselemiz kuvvete dayalı gövde gösterisi değildir. Ne kadar kötü huylar kapmış olursa olsun, Allah'ın yarattığı bir canı; bizim çetemizin alması mümkün değildir.. Bu bakımdan düzeltmek istediğimiz kişilerin, canına zarar getirmemek için, çok usta tâlimler yapmamız gerekir.

Maharetimiz öyle usta olacakki, hem istediğimiz kimseye gerekli dersi vereceğiz ve hem de yakalanmadan işin içinden sıyrılmış olacağız. Hele hele, kişinin canına deymeyeceğimize göre, işimiz çok zordur. Yâni, destanî bir başarı bizi beklemekte. Hatâsız hareket etmeye mahkûmuz!. Bir işi sonuca götürmek için adam öldürmeyi mübah sayarsak bunun sonu gelmez. Önemli olan kişinin canını almadan, işimizi hedefe götürebilmek. Bu prensibe rağmen kazalar vukubulursa, O’nu da Allah affetsin.Ama, biz bu ilkemizi katiyen veya asla unutmayalım.

Bütün dikkat ve itinamıza rağmen birileri cinayetleri çözüm yolu sayacak olurlarsa, biz o kişileri tespit ederek, cezalarını vereceğiz. Onların fiillerine karşılık olarak ölüm olaylarıyaratmak çok hatâlı olur. Önleyici tedbir gerekiyorsa, birlikte karar vermekşartıyla ona da tevessül edilebilecektir.

Asıl meselemiz, kültürel bakımdan eğitimdir.. Öyleyse, her şeyden öncekendimizi bilgi bakımından yetiştireceğiz. Bunun için mânevî değerler alanında gelişme yanında ilmî konuları çapımız kadarıyla bilmemiz gerekir. Bizim neslimiz mânevî ilimlerle, maddî ilimleri yan yana yürütmeyi düstur edinmiştir.

Esasen, ilim dendiği zaman her iki kısımda birlikte anlaşılmaktadır bizde. Ama, Batı,bir kaç zamandır ilim dendiği zaman, mutlaka deneyi olan çalışmalarıkastetmektedir. Batı'dan ayrıldığımız nokta işte burasıdır.

Mâneviyatsız ilim, topal bir gidişe sebep olur. Gitgide yobazlığa pirim veren atmosferimizdeışığı rehber edinmeliyiz. İlmî çalışmalar yapanların destekçisi olmamız lâzımdır. Kuran, Hadis dışında uydurulmakta olan İsrailiyat hikâyelerine halkın itibar etmemesi gerekir. Kendimizi de fazla konu etmeden uğraşmamız,meselelerle başa çıkmamız lâzım.

Tuncay, saygılı bir şekilde söze karıştı:

-Bu meseleyi biraz daha açar mısınız?

-Halk bâtıl itikatlara itiliyor. Şeyhülislâmların, eskisi gibi cesur fetva verdiğini görmemekteyiz artık. Matbaanın iki yüz sene geç gelişi, bir takım hurâfelere pirim verilişi, bizi Avrupa'dan gerilere itmiştir. Onlar bizi örnek alırken, bizim medreselerimizden faydalanırken, şimdi, biz onlarda ne görürsek maymun örneği kapmaya çalışıyoruz. Hattâ, bir kısım olumlu alışlar da, bir takım karanlık fikirliler tarafından halkın kışkırtılmasına,bir takım çevrelerin yanaz davranmasına sebep olmaktadır..

Hem ilmî çalışmalar yapılmalı ve hem de mâziden gelen değerimiz ihmâl edilmemelidir. Batı'da, Firenk'te müsbet değerler varsa mutlaka alacağız. Yeni buluşlarıdışlamayacağız. Ama, millet olarak sahip olduğumuz değerlerin uçup gitmesine asla seyirci kalmayacağız. Şahsen ve milletçe başarının baş sırrı, kültür milliyetçiliği, vatanı ve devleti sevme iksirindedir. Osmanlı'yıhastalıklarından arındırıp, yüceltmek hedefimizdir.

Şimdi, bir önemli konuyu daha eledikten sonra, bu akşam ki toplantıyı bitirelim.

Sağeliyle bacaklarını oğuşturduktan sonra:

-Batı, çetin ceviz olup gitmektedir. Bizim eksik yanlarımızı tetkik için devamlısurette casuslar göndermektedir. Bizi bölebilmek onların tarihte de, şimdi de en büyük emelidir. Biz bu bakımdan çok uyanık olmalıyız.

Katiyen ve asla, ırk ayırımına sebep olacak bir tutum içinde olmamamız gerekir. Hepimiz Muhammet ümmetiyiz. Bu birlik, bizim, kıyâmete kadar sağlıklı yaşamamızısağlar. Eğer Osmanlı şemsiyesinde yaşıyanlardan birisi, ırk mülâhazasıyla hareket ederse bu toplumumuz için felâket olur. Öyleyse kimsenin ırk sâikiyle hareket etmesine sebep olacak bir tavırın sahibi olmamalıyız.

Osmanlıtebasına, ırkının adıyla hitap etmemek gerekir. Hele hele din çatışmasına sebep olmamak gerekir. Gizli de olsa, aşikâre de olsa bizim bir ayırım peşinde olduğumuz katiyen ve asla söz konusu olmamalıdır. Böyle hatâlı hareket edenleri de saniyesinde ayıktırmamız gerekir.

Bu demek değil ki, kimse istediği dili konuşmayacak, kendi örfü, töreleri parelelinde hareket etmeyecek. Örflerin sergilenmesi zenginlik yaratır. Daha iyi bir çerçeve sağlar. Kavim kavim olmanın, birbirimizi daha iyi sevmemiz için bir sebep olduğunu telkin etmemiz gerekir.

Bölücülük hem Mülk-ü Osman için zararlı, hem de inançlarımıza aykırı hareket etmekten dolayı günahtır. Şaka da olsa, töre ve ırk ayırımı anlamına gelen sözlerin sahibi olmayalım. İnsan, soyunun bütün özelliklerini araştırıp öğrenecektir. Bundan doğal bir durum olamaz.

Birlikte yaşanan vatanda ırkî bir üstünlük iddiası geleceğimiz ve milletimizin yapısıbakımından zararlı olur.

Bildiğiniz gibi, yılda bir toplanan kurultaylar, hâkânın töreye uygun hareket edip etmediğini incelerdi. Hakan görevden alınabilirdi. İslâm şeriatinden ayrılan, kişi haklarına riayet etmeyen, istibdat idaresi peşinde koşan zalim imama, idareciye isyan hak kazanır. Bizim çizgimiz bu olacaktır.

İnatçıbir susuş sergileyen Aslan bey'e dönüp belli belirsiz bir gülümsemeyle;

-Sanırım bu gün atların bakımı sırası sende. Vazifeni yapta biraz sonra gidelim, dedi...

Tuncay, gün ışıyana kadar konuşma heveslisiydi. Gözlerindeki yorgun bakışlarla uykuyu çağıran edâsını sezdiği için Aslan bey'e de bakarak, kalınca ve istekli bir sesle söze atıldı:

-Biliriz, biliriz ya, erken gitmesek nasıl olur? dedi.

-Ayan beyan konuşulmayan bir konu varsa üzerinde duralım! Dünden yarım bıraktığım bir kitap var. O'nun tamamlanması filân derken, sabah namazıtehlikeye girer. İsterseniz bu gün oturumu pek uzatmayalım.?

Celâl başıyla da destekliyerek:

-Doğrudur!... Ev halkı yatmadan gidersek, biraz da onlarla sohbet ederiz! dedi. Büyük bir itina gösterek etrafı toplamağa başladı. Sergileri dürdü. Bardaklarıyıkayarak yerlerinekoydu. Ateşin üzerine de, durulama suyundan yavaş yavaş döktü. Ateşin tıslayıp söğünüşünü seyretti.

Osman; tüfeklerin dayalı olduğu divara yaklaştı. Teker teker içlerini temizlenmesini istedi... Tuncay aşağı inerken:

-Tüfeğe bu kadar meraklı olan seni gören olsa; “av hayvanı vurmadan rahat etmeyen insan sanır.” Halbuki, belki de hayatında bir defa olsun kuşvurmamışındır, dedi.

Osman; cevap vermedi...

Aslan, gözleri fırdola odayı son defa kontrol ederken; ipildiyen mumu söndürdü.:

-O, hatâların beyan edilmemesinde menfaat uman biridir. Öyle sanırım ki, Bucakçayır'da çocukken, kuş canı yakmıştır. Osman, bu konuşmayı da değerlendirmedi. Burada dokunulan konuları düşünüyor,düşünüyordu...

Aslan Bey'in kuyunun soğuk suyundan boynuna ve şakaklarına sürdüğü, tulumbayı bir kaç defa çekerek ulaştığı görüldü. . Sincap'ın tulumbanın yanına sekmesi, sahibinin elinden su içişi, bir güzelliğin sergilenmesi gibiydi.

Sözü dağıtmak istemelerine rağmen muvaffak olunamamış, hepsinin kafası tekraren konuşulanlarla meşgüldü.

Osman Ağa, çayıra uzanmışlığın verdiği rahatlıkla dinlenen vücudunu hareket ettirmek zaruretini hissetti. Kalktı. Nereye ne zaman gideceğinin planını yapmasılazımdı. Hele şu ayak yolu meselesini aradan bir çıkarayım, dedi.

+++

DİKKAT! BU KONULAR İŞLENECEK VE BU SATIRLAR SİLİNECEK

1- Miralioğlu destanı. Yemeni kurtarmak için yola çıkan komutanın ve askerlerinin Arap çöllerinde başlarına gelen felâketler? Ayrıca Miralioğlu destanını yazarken, Yemen Türküsünün de Atatürk ve Türk Musukisi adlı kitabın 113 ve 129sahifelerindeki bilgiyi ve bilhassa notalarını kitaba koy .

2- Osman Ağa'nın sonu?Osman Ağanın sonunu getirmeden çetesinin etrafın etkisiyle ve insan oğlunun fıtratında mevcut bozulma sebebiyle nasıl teker teker döküldüklerini, aralarının Osman ağa ilearalarının bozulduğunu iyice incele. Sonra Osman Ağa’nın sonu münasip şekilde gelsin. Romanın devam edebilmesi için Osman ağa yaşarken Kel ali bir kaç macerasıyla kendisini göstermeliki öbür bölüme bir beklenti olsun.

3- Gökçe Dede ne oldu? Kayıp mı? (Bir sabah yatağında olmadığı anlaşıldı. Girip çıktığını veya başkalarıtarafından götürüldüğünü gören de olmamıştı.)

4- Osman Ağa'nın çetesi ne oldu? Bence bu Osman Ağa’nın sonuyla noktalanmalı.

5- Hasan'ın aşkının nefes kesen durumu?.

6- Abdülhamid'in sınav sonucu affettiği Niğdeli yiğit kimdi?.( Üniversite’nin kapısına yaklaşırken fırlattığımızrağı, atıyla süratle kapıdan geçip öbür yanda yakalaması teklifi)

  1. Niğdeli Şairler Kel Ali'de.
  2.  

( Anadolu konuşuyor, Okay. Sayfa: 55’den)

(1) O gün, şu sözcükleri inceledi:

(1) Romanımızda başta Türkler olmak üzere, Anadolu’da yerleşmiş bilimum etnik guruplar için zaman zaman deyişler bulunmaktadır. Bunları aktarırken, sırf yüz yıllar boyu halkımızın kullandığı kelimeleri, deyişleri, ata sözlerini aktarma gayesi vardır. Bunun dışında başka yorumlar peşinde olmak, olsa olsa folklor ve sosyoloji düşmanlığıile izah edilebilir. Etnik guruplar için başkalarının anlatımlarını da vermekte bir sakınca görmüyorum. Zira, önemli olan yapılan yanlış izahları işaret etmektir.

(3) Gökçe Dede’nin açıklamasını verdiği Sözcükler: