In order to view this object you need Flash Player 9+ support!

Get Adobe Flash player

Powered by RS Web Solutions

NECİP FAZIL KISAKÜREK

 

Sitelerimizin edebiyat Ambarı

 

NECİP FAZIL KISAKÜREKBÖLÜMÜ

 

 

NECİP FAZIL’I NE KADAR BİLİYORUZ? En ön sıralarda, kürsünün yanında, arkasında dinlenen Necip Fazıl, Erkek koyun etinin tillede yakışacağına inandırılmışOsman ÜÇER için gerekli yüklenmeyi sağlıyordu, fazlasıyla sağlıyordu. Sonra da site öğrenci yurdunda satıyordu havayı..

Benim hatıralarımda her ne kadar Nihal Atsız ve Necip Fazıl öğrencilerinden olarak takdim edilen yerler varsa da, bunu kimse yüzde si fazla bir beraberlik olarak yorumlamamalı.

Rahmetli Atsız, Niğde Gençlik derneği başkanı olmamıönemseyerek dergisinde yazdırdı uzun yıllar. Ama bir defa olsun evine gitmedim. Ya da münasip bir hava doğarak evinde çalışmalarını görmedim.

Rahmetli Necip Fazıl için de aynı durum var. Konferanslarını belli bir devre sık takip edip, bir kaç defa kebapçılarda yemek beraberliği. O meşhur teybinin Sefer Ağaçhan tarafından taşındığı devrelerde arızi birkaç yükleniş..

Ama, bu onların elektriğini yüklenmek için fazla gelen bir beraberlik ti zaten..Yorgun bir kafa ile hukuka başlayan ÜÇER’in iyi bir derece ile mektebini bitirmesi için, sair alanlardaki meşguliyetlerine ayrılan zaman sebebiyle bu birlikteliğe ayırılan zaman zaten fazla sayılırdı…

Necip Fazıl'ın fikri çığırı ne idi? Bunu bir edebiyat eleştirmeni olarak yazmayı fazla bulurum. Şu var ki, 68 senelik ömrümün hasır altı fikriyat ile mukayese edildiğinde Necip Fazıl7ın kendinden önce gelenlerle ve kendinden sonra gelenlerle mukayese kabul etmeyecek bir şiddette samimi olduğunu, özü bildiğini iddia edebilirim.

Efendim kumarı varmışta.. filan filan..

Zeka fışkırıyor.. Evet.. Yüksek yaratılışlı bir adem. İnsan kendisinden başkasını bilmez. Ama diyelim ki, Sapkınlıkları var mı var.. Davayı zedeleyen söz ve davranışları var mı var. İyi ama bu zedeleyiş belki de Hazreti Adem’den beri en az seviyede seyreden bir durum. Sen soldan diyemeyeceğim, davanın dışından gel, sonra davanın bütün ateşi ile yan. Hangi yürek buna dayanabilir?

İslam iktisadı diye bir genelleme yapacak da değilim. Bunlar üniversite öğretim üyeliğinde geçen uzun bir ömrün sahibi kişilerin ağzında şekilleneceğini de bilirim. Şu var ki, insan şerefine en iyi yaraşan iktisadi düşünceler Necip Fazıl’ın ağzından bal gibi, en güzel usareler gibi akar akardı..O’nun yirminci asırda, Türkiye ve İslam dünyası için keşfedilmiş en büyük enerji olduğunu söylemek abartı olmaz.

Mimik ve jestleri, tikleri, ses tonu en büyüt etkendi. Özel teşebbüsün namussuzluk boyutlarını, o zamanki takdim edilen sosyalizm ve komünizmin nasıl irin olduğunu, yobazlığın hastalıkların en fecisi olduğunu, sanatın yüceliğini örnekler vererek ispatlayan bir devdi.

Eserleri ve konferansları bire bin etkileşimlere ulaşıyordu. Adeta bir sihirli gelişimi müjdeliyordu. Ama, günün birinde AB ve ABD ye köpek olanların bile onun talebesi olduklarını, hayranı olduklarını izah etmeleri hazmedilecek bir şey değildi. Milli gğörüş adını haketmeyenlere meyli oldu. Ama çabuk sıyrıldı. Hayatının sonu ülkücü görüş ile tezyinliydi. Bunu unutur görenler haramzadaların ta kendisiydi..

Çıkardığı dergileri Ağaç dergisine kadar iyi incelemelidir. Bir filozof, harika sanatçı, en büyük şair v e edebiyatçı Necip Fazıl’dır. Davalar onun eliyle hedefe ulaşır. Kendime yosuyorum meseleyi. Bir defa mahkemeye verildiğim zaman uykularıma zarar gelir. Niye? Bilmem? Yürek meselesi değil.belki de kadere bakış açısı. Belki de davadaki samimiyet..

Hayatı boyunca hapse girmeler birbirini takip ettiği halde hepsini olağan karşılayan N. Fazıl, bundan şikayet etmemesi, davasından soğumaması bir özelliğini ortaya koymaktadır. Günümüzde ve dün yirminci asırda böyle adam bulmak çok zordur. Ondaki bulunan elli iyi vasıftan biri bütün günahlarınıörtecek cinsten olduğuna inanıyorum.

Ben onu cemekanlarda ki kitaplardan değil, bizzat yakınında bulunarak tanıdığıma göre, etkisinin derin olmasına şaşmıyorum. Şu var ki, günümüzde idealizmin beş para etmediğini görerek bazen, Necip Fazıl, Nihal Atsız, Basri Gocul, Akif Tütenk dörtlüsü, saymak istediğimde beşlisi, yedilisi için serzenişlerim olur. Bu nankörlük değil belki de onlar icin benim usulde bir övgüdür. Bu davalara bizim zavallı iradeyi sürükleyen bu beşliler, yedililer nur içinde yatsınlar. Sizi mahvetmeleri onlar için sevap mı, günah mı olduğunu bu halk takdir etsin.

Çünkü yüzde sekseninin Amerika, AB peşinde partilere taptığı yığınlar için ne demem gerekiyor bilemiyorum. Portresi, kişiliği,eserleri benim için dikkate değer. N. Fazılla yakınlıkta, Atsız’da olduğu gibi uzun zaman süresi içinde bizzat saatlerce sohbetle ve dergisinde yazar olmakla olmadı tabii. Böyle devam etmek Fazıl’a yakınlıkta güçtür. Başlı başına bir SAKARYA ŞİİRİ BİLE Üstadımın dünya durdukça anılmasını gerçekleştirecek bir harika şiirdir. Edebiyatın hangi dalına el atsa zirveyi yakalayan bir insan olarak tanıdığım Necip Fazıl karakterimize iz bırakmasıyla akrabağım sayılmaktadır. Ceddimdir diyebilirim. Bu bakımdan benim neslimden gelen her kişi edebiyatla uğraşsın veya uğraşmasın onun kitaplarını bulundurmalı, evimize resmini asmalı ve okumalıdır. O etkisini kendisi gösterir..

Okulunun adı belli. Büyük Doğu. Bir takım şaşkın anarşi çeteleri onun ismini alet etmeleri büyük hüzün kaynağıdır ama onun etrafında toplanıp da yaşamaya devam edenlerin bu hırsızlığa karşı çıkmamaları sağ denen çorbanın zavallılığını göstermektedir.

Gençliğimde Necip Fazıl’IN ETRAFINDAKİ ÖĞRENCİLERDENİM DİYEN SİYASETİN İRİ İSİMLERİ TAM BİR SAHTEKARLIK GÖSTERMEKTEDİR. Başörtü istismarı ve daha ötesinde birkaç konuyu istismardan başka maneviyatla alakası olamayan bu suratsızlar, AB ve ABD arkasında köpek gibi salınırken Necip Fazıl’ın ismini nasıl olup da ağızlarına aldıklarını anlamam mümkün olmuyor..

Türkiyeci, milliyetçiliğin piri (Irkçı olmanın başka anlama geldiğini bilen kişi) inkarcılara karşı açık seçik cümleler sıralayan, imancılara gerçek anlamda yol gösteren bir pir..

Sanatçı geçinin döküntülerin bir ömür boyu ulaşamayacağı seviyelerde seyreden bir salim..sanatkar.. Bir dahi…Metafiziği destani yorumlayan tek adam..

Allah Rahmet eylesin. Mekanı Cennet olsun. 1960 da başlayan İstanbul hayatımın en anlamlı rastlantısı, meşguliyeti, mücadelesi arasında Necip Fazıl ismi baş köşede oturmaktadır. Ama hiçbir zaman onun talebesi olacak bir başarının içinde olamadık. Düşünün bu halde canlansa bize neler sayardı?

Necip Fazıl'ı sevmek, dünyanın en büyük türk'ü Atatürk'ü sevmeye mani değildir. Olaylar cereyan ettiği zamanların içinde değerlenir,. Anlamlanır. Fazıl'da zaman zaman Atatürk'ü methetmiş. söylendiği doğruysa karşı olduğu zamanlar da olmuştur. bence bu olaylar ayrı ayrı değerlendirmeye tabi tutulmalı, hiç bir zaman istismar yoluna gidilmemelidir. İlk halifelere bakın. Öldürülmeyeni kaldı mı? hani İslamın en saf yaşandığı zamanlardı. Peygamberden hemen sonra bu manzarayı gförünce, tarihteki diğer manzaraları tasfir etmek için çok dikkatli olmak gerekmez mi?

Amirika köpeğine,. Avrupa irinine karşı olduğumuz günlerde Solla aynı atmosferede bareber görünmemize hayret etmeyin. Ama, solun içinde bu birliktelik var iken, zaman zaman sivri akıllıların Necip Fazıl'a dil uzatmaları öküzlüğün ta kendisidir.

***********************************************************************************

 

Üstadın aziz hatırasının yıkılmasına kimler sebep oldu..?

İsrafil K. Kembasar – Yeni Çağ’dan

 

Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
Oluklar çift, birinden nur akar, birinden kir

Necip Fazıl Kısakürek, Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin en büyük şairlerinden birisidir!..
Türk şiirinde ‘hece veznini’ en iyi kullanan bir şair olarak dikkati çeken Necip Fazıl, sadece şiirleri ile değil, aynı zamanda hikayeleri, tiyatro eserleri, senaryoları, denemeleri, hatıraları, fikir ve sanat yazılarıyla Türkiye’nin son asrına damgasını vurmuş en önemli düşünce ve sanat adamıdır!..
Necip Fazıl’ın şiirlerini topladığı ‘Çile’, hâlâ en çok okunan şiir kitaplarıarasında ilk sıralardadır!..
Abdülhakim Arvasi ile tanışmasının ardından Necip Fazıl’ın eserlerinde ‘dini motifler’ ve ‘tasavvuf etkisi’ daha bir ağırlık kazanmaya başladı!..
Emperyalistlerin Ortadoğu’nun geleceğine yönelik hazırladığı projeleri yıllar önce sezen Necip Fazıl, ‘Büyük Doğu’ projesi ile ortaya çıktı!..
Osmanlı İmpartorluğu’nun etki alanı içerisinde yer alan Ortadoğu için milli ve‘Türkiye merkezli’ bir bölgesel işbirliğinin başlatılması gerektiğine inanan Necip Fazıl’ın yayınladığı ‘Büyük Doğu’ dergisi, ‘milli ve manevi değerlerine bağlı’ yeni bir neslin yetişmesinde çok önemli bir rol üstlendi!..
Türk Edebiyatı Vakfı tarafından ‘Sultanüşşuara’ (şairler sultanı) ilan edilen Necip Fazıl, 1983 yılında koca bir çınar gibi devrildiğinde, surda ‘mukaddes bir delik’ açmayı başarmıştı!..

***

‘Üstad’ın hayatının en verimli yıllarını geçirdiği Göztepe’deki tarihi köşk, duyduk ki ‘bir gece içerisinde’ buldozerler ile yerle bir edilmiş!..
Yeni sahipleri o güzelim köşkün bulunduğu mekana çirkin bir ‘apatman’dikeceklermiş!..
11 Ağustos tarihinde Mehmet Nuri Yardım ve arkadaşları tarafından ‘Sanalağ’da (internet) yayınlanan “www.sanatalemi.net” adresinde gördüğümüz haber, üç gün sonra iktidar partisine yakınlığı ile tanınan Yeni Şafak gazetesine ‘manşet’oldu!...
“Necip Fazıl’a büyük vefasızlık” başlığı ile verilen haber, gerçekten de yürek sızlatıcı nitelikteydi!..
Ancak, her zamanki gibi bu haberi de ‘özel bir filtreden’ geçiren ‘The New Pravda’, Necip Fazıl Kürekürek’in oğlu Mehmet Kısakürek’in sözlerini kendi kafasına göre çarpıtarak, ‘Üstad’ın hatırasına’ yeterince ilgi göstermeyen geçmiş dönemin kültür bakanlarını suçlamaya çalışıyordu!..
Halbuki ‘Üstad’ın köşkü, sık sık “Biz Necip Fazıl’ın eserleri ile yetiştik”diyen Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç’ın iktidar oldukları dönemde yıkılmıştı!..
Mehmet Kısakürek, bir buçuk yıl önce Tayyip Erdoğan’a başvurmuş, ancak bir sonuç alamamıştı!..

***

Necip Fazıl Kısakürek, en güzel eserlerini, iki katlı o taş binada yazdı!..
O köşk, yıllarca Türk edebiyatına yön veren bütün belli başlı yazarların, edebiyat ve sanat adamlarının uğrak mekanlarından biri oldu!.. Hatta, dönemin tanınmış birçok ‘siyasetçi’ ve ‘devlet adamı’ da o köşkün ağırladığı konuklar arasında yer aldı!..
Aslolan, büyük düşünce ve sanat adamlarını yalnızca ‘gönüllerde’ yaşatmak değil, onları hatıraları ile yaşatmaktır; oturduğu mekanlar ile de sahiplenmek ve gelecek nesillere taşımaktır!..
Necip Fazıl, eğer ‘başka bir dünya görüşüne’ mensup bir düşünce ve sanat adamıolmuş olsa idi, o köşk, şimdiye kadar çoktan koruma altına alınmış ve dört başımamur bir müzeye dönüştürülmüştü!..
Necip Fazıl’ın ‘arşivinin’, ‘kitaplarının’, ‘el yazmalarının’ ‘mektuplarının’,‘özel eşyalarının’ sergilendiği ve araştırmacıların istifadesine sunulduğu bir kültür ve sanat merkezi haline getirilmişti!..
Ama gelin görün ki, ‘Üstad’ın şiirlerini siyasi rakiplerine karşı adeta birer‘slogan’ gibi kullananlar, ‘miting meydanlarında’ okuyanlar onun aziz hatırasına bile sahip çıkmadılar!..
Kaldığı köşkün yıkılmasına göz yumdular!..

***

Yine de henüz her şey bitmiş değil!..
O güzelim köşkün yerine henüz çirkin bir bina dikilmeden, Kültür Bakanlığı o yeri, sahibinden satın alarak Üstad’ın aziz hatırasını yad etmek üzere bir‘Necip Fazıl Kültür Merkezi’ kurulabilir!..
Aksi taktirde, hiç şüphe yok ki ‘Üstad’ın iki eli, huzur-u mahşerde Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç’ın yakasında olacaktır!..

Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek!

Üstad’ın aziz hatırasının yıkılmasına kimler göz yumdu?


Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
Oluklar çift, birinden nur akar, birinden kir

Necip Fazıl Kısakürek, Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin en büyük şairlerinden birisidir!..
Türk şiirinde ‘hece veznini’ en iyi kullanan bir şair olarak dikkati çeken Necip Fazıl, sadece şiirleri ile değil, aynı zamanda hikayeleri, tiyatro eserleri, senaryoları, denemeleri, hatıraları, fikir ve sanat yazılarıyla Türkiye’nin son asrına damgasını vurmuş en önemli düşünce ve sanat adamıdır!..
Necip Fazıl’ın şiirlerini topladığı ‘Çile’, hâlâ en çok okunan şiir kitapları arasında ilk sıralardadır!..
Abdülhakim Arvasi ile tanışmasının ardından Necip Fazıl’ın eserlerinde ‘dini motifler’ ve ‘tasavvuf etkisi’ daha bir ağırlık kazanmaya başladı!..
Emperyalistlerin Ortadoğu’nun geleceğine yönelik hazırladığı projeleri yıllar önce sezen Necip Fazıl, ‘Büyük Doğu’ projesi ile ortaya çıktı!..
Osmanlı İmpartorluğu’nun etki alanı içerisinde yer alan Ortadoğu için milli ve ‘Türkiye merkezli’ bir bölgesel işbirliğinin başlatılması gerektiğine inanan Necip Fazıl’ın yayınladığı ‘Büyük Doğu’ dergisi, ‘milli ve manevi değerlerine bağlı’ yeni bir neslin yetişmesinde çok önemli bir rol üstlendi!..
Türk Edebiyatı Vakfı tarafından ‘Sultanüşşuara’ (şairler sultanı) ilan edilen Necip Fazıl, 1983 yılında koca bir çınar gibi devrildiğinde, surda ‘mukaddes bir delik’ açmayı başarmıştı!..

***

‘Üstad’ın hayatının en verimli yıllarını geçirdiği Göztepe’deki tarihi köşk, duyduk ki ‘bir gece içerisinde’ buldozerler ile yerle bir edilmiş!..
Yeni sahipleri o güzelim köşkün bulunduğu mekana çirkin bir ‘apatman’ dikeceklermiş!..
11 Ağustos tarihinde Mehmet Nuri Yardım ve arkadaşları tarafından ‘Sanalağ’da (internet) yayınlanan “www.sanatalemi.net” adresinde gördüğümüz haber, üç gün sonra iktidar partisine yakınlığı ile tanınan Yeni Şafak gazetesine ‘manşet’ oldu!...
“Necip Fazıl’a büyük vefasızlık” başlığı ile verilen haber, gerçekten de yürek sızlatıcı nitelikteydi!..
Ancak, her zamanki gibi bu haberi de ‘özel bir filtreden’ geçiren ‘The New Pravda’, Necip Fazıl Kürekürek’in oğlu Mehmet Kısakürek’in sözlerini kendi kafasına göre çarpıtarak, ‘Üstad’ın hatırasına’ yeterince ilgi göstermeyen geçmiş dönemin kültür bakanlarını suçlamaya çalışıyordu!..
Halbuki ‘Üstad’ın köşkü, sık sık “Biz Necip Fazıl’ın eserleri ile yetiştik” diyen Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç’ın iktidar oldukları dönemde yıkılmıştı!..
Mehmet Kısakürek, bir buçuk yıl önce Tayyip Erdoğan’a başvurmuş, ancak bir sonuç alamamıştı!..

***

Necip Fazıl Kısakürek, en güzel eserlerini, iki katlı o taş binada yazdı!..
O köşk, yıllarca Türk edebiyatına yön veren bütün belli başlı yazarların, edebiyat ve sanat adamlarının uğrak mekanlarından biri oldu!.. Hatta, dönemin tanınmış birçok ‘siyasetçi’ ve ‘devlet adamı’ da o köşkün ağırladığı konuklar arasında yer aldı!..
Aslolan, büyük düşünce ve sanat adamlarını yalnızca ‘gönüllerde’ yaşatmak değil, onları hatıraları ile yaşatmaktır; oturduğu mekanlar ile de sahiplenmek ve gelecek nesillere taşımaktır!..
Necip Fazıl, eğer ‘başka bir dünya görüşüne’ mensup bir düşünce ve sanat adamı olmuş olsa idi, o köşk, şimdiye kadar çoktan koruma altına alınmış ve dört başı mamur bir müzeye dönüştürülmüştü!..
Necip Fazıl’ın ‘arşivinin’, ‘kitaplarının’, ‘el yazmalarının’ ‘mektuplarının’, ‘özel eşyalarının’ sergilendiği ve araştırmacıların istifadesine sunulduğu bir kültür ve sanat merkezi haline getirilmişti!..
Ama gelin görün ki, ‘Üstad’ın şiirlerini siyasi rakiplerine karşı adeta birer ‘slogan’ gibi kullananlar, ‘miting meydanlarında’ okuyanlar onun aziz hatırasına bile sahip çıkmadılar!..
Kaldığı köşkün yıkılmasına göz yumdular!..

***

Yine de henüz her şey bitmiş değil!..
O güzelim köşkün yerine henüz çirkin bir bina dikilmeden, Kültür Bakanlığı o yeri, sahibinden satın alarak Üstad’ın aziz hatırasını yad etmek üzere bir ‘Necip Fazıl Kültür Merkezi’ kurulabilir!..
Aksi taktirde, hiç şüphe yok ki ‘Üstad’ın iki eli, huzur-u mahşerde Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç’ın yakasında olacaktır!..

Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek!

 

 

Türk Solu, Necip Fazıl dendi mi kudurur. Çünkü O’nun soldan sağa adapte olduğu kanaatindedir. Yani imana gelen bir adam dünya çapında sanatçıysa davalarının çürüdüğünü hissederler. Ne derler? Necip Fazıl’ın özü sözüne uymaz, içkici kumarcı olduğunu, sağlam karakter taşımadığını ve ağıza alınmayacak herzeler yerler. İyi de onlarca homoseksüel yazara, ahlaksıza şerefsize hiç ses çıkarmazlar. İşte bu ölçü Necip Fazıl’ın nasıl dünya çapında bir sanatçı olduğunu gösterir. Basınımızın büyük bir kısmıTürk Düşmanı olduğu için, bu yargı gerçek vatanseverleri üzmez. Onların dediğinin tam zıttı Türk-İslam için değerlidir çünkü…

 

Xxxx

 

Nazım Hikmet, Necip Fazıl’a misafir geldi. Bu bölümde sonda okuyunuz.

NECİP FAZIL TÜRK ŞİİRİNİN YÜZ AKIDIR. TİYATROMUZUN EN BAŞARILI

İSİMLERİNDENDİR. DÜŞÜNCE HAYATIMIZIN BENZİNİDİR..

 

 

BÜYÜK ŞAİR - BÜYÜK YAZAR, BÜYÜK FİKİR VE DAVA ADAMI

 

NECİP FAZIL KISAKÜREK

 

NİHAL ATSIZ - NECİP FAZIL ARASINDA ZİHNİM PİNPON TOPUNA, BASRİGOCUL ’la YATAĞINI BULMUŞ DEREYE DÖNDÜ.

 

 

YAZAN : OSMAN ÜÇER

Bu konunun açıklamasını yazımın belli bölümlerinde açıklayacağım. Şimdi konuya direk girme zamanıdır. Necip Fazıl davasızlara öyle hamleler yapmış, onları öyle tasvirlere boğmuş, öyle kılıklara sokmuştur ki, ona hücum ederken her türlü ahlaki ve vicdan ölçülerini yok ederler, iftiralarını sıralarken müfteriliklerinin en vahşi kılığına bürünürlerdi.

NECİP FAZIL’I ANLAMAK VE YOLUNDAN GİTMEK. NİHAL ATSIZ’I ANLAMAK VE YOLUNDAN GİTMEK.. HER İKİSİNE DE YAKIN BULUNDUĞUM ZAMANLAR OLDU. ONLARLA FİKİR MÜCADELESİ YAPMAK İÇİN KONUMUM MÜSAİT DEĞİLDİ. ANCAK, ANLAMADIĞIMIZ ŞEYLERİ SORU ŞEKLİNE KOYAR VE ÖYLE SORARDIM.

AMA BASRİ GOCUL GİBİ BİR DAVA ADAMINI NİĞDE’NİN BARINDIRMIŞOLMASI, BENİM ÇOK YAKINDAN TANIMIŞ OLMAM, ÇOK ŞEY KAZANDIRMIŞTIR. ÇÜNKÜ SESSİZ YAŞAMIŞ OLAN BASRİ GOCUL, ASLINDA YANARDAĞLARI GÖLGEDE BIRAKAN BİR ENERJİYE VE BİLGİ POTANSİYELİNE SAHİPTİ. O’NUNLA, YILLARIMI BİR AĞABEY KARDEŞ, BİR ARKADAŞHAVASI İÇİNDE GEÇİRMİŞ BULUNMAM, DEĞERİ HİÇ BİR ŞEYLE ÖLÇÜLEMEZ BİR KAVRAMDI.

 

Necip Fazıl Bey’in hayatı boyunca takip ettiği, savunduğu davadan ötürü o kadar istemeyeni vardı ki, muarızlarının aliminden cahiline kadar hepsi ona hücumdan vahşi bir zevk alırlar. Tabii, edebiyattan, sanattan anlayıp da onunla fikirde anlaşamadığı halde onu sanatı,yolu bakımından takdir edenler de vardı.

Ne içkisi, ne kumarı, ne eski solculuğu kalırdı. Para konusunda zaaflarını işliyor görünümünde olmadık iftira ve tezviri yaratırlardı. Halen de, Necip Fazıl dendiği zaman, sol bir bütün olarak korku ve istemsizlik bütünüyle garip hallere bürünür.

Bu yazı serisi benim kanaatime göre, 170 sayfa kadar, 170 A4 sayfası tutmaktadır. Ama, tefrikanın çok uzun olup da okuyucu sıkmamak içinşimdi bu 170 A4 ‘ü muhafaza edip, yarısı kadarını tefrika edip, gelecek yıl da diğer yarısını vermeyi daha doğru buluyoruz.

 

 

İNGİLİZ ŞEKSPİR- TÜRK KISAKÜREK

 

Dünyada Şekspir, Türk-İslam dünyasında Necip Fazıl Kısakürek demeğe katiyen ve asla yürecikleri elvermez. Bu sebeple ben avazımın çıktığıkadar, (Eğer sanatçı arıyorsanız., şair arıyorsanız; Necip Fazıl en yüksek mertebede arzı endam etmektedir!) diye feryat etmekten büyük zevk alıyorum.

Söze başlarken, hemen bir satır başı koyalım. Bu gün insanlar mensup oldukları fikirler bakımından bir tasnife tabi tutulsalar mesela kutucuklara doldurulsalar ben Necip Fazıl’ın kutusunda yer alamamanın üzüntüsün duyarım. Neden? Çünkü, O halen devrimizde bazı kimselerin ticaretini yaptığı İSLAMCILIK GÖRÜŞÜNÜN YENİLMEZ VE BIKMAZ SAVUNUCUSUYDU.

(Halbuki ben, yaşadığımız dünyada bu kelimenin tek anlamıyla bir millete ideoloji olmayacağına uzun seneler okuyarak, yaşayarak inanmış bir kimseyim. İslam’a hürmetim sonsuzdur. Allah yaşamayı, İslam’ı yaşamayı nasib etsin. Ama, O’nu bir devletin nizamı olarak düşünmenin, tatbik etmenin yanlış olacağını, O’ndan ancak ve ancak ders alarak, hükümler alarak yürümenin daha anlamlı olacağını, Laik devletin şart devlet olduğuna inanıyorum.

Türkülüğün ve İslam’ın en büyük derlemesini yapmaya aday bir kimse olarak bunu korkmadan ve çekinmeden ifade ediyorum.

Yalnız İslamcı görüş, hem yüce davaya zarar verir ve hem de milletimizi layık olduğu mertebelere vardırmaz. İslam ahlakı evet. İslam’ıyaşamak evet. Ama, yalnız İslamcılık hayır!

 

LAİK DÜŞÜNÜŞ YARINLARIMIZIN GARANTİSİDİR. İSLAM DÜNYASI İÇİN DE ÖRNEK BİR İDARE ŞEKLİDİR.

 

Laik düşünüş bir milleti büyük yapar. İslamiyet’i bütün inceliklerine göre bilmek, yaşamak, Onun yüce değerlerini hazmetmek ayrı,devleti bu isim altında takdim etmek ayrıdır. Bu bakımdan bu farkı kavrayamayan insanlar günümüzde hem kendilerine ve hem de milletimize zulüm ediyorlar, demektir.)

Zaman zaman, konferanslarında heyecanlandığımız, yüzde bir kere de teybini taşıyanlara yardım ettiğimiz hatıra gelirse, bu günkü bu görüşümüz O’na bir ihanet değildir. Allah, düşünme melekesini insanlara farklı farklıvermiştir. Yarın imtihan olurken en çok değer verilecek tarafımızsa, mutlaka bu kendimize has değerlendirmemizdir.

Rahmetli ölümüne yakın Ülkücü gençliği bağrına basma durumundaydı.Delillerini yazı serisinde sunacağım. Şimdi, şu anda yaşasaydı, ne hale getirildiğini görür kahrolurdu. Okumayan, körü körüne saplantılarla meşgul, yönsüz bir gençliği görse nasıl da kahrolurdu. Gençliğe liderlik eden kimselerin bu gün ak dediklerine yarın kara dediklerini duysa kahrolurdu.

Sırrı Yüksel Cebeci’nin daha önce bahsettiğim Halka ve Olaylara Tercüman Gazetesi’ndeki Necip Fazıl tefrikası’nda bu günkü başvekil ve Dışişleri Bakanı’nı kastederek (Hayranları arasında) denmiştir. Bu kanaati şöyle ifade etsek daha doğru olur:

Sağ adına hükümet kuran herkes O’nun hayranıydı. Bu bakımdan kendi görüşlerine Milli Görüş diyenlerin hassaten bir hayranlığı söz konusu olamaz. Zira, o bahsedilen Milli kelimesi bizim anladığımız Ulusallık anlamına gelmediğini, en belirgin dava adamları, Mesela Niğde’nin bayram Hocası Rahmetli konferans salonunda ifade etmişlerdi. İslam’a dayalı milli kelimesi söz konusu onlarca.

Bu bakımdan Muhterem halkımızın bu gerçeği bilmesi gerekir. Bir görüş milli görüşse, Milliyetçi görüş demektir. Hayır. Onlar o anlamda kullanmazlar. Dini görüş anlamında kullanırlar. İrilerine sorunuz bu cevabı alacaksınız.

................................

 

Ülkücülük.. Evet, Rahmetli Necip Fazıl’ın son deminin ağız tadıydı.

ÇEKİLİYORUM! SUÇLU BENİM” DEYİP DE ÇEKİLMEMEYİ ÜLKÜCÜLÜK SANAN, DAVANIN İDEOLOGLARI PROFÖSÖRLERE KADAR kovup, PARTİYİ DAVAYLA ALAKASI OLMAYAN ADAMLARLA DOLDURAN KİMSELERİN PARTİNİN BAŞINDA OLDUĞUNU BİLSE KAHROLURDU. SELAMETÇİ (Belki de Nizamcı, affedersiniz o kadar sönüp yanan bir ışık gördük ki, dil sürçmeleri normal karşılanmalıdır.) GENÇLERİÇİN NASIL ÜZÜLDÜYSE BU GÜN DE ÜLKÜCÜ GENÇLER İÇİN O ÜZÜNTÜYÜ DUYARDI.

KIBRIS MİTİNGİ YAPARKEN, “DAM BAŞINDA SAKSAĞAN KABİLİNDEN!”, bu günkü atmosferde, gerçek tehlikeler söz konusuyken, KOMÜNİST PARTİ LOKALİYUHALIYAN ÜLKÜCÜ GENÇLERDEKİ SEVİYEYE HAYRET EDERDİ.

KENDİ DEYİMİYLE ON PULU BİRİ ALIRKEN, BİR PULU ON KİŞİNİN BÖLÜŞMESİNDEKİ REZALETE NASIL DA ÜZÜLÜRDÜ.

Necip Fazıl, bu millet için beyin kıvrımlarını en yüce şekle sokmuş, en ileri yapıdaki en iyi düşünürlerden biriydi. Hayatını milletine adamış insanları saymağa çalışsanız, şair, yazar olarak, dava adamı olarak O’nun gibisini bulmak isterken tek elin parmakları kadar sayamazsınız.

1940 yıllarda, yani benim doğduğum yıllardan başlayarak CHP hükümetine kök söktürdü. DP’de onların içinden çıkıyor diye önceleri DP’ye de sıcak bakmadı. Burada, kendisinden dinlediğimiz bu yılları benim dilimden anlatmaktansa, bu meseleyi su yüzüne çıkaran, Sırrı Yüksel Cebeci’nin tefrikasının 1. sayısındaki bir bölümü aynen alıp sunalım:

 

 

(( KANLI İHTİLALE TEŞVİK))

 

İkisi arasındaki bu abajur düellosundan sonra Recep Peker konuşmaya başlar:

O, Büyük Doğu ismi nedir öyle? O ne yalçın ve azamet ifadesi!... Siz özlediğiniz inkılabı, İslamiyet’le, bildiğimiz Müslümanlarla mı yapacaksınız?

Necip Fazıl susmaktadır.

Başbakan devam eder konuşmaya:

Mecmuanızda “sır!” adlı bir piyes tefrikasına başladınız. Bu, apaçık, milleti kanlı ihtilale teşvik, tahrik eseridir. Ve siz bakın o savcıbeylerin haline ki, kulakları patlarcasına yükseltilen bu sesi duymamışlardır. Sıkı Yönetimi uyardık. Yakında hesap verirsiniz. Şükrediniz ki, mahkemeniz tevkifsiz görülecektir.

Necip Fazıl Başbakan’ın bu tehdit ve hakaretlerine tepki olarak, odayı terk etmek üzere ayağa kalkar. Başbakan, emredercesine bağırır:

---Lütfen oturunuz!.

 

BİR DESTE BİNLİK

 

Ne çetin cevizle karşı karşıya olduğunu çok iyli bilen Recep Peker, ani bir manevra ile taktik değiştirmeye karar vermiştir. Çekmecesini çekip içinden merkez bankasının bandajıyla sarılı bir deste binlik çıkarır. Ve masaya koyar. Yüz binlik desteye yumruğunu dayayarak mırıldanır:

- Her şeye rağmen size bir yardımda bulunmak isterim. Bu paraya günlük gazeteye de gidebilirsiniz. Karşılığında sizden bekleyeceğim, davanızın dışında ve ona aykırı bir şey değildir. Demokrat Parti’nin aleyhinde olduğunuzu biliyorum. Bir an için bizi unutup onlarla uğraşmanızı tavsiye edeceğim.

Necip Fazıl, ister ve alırdı. Ama, sadece dergi ve gazete çıkarmak için...

Aldıklarının karşılığını “Yazarak” verirdi.

Dilediğince yazardı. Özgürce yazardı.

Ne yazacağı, nasıl yazacağı konusunda kimse ona emir veremezdi.

 

SARAY MI ZİNDAN MI?

 

Hayatı boyunca kimseye muhtaç olmamış,kimseden “İane!” istememişti. Çoluk çocuğun geçimini sağlayabilmek için, dedesinin çerçeve yağlı boya portresi, sandalya ve masaya kadar evinde ne varsa haraç mezat satmak zorunda kalsa bile...

Önüne konulan banknot destesine iğrenerek baktı.

O tarihlerde yüz bin lira bir servet demekti.

Neler alınamazdı ki bu parayla...

Hiçbir şeyde gözü yoktu. O’nun serveti“Kalem”, gıdası “Yazmak!” tı.

Beni susturamazsınız!”diye haykırmak istedi.

Kalemim satılık değildir!” diye haykırarak duvarları hatta karşısında pişmiş kelle gibi sırıtan “Diktatörlüğün sözcüsünü” yumruklamak geçti içinden..

Kentlerde polisi, köylerde jandarmasıyla vatandaşa kan kusturan diktatörlüğün temsilcisi, Necip Fazıl gibi bir “Cesur Yürek!” e açıkça “Rüşvet” teklif ediyordu.

Ama, karşısındaki nihayet bir başbakandı.Astığı astık, kestiği kestik bir diktatörlüğün başbakanı... Gözlerinin içine dik dik baktı. Sert ve meydan okuyucuydu bakışları... “Tik” i depreşmiş, çenesi oynamaya başlamıştı.

Ben size ne yaptım, ne gibi ümit verdim ki, böyle bir teklifte bulunabiliyorsunuz?”!

Sadece bunları söyleyebildi ve yürüyüp gitti. Zindanı saraya tercih etmişti.))

.............................

Kendisini en ağır hakaretlerle eleştiren muarızları da onu beğeniyorlardı. Bunlardan biri Aziz Nesin, O ’nun için (Eyüpte bir şeyh ağzının içine tükürmüş ve sonra bu yola onu itekleyivermiş)demişti. Bir mektubunda Nesin, O’na hayranlığını belli etmişti.

O bu anlatılan şekillerde dava adamıolduğu gibi, aşkı, ilahı aşkı en iyi terennüm eden, tiyatrolarını yazan, milli duyguları galeyana getirmesini bilen, ateşli bir vatanperverdi de.

Şu demde bir şiir yazabilen kaç şair bulunur?

 

Beklenen

 

Ne hasta bekler sabahı,

Ne taze ölüyü mezar

Ne de şeytan bir günahı

Seni beklediğim kadar!

 

Geçti istemem gelmeni,

Yokluğunda buldum seni

Bırak vehimde gölgeni

Gelme artık neye yarar?

Necip Fazıl Kısakürek

....................................

 

ORDUMUZ BAŞIMIZIN TACIDIR, TAHRİKÇİLER İSE KÖPEKTİR.

 

Bir defasında gardiyanın kapıdaki pencereden bakmasından gıcık kapıp şiir yazar. Buradaki ( kırmızı çuha lafı)tahrikçiler tarafından subay yakası olarak yorumlanır ve tahrikkar makaleler yazılır. Bu zaman necip Fazıl yukarda ki cümleyi haykırır:

(Ordumuz başımızın tacı, tahrikçiler köpektir.) diye yazar.

Ben de makalelerimde hakaret etmek istediğimiz zaman köpek kelimesini kullanıyor muyum bilmem? Ama, şuracaktı şu notu düşmem çok iyi olur. Bazı insan oğlu o kadar adileşiyor ki, köpek gibi çok anlamlı bir yaratığın adını hakaret olarak kullanmak çok büyük hatadır. Basri Gocul’un köpekli şiirlerini defalarca yayınladım. Lütfen dönüp dönüp okuyunuz.

Bir çok büyük insanın birbirineısınmaması, ya da birbirini eleştirmesi de malasef gerçektir. Cebeci’nin tefrikasında Atsız için ( havası, espirisi,. Mizaç renkleri olmayan biri), Arif Nihat Asya için (Bizden miydi, bilemem ama, bizden olmayanlardan değildi), Yakup Kadri için; ( Boyaları dökülmüş, ahşap bir madde) diyebiliyordu. Bu sözler haklı mıydı, haksız mıydı onu, söz konusu kimseleri sevenler karar verecektir.

Yolculuk şiiri edebiyattan anlayanların hayran kaldığı bir şiirdir:

 

YOLCULUK

 

Yolculuk her zaman düşündüm onu,

İçimde bu azgın davet ne demek?

Oraya, neredeyse güneşin sonu,

Uçmak, kayıp gitmek, kaçıp dönmemek.

 

 

Altından kaydırdı bir el minderi,

Herkes yatağında ben ayaktayım.

Bir gece rüyada gördüğüm yeri,

Gözlerim yumulu aramaktayım.

 

Beni çağırmakta yabancı dostlar,

Bu dostlar ne güzel, dilsiz ve atsız.

Eski evde şimdi başka bir ev var:

Avlusu karanlık suları tatsız.

 

Her akşam, aynı yer, aynı saatta,

Güneşten eşyama düşen bir çubuk,

Yangın varmış gibi yukarı katta,

Arkamdan gel diyor, sessiz ve çabuk!

 

Başım, artık onu taşımak ne zor!

Başım, günden güne kayıtsız bana.

Dalında bir yaprak gibi dönüyor,

Acı rüzgarların çektiği yana...

Necip Fazıl

 

........................................

 

Bir ara AĞAÇ dergisini çıkardı. Tabii Türkiye’de hemen gündemin başına oturdu. İslam fikrine korkuyla bakanlardan Burhan BELGE; Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Falih Rıfkı ATAY Necip Fazıl’ın yolu için yorumlar yaptılar. Yalnız bu yorumlar (deve deve hakırdak, hani bana çekirdek, çekirdeğin içi yok, ak devinin kıçı yok!) cinsindendi.

Önce verdikleri isimleri görelim, sonra da, Necip Fazıl’ın verdiği cevabı.. Atay, İslam faşisti, Karaosmanoğlu Neo Müzülman, Burhan Belge ise bir atılımlık daha sıçrayarak: İslam komünisti diyordu. Bu görüş sahiplerine (Atma Recep Din kardeşiyiz!) demek geliyor insanın içinden. Hiçbir kamu Hukuku kitabında, hiçbir iktisat kitabında ya da kültür kitabında rastlamadığınız atmasyon laflar.

Üstad nasıl da cevabı yapıştırmıştı: (Bunlar Ya katıksız olarakİslam’ı anlamayan kafalardır, ya da nasıl bir İslam düşündüklerini hayalliyorlar ) deyivermişti.

Beyitinde, Eser isimli beyitinde insanı bayıltan bir ifade:

 

Gecekondu yapısı, bir üfürüklük eser,

Elbet beklenen rüzgar bir gün Kıble’den eser! Diye bir ifade kullanıyordu.

 

 

 

Ülkücü gençlik üzerindeki bedavacıları, bozucuları, davayı ifsat etmişleri bir an için üzerinden atmazsa, Necip Fazıl’ın ruhu Arapça kelime kullanmak istemem ama Muazzep olacaktır. Kahrolacaktır. Rahat uyuyamayacaktır.

Ne zamanki ülkücülük, “gerçek ruhunu anlayan kimselerin yönetimine girer, makam ve para peşinde olmayan kimselerin yönetimine girer!” işte o zaman Necip Fazıl mezarında rahat uyur. Nihal Atsız’lar rahat uyur. Hele hele Rahmetli Türkeş’in elli defa sohbetinde bulunduğumuz için O’nun tabirlerini düşünüyor ve bu gün kahroluyoruz. Ülkücülük işgalcilerin – bu vatanın evladıama, ülkücülüğe sırt çevirmiş işgalciler- elindedir.

 

 

 

A’dan Z’ye ülkücü kadrolarda bulunanların çekilmesi, yeniden sıraya konulmaları lazımdır.

..........................................

 

Necip Fazıl’ın şiirleri karşısında mest oluşum, O’nun kitaplarınıokurken zevkten baygınlık geçirdiğim, kelimelerini lezzetini tadarken uhrevi bir zevk aldığım doğrudur. Ama, bu gün O’nun genel düşünce sisteminde olduğum anlamına gelmez. . Bir insan bir davayı ancak onun kadar samimi tutabilir. Bu yolda ancak onun kadar başarılı olabilir. Bu cephesiyle Türk Milleti’nin canıdır Kısakürek.

 

MEHMET AKİF’İN RESMİ KONACAK

 

Allah nasib ederse, Mehmet Akif’in yüce sanatını da bu sütunlarda okuyucuma sunacağım. Safahat’ın Türk İnsanı’nın evinde duvarda örtüsü içinde asılı kitaplardan olduğunu ispat edeceğim. Olması gerektiğini anlatacağım. O’ndaki yüce fikirleri, milletimize yararlı anlatımları sunduğumuz zaman gerçekten değerlerimizin örtülü bırakılmasının nasıl büyük zarar meydana getirdiğini görmüş olacaksınız.

 

 

NECİP FAZIL TAM ANLAMIYLA BİR DAVA ADAMIYDI

 

Benim için İnsanların en değerlileri arasındadır. Sanatçıların en yükseğidir. Sunduğumda göreceksiniz. Ziya Gökalp hakkındaki acı sunularınıtasvip etmiyorum. Aksine Ziya Gökalp’i seviyorum. Bunun gibi O’nun sevmediği bir çok kimse benim tarafımdan sevilebilir. Ama, değişmeyen tek kural şudur: O’nun dava adamlığı, manevi değerlerimiz ve milletimiz için mücadelesi bir cevherdir. O bir cevherdir. Şiirleri, hitabeti, tiyatroları Türk –İslam dünyasıiçin mücevherdir. Eşi emsali olmayan sanat eserleridir.

Bu mesele iyi anlaşılmalı. Bu bakımdan vereceğim örneklerde bana çok acı gelen tenkitlerini de göreceksiniz. Beğenmenin ötesinde hayran kaldığım tarafı ona ait sunduklarımın yüzde doksanını tutar.

Bir gün Necip Fazıl için bir yazı serisi hazırlama zorunluğu doğacağını bilsem, O’nun yanında olduğum günlerde bazı dökümanları bir yere ayırırdım. Biz bu adamların eteklerinden tutarken, bir gün onun isminden kendimize kazanç çıkarma duygusunu taşımazdık. Hangi konuşmasında idealist vatandaşı tarif eder, yaşadığımız zamanı nasıl değerlendiririz, diye düşünürdüm.

Yanında bulunduğumuz dava adamlarının telkinleriyle yönlenirdik. Geçenlerde Gazeteciler Derneği başkanı Ali Osman Sayın, ince zekasıyla konuşuyor, keyiflenmek için gırgırını geçiyordu:

(Necip Fazıl’dan uzun ve etkili cümle, Nihal Atsız’dan no yerine nu, öğreneceğine, ihtiyarlığında işe yarayan sermaye birikiminin kurullarını öğrenseydin ya!) demez mi?

Bana böyle söyleyenin haline bak. Derinkuyu Oteli’nin yerine bir diyeceğim yok. O bir kısmet. Ama, Derinkuyu’da satılan tarlalar karşılığıgazete çıkaracaklarına, İbrahim Efendi’nin oğulları kaput bezi alıp satsalardı,şimdi tüccarlıklarını genişçe yapacakları İstanbul’a nakile bile sıra gelmişti. O ‘na ne mani oldu? İstanbul Gazetecilik Okulunda okurken memleket meselelerini iyi öğrenen, Kızıl Kürtçülerin, aşırı solcuların yıkımını gören İsmet Sayın, halkına gerçekleri anlatmak için gazete çıkarmak yolunu seçmemiş miydi? Hem de ekmeğiyle davayı at başı yürüterek.

Ben ne yapmışım? Üslübumu, kelimeleri iyi seçerek etkili söylemek ve yazmak için elimde olmadan Necip Fazıl vari cümlelerim olmuş. Necip Fazıl bir tarafa, Burdur’da mahkemedeyim. Duruşma bekliyoruz. Şiirden filan açıldı.Ben de Hamlemizin Anahtarı isimli kitabımdan 4+4 hece vezniyle bir dava şiiri okudum. Orada bulunanlardan biri:

- Bu şiir Ozan Arif gibi yazılmış demesin mi? O’ndan çalmışın deseler de memnun olacağım. Ozan Arif’ten evvel ben bu satırları o heyecanla yazıyordum ama, o davasını dünya çapında etmesini bilmiştir. Bu bakımdan hepimizin gururudur. O’nu Almanya’da toplantılara sokmayan rezillerin yüzü kızarsın.

Velhasıl şiirimin Ozan Arif’le bağdaştırılmasına sevinirim. Demek ki, bir davanın insanları parelel türkü söylemesini becerebiliyorlar. Hele hele kurduğumuz cümlelerin Necip Fazıl üstadımızı hatırlatması da ayrı bir kıvanç meselesi. Şu var ki, Necip Fazıl ayarında cümle kurabilen yegane insan olarak, yegane eser olarak Şekspir’i gördüm.

Necip Fazıl ve Şekspir iyi ki birbirinin asırdaşı değil. Yoksa Necip Fazıl’ı taklitle suçlarlardı. Bildiğiniz gibi Şekspir uzun boylu bir kültürün adamı değildi. Ama. Necip Fazıl Yirminci asrımızda en kültürlü on kişi arasına giren kimsedir bana göre. Necip Fazıl’daki engin kültürü eserlerinden sunacağım kısa pasajlarda göreceksiniz. Ata Senfoni isimli eser bile N.Fazıl’ın engin kültürün ispatı bir eserdir. Ata Senfoni eserini okuyuncaya kadar at yarışlarını pek seyretmezdim. Bundan otuz sene evvel at beslemiştim. Gökçe Dede isimli Romanımda bunun yansımaları vardır. Ama, Ata Senfoniyi okuduktan sonra at yarışlarını meraklı gözlerle seyrediyorum. Allahın yarattığı bu güzel hayvanın o güzel halini seyretmek büyük zevk vermektedir.

O ve ben, Cinnet Mustatili, BatıTefekkürü ve İslam Tasavvufu, Namık Kemal, Reis Bey, Ahşah Konak gibi rast gele seçtiğimiz eserlerinden alınacak pasajlar okunurken kalbimizde sıkışma hissederiz.

Neden? Korkunç edebiyat ve fikir sergilenmesi vardır. Allah rahmet eylesin. Asil bir aileden, kültürlü bir aileden gelişi, hele hele bir davaya kendini adayışı Necip Fazıl’ı ulaşılmaz etmiştir.

 

 

NUMARANIN KISALTILMIŞI ANCAK VE ANCAK NU OLABİLİR

 

Deminki şakalaşma meselesine geri dönersek! Ne yapmışım? No, Fransızca numero’nun karşılığıdır. Numero Türkçeleşmiş, numara olmuş, onun kısaltılmışı no olmaz. Mantıki olarak nu dememiz gerekir. Buna riayet etmem mi aptallık.? Gözüm Ali Osman’ım. Bu Osman ÜÇER’e:

- Sensin, lidersin, şöylesin böylesin diyerek gençliğini yaşatmadınız. Hiç olmazsa ihtiyarlığında rahat bırakın da bildiğini işlesin.

Üstad Atsız hem yazılarımı vesile ederek bu kuralları bizzat öğretirdi, hem de dergisinde açıklamalar yapardı. Ötüken’in bütün sayılarını Milli Kütüphaneden bulup fotokopi alırsak sanırım hem bir çok delile ve hem de nostaljik değerlere sahip olacağız. Görünüşte önemsiz gibi olan nu ve no meselesi bana göre bir mantığın, bir gereğin ta kendisidir. Numero’ yu kısaltırsan tabiiki no çıkar. Ama, numarayı kısaltırsan ortaya nu çıkacağı tabiidir. Bu kuralı tatbik edenlere ne mutlu. Faks, maks deyip durmaktansa Belgegeçer deyivermek nasıl anlamlı değil mi?

 

BELGEGEÇER DERSEN DİLİNİ EŞEK ARISI MI SOKAR?

 

Gençlere rica ediyorum. Elinizden geldiği kadar Türkçe karşılığı olan kelimeleri kullanmayınız. Bizi zamanında Uydurukça meselesi yaratarak saptıranlar olurdu. Dil kurumunda dilci yok derlerdi. Konuşulan Türkçe önemli derlerdi. “Filan filan izahlarla Öztürkçecilere karşıharekete geçirmek isterlerdi. Söylenenlerin çoğu doğruydu. Konuşulan Türkçe ye sarılıp, bulgur yenirken dişe her şey dokunmasın diye biraz yüksek tutturmanın zaruretine inanırdık.

İyi de, muhafazakar geçinen bu insanların dile ihaneti Dil kurumu parelelindekilerden çok zararlı oldu. Batı’nın adamıbir adam başvekil olmuşsa, televizyondan halkın gözünün içine dolma kalemi sokarak İngilizce, Fransızca kelimeleri piyasa sürdüklerini unutmadım.

Sağcı geçinenler dil meselesinde duyarlıolmadılar. Belediyeleri ele geçirdiler. Bu meseleye hiç eğilmediler. Bakanlıkları ele geçirdiler bu meselelere hiç eğilmediler. Velhasıl ot geldiler ot gittiler.

 

İSİMLERE BAK, ÇOĞU ARAPÇA...

 

Dilcilerden Hacıeminoğlu gibi hocalarımıza, yazdıklarına inanıyoruz. Timurtaş’lar filan büyük hizmetler etmişlerdir. Ama, millet olarak dile gereken önemi verdiğimizi hiçbir zaman iddia edemeyiz. Dört idealist (Bu konuda ülkücü) gayretiyle de bu iş yürümez.İsimlerin çoğu Arapça, hukuktan tut, bütün sahalarda Osmanlıca denen melez dil hakim. Buyurun siz yargıç olun ve karara varınız.

Öyleyse öğrenen öğrenci olmak artı nottur. Karlı veya karsız yaşayışa gelince. Halimizden şikayetimiz yoktur. Üzüldüğüm şudur ki, hayatımız boyunca ya Komünist militanın, ya da sahte şeriatçı militanlarının rahatsız etmesiyle huzursuz olduk.

Daha acısını söyleyeyim mi? Hiçbir zaman bir karşılık ve yarar beklemedim. Niğde’de çocukluğum ve gençliğimde manevi değerler için mücadele verdiğimde yandaş sayısı önce hiç yoktu. Sonra bir elin parmakları kadar oldular. Ben, Sungurbey Sosyal Salonu’nda bu fikre, maneviyatçılığa bir gençlik verdim. Pişmanım. Neden mi? Bir ordu yetişsin derken bir istismar sürüsü yetişti. Bu bakımdan pişmanım.

 

KABA SOFTA HAM YOBAZ ORTALIĞI KASIP KAVURUR

 

Bedavacı, okumayan, gaddar, müfteri, müfsit sahte Müslüman görüntüsü veren bu insanlar manevi değerlerin zevkini katletti. Bu bakımdan onlardan duyduğum rahatsızlık Maocu ve lenincilerden duyduğum rahatsızlığı bu gün kat be kat geçmiştir. Onların okumuşu da iki yüzlü. Mücadele ettiler, halkıaydınlattılar diye örnek vereceğim isim sayısı bile yok denecek kadar az.

Var mı yok mu istismar. Bu mücadelemin sonucu bu olmamalıydı? Ödül böylesine adi olmamalıydı. Levh-i Mahfuz’dan başkada hesaplaşma ortamıgöremiyorum.

.....................................

 

Allah, mücadeleyi verirken eziyetlere katlanma duygusu versin.

Şimdi maziye baktığımda Siverekli, kendisini davalara adamış bir gençle birlikte (İstanbul’da Göz Doktoru. Operatör Sefer Ağaçhan’la birlikte bazen konferans konuşması için ardından koşuşum, kebapçılarda yarı doymuş yemek yeyişler, konferans salonlarında hop oturup hop kalkan bir genç olmaktan öte deliller getirirdim.

Operatör Dr. Sefer Ağaçhan yurtta Karyolalarımız altını biz yokken kontrol ediyor, boş şişelere rastlama korkusuyla devamlı surette olumlu yol çağrısı yapıyordu.

 

NECİP FAZIL’I DİNLEMEKLE AKÜYE BAĞLANMAK AYNI ANLAMDAYDI

 

Hele hele Üstad Necip Fazıl’ın nerede konferansı varsa bunu duyuruyor, hiç olmazsa, bazen, birlikte olmamızı sağlıyordu. Konferanslardaki insanı nefes nefese bırakan heyecan, konferans sonraları küçük kebapçılarda doyar doymaz yemeklerde Necip Fazıl’ın espirilerini dinlemek o zamanların akü göreviydi.

Çapadaki Yüksek Okul’un konferans salonu en çok arzı endam edilen bölgeydi. Ahmet Kabaklı, Necip Fazıl üstatların, yüz binleri hop oturtup, hop kaldıran fikirlerinin özeti bu konferanslarda dinlenirdi.

Her ikisi de değişik görünümde tik küpüydü. Hele hele Necip Fazıl kürsüye geldi de, tiklerini yerleştirme gayesiyle önce salonu iyice bir inceledi mi, eşi önderi bulunmayan gür ve güzel gür sesiyle konuşmasına başladı mı, kainatta bir başka ortam istemeden, kıyamete kadar aynı havanın devam etmesini hayallerdiniz.

 

ŞİİR ZEVKİ ALMAK İSTEYEN NECİP FAZIL’IN KENDİ SESİNDEN ŞİİRLERİNİDİNLEMESİ GEREKİR.

 

Günümüzde bir insan en iyi şiir nasıl okunur derse, Necip Fazıl’ın kendi sesinden şiirler okuduğu bantları elde etmesi gerekir. O ne Yarabbi? O ne okuyuş Allah’ım? Şiirden hiç hoşlanmayan bir kimse bile O’nun sesinden okunanşiirleri duydu mu, hemen şiir meraklısı olmak durumundadır.

Allah bazı adamları doğuştan sanatçı yaratıyor. Necip Fazıl için bazı yazarlar, tahrif edilen olaylarla küçümseme yoluna giderler. Halbuki, O, bir zirvedir. Bir zirveyi ise ancak bir başka zirve gerçeklere uygun olarak eleştirebilir. Bu bakımdan bir bayancığın kitabında Necip Fazıl eleştirmesini bir hücuma geçmenin zavallı bir örneği olarak kaydediyorum. İdeolojisi belli o bayanı aranızda çok okuyan ve bilen vardır.

Dejenerasyonu, beşinci kolu, masum milletimizin bağrına bağrına yapılan saldırıları ne güzel izah ederlerdi Yarabbi! Birisi Yazarlar Sultanı,Birisi de Şairler Sultanı ismine yaşarlarken layık görüldüler. Her ikisi içinde iftira kazanı, firavunlar devri fesadını gölgede bırakacak şekilde kaynardı.

 

NECİP FAZIL’IN RAHMETLİ BAŞBUĞA (İHTİLAL ÖNERİSİNDE BULUNDUĞU YAZILMIŞSA DA BU İDDİANIN KUVVETLİ DELİLLERE BAĞLANMASI GEREKİR.

 

Allah her ikisine de rahmet eylesin. Ben her ikisiyle de sohbet ettim. N.Fazıl’ın ki, yukarda da söylediğim gibi fazla bilirim geçinmeden, soruşeklinde olursa iyi olurdu. Ama, rahmetli Türkeş’le birkaç defa bu vatan toprakları üzerinde seçimlere koşturdum. Bir yazımda geniş anlatmam lazım, CKMP’nin başkanlığını Rahmetli Akdoğan yaparken, benim yalnız olarak Adana Yol ayırdımına gidip, Mersedesle Ankara’dan gelen Altınsoy’un yanına, mersedesin’in önüne oturup gelmemiz var. Çukurkuyu gibi köyleri tarayarak geldik.

Merkez Kahvesi’nde, Niğde’de bir konuşması var. Bana ısrarla sordu. Niğde’de neden bahsedeyim diye, utanarak “(Sarı Zarf) meselesinden bahset” dedim. Türkeş’in belki de Niğdelilerin gönlüne yerleştiği ilk konuşmasıbu kahvede yapılmıştır. Bu hikaye saatler boyu anlatımla özetlenebilir. Ben burada, yukarıya atılan başlığa ışık tutmak için yazıyorum:

Türkeş belki kendi hanımı ile bile ihtilal meselesini konuşmayacak kadar bilinçli bir başbuğ idi. Yaşayacak olursak, olayların biraz daha eskimesi üzerine bu konuda bildiklerimizden anlatacaklarımız vardır. Ben adımın Osman olduğu gibi iddia ediyorum. Türkeş’le konuşmalarımın sonucunu söylüyorum. O 27 mayıs trenine bile atlamayacaktı. Rayını şaşırmasın diye atladı. Öncelikle iyice başardı, hatta lider konumunda aktifti. Gel gör ki, Bab-ı Ali’nin kurnazlarının fitlemeleri üzerine, Milli Birlik Komitesi içinde ki, rengi kırmızıdan dönenler daha uyanık davrandılar.

Bu konuda sonucu söylüyorum: Gerçekten DEMOKRASI HAYRANI İDİ.İNANCINI BU KONU da çok sağlamdı. Gereksiz ihtilal lafı edenlere Aksaray’daki bir hoş adamın seslenişlerini örnek verir ve nazikçe bu meseleyi mühürlerdi.

Necip Fazıl’ın hatırlatması üzerine verdiği cevap belki de dünyanın en nazik sözü olmuştur. İnanın laftan lafa geçmek istemem ama, uslübumu akıcı bulanlara gönderme yaparak, onların hatırına şu meseleyi de arz edivereyim.

Avukat Murat Bingöl’ün Barlarda duydum dediği bir yaygarası vardı. (Allah Rahmet eylesin):

- Güya yetmişli yıllarda Osman ÜÇER, hükümetin önünde sağ kolunu kaldırırsa, Torba Camiine kadar yüzlerce kol kalkarmış. Bu tabii ki palavra. Ve karşı hareketi hızlandırma siyaseti. İşte böyle bir latife de Rahmetli Türkeş’in huzurunda açıldı. Yanımızda Altınsoy var. Beyan şu:

- İşte başbuğum, Komanda kamplarının ilk yetiştirdiği bahadır, Osman ÜÇER bu.

Rahmetli Türkeş gülüyor. Ben O’nu üniversiteden tanıyorum. Diyor ve komando kampı meselesini didiklemiyor. Çünkü, alışmıştır. Kuru sıkı atanların davada ciddiyetinden daima şüphelenmiştir.

Bu iddiayı dinleyen ben, hayatım boyunca Fertek Kampı’ndan başka bir kamp görmediğimi, Rahmetli Hocam Hüseyin Gökalp’ le on gün kadar zevk içinde bulunduğum Kızılay kampını hatırladım. Erdinç Dinçer kardeşimin gazel okurken, Nedim’in:

 

Bir safa bahşedelim gel şu dili naşada,

Gidelim servirevanım yürü sada bade.

 

Diye başlayan ve devam eden şiirini okuduğum Kızılay Kampı’ndaki hayatım bir yana Komanda kampı nedir onu hiç görmedim ve yerini öğrenmedim. Bu başlığın noktasını koyuyorum. Demokrat Parti’den A.P.’ye, CKMP’den MHP’ye kadar yıllar boyu siyaseti gördüm ise de demokrasiye en aşık liderin Türkeş olduğunu iddia ediyorum.

- En kötü bir demokrasi, en iyi bir ihtilalden daha iyidir. Mealindeki sözün, (Anayasa kitaplarına geçeceğini) Sayın Türkeş’in yüzüne karşı söyleyen de bendim. Allah sağlık verirse Türk Milliyetçiliği hareketini bir gün yazacak olursam, mücahitlerin enşanlılarıyla, Kabak tarlalarının çürümüş kabaklarını yazmayı becerip beceremeyeceğimi şu anda pek bilmiyorum. (Çine giden parti başkanı ve Başbakan yardımcılarını...... da unutmadan bir not etsem mi ki?) (Doğu Türkistan Çin’in ayrılmaz parçasıdır ve orada nişan alıp vermeler.)

........................................

 

NECİP FAZIL’IN YASSI ADA İFADESİ’Nİ HATIRLIYORUM

 

Ben derim ki, Yassıada Mahkemesi’nin bantlarını, çekilen filmlerini bu gün yayınlamalı. Yarın utançtan şunu diyecekler:

Filimler ıslak yere atılmış, sonra da güneşe atılmış, hep silinmiş!

- Hoppala!.......

- Hukuk öğrencileri Yassı Ada Mahkemelerini santim santim seyretmeli. Yassı Ada Mahkemeleri’nin filme alınışının başında Niğdeli Bir Astsubay’ın bulunduğunu hatırlıyorum. Bir hatıramda anlatmıştım. Bir gün salona en önde ben, arkamda Ali Cengiz Özdemir, onun arkasında Celal Bayar, O’nun arkasında Menderes ve diğerleri.

- Bu iş nasıl oldu dememeniz için tekrar yapayım. İki gece uykusuzluktan sonra gittiğim Yasıada’da, öğleyin sandviçleri yiyince vapura geçtik.

Kırk sekiz saat uykusuzluktan dolayı orada uyuklayıp kalmışız. Anans üzerine vapur boşalmış ve duruşma salonuna herkes girmiş. Nasıl olduysa bir üsteğmen mi, yüzbaşı mı bizi uyuklar görünce, elindeki sopasıyla bağrımıza dürttü. Uyandık. Koşun duruşmalar başlayacak! dedi. Vapurdan tapır tapır atlayınca, (meğer o sırada S A N I K L A R geçiyormuş.) üzerimize sanırım yirmi hafif makinalı çevrildi.

Ben Ali Cengiz CHP’li olduğu için ondan, O’da benden şüphelenmiş olmalı. Meseleyi anlayamadık. Sonra uyandıranın seslenmesi üzerine (bırakın gelsinler!) diye bağrışıldı. Dediğim gibi salona en önde ben, sonra Ali Cengiz, sonra Celal Bayar, sonra da tarihin şanlıMenderes’i girdi. Çekilen filmlerde bu an mutlaka tespit edilmiştir.

Her neyse Necip Fazıl’ı ifadeye çeken Başol, adalet adına yüz kızartıcı bir tutumdaydı. Konuşturma yok, hakaret var. Hele o Egesel.. Bir Mahkeme’nin savcısı değil, adeta....

.....................................

 

Pek önemli bir adam değilken, bunca hatırayı yazacak zaman bulamıyoruz. Bir de bana soruyorlar:

--Yahu bu kadar uzun yazıları nasıl yazıyorsun?

- Allah için, vatan için, fikir için, ülkü için; sosyal adalet için yazacaklarımı tam olarak yazabileceğimi bilsem sanırım onlarca sene, bilgisayar başından kalkmamam gerekir. Allah rızk teminini kolaylaştırsın, anlatım kabiliyetini artırsın. Ne diyelim zenginlik, şöhret peşinde değiliz. Milli davalara noter kılığı ile tespitçi olsak yeter.

Velhasıl Necip Fazıl o baskı da Menderes için, eski D:P.liler için minnettar kalınacak doğru ifade vermişti.

Menderes’in asıldığı gece, (İslam Kadını’nın gördüğü rüyada Peygamber efendimiz, Menderes meselesi gerçekten iyi bir anlatımla yoruma tabi tutulması) gerekir.

Adım adım gezdiğim Ege’de Rahmetli Menderes’in AYYILDIZ Çetesi’ni kurduğu topraklarda halen derin bir musikinin vatanperverilerin kulaklarında nasıl çınladığını uzun uzun anlatacağım günler gelecektir.

.....................................

 

DEVİRLERİN GENÇLİĞİNE ÖNDERDİ, NECİP FAZIL. FİKİRLERİNİ YAŞAYARAKİSPATLARDI...

 

Bağırlarını bu milletin manevi varlığının meselelerini savunmak için acımasız saldırılara karşı açık bırakan bu fikir ve dava adamları aşk derecesinde seviliyorlardı. Milliyetçi Gençlik, Mücadeleci gençlik, Milli Görüşgençliği, A.P. gençliği (!) gibi gençlik bölümlerinin fikir ve dava beslenme kaynağı arasında bu iki isim asgari müştereklere sahip ve en önde gelirdi.

Türkeş, Nihal Atsız’ın özel bir yeri olduğu için onu sıralamaya dahil etmiyorum. Ama, Peyami Safa’lar, Feridun Fazıl Tülbentçi’ler, Ali Fuat Başgil’ler, Ergun Göze’ler, Cevat Rifat Atilhan’lar, Nurettin Topçu’lar, Osman Yüksel Serdengeçti’ler, gibi onlarca isim onları takip ediyordu. Ömer Seyfettin eserlerinin, Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun eserlerinin de olumlu etkilerini anmazsak haramzadalık ederiz. Hele hele on kuruştan satılan formalarla biriken Karacehennem İbrahim, Hacı Murat, Şeyh Şamil, Yörük Ali, Çakırcalı gibi eserlerin yazarları, isimsiz nice kahramanları da zikretmek gerekir. Bu isimlere benzer bir ismin, daha önemli bir ismin Türkiye’de hakkında ilk kitabıyazmış olmamı Allah’ın bir lütfu sayıyorum. Mihrali BEY, inşallah yakında temin edeceğim bir sanatçının çizgisiyle ÇİZGİ ROMAN haline gelecektir.

Bildiğim Mihrali BEY’i kısa kısa anlatıp çizgi romanını hiç olmazsa ilimizde yayınlayabilirsek, Milli Kahramanlara olan borcumuzu bir nebze ödemiş sayacağım kendimi.

Yukarda sayılanlar öğrenim yuvalarında kökünü bulan deryalardı.

Halkın ayrıca Hazreti Ali ve Battal Gazi üzerine yazılmış eserleri ve benzeri kahramanlık destanlarını besin kaynağı yapışı ayrı bir manzaradır. Gökçe Dede’nin ülkesinde incelediğim ve arz ettiğim Battal Gazi gibi eserler ise bir neslin, nesillerin hareket ve enerji kaynağı niteliği vardı.

Büyük Dava adamı, bilim adamı, Erol GÜNGÖR Profesör hizmetleri sayılıp dökülmekle bitmez.. Dil sahasında Timurtaş Hoca’nın ve Necmettin Hacıeminoğlu’nun ve benzerleri gençliğin bağrına sevgiyle yerleşmişisimlerdi.

 

SEKSPİR VE NECİP FAZIL. KÖŞE TAŞLARIDIR.

 

Sözü Kabaklı ve Necip Fazıl’a geri döndürelim.

Bir Fransız’la sohbet etsem, dünyanın en büyük edebiyatçılarınısay dese, sanırım benim en önde sayacağım iki isim: Şekspir ve Necip Fazıl olur. Şekspir üslubuyla ve işlediği konularla şöhret oldu. Necip Fazıl ise, gençliğindeki rüzgarlı günleri atlattıktan sonra Köroğlu ’nun atının KADERİYLE AYNI KADERİ PAYLAŞTI VE ÖLÜMSÜZLÜĞÜ seçti. O ne demek? İslam’a hizmet. İslam’ın hamlesi. İslam’ın mahiyeti. Yüceliği. Bu bakımdan sanat benzerliği varsa da davası bakımından Necip Fazıl hiçbir zaman Şekspir’ le mukayese edilemez tabii.

Gençliğinde yaşadığı rüzgarlı devirler zaman zaman hayatına gölge oluyor, o ondan kurtulmanın mücadelesinin destani örneklerini veriyordu. Yirmi yaşın insanları biz Necip Fazıl gerçeğini tanırken, günü gününe eksi ve artıların kolleksiyonlarını yapıyorduk. Şahsen benim bu konudaki izlenimlerimin en önemli besleyicisi Risale-i Nur talebesi olan doktorumuzun gayretleridir. Risalei Nur talebelerinin bilfiil mücadelede saklandıkları sabitse de, bir çok sahada hizmetlerini inkar etmemek kadirsinaslık olur. Takdir Allah’ın.

 

AHİRETİN TARLASI MESELESİNİ İYİ KAVRAMAK GEREKİR

 

Belli zamanlarda, Kızıl Kürtçüler’e, Komünizm’e karşı verilen direk mücadelelerde adları ve sanları okunmayan fikir cereyanlarının, isimlerini burada saymayı zül saydığım tarikat bozuntularının günahını Levh-i Mahfuz sayıp döktükçe bir çok yüzün nasıl kızardığını yaratıklar olarak görme zamanımız gelecektir.

Mademki her iki dünya, her iki alem birbirinin devamıdır, öyleyse Levh-i Mahfuz’u kimse küçümseyemez. Öldükten sonra yaşamak isteyenlerin tek mihenk taşı Levh-i Mahfuz’dur. Bu dünya mademki Ahiret’in tarlasıdır, herkes elinden geldiği kadar sınavında başarı göstermeye çalışacak, gerisini de gerçek alemde mülahaza etmeye çalışacaktır.

Ne yalan söyleyeyim, bu dünyadaki imtihan o kadar karışık, o kadar girift, o kadar bilinmezlerle dolu ki, ben büyük başarıyla bu işi yapıyorum diyenler ve zannedenler yanılmışlıklarını tasvire çalışıyorlardır.

 

BİR DEVİRDE KUR’AN HAKİKATLERİ DAİMA SAKLANDI. SANIRIM ARTIK GÜNÜMÜZDE ALENİLEŞECEK VE ÇOĞU KİMSENİN GÖZÜNÜN ÖNÜNDEN PERDE KALKACAKTIR.

 

Kur’an’ın gerçek yorumunu nesillerden uzak tutanlar, başgünahkarlardır. İsterlerse alim kılığına bürünsünler. Kur’an’ı matbaadan, kütüphaneden, aile tartışmalarından uzak tutan yobaz zihniyet maalesef günümüze gelinceye kadar en etkili bir düşünce sistemi olarak nesilleri bocalatmıştır. Halen de bocalatmaktadır.

Kutsal kavramları ve maddeyi büyük bir ustalıkla uhdesine alanlar, rezil insanlardır. Kolaycıdırlar. Okumazlar bilgisizdirler. Biri, sosyal adalet meselelerini istismar eder, zevk ve sefa içinde yaşar, fikirlerini hayata kazandırmaz. Yaşayışı ile fikirleri birbirine uymadığı için burunlanır. Diğeriyse maddeyi en ince teferruatına kadar sömürürken, etrafında bir kara alem kurmanın en alçak zeminlerini araştırır.

Bu sebeple kitleler gerçekleri bilmeden suçlama, yönsüz tavırlarla ayırımcılığın en korkunç manzaralarını gösterirler.

.................................

BÜYÜK DOĞU BİR MEKTEPTİ. O ADI İSTİSMAR EDENLER VEBAL ALTINDADIR. BİR DEVRİN SAVUNMASINDA BÜYÜK DOĞU’NUN HİSSESİ BÜYÜKTÜR.

 

Yoğun dersler arasında Risalei Nurlar’ın bütün bölümlerini kütüphaneme talebe harçlığıyla kazandıran Ağaçhan, Üstadımızın “N. Fazıl”yaşayışının bir aynası oluyordu bana. Herkes onun fikirlerini süt yerine miğdesine gönderiyordu. Nurlusu, Süleymanlısı, Işıklısı, Mücadelecisi, Kadirisi, .... hepsi coşkunlukla onun makalelerini, eserlerini ezberliyordu.

O ne mecmuaydı öyle? Her satırını içer gibi okurduk. Yazılar, yazılar.. Hamle, aksiyon, enerji doluydu. Çizgiler, okuyucuların tümünü büyülerdi. Devrin siyasilerini külfakış ederdi. Maymun resmiyle bir ünlüyü yan yana koymaktan ve benzerliği izah etmekten zerre çekinmezdi.

Dergi kapağında kulak resmini koymuş...

Ve olay olmuşmuş. Gel gör ki, Büyük Doğu o günlerde Türkiye’ye düşmüş ateş topu gibi gönülleri yakar fikirlere yatak olur, despotizme karşı vurulmuş bir hançer olurdu.

Bir gün, “Cumhuriyet ’i yıkmak isteyenlerin” Büyük Doğu ismini alet etmelerinden dolayı miğdem nasıl döndü anlatmak mümkün değil. Kanser kaplamış bir miğde bile bu kadar sarsılmazdı. Memleketin fikir ve haysiyet kaynağı yazarının dergisinin ismini alet ederek yıkıcı teşkilatlar kuranların yüzüne balgam tükürmeyi ihmal eden bir nesil nasıl gelebilirdi?

Hepsi İngiliz oyunuydu. Hepsi Rus ve Amerika oyunuydu.

Necip Fazıl, zamanında İslam Dünyası’nın en kuvvetli ismiydi.Şair, yazar. Mütefekkir. Şiiri, tiyatrosu, makalesiyle bir abideydi. Tasvir denilen sanatın en muazzam örneklerini ortaya koyan bu insanın evliya uhreviyetine eşit bu sanatı, gelmiş geçmiş yazarlara mihenk taşı olacaktır.

 

GÜLDÜRÜ UNSURUNU İHMAL ETMİŞTİR.

 

Şu satırları yazan fakir kalem sahibi olarak düşünüyorum. Yazdıklarımdan dolayı Necip Fazıl’ın karşılaştığı eziyetin onda biri ile muhatap olsam, sanırım pusulayı şaşırırız. İşte Necip Fazıl’ın büyüklüğü.. Esprinin şahını ürettiği halde eserlerini dram, trajedi tarzında yazmayı tercih eder, güldürü unsurunu küçümserdi. O, O’nun sahasının özelliğidir. Şu satırlarıyazan kimsenin düşüncesine göre ise, en ciddi söyleyişleri bile güldürü unsurundan uzak tutmamak gerekir.

Kafasının evvelden beri büyük olduğunu kabul ederdi. Esprilerini hatırlıyorum bu konuda. Buna eserlerinde de rastladım.

Bir yazarın, bir şairin, bir tiyatro yazarının bu kadar genişmalumat sahibi olmasının örneklerine rastlamamışsınızdır. Bir tek “Abdülhamit kitabını” okusanız yine aklınız durur. Yetmiyor mu At’a Senfoni kitabıbile akıl hafsala durdurur.

Bu bakımdan bu yazı serisini burada bir nefeslendirerek At’a senfoni kitabından özetler sunmak istiyorum. Böylelikle O’nda ki umumi kültür, anlatım kudreti, en ilericisinden daha sosyal olayların yazarı olduğunu lütfen görünüz. Umarımki çoğunuz AT’a Senfoni’yi okuduktan sonra çoğunuzdaki at sevgisi çok daha artacaktır:

 

ATA SENFONİ

 

 

 

 

(( Dokuz yaşında ata bindim; ve yalan olmasın. Bir daha inmedim. Her, binişimde büyüdüm ve her inişimde küçüldüm. At benim gözümde, eserimde buram buram tüttüğü gibi, insan ruhundan yere damlayıp şekilleşmiş ve sonra insanın sırtına gelmiş bir müjdecidir:

Zafer, fetih ve asalet müjdecisi..

................................

Nebata en yakın olanı Mercan’dır; çünkü tıpkı nebat gibi kök salar gibi ve kumlara düğümlenir.

Nebat dünyasının ufku, yani en ileri unsuru, yani hayvana en yakın olanı hurma ağacıdır; çünkü uzaktan ve yakından, tıpkı hayvan gibi dişisinin üzerine abanır. Tohumlarını öyle bırakır.

Hayvan dünyasının ufku, yani en ileri unsuru, yani insana en yakın olanı da at’tır. Çünkü tıpkı insan gibi ruhi bir hayata maliktir.Ve rüya görür.

.................................

At, hayvan zarfı içinde hayvandan başka bir şeydir.

...............................

At, edebiyat fatihi insanın göz ve estetik planında, bütün çizgileri, hareketleri ve kabiliyetleriyle en ihtişamlı kahramanlık sembolü.

 

AT VE İNSAN

 

İnsan ruhuna her sahada en yakıcı cazibeyi aşılayan kahramanlık mefkuresi at üzerindeki insanda ifadesini bulunduğu kadar, ne taht, nü kürsü, ne de Ehramları’nın tepesi, hiçbir şekil üzerinde heykelleşemez. O ’nun içindir ki, madde fatihlerinin hepsi, tiran’lar, Sezarlar, Hanlar, Hakanlar, kumandanlar, başbuğlar, liderler, kahramanlar, gözümüzün önünde hep atlı olarak yaşarlar. Bunları atlarından indirecek olursak hemen cüceleşirler, perukası düşmüş aktöre dönerler.

............................

At, insanoğlunu, şanından, zevkinden, keyfinden, en umumi ihtiyaçlarına kadar her sahada tatmin etmekle muvazzaf, öyle sevimli bir tabi, hünerli bir köle, vefalı bir yardımcı, verimli bir mütefekkir bir tabiata hiçbir unsur onun derecesinde insana hizmet etmek iktidarında ve insanla el ele vermek istidadında değildir.

............................

At, ayaklarımızı yerden kestikten sonra altımızdaki kıvranışı, duruşu, mesafeleri koklayışı, bin bir şekilde yol alışıruhumuzu bütün çizgilerine nakşedişiyle, sanki bizim yarı belimizden itibaren bir devamımızdır. Sanki at, içimizdeki hasret ve duş idealinin fiilimize bağlı şekillenişidir. At, insanın tamamlayıcısıdır.

............................

Şövalye asildir, merttir, cesurdur, sadıktır, dürüsttür, fedakardır, alicenaptır, hislidir; at onda ve bu vasıfların top yekün mührüdür. Şövalye, kendisinde gizli kahramanlık ahlakının alemini atta bulmuş, onun mücerret nakşında kendi ruhunu armalaştırmıştır.

.............................

 

MANANIN ÖZÜ

 

BURAYA AT RESMİ KONACAK

 

Kalem gibi incecik dört ayak üzerinde, dünyanın en ahenkli gövdesi, en vezinli boyunu ve en haşmetli kafası .... Sonra bütün bunlarıbirer İmparator mantosu halinde bürüyen, yağız, doru, al ve kır, pırıl pırıl kürkler... Şahane, şahane; sürmeli, tahrirli , akı görünen gözler... Zarafet tuğrası yele ve satvet arması kuyruk...

..............................

At, insanoğluna, rençberinden senyörüne ve sporcusundan fatihine kadar ve işlerin en kabasından en incesine dek maddi ve manevi dayanak vazifesini gören ilahi bir hediyedir.

................................

At, dün, insanoğluna, basit fayda planında her türlü hizmeti gören, azat kabul etmez, tevekkül ve tahammül örneği bir kuldu. Toprağı o sürer, değirmeni o çevirir, suyu o çeker, yükü o taşır, tekerleği o döndürür, haberi o götürür, mesafeleri o keser ve nihayet ülkeleri o teshir ederdi. Sonunda makine, altın basit fayda planındaki bütün hizmetlerini elinden aldı. Dünün manivelası, vinci , motoru, treni tayyaresi, telgrafı, tankı sadece attan ibaretken bu gün atta bu kıymetlerden hiç biri kalmadı.

...................................

Bilhassa askerlikte ve ordu süvariliğinde at, bu gün fenni imkanlarla çatışmış değil, anlaşmış olarak yeni bir sevkalceyş ve tabiye mevzuu halinde daima eski kıymet ve ehemmiyetini saklamakta... Evvela Amerikan ordusunda tatbik edilen yeni bir buluşla süvari kıt’aları hususi kamyonlar içinde büyük mesafeleri, büyük caddeler üstünde kısa zamanda almakta ve istenilen hücum, takip ve ihata noktasına indirilivermektedir. Sonra tankların çelik perdesi arkasında düşmana yaklaştırılmakta ve birden bire yelpaze şeklinde açılan tankların arasından hücum dört nalıyla çıkarak en kısa mesafeden düşman hatlarına dalabilmektedir.

......................................

İçinden kıvılcımlı bir buğu fışkırıcıburun delikleriyle mesafeleri içen at, prens iş olarak yalnız binilmek ve yarıştırılmak içindir. Bu iki faaliyetin şartları prens soyun vasıflarıyla, vasıflarda iş şartlarıyla karşılıklı...

......................................

At, işte çile zemini yer yüzünde solucanlar sürünürken kuş gibi uçan mefkürevi varlık... Onun içindir ki at insan hasret ve idealinin sembolü; ve bu sembolü ifade etmekte iki cins faaliyetin sultanıdır:

Binek ve koşu...

......................................

 

AT, KELAM VE SANAT

 

Kur ’anın “El’adiyat” süresinden, birbirini takip eden dört ayet meali:

“ Kasem olsun, soluk soluğa koşanlar üzerine...”

“ Tırnaklariyle taştan kıvılcım fışkırtanlar üzerine...”

“ Sabah vakti düşmanı basıp etrafı toz dumana boğanlar üzerine...”

“ Peşinden doğruca düşman saflarının içine dalanlar üzerine...”

.....................................

 

HER HADİS ANLAMLI OLDUĞUNA GÖRE:

 

Kainatın efendisine ait her kelime, her hareket, her eda bir hadis olduğuna göre, Allah’ın sevgilisi, Allah’ın ve kendisinin sevdiği at dair, söz, hareket, iş ve eda halinde işvermişlerdir. Bunlardan iş ve hareket şeklinde olanları kendi mevzularına alt fasıllarda göstermek üzere şimdi öz planında kalıyoruz.

“ Hayr, atların alınlarına nakşedilmiştir.”

....................................

At bahsinde en büyük hayr ise atıkoşturmak, bu yoldan asalet ve asliyetine hizmet ekmek ve neslinin menbaını ve barajını kurtarmaktır.

....................................

Hadis Meali:

Uğursuzluk ( uğurla beraber) üç şeydedir: Kadın, ev ve at ...”

.......................................

Hadis meali:

“Dünya saadeti atların sırtındadır!”

At’a dair ne söylense, bu muhteşem sadeliğin hendesi kavrayışı içinde atı çepeçevre sarmaz büyük gaye ve ebedi saadetin eşiği yalancı dünya, yalan veya gerçek , bize gösterildiği bunca saadet hedefi arasında en mesut tarifini atta buluyor.

.........................

At o mübarek mahluk ki, insanı bütün iç serveti ve dış heyetiyle belirtmeye memurdur. Bu haliyle bize dünya saadetini ta kendisini getirmiş olmuyor mu? Gerçekten insanda at sırtında teselli bulamayan hiçbir keder yoktur. At sırtında insan derdi piyadeler dünyasına ve onların birbirini itiş kalkışına bırakır. Ve ulvi bir kayıtsızlık ve tevekkül semasına doğru ayaklarının yerden kesildiğini hisseder.

.................................

“- Bir çivi bir nalı, bir nal bir tırnağı, bir tırnak bir ayağı, bir ayak bir atı, bir at bir kumandanı, bir kumandan da bir vatanı mahvedebilir. Cengiz Han”

At kıymetinin en mükemmel tespiti:

--Koşan atın sırtı, oturulacak yerlerin en iyisidir.” Mütenebbi

.................................

İngiliz meselleri:

“-Başıboş at çabuk yorulur.”

“- İyi at seyrek mahmuzlanır.”

“- İyi atta kötü renk olmaz.”

“- Beyaz atı ve sarışın karısı olanın başı derttedir.”

“- Uzun bir sefer için atını ödünç veren, sonunda onun yalnız derisini alır.”

“-Atın suçunu eğerinin üstünde aramalı.”

“- Atın tabanına ve köpeğin dişine daima dikkat.”

...................................

“- Bir sürçen atın başı kesilmez.”

--At binicisine göre kişner.”

--Doğuran at kısrak utansın.”

“- At, at oluncaya kadar sahibi mat olur.”

“ İğreti ata binen tez iner.”

.....................................

Mitolojiye göre, atın vücuda gelmesişöyle: İnsanların alası, Atinalılar’a büyük bir bağış yapmak isteyen (Neptun) elindeki çatal asayı yere saplamış ve yarılan topraktan, kişneyerek veşahlanarak at çıkmış.

Evet, at, şahsiyetini kuşatan bütün bir hayal ve hakikat eşyası içinde tam bir menkıbe kahramanı.. Düşünür, içlenir, dertlenir, şevklenir, sahibinin ruh haletine muvazi bir duygu hayatı sürer ve bu arada, realite üstü, fevkalade aksiyonlar doğurur. Daima sadakat ve fedakarlık timsali olarak... Birincisini esirlikten kurtarmak için kalenin üstünden atlar, param parça olur.

Fakat sadece ayakları kırılmış olan sahibi, sürünerek, kendisini orada bekleyen ikinci bir ata biner ve kaçar. Bir çoğu hakikatin malı, daha neler, neler!..At derecesinde, istediği yerde insan uğruna hızını ve canını vermeye hazır hiçbir mahluk yoktur. Elbette ki, bu tarafıyla at, (idealisation- mefkureleştirme) işi olan masalın kahramanıolacaktı. O halde masallarda at, gördüğü işlerin yalanı ve gerçeğiyle değil, fakat insana nasıl göründüğü, neler his ve ümit ettirdiği ile mefkurevi bir vücut... Sonsuz kıymeti de burada.

....................................

 

KÖROĞLU’NDA AT, BİR DESTANA ESAS TEŞKİL ETMİŞTİR...

((Yazarın notu: Yedi yaşında ilk okumayıöğrendiğimde Kütüphane müdürü Osman Bey, bana özel olarak, şehir kitaplığından Köroğlu Destanını verdi ve okumayı sevmeme yardım etti. Bu b.akımdan Köroğlu benim hafızamda haksızlığa karşı direnme, zulüm yapan idarecinin gözünü oyma anlamındadır.

Maalesef romanda, Köroğlu romanında Bolu Beyi Köroğlu’nun babasının gözünü oydu. Bilindiği gibi, Köroğlu’nun babasıgörünüşü iyi olmayan ve fakat cinsi itibarıyla çok değerli bir tay getirdi Bolu Beyine. At ‘tan anlamayan Bolu Bey’i bu hareketi, yani gösterişsiz at getirmeyi hakaret kabul ederek, beyinin gözlerini oydurup, o ata bindirerek memleketine gönderiverdi.

Şu imajı yaratmak istiyordu. Bolu Bey’iyle kimse alay edemez. O işlerinde ve emirlerinde rakipsizdir. Seyis’de atı evine götürüp, oğluna vaziyeti anlattıktan sonra ahırdaki ışık sızdıran bütün delikleri kapa, sıva, atı Kantaron otuyla yıka,. Her gün ona kantaron suyu içirt! dedi.

Haftada bir defa avluyu sulayarak, suyla doldurarak dize kadar çamura atı soktu ve antraman yaptırdı. Zamanı gelince eşi emsali bulunmaz bir at meydana geldi. O zaman oğluna hadi bu at ile birlikte benim intikamımı al dedi.

İşte o andan itibaren çok heyecanlı bir romanın doğduğunu görüyoruz. Hele hele Köroğlu’nun atı bir de ölümsüzlük suyu içince eşi örneği dünyada bulunmaz bir at oldu. Köroğlu’nun savaş kabiliyetini bu haliyle on misline çıkardı. Bunları haber alan Bolu Bey’i bu atı elde etmek için ne büyük fedakarlıklara girdi. Ama nafile. Bir defa ok yaydan çıkmıştı. At bahsinde Köroğlu destanı mutlaka anılmalıdır.

Bir defa daha bahsettim, Üstat, Çerkeslerin at yetiştirmesinden bahsetmemiştir. Bu bir unutkanlık olmuştur. Çünkü Üstad gibi kültürlü bir adam meşhur çerkes atlarını duymamış olamaz.))

..................................

 

Ya Köroğlu?... Bolu ormanlarının mis okulu çamları içinde, incecik bacakları, pırıltılı alnı ve upuzun boynuyla heykelleşen ve ayaklarının dibinde sahibinin tıngırdattığı sazı dinleyen at:

“ Atımın yelesi ince saz gibi,

Gevrek gevrek kişner turna kaz gibi .”

İzmir’in Zeybeği ve Erzurum’un Dadaşı ( Santor) lar gibi, atla insan yoğurması tipler...

“ Yazık olsun Telli Doru şanına!

Eğil bir bak mor cepkenin kanına!”

.......................................

“ Atım sende Küheylanlık var ise

Gece yar koynunda yatalım atım!..”

.....................................

“Arap atım koşar, koşar;

Seni seven binler yaşar.”

 

“Arap atı köstek ile tutarlar;

Binerler üstüne, cirit atarlar:”

 

“Ceylan kovar, gök boncuklu tazılar;

Arap at üstünde şehbaz gaziler...”

........................................

Anadolu folklorunda at, Türk’ün etine ve kemiğine, ruhuna ve ciğerine kaynamış ve insanı kahraman fazileti tarafı ile göstermek vazifesini üzerine almıştır.

.........................................

Şahlanan at, çırpınan at, sıçrayan at, duran at, toprağı eşeleyen at, alabildiğine koşan at, ayrı ayrı sayısız tahassüslerin tercümanı...

........................................

“ Atım, daima sırtında eğer ve ağzında gem, dört ayağı üzerinde dimdik, gözümüzün önünde durur. Ondan hiç ayrılamam”

.......................................

“ – Atımla sinesinde barındığım mehtaplı geceleri asla unutamam. Onun ara sıra kişneyişi bana ninni zevki verirdi.”

“ – Rüzgarla yarışırken; benim atım, başlı başına bir savlettir. Sırtı yer yüzünden daha sabittir.”

“ – Herhangi bir vahada uyuyup kaldığım zaman beni uyandıran solukları o kadar ılık ve içten di ki sevgilim çölü kanımda uyardım.”

“ – Onun sırtında her tehlike bana vız gelir.”

İşte Arap atı; prens soyun kan verici Arap atı...

........................................

 

GÖZLERİNDEN ATEŞ FIŞKIRIR, AYAKLARI YERİTÖRPÜLER

 

( Dölil) in manzum tercümesinden birkaç satır:

“ Ardlarında pazıların şiştiği görülür;

Sinirleri titrer ve damarları kabarır.

Boru har sesi canına can katar;

Onu, kızgın, ürpermeli, kulakları dik, görüyorum.”

“ Yakıcı burun delikleriyle harbi oklar;

Gözlerinden ateş fışkırır, ayakları yeri törpüler.”

........................................

Bilhassa plastik sanatlar çerçevesinde ata büyük bir hayatiyet vermiş olan ( Rönesans) dan sonra klasiklerden at, romantiklerde at, naturalistlerde at, sembolistlerde at, kübistlerde at, emperyonistlerde at, egzistansiyalistlerde at,... Edebi mektepler boyunca at... Hangi mektep, atı kadrosu dışına çıkarabilir ki?...( Korney), (Rasin) , (Bualo), (Lafonten) , (Vikor Hügo), (Lamartin) ,

( Kont dölil) kolu, atı,zamanımıza dar efsanevi hüviyeti ve dasitani çizgileri içinde getirir.

...........................................

(Viktor Hügo) nun ( Vaterio) da batağa saplanan (Napolyon) suvarisine ait satırlarıcehennemi bir dehşet tasviridir.

..............................................

Öbür taraftan (Dante) da at, (Şekspir) de at, (Bayrın) da at, (Şiller) de at, (Göte) de at, (Tolstoy) da at... Her birinin dünya görüşüne nazaran şekil alan, bükülen, kıvrılan,şahlanan, irkilen, bekleyen, koşan atlar... ( Tolstoy) at sırtında ölümden kaçmak istedi.

..................................................

(Don Kişot) daki, derisi kemiğine yapışmış, kafası kütükleşmiş ve dudukları sarkmış ihtiyar hayvan, aslında insanı ulvileştirmeye memur bulunan atın “ Aks – i dava”sını temsil etmek için bu kılığa bürünmüştür. İnsana ve hayata karşı o zehirli istihza, atı, maksadına yardımcı diye kullanmak için otuz yaşına çıkarmış va aylarca yedirip içirmemiş, tımar etmemiştir. Her şey ancak bulunduğu yükseklikten düşebileceğine göre (Don Kişot) un atı, zıddiyle yine ata ait bir medhiye oluyor. ( Don Kişot) Büyükİskender’in ( Rosinand) da ( Büsefa)in ters tecellisi...

 

PERİ PADİŞAHI

 

Sanatının başı kelam aynasında at, hemen her mananın remzi ve kendi manasının özü halinde saltanat süren bir peri Padişahıdır..

.................................................

İlk mağara insanından itibaren eciş– bucüş hatlarla taş üzerinde at resmi görüyoruz. At, ilk örneklerinden başlayarak insanı büyülemiştir. Belki henüz insan kemendine düşmediği ve ehlileştirilmediği çağlarda bile at, uzaktan in anın gözünde enfes bir şey... İlk çağların eserleri ham ve kaba şekiller...

.................................................

Şark plastik sanatlarında atı en ileri sanat ürpertisi içinde veren tarz, minyatürdür ve merkezi İran... Minyatür, içine, rüya kadar mefkürleştirerek atı aksettiren sihirli yüzük taşı... Minyatürde at, prens soyun üstünde bir incelik ve güzellik meyşurundan süzülmüştür. Kopacak kadar ince bilekleri, yılan boynu ve güneşten daha parlak bir taca layık kafasiyle at... Şark, o dipsiz, idealist, sırri ruhuyla atı minyatürde, garp anlayışının varamayacağı bir ifadeye çıkarmış, yakıcı bir üslubla bulamıştır. Atın prens soyuna minyatür azmanı destek fena olmaz.

........................................................

( Vatikan) ın ilk tasviri resimleri kendilerinden hakim cehennem korkusu, yeni ve ideal bir hayat tahayyülü ve ilahi haşyet ukdesi etrafında, bütün bu duyguları ve onların aksiyonlarını şu veya bu şekilde yardımcı olarak at motifini ele almıştır. At bu eserlerde, hakikati arayan, iman ihtiyacıyla kıvranan ve içi dipsiz göklerin ve sonsuz mesafelerin dehşetiyle dolan insanın yoldaşıdır ve hep yanı başındadır.

. ..........................................................

Bu heykel tıraşlarda at, sanatlarının temel unsuru... İkisinde de at, Venedik tipi, gayet kuvvetli, sert adaleli, kalın yapılı ve pehlivan edalı... (Donatello) nun ( Gatta Melata) heykeli, Ortaçağ karanlığından sonra gelen ilk büyük abidedir ki, en büyüklerinin sahibi (Leonard de Vinci – Leonar Davinç) nin habercisidir. Nitekim ( Donatello) dan bir merhale sonra gelen (Verokiyo), (Leonar Davinçi) nin hocası ... (Verekiyo) nun eseri de (Colleona – Koleon) heykeli... Her iki abide, eski Yunan sanatının yeni bir hassasiyet içinden süzülüşünü ve canlanışı ihtar eder. Biri İtalya’nın (Padu) öbürü Venedik şehirlerinde bulunan bu heykellerde başlıca hususiyet, atı,uzviyetinin teşhiri hakikati içinde hareketli olarak, yani yürüyüşhaliyle maddeye tercüme ettirmiş olmasıdır.

...........................................

 

MÜTEFEKKİR VE MUZDARİP İNSAN KAFASI GİBİ

 

(Leonar De vinçi)nin, at mevzuunda, atı ve at hareketini kütleleştirdiği ve terkibe soktuğu yegane büyük kompozisyonu (Anghiari – Angiyari) muhaberesine ait tablo... Bu tabloda bir birine geçmiş atların, bir birlerine geçmiş süvarileriyle belirttiği boğuşma manzarası ve boğuşan atların ifadesi müthiş “ Bayrak Uğrunda Mücadele” isimli bu tabloda, sol tarafındaki, yüzü dönük at, sanki bir insan kafası taşır. Mütefekkir ve mustarip bir insan kafası.... Kaygı ve acı dolu gözler ve korkunç azim ve iradenin köpürttüğü vücut ve hareket ahengi...

...............................................

(Alber Dürer) Yeni çağ,başlangıcının at mezunda ilk naturalizma ve realizima örneğidir ve atın vücut yapısını olduğu gibi zaptetmek bakımından bir inkılap getirilmiştir.

..............................................

 

Fotoğrafı güzel sanat kabul edenler için de, (Enstantane) nin buluş tarihi olan 1879, at hesabına ayrı bir başarıgetiriyor. O gün bu gün at, en güzel çizgi ve hareketlerini fotoğrafa emanet etmektedir; Ve artık at, plastik sanatlarda gözle zapt edilmesi mümkün bir hareket fırtınasıdır.

.................................................

 

HZ. SÜLEYMAN, ATLI KAHRAMANLARIN İLKİ

 

Süleyman Peygamber ’in büyük at kadrosunu ve teşkilatını kendi faslında görmek üzere şimdilik onu atlıkahramanların ilki olarak selamlayalım.

................................................

“ – Velinin en büyüğü, sahabinin en küçüğüne ait atın burnundaki toz zerresi bile değildir.”

.,..............................................

“ – Tek başıma cenk ettim ve milyonlarca insanı püskürttüm (yemiş – doymuş)( Teb– e Zafer) büyük atlarındı. Düşmanla çevrili olduğum zaman elimin altında olan onlar vardı... Onlara her gün yemeklerini sarayda, kendi huzurumda vereceğim. Zera tek başıma düşman içinde kaldığım gün, vefakar, yalnız onları buldum.”

.................................................

İSKENDERİN ATI İÇİN YAPILAN MEZAR

İskender, atı için büyük bir mezar yaptırdı; Ve atın öldüğü yerde aynı ismi taşıyan bir şehir yükseltilmesini emretti. Bir müddet sonra da (Büsefal)siz kalan büyük atlıkahraman (Babilonya) çevrelerinde hayata veda ettim.

................................................

 

JÜL SEZAR’IN ATI’NIN HEYKELİ

 

( Jül Sezar) Atına çok iyi baktı ve (Venüs) abidesinin önüne onun heykelini diktirdi.

......................................................

Ahırı mermerden bir saray. Yemliği fil dişi, örtüleri kadife ve kürk... Çok defa İmparator ’un masasında altın yaldızlı yem yiyor ve imparatorun kupasından şarap içiyor... Evvelaİmparator içiyor, sonra atı; Ve böylece devam ediyor... (İnsitatüs) yarışzamanı istirahat ederken ahırın önünde gürültü etmenin cezası ölüm... Atın sayısız hizmetçileri, köleleri bendeleri ... Roma İmparatorluğu’nun olanca şevket ve serveti bir atın ayakları altında ... Onun mücevherlerine incilerine malik tarihinde İmparatoriçe gelmiştir. Nihayet at ölüyor... Ve hakkında romana mabudlarına yapılan merasimin yerine getirilmesi emrediliyor.

.....................................................

“ Sürün , sürün!” diye saldıran Tatar akıncılarının ortasında Timurlenk, yağız atının sırtında, vakur tavrı ve düşünceli haliyle çok güzeldir.

....................................................

“ – Karaduman; seninle bu gün iyi bir gaza eyledik, değil mi?”

Gaza gibi aziz bir mefhumu atıyla paylaşan Yavuz ne büyüktür!.

...................................................

 

AT İÇİN MEZARTAŞI KİTABESİ

 

Nef’i nin sihirli seccade haline getirdiği atlar üzerinde dördüncü Murat... Ve “Sislikır”ın sahibi Genç Osman.... Atının mezar taşı kitabesi müzede...

.....................................................

Gece gündüz inmeyen ve en azgınlarını zapteden at deliis (Jeanne d’arc – Jandark) unutulasilir mi? Büyük İmparator (Şarlman), yarışlar tertip eden kazananlara ağır hediyelere veren ve atı çok seven hükümdar..

........................................................

(Napolyon) harb atı olarak yağızı seçmedi ve kır atına daima bağlı kaldı. (Napolyon) bu ata, ol eli dizginlerde ve sağ eli göğsünde, tarihi edasını yaşatır.

.......................................................

PAŞA MEZARI İLE ATININ MEZARI YAN YANA

 

İhtiyar kuyucu Murat Paşa, atın üzerinde durabilmek için vücudun topaç gibi iple sardırırdı. Lala Şahin Padişahı’nın mübalağalı at sevgisi, Türkiye’de ilk defa olarak atların Karaca Ahmet’e, kendi yanında kazdırabilmesi ile sabit...

.........................................

 

GAZİ OSMAN PAŞA

 

Pilevne kahramanı Gazi Osman Paşa’nın bir at mumyası halinde askeri müzede hala Pilevne ufuklarına doğru bakıyor.

....................................................

“Şu tabire dikkat:”

Kahramanın yüreğinin kurşun gibi eritip suya dökecek olursanız meydana çıkacak şekil attır.

....................................................

Jeologların müşahedeleriyle takviyeli tarih delaletleri, atın kaynağını, her şey gibi Asya’ya bağlar. Fikir ruhun ilk kaynağına...

................................................

 

TURANLILAR, TARİHTEN ÖNCE ATI ZAPTETMİŞLERDİ

 

Turanlılar, yani Türkler ’in cedleri, atı, tarihten daha eski çağlarda zapetmiş ve hizmete almışbulunuyorlardı. Orta Asya’dan Hindistan, İran, Irak ve Akdeniz istikametinde inen Turan istilacıları, bellerinden itibaren ata kaynamış bir ( Santor) ordusudur. Batıya doğru bu ilk hareket karşısında Aryalar, aynı müdafaa imkanlarını aramışlar ve bu yolda İran’dan Hindistan’a kadar atın yayılmasına hizmet etmişlerdir.

..............................................

Turan atı, koç kafalı, yüksek boylu, yaygın gövdeli, kemikleri çıkıntılı; öbürü, düz alınlı, küçük kafalı, orta boylu ve top vücutlu... Atlardan biri, iri ve zarif; öbürü toparlak ve kuvvetli...

..............................................

Moğol’un pırıltılı gözlerinde bu nefis hayvan, yemeklerin en güzelidir. Moğol’un torunları atı avlamak için ellerinden geleni yapıyor ama muvaffak olamıyor. Kim bilir aradan ne kadar zaman geçtikten sonra doğum anında bir kısrağa rast gelip yakalayıveriyorlar, Hemen kesip yiyorlar. Güya otuz asır süren adet... At üç bin sene müddetle insana, kuş ve tavşan gibi gıda vazifesini görüyor. Derisinden de elbise ve kalpak yapıyorlar. Kemiklerinden ok ve dişlerinden düğme.

................................................

Bir gün Turanlılardan bir ağa, obasına döndüğü vakit harikulade bir manzara görüyor: Bu ağanın obasında nasılsa tutturabilmiş bir kısrakla bir tayı vardır; ve kabileye nefis bir ziyafet teşkil etmek üzere besidedir. Ağa hayretler içinde görüyor ki, oğlu taya binmiş zıplamakta ... O da kısrağa binmek istiyor. Bir iki tecrübe tamam... Bütün kabile manzarayı vecd ile seyrediyor. Artık onların gözünde at yenmek için değil binmek için...

............................................

 

Yazarın notu: AT’a senfoni’yi satır satır okudum ve sizlere dikkat çeken bu parağrafları sundum. Bir şey dikkatimi çekti. Necip Fazıl gibi dünya çapında kültürlü bir adam, Kafkasya’da yetiştirilen Çerkes atlarından neden bahsetmemiş? Bahsetti de ben mi atladım aceba?

..........................................

Asurilerde harb arabası üç kişilik : Sürücü, cengaver, ve muhafız... Muhafız, elinde kalkan, cengaveri korur. Araba hayli ağır... İki atlı arabaya, arkadaşlarından biri yaralanacak olursa yerine geçmek üzere üçüncü bir at ilave edilmiştir.

..........................................

Fakat Mısırlılar her şeye rağmen ata binemediler. At, onlar için, kıymet ve zarafetini, heybet ve letafetini yalnız hücum arabasında gösteren, krallara ve krallıklara denk bir kazanç oldu.

.........................................

Hindistan’a at Türkistan’da “Fergane” beldesi yoliyle girmiştir. Bu belde Çinlilerin ’de gözlerini kamaştıran “üstün at” ın ön merkeziydi.

..........................................

Miladdan sonra sekizinci asırda Hint atlarını ıslahı için harekete geçirilmiş ve bilhassa Yemen, Hadramut Amman taraflarından Arap atları getirilmiştir. Arap atı o sıralarda, Hintliler’ in çok aradığı örnek... At sırtında muhtelif avlar ve bilhassa gazal avı şahane törenlerle yapılır ve sonralara doğru Arap atı bu avların ruhunu teslim ederdi.

............................................

 

ÇİN’DE AT ÇEŞİTLERİ

 

Çin İmparatorluğu’nun en büyük makamlarından birine ait.... Atlar altı sınıfa taksim edilmişti. Cins atlar, harp atları, merasim atları, yol atları, av atları ve aşağıatlar...Bunlar haralar müdürünün emri altında; ve hara teşkilatı bu sınıflara göre....

.........................................

Bütün gayretler boşa gitti ve Orta Çağa kadar Çin’de, işe yarar bir at kalitesi ve bir Süvarilik ruhu yoğrulamadı.

..........................................

 

TÜRK’ÜN AT YETİŞTİRME ÜSLUBU HARİKADIR

 

Türk’lerin at yetiştirme ve terbiye etme üslupları bir harikadır. (Andersson) ve ( Grousset Gruse) isimli mütehassısların fikrince, At, step adamlarının elinde tılsımlanmıştır. Atın bütün binicilik malzemesi bunlar tarafından keşfedildikten başka, bu aletlerin de o devre göre en ustalıklı olanları yapılmıştır. Mesela başlıca terbiye vasıtası gem, medeni memleketlerde olanlardan daha ameli uygun ve fennidir.

.......................................

İlk yarışlar (Santor) efsanesinin beşiği olan Tesalya’da başladı.

......................................

İlahları şerefine kurbanlar, merasim, muhtelif müsabaka ve oyunlar ve nihayet atlı yarış...

Yan yana kırk arabanın hareket edebileceği genişlikte bir pist.

Evvele iki atlı arabaların yarışı alıp yürüdü.

(25. Olimpiyat)

......................................

 

BÜYÜK İSKENDERLE ATA BİNME SANATI ZİRVEYE ULAŞTI

Büyük İskender’le, ata binmek sanatı eski Yunan’da son tekamül seviyesine erişti ve o devirden itibaren süvarilik geniş kadrosunu buldu. Harp arabası arka plana düştü ve yalnız olimpiyatlarda görünmeye başladı.

.......................................

Başlangıçta, harp arabasına rağmen Romalılar ’da süvari yoktur. Koca orduda bütün atlı mevcudu üç yüz.,.. Ata yalnız (Senatörler) ve büyük şeref sahipleri binebilir. Süvarinin harp kıymetine ise hiçbir ihtimal verilmemiştir. Kartacalılar ’ın taarruzlarına kadar bu kanaat devam etmiş ve bu muharebelerden aldıklarıders neticesinde Romalılar’ın gözü birden bire açılmıştır. Artık, varsa süvari, yoksa süvari.

.........................................

Harp arabası yarışları Roma’nın bütün sınıflarını alakalandırır ve en hararetli iddialara emin teşkil ederdi. Bugünün müşterek bahsi yerindeki tutuşmalar, iddialaşmalar... Bu yarışlar Roma’da Barbar istilasına kadar sürdü ve oradan Bizans’a geçti.

.........................................

Orta çağ Hıristiyanlığı’nın mütaassıp istismarcı ellerde asli kaynağından inhiraf ettirildiği, eski medeniyetlerin yeni bir tefekkür ve tahassüs miktarındaki nizamlanamadığı, fikir ve sanatın sararıp solduğu bir batı dünyasının kap karanlık bir dehlize girdiği çığır... Bu çığırda at da manasından çok şey kaybetmişve sadece toplu aksiyon planında iki harikulade eser vermiştir:Şövalyelikte at ve step adamlarının akınlarında at...

............................................

Sasaniler’de ordu kuvveti asillerden mürekkep süvarilerinde... İlk davette hazır olan on bin atlı, daima şahın emrinde... Banlara “Ebediler” ismi verilmişti. Sayıları hiç inmiyor, küçük bir eksiklik olsa hemen yeri dolduruluyordu. Eyer, keçe, gem üzengi, zahma, her şey, binicilik sanatı ve at bilgisiyle beraber, mükemmel... Kendileri ve süvarileri zırhlı, en ağır süsler içinde. (Nize) tipi güzel atlar.

...........................................

 

PEYGAMBERİMİZ AT YARIŞLARI TERTİP ETTİ

 

Peygamberimiz, Kainatın Efendisi at yarıştırdılar ve ( Sence) isimli atlarının kazandığınıgörmekle zevklendiler. Hatta, muazzez zevcelerinden Hazret- i Ayişe ile yarışmacısına at sürdükleri bile oldu.

..........................................

 

ŞOVALYE ATLARI KABA SABAYDI

 

Şövalyelik, atlı adam ocağı... Plastik sanatların Orta çağ safhasında görüldüğü şekilde iri yarı, kaba saba atlar üzerinde, demir elbiseli insanlar... Çeviklik ve incelikten mahrum, hantal, lagar. Koç boynuzu gibi yalnız cepheden tos vurmayı bilen, ham kuvvet sahibi insan ve at tipleri...

...............................................

Şövalyeler, bir takım merasimden sonra sıraya girerler, saf olurlar ve arkalarında ki, seyisleri ve at uşaklarıyla birlikte (Turnua) reisini ve hakemlerini selamlarlardı. Bu mevkide çok defa kırallar bulunurdu. Peşinden boru sesleri, işaret ve müsabaka... Bir nevi ciride benzeyen bu atlı müsabakalarda, attan azami manevra kabiliyeti istenerek, kılıç, mızrak ve gürze bağlı bütün mücadele hünerleri fiili tatbikat halinde gösterilirdi. At’tan düşmek, yaralanmak, ölmek, tabii neticeler ve mağlubiyet ..

..........................................

Filistin Haçlı Seferleri’nden sonra şovalyelikte Arap Atı büyük bir kıymet kazandı. Avrupa’ya götürülerek haraları kuruldu. Böylece iri kıyım atların kuvvetiyle Arap atı’nın inceliği ve çevikliği arasında vasatıteşkil edecek katışmalar temin edilmek istendi.

..........................................

 

YENİ ÇAĞDA AT

 

Yeni Çağ’da at, eski çağların zahmetini üstünden atmış,kendisini sadece mücerret ve bedii gayeye vermiş ve bu gayenin memleket müesseselerini kurdurmuş; artık yalnız rahatı, zevki ve öz istidadının şiiriyle meşgul asilzadedir.

..........................................

 

ATIN NİTELİKLERİ

 

Üç yeri ince uzun olacak: Kulakları, boynu ve art ayakları

Üç yeri kısa olacak: Sırtı, kuyruk koçanı ve ön ayakları..

Üç yeri geniş olacak: Alnı, göğsü, sağrı, ön ayakları..

Üç yeri parlak olacak: Tüyleri, gözleri, tırnakları...

Böyle olursa at iyi..

Arap atıl zeki ve ahlaklıdır. Vakar içinde heyecanlı, çok sıcak kanlıve uzun ömürlü ve en ileri yaşlarda bile verimli, yorulmak bilmez. Hamaret ve çalışkan her türlü zora tahammülü ve mukavemetli..

.....................................

Ki, suni yapılı at, Arap atını saniye başında iki metre geçmektedir. Artık yarış atı demek, İngiliz atı... Arap’tan çıkan, Arab’ısilmiştir. Münakaşa kabul etmez gerçek...

....................................

 

İNGİLTERE’DE AT HIRSIZLIĞI YAPAN DİNİN HİMAYESİNDEN MAHRUM OLURDU

 

İngiltere’de at hırsızlığı eden veya bu işi yaptığına inanılan herkes, dini himayeye sahabet kadrosundan çıkarılacaktır!

Yani, “Dinsiz ilan edilecektir!” denir gibi bir şey ... Birİngiliz için ölümden ağır bir hüküm... Nitekim hemen etkisi görüldü. At hırsızlığı bir anda durdu. İdam sehpasının başaramayacağı bir işi, bir dini ve ahlaki tehdit yerine getirdi.

....................................

 

Kahramanlarımız:

 

1-1-Byerly Turk- Byerli Türk!..

2-2-Darley Arabian..

3-3-Godolphin Arabian- Godolfih Arabyan..

Bunların doğum tarihleri, sırasıyla tahminen 1680, 1700 ve 1724.. Her hangi krallara tesadüf ettikleriyse malum...

 

İNGİLTERE YEDİ ASIRDA SAFKANI BULDU

 

Demek ki, yedi asırlık bir çalışma sonunda elde edilen İngiliz yerli tipi hepsi elli yıl içinde yediği üç iğneyle “Safkan” ı buluyor.

............................................

Byerli Türk, Türkiye’de yetişmiş bir Arap aygırıdır. Ve İrlandalı yüzbaşı Byerli’nindir. Bildiğimiz bu kadar.

...........................................

Atı hamallık işi dışında müteala ettiğimiz zaman, ona düz yarıştan itibaren hangi faaliyeti yakıştıracak olursak karşımıza “Saf kan” çıkıyor.

Varsa yoksa safkan.

..........................................

 

MANİALI YARIŞLAR

 

Manialı yarışlar: Bu yarış atın koşucu ve atlayıcı kabiliyetlerini birleştirme işidir. At, düz koşuda olduğu gibi yarış pistinde alabildiğine koşacak; ve bu arada pistin muhtelif yerlerine serpilmiş binbir çeşit maniin de üstünden aşacaktır.

...........................................

Bu yarışa gitmek için hiçbir kayıt yoktur. İsteyen, istediği atla, hatta sütçü beygiriyle girebilir. Ümidi varsa buyursun... Esasında yarış,süratçe nispeten zayıf ve atlayıcı kabiliyete nispeten kuvvetli “Safkan” ların işi. Her türlü yarım kan ve (Anglo- Arap) ların da, manialı koşularda “Safkanlar’a, kafa tutması mümkün.

.............................................

Süratli yarışı, ya ya binmek, yahut onu tüy gibi hafif bir arabaya bağlı olarak sürmek suretiyle, attan, tırıs temposunun son haddini istemektir. Ve bu azamiyle asla dört nala kalkmadan birinci gelebilmek.

...........................................

Polo... Bizim ciridimize benzer bir oyun... Atlı top oyunu... Atın sırtından, uzun tokmaklarla tahta topa vuruyor ve muayyen kaideler altında topun kaleye girmesiyle kazanılıyor. İşin bu tarafı sadece vesile... Oyunu kazanabilmek için ata yaptırılmayan hareket yoktur. Demek yalnız binicilik zaviyesinden ehemmiyetli ... Ciritte de aynı şey değil mi? Fakat, Polo daha hareketli ve zengin.

..............................................

İzmir’den evvel İstanbul “ Kağıthane Yarışları” adıyla , Abdülaziz Devri’ne ait bir takım iptidai tecrübelere şahidiz. Abdülmecit Devri’nden itibaren başlayan alafırangalık cereyanı, büyük şahsiyet ifadesi TopkapıSarayı’nın bitişiğine, (Barok ve Rokoko) döküntüsü Mecidiye kasrını kondurursa,ırkımızın bir beşikte sallandığı at mevzuunda da Avrupalı’dan örnek alacağımız tabii olur.

(Üçüncü Napolyon’un karısına ve Avrupalı’ya meftun, İlk Avrupa seyahatine çıkmış Türk Padişahı Abdülaziz zamanında “ Barok” ve (Rokoko) saraylar her taraftan yükselirken, aynı kopyacıruh, at yarışını da, Gart’tan iki asır geri bir üslupla tatbike kalkışma misalleri verdi. Ne pist, ne hipodrom, ne bir şey... Sadece bir düzlük üstünde, usulsüz ve esassız bir uçurma dört nalı..

......................................

İzmir, İkinci Abdülhamid’in son devresine tesadüf edici yıllarda, Türkiye’ye ilk sistemli yarışı getirmek şansına eriyor.

......................................

Artık teşkilat var, hipodrom var, at yarışı var, yetiştirici ve yarıştırıcı var. Kendisine göre bir halk ve alaka zümresi var, bir nevi hükümet ilgisi var; fakat bu kadar “Var” dan sonra istenen seviye yok.

.....................................

At, bilhassa prens soyu prens faaliyetiyle insanın yanındadır. Cihanda hangi inkılap olursa olsun, at ve insan birbirinden ayrılamaz; yer yüzünü su kaplarsa, birbirine sarılmış olarak beraber yüzerler ve beraber boğulurlar.

.......................................

 

PATATES DAĞI!

 

Atın prens faaliyetiyle boy gösterdiği her yerde bulunmak istememe rağmen ömrüm boyunca yalnız bir kere, o da bir başka bir iş için Stadyuma gitmiştim. Bir de baktım ki, onbinlerce, insan kafası, birbirinin üstünde bir patetes dağı gibi yükselmiş; ve bu ortası çukur dağın çepçevre cenahlarınısaran kafalar, oktan keskin nazarlarını, kendilerinden biraz daha büyük fakat daha mütefekkir bir meşin kafaya, topa saplanmış; çeneler sarkık, ağızlar feryat ve figan dolu, bir acaip alem!

......................................

Bizim burada bahsimiz, fikir ve şiir değil, sporların en güzeli olan at. Niçin bu spor futbol gibi tutmamış ve tutturulmamıştır.?

.....................................

Evet, prens Hamlet’in dediği gibi, işte bütün mesele!.. At yarışı,kralların kurduğu ve koruduğu, beslediği, tutturduğu bir müessesedir. Yaşamasısadece devletin bahşedeceği şartlar ve açacağı iklimler sayesinde mümkündür. Bun devlete ister en büyük memleket servetlerinden at zaviyesi, ister kültür ve bedii zevk noktası, her yönden sindirebilmeli. Bu nasıl olur?

Davanın müdafaası bilmekle olur.

.....................................

At Sahibi ve yetiştirici

İki at sahibi var: Biri devlet, öbürü şahıs... İki kat yetiştirici var. Biri devlet, öbürü şahıs... Devlet atı konuşturmak için yetiştirmez; satmak ve memleket hayvanlarını islah etmek için yetiştirir. Şahıs da atı,konuşturmak ve satmak için... İkisinin de gayesi memleket hayrında birleşir.

Zaten şahıs olmasa devlet atı kime satacak? Hangi işte kullanacaktır. Şu halde, aradaki çap farkı mahfuz.. At koşturucu ve yetiştirici şahıs bu hususta devletten bir derece daha aktif ve semere vericidir.

....................................

Hangi insan sorulsa”Ya ölü, ya gitti” hangi at merak edilse “ Ya gitti, ya öldü!... Ölen niçin, giden nereye? Yahut ölen nereye, giden niçin? Gidenler mi ölüyor, ölenler mi gidiyor? Hasılı her şey karanlık, her şey müphem. Nihayet Memiş Ağa, zabitin ikide birde kendisini kucaklamasından üzgün. Elini gayet hususi bir işaretle sağa açıp ve sonra ona bir gidiş ahengi verip diyor ki:

“- Senin anlayacağın, oğul, iyi insanlar, iyi atlara bindileeeeer gittiler.!”

Bizse, Memiş Ağa misalini tersinden hayal etmeye meyilliyiz. Şöyle, ne kadar fikri, bedii, içtimai, idari, hasretimiz varsa, hepimizin birden yollarını kavuşturan meydanda durup kulağımızı nal seslerine vermek ve sonunda, sökün etmekteki “Safkan”larıgörünce narayı basmak:

“- İyi insanlar, iyi atlara bindileeer, geldiler!”

 

Türk folkloru’ nda ve Millî

Destanlarında At sevgisi

 

Yazan : Azmi GÜLEÇ

 

 

Bugüne kadar Türk millî destanına hazırlık olmak üzere bir çok denemeler yapılmıştır. Fakat bu yolun mutluluğu içinde kendisini yılmadan çalışmaya ve Millî Türk Destanı’nı vücuda getirmeye gayret sarfeden tek ozanımız Basri Gocul olmuştur..Millî Türk Destanın’ın ozanı Basri Gocul, Türk Milletinin kahramanlığına yakışır destan ör- nekleri arasında, At sevgisinin de en güzel destan örneklerini vermiştir. İşte “ Uşun Kocaoğlu Seğrek ” menkıbesinden alınan at sevgisine ait bir söyleme :

 

Kuyruğu kaytan gibi,

Bakışı şeytan gibi,

Zorca yakın varılan,

Köstekle su verilen,

Çift yemle yemlediğim,

Kıvanıp gemlediğim

Benim gözcüğüm atım

Onatlardan onatım

Nerededir, bileyim ?

Ona bağlı dileğim !

Torbasını taksınlar,

Nallarına baksınlar,

Yelesini örsünler,

Eyerini vursunlar,

Binip nâra atayım,

Yola yollar katayım !

 

Oğuzlama’da bahis konusu at sevgisi tek anlamda da ele alınmamıştır. “ At avrat

pusat; üçünü gözet.” beytiyle ifade edilen bu gerçek duyuş, atalarımızın ömürleri boyun-

ca bağlandıkları üçlü sevginin yegâne ruhundan ileri gelmektedir.“ Rivayet kılınmaktadır ki : eskiden, kandaşlarımız koç yiğitler : ( Seni atım kadar sevmekteyim ! ) cümlesini ar-

dıç boylu, turna gözlü, güvercin topuklu, ak alınları kara perçemli Oğuz güzellerine karşı sıkça kullanırlarmış...

At, avrat ve pusat’ı üçlü bir sevgi haline getirmiş olan atalarımız at’sız yaşamayı,

yetim kalmak kadar acı telâkki etmektedir. Bu sebeple zerre kadar ölümüne tahammül edemez. “ Beğil bey oğlu Küçük Emren hastalanan babasının atıyla savaşmaya gitmiştir.

Altındaki at çarpışma esnasında oklanmışve ölmüştür. Beğil Bey, atının ölümünden duy-

duğu acıyı yenemeyip şu ağıtı yakmıştır: ”

 

“ Binicisi uğruna

Oklar yemiş bağrına..

Var mıydı atım gibi ?

Kalmışım yetim gibi !.

Dudakları aklıydı,

Hem de kurt kulaklıydı,

Var mıydı atım gibi ?

Kalmışım yetim gibi !.

Nalları yol delerdi,

Göğü tozu belerdi.

Var mıydı atım gibi ?

Kalmışım yetim gibi !.

Keşke o ok Temreni

Öldürseydi Emreni !

Var mıydı atım gibi ?

Kalmışım yetim gibi !. ”

 

Atalarımızdan süregelen bu at sevgisi, destanlarımıza maddi ve manevi cepheleriy- le büyük bir değer kazandırmıştır. Oğuzlama’da “ Üç Ulu Devlet ” başlığını taşıyan

kıta bunun en canlı örneğini teşkil etmektedir :

 

“ Yokuştan yılmayan at,

Kocaya bağlı avrat,

Ataya düşkün evlât..

Her üçü Ulu Devlet.”

 

Savaş kahramansız, kahraman da atsız olamaz. İşte Uruz Koca oğlu Basat savaşa giderken atına yaptığı bir seslenişle, bu savaş sonunda atıyla beraber destanlara girmeyi haklı olarak dilemektedir :

 

Şahlanırken kıt at,

Kabartarak yelesini

Ata şöyle dedi Basat

Yumuşatıp gür sesini :

İşte gene yoldaş olduk,

İşte gene kır atçığım !

Sevinmede, yerinmede

Bahtlarımız bir atçığım !

Bu kere de getirmeyip

Pek adıma kir atçığım !

Benim ile dastanlara

Beraberce gir atçığım ! ”

 

Oğuzlama’da ele almış bulunduğumuz örnekler, Türk Milletinin hayati, maddi ve manevi olan sevgilerini yeniden canlandırmaktadır.

Millî hayatımızı en canlı kaynaklarından, Türk milletine yepyeni bir destan kazan-

dırmış bulunan Basri Gocul, bu yolun en mutlu ozanıdır.

 

Hakimiyet Gazetesi ( 16. Mart. 1958 )

AT’LARA DAİR

 

ALİ GÜMÜŞ

GEÇEN hafta ortada fol yok yumurta yokken, “At eti yemek helal mi, haram mı?” diyerekten tartışma başlatıldı. Rodeo, polo ve yarışlarla sporun parçası olan at’a dair ben de kısa notlar sıralayayım dedim, ondan sonra isteyen yesin, isteyen yemesin:
İnsanlara at kadar iyilik yapan bir başka yaratık inek’tir. Sarı öküz’ü de unutmamak gerekir, tarlalar çağlar boyunca onun yardımıyla sürüldü. İneğin eti yendi, sütü içildi, peynir, yoğurt imal edildi, derisinden urbalar dikildi, tıpkı sarı öküz gibi eti kemiğinden ayrıldı. Bu gerçekleri yaşayan atalarımız, daha sonra “İnsanlara iyilik yarasaydı, sarı öküz’ü bıçak kesmezdi!” dedi. Yıllar önce İstanbul’da çinkoyla kaplı at arabalarında ekmek satılırdı. Ayakta uyuma becerisine sahip olan bu yüzden deyimlere giren sütçü beygirlerini, sebzeleri at’a yükleyip de cadde ve sokaklarda turlayan zerzavatçıları çok gördük. Sonra, karşılaşmalarının tiryakisi olunca, sınırsız el-kol hareketleri yaparak hakemlere, sporculara akıl almaz yakıştırmalarda bulunarak bağıranlarla karşılaştım. O dönemlernde bir beslenme uzmanı “İnsan hangi hayvanı yerse huyu da o yaratığa çeker” demişti. Yedikule’deki surların dibinde kaçak kesilen atlardanyapılan sucuk ve sosis, demek ki statlara girmişti ve kimi kişiler buyüzden “beygir” misali bağırıyorlardı! Şimdilerde durum böyle midir, bilemem! Gerçek olan şu ki, at’ın ehlileştirilmesinden sonra Asya ve Avrupa’nın bilinmeyen bölümleri keşfedildi. At’ı, atalarımız ehlileştirdi. Üzengi’yi bulduktan sonra da at üstünde geriye dönüp ok atmak mumkün oldu. Orta Asya’da yaşanılan dönemde cins at’ı olmayan adam sayılmazmış. Hanlar, kaanlarölünce en sevdikleri at da öldürülüp ayak ucundaki mezara gömülmüş. Bolayır’da avlanırkenatından düşüp ölen Süleyman Paşa’nın türbesinde vefatına sebep olan at’ı da gömülüdür. Türkistan’a gittiğimde (1997) ön ve arka ayakları iplerle bağlanıp, iki ayrı grup tarafından çekilen iplerle at’ın belkemiğini kırıp öldürülüşünü görmüştüm. Gizli kanatları olduğu ve uçtuğu söylenen “Tulpar”,Mir’aç’a çekilirken Cebrail’in Hz. Muhammed’e getirdiği “Burak”, Hz. Ali’ye Peygamber armağanı “Düldül”, Manas’ın gözdesi “Akkule” ile “Aymanboz”,sonrasında da Arnavut soyluz Roma İmparatoru Kaligula’nın senatör ilan ettiği at’ı, Büyük İskender’in heykelini yaptırdığı “Busefal”, bunlara ek olarak Köroğlu’nun “Kırat”ı hep belleklerdedir. Atalarımız at nesline çok hizmet etti ama tıqkı o canım domatesin, karpuzun, kavunun, her türlü meyva ve sebzenin tohumlarının kaybolması gibi, Hınıs ve Canik türü atlarımız yok olmak üzere. Eğri Kalesi fethedilirken düşmanlar, öldürülmeyeceklerine dair Padişah Üçüncü Ahmed’in söz vermesini isterler. O da “Altımdaki at’ın ve elimdeki kılıcın üstüne yemin ederim ki” diyerek aman dileyenlerin canlarını bağışlar. Ben at’ıçok severim etini yemem, yiyene de karışmam. İnsan nesline sınırsız hizmetleri olan at, yeryüzünde giderek azalıyor. Sarı öküz gibi o da bizlere iyilik ettiğinden olacak..

 

 

 

NECİP FAZIL İSMİ BÜYÜK BİR İSİMDİR. YİRMİNCİ ASRIN ONLARCA YILINA DAMGASINI VURMUŞTUR.

 

Necip Fazıl ismi çok büyük bir isimdir. Yirminci asırda onlarca yıla damgasını vurmuştur. Fikrin tekamülü söz konusuysa, onunla yüzdeyüz hemfikir olunmayan konularda bile onun bir şiiri, bir makalesinden bir cümlesi, bir tabiri, kullandığı bir kelime hayatınıza temel direk olabilir. Allah herkese öyle mütefekkirliği, öyle şairliği, öyle yazarlığı ve öyle dava adamlığını nasib etmez.

Bu bakımdan milletin büyük bir kısmı Necip Fazıl dendiği zaman saygı demetiyle bir bütün haline gelirdi. Halen de renkli ekrandan kendini bazen kurtarabilen ve düşünenlerden çoğu Necip Fazıl dendi mi saygı duyarlar.

 

MENDERES SEVGİSİ EBEDİ GÖNLÜNDEYDİ, ÜLKÜCÜ GENÇLİK SEVGİSİ SON HEYECANIYDI.

 

İçindeki Menderes sevgisini aşikare dökerdi. Sonra sonra onların dava adamlığındaki acizleri üstadı bunalttı. Siyaseti iyice mercek altına aldı.Çok şeyler vaat ederek ortaya çıkan kadrodaki iki yüzlülüğü, ruhsuzluğu açık seçik yazdı ve Ülkücü gençliği yegane ümit veren gençlik olarak takdim etti.

Ne bilsin günün birinde onun da karanlık yönetimler önünde külfakış olacağını. Eğer Necip Fazıl’ı bu gün diriltmek isteyen gerçek fikir adamları varsa., Ülkücü gençliğin 1972 lerdeki aktivitesini kazanmasınısağlaması gerekir. Yoksa bir varmış bir yokmuş hekayesiyle aynı hikaye aynıtorbanın içinde.

Gerek hitabet ve gerekse fikir yönünden fukara durumunda liderlerin Ülkücü gençliği bitme noktasına getirmesi, günümüzde Necip Fazıl, Nihal Atsız, Türkeş ihtiyacını iyice kamçılamaktadır.

Mutlaka beynelmilel derneklerin yönetiminde olan bitirme ve çökertme çalışmalarını anlayanlar, ifşa edenler Türk’e ve İslam’a en büyük hizmeti yapacaklardır.

Necip Fazıl, Türk Tarihi’nde eşi önderi az rastlanan bir yazardır. Kelimeleri o kadar büyük bir nakış ustalığıyla nesre ve şiire, tiyatro yazarlığına malzeme ederdi ki, akıllar durur, her kelime ayrı bir enerji ve beyine yerleşen sağlık alameti olurdu.

O’nun en büyük muarızları bile, O’nun kelimelerindeki sihir sebebiyle beyinleri döner, O’na değil hücum etmek, keşke saflarında olsaydıdualarını ederlerdi.

O kadar etkili yazardı ki, nesirleri okunanın, şiirleri okuyanın kanı hayatındaki en kaynak şekliyle seyir ederdi. O’nun anlattığı davayı bu anlatımla öğrenen kimsenin yokluk aleminde kaybolması imkansızdı. Hele konuşmaları. Bir gün Çapa konuşmasından sonra kendisine hürmetlerimi arz ettiğimde:

- Konuşmam etkili miydi, etkisiz miydi, bunu yetişecek neslin aksiyonu belirleyecektir! mealindeki izahını hiç unutamıyorum!

 

GÜNÜMÜZDE NEDEN NECİP FAZIL- NEDEN OSMAN YÜKSEL SERDENGEÇTİÇIKMIYOR?

 

Günümüzde neden bir Necip Fazıl, neden bir Osman Yüksel Serdengeçti çıkmıyor? Amerika’ya dayalı tarikatların adamlarının ucuz kahramanlığı, debdebe içinde yaşayan, trilyonları açık göbeklere döken günümüzdeki adamların mevcudiyeti ile, kuruşsuz büyük davaları yürütenler arasındaki farkı anlayan beyinlerdeki sigorta atmaları tarif mümkün değildir.

 

NECİP FAZIL YANARDAĞI’NIN LAVLARI MÜNBİT OVALAR MEYDANA GETİRMİŞTİR...

 

 

Bir çok tarikatçının esrarengiz bir şekilde uyuşmasına rağmen, Necip Fazıl nasıl bir tarikat üyesiyse, uyuşma yerine kaynayan yanar dağ hunusi gibiydi. Etrafındakiler yanar tutuşur, öyle münbit ovalar meydana gelirdi ki, bu yanardağ lavlarının böyle olumlu madenler çıkardığına aklınız ve mantığınız durur, hayran kalırdınız.

O, bir gençlik uğruna yıllarını verdi. O gençliğin özelliklerini din kitabı ciddiyetinde tayin ederdi.

 

 

MİLLİ VE MANEVİ DEĞERLER KOLLEKSİYONU SAFAHAT’I İHMAL ETMEYİNİZ.

 

Safahatı olan, davası yüce, yaşayışıyla İslam’ı ve Türklüğü temsil eden Bir Mehmet Akif için söylenecek cümlelere zarar gelmesin diye üstadımız Necip Fazıl’ı Osmanlıca kelimelerle anlatmakta biraz tereddüt gösteriyoruz. Çünkü yakın tarihte yaşayan dahileri anlatırken hakkı teslimde zaaf göstermemeliyiz. Herkese hak ettiği anlatımları eşit paylaştırmamız gerekir. Bir Safahat, bir destandır. Bir sanat abidesidir. Bir Mehmet Akif yirminci yüz yılın mücahit evliyasıdır. Bir Çanakkale şiiri, Kur’an’dan, hadisten sonraki anlatımdır.

Bir Mehmet Akif öğreniniz. Yalnız İstiklal Marşı’ndaki felsefesiyle bile, Atatürk Milliyetçiliği’nin hedeflerini yakalamıştır. Seyfi Baba’sındaki sosyal adalet arzusu, Çanakkalesi’nde ki Milli duygular, Safahat’ın her satırındaki milli ve manevi değerler kolleksiyonu anlatım kabiliyetlerinin üstüne çıkar.

Peki, Necip Fazıl’ın saymakla bitmez eserleri, şiirleri, tiyatroları nedir? Aynı zincirin halkalarıdır. Öyleyse bu insanları anlatmaya kaktınız mı, cümlelerin onların ortak tarifi olduğunu hiçbir zaman akıldan çıkarmamak gerekir. Çektikleri ıztırabın birbirinin akrabağsı olduğunu unutmayın. Mehmet Akif’in İstiklal Savaşı esnasında cami kürsülerindeki hitabının kutsiyetiyle, Necip Fazıl’ın yaşadığı zamanda Türk’ün maneviyatına yapılan hücumlara karşı bağrını germesi arasında pek önem farkı yoktur.

Hepsinde hedef Büyük Türk Milleti’nin müdafaası söz konusudur.

Çilesi kutsaldı. Iztırapları zaferlere gebeydi. Zaferleri en namlı şölenleri ihtiva ederdi.

 

EVİNİZDE NECİP FAZIL’IN KENDİ SESİ’YLE ŞİİR OKUDUĞU BANTLAR YOKSA KAYIPTASINIZ DEMEKTİR.

 

Teypte sesinin bulunması büyük bir şanstır. İnanmış adamın sesinin çıkışı, ahengi bu bantlarda günümüz gençliğine aynı heyecanın aktarılmasınısağlayacaktır. Evinizde, Necip Fazıl’ın kendi sesiyle okuduğu şiir bantı yoksa kayıptasınız demektir.

Niğde’de bir genç araştırmacıya ihtiyaç var. Necip Fazıl ve Niğde meselesini incelemeli ve aydınlığa çıkarmalı. Burada nasıl yargılandı?. Neler oldu?. Nasıl geldi, nasıl gitti! Nasıl Hapis yattı? Araştırmacılar. Haydin hele biraz kıpırdayın yahu?

Gençlik arasında Nazım Hikmet’le Necip Fazıl espirileri dalga dalga yayıldı. Nazım Hikmet’le Yahya Kemal yakınlığının akrabağlık ilişkisini (!) Nazım Hikmet’in arkadaşları 1950 lili yıllarda nasıl yazdılar. Şahsen benim arşivimde bunların bütün dökümanları vardır. Bir ifşaatta bulunayım mı? Yaşım, enerjim benim kendi arşivimi tasnif edecek enerjiden mahrumum gibi gösteriyor..

Nazımın annesiyle, Yahya Kemal’in aşkının, yaşayışının anlatılışıVala Nurettin tarafından destan gibi sunulmuştu. Nazım Hikmet’le Necip Fazıl’ın Bahriye Mektebinde Ahlak ve namus üzerine münakaşası akılları durdurur niteliktedir. Rıza meselesi, maddi acı meselesi gibi.

 

NAZIM HİKMET’İ VALA NURETTİN ANLATMIŞTI...

 

Ayyıldız Gazetesi’nde 8.2.2000 tarihinde Türk Dil Kurumu BaşkanıAhmet B.Ercilasun Nazım Hikmet Yazısında şunları söylüyordu:

Hafta geçmiyor ki,büyük gazete veya televizyonlardan birinde Nazım Hikmet’ten bahsedilmesin. Son zamanlarda bazı siyasilerde bu koroya katıldı.Aynı dönemlerde yaşamış, ve şiirde en az Nazım Hikmet Seviyesindeki Faruk Nafız, Ahmet Muhip, Arif Nihat, Necip Fazıl. Cahil Sıtkı’dan hiç bahis yok. Sanki o dönemlerde başka şairimiz yaşamamış.

Ömrünü Komünizm için harcamış olan nazım hikmet’in Komünistliği inkar edildiği gibi neredeyse, en büyşük milli şair mertebesine yükseltiliyor. Bu konuda yazacak çok şey var. Şimdilik Cumhuriyet Gazeitesi’nin 1951 yılına ait sayılarını karıştıralım. Ve Nazım Hikmet’in yurt dışına nasıl çıktığını oradan izleyelim.

21 haziran 1951 1. sayfa

Başlık: Şair Nazım Hikmet Bükreş’e mi kaçtı?

Alt başlık: Bükreş Radyosu şairinin Romanya’ya vardığını ve karşılandığını bildirdi.

Küçük alt başlık: Dün gece aldığımız malumata göre Nazım Hikmet beş gündür şehrimizde tefayyüp etmişti. Haberin Baş tarafı:

İstanbul 20 (T.H.A.) Bükreş Radyosu bu akşamki yayınında, Nazım Hikmet’in Bükreş’e geldiğini ve şehirde komünforma teşkilatı tarafından karşılandığını bildirmiştir. Bu hususta yorumda bulunaen radyo sözcüsü, Nazım Hikmet’i beynelmilel komünizmin bir kahramanı ve kurbanı olarak tanıtmıştır...

25 haziran 1951, 1. sayfa

Başlık: Nazım Hikmet

Alt Başlık: Moskova Radyosu dün gece, kızıl şairin demir perde içine girdiğini teyit etti. Haber:

Moskova 22 (A.P.)- Pravda gazetesi bu gün solcu Türk Şairi Nazım Hikmet ’in Romanya’ya vardığını bildirmiştir. Nazım Hikmet ’in “cellatların elinden kaçırıldığını” yazan Sovyet Gazetesi&’ne göre, şair Bükreş ’de komünist işçiler tarafından büyük tezahürler ve şenliklerle karşılanmıştır... Moskova RADYOSU’ DA dün akşamki yayınlarında Nazım Hikmet’in Bükreş’e vardığını teyit etmiş,mumaileyhin şerefine “ Barış’ı koruma komitesi” başkanı Sadoyan tarafından bir ziyafet verildiğini de zikretmiştir.

Gene Moskova Radyosu’na göre Nazım Hikmet bir Rumen gazetesine verdiği beyanatta “ Rumen topraklarında rahat nefes almak f fırsatını kazandığından dolayı mesudum demiştir.”

30 haziran 1951 1. sayfa

Başlık:

Nazım Hikmet Moskova’da:

Alt başlık:

Şakşakçı kızıl şair hava alanında “Beni Yaratan Stalin’dir.” Diye bağırdı. Ve vatanının Rusya olduğunu söyledi.

Haber: Moskova Radyosu dün akşamki yayınlarında kızıl şair Nazım Hikmet ’in Moskova’ya vardığını ve hava alanında beyanatında bulunurken “Beni yaratan Stalin’dir” diye bağırdığını bildirmiştir. Gene Moskova Radyosuna göre, Kızıl Şair Stalin’i göklere çıkaran şu sözleri de sarf etmiştir:

“-Gözlerimin ışığını Stalin’e borçluyum, her şeyimi ona borçluyum. O beni yarattı. O beni Yaşatıyor.” Stalin’in şakşakcısı bundan sonra vatanının Rusya olduğunu, şehrinin Moskova bulunduğunu da söylemiş, Stalinin bayrağı altında vazife göreceğini kaydetmiştir.

1.7.1951

Dördüncü Sayfa:

Alt başlık:

Nazım Hikmet’in Moskova’da yazdığımakaleler.

Haber:

Moskova, 30 (A.P.) Sovyet Basını bu gün demirperde gerisine kaçan Müfrit solcu Türk Şairi Nazım Hikmet’in Moskova’ya varışını büyük tezahürlerle karşılamıştır...

Moskova ”ededi” gazetesi Hikmet ’e, hatta Pravda ’dan bile fazla yer ayırmış, ve komünist şairin “ Türkiye’de Amerikanlar” başlıklı bir makalesini yayınlamıştır. Nazım Hikmet, bu yazısında“Türk Burjuva sınıfının her türlü hicap hissini kayıp ettiğini ve burjuvaların Türkiye’ yi birleşik Amerika’ya sattıklarını” ileri sürmüş ve Türkiye’de Sovyetler Birliği’ne karşı harp için hummalı hazırlıklar yapıldığınıiddia etmiştir.

1 temmuz 1951 Birinci sayfa

Kızıllar ve ticaniler (Nadir Nadi ’nin başyazısından bir parça) Yurdu’ndan kaçarak demir perde gerisine sığınan kızılşair Nazım hikmet, Moskova hava alanına iner inmez:

--Gözlerimin ışığını Stalin’e borçluyum. Bir gün her şeyimi ona borçluyum. Beni o yarattı. Beni o yaşatıyor. Diye bağırmış.

Sosyal hayatta her olayın bilimsel izahınıyapmaya çalışan, daima objektif kalmaya gayret harcayan hiçbir şeye hayret etmemeye yıllardır alışmış bir adam olduğum halde, yukarı ki sözleri okuyunca doğrusu şaşırdım. Kızıllığın psikolojik özünü bildiğimden Nazım ’ın kaçışı beni sinirlendirmemiştir... Fakat, Moskova’ya vardığı dakikada, ayağının tozuyla söylediği sözlere pes dedim.

İlk önce düşündüm: “- Belki o böyle konuşmamıştır da, O’nun ağzından Radyoda uydurmuşlardır.” Diyesim geldi. Bu hükmün yersizliğini çabucak anladım. Nazım, Moskova’nın da, Demir perde’nin de ne olduğu elbet biliyordu. Oraya giderken kendi adına yayınlanacak bütün demeçleri, şiirleri ve yazıları peşinen imzalamaya hazırlanmıştı. Bu yönden bir kaygusu olsaydı, Türkiye’den ayrılmaz, Demir Perde ’ye bir adım yaklaşmak içinden gelmezdi. Şu halde, yıllardır Nazımın samimi inancı budur...

12 Temmuz 1951 1. sayfa

Başlık:

Nihayet resmi de geldi.

(Resim başlıktan sonra yer alıyor)

Resim altı: Nazım hikmet, Moskova’da Sovyet Muharrirler birliği umumi katibi Fadeyef ile kolkola.

Haber metni: Kendi tabiri ile Stalin’ in yarattığı Nazım hikmet, Moskova’ya varınca hepimizin nefretle okuduğumuz mahut beyanatı verdi. Kızıl proboganda pala aldırdı. Bu demeçten bol bol istifade etmeye çalıştı. Nihayet onlarda rahat et-(sayfa 4 den devam) tiler, biz de, rahata kavuştuk, derken bu sefer resim faslı başladı.

Sovyetler, Nazım Hikmet ’in Moskova’da aldırdıkları boy boy, şekil şekil resimlerini bütün dünya fotoğraf ajanslarına dağıtmaya başlamışlardır. Yukarda gördüğünüz resim bunlardan biridir. Bu fotoğrafı sütunlarımıza geçirirken şair Eşref ’in Abdülhamit’e yaptığı tavsiye aklımıza geliyor. Bu TAVSİYE “ resmini teksir ettirip dağıt ki , millet doya doya yüzüne tükürsün mealindedir. Biz de yukarda ki resmi Nazım hesabına aynı gaye ile basmış bulunuyoruz.

27 temmuz 1951, 1. sayfa

Başlık: Nazım Hikmet vatandaşlıktan ıskat edildi. Çıkarıldı.

Alt başlık: Buna dair bakanlar kurulu kararı cumhurbaşkanının tastikine sunuldu.

28 temmuz 1951, 3. sayfa

Sütun başlığı: bir dakika

Başlık: Tatarağaları.

Doğan Nadi’nin küçük fıkrasının metni:

Hükümet komünist şair Nazım Hikmet ’i Türk Vatandaşlığından ıskat etmeye karar vermiş.

Bizim hükümetin tuhaf bir hali var. Hemen her kararı “ Geçten sonra merhaba” kabilinden bir şey oluyor. Nitekim bu sonuncu da gene geç kaldı.

Öyle ya... Nazım Hikmet bir defa memleketten kaçmış. Herif bu hareketi ile, Türk Vatandaşlığından kendi kendisini ıskat ederek, esasen, hükümetten daha atik davranmış olmuyor mu? D,Nadi

Yüzüne tükürülsün diye Nazım Hikmet ’in resmini birinci sayfasına basan cumhuriyet gazetesi aynı nüshanın dördüncü sayfasında künyesini şöyle veriyor:

Sahip ve başmuharriri: Nadir Nadi

Bu nüshada yazı işlerini fiilen idare eden Cevat Fehmi Başkurt.

31 temmuz 1951 tarihli Cumhuriyet ’in birinci sayfasında Nazım Hikmet ile ilgili son uyarı- haber yer alıyor. “Biraz dikkat!” Başlıklı bu küçük uyarıda Nazım Hikmet’in vatandaşlıktan çıkarılmasını protesto için Pravda7da yazdığı yazıdan bahseden ve bunu haber olarak sütunlarına alan Türk Gazeteleri kınanıyor.

Protesto yazısının aslında bir proboganda yazısı olduğu belirtiliyor. Diğer gazetelerin “ bu proboganda hapınıyuttuklarına işaret edilerek artık kızıl şairin havadis kıymetinin “köpeğiısırdığı zaman yükselebileceği” söyleniyor. Bunu bilelim ve Moskova radyosunun oyununa gelmeyelim. Cümlesiyle küçük uyarı son buluyor. Bir daha da cumhuriyette Nazım Hikmet ’le ilgili bir habere rastlanmıyor.

İşte Cumhuriyet Gazetesi’ne göre ve dönemin imlasıyla Nazım Hikmet ’in yurt dışına çıkışı. Nadir Nadi ve Doğan Nadi’nin bu konuda ki düşünceleri:

Sosyalistlerimizi ve yeni Nazım severlerimizi üzmemek için isterseniz “ Görüyorsunuz bu vatan haini Sovyetler’e nasıl kaçmış!” demeyelim ve Nazım Hikmet ’in Moskova’ya gittiği yıllarda Stalin’in Türkiye ve Türklere karşı niyet ve fiillerini Zekeriya Sertel ’den okuyalım.

Prof. Dr. Türk Dil Kurumu Başkanı

.........................................................

 

Vala Nurettin bu anlattıklarımı hangi dergide yazmıştı?

Olsa olsa Gökçe Dede serisini ilerletebilirim. Dünün, fikirlerin tarihinin, 1950’den günümüze kadar ki meselelere ışık tutacak arşivimi benim neslimden gelen birinin mi, yoksa, davası sağlam bir genç mi aydınlığa çıkaracak onu bilmiyorum. Şu kadarınısöyleyeyim, Türk-İslam kültürünü aydınlığa kavuşturacak kitaplar ve dergi, gazete sayfaları alabildiğine çok. Mutlaka bilgisayara işlenmelidir.

Birileri gelir de helva kağıdı olarak değerlendirirse ona da bir diyeceğim yok. Bu belgeler mevcut olmasına rağmen Avrupa Birliği meselesi karşısında bu kadar suskun bir halkın, fikir kaynakları konusunda beslenmesini meselesi benim için artık çok orijinallik sayılmamaktadır.

Türk Milleti’ni bitirmenin cephelerde olamayacağını bütün dünya pek iyi biliyor. Etrafı şekerlenmiş, zehirlerin Türkler ’e nasıl sunulduğunu genç kalemler delilleriyle ne zaman anlatacaktır?

Velhasıl, Necip Fazıl bir devrin aküsüydü. Etrafındakileri yaktı,kül etti. Bu küller rüzgarla savruldu. Anadolu’ya yayıldı. Komünizm’in tarihi saldırısına kalkan oldu. Türk İstiklali’ni korumada motor güç oldular.İstismarcılar, kendilerini O’nun maneviyatının devamı sayan birileri de vatan düşmanlarının parelelinde Türklük ve İslamiyet değerlerini berhava etmeye çalıştılar.

İki yüzlülükleri devamlı Türk aydını tarafından bilindi ve açıklandı.Ama, siyaset kargaşası başlayınca dağıtılan para, yapılan istismar, vaatler o kadar iriydi ki, gerçekler her zaman ört bas edildi ve harabatlarını kimse önleyemedi.

 

NECİP FAZIL SON DEMDE EMELLERİNİ ÜLKÜCÜ GENÇLİĞE BAĞLAMIŞTI.

 

Necip Fazıl bu korkunç teşkilatın, gerici ve istismarcı yürüyüşün milletin başına bela olacağını biliyordu. Can kurtaran simidi olarak Ülkücü Gençliğe sığındı, probogandasını yaptı, himayesine aldı. Anlattı. Ama, ömrü vefa etmedi. Kimin nasıl nerede olması gerektiğini Büyük Doğu’sunda açık seçik yazamadan çekip gitti.

Üstadım Necip Fazıl’ın “Bir Adam Yaratmak!” adlı eseri dünya çapında bir eser. Sağ olsunlar Devlet tiyatroları temcit pilavı gibi sık sık bu eseri sahneye koyarlar. Bence bir yasak savma olayı söz konusu. Sık sık Reis Bey’i sahneleseniz olmaz mı kuzum? O zaman fincancı katırlarını mıürkütürsünüz? Nazımı ve yandaşlarını sık sık gündeme getirirken, N.Fazıl’ın Reis Bey’ini, Ahşap Konağını neden sık sık sahnelemezsiniz?

Reis Bey bir adalet mekanizması için temel bir kültür eseridir. Bu eseri televizyondan Nazilli’de ve Niğde’de halkıma sunduğum için mutluyum. Bir Ağır Ceza Reisi’nin peşin hükümlülüğünün, kanun hakimiyeti konusunda, suçluların cezalandırılması konusunda mutlaka şedit ceza ile cezalandırma fikri kendisine neye mal olacağını maalesef bilememiştir. Merhamet denen şeyin adaletin hangi taraflarında geçerli olduğunu bu eser dolayısiyle bilebilirsiniz.

NECİP FAZIL, REİS BEY İSİMLİ TİYATRO ESERİYLE

TÜRK TİYATROSU’NUN ZİRVESİNE OTURMUŞ BULUNAMAKATADIR. BUNU, BU YARGIYI KABUL EDEN AYDINLAR ARANMAKTADIR.

 

O eserdeki, bitirimhanelerin iç yüzü. Kötü bilenen insanları iyi etme şartları. Necip Fazıl yer yüzünde sırf bu eseriyle arz-ı endam etseydi, yine dünyanın en büyük yazarları arasına girerdi.

Ahşap Konak’ta üç nesil arasındaki kültür farkı. Bu mesele ancak bu kadar ustaca işlenir. Bu eser tiyatrolarımızda oynanırsa, ilericilik adıverilen dejenereleşmenin sırrı ortaya yayılıverir.

Türkiye’de gerçek şudur. Düzenin iplerini elinde bulunduran aydınlar halkın uyanmaması için bir takım yasak savmaları pek iyi bilirler. Devlet Tiyatroları’nın nasıl yanlı eserler koyduğunu gizlemek için bazen de Necip Fazıl’ın “Bir Adam Yaratmak!” isimli eserini sahneye koyuverelim yahu! Gözümün nuru ne olur binde bir de AHŞAP KONAĞI SERGİLESE YA. Yooo. O zaman oynanan oyunlar, nesiller arasındaki uçurumlar belli olur da adama niye tedbir almıyorsunuz, yarı aydını ayıktırmıyorsunuz, derler.

Benim kitaplığımda Ahşap konak vardı. Defalarca okumuştum. Bir dostum almış, unutturmuştur. Piyasaya baktım yenisini bulamadım. Eskisini bulamadım. Allah rızası için elinde bu eserden bulunan bana versin fotokopi çekip vereyim.

 

VATANSIZLARI KİM MEŞHUR EDİYOR ?

 

Bir kısım Bab-ı Ali basını maalesef Türk’ün menfaatleri üzerine görev görmüyor. Bütün görevi (bu milleti nasıl Batı’nın uşağı yaparım?) diye düşünmekte ve çırpınmaktadır. Basın hürriyeti bu demek değildir.

Vatanın asıl davalarına milletin çoğunluğu sahip çıkamamaktadır. Particilikle başı dönmüşler, geçim sıkıntısıyla beyni sulanmışlar, milli ve manevi değerleri tanımadıkları için kim neyi daha kuvvetli proboganda ederse o yoldan ayrılmamışlar maalesef çoğunluktadır.

Din diye, Emevi yaşantısını tanımış yüz binler, çocuklarını güzel sanatlara gönderecekleri yerde, hiç biri denetimi bulunmayan KURAN KURSLARINDA BEYİNLERİNİN ESKİMESİNE SEBEP OLMAKTADIRLAR. İslam’ın aktivitesi yerine, yobazlık kanunları esasmış gibi sallan yuvarlanla meşguller en öndedir. Necip Fazıl KISAKÜREĞİN:

-KABA SOFTA HAM YOBAZ TARİFİ SANKİ BU GÜN PARTİLEŞMİŞ, İLKELEŞMİŞ, SALDIRGANLAŞMIŞ VATANIN VE MİLLETİN İNCE MEFAATLERİBİR TARAFA, YIKIM, MİLLİ BİRLİĞİ BOZUCU DAVRANIŞLAR ÖN SAFA GEÇMİŞTİR.

Bu saflıkları düşündükçe kahrolursunuz.

Yazılarımızda bazen kendimizden bahsediyorsak bunda nefsimizin hissesi yüzde ondur. Yemin ederim yüzde doksanı milli ve manevi değerleri ibadet sayarcasına savunuculuğa soyunmuş insanların garipliğini aksettirmek, olayların tarihi perspektifini göstermek için istiyorum, arzuluyorum.

Maoculuğa, leninciliğe, Moskofçuluğa, Masonluğu ve onların alt derneklerine karşı verdiğimiz mücadelede üstüme salınan ayak takımı hiç bir zaman, (yobazların ayak takımı kadar) bana zarar vermedi. İşte siz gerisin yorumlayın.

Demiştik ki, Necip Fazıl’ın büyüklüğünü anlamak için, O’nun karşısındakilerin yapısını iyi bilmek gerekir. İşte size misaller. (Benim Vatanım Moskova diyen, Moskova’nın o günü hükümetini Türkiye üzerine kışkırtan, votkayla kafa tütsüleyip, Kore’de savaşan Türk Askerine :

- Teslim ol Mehmet! diyen bu insanlarşimdi dünya şairi diye tanıtılmaya çalışılmaktadır. Çoğunluğu yarı aydın olan etrafımızdakiler bu yutturmacılara karşı durmuyorlar. Babı ali ne sunarsa onu hemen yutuyorlar.

Yobazlar demiştim. Gençliğimde karaladığım on makaleden biri Türk İnsanı’na yobaz diyenlere karşı saldırı makaleleriydi. Yanılmışım. Bir nazik insanın kimseye en ufak üzücü bir sıfat yapıştırmasıahlaken uygun değildir. Şu var ki, söz konusu olan millet ve devlet hayatıysa, bir takım sahtekar kişilerin kimlikleri net olarak aydınlatılmalıdır.

O zaman böyle şey olmaz derken, (yobazlığın organize bir kuvvet olduğunu) şimdi artık gerçek sayıyorum. Arkalarında Arap Petrol şeyhlerinin sermayesi var. Atını kullanan Kovboy Kaddafi’nin desteği var. Amerika var, Rusya var. Var oğlu var. Beni hayatta en çok yaralayan, Müslümanlığı yüzüne peçe yapmış, vatansızlardan azgın bir takım, bir kısım kullanılan cahil vatandaş olmaktadır.

Bu yürek parçalayıcı bir faciadır. Bu bakımdan bu yazı serimizi süsleyeceğini ve değer katacağını umduğumuz bir yazıyı bu seri içinde sunuyorum. Yazarı, benim avukatı olduğum, Allah nasib etseydi 1964 lerde sütun arkadaşı olmam gereken Ergun Göze’dir. Daldan dala atlamamak için şu gerçeği bir sunayım. Kısa hikayeden sonra GÖZE ’ye gelelim.

1960 güzünden beri İstanbul’da öğrenciyim. Kadırga Yurdu’na Niğde’nin Sesi gazeteleri gelmektedir. Ötüken tabii ki, çoğu kimsenin elinde. Makalelerim milliyetçi ve maneviyatçı olduğu için yurtta öğrenciler arasında el kadar gazete elden ele dolaşmakta ve okunmaktadır.

 

O DEVRİN FİKİRLE UĞRAŞAN MEŞHURLARI, SONRADAN MEŞHUR OLMUŞLAR, KİMLERDİ?

 

Aydınlar Kulübü’nde Hasan Korkmazcan, Rasim Cinisli, Türk Gençliği’nin İstanbul’da ki esas lideri ve sessiz insan, mütefekkir Niyazi Özdemir (Zaman Gazetesi yazarı çeşitli fikri eserleri ve romanları bulunan Adapazar-AkyazıKazası’ndan Mehmet Niyazi Özdemir, hepimizin o zamanki fiili lideri) ile Niğde Savcılığı da yapmış Ali Karcı, Ankara valiliği, Antalya valiliği, bakanlık yapmış Arıkan Bedük, Meclis Başkanlığı yapacak Başbakanlık yapacak Yıldırım Akbulut’larla....., önce Türkeşçi, sonra mücadeleci, sonra yine Türkeşçi, İngiltere’ye gidince bir başka değerde ve bir başka kabiliyette olacak Taha Akyol’larla, Edip Alilerle beraberiz.

Aydınlar kulübü, Milli Türk Talebe Birliği, Hür Hukuklular gurubu, Necip Fazıl dinleyiciliği ortak yanımız. Kimse kimsenin kara kaşına, kara gözüne aşık değil. Gençliğin değerlerinin dejenereleştirildiği devirde Bir çoğumuz da, eski Demokrat guruba dahil olduğu halde, ihtilalcilerden Türkeş’i Türk Milliyetçiliği’ne sahip çıkacağına inandığı için o tarafa doğru meyletmişdurumda.

Sonraları halkın oyuna gidileceği zaman çoğunu tanımak mümkün olmamıştır. Gerçi, Türk Politikasına namus, haysiyet getirmiş bu isimlerin çoğunun bir kuyuya taş atmadığı da sabit.

 

D.P.’NİN YÖNETİCİSİ OLMAK VARKEN.........

 

Bu durumda en büyük kayıba ben uğruyorum. Niğde’de Naci Çerezci’nin, Demokrat Parti’nin tek adamının sağ kolu olmayı ta lise sınıflarında, lise üçte kabzettiğim halde (Lise sonda dersten çağrılıp D.P. Ocak başkanlıkları toplantılarını organize ederdim) Üniversitelerde çöreklenmeye başlayan komünizmi ancak ve ancak bu ihtilalcilere bağlı gençlerin başaracaklarına inandığım için Niğde D.P. gençlik liderliğini severek bırakmış,kime, gazozculara, evet bu rahat ve güzel düşünce sistemini bırakmış veİhtilalcilerin parelelinde Ülkücü dernekler kurup, sonu belli olmayan bir maceraya sürüklenmiştim.

 

BÜROKRATLARA ALİ KARCI’YI ŞİKAYET EDİŞ...

 

Bir gün Kayardı’da ki bağımda, on metrekarelik odada, iri bir takım kişiler, subay, Doktor, öğretmen, müfettiş vs arkadaşlarla sohbet ediyoruz. Fikri hayatların gırgırını geçiyoruz. Bana sordular:

--Hızlı bir D.P.li olduğun halde nasıl oldu da yüzde yüz zıt bir tavra ihtilalcilerin yanına kaydın? dediler. Gırgır bu yaşöyle cevap verdim:

--Sormayın beni mahveden insan yanınızda oturuyor.

--Kim miş o?

--Kim olacak Ali Karcı!

--Deme yahu. ?

--Demesi memesi yok. Derim! O bizimİstanbul’daki aleni-asıl liderimizdi. Parası olmadığı için yurtlarda bedava yatar, kapıcılarla iyi geçinir, her akşam her yurtta bütün milliyetçi gençleri bulur., nutuğunu atar, aç susuz gezer dururdu, dedim.

--Yapma yahu?

--Yapması mapması yok. O bizi bir kız arkadaşla gönül eğlendirirken görecek diye ödümüz kopardı. O gizli polis teşkilatı gibi, Milliyetçi gençliğin moral hocasıydı. Cebinde beş kuruşu olmaz, günün yirmi saatini aç geçirir, ama, milliyetçi gençliğin ne günde ne halt ettiğin herkesten iyi bilirdi. Kimin problemi var çözücü o idi.

--Allah Allah!

--Ne Kadir Mısırlıoğlular, Ne Gökhan Evliyaoğlular, ne başkaları. Hiç kimse Ali Karcı kadar etkin değildi. Günümüzün büyük yazarı bile Ali Karcı isminin etkisinde kalırdı. Gerçek fikri ve sakin lider Niyazi Özdemir ’di ama, gerçek muhakkik de Ali Karcı’ydı.

--Eeee?

--Esi mesi yok. İşte ben D.P’den her devirde milletvekili olacakken bu Ali Karcı sebebiyle hayatımı mahvettim, ve gerçek rayımdan çıkarak, ihtilalcilerin rayında perişan oldum. Saraçhane mitinginde Ali Fuat Başgil Hoca konuşurken bu adamı pazubentle gördüm. O gün bu gündür onun parelelindeyim. Beni mahvetti.

Ortalığı bir kahkaha kaplıyor. Herkes birbiri ardından soruyor.:

--Aman Osman Ağabey bir daha anlat. Subayısoruyor, öğretmeni soruyor, iktisatçısı soruyor, gazetecisi soruyor..

--Aman Osman Ağabey, bu Ali Karcı seni nasıl mahvetti, bir anlatsana.

 

ALİ KARCI BENİM HAYATIMI MAHVETTİ...

 

Bizim Savcı yardımcısı, ( Ki bu adam Hatay savcısıyken hoşuna gitmeyen, anlamsız ve maneviyatsız bir demeci isterse en yüksek adam versin, hemen takibi basan adam. Tabii ertesi ay, sesi DOĞUDAN GELİR SÜRGÜNE GİDEN ADAM. Bize rahat vermedi de kendisi rahat etti mi? Neyse onun hayat macerasıbir romanı doldurur.

Israrlı sormalar devam ediyor (Aman Osman Ağabey, Bu Ali Karcı seni nasıl mahvetti, bir daha anlat!)

Ali Karcı hiç kızmıyor ve gülmüyor. Herkesin ona baktığınıhissettiği bir an:

--Ulan ben seni nasıl mahvetmişim? Maşallah kapında bir domuzun eksik. (Bağımı, arabamı, evimi kastediyordu.) Bizim mahvettiğimiz adamlar, filan yerde idamla yargılanıyor.!

Bu kadar samimi konuşulurdu. Memlekette komünizan faaliyet kudurmuştu. Binlerce gencin hayatı mahvediliyordu. Komünist Kürtçüler’in tahriki ve aktörlüğüyle binlerce gencin hayatı sönüyordu. Bu günlerde Doğu Menzil komutanı, hemşehrimize bir mektup göndermiştim. Kızıl Kürtçülerİstanbul’un altını üstüne getiriyorlardı. Devlet o günlerde işi ciddiye alsaydı, Apo mapo sapı yer, hapı yutardı.

Ah o mektup, Y. Kayabaşı evi inşa olunurken çalıştırdığım amelenin Türkiye Gizli Komünist partisi üyesi çıkmasıyla sandık berhava edilmişti. Bu amele Niğde belediyesinde uzun süre çalıştı. Geçelim..

Velhasıl Ali Karcı’nın boğuk ve soğuk ifadesi Muammer Karaca’nın cümleleri gibi etki yapıyor millet gülmekten altına işiyordu, sanki...

Konumuza dönelim:

 

SAF ANADOLULU ŞÖHRET VE HİZMET YOLUNU APTALCA REDDETMİŞTİ..

 

İşte Ergun Göze’den bahsederken bir sürü isim sayma yoluna gittim. Bunlar arasında Abidin Sungur, Kafkaslar’ın yiğit delikanlısı. Gerçek komünist düşmanı, gerçek mücahit. O’nun Yalovalı arkadaşı Zeki...

Bizim Kadırga ve Site Yurdu’na gelen Niğde’nin Sesi Gazetesi’ndeki makalelerimizi hafızlayanlardan. Bir gün, Abidin Sungur Site Yurdu’nda yanıma geldi. (Hadi giyin bakalım!) diye dört numaralı odada bana hitap etti. Giyindim. Fen Fakültesi’nin yanındaki Yaprak Kitabevi ’ne gittik.

((Ha bu hikayeyi nefsimizi tatmin için anlatmıyoruz. Bu böyle biline.)) Öncelikle, kırk dört sene yazarlık yapmış bir insanın anıları olarak, bu yolda ilerleyen insanlara yararlı olsun diye yazıyoruz. Hayat hikayemizin bu yanlarının okuyucularımızın ufkunu açması bakımından da önemi vardır.

Yoksa, bir makam ve mevkii, büyük maddi çıkarlar peşinde olmadığımızı göre alnımız açıktır. Bu bakımdan saf saf her şeyi anlatmakta yarar vardır. Evet ne diyorduk? Fen Fakültesinin oradan Veznecilere giden yolda bulunan Yaprak Kitabevi’nde sekiz on kişi vardı.

Sekiz on kişi vardı. Biz de Zeki, Abidin ve ben varınca onbir kişi olduk. Omuzları geniş, beyaz yüzlü o zamanki yaşıyla kırk- elli yaşlarında bir bey konuşuyor. Yarım saat kadar alakayla dinledik. Laf biraz duralayınca Abidin:

--Ağabey istediğin genci, yazarı getirdim! dedi. Hafifçe başını döndürerek bana baktı.

Millet bana bakışmaya başladı. Allah Allah, İstanbul’un M.T.T.B. baskınında, Hür Hukuklular hareketinde, Taksime yürüyüşlerde (Ki bir yürüyüşümüzden sonra Çetin Altan, sanırım Akşam Gazetesi’nde bizleri kastederek (Kötü kadın çocukları) diye yazmıştı.Evet meşhurdum ama, şu yazar lafı pek de hoşuma gidiyordu. Şu ana kadar onbinlerce makaleye dayanan yazılarımda, ta o zamanlardan fark edilip adımı da Ahmet Mithat Efendiye’ye çıkaranlar vardı. .

İyi de yazar lafı böyle gençliği başına toplamış, Abidin gibi çok değerli bir genç tarafından aleni olarak söylenmesi az bir seviye değildi.

Bab-ı Ali’de Lider olduğu söz ve hareketlerinden belli olan adam sözü uzatmak istemiyordu. Bir iki kısa sorudan sonra direk laf etti:

- Bak evladım. Yazılarını, uslubunu gördüm. Benim istediğim gibi birisin. Sizin fakülteden senede bir kaç milliyetçi genç çıkar, onlarda çekip Anadolu’ya gider. Türkiye’nin fikri kurtuluşu İstanbul’a bağlıdır. Eğer sence bir sakınca yoksa, Seni, Bab-ı Ali’de Sabah Gazetesi’ne yazar olarak yerleştirmek istiyorum. Dedi. Kısa bir emir gibiydi. Millet sus pus olmuş bana bakıyor cevabımı bekliyordu.

Kısmet kapanmış ya. Yunus’un Hacı Bektaş-ıVeli karşısındaki tıkanması gibi oldum. Adam sana nefes veriyor, ben nefes istemiyorum. Köylüm aç, bana buğday ver, deyiverdim:

--Teşekkür ederim. Ben Niğde’ye gidip babama bakacağım. Niğde solun kalesi. Çok Köy Enstitülü var. Aydın kitlenin başına geçmezsem, yakında bir Tunceli değilse bile, bir acaip yer olur, dedim. Keşke Niğde aydını O köy Enstitütüleri gibi olsaydı ya. En zeki öğrencileri Arapça, Kürtçe, Türkçe’yle yazılmış eserlerin basında samarığa çeviren sağcıların iç yüzünü de sonradan öğrendim:

 

OĞLUM FİKRİ MÜCADELE’NİN EN İYİSİ İSTANBUL’DA YAPILIR...

 

--Oğlum. Fikri mücadele her yerde yapılır da İstanbul’da yapılanı her yere hakim olur. Hele hele şu (babama bakacağım!) lafını anlamadım. Baban kör mü, topal mı, mefluç mu? Nesine bakacaksın?

--Efendim, ihtiyarladı. Beni okutmak için çok zorlandı.

--Yemeğini yiyemiyor mu? Kör mü, topal mı?

--Hayır efendim; ama..

--Hayır ne demek. Sağlamsa babana bakacaksan parayla bak. Bak burada hem okuyacaksın, hem para kazanacaksın ve hem de babana para göndereceksin.

Kısmet bir defa kesilmiş. Aptallığım o konuşma esnasında beş misline çıkmış olmalı ki:

 

BAKIŞLARI, “SAMARIKLA UĞRAŞAMAM!” MI DEMEKİSTİYORDU.?

 

- Sağ olun efendim. Alırlarsa ben Niğde’den de Bab-ı Ali’de Sabah Gazetesi’ne makaleler gönderirim. Ama, babamın yanında olmak benim için en kutsal görev.

Adam, Abidin’in gözlerinin içine baktı.Sanırım şöyle demek istemişti

- (Pek övdüğünüz gibi değil. Bu adam ahmağın biri. Ne demek istediğimi bile anlamıyor. Bunu anlayamayan adamdan dava adamımı olur?.) Böyle demedi ama, böyle der gibi baktı. Bunu seneler sonra anladım. Böyle dese de doğruyu söylemiş olurdu.

Velhasıl Ali Karcı’nın mahvettiği adam, ileriyi göremiyor, bocalayıp, eteğine dökülen kavurgaları yemektense, (bilmem nerem yandı!) diye feryat ediyordu.

İSTANBUL’UN MİLLİYETÇİ GEÇİNEN BİR YAYINEVİ, GÖKÇE DEDE’Yİ BASMAK İÇİN MASONLUK YAZILARININ ESERDEN ÇIKARILMASINIİSTİYORDU.

 

Aradan on sene geçince yazdığı fikri kitapları İstanbul’a götürecek, adı milliyetçi muhafazakar olan kimselerce, içinden Mason lafınıçıkarmak şartıyla basmayı teklif ediyorlardı.

İşte o zaman kavradı ki, 1964 de reddettiği teklif hayatınıetkilemiş, Kasaba avukatı olmasına sebep olmuş, yazarlığı da, her ne kadar onbeş yirmi gazeteden sesi gelse de amatörlükten ileri gitmeyecekti.

Halbuki o günlerde Ötüken’in kıdemli yazarıydı.

Geçenlerde Halka ve Olaylara Tercüman Gazetesi’nde Ergun Göze ağabeyim Bab-ı Ali’de Sabah gazetesi hatıralarına dair bir makale yazdı. İnanın gözlerim yaşardı. “Bilmem nere kısmetten çıkarsa, kuskun kendiliğinden koparmış.!” (Mademki hayatta yazarlığı dünya nimetlerinden her şeyden kutsal sayıyordun oğlum suyun başında olsaydın ya!) diyorum şimdi.

Neyi kime anlatırsın? Türk Milliyetçiliği’ne maneviyatçılığına hizmet ettiğimizi sanırken, yüzde on bile olsa, yobazlığa hizmet ettiğimizi, bir kısım tavırlarımızda ise, bir makam ve değer istememeyi dava adamlığının şartı saymamızın nasıl büyük bir yanılgı olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. O zaman beşinci sınıf fikri yapısı olanlar kendilerini kral sanıyorlar ve davayı yerin dibine batırıyorlarmış.

Sen davayı yönetmek için işin başına geçmezsen, “Gözünden gönlünden eksik etmediğin ülkücü gençlik! Türkücü gençlik olup çıkıyormuş.! Türkeş’in zaman zaman bana bizzat söylediği, Avukat Müftüoğlu aracılığıyla teklif ettiği Genel idare kurulu üyeliğini ısrarla üç defa ret ederek, görev almayı menfaat teminiyle eşit tutmanın korkunç bir yanılgı olduğunu yeni anlıyoruz. (Bana tekliflerini saymaya ne gerek var?) Bu bakımdan davayı dejenere edenleri azarlama hakkını uzun süre kendimde görmedim. Bir davaya hizmet etmek için en öndeyim, ben liderim demenin şart olduğunu altmış dört yaşında öğrendim.

 

FİKRE HİZMET ETMEK İÇİN DE POLİTİKAYLA FİİLEN UĞRAŞMAK GEREKİYORMUŞ. YOKSA, ETRAFTAKİ KALİTESİZLİK İNSANI KAHREDİYOR..

 

Ben yazar olmalıyım, politikayı emin ellere teslim edeyim derken, (İneğim Ahmet Cinsinden tipler yaratacağımı ne bileyim?)

Ne Yunus’u, Ne Ali’yi, ne karımı, ne vatandaşı dinlemedim. Geçen gün bir emekli ordu mensubu adıma beni anlatan şiir yazmış gelmiş. Bu konuları o kadar iyi anlatıyor ki demeyin.

Hanım bazen:

--Yahu, kendini, çoluk çocuğunu elektrikli havayla yıprattığına göre, ya politikaya resmen gir, bir yerlere gel, ya da tüm bırak! Diyordu. Ona cevabım:

--Sen de beni anlamıyorsan ben ne diyeyim.?Şunu söylemek istiyordum. Ben fikre menfaat karşılığı hizmet etmem. Allah rızası için hizmet ederim. Ama ne bileyim ki, bir yerlere gelme isteği olmadan adamı süpürge yerine koymuyorlar. Faydan yerine de fikre zararın dokunuyor.

Ergun Göze Bey’in Aydın’da avukatıydım. Dünya iyisi bir adam. O’nun yanında Bab-ı Ali ‘de Sabah’da çalışsaydım, yazsaydım, şimdi iki bin basan eserlerim on bin basmaz mıydı? Eser sayısı altıyken on altı olmaz mıydı?Necip Fazıl’ın teybi ve konferans takipçiliğinin yanında mesai arkadaşı olmaz mıydık?

Vahdi Efendi’nin oğlu, babamın amca oğlu Necdet Sinanoğlu Ağabeyim Hürriyette çalışırdı. İyi bir görevi vardı. Sık sık beni çağırır, ansiklopedi tasniflerine yardım etmemi isterdi. Bir öğle yemeği bedavaya geldi diye teselli olurdum. İstesek BabıAli ‘de bize yer mi bulunamazdı? Sen tutar da o zaman ki Bab-ı ali irilerinin yanında Hür adam Gazetesi sahibini över, Sinan Omur der de, bir daha demezsen, adamı tabiiki burunlarlar.

Sinan Omur, 1950 lili yıllarda Milli ve manevi değerlerin korkusuz savunucusu Hür Adam Gazetesi’ni çıkarırdı. Anadolu’da Niğde’de bir çok adrese postalanırdı.

Bilmem hangi şeyleri yüzüne perde edersen, eşeğin kuyruğu gibi uzayıp kısalma meselesinde nokta olursun. İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek Niğde’ye gelip Niğde Televizyonu’nu ziyaret ettiğinde bu meseleleri uzun uzun konuştuk. Ne dese beğenirsiniz, (Bab-Ali’de olsun, başka sahalarda olsun, önemli sandığın bir çok kişi, şerefli değil. sakin ve hür kaldığın iyi olmuş, insan kendi dünyasında mutlu olmalı, doğru bildiği davaya hizmet etmeli!) demişti.

Yetmiş yaşına kadar nezle bile olmayan babamın, prostat ameliyatında ölmesine kadar, O’nu memnun edecek tavrım mı olmazdı?

Kısmet değilmiş. Alın yazısını okuyanlar olsaydı...

NİĞDe’DE Necip Fazıl’ı yazmışın, Nazım Hikmet’i yazmışın. İşte o kadar. On yirmi meraklı okuyucu mutlu olur. Kısmet değilmiş, onbinlere okutacak Bab-ı Ali çalışması nasib değilmiş.

Evet, Ergun Ağabey’in bir makalesini konumuzla ilgili olarak sunuyorum. Bab-ı Ali Sabah için yazdığı makalesini arşive koydum onu da bir başka yazı serisinde aktarırım. Bu yazıyı niçin naklediyorum? Kemal Tahir hakkında yazıyor.? Biliyorsunuz, Nazım Hikmet hakkında en iyi yazılmış eser, Türkiye’de ona, Ergun Göze’ye aittir.

Ben, 1955-56 ‘dan beri başta Vala Nurettin olmak üzere bir sürü Komünist kalemden Nazım’ı okudum. Çok şeyler öğrendim. Şu anda Nazım Hikmet’in bütün şiirleri bilgisayarımda işlidir. Ama, Ergun GÖZE bey gibi onu gerçek çehresiyle bilen pek az bulunur.

İllede mezarını taşıyalım diyenler mi? Vallahi billahi bildiklerinden değil. Dünün akrabağsı olarak kadirşinaslıktan öyle bir derler. Sonra unuturlar. Bir bakarsın bir rüzgar eser. Çınarın altında yatmayı arzuladıydı, haydin, Nazım’ın kemiklerini getirin diye Bab-ı ali’den bir curcuna kopar. Dostlar alışverişte görsün.

 

1955 ‘de SANIRIM VALA NURETTİN’DEN OKUMUŞTUM NAZIM HİKMETİ..

 

Nazım Hikmet’in rahmetli annesi, Yahya Kemal Beyatlı’nın arkadaşıolduğunu 1955 li yıllarda teferruatı ile okudum. Kimden? Vala Nurettin’den. Nazım’ı Türk’e ihanet etmeye zorlayan sebepleri not ettim de, sayısı epey fazla oldu. Nazım Bahriye Mektebi’nde Necip Fazıl’dan iki sınıf ilerdeydi. Ne hitabeti, ne şiirleri, ne başka bir özelliği ise onun topuğu seviyesine çıkamamıştı. Yeri gelince bu konuyu işleyeceğim.

Hele hele ikisinin namus tartışması?

Hey tarih sakın uyuklayıp bu gerçekleri gün ışığına çıkaramamazlık etme. Ben her şeyi yazacak kadar cesur değilim.

Komünistliğine hiç kızamayacağımız Kemal Tahir hakkındaki Ergun Göze makalesini okuyalım:

Halka ve olaylara Tercüman Gazetesi’nin 139 sayısında bakınız neler yazıyor:

KEMAL TAHİR

 

Bu yıl Kültür Bakanlığı, Kemal Tahir ’i anmakta ön ayak olmuş. Kültür Bakanlığı bahçesinde Nazım Hikmet ’in heykelini görünce kahrolmuştum. Eğer Nazım Hikmet vatan ve devlet haini olarak kabul edilmeyecekse kim kabul edilecektir? Kemal Tahir de Nazım Hikmet ’in en yakın arkadaşıdır. O da onun gibi marksisttir. Kemal Tahir ’de Nazım ’la aynı davada yargılanmış ağır hapse mahkum olmuş ve gençliğinin en güzel yıllarını da Çorum hapishanesinde geçirmiştir.

Üstelik sanatkar olarak Nazım Hikmet’ten de üstündür. Kemal Tahir ’den geriye ciltlerce roman kalmıştır. İkisinin edebi değerini anlatmak için şu söz kafidir. Nazım Hikmet ’in şiirlerindeki komünist tahrikatını alın geriye bir şey kalmaz. Kısacası Nazım ’ı da Türk edebiyatından çıkarınız Türk edebiyatı hiç bir şey kaybetmez. Ama Kemal Tahir ’in eserlerini çıkarırsınız Türk edebiyatı bir şeyler kaybeder.

İdeolojisine Rağmen...

İDEOLOJİDEKİ atta mahpusluktaki beraberliklerine rağmen bu ikiliyi ayıran ve bu kadar farklı kılan nedir? Şudur; İkisinin macera ortaklığı Nazım Hikmet hapisten çıkar çıkmaz Rusya’ya kaçmasıyla bitmiştir. Kemal Tahir böyle bir küçüklüğe düşmemiş, başka devletlerin uyruğu olup, kendi devlet ve milleti aleyhinde faaliyetlere düşmek ve bunun karşılığı “Daça” larda yaşamak, Rus metresler edinmek, lüks otomobillere binmek zavallılığına yan gözle bile bakmamıştır. Ne Nazım gibi “Beni Stalin Yarattı” demek çukuruna inmiş, ne de Kore’deki Mehmetçiğe “Teslim ol” diyecek kadar Moskoflaşmıştır.

Yani Sovyet Emperyalizminin maşası olmamıştır. Sadece gerçek bir sanatkara yakışacak şekilde sanatına kapanmış, eser üzerine eser vermiş ve Türk romanı’nda layık olduğu yeri almıştır. Fakat bizde “Gulatı sol” diyebileceğim bir gurup vardır ki Kemal Tahir’i vatanına ve milletine bağlılığı yüzünden affetmemiş,unutturmaya çalışmıştır. Nitekim bunlar “Nazım Hikmet dünyaşairidir” yalanını da sırf o vatanını ve milletini terk ettiği için söylemektedirler. Asıl manası da “Nazım Sovyetşairidir” demektir.

 

Salon Komünisti

 

Kemal Tahir’in vatanına, ve milletine tarihine bağlılığı onu Nazım Hikmet ’in o durumunu düşürmekten kurtardığı gibi, körü körüne Marksist olmaktan da kurtarmıştır. Zira, o tarihin aynasında Türk varlığının çok başka özellikler olduğunu ve bu özelliklerin yer yer Marksizm’in şablonuna uymadığını da görmüştür. Çünkü o bir düşünürdü.

Nazım gibi hemen narayı basan bin heyecan küpü değildi. Nazım’ın bu düşünceden yoksul tarafını büyük Türk romancısı Peyami Safa:

“Üfürükleşişirilmiş kursak. Şablon komünisti / dandini ey züppe salon komünisti”diye anlatmıştır. Kemal Tahir sanatını düşüncesiyle her an yenileyerek besleyen ve gerçekleri gören hele tarihi gerçeklere hayran bir insanımızdır. Onun “Devlet Ana” kitabına birkaç nokta hariç hangi milliyetçi hayranlık imzası atmaz.

En şiddetli anti komünist bir kavgayı sürdürdüğümüz yetmişli senelerde rahmetli Kabaklı ve en onun eserlerini kendisiyle yüz yüze gelmiş olduğumuz halde tanıtmaya çalışıyorduk. O kadar ki bazı hızlı solcular ( Onlar bugün kapitalist oldular) bir gün nasıl olur da, bu faşistler Seni över diye Kemal Tahir’e yüklenince, kendisinden, sevgili Metin Erksan ’ın bana anlattığına şu cevabı almışlardır ki bütün bir davayı, devri her şeyi ifade eden bir cümle; “Budalalar, bunda anlamayacak ne var, onlarda benim gibi Türk’e ondan .”

Ne Marksizmin, ne de kapitalimin zerresinin bulunmayacağı gerçek dünyaya inşallah Türk’ün inancıyla gitmiştir.

 

...............................................

 

Necip Fazıl hiçbir zaman siyasetin oyuncağı olmadı. D.P. yi önce korkarak seyretti. Sonra Menderes’i sevdi. Menderes için Zeybek’i yazdı.

Yeri gelmişken bu şiiri yazalım. Zira bir sanat dehasıdır bu eser. Milletin çoğunluğunun duygularının terennümüdür:

 

O ZEYBEK

 

Zeybeğimi birkaç kızan vurdular;

Çukurda üstüne taş doldurdular.

Bir de, ya kalkarsa diye kurdular...

Zeybeğim, zeybeğim, ne oldu sana?

Allah deyip, şöyle bir doğrulsana!

 

Zeybeğim, kalkamaz, dirilemez mi?

Odası mühürlü girilemez mi?

Şu ters akan sular çevrilemez mi?

Ne güne dek böyle gider bu devran?

Zeybeğim, bir sel ol, bir çığ ol, davran!

 

Kır at zincirlenmiş, ufuk sahipsiz...

Han kayıp, hancı yok, konuk

Sahipsiz...

Baş köşede sırma koltuk sahipsiz...

Kızanlar, dört yandan hep abandınız!

Zeybeğin kanına ekmek bandınız!

 

Bilemem, susarak ölmek mi hüner?

Lisan çıldırıyor, dil nasıl döner?

Ondan son iz, uzak, uzak bir fener..

Öldü mü, çatlarım yine inanmam!

Gizliye yanarım ölüye yanmam!

 

Zeybek kaybolduysa bunca kayıp ne?

Tesbihi dökülmüş aranır nine;

Balonu yok, ağlar çocuk haline...

Zeybeğim, dünyayı aldın götürdün!

Bir öldün de, beni binbir öldürdün!

 

Beni tırmık tırmık, pençelere sor!

Mevsim niçin ölgün bahçelere sor!

Sor, çukuru nerde, serçelere sor!

Ağla, bir dinmeyen hasretle ağla;

Zeybeksiz yolları gözetle, ağla!

 

Necip Fazıl

 

HAY YAVRUM HAY! VATAN DÜŞMANLARININ, KATİLLERİN BAŞI ADADA LÜKS VE RAHAT İÇİNDE YAŞIYOR. BU GERÇEĞİ GÖREN BU GÖZLER RÜYA MI GÖRÜYOR, YOKSA BİR BAŞKA GERÇEĞİN KAPISINI MI?

HELE HELE BU GÖZLER YATSI ADA KOMEDİSİNİ GÖRDÜYSE..

İKİSİ BİRDEN DRAM MI- TRAJEDİ Mİ?

 

Bu şiir bir edebiyat harikasıdır. Demokrasi şehidinin hikayesini anlatmak için yazılabilecek en güzel şiirdir. Yassıada’da gördüğüm adalet güldürüsünün dramıdır. Apo’nun asılmadığı memlekette, memleketi imar eden bir dahi devlet adamının nasıl olup da asıldığının sırrının mukayesesidir. Amerika’ya çeşitli olaylarla kafa tutmuştu. O zamanda Amerikancılık böyle koyu muydu Yarabbi? Nihayet ben 20 yaşındaydım.

Yassı Ada komedisi’nin, particilik denen rezil hareketin bir takım kimseleri nasıl yanılttığını, iktidar hırsının kitleleri nasıl gözünü kararttığını tarihçiler çok iyi kaydetmişlerdir. Biri CHPli biri D.P.li iki öğrencinin mahkemeleri görüş zaviyesinin ne kadar farklı olduğu günlerin aynası.

Zeybeğin ne hale getirildiği. Zeybeğin patronunun (Celal Bayar) milliyetçiler derneğini üç kuruş borcu bahane ederek kapatmasının kendisine neye mal oldu? Daha doğrusu Beynelmilel derneklerin nelere kadir olduğu o devirde açık seçik görülmüştü. Yatsı Ada’da bizzat Menderes’e büyük kabahatlerinin üç kuruşu bahane ederek Milliyetçiler Derneğini kapatmalarının bu sonucu sağladığını bilhassa beyan ettiği yazılır, söylenir.

CELAL BAYAR. Keşki Mehmet Demirci Efe, O’nus Nazilli’de yaktalattıktan sonra, hapis ettikten sonra Denizli Müftüsü’nün isteği üzerine kendisine danışman yapacağı yerde.....

Yatsı Ada:

Hakim diye kürsüye oturtulan adamın zabıtlardaki beyanı. Seyirci diye seçilen tiyatro artistlerinin başarısı. Bu olaydan sonra olsun siyasi anlayış değişebilseydi bir kazançtı ama, gelen nesillerin anlayışı daha kör daha kötüydü. Memleketi kana bulayan Kürt, Türk, Çerkez, Laz, Zaza, Abaza herkesi doğrayan beynelmilel bir katilin, otuz bin kişinin katilinin yine bir ada da sefa sürmesi ne anlama geliyor.? Bu rezil perde sahnelenirken üç bin kişi şehit vermiş bir hareketin başlarının rolleri neler olmuştur? Kimler kimleri neler adına uyutmuşlardır? İlla da bu meseleler Levh-i Mahfuz’da mıaçıklanacak. Yok öyle şey. Biz bu meselenin gerçeklerini yaşarken açıklamazsak, cesedimizi mezara değil, lağım çukuruna atsınlar.

Gerçekler karşısında hem susup, hem milliyetçilik yaftasınıbırakmayanlara Yuh olsun!

................................

 

Yirminci asrın dahisi bir liderin daha dün kadar yeni olan tecrübelerden sonra verdiği beyanatların vızıltı halinde bile milletin kulağında bulunmaması ne acıydı Yarabbi? Ey Türk Gençliği diye başlayan o hitabı bilen milletin olaylara bakış açısı çok rahat olması gerekirken, Avrupa birliği kuyusunun kazılmasında seyredenlerin rahatı ne acı Yarabbi?

 

ATATÜRK’ÜN GENÇLİĞE HİTABESİ

 

EY TÜRK GENLİĞİ! BİRİNCİ VAZİFEN,TÜRKİSTİKLALİNİ, TÜRK CUMHURİYETİN, İLELEBET MUHAZA VE MÜDAFA ETMEKTİR.

MEVCUDİYETİNİN VE İSTİKBALİNİN YEGANE TEMELİ BUDUR. BU TEMEL SENİN, EN KIYMETLİ HAZİNENDİR. İSTİKBAL DE DAHİ, SENİ, BU HAZİNEDEN, MAHRUM ETMEK İSTEYECEK, DAHİLİ VE HARİCİ , BEDHAHLARIN OLACAKTIR.

BİR GÜN, İSTİKLAL VE CUMHURİYETİ MÜDAFAA MECBURİYETİNE DÜŞÜRSEN, VAZİFEYE ATILMAK İÇİN, İÇİNDE BULUNACAĞIN VAZİYETİN İMKAN VE ŞERAİTİNİ DÜŞÜNMEYECEKSİN! BU İMKAN VE ŞERAİT, ÇO K NAMÜSAİT BİR MAHİYETTE TEZAHÜR EDEBİLİR. İSTİKLAL VE CUMHURİYETİNİ KAST EDECEK DÜŞMANLAR, BÜTÜN DÜNYADA EMSALİ GÖRÜLMEMİŞ BİR GALİBİYETİN MÜMESSİLİ OLABİLİRLER.

CEBREN VE HİLE İLE AZİZ VATANIN, BÜTÜN KALELERİ ZAPTEDİLMİŞ, BÜTÜN TERSANELERİNE GİRİLMİŞ, BÜTÜN ORDULARI DAĞITILMIŞ VE MEMLEKETİN HER KÖŞESİ BİLFİİL İŞGAL EDİLMİŞ OLABİLİR.

BÜTÜN BU ŞERAİTTEN DAHA ELİM VE DAHA VAHİM OLMAK ÜZERE MEMLEKETİN DAHİLİNDE İKTİDARA SAHİP OLANLAR GAFLET VE DALALET VE HATTA HIYANET İÇİNDE BULUNABİLİRLER. HATTA BU İKTİDAR SAHİPLERİ ŞAHSİ MENFAATLERİNİ, MÜSTEVLİLERİN SİYASİ EMELLERİYLE TEVHİT EDEBİLİRLER. MİLLET FAKR-U ZARUET İÇİNDE HARAP VE BİTAP DÜŞMÜŞ OLABİLİR.

EY TÜRK İSTİKBALİNİN EVLADI! İŞTE BU, AHVAL VEŞERİAT İÇİNDE DAHİ, VAZİFEN; TÜRK İSTİKLAL VE CUMHURİYETİN KURTARMAKTIR!

MUHTAÇ OLDUĞUN KUDRET, DAMARLARINDAKİ ASİL KANDA MEVCUTTUR!

 

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

.........................................

 

Memleketin hali incelenirse bu nutkun nasıl maharetle bilmenin sonucu olarak söylendiğini anlaşılması o kadar zor mudur?

Bir başka muazzam şiir, şairinin yüce duygularını milletine ulaştırmakta nasıl mahir olduğunu göstermiyor mu?

 

BU VATAN KİMİN?

 

 

Bu vatan toprağın kara bağrında,

Sıradağlar gibi duranlarındır.

Bir tarih boyunca onun uğrunda

Kendini tarihe verenlerindir.

 

Tutuşup kül olan ocaklarından,

Şahlanıp köpüren ırmaklarından,

Hudutlarda gaza bayraklarından

Alnına ışık vuranlarındır,

 

Ardına bakmadan yollara düşen,

Şimşek gibi çakan,sel gibi coşan,

Huduttan huduta yol bulup koşan,

Cepheden cepheyi soranlarındır.

 

İleri atılıp sellercesine,

Alnından vurulup tam ercesine

Bir gül bahçesine girercesine,

Şu kara toprağa girenlerindir!

 

Tarihin dilinden düşmez bu destan,

Nehirler gazidir,dağlar kahraman;

Her taşı bir yakut olan bu vatan,

Can verme sırrına erenlerdendir.

 

Gökyay’ ım ne desem ziyade değil,

Bu sevgi kuru bir ifade değil,

Sencileyin hasmı rüyada değil

Topun namlusundan görenlerdendir.

 

ORHAN ŞAİK GÖKYAY 4390 /439

 

..

 

Hele hele konumuz olan şairin şiirindeki destani manzaraya bakınız. Bu şiiri okuyunuz Bir daha okuyunuz. Beyninizde huzur ortamısağlanıncaya kadar okuyunuz. Sizleri aldatan Yahudi muhitleri’nin yayınlarındaki kiri kavrayıncaya kadar bir daha okuyunuz.

 

SAKARYA TÜRKÜSÜ 4392\398

 

İNSAN BU, SU MİSALİ, KIVRIM KIVRIM AKAR YA ,

BİR YANDA; AKAN BENİM, ÖBÜR YANDA SAKARYA!

SU İNER YOKUŞLARDAN, HEP BASAMAK BASAMAK

BENİMSE ALIN YAZIM, YOKUŞLARDA SUSAMAK...

 

HER ŞEY AKAR, SU, TARİH, YILDIZ, İNSAN VE FİKİR,

OLUKLAR ÇİFT, BİRİNDEN NUR AKAR; BİRİNDEN KİR!

 

AKIŞTA DEMETLENMİŞ BÜYÜK KÜÇÜK KAİNAT

ŞU ÇIKAN BULUTA BAK, BU İNEN SUYA İNAT

FAKAT! SAKARYA BAŞKA, YOKUŞ MU ÇIKIYOR NE?

KURŞUNDAN BİR YÜK BİNMİŞ KÖPÜKTEN GÖVDESİNE

ÇATLIYOR, YIRTINIYOR, YOKUŞU SÖKMEK İÇİN,

HEY SAKARYA! KİM DEMİŞ SUYA VURULMAZ PERÇİN?

RABBİM İSTERSE; SULAR BÜKLÜM BÜKLÜM BURULUR,

SIRTINA SAKARYA’NIN TÜRK TARİHİ VURULUR !

EYVAH, EYVAH SAKARYAM SANA MI DÜŞTÜ BU YÜK?

BU DAVA HOR, BU DAVA ÖKSÜZ, BU DAVA BÜYÜK!

NE AĞIR İMTİHANDIR, BAŞINDAKİ SAKARYA!

BİNBİR BAŞLI KARTALI, NASIL TAŞIR KANARYA?

İNSANDIR SANIYORDUM, MUKADDES YÜKE HAMAL!

HAMMALLIK Kİ, SONUNDA NE RÜTBE VAR? NE DE MAL ?

YALNIZ ACI BİR LOKMA; ZEHİRLE PİŞMİŞ AŞTAN !!!

VE AYRILIK; ANNEDEN, VATANDAN ARKADAŞTAN !!!

 

ŞİMDİ DÖVÜN SAKARYA, DÖVÜNMEK VAKTİ BU AN !!!

KEHKEŞANLARA KAÇMIŞ; ESKİ GÜNEŞLERİ AN !!!

HANİ YUNUS EMRE Kİ KIYINDA GEZİYORDU

HANİ ARDINA ÇİL ÇİL KUBBELER SERPEN ORDU?

NEREDE KARDEŞLERİN? ÇÖMERT NİL? YEŞİL TUNA?

GİDEN ŞANLI AKINCI, NE GÜN DÖNER YURDUNA?

 

MERMERLERİN NABZINDA HALA ÇARPAR MI TEKBİR?

BULUR MU DELİ RÜZGAR? O SEDAYI, ALLAH BİR!

BÜTÜN BUNLAR SENDEDİR, BU GRİFT BİLMECELER !!!

 

SAKARYA! KANDİLLERE KATRAN DÖKTÜ GECELER!

VİCDAN AZABINA EŞ, KAYNA KAYNA SAKARYA

ÖZ YURDUNDA GARİPSİN, ÖZ VATANINDA PARYA!

 

İNSAN, ÜÇ BEŞ DAMLA KAN, IRMAK, ÜÇ BEŞ DAMLA SU

BİR HAYATA ÇATTIK KI; HAYATA KURMUŞ PUSU

GELDİ ÖLÜMLÜ YALAN; GİTTİ ÖLÜMSÜZ GERÇEK!

SİZ!!! HAYAT SÜREN LEŞLER!!! SİZİ KİM DİRİLTECEK ???

KAFDAĞINI ASSALAR, BELKİ ÇEKER DE BİR KIL!

BU İFRİTTEN SUALİN KILINI ÇEKMEZ AKIL!

SAKARYA!!! SAF ÇOCUĞU MASUM ANADOLU’NUN,

DİVANESİ İKİMİZ KALDIK; ALLAH YOLU’NUN!!!

SEN VE BEN, GÖZYAŞİYLE ISLANMIŞ HAMURDANIZ!!

RENGİMİZE BAKSINLAR, KANDAN VE ÇAMURDANIZ!!!

AKREBİN KISKACINDA YOĞURMUŞ BİZİ KADER!!!

ALDIRMA BÖYLE GELMİŞ BU DÜNYA, BÖYLE GİDER !!!

 

BANA KEFENDİR YATAK, SANA TABUTTUR HAVUZ !!!

SEN KIVRIL BEN GİDEYİM, SON PEYGAMBER KILAVUZ !!!

 

YOL ONUN, VARLIK ONUN, GERİSİ HEP ANGARYA

YÜZÜSTÜ ÇOK SÜRÜNDÜM, AYAĞA KALK SAKARYA!!!

 

Sahte şeriatçilik yaparken bayrağımızıbile unutanların kirini görmek için bayrağın anlamını görünüz., Okuyunuz. Çoluk çocuk bütün hane halkı enam okur gibi okuyunuz. Haykırarak okuyunuz.

 

BAYRAK

 

Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü...

Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü.

Işık ışık, dalga dalga bayrağım,

Senin destanını okudum, senin destanını

yazacağım.

 

Sana benim gözümle bakmayanın

Mezarını kazacağım.

Seni selamlamadan uçan kuşun

Yuvasını bozacağım.

 

Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder...

Gölgende bana da, bana da yer ver!

Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar:

Yurda ay-yıldızının ışığı yeter.

 

Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün

Kızıllığında ısındık;

Dağlardan çöllere düşürdüğü gün

Gölgene sığındık.

 

Ey! şimdi süzgün, rüzgarlardan dalgalı,

Barışın güvercini, savaşın kartalı...

Yüksek yerlerde açan çiçeğin;

Senin altında doğdum,

Senin dibinde öleceğim.

 

Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim;

Yeryüzünde yer beğen:,

Nereye dikilmek istersen,

Söyle, seni oraya dikeyim!

 

ARİF HİHAT ASYA 4390 /433

 

.........................................

 

 

NECİP FAZIL SAMİMİ OLARAK İSLAMCILIĞA SARILMIŞTI. BEN O’NU YADIRGAMIYORUM. O SAVUNDUĞU DEĞERLERİN YÜCESİ BİR İNSANDIR. AMA BU GÜNKÜ TÜRKİYE GERÇEĞİ LAİK TÜRKİYE DİYE TARİF EDİLMEK GEREKİR. SAVUNDUĞU DAVANIN EZİYETİNİ ÇOKLUKLA ÇEKTİ. YA BU GÜNÜN EZBERCİLERİ, İKİ YÜZLÜLERİNE NE DİYELİM?

 

Necip Fazıl’ın İslamcılığa samimi olarak sarılmasınıyadırgamıyorum. Ben, araştırmacı bir kimseyim.

Böyle düşünenler, Osmanlı’yı bir bütün halinde tutma aracı mı sanıyordu bilemem. Şu var ki, samimi olarak bu fikrin taraftarıydı. Hani fikir hürriyeti varsa, Necip Fazıl’a da kimsenin bir diyecrumlar

eği yoktur. Biz de Çocukla Çocuk isimli eserimizde Osmanlı aşığı bir Ermeni’nin görüşlerini yazmıştım. Yeri geldiği için bu yazının ortasına geçiveriyorum. O kitabı kim bilir kaç sene sonra yayınlayacağım. Hiç olmazsa Noter tespiti gibi burada yerleştiriverelim. Zaten yazılalı seneler oluyor.

Kimse bizi, Osmanlı düşmanı diye ilan etmesin. Osmanlı da bizim atamızdı. Cumhuriyetçiler de. Ben Türk Devleti’nden yanayım. O ’nun hayat felsefesini tanıyorum.

Tarihi iyi bilenler bilirler. Her ne kadar Osmanlı’da şeriat devleti lafı çok edilirse de yaşanmamıştır. Kanuniler, Fatihler, bilmem hangileri hep insanlar tarafından yapılan kanunlarla idare etmişlerdir. Doğru olan da buydu zaten. Kur’anda devlet kanunları, talimatnameler, kararnameler aramak yanlıştır. O’nun ruhundan yararlanılmıştır. Yararlanmak gerekir.

Osmanlı Devleti sistemi o günün şartlarına göre normal olabilirdi. Ama bilinen gerçek şudur ki, Rum, Ermeni, Yahudi bozmaları Türkmenlere çok eziyet etmişlerdir. Asli kurucu unsurlar 600 sene değilse bile rahat beş yüz sene ızdırap çekmiştir. Meseleyi günümüz içinde yorumlamak mümkündür. Ama, şimdilik susup, Osmanlı’nın yüce taraflarınıgösteren, bir anlatımımı sunayım. Bunu da Gökçe Dede serisi içinde gerekçeleriyle sayıyorum, Gelelim, Osmanlı İdaresi’ne tapan, Ermeni Eczanesi sahibine:

 

ERMENİ ECZANESİ SAHİBİNİN ACI SONU

 

Bu Ermeni Eczanesi Nalbantlar önünde bir binanın altındaydı.Altmışlı yıllarda babam Marangoz Ahmet ÜÇER tarafından satın alındı. Tamir edildi. Gel gör ki, kapı tarafı çok meyilli hale geldi. Dar sokağa bir gün yıkılsa ölümlere sebep olabilirdi. Belediye ’nin m Maili indiham kararıyla yıkıldı.

Pis kırtasiye sebebiyle arsanın ne olacağıbelli değil. Efendim, burası tarihi esere yakındır. Öyle ise imar verilemez. Öyle ise yerine hazine arsası ver. Ihıh mıhıh. Bazı pis politikacıların halkıkandırdığı, çok yıllar evvel, halleceğiz diye yalan vaadde bulunduğu bu mesele kanayan yara olarak durur.

Çok şükür Ahmet ÜÇER’in mirasçılarının acil ihtiyacı yok. Ama, ben folklor araştırmacısı olduğumdan bu mülkümüz elimizde olsa, ki bence farz edilen mahsur yoktur. Bu binayı yaptırıp, altınıeczane yapıp belediyeye bağışlayacağım. Niğde’nin ilk eczanesi bu binan altındaydı. Mirasçılardan itiraz edenin de hakkını bedel olarak ödeyeceğim.) (Adamın mülkünü sit alanı diye kısıtlıyorsun. Yerine arsa ver ki, senin devlet olduğunu bileyim.

Sinekli bürokratların ne yaptığı belli değil. Milleti canından bezdirmek için sanki özel olarak görevlendirilmişler.)

Evet, konumuza Ermeni Eczanesi’ne dönelim. Necip Fazıl’dan Ermeni meselesine, oradan da sit alanlarına. Osmanlı gerçeğine ışık tutan bir inceleme. (Romanda bu eczaneden çok defa bahsediliyor. Bu defa ki bahsedilme ciğerlere yara açan bir şekilde devam ediyor.)

.............................

Çocukla çocuk isimli eserimden:

 

(( Rum gençlerin kahvelerde kavga çıkarmasının Osmanlı'nın içinde bulunduğu huzuru yok edici olduğunu, Ermeniler'in Osmanlı'ya bağlı olmada, Rumlar’dan çok iyi davrandıklarını her gelen müşterisine yana yakıla anlatması, bir kısım Rum'u kızdırmıştı.

Nubar'ın nihayet iyi bir vatandaş olduğu, karışıklıklara karşıoluşta da, “bir vatandaş olarak aktif davrandığı” aslında, herkesin hoşuna gidiyordu. Ama, O’nun tarafından, Ermeniler'in sâdık bir teba, Rumlar'ın ise,-son zamanlarda- suçlu gösterilmesini hazmedemeyenler vardı.

İyon'la Koreneos, bu meseleyi aralarında konuşmaktan öte, bir kaç yerde de söz konusu etmişlerdi. Bu bakımdan bazı Rumlar, Ermeniler'e, "eksik arar gözle" bakmaya başlamışlardı.

Ama, gerçekten de Ermeniler, gerek Rumlar'la ve gerekse Müslümanlar'la çok iyi geçiniyorlardı. İşlerinde, tavırlarında herkese karşı ılımlı ve sâdık hareket ediyorlar ve bir ihtilâfın tarafı olmuyorlardı.

Olaylar daha ziyâde, Rumlar üzerinde etki yaratır bir havadaydı.Bir kısım fesat Rum, etrafa, adetâ kulak kabartmağa başlamışlardı. Bir eksik duymasınlar hemen "ofurdarak" yayıyorlardı. (1)

Ermeniler de, kendilerinin olaylar içine çekilme tavrınıhissettiklerinden ellerinden geldikçe çok daha dikkatli davranıyorlar ve bir ihtilâfın tarafı olmuyorlardı. Ermeniler’den iyi tanınan Telyan Agop iflas etmiş bir tüccar olduğu halde merasimlerde çok iyi giyiniyordu.

Çok hareketli uğraşlar ve koşuşturmalarla Ermeniler'i meselelerde aydınlatıyordu. Amerika'dan getirilen smokin elbiseler, yavaş yavaş bir kaç kişi tarafından temin edilmeye başlanmıştı.

Kasap Cebrail'de ateşli bir Osmanlı vatandaşı olmasıyla tanınıyordu. Mösyö Artin, sözü geçen ve seveni çok bir Ermeni'ydi. Marangoz Onnik'de cemaatleri üzerinde söz sahibi biriydi. Grand'ın babası Harutyan herkes tarafından seviliyor ve bir dediği iki edilmiyordu. Bunların yönetimindeki Ermeni cemaatini ihtilâfların içine çekmek çok zor bir işdi. Sayıları Rumlardan az, fakat birbirlerine dayanışmaları, etkileri fazlaydı.

O günlerde dehşetli bir dedikodu ortalığa yayıldı. Ereğli Ermenileri arasında serkeşlik, eşkiyalık, ahlâkî olmayan tavırlar sergileyenler oluyormuş. Buysa büyük bir huzursuzluğun başlangıcı gibi görünüyormuş. Hele hele müşahhas isimlerle anlatılan bir olay meselenin tuzu biberi olmuştu.

Güya, Apikre isimli Ermeni'nin bir kayınvaldesi varmış. Güzelliği ve tavırlarıyla muhitte çok dikkat çeken bir kadınmış. İçki âlemlerinde Apikre’yle birlikte olan arkadaşları O'nun yaptığı veya yapmadığı olayları da O'na mâlederek bir takım şeyler anlatıyorlarmış.

Apikre'nin kafası bulanmış. Kendisine "Boynuzlu" olarak bakılmasından huzursuzlanmaya başlamış. Kayınvaldesine kin duymaya başlamış.Arkadaşları, kinini, göz koyma şekline çevirerek intikamını almasını telkin etmişler.

Serkeş arkadaşları, kendisine bir teklif yapmışlar:

- Sen, kirdaki baylardan bir tanesini kirala. Paytonla kayınvaldeni uraya gütürürken biz yulunuzu kezelim silalı ularak. Sana; bu kütü kadını niçın gütürdüyünü suralim. Sen de karin ulduyunu süle. Biz bunun ispatını istiyalim. U esnada iç olmazsa edefine var, demişler.

Apikre’nin, kötü arkadaşlarının ısrarlı teşfikleriyle kafası bulanmış.Hem kaynanasının yaşadığı hayatı incelemek fırsatı çıkacak ve hem de, -eğer kötü yoldaysa- arkadaşlarının yardımıyla hedefine varıp, intikamını almışolacaktı.

Tavsiyeyi uygulamış. Arkadaşları tüfeklerle önlerini kesmişler. Durdurmuşlar:

- Bu kütü kadini neden satiyorsun? demişler.

- Satma filâm yok, bu benim nikalı karimdir, demesi üzerine de:

- Üyleyze gel sizi misafir edelim burada, birlikte kalin, biz de inanalım işin içinde bir kütülük olmadığına! demişler.

Apikre, böylelikle bir yatağı paylaşma durumunda kalmış. Tereddüt hasıl olmasına rağmen hedefine de varmış. Bu olay bütün muhitte duyulmus sonradan. Halk infial halindeymis.(2)

- Tuplumlar ahlak sayesinde yaşabilir. Usmanlı birliyini asil büyle ulaylar buzmaz mi? Bu dereca olaylari sergilayenlerin süyliyeceyi ne ulabilir? Erkesin alakını buzuyorlar! diyorlardı, bir kısım Rumlar..

O gün Eczacı Nubar ananevî yemeği olan Pastırmalıböreğini yaptırmış kendisine ziyafet çekmek üzereydi eczanesinde.

Kapı açıldı içeri Spiros'la Mavros girdiler. Bir iki ilâç karmasını istediler Nubar'dan. Nubar isteklerini yerine getirdi. Hatta onlara yufka içine sarılmış pastırmalı börek de sundu. Ama kavga için, hazırlı olarak kavgaya gelmiş olan Spirosyla Mavro lâfı dönüp dolaştırıp Ermeni, Rum tebaya getiriyorlardı. Kavga kaşır bir halleri vardı. Nubar ensesini kaşırken, sesini yükselterek:

- Bir şeylar demak ister aliniz vardır?

Spiros cevapladı.

- Yuk üyle bi sey. Yaliniz Ereyli taraflarindan bir seyler duyar gibiyiz.?

- Neyimiş duyduyunuz o seycik?

Yüzündeki alışılan gülümseme kaybolmuştu. Düşük bir sesle:

- Sey canim, hani sen Ermaniler’in uzurlu, uyumli vatandaslar olduyini anlatirsin de..

Bir elini dizine vururak sert bir sesle:

- Var undan şüpeniz?

- Tebayı Osmanlı'nın adamlari er alleriyle iyi ulmalidir. Albukim, uzura, namusa çok önam veren Ereyli'da Ermeniler arasinda ırsız ve arsizlik, attâ..

- Evet, attâ?

- Alâksızlık diz buyuymuş?

- Nasilmis u diz buyu ulan?

- Sizinkilerin çoyunda kiz belli deyil, kari belli deyilmis Erkesin seyciyi bir başkasinin irzında imis.?

- Ne demak istarsiniz siz küftehurlar?

- Demesi, memesi su diye, olayı baştan sonra hikâye ediverdiler oracıkta.. Her türlü hayâ duygusunu önemsemeden ve alay edercesine..

Bunu takiben Spiros, Ermeniler'in 1828'de Rus'ların Kars, Doğu Beyazıt'a girmeleri esnasında 90 bin Ermeni'nin Osmanlı'ya karşı savaştığını,daha bir kaç yıl evvel, yani 1862'de Maraş'ın Zeytun İlçesi'nde Ermenilerin Rus silahları temin edip, karşılaştıkları bütün Müslümanlarıkurşunladıkları, evlerini yaktıklarını, Osmanlı bastıracağı zaman 3. Napolyon 'nun ağırlığını koymasıyla meselenin kapandığını, bu olaylar varken Ermeniler'i Osmanlı'ya sadık gibi göstermenin ne anlama geleceğini, sert bir edayla sordu.

Nubar, Anadolu'da ki zenaatkar Ermeniler'i Fatih'in İstanbul'a yerleştirdiğini, yerleştirilen bu iki yüz elli bin kişiye ayrı bir de kilise tahsis ettiğini, Ermenilerin kuyumculuk, eğitim, müzik sahalarında özellikler arz edip, hizmet sahası seçtiklerini, dolayısıyle bir bakıma Türkleştiklerini, ama onların Ermeni oluşuyla ilgili hürriyetlerine Osmanlı'nın dokunmadığını, Kars'da ve Maraş'da olanların ayrı özellikleri ve kışkırtmalarla olabileceğini, Niğde muhiti için böyle bir durumun olmadığını anlatmağa çalıştı. Anlattıkça morali bozuluyor, sıkıntıları artıyordu.

Spirios, Ermeniler'in Rumlarca katiyen sevilmediğini, bunu bildiği için Nubar'ın onları yersiz karaladığını, her iki cemaatinde Osmanlı'ya vatandaşlık etmekte bir farklı davranışları olmadığını hakaretâmiz bir lisanla anlattı.

Nubar, “Bizans'ın Ermeniler'i hiç sevmediği, onlardan nefret ettiğinin doğru olduğunu, bu bakımdan Selçuklu’nun Anadolu'ya girişinden Ermeniler’in sevinç duyduğunun doğru olduğunu!” söyledi.

Ermelerin ahım şahım bir devlet kurma heveslerinin bile olmadığını, Kılikyada kurulanının da parasının üzerinde Selçuk Sultanının resmi bulunduğunu yani onlara tabi yaşadığını, 1080- 1373 arası kurulan Klikya devletinin ya Selçuklular veya Memluklular’a tabi yaşadığını bundan da kendisinin bir üzüntü duymadığını, önemli olanın idarenin âdil olması olduğunu, anlatmaya çalıştı.

Nubar'ın gözleri kararmış, ayakta duramaz olmuştu. İkram bile yaptığı bu insanların geliş sebepleri ve maksatları belli olmuştu. Demek ki, kendisinin büyük iyi niyetlerle yaptığı eleştiriler, geri tepmeğe, düşman toplamağa başladığı anlaşılıyordu. Osmanlı’nın kutsiyetini savunması, Osmanlıbirliğini savunması onları kızdırmıştı demek ki. İftira bombardumanıyla karşısındaydılar.

Kendisinin bir kale gibi Osmanlı birliğinin koruyucusu olduğunu anlayıp vanr güçleriyle üzerine çullandıkları anlaşılıyordu.

Kalbine sıkıntı geldi. Divara yaslandı. Suskunlaştı. Bunalmışlığıtahammül edilmeyecek derecede arttı. Ayakta duracak mecâli kalmayınca da oturağına çöküverdi. Alnından boncuk boncuk terler dökülüyordu.

O'nun üzgün hâli sohbeti yarıda bırakmıştı. Ortalıkta sıkıntılı ve soğuk bir hava esince, hele hele eczacı kötüleşince, yardım edeceklerine, Spiros'la Mavro süratle ayrıldılar. Bir bakıma “onu ölüme terk ettiler.”

Yılların eczacısı Nubar, ecel terleri döküyordu. Bir yudum suya uzanabilmek için can havliyle kıvranıp dururken oturağından devrilmiş, sağeliyle boğazını tutuyor, hırıltılar çıkarıyordu. Ayaklarının yerden kesildiğini sandı.. Dünyasının karardığını hissetti. Yüreğinin çeperlerinin daraldığınıfark etti. Sırtında müthiş bir ağrı peydahlanmıştı.. Mavimsi gözleri dumanlandı. Yanakları kararmağa başlamıştı. Sol eliyle bağrının düğmelerini yoldu. Dudaklarından kasılan bir sesle:

- Soy...ha...lar, ve..le..di zina..nın ger..çak ma..sül..lari! Kahrola..silar! sözleri döküldü. Sağ elini pençe haline getirip boğazına götürdü. Gözleriyle kapılara, tereklere bakındı ıkınarak.

Alnından, kulak arkalarından ter fışkırdı. Gözlerinin önünden çoluğu çocuğu geçti hızla.

Korkunç bir ağrıyla yüreği kanıyordu. Nefes alamıyordu. Sol kolunda da dayanılmaz bir acı hissetti. Kimselere haber verecek durumda da değildi.

Karındaşlarının geleceğini düşündü. Hainlerin lâf sokuşturmalarıümitsiz bir geleceği gösteriyordu. Pırıl pırıl, iyi niyetli insanlar, bu kötülük selinin önüne nasıl duracaklardı? Hasanlar, Mehmetler, Ahmetler, Danyallar, Manukyanlar, Yuvanolar, Dikranlar meselelerin inceliklerini nasıl anlayacaklardı?

Kötülük insanoğlunun yakasına yapışmıştı. Bu yolda nice Nubarlar’ın mücadele etmesi gerekirken, herkes kendi honnuğunda pinekliyordu.

Mustafa Reşit Paşa'nın Londra Elçisi olduğu sıralarda yardımcısı Agop Gıcıkyan'ı ve O'nun gibi bir çok Ermeni'nin devlet idaresindeki hizmetlerini gözlerinin önünden geçirdi.

- Sonumun geldiğine değil, bu ortamı sahiplenecak mücaitler hazırlamadan gidiyorum, ona yanarim! Dünyada kurulmuş en anlımlı, en iyi, en insani impanatorluğu yıkmak isteyen çakallar piyasada. Tam karşısaldıraya geçecekken gücü bitiyor muydu yoksa? Bu huzurlu topraklardaki bet bereket, bağında bahçesindeki güzellikler, kadere kendisini terk etmiş uysal insanlar, koşuşturmaları, kuş, hayvan, gurbağa sesleri, kendiyle barışık akıllıkimselere birakılmalı, yoğusam bu fesat, bu tuplumun bitişi olur..

Rumlardaki surumsuz davranışların sonu iyilik getirmeyecek! diye fısıltılı düşündü. Beyninin karardığını hissetti. Dudaklarından çıkmasımümkün olmayan duâları aklından geçiriyordu.

Göz kapakları kırışmaya başlamıştı. Yüz çizgileri belli belirsiz kırılıyordu artık. Hiç bir tarafını kımıldatma gücünü bulamadı kendinde. Derisine dikenler batıyordu sanki. Dünyasını aydınlatan beyni ayın sonsuz bir bulut arkasına girmesi gibi ışıltı vermiyordu artık. Yüzbinlerce defa, şifa için ilâç karan bir insan olarak suya bile uzanamıyordu. Kalkmak için yekinme isteği hiç bir uzvuna hükmetmiyordu.

Paçalarında ıslaklık hissetti. Debelendikçe saçları iplik iplik gözlerinin önüne düşüyordu. Dilinin altından binlerce gözenekten tükürük fışkırıyordu. Ağzı köpük köpük oldu. Gözlerinin önünden, bir arı, "Birşeyler anlatır gibi" vızıldayarak geçti.

Su çıkrığının çıkardığı sese benzer sesler çıkarıyordu. Ensesinde yanardağların kaynamasını hissetti. Sonsuz bir yolculuğa çıkıyordu gözleri arkada kalarak, içi kahrolarak... Sapasağlam bağlı olduğu hayat ağacı insafsız katlediciler tarafından nacakla parçalanmaya çalışılırken, gönül binası göçmüş,O'da ruhunda fırtınalar yaratmıştı.

İhtiyarın tahammülü ötesinde harabiyet olmuştu. Soluk almak için bütün çabası boşa gidiyordu. Burun deliklerinden nefes girip çıkması değil, işlek olmayan söğüt dalından yapılmış düdüğün çıkardığı kesik fısıltılar peydahlanıyordu.

Osmanlı mülkünün üzerinde, baykuşların fır fır döndüğünü, hissede hissede kıvranıyordu ... Aşağıkayardı'nın yaşlı çınarlarlarından biri devrilmek üzereydi. Ulu dallarının çarptığı tezgah, tereklerdeki şişeler de yuvarlanıyor, asra yaklaşan yaşı noktalanırken fâni vücudu gâşâdan göçüyordu.

Aradan ne kadar zaman geçti bilinmez ama dükkana Ermeni ve Müslüman müşteriler geldiğinde onun sırt üstü ve gözleri açık bir şekilde ölmüşolduğunu gördüler. Günlerce çalkalandı muhit bu iyi insanın ölüm haberiyle. Ölüm sebebi ve şekli hakkında iki tahrikçinin dışında kimse gerçekleri bilmiyordu...

 

**************

Bu acıklı ve gerçeğe yakın hikaye, Ermeniler’in bilahare Türklüğe neler yaptığının, vahşetlerinin ne boyutlara geldiğinin anlatılmasına mani midir? Hayır. Hem Osmanlı halkını tanıyacağız. Hem de sonra bir kısım kimselerin ne kılıklara girdiğini, devleti kuran Türklerin nerelerde nasıl kırıldığını en acıklı misalleriyle Gökçe Dede seresinde okuyacağız. Biraz sabırlı olursak, fikir namusunun nelere kadir olduğunu göreceğiz.

Esas olan... Hıristiyan, Müslüman, Türk, Kürt, Rum, Ermeni bir arada kaynaşarak yaşayabilmeli. Bunu gerçekleştiren devlet ne büyük devlet. Bunu kokuşturan devlet ise ne zavallı devlet! İşte ben Gökçe Dede serisini bu gerçeğin derinliklerine inmek için yazıyorum.

 

BÖLÜCÜLÜK KANSERDİR

 

(1)(1)Bu Rum bilinen kimselerin asılları Türk’tü diyoruz. Bir an için Rum bilinmeseler de Türk bilinseler yine kavga çıkardı. Hele hele bir de din ayrılığı olduktan sonra. Osmanlı’yı yıkmak isteyen güçler boş mu duruyordu?

Niğde’de doksan sene önce değil, yetmişsene önce mahalleler arası ciddi taş kavgaları yapıldığını, bu kavgalarıyapanların ne din, ne soy farkı gütmediklerini, bu kavgalara bu gün ad vermekte zorlandıklarını söyleyecek durumda olmadıklarını beyan etmektedirler.

Bizim Çayır Mahallesinin sakinleri olarak, Öte Mahalle, Efendi Bey mahallesiyle kar topu kavgaları yaptığımızıhatırlıyorum. Bana rastlamadı ama, kartopunun içine taş koyma insafsızların bulunduğunu duyardık. Bu nasıl izah edilir.? Allah milletimizi eften püften meselelerle birbirine düşürmesin.

Yıkımı önlemek için Osmanlı aydınına düşen görevin yapılmadığıkanaatindeyiz. Bir Osman Ağa’nın koşturmasıyla olacak şey değil bu.. Bir çok aydın dernekler kuracak, konferanslar verecek, toplantılar tertipleyeceklerdi. Birlik ve beraberliğin anlamı sık sık halka anlatılacaktı. Bu yapılmamıştır işte.

Şu anda Kars’tan Edirne’ye, Muğla’dan Hakkari’ye kadar gizli gizli düşmanlıklar sokanlar, il mensuplarının ilçe mensuplarına, ilçelerin bir başka ilçeye karşı hoşnutsuzluk çıkaran tavırları yok mudur? Hele hele bir kısım hain aydının Allah’ın her günü Etnik gurup tasnifi yaptığı, bir kısım din perdesindeki insanın Beynelmilel İslam zırvalarını tekrarlayıp, 18. Komünist Enternasyonali’nin gereklerini yerine getirdiğini görmüyor muyuz?

Maalesef günümüzün bir kısım aydını da ihanet halindedir. “Bana değmeyen yılan bin yaşasın!” diye herkes susmakta ve köşelerine çekilmektedirler. Bunu fırsat bile renkli camların içine yerleştirilmiş 68 kuşağı komünistleri ayırımları ve ihtilafları körüklemektedirler.

Evliyaların yüzü hürmetine ayakta duruyoruz.

Sağcı aydın denen, kaçak güreşen zırva kafalıların, beynelmilel derneklerin müdavimlerinin yapacağı bir şey kalmamış gibidir.

Allah vatanımızı, milletimizi koruyacak milliyetçi aydını muvaffak etsin! Mustafa Kemal edalı, demokrasiye inanan bir lider millete yol göstersin!

(2) Bu olay gerçekten vaki olduğuna dair kaynaklarımdan birinin yeminli şahadeti vardır. Yalnız zaman tunelinde kayma vardır.

.......................................

 

Velhasıl, Osmanlı fikrinin zamanında pek de ucuz bir fikir olmadığını, kaynaklarının çok zengin olduğunu, herkesin düşüncesinin doğal olabileceğini, kimsenin kimseyi suçlayarak bir yere varamayacağının artık bu günkü Türkiyemiz’de anlaşılması gerektiğini herkes bilmelidir.

Necip Fazıl’n da yanıldığı olmamış mıdır? Bana göre, hem de çok büyük. Bunun teferruatını açıklamaya mezun olmadığımı ifade edeyim. 64 yaşına kadar sallanana yuvarlana yol arayan birinin tutup da bir devi eleştirmesi çizmeyi aşma olur. Şu kadarını söyleyeyim. Necip Fazıl’ı ne kadar sevdi isem, O’nun karşı gibi olduğu bazı kavramların da ölesiye meftunuyum. Gel de çık bu işin içinden. Bu bir gariplik değil, fikir namusunun, gerçeği araştırmanın ta kendisidir.

Yukarda söylediğim gibi, Necip Fazıl’ın şahane uslubuyla karşıolduğu kavramlara karşı tutumuna iştirak etmeyebilirim. Dünyanın bütün gerçeklerini benim zavallı kafam her zaman anlayacak güçte değildir. Bu bakımdan biri çıkıp da (sen, hem Necip Fazıl’ı, hem de filanı nasıl seviyorsun?) diyemez. Bu iki devin hayranı olabilirim. Her ikisini de severim. Hangisi haklı olduğunu ya bu gün için biliyorum ya da Levhi Mahfuz’da öğrenebilirim.

Mesela geçenlerde Özal için gazetede, Tercümanda, halkın Tercümanı’nda bir yazı serisi çıktı. Bu yazı serisinden sonra anladım ki, Özal’ı hayatta hiç sevmemiştim. Ama, değişik açılardan incelendiğinde, demek ki, her insanda sevilecek yanlar olduğu ortaya çıkabilmektedir.

Sözün kısası ben Necip Fazıl’ı yakın tarihimizin en önemli kişilerinden saymakla fikir namusuna hizmet ettiğimi sanıyorum. Bir başka kimsenin de çok sevilecek kimse olduğunu biliyorum. Her ikisi arasındaki çatışma benim hakemlik edeceğim şey değildir. Bu böyle biline.

Böyle bir konuyu bu dünyada çözme yetkim, kabiliyetim yoktur. Biz imkansızlıklara rağmen izleme görevini, destek görevini yürüttük. Tam gerçeği tespit oldukça güç, Yetmiş iki parçaya bölünmüş fikir hayatımızda leninci-Maocu’nun en ileri Atatürkçü benim, hain namussuz, alçak yapılı sömürücü bazıkesimlerin, (en salim-muteber-etkili) olan benim demesi nasıl miğde bulandırırsa, şu veya bu fikri cereyanın bütün gerçeklerinin dökülmesi, eleştirilmesi günümüzde birliğin değil, ayırımcılığın yolu olduğunu anlatmaya ne gerek var?

Atatürk, bu milleti kendisine döndürdüğü için fikir ve devlet adamı olarak en önde. Diğerlerini de yerli yerinde yerleştirmek için ayırım yapmadan, fincancı katırlarını ürkütmeden çalışmak gerekir.

Necip Fazıl’ın, Nihal Atsız’ın büyüklüğünü ispat sadedinde yazdığım yazılarda küçük insanları, eksi insanları da tanıtmalıyım, delillerini arz etmeliyim ki, söylediklerim ispatlı olsun. Bu mücadeleleri sırf Allah vatan için yaparsınız. Köşede bucaktaki vatan düşmanları, dünün satılmışları yazılarınızı okur.

Sizi düşman bilir. Sizin karşınıza çıkacak gücü kendisinde bulamaz. Üzerinize ayak takımını sürer. Hem de sudan meselelerden. Sizin takımınızda görünenlerin, laçkalaştıkları için, menfaat pazarlıklarına girdiklerinden ideolojik bir davaları kalmamıştır. Yalnız kalmışınızdır. Paçanızı sudan, kirden kurtarmak için epey bocalarsınız. İri şeylerle uğraşmak azminiz yara alır. Lağımda bocalar durursunuz.

Çoğu yazımda söylerim. Sosyal evlere düşen kadınların çoğu, bazı erkeklerin namussuzluklarından dolayı düşmüşlerdir. Bu bakımdan oralardaki kadınları kendi yakınım sayarım. Onlara konulmuş adları şerefsiz insanlara hitap ederken tekrar etmek istemem. Asıl aşağılık tipler, para ve zenginlik içinde yüzerken, kocasına ihanet eden aşiftelerin kocasından başkasından peydahladıkları çocukları toplumda sorun olmaktadır.

Bunlardan vatana ihanet halinde olanlarıbilirim. Toplumda herkesi birbirine düşüren, kendine yer edinmek için herkesin kıçını yalayan, para ve yarar için yapmadıkları aşağılık bırakmayan insanlar vardır. İşte böyleleri çok tehlikelidir. Kendileri bir sütre arkasında bulunur, ayak takımını üzerinize sürer. Tanık filan bulup kurtuluncaya kadar akla karayı seçersiniz.

Gelelim konumuza..

Nihal Atsız’ın, Necip Fazıl’ın büyüklüğünü anlayabilmek için, bazı şairlerin iç yüzünü ortaya dökmemiz gerekir. Nasıl? Nasıl olacak objektif belgelerle. Bu belgelerle ispat edilir ki, orta şair filan yok. Yazar filan yok. Tamamen vatan haini, millet düşmanı tipler vardır. Dünya şairi, eşsiz şair gibi tanıtılırlar. Malesef üniversite çiğnemiş beyinler tarafından tapılan kimseler haline getirilir.

Çünkü onlar üniversitedeyken bu tuzağa düşürülmüş, bir takım hain kimseler, yüce varlık olarak tanıtılmışlardır. Komünistleştirilmişkafaları onları ulvi varlıklar olarak tanımıştır. Zaman gelmiş, komünistliği bırakmışlardır. Kapitalist olmuşlardır. Mason olmuşlardır. Masonluğun alt basamağı oylan derneklerin üyesi olmuşlardır bazıları. Ama, mazilerine hürmeten, Tanrı bildikleri hainlere de laf söyletmek istememektedirler.

Derme çatma adamları şair diye takdim ederler. O’na haç çıkarırlar. Kızıl derili kabileleri gibi etrafında Şaman adetlerine göre, devirler, dönmeler yaparlar. Allah’a tapmaktansa, kişiye tapmayı daha objektif görürler. Görmedikleri şeye inanmayan bu adamlar, göremedikleri şana, şöhrete taparlar.

Akıl akıl dedikleri, ama hiç bir zaman nesnel olarak görmedikleri şeye taparlar. Halbuki en ufak bir üzüntüde akıllarını kaçırırlar. Delirirler. Ama, insana akla tapan Masonizm’e köle olurlar.

Yukarda ki izahlarla ilgili olup olmadığını bilmediğim bir kişiye gireyim. O kişiyi ben ellili yıllarda olsa gerek, isterseniz siz altmışlı yıllar deyin Yol mu, Yön mü bir dergide Vala Nurettin’den okudum ve tanıdım. Arşivime koydum. Önce şunu söyleyim. Sakın ha nefis sanmayın. Bir meselede yoğunlaşmaz, fikir, folklor, müzik, seyahat vs. ömür boyu karıştırırsanız hiç bir tam olmaz.

Odalar dolusu arşivimi tasnif edecek gücüm kalmadı. İlerde kim tasnif eder bilmem?. Onbinlerce evrak bilgisayarlı tasnif bekler.

Ölümümden sonra inşallah bir meraklısının eline geçer de tasnif eder. İşte o tasnifin içinde yol, Yön dergilerinde bir komünist olan Vala Nurettin’den okumuştum. Hele hele Cumhuriyet Gazetesi’nin 49 lu, 50 lili yıllardaki yayınlarının bir çok gazete aleni olarak yazdı. Herkesin eline geçmiştir.

Fikirle az ya da çok ilgisi bulunanlar kimden bahsettiğimi inceliklerine kadar bilirler.

.......................................

 

Nazım Hikmet tam anlamıyla Türkiye Cumhuriyeti Düşmanı olarak faaliyet gösterdi. Vatandan askerlik yapmamak için kaçtı. Moskova’da Allah’ı olarak ilan ettiği kişi, onbinlerce Türk’ü öldüren, kanını içen, kanlı el sahibine :

- Beni sen yarattın! dedi. O’nun ateistliği değil, vatansızlığı bu yazımı ilgilendiren. Türkiye Rusya’ya karşıbüyük bir savaşa hazırlanıyor! dedi.

Hiçbir yazımda kimsenin ateist olmasıyla uğraşmadım. İsteyen inanır isteyen inanmaz. Aklı olanın imanı olur der kural.

Güzel Türkçe’yle basit şiirler yazan Nazım Hikmet gerçekten bilinmesi gereken orijinal bir kişiliktir. Kendisi gençken, cahilken kullanıldı. Öldükten sonrada birileri yıkmak istediği değerlere karşıonu kullanmaktadır.

Bu cahil kişi, Türkiye’mizde sosyal adalet istese kimse ona karşı çıkmazdı. İri bir emperyalist devleti genç Cumhuriyet’in üstüne sürerek onu yok ettirmek istedi. Yani Rusya’yı üzerimize sürmek için gayret gösterdi. Ama, Allah buna müsaade etmediği için o ihanetiyle başbaşa kaldı. Bu palavra ifade değildir. Arşivimde delilleri vardır.

Bu tip gaye ile hareket etmenin adı nedir? Bana ne Allah’ı bilirmiş veya bilmezmiş. Allah’ı bir Rus devlet Başkanıymış.Bunlar benim için önemli değil. Onbinlerce Türk’ün ıztırabı üzerinde Votka içişiyle, Rusya’yı üzerimize sürme hevesi beni ilgilendirir.

Sonradan vatan hasreti çekmiş. Çınar altına gömülmek istemiş. Komünist arkadaşları onu bir mevlide götürmüşler. Orada bayılmış ayılmış sedyeyle taşınmış. İnanın bu da beni ilgilendirmiyor.İnanmamanın ne gibi bedeller getirdiğini etrafımızda görüp duruyoruz.

Nazım Hikmet’in bütün bunlara rağmen“Türkçe yazması belki de her İnsan oğlunun bir olumlu tarafı bulunur!”deyişiyle pareleldir. Bu bir milliyetçiliktir. Vatanperverliktir. Bu kadar lafınasıl bağdaştıracağım? Bu konuda daha yetkili kimseler vardır. Ben derleyici olarak sunmakla yetinirim.

Arz ettiğin RUSYA’YI ÜZERİMİZE SÜRME GAYRETİ Vatan hainliği mi dir, DEĞİL MİDİR BU BAŞKA YAZARLARIN GÖREVİ? Bu belgeleri Cumhuriyet Gazetesi’den aktarmaya başlayım ki büyük şair nasıl olur öğrenin.

Bir kısım Bab-ı ali ceridesi Yahudi eliyle çıkar. Türk’ün leyhine ne varsa ters yüz eder. İşte bu gerçekler söz konusu olunca bu gerçeği unutmayın. Yahudi kendi vatanında müstehcen yayın yapamaz. Ama, bütün dünyada ve bilhassa Türkiye’de en rezil müstehcen yayınla bir milleti ciğerinden vurur.

Necip Fazıl kimlere karşı mücadele verdi.? Bunlar bilinsin diye yazıyorum bir taktım delilli gerçekleri. Nazım’ın bütünşiirleri bilgisayarımdadır. Sanat değeri Safahatın tek sayfasındaki değere eşit değildir. Ama, Türkçe yazmış olmasına şapka çıkarılmaz da ne yapılır?

Nazım Hikmet Ran, Polonya asıllı bu şair için bakın Cumhuriyet Gazetemiz neler diyor?

Evet, Cumhuriyet Gazetesi 30 haziran 1951 de birinci sayfasında kocaman kocaman bakın ne diyor?. Allah’ını sevenler mahmur okumasın. Allah’ını sevenler inkarcı okumasın. Allah’ını sevenler, Allah’a sığınarak okusunlar:

 

 

 

..................................

 

Şimdi de, 21. mart.2003 tarihinde başlayıp 28.3.2003 tarihinde yayını biten Halka ve Olaylara Tercüman Gazetesi’nden bazı notlar aktarayım:

Tam yedi gün tam yedi sayfa yayınlandı. Bir sayfa da oğlu Mehmet Kısakürek’in görüşlerini yayınladı.Hüseyin Üzmez’in beyanlarını yalanladı. Babam, Ahmet Emin Yalman olayında Hüseyin Üzmez’i azmettirmedi demektedir.

Ahmet Emin Yalman’a yapılan saldırıyla Necip Fazıl Kısakürek’in ilgisi yok dedi. Bazı muhitlerin babasını ticaret metaı haline getirdiğini beyan etti. Bu memlekette Üzmez ile Baykam aynıadamlardır, dedi. O dosyayı yaşımız sebebiyle okuyamadık ama, demekki Üzmez’in ifadeleri üstada zarar verir nitelikteymiş.

Bir meseleyi yazarken mümkün olduğu kadar bir başka dala geçmemek gerekir ama, geçen Abdülhamit açık oturumunda (Ceviz kabuğu) Üzmez’in tavırları, Üstad tarihçi, Türkçe ibadet savunucusu konuşurken, Üzmez’in takındığı tavırlar pek de hoş değildi. Türk Töresi’nde böyle saldırı olmaz. (Kıl birader sen Türkçe ibadet yap. Sana karışan var mı,diyerek, konuşmasının başından sonuna kadar saldırması hiç de hoşuma gitmedi. Abdülhamid’i son defa yazan, Abdülhamit Düşerken’i yazan yazar bile rahatsız olmalı ki, beni Hoca sanma, sözümü kesme, hariçten konuşup durma diye fırçasınıattı.

...................................

 

CHP ‘li Başbakan Recep Peker önce dört yüz lira gönderir. Büyük Para. Bu hayra alamet değildir. CHP’den ayrılma D.P. 60 milletvekilini meclise sokmayı başarmıştır. N. Fazıl bu insanları da pek sevmez. CHP’den ayrılma olduklarına göre. Laf uzun. Bir ara Büyük Doğu’nun kapağına kocaman bir kulak resmi koyar. ((İnönü’nün kulaklarının duymadığını ima etmek istiyor)) Sen misin Şeflik devrinde bu çılgınlığı yapan. Sıkı yönetim komutanlığı (Neyin sıkı yönetimi olduğunu ben anlamadım zaten jandarma devlet, zaten şeflik devridir.)

Biz bunları yazarken, bir partiyi destekleyip, CHP.yi köstekleme kanaatinde değiliz. Daha açık söyleyelim. MHP idealine ihanet edenleri görünce son seçimlerden önce CHP’yi destekleme kanaatine bile vardım. Hatta daha anlamlısı, bir zamanlar Maocu dediğimiz İşçi Partisine oy verip, ihanet edenleri , MHP’ye ihanet edenleri cezalandırmak istedim. Gel görki gerek CHP ve gerekse İşçi Partisi mensuplarıyla ülkü birliğimiz halen mevcut kültürlerimiz arasındaki farkı ne yapacaktık?

İşçi Partisi son olaylar karşısında milliyetçi tepki gösterirken bizimkiler at kilitlenmesi yaptılar. Bilirsiniz, at gece ayaklarını kilitler ve ayakta uyur. Gel görki, işçi Partisi’nin gençliğiyle gerçek anlamda kültür ayrılığı var. Biz, 1944 olaylarına bir başka açıdan bakarken, CHP ve İşçi Partililer başka açıdan bakarlar. Biz milli ve manevi değerlere başka açıdan bakarken, onlar başka açıdan bakarlar. Ama gerçekşu .. Son olaylara gerek CHP’nin vegerek işçi Partisinin bakış açısı MHP’den daha erkekçeydi.

Hele hele erkek lafını ağzından düşürmeyenler, seçimlerden sonraki beyanlarına erkekçe uymadılar. Gel de kahrolma. Hayatın boyunca politika düşünmeyeceksin bir istediğin olmayacak ama, göz nuru döktüğün davanın içine birileri edecek senin gözün bakıp gövden eriyecek. Bunları neden yazıyorum. Bu yazı serisinde olsun, başka yazı serisinde olsun. CHP’nin dünü için acıbelgeler yayınlama durum olabilir.

Hiçbir CHP li arkadaşım feverana kapılmamalıdır. Bu gün onlara bakış açımız acı olursa korkmadan eleştiririz. Ama, ben eskiyi, eski CHP’yi eleştirdim diye sert çıkarlarsa o zaman bizim 1950 deki fikirlerimiz hortlar bu defa bütün iyi niyetlerimiz berhava olur.

Hiçbir CHP li, tarihçi KUTAY‘nin görüşlerine, İnönü değerlendirmelerine karşı çıkmadı? Neden? Fikrine katıldıkları için mi? O, bildiklerini özgürce yazmalı söylemeli. Olabilir. Ona yüklenselerdi CHP kaybederdi. Suskunluklarını beğendim. Benim CHP eleştirmelerime de suskun olsunlar. Biz tarihteki CHP yi değerlendiriyoruz. Yoksa ömür boyu hizmet ettiğimiz MHP’nin bu günkü durumu sevgimizi yitirmiştir. Bir CHP daha çok anlamlı gönlümüzde yer tutar. Hele hele o işçi partisi. Lütfen biraz zırvalaşınlar ki bir gün nüfus kağıdımızı alıp kaydolmaya gitmeyelim.

MHP’ye gelince. Bu kadro tarumar olmadıkça sanırım bundan sonra bizi karşılarında ciddi olarak bulacaklardır.

Ucuz bir davranış vardır. Hitler gibi, Musolini gibi, Saddam gibi liderleri anlatırken, insanoğlu nedense hemen milliyetçiliğe çamur atar. Kan davası gibi meseleleri eleştirirken o güzelim törelere çamur atarlar. Hangi töre bu kadar adi olabilir. Kan Davası!

 

NECİP FAZIL KISAKÜREK

 

ÇİLE 4392 / 16

Gaiplerden bir ses geldi:Bu adam,

Gezdirsin boşluğu ense kökünde!

Ve uçtu tepemden birdenbire dam;

Gök devrildi, künde üstüne künde...

 

Pencereye koştum: Kızıl kıyamet!

Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı!

Sonsuzluk, elinde bir mavi tülbent,

Ok çekti yukardan, üstüme avcı.

 

Ateşten zehrini tattım bu okun.

Bir anda kül etti can elmasımı.

Sanki burnum, değdi burnuna (yok)un,

Kustum öz ağzımdan kafatasımı.

 

Bir bardak su gibi çalkalandı dünya;

Söndü istikamet yıkıldı boşluk.

Al sana hakikat, al sana rüya!

İşte akıllılık, işte sarhoşluk!

 

Ensemin örsünde bir demir balyoz,

Kapandım yatağa son çare diye.

Bir kanlı şafakta, bana çil horoz,

Yepyeni bir dünya etti hediye.

 

Bu nasıl bir dünya hikayesi zor;

Mekanı bir satıh, zamanı vehim.

Bütün bir kainat muşamba dekor,

Bütün bir insanlık yalana teslim.

 

Nesin sen? Hakikat olsan da çekil!

Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam!

Otursun yerine bende her şekil;

Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!

 

Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,

Benliğim bir kazan ve aklım kepçe.

Deliler köyünden bir menzil aşkın,

Her fikir içimde bir çift kelepçe.

 

Niçin küçülüyor eşya uzakta?

Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?

Zamanın raksı ne, bir yuvarlakta?

Sonum varmış onu öğrensem asıl?

 

Bir fikir ki , sıcak yarada kezzap,

Bir fikir ki, beyin zarında sülük.

Selam, selam sana haşmetli azap;

Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.

 

Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol!

Ey yedinci kat gök, esrarını aç!

Annemin duası, düş de perde ol!

Bir asa kes bana, ihtiyar ağaç!

 

Uyku kaatillerin bile çeşmesi;

Yorgan. Allahsıza kadar sığınak.

Teselli pınarı, sabır memesi;

Size şerbet, bana kum dolu çanak.

 

Bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet,

Sırrını ararken parlayan gülle?

Yeşil asmalarda depreniş, şehvet;

Karımca sarayı, kupkuru kelle...

 

Akrep nokta, nokta ruhumu sokmuş,

Mevsimden mevsime girdim böylece.

Gördüm ki ateşte cımbızda yokmuş,

Fikir çilesinden büyük işkence.

 

Evet, her şey bende gizli düğüm;

Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!

Dibi yok göklerin yeter ürktüğüm,

Yetişir çektiğim mesafelerden!

 

Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;

Yollar bir yumaktır, uzun, dolaşık.

Her gece rüyamı yazan sihirbaz,

Tutuyor önümde bir mavi ışık.

 

Büyücü, büyücü ne bana hıncın?

Bu kükürtlü duman, nedir inimde?

Camdan keskin, kıldan ince kılıcın,

Bir zehirli kıymık gibi, beynimde.

 

Lügat bir ver bana halimden;

Herkesin bildiği dilden bir isim!

Eski esvaplarım, tutun elimden;

Aynalar, söyleyin bana, ben kimim?

 

Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,

Arzı boynuzunda taşıyan öküz?

Bela mimarının seçtiği arsa;

Hayattan muhacir, eşyadan öksüz?

 

Ben ki toz kanatlı bin kelebeğim,

Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,

Bir zerreciğim ki, arş’a gebeyim,

Dev sancılarımın budur kaynağı!

 

Ne yalanlarda var,ne hakikatte,

Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.

Boşuna gezmişim yok tabiatta,

İçimdeki tadar iniş ve çıkış.

 

Gece bir hendeğe düşercesine,

Birden kucağına düştüm gerçeğin.

Sanki erdim çetin bilmecesine,

Hem geçmiş zamanın, hem geleceğin.

 

Açıl susam açıl! Açıldı kapı ;

Atlas sedirinde mavera dede.

Yandı sırça saray, ilahi yapı,

Bin bir avizeyle uçsuz maddede.

 

Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;

Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur

İçiçe mimari, içiçe benlik;

Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur!

 

Nizam köpürüyor med vakti deniz;

Nizam köpürüyor ta çenemde su.

Suda bir gizli yol, pırıltılı iz;

Suda ezel fikri, ebed duygusu.

 

Kaçır beni ahenk, al beni birlik;

Artık barınamam gölge varlıkta.

Ver cüceye, onun olsun şairlik,

Şindi gözüm büyük sanatkarlıkta.

 

Öteler, öteler gayemin malı;

Mesafe ekinim, zaman madenim.

Gökte saman yolu benim olmalı;

Dipsizlik gölünde, inciler benim.

 

Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!

Heybem hayat dolu, deste ve yumak.

Sen, bütün dalların birleştiği kök;

Biricik meselem, sonsuza varmak...

 

 

 

DÖVÜN 4392 / 119

 

Ben ölünce etsin dostlarım bayram;

Üstüste tam kırk gün, kırk gece düğün!

Açı doyurmaksa kabirde meram,

Yemeğim Fatiha günde on beş öğün.

 

Hey gidi gölgeler ülkesi dünya!

Bir görünmez şeyin ülkesi dünya!

Boşlukta ayrılık bölgesi dünya!

Bu dünyada yeme, içme ve dövün!

 

 

 

KALDIRIMLAR 1 4392/156

 

Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;

Yürüyorum, ardıma bakmadan yürüyorum.

Yolumun karanlığa saplanan noktasında,

Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

 

Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;

Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.

İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık;

Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.

 

İçimde damla, damla bir korku birikiyor;

Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler...

Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor;

Gözüne mil çekilmiş bir ama gibi evler.

 

Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;

Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.

Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;

Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.

 

Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;

Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!

Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta;

Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!

 

Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin;

İki yanımdan aksın bir sel gibi fenerler.

Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;

Yolumun zafer takı, gölgeden taş kemerler.

 

Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;

Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!

Islak bir yorgan gibi sımsıkı bürüneyim;

Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.

 

Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;

Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.

Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,

Ölse kaldırımların kar sevdalı eşi...

 

 

KALDIRIMLAR 2 4392/ 159

 

Başını bir gayeye satmış kahraman gibi,

Etinle, kemiğinle, sokakların malısın!

Kurulup şiltesine bir tahtaravan gibi,

Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın!

 

Fahişe yataklardan kaçtığın günden beri,

Erimiş ruhlarınız bir derdin postasında.

Senin gölgeni içmiş, onun göz bebekleri;

Onun taşı erimiş senin kafatasında.

 

İkinizin de ne eş ne arkadaşınız var;

Sükut gibi münzevi, çığlık gibi hürsünüz.

Dünyada taşınacak bir kuru başınız var;

Onu da hangi diyar olsa götürürsünüz.

 

Yağız atlı süvari, koştur, atını, koştur!

Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları.

Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur,

Ne senin anladığın kadar, kaldırımları...

 

 

KALDIRIMLAR 3 4392/160

 

Bir esmer kadındır ki, kaldırımlarda gece,

Vecd içinde başı dik, hayalini sürükler.

Simsiyah gözlerine, bir an, gözüm değince,

Yolumu bekleyen genç, haydi düş peşime der.

 

Ondan bir temas gibi rüzgar beni bürür de,

Tutmak, tutmak isterim, onu göğsüme alıp.

Bir türlü yetişemem, fecre kadar yürü de,

Heyhat, bir ince ruh, bense etten bir kalıp.

 

Arkamdan bir kahkaha duysam yaralanırım;

Onu bir başkasına ram oluyor sanırım,

Görsem pencerelerde soyunan bir karaltı.

 

Varsın bugün bir acı duymasın gözyaşımdan;

Bana rahat bir döşek serince yerin altı,

Bilirim kalmayacak,bar yar gibi başımdan...

 

 

 

KÖROĞLU

 

Sırmalı cepkeni attı koluna,

Tek elle dizgini gerdi Köroğlu.

Tozlarla atılıp dağın yoluna,

Yeşil muradına erdi Köroğlu.

 

Dağlar, omuz omuza yaslanan dağlar,

Sular kararınca paslanan dağlar,

Azatlık ufkunda rastlanan dağlar,

Bu dağlara gönül verdi Köroğlu.

 

Dağların ardında kalınca çile,

Köroğlu yeniden gelmişti dile,

Ak saçlı anadan geçilse bile,

Dağlardan geçilmez derdi köroğlu.

 

NECİP FAZIL ŞUERA SULTANU’Ş

BATI TEFEKKÜRÜ VE İSLAM TASAVVUFU

 

İşte sizi, sofranıza zehirle pişmiş bir kazan aş sunduğum takdimiyle, lezzetli iftarınızdan sonra, öyle bir acı iftira etmekteyim ki, fikir çilesini sevmeyenlerin dilini yakabilir ve yüzünü buruşturabilir. Büyük muhasebe işi bu, kolay değil...))

...........................................

((Kitap mevzuunda memleketimizin ne halde olduğunu görmenizi isterim. Bunu bir cümle ile geçeyim; Profesörlerimiz kitapsızdır. Şairlerimiz kitapsızdır. Yahya Kemal’in yüzüne söylemiş ve onu kitaplık bir cehde davet etmiştim; “ O nedir senin yaptığın? Radyum gibi miligram tartılan keyfiyetin bile kemiyete istinadı şarttır!” Bu ona çok tesir etmişti; son zamanlarında bir hamaratlık gelmişti ona... “Hürriyet”gazetesinde, şiirleri çıktı. Ama yine kitaplık çapta değil... Ne yazık ki, bizde kitaplık çapta adam yoktur. Fransa’da bir lise mualliminin bile (orijinal) eseri vardır. Bugün Avrupa kültürüne örnek bir çok adam vardır ki ana eserlerini doktora tezleri olarak vermişlerdir.))

.......................................

((Giderler; türbe kapılarına ve mezar parmaklıklarına çaput bağlarlar... Evliya bildikleri şahısların da önünde diz çökerler ve başka bir şey bilmezler. Hal bu ki bu hareketlerin çoğu şeriat ölçüsüyle yasaktır. Bağlandığı şahsın harikalar yaptığını kabul eden, fakat bu mevzuda hiçbir şey bilmeyen kaba bir teslimiyet...))

...................................

((“ Şeriat öz tebliğleriyle esastır, tasavvuf hiçbir şey değildir!” demek te şeriatın lübbünü, ruhunu görmemek ve satıhta kalmak gibi bir hataya gider. Bakın ne kadar ince!.. İslam incelik işidir. Ruh ile beden arasındaki münasebeti sezenler, şeriat ve tasavvuf arası taaluku kestirirler...))

..............................

((Akıl teslim olur. “ Ben teslimim!” der ve ondan sonradır ki hakikate erer. Akıl teslimiyette aranır. Teslim olduktan sonra, nasıl kimse cinnet için ibadet etmez, fakat ona cennet verilirse, akıl da bahşolunur, sahibine iade olunur. İşte ona İslam “ selim akıl” der. Ve o akıl her şeydir ondan sonra...))

.................................

(( Akıl sırrı derin... Yalnız aklı anlatmak için kamuslar doldurmak lazım... Akıl vardır İslam ’da... Öyle ki varla yok arasında bir mevcut... İşte hak dinin hususiliği de bu!... Olması gereken yerde var, olmaması gereken yerde yok...))

.........................................

((Felsefe akılın, kendi hükümdarlığını göstermek için kurduğu müessise... Ve doğruyu bulmanın değil de yanlışı düzeltmenin müessisesi... Felsefede her mektep, öbürünün yanlışını gösterirken doğruyu söyler .))

...........................................

(( Kelime iştikakı (filos) ve ( zofos) tan gelir. Yunanca...“ Hikmet dostluğu” demek... Peşin hiçbir şeye inanmaz. Yahut peşin inanmak diye bir şey yoktur sisteminde. “ Hakikati bulacağım, ona memurum” der ve başsız, sonsuz, arar. Bir odada saklanmış bir eşya gibi... Kainatta saklanmış şeyi, mücerredi aramanın müessisesi felsefe... Din ise odadaki gizli şeyi peşin ildirmenin yolu...))

.......................................

(( Burada çekinmeden söyleyebilirim ki, bu dünyaya hiçbir insan gelmemiştir ki, “ hakikate talibim”demesin. Komünist de bunu der, herkes de. Ve yine herkes bilir ki, hakikat tektir. Bunu bedahet halinde biliriz. Hakikat tektir. Hakikati bulan, onu namütenahide arar mı? Onun için dinlerin felsefeye karşı bakışına dikkat etmek lazım...

Din buluş: felsefe ise bulduğu her şeyde hatalıveya hata etmesi mümkün ir arayış... Böyle olunca, oluna elbette ki,“sabit”in değişene ve mihverini bulamayana tahammülü olamaz.))

..............................

Fakat şeriatın iç bir alakası yoktur felsefeyle...Şeriattaki manalara, evet, hikmet denir.))

..................................

((Hakikati aramakta “buldum!” yobazlığına düşmemek ve“buldum!” denilen vahidin, mutlak surette bulunduktan sonra da nice arayışlara muhtaç olduğunu göstermek için felsefi tefekküre de öz hududu içinde er veririz.))

....................................

((Felsefe birbirinin yanlışını çıkarmaya memur, sonu gelmez ve bir noktada durmaz serseri bir katar... Ve uçurum yolcusu...))

...................................................

(( Yunan medeniyetinin başında ( mitoloji – Yunan usture ve hurafeleri var... ( Mitoloji), bir tarafiyle efsane , bir tarafiyle de cemiyetin itikatlarını gösteren uydurma bir din... Bir çok ilaha inanma, putlaştırma mizacının meydana getirdiği bir tablo... Bütün putların başında da başbuğ put olarak ( Zeus) , Fransızların (Zös) dediği sahte tanrı... Aynı sahte Tanrı’nın put peres Roma’daki mukabili (jüpiter) ismini taşıyor.))

.......................................

((Tamamiyle Batı’lı olan böyle bir düşünce ise, malik olmak vehmi içinde edebi bir mahrumiyetten başka bir şey olamaz. Doğrunun olmadığı yerde güzel de yoktur!))

............................................

(( (Sokrat) ın hazin ir hikayesi var. Üzerinde fazla duramayacağız. Sonunda zehir içtirilerek öldürüldü. Ve şu sözü söyledi: “Bu, benim başıma gelen, ilk defa benimle başlamış olmuyor. Kim bilir tarihte nice inanlar var ki, hep böyle öldüler. Benimle de bitmeyecek bu iş... Hakikati söyleyenlerin çoğuna bu zehri içeceksiniz!”))

....................................

(( Eflatun (Sokrat) ın ilk talebesidir. Onun talebesi de Aristo (Aristoteles) ... Bu müselles, bütün Garba hakimdir. Sokrat için “bizim ilahlarımıza inanmıyor” diyorlar. Ve adama zehir içiriyorlar. O kadar güzel bir müdafaa yapıyor ki, müdafaası biraz yumuşak olsaydı kurtulurdu.))

.........................................

(( ( Zenon) ahlakı, cevr ve cefaya tahammül ahlakı Roma’da öle tecelli eder ki, Romalı ateşe sokar elini, bileklerine kadar yakar ve “ Romalı asil yalan söylemez!” der. Ama (plastik) planda bu kadar güzel görünen bu ahlak, belirttiğimiz gibi, (monizm) in, gururun, benliğin, (ampir)in ahlakıdır; bir kainat görüşünün, derinliğe ruh dünyasının ahlakı olmaya çok uzak...))

(( Yunan sadece akıl ve (plastik) zevk harikasıdır.Aklı zun olabileceği en uzak noktalara kadar götürmüş ve nihayet ona,” geber sende iş yok!” diyebilmiştir. Fakat ruh emrinde büyük aklıbulamamıştır.))

...................................

(( Din olarak inandığı usture ( Mitoloji) lere gelince, hayal gücünü belirtmekten ileriye geçmez, beşeri hırslarla dolu Tanrıtasavvuflarından ibaret bir oyuncak panayırı...))

......................................

(( İskenderiye vaktiyle İskender’in kurduğu kasaba... Adeta bir Babil kulesi manzarasında... Yahudi orada, politika tezgahlarıorada, her fitne orada... Bir hercümerc...))

.........................................

(( “ – İslam tasavvufu, İskenderiye Mektebinde iktibas edilmiş, asliyet ve şahsiyetten mahrum ve İslam’ın kurulduğunu değiştirmeye memur bir yamadır.”

Bahsinde Göreceğimiz gibi , doğrudan doğruya Allah Resulünün batın hazinesinden başka bir şey olmayan tasavvufa bu bakış, Garplının muhteşem hamakatini göstermekte en çarpıcı misaldir.))

(( İskenderiye Mektebi, aslında, Roma’nın benlik felsefesi diye hüviyetlendirebileceğimiz haşin tefekkür zemini üzerinde, isevliğin çökerttiği bir nizamın, Hıristiyanlık içinden gelerek Hıristiyanlığa da zıt Ve Eski Yunan‘dan imdat isteyici ve güya ruha bağlanıcı son nefs müdafaası hamlesidir.))

...................................................

(( “Nefs” kelimesi Arapça’dan başka hiçbir dilde yok... Bu kelimenin çerçevelediği mana, muazzam... Kalbin hakikatini ifade eden nefs ile ruh arasındaki bağ,Allah’a erme davasında en ince ukdeyi belirtir ve çözümü sadece ve sadece İslam tasavvufundadır.))

........................................

(( ( Sen Pol) için “Hıristiyan ’lığa mistik buudu getiren insan !” diyen Batı adamı, böylece nispet iddia ettiği Peygamberi küçülttüğünün ve her şeyi, vahdaniyet bayraktarı büyük Resul ’den koparıp belki bir tarifçiye bağladığının farkında değildir.))

.............................................

(( kısa zamanda öyle bir papaz tipi meydana gelmiştir ki, bedahet halindeki gerçekleri göz göre göre iptal etmek sevdasındadır. Orta Çağboyunca kilisenin bu gidişini iseviliğe en büyük hıyanet bilmek gerekir. Papaz tipi insanı sanki – haşa - Allah adına yargılayan ( otorite ) isimli bir yetki temsil eder. İnsanı diz üstü yere çöktürür, günahlarınısöyletir ve sonra bağışlandığını bildirir. Cennete arsa satar, Allah adına bir murahhas edasiyle hükümler savurur, aklın her türlü arayıcılık melekesini küfürle suçlandırır!... Kürenin döndüğü, yıldızların deveranı (Kopernik) buluşları hep İncil’e aykırı kabul edilir.))

..........................................

(( - Allah’tan çok çok küçük , insanlardansa, çok çok büyük!

Düsturunu koyan papaların (otorite) sistemi...

Asırlara gider bu iş... Bunu böyle gidebilmesi için de bir fikriyata ihtiyaç vardır. (Skolastik) ... Bizim ceplerde kaybedilmiş güneşimizin zavallı imansızları, (skolastik) kelimesini Mendrese hakkında kullanırlar. Beyinsizler!... Mesela konuşurken “bırak bu (skolastik) lafları!” diye sözü kesmeye çalışırlar...

“Gel,bana skolastiği anlat!” deseniz hiçbirşey söyleyemezler...Kısaca (Skolastik) işte bu abesler manzumesine (Aristo) mantığını katarak meydana getirilmiş bir müessesedir. Onunda kurucusu ( Sen Toma) ... 13. Asır ( Sen Toma ) , tuttu, (Aristo) diyalektiğini aldı,Hıristiyanlığa yamadı. (Aristo) korkunç adam...Maddeye hakimiyette hünerli.))

............................................

(( Ben bahsettiğim o mütefekkirin gölgesinin kırıntısının kırıntısı olmaya çalışıyorum. Kendime bir pay çıkardığım zehabı uyanmasın zihinlerde. Böyle bir mütefekkir şimdiye kadar gelmemiştir ve bundan sonra da gelmesi gayet güçtür.

İmam–ı Gazali ve benzerlerinin kendi zaman ve mekanlarında en engin çapta ödedikleri bu mütefekkir borcunu asrımıza tatbik etmekle mükellefiz... Büyük marifet bunda...))

...........................................

((Evet, ( Kampanella)... Basit kafasiyle, insan haklarının dürüst dağıtıldığı bir cemiyet hayal eder. “Güneş Memleketi” adını verdiği eserinde... 20. Asrın maddeci kafası onu hemen markalar: “Gel beri, ilk komünist!” (Kampanella) dan çok önce gelen şeyh Bedreddin Simavi ( Simavna kadısı) için de, satıh istismarcıları aynı şeyi yapmışlar ve onu komünizmanın öncülerinden saymışlardır. Nazım Hikmet onun için Bir destan yazmıştır. Halbuki Şeyh Bedrettin’in dalaleti apayrı bir sahadadır.))

........................................

(( ( Rönesans) ın bir sanat, bir de fikir cephesi var...

Bir ( Mikelanj) ı, bir ( Leonardo Davinçi) yi ele alın; muazzam adamlar... Kiliseye karşı olan ( Rönesans) kilisede yalnız vecdi ve hasasiyeti geliştirmeye bakar. Bir de ( Bazilik dö sen Piyer –Sen Piyer Kilisesinin kubbe altı tezyinatı), düşünün ne eserdir!(Mikelanj) buraya otuz sene emek sarfeder. Öyle ki, bir akşam çizmesini çektikleri zaman derisi beraber çıkacak kadar ayağına yapışmıştır. Ne türlü vecd içinde çalıştığına dikkat edin.))

....................................................

(( Şimdi (Rönesans) üzerinde umumi kıymet hükmümüzü koyalım:

Tahrif edilmiş İsa Dinin gömdüğü akla karşı insani fakültelerin her sahada ayaklanma, eski serbest insanı arama ve Hıristiyanlığı içinden islaha çalışma, kısaca hurafeye karşı aklın intikamını alma hareketi...))

......................................

(( İngilizler ( Şekspir) i çok üstün görürler. Bir İngiliz nazırı,“bize müstemleklerinizden mi, (Şekspir) den mi, vazgeçersiniz diye sorsalar tereddütsüz vereceğimiz cevap şudur; Bütün müstemleklerimizi feda ederiz de ( Şekspir)den vazgeçmeyiz!”))

....................................

(( ( Sipinoza) dan sonra on yedinci Asırda en enteresan kafa ( Deart) tır. Fıransız... Tahlili Hendeseyi kurdu. İlmi çalışmalarında materyalist, metafizikte idealist... Sokalistiği yıktı ve akla yepyeni bir istikamet verdi. O zaman kadar görülen ( skolastik) aleyhdarları skolastiği yıkabilmiş değildi.( Dekart) yıktı.))

......................................

(( ( Dekart) ın yanı başında, bütün Batının en büyük kafa telakki ettiği (Paskal) vardır. Birbiri ile yan yana dururlar.Ve birbirlerini idrak etmişlerdir.))

............................................

(( Aklı, kendi kendisini tahrip noktasına dek götüren, her şeyi ruhi seziş melekesine bağlayan, fakat Peygamber rehberliğinden yoksun olduğu için “münteha” noktasına varamayan, beyninde koskocaman bir urla ölen (Paskal), o kadar yaklaştığı ruhi feyze avuç açmamış, çünkü gerçek din menbaını bulamamış olarak, akıl biçareliğinin yaftacısı,acıklı bir örneğidir.))

.........................................

(( Kelimeye iyi dikkat edin, bunlar benim infiali hükümlerim değildir; (idealist) Avrupa felsefesinin kondurduğu değişmez ölçüler... (Volter), espri, tekerleme ve zihin zerafeti hududunu aşmayan inkar pskolojisinin ele başlarından bir tanesidir. Top yekün ünkir... Ve inkarını hiçbir sisteme dayamaz. Küçük meselelere, pratik davalara, dıştan görüşlere ve kolayına getirmelere el atar. (Volter) in dünyası bir çıkartma kağıdıdır.))

.......................................

(( Bektaşi vaaz dinlemektedir. Hoca, iki büklüm, kürsüsünde ve Allah’ı tenzih yolunda, ter dökerek gayret sarf etmekte... Hoca bu mevzuda, Kelam İlminden devşirdiği kadarını bilir ve sığ kalmaktan kurtulamaz. Çilesini çekmediği klişe bilgiler üzerinde kalır.

Der ki;

“- Allah bütün eksik sıfatlardan münezzehtir.

Bu sıfatların hiç biri kendisinde yok... Zamandan, mekandan, istikametten, şekilden, her şeyden münezzeh...”

Hocanın kaba idrake hitap edici, fakat gayet doğru ve gerçek sözlerine karşı bektaşi dudaklarını oynatır ve mührünü basar:

“- Evirip çevireceğine, kıvranıp terleyeceğine, şuna büsbütüm yok de de kurtul!”))

............................................

(( Ben her zaman söylerim; Müslümanlığa zıt insanlar da nev-i nev-idir. Bir kısmı müsamahacı ve lakayttır. Yukarı katta anasınamaz kılar. “ Kılarsa kılar” der. Birisi kısmı delice mütearrızdır. “Yarın görüşelim inşallah” desen, “ne demek inşallah!” diye çıkışır. Böylelerini de görmüşünüzdür. Yani cin çarpmış gibi çarpmıştır onaları Müslümanlık... İhtiyatına da bırakmaz işi... Mesela bir çok kafir, hiç olmazsa “Allahaısmarladık, Elhamdülillah” tabirlerini kullanır. Birçoklarını da gördüm ki, bu kelimelerin bir tanesini duyduğu yerde başı döner, sar’ası tutar.

Didero işte onlardandır.))

.................................................

(( Aklı bir yer altı şehrine benzetebiliriz. Aklın, büyük yer altı şehri (Atlantit) içinde inmediği tabaka yoktur. Tenkitçi, idealist, akıldan (idealizm) e geçen ve aklın her buudunu ölçmüş ve ölçmeye çalışmışadam... Aklın üstünü arama metodu...))

...............................................

(( ( Hegel) meteryalisttir. Her şeyi maddede bulur, fakat maddeyi tahkik ede ede bundan bir üst innışa bir yol bırakır” ve arar bulur ve tasdik eder. Bulur değilse bile o yolu oraya kıvırır ve orada bırakır. İşte ( Hegel) budur.))

...........................................

(( ( Marks) , işin felsefe tarafını, (Engels)le beraber ele aldı, atta daha derinlere götürdü. Ondan sonra müşahhas dünyaya aksettirdiler davalarını... Budanmış ve hayvani içgüdülere indirilmiş bir insan kafası ve ablak bir dünya...))

................................................

(( Ne kadar anlatsam, şimdi size göstereceğim metinden daha güzel izah edemem. Tüylerini ürpertecek bir metin... Buna bir teşhis koydu sonradan (Bergson)... “Batı aydınının intiharı, Batıkafasının inhitatı” diye bir teşhis..))

.........................................

(( Bu 80 - 90 maddelik bir beyannamedir. Birinci maddesi şöyle başlar: “Bir hayalet, Komünizm hayaleti bütün Avrupa’yı dolaşıyor. İhtiyar Avrupa’nın bütün iktidar makamları, Papa va Çar, Fransız Radikalleri, Alanya polisleri bu hayaleti kuşatıp sıkıştırmak için bir mukaddes ehl – i Salip tertibinde ittifak ettiler.”

İşte ilk madde.. Bu maddeye göre bir polis romanı, yahut filmi gibi bir hayalet tasviri çiziliyor.

Avrupa da onu kuşatmak, kıstırmakla meşgul... Böyle bir telkin haası ile giriyorlar meseleye...

Son cümlesi şudur; sonuncu madde: “Dünya proleterleri, birleşiniz!” Bunu Moskova radyosu daha düne kadar er adım başında söylerdi. Bu onların değişmeyen dövizidir: “Dünya proleterleri; birleşiniz!”))

............................................

(( Burjuva için kadın alelade bir istihsal aletiymiş... Bundan büyük fikir dolandırıcılığı olur mu? Ya ne oluyor burjuva dünyasında kadınlara alınan elmaslar, pırlantalar?.. Uğurlarında intiharlar, rekabetler, türlü faaliyetler?...

O halde kadın istihlak aleti...))

............................................

(( Burjuva tipi “ Karım herkesin malımı olacak?” diye tepiniyor ve bir ahlak iddia ediyor. Zira ahlaksızlığın olması için önce ahlakın olması lazımdır. Ahlakın olduğu yerde ahlaksızlık da vardır.

Komünist de diyor ki: “ Ben ahlakı kaldırınca şikayete mahal kalmayacak, fuhuş olmayacaktır!. Çünkü er şey tabileşecektir.”))

...........................................

(( En güzel iman, Muhiddin – i Arabi’nin dediği gibi, küfrün menşeini, kaynağını görerek vücuda gelendir. Küfrün kaynağını tanımak her mümine borç...

Demek ki “ben komünist düşmanıyım!” demekle bitmiyor iş... Anlamak lazım...))

..............................................

(( Ziya Gökalp bir çok yazı ve konferanslarımda uzun uzun tahlilini yaptığım ve kafa röntgenini gösterdiğim gibi, ablında sahte bir kahramandır. Türkün ruh kökünü kurutmakta, hem de ilmi bir (otorite) kisvesi altında en büyük fenalığı yapmış ve kendisini takip eden fenalıklar serisinin önderi olmuştur.

Bir de, en pest seviyeden bir tebliğci, bir davulcu edasiyle, fikirlerini şiirle söyleme özentisi:

Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan,

Vatan büyük bir müebbed bir ülkedir Turan...

Vatan müşahhas bir mekan olmaktan çıkarıp ona zaman gibi sonsuzluk çapında (mistik) bir hüviyet biçen bu lafların ufkunda seyrettiğimiz, dili, fikri, ve gayesi olmayan, at sırtında tozu dumana katmış, medeniyetlere saldıran bir vahşet yığınının (plastik) dünyasına gönül bağlamaktan başka bir şey değildir.

Biz İslam’ı kabul ettikten sonra Türk’ün Türkçüsüyüz!..

Ziya Gökalp ’in Türkçülüğü ise, milliyetçiliği ruhi muhtevada, yani dinde gören üstadı (Dürkaym) a zıt şekilde,İslam Türk ruhundan sökmenin kavmiyetçiliğidir.))

.................................................

(( Frengi... Şu bizim (frenk) ismiyle andığımız Batıdan gelme hastalık... Biz bu illeti burada manevi ve mecaz manada kullanıyor ve ayrıca dikkat ediyoruz ki , 19. Asrın 20. Asra devrettiği bunalım devresinin, ilerideki buhranı haber verici nice marazi dehaları hep frengilidir. Şair (Bodler), romancı (Mopasan) vesaire...))

................................................

(( Bu görüş tatbikatta insanı gayet yalçın bir maddeciliğe götürür. İsmi konmaksızın... İnsanı şaşırtacak kadar güzel bir oyun bulmuşlar... Diyorlar ki, “ din de bir tecrübedir. O tecrübeden de anladığımızşudur ki, din bizim görmeye, anlamaya muhtaç olduğumuz bir şey değildir.” İşte ( Progmatizm) de din de bu... Ve onlarca hoştur, güzeldir, latiftir, denemeye layıktır. Yani öyle ir din ki, hiç aramadan, sebebini hiç sormadan ruhun çekiyorsa alacaksın! .. Kadınların boyunlarına taktıkları maskotlar gibi bir şey... Din bir ( bonmarşe) oyuncağı mıdır? Madem tecrübe işi “10 sent ver bir din satın al !” hokkabazlığına dönmez mi dava? ))

...........................................

(( (Froyd) bir Yahudi’dir. (Froyd) müthişdiyalektiğiyle o kadar korkunç oldu ki, onun ruh nazariyesi (Libido) adeta her kapıyı açan bir anahtar sanıldı.

O kadar korkunç bir diyalektiği var ki, insan istemeden kapılabilir. (Froyd) ü okuyan Hıristiyanlar ’dan ve öz talebelerinden bir kaçı intihar etmiştir. Anasının yüzüne bakamaz hale gelmişlerdir.))

..............................................

(( Bu üç adam (Mark) , (Engels) ve ( Lenin) batıla inanışın eşsiz mümessilleri... Dava ahlakında da müthiş... (Mark) kan kusarak öldü, doktor parası bile yoktu. (Lenin) bütün Rusya’nın başına gemişti, fakat kendi devrinde maarif komiseri (Lünaçarski) evinin geçiminin dar olduğundan bahsedince ona, “karını çalıştır!” cevabını verdi. Ve karısı (Vandözlük – satıcılık) etti, maarif komiserinin ...

Lenin herhangi bir mesele hakkında “bu benim özel hayatıma aittir!” diyen bir adama elini uzatmış, parmağı titreyerek, “ bir komünistin özel hayatı yoktur!” diye bağırmıştır.))

...............................................

((Bir gün Mazhar Osman’ın bir kitabını görmüştüm. Başında şu ibareyi gördüm ve kitabı hemen kapadım: Ruh bedeni fiillerden mecmuudur. Yoksa ruh diye bir şey yoktur!” diyor, ruh doktoru... Batıda böyle bir kitap çıksa ve kazara bu adam da profesör olmuş bulunsa, mesele olur. Adamı kepaze ederler!.. Ancak bizim memlekette yutulur böyle şeyler... Bütün dünyanın üzerine edildiği ruh diye bir ( fenomen) varken ruhu bedeni fiillerin toplamı diye tarif ne demek? Yani, şu, şu, şu fiil, eşittir ruh... Olur mu böyle şiy; bu nasıl izahtır? Hiç olmazsa ( Lenin) kadar izaha çalış! (Lenin) inki bunun biraz daha haysiyetlisidir, o kadar!.. Yoksa izah değil...))

..................................................

(( Yani milyonluk orduların, milyonluk ordularla, milletlerin milletlerle boğuşması cihad – asgar (küçük cihad)... Bir adamın kendisiyle boğuşması ise cihad – ekber ( büyük cihad)... Bu da bütünüyle tasavvuftur. Bilenler ve nefsini tanıyanlar için nefse karşı cihad...

Mareşal merhum Fevzi Çakmak ( beni pek severdi)... Onad tasavvuf zevki vardı. Kendisi bir mareşal olduğu halde cihad– ı asgara kumanda mevkiinde olduğunu bilirdi. Ve cihad – ı ekberin de insanın nefsiyle savaşmak olduğunun farkında idi. Gönül ister ki, cihad – ı asgarın her fendi de cihad – ı ekberi bilerek bu savaşı yapsın.))

....................................................

(( İnsan iki kutup... Aşağılaşmada ondan daha aşağısı yok... Yukarıya doğru çıkmakta da ondan üstünü yok... Kur ’an bu aşağıtabakayı “belhüm adal” diye , isimlendiriyor vasıflandırıyor. Yani hayvandan aşağı... Gerçekten tarihlerde, cemiyetlerin hayatlarında öyle insanlar görülmüştür ki, onları pisliğe benzetmek bipliğin hakkını yemektir. Ve pislik Allah’ın huzurunda “ben bu adamdan daha temizim” der ve ispat eder. Bu nevi insanlar inkar planının insanlarıdır ve cemiyet zehircileri olarak vasıflandırılabilir. Hepsi o kadar...))

.............................................

(( Mevlana ’ ın gayet güzel bir inceliği var...

Yanına bir papaz gelmiş, kendisini Avrupai bir (reverans)la selamlamış... Mevlana’da ona mukabele etmiş...

Hemen sormuşlar:

“- Bu hareketlerin manası ne?”

Demiş ki:

“- Benim küfrüm batınımda... Ezilmiş,hapsedilmiş bir küfür... Benim imanım zahirimde, onun da küfrü zahirinde... Ve iman istidadı batınında... İkimiz de birbirimizin batınınıselamladık.”

Yani; “Hepimiz bir küfre malikiz... Elverir ki, onu ezmiş olalım. O, bende gizli olan küfrü selamladı, ben de onda gizli fakat hakiki olan imanı...”

Ne güzel bir incelik!.. İşte, Mevlana ’yı okurken “Mevlana ne güzel, ne büyük, anladım!” demekle iş bitmiyor...))

.........................................

((Hitap ettim:

“- Sigaranı at da öyle gel karşıma!”

Gayet ucuz bir formülü vardır bu işin... Günün hemen bütün formülleri gibi...

O da aynı şekilde cevap erdi:

“- Allah’ın bildiğini kuldan niye saklıyayım?”

Bu umumi formül...

Devam ettim:

“- Allah senin tenasül aletin olduğunu da biliyor. Niye aklıyorsun?”))

...........................................

(( Şeriatı, zahir perdenin önündeki mukaddes hükümleri temsil edenlerin bu ahlaktan büyük nasipleri olmak gerekir!... Bir papazın – tam bizim (antitez)imiz , zıddımız – nasıl bir terbiye ile yetiştiğini Fransa ’da okuduğum için bilirim. Bir papazın yanında politika konuşulmaz, çünkü en iyisini bilir. Bir piyano çalınmaz, çünkü oturur daha iyisini çalar. Bir felsefe meselesi konuşulmaz; çünkü sizin okuduğunuzun on mislini okumuştur. Ve sonra döndürür dolaştırır kendi abesine sizi inandırmaya kalkar. Bu abesle alakası olmayan sahalardaki kuvveti ile... Bir de, bizde on zamanların şer’i hükümler temsilcilerinin ne kadar dar kaldığını acı acı düşünmek lazım...))

..........................................

(( Bana, bunu söyleyen bir profesöre şöyle dedim:

“- Yahu, sen Üsküdar’a gitmek için vasıtaya muhatçsın!.. Bütün beşeri vasıfları elinde alsam, sen, acaba potin mi yiyebilirsin, sigara mı içibilisin, yemek mi yiyebilirsin?..İlahi huzunra gitmek için vasıtasızlık ne demek? Elbette vasıtaya ihtiyaç var... Elbette Allah’la kul arasına girilmez! Fakat Allah’la kul arasında münasebet kademeleri mevcut ... Yoksa ey ahmak, Allah’la kul arasına hiç kimse giremez! Girmek mümkünmü ki girilsin! Bakın nasıl ucuz bir mantıkla işi ele alıp, nasıl hissediyorlar basitliklerini... Bunlar inkar felsefesini galiz taraflarındır iğrenç... Bu iğrençlikleri alt edersiniz, imanınız tam teşekkül eder.

Rabıta haşa Allah’la kul arasına girmek değil... Haşa... Eğer bütün olarak, tüm olarak vasıtaya ihtiyaç olmasaydı, bir tane Nebi ve Resul gelmezdi.))

...............................................

(( İmam – ı Rabbani diyor ki :

“ – Senin bir milyon altunun olsa da hepsini sadaka etsen bu iş yine bir dirhem zekat vermekten daha aşağıdır.”

Niçin? Çünkü ilkinde istediğini vermek, nefs istediği için vermek ver... Burada nefsin istemiyor. Emir... Emre riayetin heybeti anladınız mı?... ))

...................................................

(( Zekat hissesini zengin adam bir çuvalla koyuyor. Bir çuval buğdayın içine koyduğu mesela bir torba altun. Çağırıyor halk sahiplerini ve diyor ki:

“ – Benim zekatım bu çuvalın içindedir ! Aldınız kabul etteniz mi?..

Doğru mu bu?Doğrumu içinde olduğu? Doğru zahirde ... Şimdi zahirle batını anlayacaksınız. Bakıyorlar bir çuval buğday...

“ – Aldık kabul ettik.”

“ – Tısss.”

“ – Hayret! Dedim: Yahu, fenalaşıyorum, hepiniz Müslüman çocuğusunuz; hepsi mezhep ismi istiyorum o kadar...”

Bir müddet sonra – şimdi gülenler ağlasın – bir delikanlı kalktı:

“- Efendim müsaade ederseniz ben söyleyeyim!” Dedi.

“- Niçin söylemedin?”

Diye mukabele ettim.

“- Sebebi var efendim!”

“-Söyle !”

Söyledi... Tek tek...

Sordum:

“ – İsmin ne?”

“ – Dimitro...”

Buyurum!... Hayasından da önce Müslümanların cevabını bekliyor. Bakın inceliğe...

Tüh suratınıza dedim; utanmazlar!...”))

.....................................................

(( Bu velinin lakabı, asamm...Sağır, dilsiz; manasına. Neden? Bir tek hareketinden.

Bir gün huzuruna bir kadın geliyor; yaşlı bir kadın ... Bir derdim var anlatıyor... Veli, mahlukata birinin derdini dinlemeyi en büyük vazife ad etmiş. Nurani, dimdik dinliyor. Kadın kuvvat alıyor bu dinlemeden... Anlatırken, anlatırken, öyle bir heyecana düşüyor ki, çirkin bir ses çıkıyor kadından...Ve kadın eriyor. Tekrar eriyor, bitiyor icabında... Düşünün ne feci eziyet!.. Bunun üzerine veli şöyle başını döndürüyor..

Yüksek sesle bağırarak konuş!.. Gelmek için... Ve kadın derin“oh!” çekiyor, kurtuluyor.

Yarabbi bu zarafet, hangi dinin zarifinde, var?...))

(( Bir veli at üstünde şehre doğru geliyor. Atı, müridi çekmektedir.

Müridin, elinde olmadan içinde şu şey geçiyor.

“ – Bu ne haldir?... Kendi atın üstünde bense atı çekiyorum. Halka beni böyle göstermekten ne zevk alıyor?..”

Velide hiç ses yok... Ve şihre gidip konakladıklarında veli müridine diyor ki:

“ – Gel buraya!.. Senin oturtsaydım da atıkendim çekseydim... Ve halk da beni takdir etseydi, sana vereceğim ızdırap ne boyda olurdu?..”

Muazzam... Yani “ sana bu ızdırabı vermemek için öbürüne katlandım..” Şu hikmete bakın ; Şu benlik kırma hikmetine, inceliğe zerafete!..))

...................................

(( Ben, şeriata bağlı olduğumu ispat edinceye kadar on sene geçti.İnanmadılar bana: Züppelik gözüyle baktılar, şunu dediler, bunu dediler.Hatta ne hazindir ki, Müslüman geçinenler de aynı şeyi yaptı işin tuhafı... Bereket ki, kimeyi inandırmakla mükellef değiliz. Şimdi inkar mantığına geçiyoruz.))

.....................................

(( Bir gün de yine bugünün çok meşhur muharirlerinden biri, bir devirde benimle yemek yerken, - bunlar gayet tuhaf şeylerdir, karısı mü’mindir, kendisi kafir... Bir garip alemdir Türk iklimi bu gün – döndü, beni bir üre methettikten sonra:

“- Siz, dedi; nasıl olur da Müslüman olurunuz, bana söyler misiniz?”

Ve devam etti:

“ – Müslümanlık deyince bana ayak kokusu gelir!”

Küfrün mantığı üzerindeyiz. Adama verdiğim cevap evinde olduğum halde şu:

“ – Senin burnuna gelen ayak kokusu babanın ayak kokusudur! Müslüman’ın değil!”))

......................................

(( Tezatlar arasındaki birleşik ahengi bir büyük insan şöyle ifadelendiriyor:

“ – Servetine mahkum para sahibi ne kadar mal sahibi olsa fakirdir. Servetine hakim olansa , hiçbir şeyi olmasa bile zengin...”

Evet; bir çok zenginlerimize para sahiptir. Onlar paraya sahip değil bütün işleri güçleri paralarını çoğaltmaktır. Yani efendilerine hizmet...

Zaten sonunda herkesin sermayesi bir adet kefenden ibaret değil midir?..))

.....................................

(( Baktığımız zaman mazimize ve halimize, gördüğümüz en büyük eksik, büyük mütefekkir eksikliğidir!.. Bize kah mason, kah küfür cenahından, kah şu, kah bu cenahtan gelen bazı aşırı milliyet aşıları aslında bizi katletmek içindir. Çünkü bu gün Avrupa psikolojisi ilmi tespit etmiştir ki, bir insanın bir şey olabilmesi için, daha ileri bir hale yatkınlık ifade edebilmesi için, kendisinden pişman olmasından ve kendi yanlışından başka vazgeçmesinden başka çaresi yoktur!.. Dikkat edin inceliğe.))

.....................................

Avrupa mütemadiyen, ( Rönesans) tan sonra üst üste, üst üste maddeye zapt ederken, dönüp de bütün olanlarla bir ilgilenen yoktur.

Be nedir? Bir şey oluyor, bu hadise ... Buca yükselişten sonra bir panik içinde nereye doğru gidiyoruz?.. Dikkat eden yoktur.

Ve Avrupalı bir şey icat ettiği zaman, hemen şu hükme varmışlardır:

“ – Küfürdür!...”

Evet matbaa küfürdür, bisiklet, şeytan arabası...

Ne feci şeylerdir bunlar?... İnşallah bunların hesap gününü göreceğiz hep beraber...

Allah’ın Resulü:

“ – Hikmet müminin kaybolmuş malıdır. Nerede bulsa alır!”

Buyuruyor.))

......................................

((Zaten Tanzimat bir hayret devridir. Ve bütün gayeİslamiyeti yıkmaktır. O devir insanın kendisi bilmese de ve o hala “La İlahe İlallah” dese de, gidiş odur, ama farkında olan yoktur: Başta fes, aşağıda patolon... Altı kaval üstü şişhane (!)... İşte böyle bir tezaltıalemdir gider.

Yahu, bellidir bu gidişin sonu, Besbelli!.. Ve belli olan olmuştur işte...))

.....................................

(( Japonlar Avrupa’ya talebe gönderirlerken önce karşılarına alırlar talebeyi ve şöyle derler:

“ – Şu diploma, şu şahadetnameler geleçcek... zamanında gelmediği takdirde intihar et!..”

Gider Japon Avrupa’ya... Ve istenilenleri götürmeyecekse batırır bıçağı, ölür, gider.

Bizimkiler ise bu kadar bir idealizmden bile mahrum... Gittiği yerden alacağını bir kenara bırakalım, kendi ruhunu da orada bırakır. Ve bar kültürünü, kabere kültürünü alır, gelir. Sonra bize hakir gözle bakar... Kimse de ona:

“–Dünyanın en cüce adamı sensin!”

Diyemez, zordur.

Bu kahramanlar böyle yetişti işte...))

...................................

(( Namık Kemal şair olarak, mevcut şairlerin hepsinin altındadır!Dünya görüşü kıymetine gelince; devrinde iktisadi mezhepler ilerlediği o hala (Fizyokrat) lığı müdafaa eder.Kitaplarında – uzun durmayacağım-ta Fransız ihtilaline ait basit hürriyet pazarlıklarını konuşturur. Ve Abdülhamit’e, İstikbal ’in anlayacağı bu insana karşı bir hürriyet mücadelesi açar ğüya... Ama Padişah ’ın kesesinden aldığı elli altın parayla mutasarrıf olarak ölür. “ – Falan yere gömüleyim!” Padişah bu isteğini de yerine getirir. Sonra bu adama utanmadan hürriyet şehidi derler! Bu şehitlik nereye düşmüştür biliyorsunuz zaten... Tatlıcının başına oklava düşse o derhal tatlı şehidi olur. İttihatçılar bu edebiyatı uydurmakta mazur idiler. Mazur değil, mahkum... Çünkü öyle bir yahudi kozmopolit, mason görüşünden geliyorlardı ki, bilmeden, - masonların protokolünde var - bunları milli kahraman gösterirlerse mesele halloluyordu. Ve bütün davaİslam birliğini yıkmaktı top yekün...))

.......................................

(( Velinin biri bir hayr işi için şu kadar altun ister, başka bir veli de... İstediği verilir. Altınları alan veli ertesi gün herkesin içinde altunları veren veliyi metheder.

Hemen ayağa kalkar methedilen veli, der ki:

“ – Sana verdiğim altunları geri ver!.. Bu işe rızası yoktur annemin!”

bürü de derhal çıkarır ve verir.

O akşam yine mahzun, beklerken kapı çalınır,aynıç veli girer içeri:

“ – Parayı al, ama kimseye bahsetme!..

Görüyor musunuz, teşekkürün bile gizli olduğu yerler var!..İslam’da tüten ruh ve ahlak budur!))

........................................

(( Bu gün İslamiyet’i müdafaa etmek dışarıda müdafaa etmekten zor hale gelmiştir. Ben bu davayı eğer Avrupa’da, Amerika’da, Afrika’da, hatta kutuplarda müdafaa etmiş olsaydım belki bir anlayış istidadı, bir “acaba!” merakı olsun bulabilirdim.

Burada ise, her şeyin anlaşılmış olduğunu zannettim, sadece kabuktan ibaret kalmanın ve böylece her türlü nefs muhasebesinden mahrumluğunun düzelmez akameti vardır.))

.........................................

BÜYÜK TÜRKELİ GURUBUNDAN

26 Mayıs 1905 - 25 Mayıs 1983

 

HAYATI

 

 

ESERLERİ

 

 

NECİP FAZIL

 

Türk folkloru’ nda ve Millî

Destanlarında At sevgisi

 

Yazan : Azmi GÜLEÇ

 

 

Bugüne kadar Türk millî destanına hazırlık olmak üzere bir çok denemeler yapılmıştır. Fakat bu yolun mutluluğu içinde kendisini yılmadan çalışmaya ve Millî Türk Destanı’nı vücuda getirmeye gayret sarfeden tek ozanımız Basri Gocul olmuştur..Millî Türk Destanın’ın ozanı Basri Gocul, Türk Milletinin kahramanlığına yakışır destan ör- nekleri arasında, At sevgisinin de en güzel destan örneklerini vermiştir. İşte “ Uşun Kocaoğlu Seğrek ” menkıbesinden alınan at sevgisine ait bir söyleme :

 

Kuyruğu kaytan gibi,

Bakışı şeytan gibi,

Zorca yakın varılan,

Köstekle su verilen,

Çift yemle yemlediğim,

Kıvanıp gemlediğim

Benim gözcüğüm atım

Onatlardan onatım

Nerededir, bileyim ?

Ona bağlı dileğim !

Torbasını taksınlar,

Nallarına baksınlar,

Yelesini örsünler,

Eyerini vursunlar,

Binip nâra atayım,

Yola yollar katayım !

 

Oğuzlama’da bahis konusu at sevgisi tek anlamda da ele alınmamıştır. “ At avrat

pusat; üçünü gözet.” beytiyle ifade edilen bu gerçek duyuş, atalarımızın ömürleri boyun-

ca bağlandıkları üçlü sevginin yegâne ruhundan ileri gelmektedir.“ Rivayet kılınmaktadır ki : eskiden, kandaşlarımız koç yiğitler : ( Seni atım kadar sevmekteyim ! ) cümlesini ar-

dıç boylu, turna gözlü, güvercin topuklu, ak alınları kara perçemli Oğuz güzellerine karşı sıkça kullanırlarmış...

At, avrat ve pusat’ı üçlü bir sevgi haline getirmiş olan atalarımız at’sız yaşamayı,

yetim kalmak kadar acı telâkki etmektedir. Bu sebeple zerre kadar ölümüne tahammül edemez. “ Beğil bey oğlu Küçük Emren hastalanan babasının atıyla savaşmaya gitmiştir.

Altındaki at çarpışma esnasında oklanmışve ölmüştür. Beğil Bey, atının ölümünden duy-

duğu acıyı yenemeyip şu ağıtı yakmıştır: ”

 

“ Binicisi uğruna

Oklar yemiş bağrına..

Var mıydı atım gibi ?

Kalmışım yetim gibi !.

Dudakları aklıydı,

Hem de kurt kulaklıydı,

Var mıydı atım gibi ?

Kalmışım yetim gibi !.

Nalları yol delerdi,

Göğü tozu belerdi.

Var mıydı atım gibi ?

Kalmışım yetim gibi !.

Keşke o ok Temreni

Öldürseydi Emreni !

Var mıydı atım gibi ?

Kalmışım yetim gibi !. ”

 

Atalarımızdan süregelen bu at sevgisi, destanlarımıza maddi ve manevi cepheleriy- le büyük bir değer kazandırmıştır. Oğuzlama’da “ Üç Ulu Devlet ” başlığını taşıyan

kıta bunun en canlı örneğini teşkil etmektedir :

 

“ Yokuştan yılmayan at,

Kocaya bağlı avrat,

Ataya düşkün evlât..

Her üçü Ulu Devlet.”

 

Savaş kahramansız, kahraman da atsız olamaz. İşte Uruz Koca oğlu Basat savaşa giderken atına yaptığı bir seslenişle, bu savaş sonunda atıyla beraber destanlara girmeyi haklı olarak dilemektedir :

 

Şahlanırken kıt at,

Kabartarak yelesini

Ata şöyle dedi Basat

Yumuşatıp gür sesini :

İşte gene yoldaş olduk,

İşte gene kır atçığım !

Sevinmede, yerinmede

Bahtlarımız bir atçığım !

Bu kere de getirmeyip

Pek adıma kir atçığım !

Benim ile dastanlara

Beraberce gir atçığım ! ”

 

Oğuzlama’da ele almış bulunduğumuz örnekler, Türk Milletinin hayati, maddi ve manevi olan sevgilerini yeniden canlandırmaktadır.

Millî hayatımızı en canlı kaynaklarından, Türk milletine yepyeni bir destan kazan-

dırmış bulunan Basri Gocul, bu yolun en mutlu ozanıdır.

 

Hakimiyet Gazetesi ( 16. Mart. 1958 )

DOĞUMUNUN 100. YILINA DOĞRU NECİP FAZIL KISAKÜREK

Ütad Necip Fazıl’ın 100. Doğum Yılı etkinlikleri çerçevesinde , Cuma Pazarlama ve Asır Ajans mükemmel bir projeye imza atmışlardır.

“Doğumunun 100. yılına doğru Necip Fazıl KISAKÜREK” adı altında gerçekleştirdikleri paket , Üstad’ın 15 tiyatro eserini ihtiva ediyor:

Tohum/1935

Bir Adam Yaratmak/1937

Künye/1939

Sabır Taşı / 1940

Para / 1941

Parmaksız Salih /1948

Siyah pelerinli Adam /1949

Ahşap Konak / 1960

Reis Bey / 1960

Kanlı Sarık / 1967

Abdülhamit Han / 1968

Yunus Emre / 1969

Mukaddes Emanet / 1971

İbrahim Ethem / 1978

Püf noktası / .....

Üstad Necip Fazıl kendi sesinden şiirler CD’si de bu eşsiz hazineyle birlikte , çok çok özel bir fiyatla satışa sunulmuş.

Cuma Pazarlama ve Asır Ajans’ın yetkililerine; böylesine anlamlıbir yılda , böylesine değerli bir hizmeti gerçekleştirdikleri için, gelecek nesiller adına ne kadar teşekkür etsek azdır...

Üstad Necip Fazıl’a Kültür Bakanlığı tarafından Sultan-uş Şüera (Şairler Sultanı ) ödülünün merasim günü; bir film şeridi gibi geçtişimdi gözlerimin önünden.

Zamanın Kültür Bakanlığı’nın AKM’de düzenlediği merasimin programı , rahmetlik Üstadımı fazlasıyla ilgilendirmişti . Öyle ya , söz konusu Necip FAZIL; örnekler sergilenecek olan eserler de Necip FAZIL’ın eserleriydi...

Şiirlerinden, tiyatro eserlerinden örnekleyen verilmesi söz konusuydu.

Ünlü “Kaldırımları”ı, ünlü “Çile”si , hakkı verilerek okunulmasıgereken şiirlerdi .

İçinden bir “tirad” sunulacak piyes, Üstad Necip Fazılın piyesiydi. Ve o, bir rahmetli Muhsin Ertuğrul arıyordu aktörler arasında.

İsimler tespit edilip, isimler siliniyordu... Devlet ve Şehir tiyatrolarından gelen aktörler oynuyorlar, Üstad’dan teşekkür alıyorlar, ama okunacak tiradın-oynanacak bölümün karşısına isimleri yazılmıyordu.

İçine sinmiyordu bir türlü.

Yakın çevresi olarak, neredeyse 24 saati yanında geçirdiğimiz Üstadın; özellikle çok önem verdiği, ruh ve maddenin savaşının şiiri olan “Tohum”piyesinden seçtiği tiradı oynayacak aktörü bulamamış olmanın hüznü içinde olduğunu görüyorduk.

“-Ben oynarım üstadım”dedim.

(siz şu gençlik cür’et ve cesaretine bakın!)

Yüzüme baktı.

Nezdindeki çok özel yerimiz ve sevgisinden olsa gerek;

Kükremedi... Yüzüme bakarak şöyle dedi:

“-Riyakar profesyonele, samimi amatörü tercih etmek makamındayım. Pekala!.”

O noktada , bu konudaki altyapımdan bahsedip, merakını zail edecek sözlere ne vakit, ne cesaretim vardı.

Tören günü , program akışı “Tohum piyesinden bir tirad”a gelip dayandı.

Koskoca AKM’nin koskoca Büyük salonu yoktu o anda .

Dünyanın tam orta noktasında bir tek ben ve Üstadımın çatılmışkaşları altından bana bakan gözeleri vardı . Hepsi bu...

“Makine.. makine..” diye başlayan tiradı o bakışlar altında yaşadım ve bitti.

Yanan ışıklarla infilak eden alkışlar arasında , Üstadımın gözlerine baktım.

Her konuda olduğu gibi , bu konuda da bize olan güvenini boşa çıkartmamış olmanın mükafatı vardı, bana bakan gözlerinde...

Cuma Pazarlama ve Asır Ajansa, yeni kuşaklara taşınacak bu ateşe verdikleri mükemmel hizmet için sonsuz teşekkürler , bir kez daha.

Not: Eserleri , Cuma Pazarlama ve Vakit Temsilciliklerinden temin edebilirsiniz.

Vakit Gazetesi

 

NAZIMLA YATIP NAZIMLA KALKMAK

 

Bildiğiniz gibi bir yazarımızı takdim ederken değerini ispatlamak için aynı kulvarda, pardon aynı seyirde, aynı yolda koşturan diğerlerini de sunup, aradaki farkı ispat etmek bir yazarlık ustalığıdır. Geçenlerde Halka ve Olaylara Tercüman Gazetesi’nin nüshasında hem Nazım Hkmet’ten, hem Necip Fazıl’dan, hem de Mehmet Akif’ten sunuları birlikte yaptıklarını, bu araştırmayı sayın Yazar Hüsamettin Acar’ın yaptığını okudum. Arşivime koydum. Bence yanlış. Bir zoraki, davranış. Deniyor ki:

(( Zamanımızda öyle aydınlarımız var ki, onlar ağızlarını Nazım Hikmet’le açar Nazım Hikmet’le kapatırlar. Duyan da, şiirden, sanattan anlıyor sanır. Onlar için, bu dünyada başkaşair, başka edebiyatçı yoktur. Nazım Hikmet adını sermaye yaparlar kendilerine... Oysa, Türk edebiyatı, Türk şiiri çok güçlüdür. Nazım gibi, Akif gibi, Fazıl gibi bir çok değerli fikir adamlarımız, ustalarımız yaşamıştır bu topraklarda... sizlere bir çırpıda onlarca şair, yazar ve düşünür adı sayabilirim.

Ancak hayır!... Nazım Hikmet var ya, gerisi hikaye...

Sizlere, Nazım Hikmet’ten başka şair tanımayan bazı aydınlarımızın isimlerini de vereceğim. Vereceğim ki, yıllardır bu ülke gençliğine tek düzeliği, tek şairliliği ve kendi fikirleri doğrultusunda yönlendirmeyi layık görenleri Türk Gençliği tanısın...

Başta Zülfü Livaneli olmak üzere, Can Dündar, Bedri Baykam, Tarık Akan, Yaşar Kemal, Ali Kırca, Genco Erkal, Rüştü Asyalı, Suavi ve Orhan Pamuk , ve diğerler... Bu isimlerin bazıları her yıl geleneksel olarak Nazım Hikmet’in mezarını, Rusya’da ziyaret ederler... Çok güzel... Değerli bir şaire sahip çıkmak adına enfes... Ancaaak, bu ülkede bir Mehmet Akif, bir Necip Fazıl da yaşadı be dostlar!... Üstelik de mezarları Moskova’da değil, yanı başımızda... Mehmet Akif Edirnekapı Şehitliği’nde, Necip Fazıl ise Eyüp Mezarlığı’nda... Neden Nazım Hikmet’e gösterilen ilginin onda, hatta yüzde biri onlardan esirgenir? Nazım Hikmet için belgesel çeken Can Dündar, aynı güzelliği ve ilgiyi neden Mehmet Akif’ten esirger?

 

TÜRK GENÇLİĞİ DEĞERLERİNE SAHİP ÇIKMALIDIR

 

Nazım Hikmet’in şiirlerinden başka şiir tanımayan Gerco Erkal ve Rüştü Asyalı’ya ne demeli? Bu kadar, şiirin içinde olan bir tiyatro sanatçısı yanılıp da, bir gün Necip Fazıl’dan iki mısra okumaz mı?

Bu sayfanın göbeğinde, üç şairin üç eserini Türk Gençliği’nin dikkatine bir kez daha sunuyorum... Mehmet Akif’in; Türk Milleti’nin sembolü haline geçen İstiklal Marşı’nda olduğu gibi,“Çanakkale Şehitlerine” adlı şiirde aynı zenginlikte... Bu yiğitlik, bir kahramanlık ancak bu kadar destanlaşır. O’ nu Ümmetçi diye suçlayanlar, “Bedrin Arslanları ancak bu kadar şanslı idi”diyerek Türk askerini göklere çıkaran mısralara ne diyecek acaba? Nazım Hikmet kurtuluşu Destanı ya da Kuvayi Milliye Destanı’nda .

Necip Fazıl’ın Sakarya Türküsü’ne ise hiç dokunmadım... Bir destan ancak bu kadar anlatılırı be üstat..... Noktasından virgülüne karşınızda...

Bu şiirleri okuyun ve ondan sonra Türk aydını, Türk şairi ve düşünürü hakkında hüküm verin...

Bu sayfayı, Türkiye’de şair olarak yalnızca Nazım Hikmet’i bilenlere de ithaf ediyorum. Değerlerine sahip çıkan her Türk genci, benim yaptığımı yapar...

Ancak yukarıda bazılarının adlarını verdiğim kişiler özellikle bu yazıları okumalı... Okusunlar ve özgür vicdanları ile baş başa kalarak yaptıklarını bir daha gözden geçirsinler...

Aydınlan, bilim adamları, politikacılar, sanatçılar ve topluma mal olmuş kişiler, yaptıkları her icraatta, attıkları her adımda yine bu toplumun kazancını düşünmelidirler.

Söyler misiniz, bir ülkenin bölünmüş , parçalanmış,birbirine düşmüş, ayrı ayrı kutuplara ayrılmış gençliğinden kimler medet umar? Hiç olmazsa, bir kerecik; kafatasçı, tutucu, gerici ve cahil olarak suçladığınız Türk milliyetçisi gibi düşünün ve kucaklayın tüm aydınlarımız...

O zaman belki, çok ihmal ettiğiniz bu gençler ve tüm Türkiye de sizi kucaklar...

Kalın sağlıcakla... Araştırma ; Hüsamettin Acar

 

TÜRK MİLLİYETÇİSİ OLMASI ÇOK ZOR OLANLAR

 

Evet’ Dediğim gibi solun gerçekleri kabul edeceği diye bir kavramıben kabul edemiyorum. Esaslı sol tanınan birinin günün birinde günah çıkarmak için sahteşeriatçılğa döndüğünü görebilirsiniz. Ama, Türk milliyetçisi olduğunu görmeniz tamamen zor. Neden? Çünkü, meselenin başında milli kültür almamanın gerçekleri yatmaktadır. Milli kültürü ona ırkçılık diye tanıtmışlardır. Halbuki bu yolun Atatürkçülük yolu olduğunu kim öğretecek ona. Senelerce Babı- Ali bülbülleri ona milliyetçiliği ırkçılık diye takdim etmiş.

Sıkılmadan Atatürkçü olduğunu da söylemiştir bazıları. Atatürk, gerçek Türk milliyetçisidir. Son asrın en büyük Türk’üdür. Ziya Gökalp, Mehmet Akif vs düşünürlerin fikirleriyle yoğrulmuştur.

Avrupa Medeniyetine olan hayranlığında bu değerler yok edilmemiştir. Bu bakımdan Atatürk çok büyük devlet adamıdır. Evet, iddia ediyorum, çok sol bilinen birinin Türk milliyetçiliğine dönüş yapması çok zordur. Neden temel ögelerden mahrumdur. Bu bakımdan bu yazı serisinde takdim ettiğim Halka ve Olaylara Tercüman Gazetesi’ndeki mukayese çok iyi niyetli bir girişim ama gerçekler bilinmemektedir. Solun zehri girmişse, Türk milliyetçisi ve maneviyatçısı değerler hayat boyu at gözlüğüyle değerlendirilir. Nazım Hikmet’i gerçek çehresiyle bilen ve tasvip eden bir kimsenin, aynı anda Mehmet Akif’i, aynı anda Necip Fazıl’ı kabul etmesi imkansızdır.

 

NAZIM’IN TÜRKÇE YAZMIŞ OLMASI UNUTULMAYACAK BİR DEĞERDİR

 

Ben bu milletin basit bir ferdiyim. Nazım Hikmet Ran ile bir alıp veremediğim yoktur. Hele hele beş numara bozuk gözlerimle O7nun yüzlerceşiirini bilgisayara işlerken bir iyi niyet gösterisinin de sahibiyim. Belirttiğim gibi Türkçe yazmış olması, ona hayatım boyunca minnettar kalmamısağlar. Gel gör ki, Komünistliği biz yağ yağmuru gibi gelip geçmiş yazarların milli düşünmesiyle onun arasında dağlar var.

Bir Kemal Tahir ile Nazım Hikmeti aynı kefeye koyduğunuz zaman haksızlık edersiniz. Birisi Türklük kokar, diğeri bilmem ne kokar. Peki, günümüzde sahte şieatçısının, dünnün aşırı solunun ya da bir takım beynelmilel dernek localarının Bremenleştiğine ne demeli? Sebebi belli. Günah çıkarmaktansa, hatalıydık demektense, eskiyi, eski meşguliyetlerini beraat ettirmeye çalışmaktadırlar.

Allah milletimizin her ferdini, diğer fikir sahipleriyle anlaşmaya, uzlaşmaya ulaştırsın. Eski kinleri tahrik vatansızlıktır. Şu var ki, fikir namusu tarihin hangi devrinde olursa olsun, kendini erkekçe göstermelidir. Kimin nerede nasıl bulunduğunu, nasıl ihanet ettiğini, kimin nerede nasıl olumlu yolrda olduğunu tespitte hayır vardır.

Dünün bombacısı, çoluk cocuk, kadın ihtiyar herkesi bombalıyan, öldüren insanların affıyla barış mı sağlanır? Kanları yerde kalmaz denen insanların kanını yüz numaraya, helaya dökerseniz kimi kandırıyorsunuz? Kimin hakkını kim affetmiş, bağışlamıştır.?

Yapılanlar tarihi hatadır. Fabrikalarıyakanlarla, fabrikası yananların beynelmilel derneklerde aynı safta buluşmasıyla kim kimi kandırıyor? Milletin maddi ve manevi değerleri ödenmeden, suçlular tarihi olarak ilan edilmeden kim kimi kandırıyor. Bu ihanetler kurumadan, Avrupa Birliği isterisiyle milliyetçilik düşmanlığının şaha kalkmasını anlamak için adamın Allameyi cihan olması mı gereklidir?

Yıllardır bu milleti aç billaç koyunların aynı potada nasıl erimeye çalışıp, milletin gözünden kaçmaya çalışması nasıl da gülünç oluyor?

Sanat adına hiyanetin, ilaç diye folidorun miğdelere gönderilmeye çalışılması artık bir son bulmamalı mı? Yarı aydının yüz senedir sergilediği cehalete bir yekün çekip, gerçekle barışması gereken günler gelmeyecek mi?

 

BEN NAZIM HİKMETİN ŞİİRLERİNE HAYRANDIM.ŞİMDİ BU SEVGİYİ YENİDEN YARGILAYACAĞIM. ÇÜNKÜ BANA HİÇ DUYURMADILAR BU GERÇEKLERİ...

 

Milletimizin helalleştiği gerçek barışa ulaştığı günlere uzaklığı çok mu fazla!

Kim ki, bu araştırma yazılarımıgericiğiligin, bölücülüğüan danıskası olarak kapalı kapılar arkasında sunmaya çalışır, gerçek hainlerin onlar olduğunu peşinen ilan ediyorum. Tutacağımız salonlarda yanılmışlığımız ispatlanırsa ebediyyen minnettar kalacağız., haklıisek bunun da bir telefonla, bir makaleyle, bir tespikle sonlandırılmasıhakkaniyetin icabıdır.

Nazım Hikmet Kurtuluş Destanını bir zamanlar yazdı diye, seneler sonrası Romanya, Moskova ‘da gösterdiği davranışlar, Kore’de askerin üzerine atılan bildirilerle birlikte değerlenirse, O zaman Ergun Ağabey’in sorduğu soruyu sorarlar adama. Bu davranışlar şu değilse, şu nasıl olur? İnanın, radikal izahlar bizi derinden yaralıyor.

Toplumu sömürenlerin milleti sağ sol diye kamplara böldüğü zamanları hatırladıkça içimiz sızlıyor. Ama, sen bu gerçekleri ortadan kaldır ve diğer devler dururken Cüce Nazım’ı gençliğe yuttur. Olamaz böyle şey.

Üniversite sınavlarına giren bir genç kız birkaç günü bana belgeleri okudu ve bilgisayara geçmemi sağladı. Bu arada prof. Ahmet B.Ercilasun ’un takdim ettiği belgeyi de yazdırırken renkten renge girdi. Anlıyorum. Elimle koymuş gibi ne diyeceğini biliyorum:

--Ben Nazım Hikmet ’inşiirlerini çok seviyordum. O’na hayrandım. Ama, Türk Milleti aleyhine Stalin’i kışkırtması, Romanya Bükreş, Moskova beyanları ne öyle.? Kore bildirilerine ne diyelim? Ben Nazım Hikmet hayranlığını kafamda tekrar yargılamam gerekiyor! diyordu.

 

SÖMÜRÜCÜLER SÖVERLERDİ. ŞİMDİKARŞITLARIYLA BEYNELMİLEL DERNEKLERDE KEYİF ÇATIYORLAR

 

D.P. zamanında görürdüm o tipleri. Memleketi hem sömürür hem de kendini milliyetçi muhafazakar takdim edip, ağız dolusu küfürle Nazım Hikmet ve benzerlerine çatan tipler vardı. Şimdi onlardan bazıları en ilericilerle birlikte Rotari vs. kulüplerde keyf çatıyor.. Bu tiplerin arşivimde belgeleri var. Ama gayemiz çatışma değil, bir uyarıdan ibaret. Gelin gerçekleri kabullenelim.

Bu millet gerçekten çok hafife alındı.Kendisi kabahatlı. Ya, dine saparsa kaf asında Kur’an Kursları’ndan başka bir değer bulunmuyor, ya da ileri düşüneyim derse, milli ve manevi değerleri hasır altı ediyor. İster amele olsun, ister müsteşar, her vatandaşın gerçekleri bilmek için okuması, mukayeseli okuması gerekir. Kuran Kursu öğrencisinin bir gün Güzel sanatlardan diploma alma hevesi olmalıdır. Bu sağlanmazsa, Irak, İran’dan farkımız nasıl ortaya konacaktır.

Bu ara geçimini sağlayıp, çoluğuna çocuğuna piyasada bulunan imkanların onda birini temin edemeyen kimselerin ilgisizliği de söz konusu olabilir. Allah onlara yardım etsin ve bir gün ihtiyaçlarını karşıladığı gibi manevi ihtiyaçlarını da karşılayıp gerçek fikre ulaşmak için mukayeseli okumak nasib etsin.

Ben şahsen, bu anlattığım tiplerin, sömürü peşinde olup da, muhafazakar görünüp, kampları birbiri aleyhine kışkırtan, sanat ve edebiyat denince zır cahil olanların davranışından Allah’a sığınırım. Ama, Nazım’ın gerçeklerini sunarken, binlerce kişiyi kırarsam, bunu fikir namusu adına yaptığımın bilinmesini isterim.

 

PROF. ERCİLASUN HOCA DEĞERLİ BELGELER YAYINLADI.

 

Nazım hakkında kıymetli belgeleri sunmadan önce isterseniz gençlik heyecanı dedikleri Kurtuluş Destanını önce bir yayınlayalım:

 

KURTULUŞ DESTANI

Ateşi ve ihaneti gördük.

Ve kanlı bankerler pazarında

Memleketi Alman’a satanları...

Yaralıyı, yorgundu, fakirdi millet,

En azılı düvellerle dövüşüyordu fakat,

Dövüşüyordu köle olmamak için iki kat,

İki kat soyulmamak için...

Murat nehri, Kızılırmak, Gültepe, Tilbeşar

Ovası, gördü uzun dişli İngiliz’i

Ve Aksuyla Köpsu, Karagül’le Sögüt Gölü

Ve gümüş basamaklı türbesinde vatan büyük, Şapkası

Horoz tüylü İtalyan’ı gördü.

Ve inekleri, koyunları, keçileri sürüp götürüp,

Gelinlerin ırzına geçip, çocukları öldürüp

Ve İstiklali yakıp yıktıkça düşman,

Dağa çıktı marvezini, nacağını , çiftesini kapan.

Fırlayıp atlayınca ileri, bir dehşet aldı Antepli’leri,

Seğirttiler peşince. Düşmanı tepelerde yendiler.

Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp bir tarla sıçanı

Kadar korkak olana: Karayılan dediler.

Biz ki, İstanbul şehriyiz, Seferberliği görmüş:

Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin, vagon ticareti, tifüs

Ve İspanyol nezlesi,

Bir de uzun konçlu Alman çizmesi

914’ten 18’e kadar yedi bitirdi bizi.

Yedikleri mısır koçanıydı ve arpa ve süpürge tohumu ve

Çöp gibi kaldı çocukların boynu.

Muharebe beş gün, beş gece sürdü. Kan gövdeyi götürdü.

Kaçarken, köyleri, köprüleri yaktılar...

Ve kadınlar, bizim kadınlarımız:

Korkunç ve mübarek elleri, ince, küçük çeneleri,

Kocaman gözleriyle anamız, avradımız,

Yarimiz ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen

Ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen

Kadınlar, bizim kadınlarımız...

Ağızkara – Söğütlüdere mıntıkası.

Onikinci piyade fırkası. Herkes yerli yerinde.

Tabur imamı mevzideki biricik silahsız adam.

Kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru,

Durdu boyun büküp el kavuşturup sabah namazına. İçi

Rahattır.

Cennet, ebedi bir istirahattır.

Ve yenilseler de, yenseler de adayı,

Meydanı gazadan o kendi elleriyle verecektir

Cenabı rabbülalemine şühedayı.

İstanbul’dan bir Amerikalı gazeteci getirdiler.

Ve Erzurumlulardan ve Sivaslılardan ve

Türk milletinden çok

İşbu Mister Bravn’a güvendiler.

Memleket harap, toprak çorak, borcumuz

500 milyon, veridat ise 15 milyon ancak:

“Mandayı kabul etmeliyiz, hemen”dediler.

“Onlar dretnot yapıyor, biz yelkenli bir gemi yapamıyoruz.

Hem İstanbul’dakiler

Amerikan dostlarımız!..”

Ve böylece, bin dereden su getirdi,

İstanbul’dan gelen zevat.

Sivas , Erzurum ve Türk Milleti

Mandayı kabul etmedi fakat

Hey gidi deli gönlüm,

“Akıllı, umutlu ve sabırlı deli gönlüm;

Ya İstiklal, ya ölüm!..”

Yeni Çağ gazetesi

 

Buyurun! Bu güzel şiiri var diye Mehmet Akif ve Necip Fazılla bir terazide sunmak bence hatalıdır. Tavizler felaket getiriyor. Nazımcılardan hiç biri senin zikrettiğin şairlerin en ufak bir şiirini değer diye sunmazken, senin iyi niyetin ortada kalmıyor mu? Rahmetli Türkeş’in okuması da bence çok zorlanmış bir iyi niyet gösterisiydi. Apo şimdi otuz bin kişi boğazladıktan sonra Ankara, ya da Türkiye diye bir şiiri ortaya çıksa. Eh, güzel de olsa. Kim ciddiye alır. Orta Asyada binlerce Türk boğazlanırken votka ve seks partileri yapılmış mıdır yapılmamış mıdır? Bu katliamların hesabını kim verecek?

 

Buyurun, Nazım için inkar edilemeyen belgeleri incelemeye başlayalım:

Bu belgeleri 1955 yılından beri bildiğimi ve muhafaza ettiğimi arz ederim)

 

((Ayyıldız Gazetesi’nde 8.2.2000 tarihinde Türk Dil Kurumu BaşkanıAhmet B.Ercilasun Nazım Hikmet Yazısında şunları söylüyordu:

Hafta geçmiyor ki, büyük gazete veya televizyonlardan birinde Nazım Hikmet’ten bahsedilmesin. Son zamanlarda bazı siyasilerde bu koroya katıldı. Aynı dönemlerde yaşamış, ve şiirde en az Nazım Hikmet Seviyesindeki Faruk Nafız, Ahmet Muhip, Arif Nihat, Necip Fazıl. Cahil Sıtkı’dan hiç bahis yok. Sanki o dönemlerde başka şairimiz yaşamamış.

Ömrünü Komünizm için harcamış olan Nazım Hikmet’in Komünistliği inkar edildiği gibi neredeyse, en büyük milli şair mertebesine yükseltiliyor. Bu konuda yazacak çok şey var. Şimdilik Cumhuriyet Gazetesi’nin 1951 yılına ait sayılarını karıştıralım. Ve Nazım Hikmet ’in yurt dışına nasıl çıktığını oradan izleyelim.

21 haziran 1951 1. sayfa

Başlık: Şair Nazım Hikmet Bükreş’e mi kaçtı?

Alt başlık: Bükreş Radyosu şairinin Romanya’ya vardığını ve karşılandığını bildirdi.

Küçük alt başlık: Dün gece aldığımız malumata göre Nazım Hikmet beş gündür şehrimizde tefayyüp etmişti. Haberin Baş tarafı:

İstanbul 20 (T.H.A.) Bükreş Radyosu bu akşamki yayınında, Nazım Hikmet’in Bükreş’e geldiğini ve şehirde komünforma teşkilatı tarafından karşılandığını bildirmiştir. Bu hususta yorumda bulunan radyo sözcüsü, Nazım Hikmet’i beynelmilel komünizmin bir kahramanı ve kurbanı olarak tanıtmıştır...

25 haziran 1951, 1. sayfa

Başlık: Nazım Hikmet

Alt Başlık: Moskova Radyosu dün gece, kızıl şairin demir perde içine girdiğini teyit etti. Haber:

Moskova 22 (A.P.)- Pravda gazetesi bu gün solcu Türk Şairi Nazım Hikmet ’in Romanya’ya vardığını bildirmiştir. Nazım Hikmet ’in “cellatların elinden kaçırıldığını” yazan Sovyet Gazetesi&’ne göre, şair Bükreş ’de komünist işçiler tarafından büyük tezahürler ve şenliklerle karşılanmıştır... Moskova RADYOSU’ DA dün akşamki yayınlarında Nazım Hikmet’in Bükreş’e vardığını teyit etmiş,mumaileyhin şerefine “ Barış’ı koruma komitesi” başkanı Sadoyan tarafından bir ziyafet verildiğini de zikretmiştir.

Gene Moskova Radyosu’na göre Nazım Hikmet bir Rumen gazetesine verdiği beyanatta “ Rumen topraklarında rahat nefes almak fırsatını kazandığından dolayı mesudum demiştir.”

 

BENİ STALİN YARATTI- GÖZMERİMİN IŞIĞINI STALİNE BORÇLUYUM.

VATANIM MOSKOVADIR...

 

30 haziran 1951 1. sayfa

Başlık:

Nazım Hikmet Moskova’da:

Alt başlık:

Şakşakçı kızıl şair hava alanında “Beni Yaratan Stalin’dir.” Diye bağırdı. Ve vatanının Rusya olduğunu söyledi.

Haber: Moskova Radyosu dün akşamki yayınlarında kızıl şair Nazım Hikmet ’in Moskova’ya vardığını ve hava alanında beyanatında bulunurken “Beni yaratan Stalin’dir” diye bağırdığını bildirmiştir. Gene Moskova Radyosuna göre, Kızıl Şair Stalin’i göklere çıkaran şu sözleri de sarf etmiştir:

“-Gözlerimin ışığını Stalin’e borçluyum, her şeyimi ona borçluyum. O beni yarattı. O beni Yaşatıyor.” Stalin’in şakşakcısı bundan sonra vatanının Rusya olduğunu, şehrinin Moskova bulunduğunu da söylemiş, Stalinin bayrağı altında vazife göreceğini kaydetmiştir.

(YAZARIN NOTU: Hiç biriniz hiçbir yazıda Nazım’ın kendini öz eleştiriye tabi tutup, bu belgeleri inkar ettiğini, ya da pişmanlığını belgelediğini biliyor mu? Eeee? O’na nasıl ihanet edersiniz? O’nun istemediği dönüşü, ona nasıl yaptırmaya çalışırsınız?)

1.7.1951

Dördüncü Sayfa:

Alt başlık:

NADİR NADİ’NİN BELGELEDİĞİ CÜMLELERE YALAN DİYEBİLİR MİSİNİZ?

 

Nazım Hikmet’in Moskova’da yazdığımakaleler.

Haber:

Moskova, 30 (A.P.) Sovyet Basını bu gün demirperde gerisine kaçan Müfrit solcu Türk Şairi Nazım Hikmet’in Moskova’ya varışını büyük tezahürlerle karşılamıştır...

Moskova ”ededi” gazetesi Hikmet ’e, hatta Pravda ’dan bile fazla yer ayırmış, ve komünist şairin “ Türkiye’de Amerikanlar” başlıklı bir makalesini yayınlamıştır. Nazım Hikmet, bu yazısında“Türk Burjuva sınıfının her türlü hicap hissini kayıp ettiğini ve burjuvaların Türkiye’ yi birleşik Amerika’ya sattıklarını” ileri sürmüş ve Türkiye’de Sovyetler Birliği’ne karşı harp için hummalı hazırlıklar yapıldığınıiddia etmiştir.

1 temmuz 1951 Birinci sayfa

Kızıllar ve ticaniler (Nadir Nadi ’nin başyazısından bir parça) Yurdu’ndan kaçarak demir perde gerisine sığınan kızılşair Nazım hikmet, Moskova hava alanına iner inmez:

--Gözlerimin ışığını Stalin’e borçluyum. Bir gün her şeyimi ona borçluyum. Beni o yarattı. Beni o yaşatıyor. Diye bağırmış.

Sosyal hayatta her olayın bilimsel izahınıyapmaya çalışan, daima objektif kalmaya gayret harcayan hiçbir şeye hayret etmemeye yıllardır alışmış bir adam olduğum halde, yukarı ki sözleri okuyunca doğrusu şaşırdım. Kızıllığın psikolojik özünü bildiğimden Nazım ’ın kaçışı beni sinirlendirmemiştir... Fakat, Moskova’ya vardığı dakikada, ayağının tozuyla söylediği sözlere pes dedim.

İlk önce düşündüm: “- Belki o böyle konuşmamıştır da, O’nun ağzından Radyoda uydurmuşlardır.” Diyesim geldi. Bu hükmün yersizliğini çabucak anladım. Nazım, Moskova’nın da, Demir perde’nin de ne olduğu elbet biliyordu. Oraya giderken kendi adına yayınlanacak bütün demeçleri, şiirleri ve yazıları peşinen imzalamaya hazırlanmıştı. Bu yönden bir kaygusu olsaydı, Türkiye’den ayrılmaz, Demir Perde ’ye bir adım yaklaşmak içinden gelmezdi. Şu halde, yıllardır Nazımın samimi inancı budur...

 

DOYA DOYA TÜKÜRMEK.. AMAN ALLAH’IM FİKİR KONUSUNDA BİZİ BÖYLE TAVIR VE SÖZLERDEN KORU...

 

12 Temmuz 1951 1. sayfa

Başlık:

Nihayet resmi de geldi.

(Resim başlıktan sonra yer alıyor)

Resim altı: Nazım hikmet, Moskova’da Sovyet Muharrirler birliği umumi katibi Fadeyef ile kolkola.

Haber metni: Kendi tabiri ile Stalin’ in yarattığı Nazım hikmet, Moskova’ya varınca hepimizin nefretle okuduğumuz mahut beyanatı verdi. Kızıl proboganda pala aldırdı. Bu demeçten bol bol istifade etmeye çalıştı. Nihayet onlarda rahat et-(sayfa 4 den devam) tiler, biz de, rahata kavuştuk, derken bu sefer resim faslı başladı.

Sovyetler, Nazım Hikmet ’in Moskova’da aldırdıkları boy boy, şekil şekil resimlerini bütün dünya fotoğraf ajanslarına dağıtmaya başlamışlardır. Yukarda gördüğünüz resim bunlardan biridir. Bu fotoğrafı sütunlarımıza geçirirken şair Eşref ’in Abdülhamit’e yaptığı tavsiye aklımıza geliyor. Bu TAVSİYE “ resmini teksir ettirip dağıt ki , millet doya doya yüzüne tükürsün mealindedir. Biz de yukarda ki resmi Nazım hesabına aynı gaye ile basmış bulunuyoruz.

27 temmuz 1951, 1. sayfa

Başlık: Nazım Hikmet vatandaşlıktan ıskat edildi. Çıkarıldı.

Alt başlık: Buna dair bakanlar kurulu kararı cumhurbaşkanının tastikine sunuldu.

28 temmuz 1951, 3. sayfa

Sütun başlığı: bir dakika

Başlık: Tatarağaları.

Doğan Nadi’nin küçük fıkrasının metni:

Hükümet komünist şair Nazım Hikmet ’i Türk Vatandaşlığından ıskat etmeye karar vermiş.

Bizim hükümetin tuhaf bir hali var. Hemen her kararı “ Geçten sonra merhaba” kabilinden bir şey oluyor. Nitekim bu sonuncu da gene geç kaldı.

Öyle ya... Nazım Hikmet bir defa memleketten kaçmış. Herif bu hareketi ile, Türk Vatandaşlığından kendi kendisini ıskat ederek, esasen, hükümetten daha atik davranmış olmuyor mu? D,Nadi

Yüzüne tükürülsün diye Nazım Hikmet ’in resmini birinci sayfasına basan cumhuriyet gazetesi aynı nüshanın dördüncü sayfasında künyesini şöyle veriyor:

Sahip ve başmuharriri: Nadir Nadi

Bu nüshada yazı işlerini fiilen idare eden Cevat Fehmi Başkurt.

31 temmuz 1951 tarihli Cumhuriyet ’in birinci sayfasında Nazım Hikmet ile ilgili son uyarı- haber yer alıyor. “Biraz dikkat!” Başlıklı bu küçük uyarıda Nazım Hikmet’in vatandaşlıktan çıkarılmasını protesto için Pravda7da yazdığı yazıdan bahseden ve bunu haber olarak sütunlarına alan Türk Gazeteleri kınanıyor.

Protesto yazısının aslında bir proboganda yazısı olduğu belirtiliyor. Diğer gazetelerin “ bu proboganda hapınıyuttuklarına işaret edilerek artık kızıl şairin havadis kıymetinin “köpeğiısırdığı zaman yükselebileceği” söyleniyor. Bunu bilelim ve Moskova radyosunun oyununa gelmeyelim. Cümlesiyle küçük uyarı son buluyor. Bir daha da cumhuriyette Nazım Hikmet ’le ilgili bir habere rastlanmıyor.

İşte Cumhuriyet Gazetesi’ne göre ve dönemin imlasıyla Nazım Hikmet ’in yurt dışına çıkışı. Nadir Nadi ve Doğan Nadi’nin bu konuda ki düşünceleri:

Sosyalistlerimizi ve yeni Nazım severlerimizi üzmemek için isterseniz “ Görüyorsunuz bu vatan haini Sovyetler’e nasıl kaçmış!” demeyelim ve Nazım Hikmet ’in Moskova’ya gittiği yıllarda Stalin’in Türkiye ve Türklere karşı niyet ve fiillerini Zekeriya Sertel ’den okuyalım.

Prof. Dr. Türk Dil Kurumu Başkanı

.........................................................

Üstat Necip Fazıl için yakında Vakit Gazetesi’nde yazı serisi yayınlandı. Önemli bazı notları naklediyorum:

((Kelimelere perende attıran, polemik ustası, mücadele adamı Necip Fazıl’ı dinlemek, bizim için büyük bir zevkti. Gazetelerde, televizyonlarda kürsülerde uzaktan seyrettiğimiz bir aziz insanı,et ve kemik halinde karşımızda görüyorduk. Hayranlığım azalmadı, arttı,fikirlerine ve kitaplarına ilgim çoğaldı.

 

Surda bir delik açtık, mukaddes mi mukaddes;

Ey kahpe rüzgar artık ne yandan esersen es! ))

........................................

Onu fakrlı kılan Müslüman kişiliği

--Üstad, şair olmaya büyük şair , hem deşairler sultanı. Yunus Emre’den günümüze gelen 800 yıllık, Türk Şiir tarihi’nde fuzuli, Baki, ve Şeyh Galip gibi şairlerle bir arada düşünebileceğimiz bir şair.

--Üstad, çok yönlü bir sanat adamı. Tiyatro eserleri, hikayeleri, dini-tasavvufi ve tarihi araştırmaları,denemeleri olan bir sanatkar. Ama edebiyatımızda, bu özellikleri taşıyan nice sanat adamı var.

Üstadı büyük kılan, tek kılan nedir öyleyse, elbetteki Müslüman kişiliği, büyük dava adamlığı, büyük mücadele adamlığı, büyük öncülüğüdür, O’nu farklı kılan. Muzaffer Doğan. Bahçeli Evler Eski Belediye başkanı.

....İlk okuduğum eserleri Çile, Çöleİnen nur, Benim Gözümde Adnan Menderes ve Çerçeveler’dir.

..........Bu gün Büyük Doğu Yayınlarıtarafından çıkarılan eserlerinin sayısı 100 cilde yaklaşmıştır. .......Bir Büyük Doğa Enstitüsü kurulması gerekirdi.

...........O’nun düşmanları hiç eksilmemiştir. O, bir noktalamasında

Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın,

Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın! Diyordu.

..............................

Necip Fazıl, sanat dünyası’nda alkışlanıyor, Üniversitede ders veriyor, devrin Milli Eğitim bakanı, Hasan Ali Yücel ile randevusuz evinde görüşüyordu.

Fakat, şöhret, para, alkışlar ruhunu doyurmuyordu. Geceleri AsmalıMesçit sokakta arkadaşlarıyla buluşuyor, ESRAR ÇEKİYOR, KUMAR OYNUYOR, ruhundaki açlığı doyuracak bir şeyler arıyor, ama bir türlü bulamıyordu.

Yaşadığı bohem hayatından bıkmıştı. Mutsuzdu. Kendini, asıl kimliğini arıyordu.

....................................

Ölümsüz hakikatı aramayı yalnız başına sürdürdü:

 

Gaiplerden bir ses geldi: Bu adam

Gezdirsin boşluğu ense kökünde!

Ve uçtu tepemden birden bire dam;

Gök devrildi, künde üstüne künde...

 

Pencereye koştum: Kızıl kıyamet!

Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı.

Sonsuzluk elinde bir mavi tülbent,

Ok çekti, yukardan üstüme avcı

 

Ateşten zehrini tattım bu okun,

Bir anda kül etti, can elmasımı.

Sanki burnum değdi, burnuna yok’un

Kustum öz ağzımdan kafa tasımı.

 

Bir bardak su gibi çalkandı dünya;

Söndü istikamet, yıkıldı boşluk,

Al sana hakikat, al sana rüya!

İşte akıllılık, işte sarhoşluk!

 

Ensemin örzünde bir demir balyoz,

Sığındım yatağa son çare diye,

Bir kanlı şafakta bana çil horoz,

Yepyeni bir dünya etti hediye.

...........................................

Beyoğlu esrarlı geceleri, kumar hayatı,gece alemleri Necip Fazıl’ın ruhundaki fırtınaları dindiremedi. Arayış, hayli uzun sürdü. Üstad, teselliyi Ağa Camii’nden tanıdığı,Abdülhakim Arvasi’nin sohbetlerinde buldu ve O’ndan bir daha ayrılmadı.

“ Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!

Heybem hayat dolu, deste ve yumak.

Sen, bütün dalların birleştiği kök,

Biricik meselem, sonsuza varmak...” 1939

..............................

 

SANATINA YENİ BİR YÖN VE HEDEF BELİRLEDİ

 

Büyük ve dahi şair, “ Gece bir hendeğe düşercesine” gerçeğin kucağına düştükten sonra, sanatına yeni bir gaye belirledi. Artık saat için sanat yapmayacaktı. Kişisel kayfılarını bir tarafa bırakacak, inandığıhakikatleri anlatacaktı:

 

Anladım sanat, Allah’ı aramakmış,

Marifet bu, gerisi yalnız çomakmış!

1939

Asıl sanat, Allah’ı aramak, deyince bohem günlerinde aldığıalkışlar, birden bire kesildi ve Türkçe’nin en mühim şairi ve eski çevresi tarafından yalnızlığa terk edildi. Sahte alkışların onun gözünde bir değeri yoktu. O, muveradan gelen sesi ruhunda duydu ve ölümsüz hakikati kucakladı.

Bu sebeple alkışların kesilmesini önemsemeden yoluna devam etti.

...............................

 

“ BU TAKSİMİ KURT YAPMAZ”

İnsanımıza, özellikle dindarlara yapılan haksızlıklara ve adaletsizliklere isyan etti:

O, adaletli bir gelir dağılımı istiyordu. Ama ülkeyi yönetenlerin adalet umurunda değildi. Necip Fazıl, milli geliri adaletsiz bölüştürenlerişöyle hicvetti.

“Allah’ın on pulunu bekleyedursun on kul;

Birine dokuz hisse dokuzuna tam bir pul.

Bu taksimi kurt yapmaz, kuzulara şah olsa;

Yaşasın kefenimin kefili kara borsa!

 

Ülkemizdeki bu günkü ekonomik durum, Necip Fazıl’ın anlattığıgünlerden çok farklı değil. En zengin, yüzde yirmi, milli gelirin yüzde 55.9 unu, en fakir yüzde yirmi ise milli gelirin 4. 9’unu almaktadır.

“YÜZ ÜSTÜ ÇOK SÜRÜNDÜN..”

Türkiye’yi sakarya Nehri ile sembolleştirdi. Ülkemizin maddeten ve manen kalkınması için çırpındı, eserler verdi. Yalan tarihle ve sahte kahramanlarla mücadele etti. Anadolu’nun ayağa kalkması için mücadele verdi. O’nun gözülde Anadolu bir sakarya idi. Sakarya’nın acı ve ızdırap dolu hikayesini anlattı. Sonra da, ayağa kalkması için şöyle haykırdı:

 

“Sakarya saf çocuğu masum Anadolu’nun,

Divanesi ikimiz kaldık Allah yolu’nun.

Sen ve ben göz yaşıyla ıslanmış hamurdanız,

Rengimize baksınlar kandan ve çamurdanız.

Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader,

Aldırma; böyle gelmiş, bu dünya böyle gider.

Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz,

Sen kıvrıl, ben gideyim, son peygamber kılavuz.

Yol O’nun, varlık O’nun, gerisi hep angarya.

Yüz üstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya!”

 

YÜZ YILIN DEHASI VE ON BÜYÜK ESER

Mustafa Miyasoğlu

 

Dehanın bazı belirtileri var. Bunları; dikkat yoğunluğu, görüşkeskinliği ve bitmez tükenmez enerji ve eser derinliğiyle açıklan olduğu gibi büyük bir kitleye karşı görüşlerini açıkça ortaya koyuş olarak nitelendirenler de vardır. Bu kriterlerin hepsini birden Necip Fazıl’da görebiliyoruz.

Bunlardan hangisini ele alırsanız alın, Necip Fazıl bir millete ancak yüz yılda bir nasip olacak fikir ve sanat dehası olduğunu görürsünüz.

Necip Fazıl’ın herkesten farkı, büyük ölçüde mağlupların safında yer almayı göze alabilecek yiğitliğindedir. Bunu da kahramanlık olsun diye, şov amacıyla yapmaz ama, ortaya çıkan müthiş bir şeydir ve herkes parmağını ısırır. Bu bakımdan en çarpıcı medya manikülatörlerinden biri..

Promosyonunu kendisi planlayan, toplumun önündeki mesajını ve imajını belirleyen ender şahsiyetlerdendir.

Prof. Dr. Ayhan Songar’ın Necip Fazılla ilgili bir güzel hatırasıvar:

“Ahmet Kabaklı, Prof. Süleyman yalçın, Prof. Nevzat Yalçıntaş gibi arkadaşlarla kendisini ziyarete gitmiştik. Bizi at sırtında karşıladı. Süvari elbisesi giymişti. Caka yapmayı pek severdi. Bizi eve buyur ettikten sonra attan inip yanımıza geldi.

--Ayhan, dün seni televizyonda gördüm! Dedi.

O zamanlar sadece TRT televizyonu vardı ve bir gün önce bir gün önce ben bir proğrama misafir olmuştum.

--Tabiiki beğenmediniz üstat!

--Nereden bildin?

--Çünkü konuşan siz değildiniz!”

...................................

Devasının çilesini çekti. Fikirleri ve eserleri defalarca mahkemelerde yargılandı. Defalarca hapse düştü içeri girdiği zamanlarda bunalımlar ve hafakanlar yaşadı. Mukaddes bir davanın temsilcisi idi. Hiç ümitsizliğe düşmedi. O’nun en çok imrenilecek tarafı belki de budur. Mahkemeler, hapisler, zindanlar onu yıldırmadı.

Dava inancından vaz geçiremedi.

Zindandan oğlu Mehmed’e yazdığı mektup da:

 

Mehmed’im sevinin başlar yüksekde;

Ölsek de sevinin eve dönsek de.

Sanma ki, kalır bu tekerlek tümsekte,

Yarın elbet bizim, elbet bizimdir;

Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir.”Dedi.

................................

 

Vakit’te; Ali Erkan Kavaklı’nın sunduğu son nüshada:

 

TRENİ KOVDUM GİTTİ...

 

Yenilgi ve mağlubiyeti kabul etmezdi. Bir gün tren istasyonunda onun sihirli sinirli gezdiğini gören bir hayranı sorar:

--Ne oldu tireni mi kaçırdınız?

Üstad, öyle bir ithamı kabuil eder mi? Treni kaçırmak bir eksiklik, bir yenilgidir.

- Kovdum gitti! Der.

Üstada ait güzel bir fıkrayı da Akit sunmuş:

Kolay kolay kimseleri beğenmeyen Necip Fazıl, kendisinin büyük bir şair olduğuna emindir.

Bir gün kendisine bir dostu:

--Üstad, dünyada iki büyük şair var, demiş.

Necip Fazıl’ın tepkisi şu olmuş:

--Öteki kim?

Dünyanın en büyük iki şairi’nden birinin kendisi olduğundan emin olan Necip Fazıl, öteki büyük şairin adını sormuş.

...........................

 

Osman Yüksel Serdengeçti’nin hayatınıinceleyen en geniş bir yazıyı bulmalı ve içcinde geçen benzeri fıkralarıderleyip çıkarmalı. O zaman görülür ki, kellelerini maneviyatlarına ve vatanlarına adamış bu adamlar, hapishane hayatlarında ya da ışığı görerek yaşadıkları zamanlarda hem beyin kıvrımlarını çoğaltan incelemeler, çalışmalar yapmışlar ve hem de insanın ihtiyacı olan gülme konusunda en ince espirileri üretmişlerdir. O, Koskoca Serdengeçti öyle espirilerin sahibidir ki, insan zekasının en yükseğine sahip olduklarını gösterirler.

Ali Erkan kavaklı sözlerini şöyle bitiriyor:

Bu gün yetişen Müslüman Gençlik, onların ortak eseridir. Bir ülke ilim ve teknoloji, çalışkanlık ve ahlak sayesinde kalkınır. Necip Fazıl, BÜYÜK DOĞU NESLİ’ nde bu kıriterleri arıyordu. İlim ve teknolojiye önem vermeyen, çalışmayan ülkeleri, bilim çağında kara delikler yutacaktır. Amerika, Almanya ve Japonya gibi ülkeler bilim ve teknolojiye önem verdikleri için kalkınmışlardır. Türkiye, kendi kendisiyle uğraştığı, bilime sırtını döndüğü için geri kalmıştır.

 

DÖRT İNANMIŞ ADAM........

 

 

 

Son gün olmasın dostum, çelengim, top arabam;

Alıp beni götürsün, tam dört inanmışadam...

Necip Fazıl

 

.......................................

 

Ben şiiriher türlü hasis gayenin üstünde, doğrudan doğruya kendi zık gayesine – sanat için sanat – fakat kendi zat gayesinin sırrıylede Allah’a ve Allah davası’nın topluluğuna, - cemiyet için sanat- bağlı kabul etmişim.İşte kitaplık çaptazuhurumla kadar beni bekleten ve beni bu zuhura manada ve maddede şekil veren baş ölçü...

 

 

 

ÇİLE-4392\16

 

GAİBLERDEN BİR SES GELDİ BU ADAM

GEZDİRSİN BOŞLUGU ENSE KÖKÜNDE

VE UÇTU TEPEMDEN BİRDENBİRE DAM

GÖK DEVRİLDİ KÜNDE ÜSTÜNE KÜNDE

PENCEREYE KOŞTUM KIZIL KIYAMET

DEDİKLERİN ÇIKTI İHTİYAR BACI

SONSUZLUK ELİNDE BİR MAVİ TÜLBENT

OK ÇEKTİ YUKARDAN ÜSTÜME AVCI

ATEŞTEN ZEHRİNİ TATTIM BU OKUN

BİR ANDA KÜL ETTİ CAN ELMASIMI

SANKİ BURNUM DEGDİ BURNUNA[YOK]’UN

KUSTUM ÖZ AGZIMDAN KAFATASIMI

ÜTÜN BİR İNSANLIK YALANA TESLİM

NESİN SEN BİR BARDAK SU GİBİ CALKALANDI DÜNYA

SÖNDÜ İSTİKAMET YIKILDI BOŞLUK

AL SANA HAKİKAT AL SANA RÜYA

İŞTE AKILLILIK İŞTE SARHOŞLUK

ENSEMİN ÖRSÜNDE BİR DEMİR BALYOZ

KAPANDIM YATAGA SON CARE DİYE

BİR KANLI ŞAFAKTA BANA ÇİL HOROZ

YEPYENİ BİR DÜNYA ETTİ HEDİYE

BU NASIL BİR DÜNYA HİKAYESİ ZOR

MEKANI BİR SATIH ZAMANI VEHİM

BÜTÜN BİR KAİNAT MUŞAMBA DEKOR

B HAKİKAT OLSANDA ÇEKTİ

YETİŞ KÖRYÜK YETİŞ TAKMA GÖZDE CAM

OTURSUN YERİNE BENDE HER ŞEKİL

VATANIM SEVGİLİM DOSTUM VE HOCAM

AYLARCA GEZİNDİM YIKIK VE ŞAŞKIN

BENLİGİM BİR KAZAN VE AKLIM KEPCE

DELİLER KÖYÜNDEN BİR MENZİL AŞKIN

HERFİKİR İÇİMDE BİR ÇİFT KELEPCE

NİCİN KÜCÜLÜYOR EŞYA UZAKTA ?

GÖKSÜZ GÖRÜYORUM RÜYADA NASIL?

ZAMANIN RAKSI NE BİR YUVARLAKTA ?

SONUM VARMIŞ ONU ÖGRENSEM ASIL?

BİR FİKİR Kİ SICAK YARADA KEZZAP

BİR FİKRİ BEYİN ZARINDA SÜLÜK

SELAM ,SELAM SANA HAŞMETLİ AZAP

YANDIKCA GELİŞEN TILSIMLI KÜTÜK

YALVARDIM GÖSTERİN BİLMECEME YOL!

EY YEDİNCİ KAT GÖK ESRARINI AÇ

ANNEMİN DUASI ,DÜŞ DE PERDE OL

BİR ASA KES BANA İHTİYAR AGÇ

UYKU KAATİLLERİN BİLE ÇEŞMESİ

YORGAN ALLAHSIZA KADAR SIĞINAK

TESELLİ PINARI SABIR MEMESİ

SİZE ŞERBET BANA KUM DOLU ÇANAK

BU MU RÜYALARDA İÇTİGİM CİNNET

SIRRINI ARARKEN PATLAYAN GÜLLE?

YEŞİL ASMALARDA DEPRENİŞ ,ŞEHVET

KARINCA SARAYI KUPKURU KELLE

AKREP NOKTA NOKTA RUHUMU SOKMUŞ

MEVSİMDEN MEVSİME GİRDİM BÖYLECE

GÖRDÜM Kİ ATEŞTE CIMBIZDA YOKMUŞ

FİKİR CİLESİNDEN BÜYÜK İŞKENCE

EVET HER ŞEY BENDE BİR GİZLİ DÜGÜM

NE ÖLÜM TERLERİ DÖKTÜM NELERDEN

DİBİ YOK GÖKLERDEN YETER ÜRKTÜGÜM

YETİŞİR ÇEKTİGİM MESAFELERDEN

UFUK BİR TİLKİDİR KACAK VE KURNAZ

YOLLAR BİR YUMAKTIR UZUN DOLAŞIK

HER GECE RÜYAMIYAZAN SİHİRBAZ

TUTUYOR ÖNÜMDE BİR MAVİ IŞIK

BÜYÜCÜ,BÜYÜCÜ NE BANA HINCIN?

BU KÜKÜRTLÜ DUMAN NEDİR İNİMDE ?

CAMDAN KESKİN KILDAN İNCE KILICIN?

BİR ZEHİRLİ KIYMIK GİBİ BEYNİMDE

LÜGAT BİR İSİM VER BANA HALİMDEN

HERKESİN BİLDİGİ DİLDEN BİR İSİM

ESKİ CEVAPLARIM TUTUN ELİMDEN

AYNALAR SÖYLEYİN BANA BEN KİMİM?

SÖYLEYİN,SÖYLEYİN BEN MİYİM YOKSA

ARZI BOYNUZUNDA TAŞIYAN ÖKÜZ?

BELA MİMARINI SECTİGİ ARSA

HAYATTAN MUHACİR EŞYADAN ÖKSÜZ?

BEN Kİ TOZ KANATLI BİR KELEBEĞİM

MİNİCİK GÖVDEME YÜKLÜ KAFDAGI

BİR ZERRECİĞİM Kİ ARŞ’A GEBEYİM

DEV SANCILARIMIN BUDUR KAYNAĞI

NE YALANLARDA VAR,NE HAKİKATTA

GÖZÜMÜ YUMDUKCA GÖRDÜGÜM NAKIŞ

BOŞUNA GEZMİŞİM YOK TABİATTA

İÇİMDEKİ KADAR İNİŞ VE ÇIKIŞ

GECE HENDEGE DÜŞERCESİNE

BİRDEN KUCAGINA DÜŞTÜM ĞERCEGİN

SANKİ ERDİM ÇETİN BİLMECESİNE

HEM ĞEÇMİŞ ZAMANIN HEM ĞELECEGİM

AÇIL SUSAM AÇIL!AÇILDI KAPI

ATLAS SEDİRİNDE MAVERA DEDE

YANDI SIRÇA SARAY İLAHİ YAPI

BİNBİR AVİZEYLE UÇSUZ MADDEDE

ATOMLARDA CÜMBÜŞ ,DONANMA,ŞENLİK

VE CEVRE CEVRE NUR ,CEVRE CEVRE NUR

İÇİÇE MİMARİ İÇİÇE BENLİK

BİLDİM SENİ EY RAB,BİLİNMEZ MEŞHUR

NİZAM KÖPÜRÜYOR MED VAKTİ DENİZ

NİZAM KÖPÜRÜYOR TA ÇENEMDE SU

SUDA BİR GİZLİ YOL PIRILTI İZ

SUDA EZEL FİKRİ EBED DUYFUSU

KAÇIR BENİ AHENK AL BENİ BİRLİK

ARTIK BARINAMAM GÖLGE VARLIKTA

VER CÜCEYE ONUN OLSUN ŞAİRLİK

ŞİMDİ GÖZÜM BÜYÜK SANATKARLIKTA

ÖTELER ÖTELER GAYEMİN MALI

MESAFE EKİNİM ZAMAN MADENİM

GÖKTE SAMAN YOLU BENİM OLMALI

DİPSİZLİK GÖLÜNDE İNCİLER BENİM

DİZ ÇÖK EY ZORLU NEFS,ÖNÜMDE DİZ ÇÖK!

HEYBEM HAYAT DOLU DESTE VE YUMAK

SEN,BÜTÜN DALLARIN BİRLEŞTİGİ KÖK

BİRİCİK MESELEM SONSUZA VARMAK 4392\16

...........................................

 

O VAR

 

Her defa haberi taze bir müjde;

O var!

Her defasında, geç, gafletten vecde;

O var!

Ne sen varsın, ne ben, ne yar, ne kimse;

O var!

Bütün sevdiklerin elden gittiyse;

O var!

Kalacak kim var ki, dost tomarından?

O var!

Sana daha yakın şahdamarından;

O var!

Arama, ilaç yok eczahanede!

O var!

Gayede, sebepte ve bahanede;

O var!

Sevdiğini ebed boyu tutan dinç;

O var!

Ölümsüzlük şevki, ilahi sevinç;

O var!

Yıkılmaz dayanak, kırılmaz destek;

O var!

Tekten de tek , bir tek, tek başına tek;

O var!

(1982) Necip FAZIL

....................................

 

TAM OTUZ YIL

Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum;

Gök yüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum...

(1934) Necip FAZIL

.....................................

 

HOKKABAZ

Marifetli hokkabaz, başını kaldır da bak!

Gökte bir oynayan var, yıldızlarla kaydırak...

(1936)

.....................................

 

 

MERDİVEN

Diyorlar bana: Kalsın şiir de, söz de, yerde!

Sen araştır; göklere çıkan merdiven nerde?

(1938)

SANAT

 

Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış;

Marifet bu, gerisi yalnız çelik- çomakmış...

(1939)

....................................

 

AĞZIMI DİKSELER

 

Tel ve iplik iplik dikseler de ağzımı;

Tek ses duysalar, Allah... Yoklayanlar nabzımı.

(1973)

...................................

 

LUGAT

 

Tutuşturanlar lugat kitabını elime,

Bilsin: Allah’tan başka bilmiyorum kelime!

(1973)

...................................

 

GÜZEL

 

Güzel Allah’ım, senden ne gelecekse gelsin;

Sen ki, rahmetinle de, kahrınla da güzelsin!...

(1977)

..................................

 

YAKINLIK

 

Neye yaklaşsam, sonu uzaklık ve kırfınlık;

Anlaki, yok, Allah’tan başkasıyla yakınlık...

(1977)

.................................

 

YÜK

 

Bu yük senden Allah’ım çekeceğim, naçarım,

Senden sana sığınırım, senden sana kaçarım!

(1983)

................................

 

RAHMET

 

Yaradan , rahmetini kahrından üstün saydı;

Ne olurdu halimiz, gözyaşı olmasaydı?

(1982)

.................................

 

 

AFFET

 

Göz kaptırdığım renkten, kulak verdiğim sesten,

Affet senden habersiz aldığım her nefesten...

(1980)

............................

 

SERSERİ

 

Yeryüzünde yalnız benim serseri,

Yeryüzünde yalnız ben derbederim.

Herkesin dünyada varsa bir yeri,

Ben de bütün dünya benimdir derim.

 

Yıllarca gezdirdim hoyrat başımı,

Aradım bir ömür, arkadaşımı.

Ölsem dikecek yok mezar taşımı;

Halime ben bile hayret ederim.

 

Gönlüm ne dertlidir, ne de bahtiyar;

Ne kendisine yar, ne kimseye yar,

Bir rüya uğrunda ben diyar diyar,

Gölgemin peşinden yürür giderim...

(1924)

..................................

 

ANLAMAK

 

Anlamak yok çocuğum, anlar gibi olmak var;

Akıl için son tavır, saçlarını yolmak var...

(1983)

.................................

 

HEP O

 

Hep nefs çıkar karşıma, ölüp ölüp dirilsem;

İnsandan kaçmak kolay; kendimden kaçabilsem...

(1973)

................................

 

ALLAH DOSTU

 

Allah dostu odur ki, nefsine tek pay biçmez;

Kırk yıl bir ekşi ayran özler de onu içmez.

(1983)

..................................

 

 

 

 

LEVHA

 

Mezarlarda susarken dilsizler, dudaksızlar;

Üstlerinde ot biter, kuş öter, arı vızlar...

(1976)

..............................

 

İNSAN

 

Bir bölünmez ki, insan, onu zaman bölüyor;

İnsan her an dirilip her saniye ölüyor...

(1978)

.............................

 

AKIL

Akıl, akıl olsaydı ismi gönül olurdu;

Gönül gönlü bulsaydı bozkırlar gül olurdu.

(1980)

.......................................

 

YAĞIZ AT

 

İşaret bekliyorum, Yağız atım eyerli;

Yanarım sorarlarsa ne getirdin değerli?

(1980)

...........................................

 

ŞARKI

 

Her ağızda, her telde , fanilik dırıltısı

Sonunda tek bir şarkı, tabutun gıcırtısı...

(1980)

............................................

 

VASİYET

 

Son gün olmasın dostum, çelengim, top arabam;

Alıp beni götürsün, tam dört inanmış adam...

(1939)

.........................................

 

DÖVÜN

 

Ben ölünce eksin dostlarım bayram;

Üstüste tam kırk gün, kırk gece düğün!

Açı doyurmaksa kabirde meram,

Yemeğim Fatiha, günde beş öğün.

 

Hey gidi , gölgeler ülkesi dünya!

Bir görünmez şeyin gölgesi dünya!

Boşlukta ayrılık bölgesi dünya!

Bu dünyada yeme, içme ve dövün!

(1972)

................................

 

ÖLÜNÜN ODASI

 

Bir oda, yerde bir mum, perdeler indirilmiş;

Yerde çıplak bir gömlek, korkusundan dirilmiş.

Sütbeyaz duvarlarda, çivilerin gölgesi;

Artık ne bir çıtırtı,ne de bir ayak sesi...

Yatıyor yatağında, dimdik, upuzun, ölü;

Üstü, boynuna kadar bir çarşafla örtülü.

Bezin üstünde, ayak parmaklarının izi;

Mum alevinden sarı, baygın ve donuk benzi.

Son nefesle göğsü boş, eli uzanmış yana;

Gözleri renkli bir cam, mıhlı ahşap tavana.

Sarkık dudaklarının ucunda bir çizgi var;

Küçük bir çizgi, küçük, titreyen bir an kadar.

Sarkık dudaklarında asılı titrek bir an;

Belli ki, birdenbire gitmiş çırpınamadan.

Bu benim kendi ölüm, bu benim kendi ölüm;

Bana geldiği zaman, böyle gelecek ölüm...

(1925)

....................................

 

TABUT

 

Tahtadan yapılmış bir uzun kutu;

Baş tarafı geniş, ayak ucu dar.

Çakanlar bilir ki, bu boş tabutu,

Yarın kendileri dolduracaklar.

 

Her yandan küçülen bir oda gibi,

Duvarlar yanaşmış, tavan alçalmış.

Sanki bir taş bebek kutuda gibi,

Hayalim, içinde uzanmış kalmış.

 

Cılız vücuduma tam görünse de,

İçim, bu dar yere sığılmaz diyor.

Geride kalanlar hep dövünse de,

İnsan birer birer yine giriyor.

 

Ölenler yeniden doğarmış; gerçek!

Tabut değildir bu, bir tahta kundak.

Bu ağır hediye kime gidecek,

Çakılır çakılmaz üstüne kapak?

(1930)

........................................

 

TABLO

 

Ölümü sığdıramaz,

Akıl daracık koğuk.

Ölemez, çıldıramaz,

Ağlarlar boğuk boğuk.

 

İlaç yarım, şişede,

Koltuk mahzun, köşede,

Ev halkı telaşede,

Ölü yerde, sopsoğuk...

(1982)

 

BÜYÜAK RANDEVU

 

Büyük randevu... Bilsem nerede, saat kaçta?

Tabutumun tahtası, bilsem hangi ağaçta?

(1958)

 

 

 

HABERİ YOK

 

Şu geçeni durdursam, çekip de eteğinden;

Soruversem:Haberin var mı öleceğinden?

(1939)

 

 

EZAN

 

Ölürken aynı ahenk, sala sesinden sızan:

Kulağıma doğduğum günde okunan ezan

(1958)

 

ZAFER ARABASI

 

Sultan olmak dilersen, tacı, sorgucu unut!

Zafer araban senin, gıcırtılı bir tabut!

(1972)

 

TEBESSÜM

 

Bu dünyada renk, nakış, lezzet, ne varsa küsüm;

Gözümde son marifet, Azraile tebessüm...

(1973)

 

BAYRAM

 

Ölüm ölene başram, bayrama sevinmek var;

Oh ne güzel, Bayramda tahta ata binmek var!..

(1982)

 

BÜYÜK ŞAİR - BÜYÜK YAZAR, BÜYÜK FİKİR VE DAVA ADAMI

 

NECİP FAZIL KISAKÜREK

 

NİHAL ATSIZ - NECİP FAZIL ARASINDA ZİHNİM PİNPON TOPUNA, BASRİGOCUL ’la YATAĞINI BULMUŞ DEREYE DÖNDÜ.

 

 

Bu konunun açıklamasını yazımın belli bölümlerinde açıklayacağım.Şimdi konuya direk girme zamanıdır. Necip Fazıl davasızlara öyle hamleler yapmış, onları öyle tasvirlere boğmuş, öyle kılıklara sokmuştur ki, ona hücum ederken her türlü ahlaki ve vicdan ölçülerini yok ederler, iftiralarınısıralarken müfteriliklerinin en vahşi kılığına bürünürlerdi.

NECİP FAZIL’I ANLAMAK VE YOLUNDAN GİTMEK. NİHAL ATSIZ’I ANLAMAK VE YOLUNDAN GİTMEK.. HER İKİSİNE DE YAKIN BULUNDUĞUM ZAMANLAR OLDU. ONLARLA FİKİR MÜCADELESİ YAPMAK İÇİN KONUMUM MÜSAİT DEĞİLDİ. ANCAK, ANLAMADIĞIMIZ ŞEYLERİ SORU ŞEKLİNE KOYAR VE ÖYLE SORARDIM.

AMA BASRİ GOCUL GİBİ BİR DAVA ADAMINI NİĞDE’NİN BARINDIRMIŞOLMASI, BENİM ÇOK YAKINDAN TANIMIŞ OLMAM, ÇOK ŞEY KAZANDIRMIŞTIR. ÇÜNKÜ SESSİZ YAŞAMIŞ OLAN BASRİ GOCUL, ASLINDA YANARDAĞLARI GÖLGEDE BIRAKAN BİR ENERJİYE VE BİLGİ POTANSİYELİNE SAHİPTİ. O’NUNLA, YILLARIMI BİR AĞABEY KARDEŞ, BİR ARKADAŞHAVASI İÇİNDE GEÇİRMİŞ BULUNMAM, DEĞERİ HİÇ BİR ŞEYLE ÖLÇÜLEMEZ BİR KAVRAMDI.

 

 

 

 

Necip Fazıl Bey’in hayatı boyunca takip ettiği, savunduğu davadan ötürü o kadar istemeyeni vardı ki, muarızlarının aliminden cahiline kadar hepsi ona hücumdan vahşi bir zevk alırlar. Tabii, edebiyattan, sanattan anlayıp da onunla fikirde anlaşamadığı halde onu sanatı,yolu bakımından takdir edenler de vardı.

Ne içkisi, ne kumarı, ne eski solculuğu kalırdı. Para konusunda zaaflarını işliyor görünümünde olmadık iftira ve tezviri yaratırlardı. Halen de, Necip Fazıl dendiği zaman, sol bir bütün olarak korku ve istemsizlik bütünüyle garip hallere bürünür.

Bu yazı serisi benim kanaatime göre, 170 sayfa kadar, 170 A4 sayfasıtutmaktadır. Ama, tefrikanın çok uzun olup da okuyucu sıkmamak için şimdi bu 170 A4 ‘ü muhafaza edip, yarısı kadarını tefrika edip, gelecek yıl da diğer yarısını vermeyi daha doğru buluyoruz.

Bu yazı serimizde Necip Fazıl’ın aşağıdaki eserlerinin özetini çıkardığımız halde sunmuyoruz. Her yıl onu anma yazılarımızda biraz biraz yayınlamayı daha Uygun bulduk.

BaşBuğ Velilerden, Rapor 3,

Doğru Yolun Sapık Kolları, Namık Kemal’in HayatıEserleri, Rapor 12,

Para,O ve ben, Ata senfoni, Cinnet mustatili, Batı Tefekkürü veİslam Tasavvufu..

Müdfalarım, Hazreti Ali, Sahte Kahramanlar, İhtilal, Moskof gibi eserlerin özetleri, okuyucu için çarpıcı olabilecek kısımlarını bütün kitaplarını yeniden okuyarak özetledim. Ama, serinin kısa sürmesi için bu yazımda yalnız Ata Senfoni’yi yayınlayacağım.

 

 

İNGİLİZ ŞEKSPİR- TÜRK KISAKÜREK

 

Dünyada Şekspir, Türk-İslam dünyasında Necip Fazıl Kısakürek demeğe katiyen ve asla yürecikleri elvermez. Bu sebeple ben avazımın çıktığıkadar, (Eğer sanatçı arıyorsanız., şair arıyorsanız; Necip Fazıl en yüksek mertebede arzı endam etmektedir!) diye feryat etmekten büyük zevk alıyorum.

Söze başlarken, hemen bir satır başı koyalım. Bu gün insanlar mensup oldukları fikirler bakımından bir tasnife tabi tutulsalar mesela kutucuklara doldurulsalar ben Necip Fazıl’ın kutusunda yer alamamanın üzüntüsün duyarım. Neden? Çünkü, O halen devrimizde bazı kimselerin ticaretini yaptığı İSLAMCILIK GÖRÜŞÜNÜN YENİLMEZ VE BIKMAZ SAVUNUCUSUYDU.

Halbuki ben, yaşadığımız dünyada bu kelimenin tek anlamıyla bir millete ideoloji olmayacağına uzun seneler okuyarak, yaşayarak inanmış bir kimseyim. İslam’a hürmetim sonsuzdur. Allah yaşamayı, İslam’ı yaşamayı nasib etsin. Ama, O’nu bir devletin nizamı olarak düşünmenin, tatbik etmenin yanlış olacağını, O’ndan ancak ve ancak ders alarak, hükümler alarak yürümenin daha anlamlı olacağını, Laik devletin şart devlet olduğuna inanıyorum.

Türkülüğün ve İslam’ın en büyük derlemesini yapmaya aday bir kimse olarak bunu korkmadan ve çekinmeden ifade ediyorum.

Yalnız İslamcı görüş, hem yüce davaya zarar verir ve hem de milletimizi layık olduğu mertebelere vardırmaz. İslam ahlakı evet. İslam’ıyaşamak evet. Ama, yalnız İslamcılık hayır!

 

LAİK DÜŞÜNÜŞ YARINLARIMIZIN GARANTİSİDİR. İSLAM DÜNYASI İÇİN DE ÖRNEK BİR İDARE ŞEKLİDİR.

 

Laik düşünüş bir milleti büyük yapar. İslamiyet’i bütün inceliklerine göre bilmek, yaşamak, Onun yüce değerlerini hazmetmek ayrı,devleti bu isim altında takdim etmek ayrıdır. Bu bakımdan bu farkı kavrayamayan insanlar günümüzde hem kendilerine ve hem de milletimize zulüm ediyorlar, demektir.

Zaman zaman, konferanslarında heyecanlandığımız, yüzde bir kere de teybini taşıyanlara yardım ettiğimiz hatıra gelirse, bu günkü bu görüşümüz O’na bir ihanet değildir. Allah, düşünme melekesini insanlara farklı farklı vermiştir. Yarın imtihan olurken en çok değer verilecek tarafımızsa, mutlaka bu kendimize has değerlendirmemizdir.

TÜRK’ÜN AT YETİŞTİRME ÜSLUBU HARİKADIR

 

Türk’lerin at yetiştirme ve terbiye etme üslupları bir harikadır. (Andersson) ve ( Grousset Gruse) isimli mütehassısların fikrince, At, step adamlarının elinde tılsımlanmıştır. Atın bütün binicilik malzemesi bunlar tarafından keşfedildikten başka, bu aletlerin de o devre göre en ustalıklı olanları yapılmıştır. Mesela başlıca terbiye vasıtası gem, medeni memleketlerde olanlardan daha ameli uygun ve fennidir.

.......................................

İlk yarışlar (Santor) efsanesinin beşiği olan Tesalya’da başladı.

......................................

İlahları şerefine kurbanlar, merasim, muhtelif müsabaka ve oyunlar ve nihayet atlı yarış...

Yan yana kırk arabanın hareket edebileceği genişlikte bir pist.

Evvele iki atlı arabaların yarışı alıp yürüdü.

(25. Olimpiyat)

......................................

 

BÜYÜK İSKENDERLE ATA BİNME SANATI ZİRVEYE ULAŞTI

Büyük İskender’le, ata binmek sanatı eski Yunan’da son tekamül seviyesine erişti ve o devirden itibaren süvarilik geniş kadrosunu buldu. Harp arabası arka plana düştü ve yalnız olimpiyatlarda görünmeye başladı.

.......................................

Başlangıçta, harp arabasına rağmen Romalılar ’da süvari yoktur. Koca orduda bütün atlı mevcudu üç yüz.,.. Ata yalnız (Senatörler) ve büyük şeref sahipleri binebilir. Süvarinin harp kıymetine ise hiçbir ihtimal verilmemiştir. Kartacalılar ’ın taarruzlarına kadar bu kanaat devam etmiş ve bu muharebelerden aldıklarıders neticesinde Romalılar’ın gözü birden bire açılmıştır. Artık, varsa süvari, yoksa süvari.

.........................................

Harp arabası yarışları Roma’nın bütün sınıflarını alakalandırır ve en hararetli iddialara emin teşkil ederdi. Bugünün müşterek bahsi yerindeki tutuşmalar, iddialaşmalar... Bu yarışlar Roma’da Barbar istilasına kadar sürdü ve oradan Bizans’a geçti.

.........................................

Orta çağ Hıristiyanlığı’nın mütaassıp istismarcı ellerde asli kaynağından inhiraf ettirildiği, eski medeniyetlerin yeni bir tefekkür ve tahassüs miktarındaki nizamlanamadığı, fikir ve sanatın sararıp solduğu bir batı dünyasının kap karanlık bir dehlize girdiği çığır... Bu çığırda at da manasından çok şey kaybetmişve sadece toplu aksiyon planında iki harikulade eser vermiştir:Şövalyelikte at ve step adamlarının akınlarında at...

............................................

Sasaniler’de ordu kuvveti asillerden mürekkep süvarilerinde... İlk davette hazır olan on bin atlı, daima şahın emrinde... Banlara “Ebediler” ismi verilmişti. Sayıları hiç inmiyor, küçük bir eksiklik olsa hemen yeri dolduruluyordu. Eyer, keçe, gem üzengi, zahma, her şey, binicilik sanatı ve at bilgisiyle beraber, mükemmel... Kendileri ve süvarileri zırhlı, en ağır süsler içinde. (Nize) tipi güzel atlar.

...........................................

 

PEYGAMBERİMİZ AT YARIŞLARI TERTİP ETTİ

 

Peygamberimiz, Kainatın Efendisi at yarıştırdılar ve ( Sence) isimli atlarının kazandığını görmekle zevklendiler. Hatta, muazzez zevcelerinden Hazret- i Ayişe ile yarışmacısına at sürdükleri bile oldu.

..........................................

 

ŞOVALYE ATLARI KABA SABAYDI

 

Şövalyelik, atlı adam ocağı... Plastik sanatların Orta çağ safhasında görüldüğü şekilde iri yarı, kaba saba atlar üzerinde, demir elbiseli insanlar... Çeviklik ve incelikten mahrum, hantal, lagar. Koç boynuzu gibi yalnız cepheden tos vurmayı bilen, ham kuvvet sahibi insan ve at tipleri...

...............................................

Şövalyeler, bir takım merasimden sonra sıraya girerler, saf olurlar ve arkalarında ki, seyisleri ve at uşaklarıyla birlikte ( Turnua) reisini ve hakemlerini selamlarlardı. Bu mevkide çok defa kırallar bulunurdu. Peşinden boru sesleri, işaret ve müsabaka... Bir nevi ciride benzeyen bu atlı müsabakalarda, attan azami manevra kabiliyeti istenerek, kılıç, mızrak ve gürze bağlı bütün mücadele hünerleri fiili tatbikat halinde gösterilirdi. At’tan düşmek, yaralanmak, ölmek, tabii neticeler ve mağlubiyet ..

..........................................

Filistin Haçlı Seferleri’nden sonra şovalyelikte Arap Atı büyük bir kıymet kazandı. Avrupa’ya götürülerek haraları kuruldu. Böylece iri kıyım atların kuvvetiyle Arap atı’nın inceliği ve çevikliği arasında vasatıteşkil edecek katışmalar temin edilmek istendi.

..........................................

 

YENİ ÇAĞDA AT

 

Yeni Çağ’da at, eski çağların zahmetini üstünden atmış,kendisini sadece mücerret ve bedii gayeye vermiş ve bu gayenin memleket müesseselerini kurdurmuş; artık yalnız rahatı, zevki ve öz istidadının şiiriyle meşgul asilzadedir.

..........................................

 

ATIN NİTELİKLERİ

 

Üç yeri ince uzun olacak: Kulakları, boynu ve art ayakları

Üç yeri kısa olacak: Sırtı, kuyruk koçanı ve ön ayakları..

Üç yeri geniş olacak: Alnı, göğsü, sağrı, ön ayakları..

Üç yeri parlak olacak: Tüyleri, gözleri, tırnakları...

Böyle olursa at iyi..

Arap atıl zeki ve ahlaklıdır. Vakar içinde heyecanlı, çok sıcak kanlıve uzun ömürlü ve en ileri yaşlarda bile verimli, yorulmak bilmez.Hamaret ve çalışkan her türlü zora tahammülü ve mukavemetli..

.....................................

Ki, suni yapılı at, Arap atını saniye başında iki metre geçmektedir. Artık yarış atı demek, İngiliz atı... Arap’tan çıkan, Arab’ısilmiştir. Münakaşa kabul etmez gerçek...

....................................

 

İNGİLTERE’DE AT HIRSIZLIĞI YAPAN DİNİN HİMAYESİNDEN MAHRUM OLURDU

 

İngiltere’de at hırsızlığı eden veya bu işi yaptığına inanılan herkes, dini himayeye sahabet kadrosundan çıkarılacaktır!

Yani, “Dinsiz ilan edilecektir!” denir gibi bir şey ... Birİngiliz için ölümden ağır bir hüküm... Nitekim hemen etkisi görüldü. At hırsızlığı bir anda durdu. İdam sehpasının başaramayacağı bir işi, bir dini ve ahlaki tehdit yerine getirdi.

 

Rahmetli ölümüne yakın Ülkücü gençliği bağrına basma durumundaydı.Delillerini yazı serisinde sunacağım. Şimdi, şu anda yaşasaydı, ne hale getirildiğini görür kahrolurdu. Okumayan, körü körüne saplantılarla meşgul, yönsüz bir gençliği görse nasıl da kahrolurdu. Gençliğe liderlik eden kimselerin bu gün ak dediklerine yarın kara dediklerini duysa kahrolurdu.

Sırrı Yüksel Cebeci’nin daha önce bahsettiğim Halka ve Olaylara Tercüman Gazetesi’ndeki Necip Fazıl tefrikası’nda bu günkü başvekil ve Dışişleri Bakanı’nı kastederek (Hayranları arasında) denmiştir. Bu kanaati şöyle ifade etsek daha doğru olur:

Sağ adına hükümet kuran herkes O’nun hayranıydı. Bu bakımdan kendi görüşlerine Milli Görüş diyenlerin hassaten bir hayranlığı söz konusu olamaz. Zira, o bahsedilen Milli kelimesi bizim anladığımız Ulusallık anlamına gelmediğini, en belirgin dava adamları, Mesela Niğde’nin bayram Hocası Rahmetli konferans salonunda ifade etmişlerdi. İslam’a dayalı milli kelimesi söz konusu onlarca.

Bu bakımdan Muhterem halkımızın bu gerçeği bilmesi gerekir. Bir görüş milli görüşse, Milliyetçi görüş demektir. Hayır. Onlar o anlamda kullanmazlar. Dini görüş anlamında kullanırlar. İrilerine sorunuz bu cevabı alacaksınız.

................................

 

Ülkücülük.. Evet, Rahmetli Necip Fazıl’ın son deminin ağız tadıydı.

ÇEKİLİYORUM! SUÇLU BENİM DEYİP DE ÇEKİLMEMEYİ ÜLKÜCÜLÜK SANAN, DAVANIN İDEOLOGLARI PROFÖSÖRLERE KADAR kovup, PARTİYİ DAVAYLA ALAKASI OLMAYAN ADAMLARLA DOLDURAN KİMSELERİN PARTİNİN BAŞINDA OLDUĞUNU BİLSE KAHROLURDU. SELAMETÇİ (Belki de Nizamcı, affedersiniz o kadar sönüp yanan bir ışık gördük ki, dil sürçmeleri normal karşılanmalıdır.) GENÇLER İÇİN NASIL ÜZÜLDÜYSE BU GÜN DE ÜLKÜCÜ GENÇLER İÇİN O ÜZÜNTÜYÜ DUYARDI.

KIBRIS MİTİNGİ YAPARKEN, “DAM BAŞINDA SAKSAĞAN KABİLİNDEN!”, bu günkü atmosferde, gerçek tehlikeler söz konusuyken, KOMÜNİST PARTİ LOKALİYUHALIYAN ÜLKÜCÜ GENÇLERDEKİ SEVİYEYE HAYRET EDERDİ.

KENDİ DEYİMİYLE ON PULU BİRİ ALIRKEN, BİR PULU ON KİŞİNİN BÖLÜŞMESİNDEKİ REZALETE NASIL DA ÜZÜLÜRDÜ.

Necip Fazıl, bu millet için beyin kıvrımlarını en yüce şekle sokmuş, en ileri yapıdaki en iyi düşünürlerden biriydi. Hayatını milletine adamış insanları saymağa çalışsanız, şair, yazar olarak, dava adamı olarak O’nun gibisini bulmak isterken tek elin parmakları kadar sayamazsınız.

1940yıllarda, yani benim doğduğum yıllardan başlayarak CHP hükümetine kök söktürdü. DP’de onların içinden çıkıyor diye önceleri DP’ye de sıcak bakmadı. Burada, kendisinden dinlediğimiz bu yılları benim dilimden anlatmaktansa, bu meseleyi su yüzüne çıkaran, Sırrı Yüksel Cebeci’nin tefrikasının 1. sayısındaki bir bölümü aynen alıp sunalım:

 

 

(( KANLI İHTİLALE TEŞVİK))

 

İkisi arasındaki bu abajur düellosundan sonra Recep Peker konuşmaya başlar:

O, Büyük Doğu ismi nedir öyle? O ne yalçın ve azamet ifadesi!... Siz özlediğiniz inkılabı, İslamiyet’le, bildiğimiz Müslümanlarla mıyapacaksınız?

Necip Fazıl susmaktadır.

Başbakan devam eder konuşmaya:

Mecmuanızda “sır!” adlı bir piyes tefrikasına başladınız. Bu, apaçık, milleti kanlı ihtilale teşvik, tahrik eseridir. Ve siz bakın o savcı beylerin haline ki, kulakları patlarcasına yükseltilen bu sesi duymamışlardır. SıkıYönetimi uyardık. Yakında hesap verirsiniz. Şükrediniz ki, mahkemeniz tevkifsiz görülecektir.

Necip Fazıl Başbakan’ın bu tehdit ve hakaretlerine tepki olarak, odayı terk etmek üzere ayağa kalkar. Başbakan, emredercesine bağırır:

--Lütfen oturunuz!.

 

BİR DESTE BİNLİK

 

Ne çetin cevizle karşı karşıya olduğunu çok iyli bilen Recep Peker, ani bir manevra ile taktik değiştirmeye karar vermiştir. Çekmecesini çekip içinden merkez bankasının bandajıyla sarılı bir deste binlik çıkarır. Ve masaya koyar. Yüz binlik desteye yumruğunu dayayarak mırıldanır:

- Her şeye rağmen size bir yardımda bulunmak isterim. Bu paraya günlük gazeteye de gidebilirsiniz. Karşılığında sizden bekleyeceğim, davanızın dışında ve ona aykırı bir şey değildir. Demokrat Parti’nin aleyhinde olduğunuzu biliyorum. Bir an için bizi unutup onlarla uğraşmanızı tavsiye edeceğim.

Necip Fazıl, ister ve alırdı. Ama, sadece dergi ve gazete çıkarmak için...

Aldıklarının karşılığını “Yazarak”verirdi.

Dilediğince yazardı. Özgürce yazardı.

Ne yazacağı, nasıl yazacağı konusunda kimse ona emir veremezdi.

 

SARAY MI ZİNDAN MI?

 

Hayatı boyunca kimseye muhtaç olmamış,kimseden “İane!” istememişti. Çoluk çocuğun geçimini sağlayabilmek için, dedesinin çerçeve yağlı boya portresi, sandalya ve masaya kadar evinde ne varsa haraç mezat satmak zorunda kalsa bile...

Önüne konulan banknot destesine iğrenerek baktı.

O tarihlerde yüz bin lira bir servet demekti.

Neler alınamazdı ki bu parayla...

Hiçbir şeyde gözü yoktu. O’nun serveti“Kalem”, gıdası “Yazmak!” tı.

“Beni susturamazsınız!”diye haykırmak istedi.

“Kalemim satılık değildir!” diye haykırarak duvarları hatta karşısında pişmiş kelle gibi sırıtan “Diktatörlüğün sözcüsünü” yumruklamak geçti içinden..

Kentlerde polisi, köylerde jandarmasıyla vatandaşa kan kusturan diktatörlüğün temsilcisi, Necip Fazıl gibi bir “Cesur Yürek!” e açıkça “Rüşvet” teklif ediyordu.

Ama, karşısındaki nihayet bir başbakandı.Astığı astık, kestiği kestik bir diktatörlüğün başbakanı... Gözlerinin içine dik dik baktı. Sert ve meydan okuyucuydu bakışları... “Tik” i depreşmiş, çenesi oynamaya başlamıştı.

“Ben size ne yaptım, ne gibi ümit verdim ki, böyle bir teklifte bulunabiliyorsunuz?”!

Sadece bunları söyleyebildi ve yürüyüp gitti. Zindanı saraya tercih etmişti.))

.............................

Kendisini en ağır hakaretlerle eleştiren muarızları da onu beğeniyorlardı. Bunlardan biri Aziz Nesin, O’nun için Eyüpte bir şeyh ağzının içine tükürmüş ve sonra bu yola onu itekleyivermiş demişti. Bir mektubunda Nesin, O’na hayranlığını belli etmişti.

O bu anlatılan şekillerde dava adamıolduğu gibi, aşkı, ilahı aşkı en iyi terennüm eden, tiyatrolarını yazan, milli duyguları galeyana getirmesini bilen, ateşli bir vatanperverdi de.

Şu demde bir şiir yazabilen kaç şair bulunur?

 

Beklenen

 

Ne hasta bekler sabahı,

Ne taze ölüyü mezar

Ne de şeytan bir günahı

Seni beklediğim kadar!

 

Feçti istemem gelmeni,

Yokluğunda buldum seni

Bırak vehvimde gölgeni

Gelme artık neye yarar?

Necip Fazıl Kısakürek

....................................

 

ORDUMUZ BAŞIMIZIN TACIDIR, TAHRİKÇİLER İSE KÖPEKTİR.

 

Bir defasında gardiyanın kapıdaki pencereden bakmasından gıcık kapıp şiir yazar. Buradaki ( kırmızı çuha lafı)tahrikçiler tarafından subay yakası olarak yorumlanır ve tahrikkar makaleler yazılır. Bu zaman necip Fazıl yukarda ki cümleyi haykırır:

(Ordumuz başımızın tacı, tahrikçiler köpektir.) diye yazar.

Ben de makalelerimde hakaret etmek istediğimiz zaman köpek kelimesini kullanıyor muyum bilmem? Ama, şuracaktı şu notu düşmem çok iyi olur. Bazı insan oğlu o kadar adileşiyor ki, köpek gibi çok anlamlı bir yaratığın adını hakaret olarak kullanmak çok büyük hatadır. Basri Gocul’un köpekli şiirlerini defalarca yayınladım. Lütfen dönüp dönüp okuyunuz.

Bir çok büyük insanın birbirineısınmaması, ya da birbirini eleştirmesi de malasef gerçektir. Cebeci’nin tefrikasında Atsız için ( havası, espirisi,. Mizaç renkleri olmayan biri), Arif Nihat Asya için (Bizden miydi, bilemem ama, bizden olmayanlardan değildi), Yakup Kadri için; ( Boyaları dökülmüş, ahşap bir madde) diyebiliyordu. Bu sözler haklı mıydı, haksız mıydı onu, söz konusu kimseleri sevenler karar verecektir.

Yolculuk şiiri edebiyattan anlayanların hayran kaldığı bir şiirdir:

 

YOLCULUK

 

Yolculuk her zaman düşündüm onu,

İçimde bu azgın davet ne demek?

Oraya, neredeyse güneşin sonu,

Uçmak, kayıp gitmek, kaçıp dönmemek.

 

 

Altından kaydırdı bir el minderi,

Herkes yatağında ben ayaktayım.

Bir gece rüyada gördüğüm yeri,

Gözlerim yumulu aramaktayım.

 

Beni çağırmakta yabancı dostlar,

Bu dostlar ne güzel, dilsiz ve atsız.

Eski evde şimdi başka bir ev var:

Avlusu karanlık suları tatsız.

 

Her akşam, aynı yer, aynı saatta,

Güneşten eşyama düşen bir çubuk,

Yangın varmış gibi yukarı katta,

Arkamdan gel diyor, sessiz ve çabuk!

 

Başım, artık onu taşımak ne zor!

Başım, günden güne kayıtsız bana.

Dalında bir yaprak gibi dönüyor,

Acı rüzgarların çektiği yana...

Necip Fazıl

 

........................................

 

Bir ara AĞAÇ dergisini çıkardı. Tabii Türkiye’de hemen gündemin başına oturdu. İslam fikrine korkuyla bakanlardan Burhan BELGE; Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Falih Rıfkı ATAY Necip Fazıl’ın yolu için yorumlar yaptılar. Yalnız bu yorumlar (deve deve hakırdak, hani bana çekirdek, çekirdeğin içi yok, ak devinin kıçı yok!) cinsindendi.

Önce verdikleri isimleri görelim, sonra da, Necip Fazıl’ın verdiği cevabı.. Atay, İslam faşisti, Karaosmanoğlu Neo Müzülman, Burhan Belge ise bir atılımlık daha sıçrayarak: İslam komünisti diyordu. Bu görüş sahiplerine (Atma Recep Din kardeşiyiz!) demek geliyor insanın içinden. Hiçbir kamu Hukuku kitabında, hiçbir iktisat kitabında ya da kültür kitabında rastlamadığınız atmasyon laflar.

Üstad nasıl da cevabı yapıştırmıştı: Bunlar Ya katıksız olarakİslam’ı anlamayan kafalardır, ya da nasıl bir İslam düşündüklerini hayalliyorlar deyivermişti.

Beyitinde, Eser isimli beyitinde insanı bayıltan bir ifade:

 

Gecekondu yapısı, bir üfürüklük eser,

Elbet beklenen rüzgar bir gün Kıble’den eser! Diye bir ifade kullanıyordu.

 

 

Ülkücü gençlik üzerindeki bedavacıları, bozucuları, davayı ifsat etmişleri bir an için üzerinden atmazsa, Necip Fazıl’ın ruhu Arapça kelime kullanmak istemem ama Muazzep olacaktır. Kahrolacaktır. Rahat uyuyamayacaktır.

Ne zamanki ülkücülük, “gerçek ruhunu anlayan kimselerin yönetimine girer, makam ve para peşinde olmayan kimselerin yönetimine girer!” işte o zaman Necip Fazıl mezarında rahat uyur. Nihal Atsız’lar rahat uyur. Hele hele Rahmetli Türkeş’in elli defa sohbetinde bulunduğumuz için O’nun tabirlerini düşünüyor ve bu gün kahroluyoruz. Ülkücülük işgalcilerin – bu vatanın evladıama, ülkücülüğe sırt çevirmiş işgalciler- elindedir.

 

 

A’dan Z’ye ülkücü kadrolarda bulunanların çekilmesi, yeniden sıraya konulmaları lazımdır.

..........................................

 

Necip Fazıl’ın şiirleri karşısında mest oluşum, O’nun kitaplarınıokurken zevkten baygınlık geçirdiğim, kelimelerini lezzetini tadarken uhrevi bir zevk aldığım doğrudur. Ama, bu gün O’nun genel düşünce sisteminde olduğum anlamına gelmez. . Bir insan bir davayı ancak onun kadar samimi tutabilir. Bu yolda ancak onun kadar başarılı olabilir. Bu cephesiyle Türk Milleti’nin canıdır Kısakürek.

 

Allah nasib ederse, Mehmet Akif’in yüce sanatını da bu sütunlarda okuyucuma sunacağım. Safahat’ın Türk İnsanı’nın evinde duvarda örtüsü içinde asılı kitaplardan olduğunu ispat edeceğim. Olması gerektiğini anlatacağım. O’ndaki yüce fikirleri, milletimize yararlı anlatımları sunduğumuz zaman gerçekten değerlerimizin örtülü bırakılmasının nasıl büyük zarar meydana getirdiğini görmüş olacaksınız.

 

 

NECİP FAZIL TAM ANLAMIYLA BİR DAVA ADAMIYDI

 

Benim için İnsanların en değerlileri arasındadır. Sanatçıların en yükseğidir. Sunduğumda göreceksiniz. Ziya Gökalp hakkındaki acı sunularınıtasvip etmiyorum. Aksine Ziya Gökalp’i seviyorum. Bunun gibi O’nun sevmediği bir çok kimse benim tarafımdan sevilebilir. Ama, değişmeyen tek kural şudur: O’nun dava adamlığı, manevi değerlerimiz ve milletimiz için mücadelesi bir cevherdir. O bir cevherdir. Şiirleri, hitabeti, tiyatroları Türk –İslam dünyasıiçin mücevherdir. Eşi emsali olmayan sanat eserleridir.

Bu mesele iyi anlaşılmalı. Bu bakımdan vereceğim örneklerde bana çok acı gelen tenkitlerini de göreceksiniz. Beğenmenin ötesinde hayran kaldığım tarafı ona ait sunduklarımın yüzde doksanını tutar.

Bir gün Necip Fazıl için bir yazı serisi hazırlama zorunluğu doğacağını bilsem, O’nun yanında olduğum günlerde bazı dökümanları bir yere ayırırdım. Biz bu adamların eteklerinden tutarken, bir gün onun isminden kendimize kazanç çıkarma duygusunu taşımazdık. Hangisi konuşmasında idealist vatandaşı tarif eder, yaşadığımız zamanınasıl değerlendiririz, diye düşünürdüm.

Yanında bulunduğumuz dava adamlarının telkinleriyle yönlenirdik. Geçenlerde Gazeteciler Derneği başkanı Ali Osman Sayın, ince zekasıyla konuşuyor, keyiflenmek için gırgırını geçiyordu:

(Necip Fazıl’dan uzun ve etkili cümle, Nihal Atsız’dan no yerine nu, öğreneceğine, ihtiyarlığında işe yarayan sermaye birikiminin kurullarını öğrenseydin ya!) demez mi?

Bana böyle söyleyenin haline bak. Derinkuyu Oteli’nin yerine bir diyeceğim yok. O bir kısmet. Ama, Derinkuyu’da satılan tarlalar karşılığıgazete çıkaracaklarına, İbrahim Efendi’nin oğulları kaput bezi alıp satsalardı,şimdi tüccarlıklarını genişçe yapacakları İstanbul’a nakile bile sıra gelmişti. O ‘na ne mani oldu? İstanbul Gazetecilik Okulunda okurken memleket meselelerini iyi öğrenen, Kızıl Kürtçülerin, aşırı solcuların yıkımını gören İsmet Sayın, halkına gerçekleri anlatmak için gazete çıkarmak yolunu seçmemiş miydi? Hem de ekmeğiyle davayı at başı yürüterek.

Ben ne yapmışım? Üslübumu, kelimeleri iyi seçerek etkili söylemek ve yazmak için elimde olmadan Necip Fazıl vari cümlelerim olmuş. Necip Fazıl bir tarafa, Burdur’da mahkemedeyim. Duruşma bekliyoruz. Şiirden filan açıldı.Ben de Hamlemizin Anahtarı isimli kitabımdan 4+4 hece vezniyle bir dava şiiri okudum. Orada bulunanlardan biri:

- Bu şiir Ozan Arif gibi yazılmış demesin mi? O’ndan çalmışın deseler de memnun olacağım. Ozan Arif’ten evvel ben bu satırları o heyecanla yazıyordum ama, o davasını dünya çapında etmesini bilmiştir. Bu bakımdan hepimizin gururudur. O’nu Almanya’da toplantılara sokmayan rezillerin yüzü kızarsın.

Velhasıl şiirimin Ozan Arif’le bağdaştırılmasına sevinirim. Demek ki, bir davanın insanları parelel türkü söylemesini becerebiliyorlar. Hele hele kurduğumuz cümlelerin Necip Fazıl üstadımızı hatırlatması da ayrı bir kıvanç meselesi. Şu var ki, Necip Fazıl ayarında cümle kurabilen yegane insan olarak, yegane eser olarak Şekspir’i gördüm.

Necip Fazıl ve Şekspir iyi ki birbirinin asırdaşı değil. Yoksa Necip Fazıl’ı taklitle suçlarlardı. Bildiğiniz gibi Şekspir uzun boylu bir kültürün adamı değildi. Ama. Necip Fazıl Yirminci asrımızda en kültürlü on kişi arasına giren kimsedir bana göre. Necip Fazıl’daki engin kültürü eserlerinden sunacağım kısa pasajlarda göreceksiniz. Ata Senfoni isimli eser bile N.Fazıl’ın engin kültürün ispatı bir eserdir. Ata Senfoni eserini okuyuncaya kadar at yarışlarını pek seyretmezdim. Bundan otuz senre evvel at beslemiştim. Gökçe Dede isimli Romanımda bunun yansımaları vardır. Ama, Ata Senfoniyi okuduktan sonra at yarışlarını meraklı gözlerle seyrediyorum. Allahın yarattığı bu güzel hayvanın o güzel halini seyretmek büyük zevk vermektedir.

O ve ben, Cinnet Mustatili, BatıTefekkürü ve İslam Tasavvufu, Namık Kemal, Reis Bey, Ahşah Konak gibi rast gele seçtiğimiz eserlerinden alınacak pasajlar okunurken kalbimizde sıkışma hissederiz.

Neden? Korkunç edebiyat ve fikir sergilenmesi vardır. Allah rahmet eylesin. Asil bir aileden, kültürlü bir aileden gelişi, hele hele bir davaya kendini adayışı Necip Fazıl’ı ulaşılmaz etmiştir.

 

NUMARANIN KISALTILMIŞI ANCAK VE ANCAK NU OLABİLİR

 

Deminki şakalaşma meselesine geri dönersek! Ne yapmışım? No, Fransızca numero’nun karşılığıdır. Numero Türkçeleşmiş, numara olmuş, onun kısaltılmışı no olmaz. Mantıki olarak nu dememiz gerekir. Buna riayet etmem mi aptallık.? Gözüm Ali Osman’ım. Bu Osman ÜÇER’e:

- Sensin, lidersin, şöylesin böylesin diyerek gençliğini yaşatmadınız. Hiç olmazsa ihtiyarlığında rahat bırakın da bildiğini işlesin.

Üstad Atsız hem yazılarımı vesile ederek bu kuralları bizzat öğretirdi, hem de dergisinde açıklamalar yapardı. Ötüken’in bütün sayılarını Milli Kütüphaneden bulup fotokopi alırsak sanırım hem bir çok delile ve hem de nostaljik değerlere sahip olacağız. Görünüşte önemsiz gibi olan nu ve no meselesi bana göre bir mantığın, bir gereğin ta kendisidir. Numero’ yu kısaltırsan tabiiki no çıkar. Ama, numarayı kısaltırsan ortaya nu çıkacağı tabiidir. Bu kuralı tatbik edenlere ne mutlu. Faks, maks deyip durmaktansa Belgegeçer deyivermek nasıl anlamlı değil mi?

 

BELGEGEÇER DERSEN DİLİNİ EŞEK ARISI MI SOKAR?

 

Gençlere rica ediyorum. Elinizden geldiği kadar Türkçe karşılığı olan kelimeleri kullanmayınız. Bizi zamanında Uydurukça meselesi yaratarak saptıranlar olurdu. Dil kurumunda dilci yok derlerdi. Konuşulan Türkçe önemli derlerdi. “Filan filan izahlarla Öztürkçecilere karşıharekete geçirmek isterlerdi. Söylenenlerin çoğu doğruydu. Konuşulan Türkçe ye sarılıp, bulgur yenirken dişe her şey dokunmasın diye biraz yüksek tutturmanın zaruretine inanırdık.

İyi de, muhafazakar geçinen bu insanların dile ihaneti Dil kurumu parelelindekilerden çok zararlı oldu. Batı’nın adamıbir adam başvekil olmuşsa, televizyondan halkın gözünün içine dolma kalemi sokarak İngilizce, Fransızca kelimeleri piyasa sürdüklerini unutmadım.

Sağcı geçinenler dil meselesinde duyarlıolmadılar. Belediyeleri ele geçirdiler. Bu meseleye hiç eğilmediler. Bakanlıkları ele geçirdiler bu meselelere hiç eğilmediler. Velhasıl ot geldiler ot gittiler.

 

İSİMLERE BAK, ÇOĞU ARAPÇA...

 

Dilcilerden Hacıeminoğlu gibi hocalarımıza, yazdıklarına inanıyoruz. Timurtaş’lar filan büyük hizmetler etmişlerdir. Ama, millet olarak dile gereken önemi verdiğimizi hiçbir zaman iddia edemeyiz. Dört idealist (Bu konuda ülkücü) gayretiyle de bu iş yürümez.İsimlerin çoğu Arapça, hukuktan tut, bütün sahalarda Osmanlıca denen melez dil hakim. Buyurun siz yargıç olun ve karara varınız.

Öyleyse öğrenen öğrenci olmak artı nottur. Karlı veya karsız yaşayışa gelince. Halimizden şikayetimiz yoktur. Üzüldüğüm şudur ki, hayatımız boyunca ya Komünist militanın, ya da sahte şeriatçı militanlarının rahatsız etmesiyle huzursuz olduk.

Daha acısını söyleyeyim mi? Hiçbir zaman bir karşılık ve yarar beklemedim. Niğde’de çocukluğum ve gençliğimde manevi değerler için mücadele verdiğimde yandaş sayısı önce hiç yoktu. Sonra bir elin parmakları kadar oldular. Ben, Sungurbey Sosyal Salonu’nda bu fikre, maneviyatçılığa bir gençlik verdim. Pişmanım. Neden mi? Bir ordu yetişsin derken bir istismar sürüsü yetişti. Bu bakımdan pişmanım.

 

KABA SOFTA HAM YOBAZ ORTALIĞI KASIP KAVURUR

 

Bedavacı, okumayan, gaddar, müfteri, müfsit sahte Müslüman görüntüsü veren bu insanlar manevi değerlerin zevkini katletti. Bu bakımdan onlardan duyduğum rahatsızlık Maocu ve lenincilerden duyduğum rahatsızlığı bu gün kat be kat geçmiştir. Onların okumuşu da iki yüzlü. Mücadele ettiler, halkıaydınlattılar diye örnek vereceğim isim sayısı bile yok denecek kadar az.

Var mı yok mu istismar. Bu mücadelemin sonucu bu olmamalıydı? Ödül böylesine adi olmamalıydı. Levh-i Mahfuz’dan başkada hesaplaşma ortamıgöremiyorum.

.....................................

 

Allah, mücadeleyi verirken eziyetlere katlanma duygusu versin.

Şimdi maziye baktığımda Siverekli, kendisini davalara adamış bir gençle birlikte (İstanbul’da Göz Doktoru. Operatör Sefer Ağaçhan’la birlikte bazen konferans konuşması için ardından koşuşum, kebapçılarda yarı doymuş yemek yeyişler, konferans salonlarında hop oturup hop kalkan bir genç olmaktan öte deliller getirirdim.

Operatör Dr. Sefer Ağaçhan yurtta Karyolalarımız altını biz yokken kontrol ediyor, boş şişelere rastlama korkusuyla devamlı surette olumlu yol çağrısı yapıyordu.

 

NECİP FAZIL’I DİNLEMEKLE AKÜYE BAĞLANMAK AYNI ANLAMDAYDI

 

Hele hele Üstad Necip Fazıl’ın nerede konferansı varsa bunu duyuruyor, hiç olmazsa, bazen, birlikte olmamızı sağlıyordu. Konferanslardaki insanı nefes nefese bırakan heyecan, konferans sonraları küçük kebapçılarda doyar doymaz yemeklerde Necip Fazıl’ın espirilerini dinlemek o zamanların akü göreviydi.

Çapadaki Yüksek Okul’un konferans salonu en çok arzı endam edilen bölgeydi. Ahmet Kabaklı, Necip Fazıl üstatların, yüz binleri hop oturtup, hop kaldıran fikirlerinin özeti bu konferanslarda dinlenirdi.

Her ikisi de değişik görünümde tik küpüydü. Hele hele Necip Fazıl kürsüye geldi de, tiklerini yerleştirme gayesiyle önce salonu iyice bir inceledi mi, eşi önderi bulunmayan gür ve güzel gür sesiyle konuşmasına başladı mı, kainatta bir başka ortam istemeden, kıyamete kadar aynı havanın devam etmesini hayallerdiniz.

 

ŞİİR ZEVKİ ALMAK İSTEYEN NECİP FAZIL’IN KENDİ SESİNDEN ŞİİRLERİNİDİNLEMESİ GEREKİR.

 

Günümüzde bir insan en iyi şiir nasıl okunur derse, Necip Fazıl’ın kendi sesinden şiirler okuduğu bantları elde etmesi gerekir. O ne Yarabbi? O ne okuyuş Allah’ım? Şiirden hiç hoşlanmayan bir kimse bile O’nun sesinden okunanşiirleri duydu mu, hemen şiir meraklısı olmak durumundadır.

Allah bazı adamları doğuştan sanatçı yaratıyor. Necip Fazıl için bazı yazarlar, tahrif edilen olaylarla küçümseme yoluna giderler. Halbuki, O, bir zirvedir. Bir zirveyi ise ancak bir başka zirve gerçeklere uygun olarak eleştirebilir. Bu bakımdan bir bayancığın kitabında Necip Fazıl eleştirmesini bir hücuma geçmenin zavallı bir örneği olarak kaydediyorum. İdeolojisi belli o bayanı aranızda çok okuyan ve bilen vardır.

Dejenerasyonu, beşinci kolu, masum milletimizin bağrına bağrına yapılan saldırıları ne güzel izah ederlerdi Yarabbi! Birisi Yazarlar Sultanı,Birisi de Şairler Sultanı ismine yaşarlarken layık görüldüler. Her ikisi içinde iftira kazanı, firavunlar devri fesadını gölgede bırakacak şekilde kaynardı.

 

NECİP FAZIL’IN RAHMETLİ BAŞBUĞA (İHTİLAL ÖNERİSİNDE BULUNDUĞU YAZILMIŞSA DA, BU İDDİANIN KUVVETLİ DELİLLERE BAĞLANMASI GEREKİR.

 

Allah her ikisine de rahmet eylesin. Ben her ikisiyle de sohbet ettim. N.Fazıl’ın ki, yukarda da söylediğim gibi fazla bilirim geçinmeden, soruşeklinde olursa iyi olurdu. Ama, rahmetli Türkeş’le birkaç defa bu vatan toprakları üzerinde seçimlere koşturdum. Bir yazımda geniş anlatmam lazım, CKMP’nin başkanlığını Rahmetli Akdoğan yaparken, benim yalnız olarak Adana Yol ayırdımına gidip, Mersedesle Ankara’dan gelen Altınsoy’un yanına, mersedesin’in önüne oturup gelmemiz var. Çukurkuyu gibi köyleri tarayarak geldik.

Merkez Kahvesi’nde, Niğde’de bir konuşması var. Bana ısrarla sordu. Niğde’de neden bahsedeyim diye, utanarak (Sarı Zarf) meselesinden bahset dedim. Türkeş’in belki de Niğdelilerin gönlüne yerleştiği ilk konuşması bu kahvede yapılmıştır. Bu hikaye saatler boyu anlatımla özetlenebilir. Ben burada, yukarıya atılan başlığa ışık tutmak için yazıyorum:

Türkeş belki kendi hanımı ile bile ihtilal meselesini konuşmayacak kadar bilinçli bir başbuğ idi. Yaşayacak olursak, olayların biraz daha eskimesi üzerine bu konuda bildiklerimizden anlatacaklarımız vardır. Ben adımın Osman olduğu gibi iddia ediyorum. Türkeş’le konuşmalarımın sonucunu söylüyorum. O 27 mayıs trenine bilme atlamayacaktı. Rayını şaşırmasın diye atladı.Öncelikle iyice başardı, hatta lider konumunda aktifti. Gel gör ki, Bab-ıAli’nin kurnazlarının fitlemeleri üzerine, Milli Birlik Komitesi içinde ki, rengi kırmızıdan dönenler daha uyanık davrandılar.

Bu konuda sonucu söylüyorum: Gerçekten DEMOKRASI HAYRANI İDİ.İNANCINI BU KONU da çok sağlamdı. Gereksiz ihtilal lafı edenlere Aksaray’daki bir hoş adamın seslenişlerini örnek verir ve nazikçe bu meseleyi mühürlerdi.

Necip Fazıl’ın hatırlatması üzerine verdiği cevap belki de dünyanın en nazik sözü olmuştur. İnanın laftan lafa geçmek istemem ama, uslübumu akıcı bulanlara gönderme yaparak, onların hatırına şu meseleyi de arz edivereyim.

Avukat Murat Bingöl’ün Barlarda duydum dediği bir yaygarası vardı. (Allah Rahmet eylesin):

- Güya yetmişli yıllarda Osman ÜÇER, hükümetin önünde sağ kolunu kaldırırsa, Torba Camiine kadar yüzlerce kol kalkarmış. Bu tabii ki palavra. Ve karşı hareketi hızlandırma siyaseti. İşte böyle bir latife de Rahmetli Türkeş’in huzurunda açıldı. Yanımızda Altınsoy var. Beyan şu:

- İşte başbuğum, Komanda kamplarının ilk yetiştirdiği bahadır, Osman ÜÇER bu.

Rahmetli Türkeş gülüyor. Ben O’nu üniversiteden tanıyorum. Diyor ve komando kampı meselesini didiklemiyor. Çünkü, alışmıştır. Kuru sıkı atanların davada ciddiyetinden daima şüphelenmiştir.

Bu iddiayı dinleyen ben, hayatım boyunca Fertek Kampı’ndan başka bir kamp görmediğimi, Rahmetli Hocam Hüseyin Gökalp’ le on gün kadar zevk içinde bulunduğum Kızılay kampını hatırladım. Erdinç Dinçer kardeşimin gazel okurken, Nedim’in:

 

Bir safa bahşedelim gel şu dili naşada,

Gidelim servirevanım yürü sada bade.

 

Diye başlayan ve devam eden şiirini okuduğum Kızılay Kampı’ndaki hayatım bir yana Komanda kampı nedir onu hiç görmedim ve yerini öğrenmedim. Bu başlığın noktasını koyuyorum. Demokrat Parti’den A.P.’ye, CKMP’den MHP’ye kadar yıllar boyu siyaseti gördüm ise de demokrasiye en aşık liderin Türkeş olduğunu iddia ediyorum.

- En kötü bir demokrasi, en iyi bir ihtilalden daha iyidir. Mealindeki sözün, (Anayasa kitaplarına geçeceğini) Sayın Türkeş’in yüzüne karşı söyleyen de bendim. Allah sağlık verirse Türk Milliyetçiliği hareketini bir gün yazacak olursam, mücahitlerin enşanlılarıyla, Kabak tarlalarının çürümüş kabaklarını yazmayı becerip beceremeyeceğimi şu anda pek bilmiyorum. (Çine giden parti başkanı ve Başbakan yardımcılarını...... da unutmadan bir not etsem mi ki?) (Doğu Türkistan Çin’in ayrılmaz parçasıdır ve orada nişan alıp vermeler.)

........................................

 

NECİP FAZIL’IN YASSI ADA İFADESİ’Nİ HATIRLIYORUM

 

Ben derim ki, Yassıada Mahkemesi’nin bantlarını, çekilen filmlerini bu gün yayınlamalı. Yarın utançtan şunu diyecekler:

Filimler ıslak yere atılmış, sonra da güneşe atılmış, hep silinmiş!

- Hoppala!.......

- Hukuk öğrencileri Yassı Ada Mahkemelerini santim santim seyretmeli. Yassı Ada Mahkemeleri’nin filme alınışının başında Niğdeli Bir Astsubay’ın bulunduğunu hatırlıyorum. Bir hatıramda anlatmıştım. Bir gün salona en önde ben, arkamda Ali Cengiz Özdemir, onun arkasında Celal bayar, O’nun arkasında Menderes ve diğerleri.

- Bu iş nasıl oldu dememeniz için tekrar yapayım. İki gece uykusuzluktan sonra gittiğim Yasıada’da, öğleyin sandiviçleri yiyence vapura geçtik.

Kırk sekiz saat uykusuzluktan dolayı orada uyuklayıp kalmışız. Anans üzerine vapur boşalmış ve duruşma salonuna herkes girmiş. Nasıl olduysa bir üsteğmen mi, yüzbaşı mı bizi uyuklar görünce, elindeki sopasıyla bağrımıza dürttü. Uyandık. Koşun duruşmalar başlayacak! dedi. Vapurdan tapır tapır atlayınca, (meğer o sırada S A N I K L A R geçiyormuş.) üzerimize sanırım yirmi hafif makinalı çevrildi.

Ben Ali Cengiz CHP’li olduğu için ondan, O’da benden şüphelenmiş olmalı. Meseleyi anlayamadık. Sonra uyandıranın seslenmesi üzerine (bırakın gelsinler!) diye bağrışıldı. Dediğim gibi salona en önde ben, sonra Ali Cengiz, sonra Celal Bayar, sonra da tarihin şanlıMenderes’i girdi. Çekilen filmlerde bu an mutlaka tespit edilmiştir.

Her neyse Necip Fazıl’ı ifadeye çeken Başol, adalet adına yüz kızartıcı bir tutumdaydı. Konuşturma yok, hakaret var. Hele o Egesel.. Bir Mahkeme’nin savcısı değil, adeta....

.....................................

 

Pek önemli bir adam değilken, bunca hatırayı yazacak zaman bulamıyoruz. Bir de bana soruyorlar:

--Yahu bu kadar uzun yazıları nasıl yazıyorsun?

- Allah için, vatan için, fikir için, ülkü için; sosyal adalet için yazacaklarımı tam olarak yazabileceğimi bilsem sanırım onlarca sene, bilgisayar başından kalkmamam gerekir. Allah rızk teminini kolaylaştırsın, anlatım kabiliyetini artırsın. Ne diyelim zenginlik, şöhret peşinde değiliz. Milli davalara noter kılığı ile tespitçi olsak yeter.

Velhasıl Necip Fazıl o baskı da Menderes için, eski D:P.liler için minnettar kalınacak doğru ifade vermişti.

Menderes’in asıldığı gece, (İslam kadını’nın gördüğü rüyada Peygamber efendimiz, Menderes meselesi gerçekten iyi bir anlatımla yoruma tabi tutulması) gerekir.

Adım adım gezdiğim Ege’de Rahmetli Menderes’in AYYILDIZ Çetesi’ni kurduğu topraklarda halen derin bir musikinin vatanperverilerin kulaklarında nasıl çınladığını uzun uzun anlatacağım günler gelecektir.

.....................................

 

DEVİRLERİN GENÇLİĞİNE ÖNDERDİ NECİP FAZIL. FİKİRLERİNİ YAŞAYARAKİSPATLARDI...

 

Bağırlarını bu milletin manevi varlığının meselelerini savunmak için acımasız saldırılara karşı açık bırakan bu fikir ve dava adamları aşk derecesinde seviliyorlardı. Milliyetçi Gençlik, Mücadeleci gençlik, Milli Görüşgençliği, A.P. gençliği (!) gibi gençlik bölümlerinin fikir ve dava beslenme kaynağı arasında bu iki isim asgari müştereklere sahip ve en önde gelirdi.

Türkeş, Nihal Atsız’ın özel bir yeri olduğu için onu sıralamaya dahil etmiyorum. Ama, Peyami Safa’lar, Feridun Fazıl Tülbentçi’ler, Ali Fuat Başgil’ler, Ergun Göze’ler, Cevat Rifat Atilhan’lar, Nurettin Topçu’lar, Osman Yüksel Serdengeçti’ler, gibi onlarca isim onları takip ediyordu. Ömer Seyfettin eserlerinin, Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun eserlerinin de olumlu etkilerini anmazsak haramzadalık ederiz. Hele hele on kuruştan satılan formalarla biriken Karacehennem İbrahim, Hacı Murat, Şeyh Şamil, Yörük Ali, Çakırcalı gibi eserlerin yazarları, isimsiz nice kahramanları da zikretmek gerekir. Bu isimlere benzer bir ismin, daha önemli bir ismin Türkiye’de hakkında ilk kitabıyazmış olmamı Allah’ın bir lütfu sayıyorum. Mihrali BEY, inşallah yakında temin edeceğim bir sanatçının çizgisiyle ÇİZGİ ROMAN haline gelecektir.

Bildiğim Mihrali BEY’i kısa kısa anlatıp çizgi romanını hiç olmazsa ilimizde yayınlayabilirsek, Milli Kahramanlara olan borcumuzu bir nebze ödemiş sayacağım kendimi.

Yukarda sayılanlar öğrenim yuvalarında kökünü bulan deryalardı.

Halkın ayrıca Hazreti Ali ve Battal Gazi üzerine yazılmış eserleri ve benzeri kahramanlık destanlarını besin kaynağı yapışı ayrı bir manzaradır. Gökçe Dede’nin ülkesinde incelediğim ve arz ettiğim Battal Gazi gibi eserler ise bir neslin, nesillerin hareket ve enerji kaynağı niteliği vardı.

Büyük Dava adamı, bilim adamı, Erol GÜNGÖR Profesör hizmetleri sayılıp dökülmekle bitmez.. Dil sahasında Timurtaş Hoca’nın ve Necmettin Hacıeminoğlu’nun ve benzerleri gençliğin bağrına sevgiyle yerleşmişisimlerdi.

 

SEKSPİR VE NECİP FAZIL. KÖŞE TAŞLARIDIR.

 

Sözü Kabaklı ve Necip Fazıl’a geri döndürelim.

Bir Fransız’la sohbet etsem, dünyanın en büyük edebiyatçılarınısay dese, sanırım benim en önde sayacağım iki isim: Şekspir ve Necip Fazıl olur. Şekspir üslubuyla ve işlediği konularla şöhret oldu. Necip Fazıl ise, gençliğindeki rüzgarlı günleri atlattıktan sonra Köroğlu ’nun atının KADERİYLE AYNI KADERİ PAYLAŞTI VE ÖLÜMSÜZLÜĞÜ seçti. O ne demek? İslam’a hizmet. İslam’ın hamlesi. İslam’ın mahiyeti. Yüceliği. Bu bakımdan sanat benzerliği varsa da davası bakımından Necip Fazıl hiçbir zaman Şekspir’ le mukayese edilemez tabii.

Gençliğinde yaşadığı rüzgarlı devirler zaman zaman hayatına gölge oluyor, o ondan kurtulmanın mücadelesinin destani örneklerini veriyordu. Yirmi yaşın insanları biz Necip Fazıl gerçeğini tanırken, günü gününe eksi ve artıların kolleksiyonlarını yapıyorduk. Şahsen benim bu konudaki izlenimlerimin en önemli besleyicisi Risale-i Nur talebesi olan doktorumuzun gayretleridir. Risalei Nur talebelerinin bilfiil mücadelede saklandıklarısabitse de, bir çok sahada hizmetlerini inkar etmemek kadirsinaslık olur. Takdir Allah’ın.

 

AHİRETİN TARLASI MESELESİNİ İYİ KAVRAMAK GEREKİR

 

Belli zamanlarda, Kızıl Kürtçüler’e, Komünizm’e karşı verilen direk mücadelelerde adları ve sanları okunmayan fikir cereyanlarının, isimlerini burada saymayı zül saydığım tarikat bozuntularının günahını Levh-i Mahfuz sayıp döktükçe bir çok yüzün nasıl kızardığını yaratıklar olarak görme zamanımız gelecektir.

Mademki her iki dünya, her iki alem birbirinin devamıdır, öyleyse Levh-i Mahfuz’u kimse küçümseyemez. Öldükten sonra yaşamak isteyenlerin tek mihenk taşı Levh-i Mahfuz’dur. Bu dünya mademki Ahiret’in tarlasıdır, herkes elinden geldiği kadar sınavında başarı göstermeye çalışacak, gerisini de gerçek alemde mülahaza etmeye çalışacaktır.

Ne yalan söyleyeyim, bu dünyadaki imtihan o kadar karışık, o kadar girift, o kadar bilinmezlerle dolu ki, ben büyük başarıyla bu işi yapıyorum diyenler ve zannedenler yanılmışlıklarını tasvire çalışıyorlardır.

 

BİR DEVİRDE KUR’AN HAKİKATLERİ DAİMA SAKLANDI. SANIRIM ARTIK GÜNÜMÜZDE ALENİLEŞECEK VE ÇOĞU KİMSENİN GÖZÜNÜN ÖNÜNDEN PERDE KALKACAKTIR.

 

Kur’an’ın gerçek yorumunu nesillerden uzak tutanlar, başgünahkarlardır. İsterlerse alim kılığına bürünsünler. Kur’an’ı matbaadan, kütüphaneden, aile tartışmalarından uzak tutan yobaz zihniyet maalesef günümüze gelinceye kadar en etkili bir düşünce sistemi olarak nesilleri bocalatmıştır. Halen de bocalatmaktadır.

Kutsal kavramları ve maddeyi büyük bir ustalıkla uhdesine alanlar, rezil insanlardır. Kolaycıdırlar. Okumazlar bilgisizdirler. Biri, sosyal adalet meselelerini istismar eder, zevk ve sefa içinde yaşar, fikirlerini hayata kazandırmaz. Yaşayışı ile fikirleri birbirine uymadığı için burunlanır. Diğeriyse maddeyi en ince teferruatına kadar sömürürken, etrafında bir kara alem kurmanın en alçak zeminlerini araştırır.

Bu sebeple kitleler gerçekleri bilmeden suçlama, yönsüz tavırlarla ayırımcılığın en korkunç manzaralarını gösterirler.

.................................

BÜYÜK DOĞU BİR MEKTEPTİ. O ADI İSTİSMAR EDENLER VEBAL ALTINDADIR. BİR DEVRİN SAVUNMASINDA BÜYÜK DOĞU’NUN HİSSESİ BÜYÜKTÜR.

 

Yoğun dersler arasında Risalei Nurlar’ın bütün bölümlerini kütüphaneme talebe harçlığıyla kazandıran Ağaçhan, Üstadımızın “N. Fazıl”yaşayışının bir aynası oluyordu bana. Herkes onun fikirlerini süt yerine miğdesine gönderiyordu. Nurlusu, Süleymanlısı, Işıklısı, Mücadelecisi, Kadirisi, .... hepsi coşkunlukla onun makalelerini, eserlerini ezberliyordu.

O ne mecmuaydı öyle? Her satırını içer gibi okurduk. Yazılar, yazılar.. Hamle, aksiyon, enerji doluydu. Çizgiler, okuyucuların tümünü büyülerdi. Devrin siyasilerini külfakış ederdi. Maymun resmiyle bir ünlüyü yan yana koymaktan ve benzerliği izah etmekten zerre çekinmezdi.

Dergi kapağında kulak resmini koymuş...

Ve olay olmuşmuş. Gel gör ki, Büyük Doğu o günlerde Türkiye’ye düşmüş ateş topu gibi gönülleri yakar fikirlere yatak olur, despotizme karşı vurulmuş bir hançer olurdu.

Bir gün, Cumhuriyet’i yıkmak isteyenlerin Büyük Doğu ismini alet etmelerinden dolayı miğdem nasıl döndü anlatmak mümkün değil. Kanser kaplamışbir miğde bile bu kadar sarsılmazdı. Memleketin fikir ve haysiyet kaynağıyazarının dergisinin ismini alet ederek yıkıcı teşkilatlar kuranların yüzüne balgam tükürmeyi ihmal eden bir nesil nasıl gelebilirdi?

Hepsi İngiliz oyunuydu. Hepsi Rus ve Amerika oyunuydu.

Necip Fazıl, zamanında İslam Dünyası’nın en kuvvetli ismiydi.Şair, yazar. Mütefekkir. Şiiri, tiyatrosu, makalesiyle bir abideydi. Tasvir denilen sanatın en muazzam örneklerini ortaya koyan bu insanın evliya uhreviyetine eşit bu sanatı, gelmiş geçmiş yazarlara mihenk taşı olacaktır.

 

GÜLDÜRÜ UNSURUNU İHMAL ETMİŞTİR.

 

Şu satırları yazan fakir kalem sahibi olarak düşünüyorum. Yazdıklarımdan dolayı Necip Fazıl’ın karşılaştığı eziyetin onda biri ile muhatap olsam, sanırım pusulayı şaşırırız. İşte Necip Fazıl’ın büyüklüğü.. Esprinin şahını ürettiği halde eserlerini dram, trajedi tarzında yazmayı tercih eder, güldürü unsurunu küçümserdi. O, O’nun sahasının özelliğidir. Şu satırlarıyazan kimsenin düşüncesine göre ise, en ciddi söyleyişleri bile güldürü unsurundan uzak tutmamak gerekir.

Kafasının evvelden beri büyük olduğunu kabul ederdi. Esprilerini hatırlıyorum bu konuda. Buna eserlerinde de rastladım.

Bir yazarın, bir şairin, bir tiyatro yazarının bu kadar genişmalumat sahibi olmasının örneklerine rastlamamışsınızdır. Bir tek Abdülhamit kitabını okusanız yine aklınız durur. Yetmiyor mu At’a Senfoni kitabı bile akıl hafsala durdurur.

NECİP FAZIL İSMİ BÜYÜK BİR İSİMDİR. YİRMİNCİ ASRIN ONLARCA YILINA DAMGASINI VURMUŞTUR.

 

Necip Fazıl ismi çok büyük bir isimdir. Yirminci asırda onlarca yıla damgasını vurmuştur. Fikrin tekamülü söz konusuysa, onunla yüzdeyüz hemfikir olunmayan konularda bile onun bir şiiri, bir makalesinden bir cümlesi, bir tabiri, kullandığı bir kelime hayatınıza temel direk olabilir. Allah herkese öyle mütefekkirliği, öyle şairliği, öyle yazarlığı ve öyle dava adamlığını nasib etmez.

Bu bakımdan milletin büyük bir kısmı Necip Fazıl dendiği zaman saygı demetiyle bir bütün haline gelirdi. Halen de renkli ekrandan kendini bazen kurtarabilen ve düşünenlerden çoğu Necip Fazıl dendi mi saygı duyarlar.

 

MENDERES SEVGİSİ EBEDİ GÖNLÜNDEYDİ, ÜLKÜCÜ GENÇLİK SEVGİSİ SON HEYECANIYDI.

 

İçindeki Menderes sevgisini aşikare dökerdi. Sonra sonra onların dava adamlığındaki acizleri üstadı bunalttı. Siyaseti iyice mercek altına aldı.Çok şeyler vaat ederek ortaya çıkan kadrodaki iki yüzlülüğü, ruhsuzluğu açık seçik yazdı ve Ülkücü gençliği yegane ümit veren gençlik olarak takdim etti.

Ne bilsin günün birinde onun da karanlık yönetimler önünde külfakış olacağını. Eğer Necip Fazıl’ı bu gün diriltmek isteyen gerçek fikir adamları varsa., Ülkücü gençliğin 1972 lerdeki aktivitesini kazanmasınısağlaması gerekir. Yoksa bir varmış bir yokmuş hekayesiyle aynı hikaye aynıtorbanın içinde.

Gerek hitabet ve gerekse fikir yönünden fukara durumunda liderlerin Ülkücü gençliği bitme noktasına getirmesi, günümüzde Necip Fazıl, Nihal Atsız, Türkeş ihtiyacını iyice kamçılamaktadır.

Mutlaka beynelmilel derneklerin yönetiminde olan bitirme ve çökertme çalışmalarını anlayanlar, ifşa edenler Türk’e ve İslam’a en büyük hizmeti yapacaklardır.

Necip Fazıl, Türk Tarihi’nde eşi önderi az rastlanan bir yazardır. Kelimeleri o kadar büyük bir nakış ustalığıyla nesre ve şiire, tiyatro yazarlığına malzeme ederdi ki, akıllar durur, her kelime ayrı bir enerji ve beyine yerleşen sağlık alameti olurdu.

O’nun en büyük muarızları bile, O’nun kelimelerindeki sihir sebebiyle beyinleri döner, O’na değil hücum etmek, keşke saflarında olsaydıdualarını ederlerdi.

O kadar etkili yazardı ki, nesirleri okunanın, şiirleri okuyanın kanı hayatındaki en kaynak şekliyle seyir ederdi. O’nun anlattığı davayı bu anlatımla öğrenen kimsenin yokluk aleminde kaybolması imkansızdı. Hele konuşmaları. Bir gün Çapa konuşmasından sonra kendisine hürmetlerimi arz ettiğimde:

- Konuşmam etkili miydi, etkisiz miydi, bunu yetişecek neslin aksiyonu belirleyecektir! mealindeki izahını hiç unutamıyorum!

 

GÜNÜMÜZDE NEDEN NECİP FAZIL- NEDEN OSMAN YÜKSEL SERDENGEÇTİÇIKMIYOR?

 

Günümüzde neden bir Necip Fazıl, neden bir Osman Yüksel Serdengeçti çıkmıyor? Amerika’ya dayalı tarikatların adamlarının ucuz kahramanlığı, debdebe içinde yaşayan, trilyonları açık göbeklere döken günümüzdeki adamların mevcudiyeti ile, kuruşsuz büyük davaları yürütenler arasındaki farkı anlayan beyinlerdeki sigorta atmaları tarif mümkün değildir.

 

NECİP FAZIL YANARDAĞI’NIN LAVLARI MÜNBİT OVALAR MEYDANA GETİRMİŞTİR...

 

 

Bir çok tarikatçının esrarengiz bir şekilde uyuşmasına rağmen, Necip Fazıl nasıl bir tarikat üyesiyse, uyuşma yerine kaynayan yanar dağ hunusi gibiydi. Etrafındakiler yanar tutuşur, öyle münbit ovalar meydana gelirdi ki, bu yanardağ lavlarının böyle olumlu madenler çıkardığına aklınız ve mantığınız durur, hayran kalırdınız.

O, bir gençlik uğruna yıllarını verdi. O gençliğin özelliklerini din kitabı ciddiyetinde tayin ederdi.

 

 

MİLLİ VE MANEVİ DEĞERLER KOLLEKSİYONU SAFAHAT’I İHMAL ETMEYİNİZ.

 

Safahatı olan, davası yüce, yaşayışıyla İslam’ı ve Türklüğü temsil eden Bir Mehmet Akif için söylenecek cümlelere zarar gelmesin diye üstadımız Necip Fazıl’ı Osmanlıca kelimelerle anlatmakta biraz tereddüt gösteriyoruz. Çünkü yakın tarihte yaşayan dahileri anlatırken hakkı teslimde zaaf göstermemeliyiz. Herkese hak ettiği anlatımları eşit paylaştırmamız gerekir. Bir Safahat, bir destandır. Bir sanat abidesidir. Bir Mehmet Akif yirminci yüz yılın mücahit evliyasıdır. Bir Çanakkale şiiri, Kur’an’dan, hadisten sonraki anlatımdır.

Bir Mehmet Akif öğreniniz. Yalnız İstiklal Marşı’ndaki felsefesiyle bile, Atatürk Milliyetçiliği’nin hedeflerini yakalamıştır. Seyfi Baba’sındaki sosyal adalet arzusu, Çanakkalesi’nde ki Milli duygular, Safahat’ın her satırındaki milli ve manevi değerler kolleksiyonu anlatım kabiliyetlerinin üstüne çıkar.

Peki, Necip Fazıl’ın saymakla bitmez eserleri, şiirleri, tiyatroları nedir? Aynı zincirin halkalarıdır. Öyleyse bu insanları anlatmaya kaktınız mı, cümlelerin onların ortak tarifi olduğunu hiçbir zaman akıldan çıkarmamak gerekir. Çektikleri ıztırabın birbirinin akrabağsı olduğunu unutmayın. Mehmet Akif’in İstiklal Savaşı esnasında cami kürsülerindeki hitabının kutsiyetiyle, Necip Fazıl’ın yaşadığı zamanda Türk’ün maneviyatına yapılan hücumlara karşı bağrını germesi arasında pek önem farkı yoktur.

Hepsinde hedef Büyük Türk Milleti’nin müdafaası söz konusudur.

Çilesi kutsaldı. Iztırapları zaferlere gebeydi. Zaferleri en namlı şölenleri ihtiva ederdi.

 

EVİNİZDE NECİP FAZIL’IN KENDİ SESİ’YLE ŞİİR OKUDUĞU BANTLAR YOKSA KAYIPTASINIZ DEMEKTİR.

 

Teypte sesinin bulunması büyük bir şanstır. İnanmış adamın sesinin çıkışı, ahengi bu bantlarda günümüz gençliğine aynı heyecanın aktarılmasınısağlayacaktır. Evinizde, Necip Fazıl’ın kendi sesiyle okuduğu şiir bantı yoksa kayıptasınız demektir.

Niğde’de bir genç araştırmacıya ihtiyaç var. Necip Fazıl ve Niğde meselesini incelemeli ve aydınlığa çıkarmalı. Burada nasıl yargılandı?. Neler oldu?. Nasıl geldi, nasıl gitti! Nasıl Hapis yattı? Araştırmacılar. Haydin hele biraz kıpırdayın yahu?

Gençlik arasında Nazım Hikmetle Necip Fazıl espirileri dalga dalga yayıldı. Nazım Hikmet’le Yahya Kemal yakınlığının akrabağlık ilişkisini (!) Nazım Hikmet’in arkadaşları 1950 lili yıllarda nasıl yazdılar. Şahsen benim arşivimde bunların bütün dökümanları vardır. Bir ifşaatta bulunayım mı? Yaşım, enerjim benim kendi arşivimi tasnif edecek enerjiden mahrumum gibi gösteriyor..

Nazımın annesiyle, Yahya Kemal’in aşkının, yaşayışının anlatılışıVala Nurettin tarafından destan gibi sunulmuştu. Nazım Hikmet’le Necip Fazıl’ın Bahriye Mektebinde Ahlak ve namus üzerine münakaşası akılları durdurur niteliktedir. Rıza meselesi, maddi acı meselesi gibi.

 

NAZIM HİKMET’İ VALA NURETTİN ANLATMIŞTI...

 

Vala Nurettin bu anlattıklarımı hangi dergide yazmıştı?

Olsa olsa Gökçe Dede serisini ilerletebilirim. Dünün, fikirlerin tarihinin, 1950’den günümüze kadar ki meselelere ışık tutacak arşivimi benim neslimden gelen birinin mi, yoksa, davası sağlam bir genç mi aydınlığa çıkaracak onu bilmiyorum. Şu kadarınısöyleyeyim, Türk-İslam kültürünü aydınlığa kavuşturacak kitaplar ve dergi, gazete sayfaları alabildiğine çok. Mutlaka bilgisayara işlenmelidir.

Birileri gelir de helva kağıdı olarak değerlendirirse ona da bir diyeceğim yok. Bu belgeler mevcut olmasına rağmen Avrupa Birliği meselesi karşısında bu kadar suskun bir halkın, fikir kaynakları konusunda beslenmesini meselesi benim için artık çok orijinallik sayılmamaktadır.

Türk Milleti’ni bitirmenin cephelerde olamayacağını bütün dünya pek iyi biliyor. Etrafı şekerlenmiş, zehirlerin Türkler ’e nasıl sunulduğunu genç kalemler delilleriyle ne zaman anlatacaktır?

Velhasıl, Necip Fazıl bir devrin aküsüydü. Etrafındakileri yaktı,kül etti. Bu küller rüzgarla savruldu. Anadolu’ya yayıldı. Komünizm’in tarihi saldırısına kalkan oldu. Türk İstiklali’ni korumada motor güç oldular.İstismarcılar, kendilerini O’nun maneviyatının devamı sayan birileri de vatan düşmanlarının parelelinde Türklük ve İslamiyet değerlerini berhava etmeye çalıştılar.

İki yüzlülükleri devamlı Türk aydını tarafından bilindi ve açıklandı. Ama, siyaset kargaşası başlayınca dağıtılan para, yapılan istismar, vaatler o kadar iriydi ki, gerçekler her zaman ört bas edildi ve harabatlarınıkimse önleyemedi.

 

NECİP FAZIL SON DEMDE EMELLERİNİ ÜLKÜCÜ GENÇLİĞE BAĞLAMIŞTI.

 

Necip Fazıl bu korkunç teşkilatın, gerici ve istismarcı yürüyüşün milletin başına bela olacağını biliyordu. Can kurtaran simidi olarak Ülkücü Gençliğe sığındı, probogandasını yaptı, himayesine aldı. Anlattı. Ama, ömrü vefa etmedi. Kimin nasıl nerede olması gerektiğini Büyük Doğu’sunda açık seçik yazamadan çekip gitti.

Üstadım Necip Fazıl’ın “Bir Adam Yaratmak!” adlı eseri dünya çapında bir eser. Sağ olsunlar Devlet tiyatroları temcit pilavı gibi sık sık bu eseri sahneye koyarlar. Bence bir yasak savma olayı söz konusu. Sık sık Reis Bey’i sahneleseniz olmaz mı kuzum? O zaman fincancı katırlarını mıürkütürsünüz? Nazımı ve yandaşlarını sık sık gündeme getirirken, N.Fazıl’ın Reis Bey’ini, Ahşap Konağını neden sık sık sahnelemezsiniz?

Reis Bey bir adalet mekanizması için temel bir kültür eseridir. Bu eseri televizyondan Nazilli’de ve Niğde’de halkıma sunduğum için mutluyum. Bir Ağır Ceza Reisi’nin peşin hükümlülüğünün, kanun hakimiyeti konusunda, suçluların cezalandırılması konusunda mutlaka şedit ceza ile cezalandırma fikri kendisine neye mal olacağını maalesef bilememiştir. Merhamet denen şeyin adaletin hangi taraflarında geçerli olduğunu bu eser dolayısiyle bilebilirsiniz.

NECİP FAZIL, REİS BEY İSİMLİ TİYATRO ESERİYLE

TÜRK TİYATROSU’NUN ZİRVESİNE OTURMUŞ BULUNAMAKATADIR. BUNU, BU YARGIYI KABUL EDEN AYDINLAR ARANMAKTADIR.

 

O eserdeki, bitirimhanelerin iç yüzü. Kötü bilenen insanları iyi etme şartları. Necip Fazıl yer yüzünde sırf bu eseriyle arz-ı endam etseydi, yine dünyanın en büyük yazarları arasına girerdi.

Ahşap Konak’ta üç nesil arasındaki kültür farkı. Bu mesele ancak bu kadar ustaca işlenir. Bu eser tiyatrolarımızda oynanırsa, ilericilik adıverilen dejenereleşmenin sırrı ortaya yayılıverir.

Türkiye’de gerçek şudur. Düzenin iplerini elinde bulunduran aydınlar halkın uyanmaması için bir takım yasak savmaları pek iyi bilirler. Devlet Tiyatroları’nın nasıl yanlı eserler koyduğunu gizlemek için bazen de Necip Fazıl’ın “Bir Adam Yaratmak!” isimli eserini sahneye koyuverelim yahu! Gözümün nuru ne olur binde bir de AHŞAP KONAĞI SERGİLESE YA. Yooo. O zaman oynanan oyunlar, nesiller arasındaki uçurumlar belli olur da adama niye tedbir almıyorsunuz, yarı aydını ayıktırmıyorsunuz, derler.

Benim kitaplığımda Ahşap konak vardı. Defalarca okumuştum. Bir dostum almış, unutturmuştur. Piyasaya baktım yenisini bulamadım. Eskisini bulamadım. Allah rızası için elinde bu eserden bulunan bana versin fotokopi çekip vereyim.

 

VATANSIZLARI KİM MEŞHUR EDİYOR ?

 

Bir kısım Bab-ı Ali basını maalesef Türk’ün menfaatleri üzerine görev görmüyor. Bütün görevi (bu milleti nasıl Batı’nın uşağı yaparım?) diye düşünmekte ve çırpınmaktadır. Basın hürriyeti bu demek değildir.

Vatanın asıl davalarına milletin çoğunluğu sahip çıkamamaktadır. Particilikle başıdönmüşler, geçim sıkıntısıyla beyni sulanmışlar, milli ve manevi değerleri tanımadıkları için kim neyi daha kuvvetli proboganda ederse o yoldan ayrılmamışlar maalesef çoğunluktadır.

Din diye, Emevi yaşantısını tanımış yüz binler, çocuklarını güzel sanatlara gönderecekleri yerde, hiç biri denetimi bulunmayan KURAN KURSLARINDA BEYİNLERİNİN ESKİMESİNE SEBEP OLMAKTADIRLAR. İslam’ın aktivitesi yerine, yobazlık kanunları esasmış gibi sallan yuvarlanla meşguller en öndedir. Necip Fazıl KISAKÜREĞİN:

-KABA SOFTA HAM YOBAZ TARİFİ SANKİ BU GÜN PARTİLEŞMİŞ, İLKELEŞMİŞ, SALDIRGANLAŞMIŞ VATANIN VE MİLLETİN İNCE MEFAATLERİBİR TARAFA, YIKIM, MİLLİ BİRLİĞİ BOZUCU DAVRANIŞLAR ÖN SAFA GEÇMİŞTİR.

Bu saflıkları düşündükçe kahrolursunuz.

Yazılarımızda bazen kendimizden bahsediyorsak bunda nefsimizin hissesi yüzde ondur. Yemin ederim yüzde doksanı milli ve manevi değerleri ibadet sayarcasına savunuculuğa soyunmuş insanların garipliğini aksettirmek, olayların tarihi perspektifini göstermek için istiyorum, arzuluyorum.

Maoculuğa, leninciliğe, Moskofçuluğa, Masonluğu ve onların alt derneklerine karşı verdiğimiz mücadelede üstüme salınan ayak takımı hiç bir zaman, (yobazların ayak takımı kadar) bana zarar vermedi. İşte siz gerisin yorumlayın.

Demiştik ki, Necip Fazıl’ın büyüklüğünü anlamak için, O’nun karşısındakilerin yapısını iyi bilmek gerekir. İşte size misaller. (Benim Vatanım Moskova diyen, Moskova’nın o günü hükümetini Türkiye üzerine kışkırtan, votkayla kafa tütsüleyip, Kore’de savaşan Türk Askerine :

- Teslim ol Mehmet! diyen bu insanlarşimdi dünya şairi diye tanıtılmaya çalışılmaktadır. Çoğunluğu yarı aydın olan etrafımızdakiler bu yutturmacılara karşı durmuyorlar. Babı ali ne sunarsa onu hemen yutuyorlar.

Yobazlar demiştim. Gençliğimde karaladığım on makaleden biri Türk İnsanı’na yobaz diyenlere karşı saldırı makaleleriydi. Yanılmışım. Bir nazik insanın kimseye en ufak üzücü bir sıfat yapıştırmasıahlaken uygun değildir. Şu var ki, söz konusu olan millet ve devlet hayatıysa, bir takım sahtekar kişilerin kimlikleri net olarak aydınlatılmalıdır.

O zaman böyle şey olmaz derken, (yobazlığın organize bir kuvvet olduğunu) şimdi artık gerçek sayıyorum. Arkalarında Arap Petrolşeyhlerinin sermayesi var. Atını kullanan Kovboy Kaddafi’nin desteği var. Amerika var, Rusya var. Var oğlu var. Beni hayatta en çok yaralayan, Müslümanlığıyüzüne peçe yapmış, vatansızlardan azgın bir takım, bir kısım kullanılan cahil vatandaş olmaktadır.

Bu yürek parçalayıcı bir faciadır. Bu bakımdan bu yazı serimizi süsleyeceğini ve değer katacağını umduğumuz bir yazıyı bu seri içinde sunuyorum. Yazarı, benim avukatı olduğum, Allah nasib etseydi 1964 lerde sütun arkadaşı olmam gereken Ergun Göze’dir. Daldan dala atlamamak için şu gerçeği bir sunayım. Kısa hikayeden sonra GÖZE ’ye gelelim.

1960 güzünden beri İstanbul’da öğrenciyim. Kadırga Yurdu’na Niğde’nin Sesi gazeteleri gelmektedir. Ötüken tabii ki, çoğu kimsenin elinde. Makalelerim milliyetçi ve maneviyatçı olduğu için yurtta öğrenciler arasında el kadar gazete elden ele dolaşmakta ve okunmaktadır.

 

O DEVRİN FİKİRLE UĞRAŞAN MEŞHURLARI, SONRADAN MEŞHUR OLMUŞLAR KİMLERDİ?

 

Aydınlar Kulübü’nde Hasan Korkmazcan, Rasim Cinisli, Türk Gençliği’nin İstanbul’da ki esas lideri ve sessiz insan, mütefekkir Niyazi Özdemir (Zaman Gazetesi yazarı çeşitli fikri eserleri ve romanları bulunan Adapazar-Akyazı Kazası’ndan Mehmet Niyazi Özdemir, hepimizin o zamanki fiili lideri) ile Niğde Savcılığı da yapmış Ali Karcı, Ankara valiliği, Antalya valiliği, bakanlık yapmış Arıkan Bedük, Meclis Başkanlığı yapacak Başbakanlık yapacak Yıldırım Akbulut’larla....., önce Türkeşçi, sonra mücadeleci, sonra yine Türkeşçi, İngiltere’ye gidince bir başka değerde ve bir başka kabiliyette olacak Taha Akyol’larla, Edip Alilerle beraberiz.

Aydınlar kulübü, Milli Türk Talebe Birliği, Hür Hukuklular gurubu, Necip Fazıl dinleyiciliği ortak yanımız. Kimse kimsenin kara kaşına, kara gözüne aşık değil. Gençliğin değerlerinin dejenereleştirildiği devirde Bir çoğumuz da, eski Demokrat guruba dahil olduğu halde, ihtilalcilerden Türkeş’i Türk Milliyetçiliği’ne sahip çıkacağına inandığı için o tarafa doğru meyletmişdurumda.

Sonraları halkın oyuna gidileceği zaman çoğunu tanımak mümkün olmamıştır. Gerçi, Türk Politikasına namus, haysiyet getirmiş bu isimlerin çoğunun bir kuyuya taş atmadığı da sabit.

 

D.P.’NİN YÖNETİCİSİ OLMAK VARKEN.........

 

Bu durumda en büyük kayıba ben uğruyorum. Niğde’de Naci Çerezci’nin, Demokrat Parti’nin tek adamının sağ kolu olmayı ta lise sınıflarında, lise üçte kabzettiğim halde (Lise sonda dersten çağrılıp D.P. Ocak başkanlıkları toplantılarını organize ederdim) Üniversitelerde çöreklenmeye başlayan komünizmi ancak ve ancak bu ihtilalcilere bağlı gençlerin başaracaklarına inandığım için Niğde D.P. gençlik liderliğini severek bırakmış,kime, gazozculara, evet bu rahat ve güzel düşünce sistemini bırakmış veİhtilalcilerin parelelinde Ülkücü dernekler kurup, sonu belli olmayan bir maceraya sürüklenmiştim.

 

BÜROKRATLARA ALİ KARCI’YI ŞİKAYET EDİŞ...

 

Bir gün Kayardı’da ki bağımda, on metrekarelik odada, iri bir takım kişiler, subay, Doktor, öğretmen, müfettiş vs arkadaşlarla sohbet ediyoruz. Fikri hayatların gırgırını geçiyoruz. Bana sordular:

--Hızlı bir D.P.li olduğun halde nasıl oldu da yüzde yüz zıt bir tavra ihtilalcilerin yanına kaydın? dediler. Gırgır bu yaşöyle cevap verdim:

--Sormayın beni mahveden insan yanınızda oturuyor.

--Kim miş o?

--Kim olacak Ali Karcı!

--Deme yahu. ?

--Demesi memesi yok. Derim! O bizimİstanbul’daki aleni-asıl liderimizdi. Parası olmadığı için yurtlarda bedava yatar, kapıcılarla iyi geçinir, her akşam her yurtta bütün milliyetçi gençleri bulur., nutuğunu atar, aç susuz gezer dururdu, dedim.

--Yapma yahu?

--Yapması mapması yok. O bizi bir kız arkadaşla gönül eğlendirirken görecek diye ödümüz kopardı. O gizli polis teşkilatı gibi, Milliyetçi gençliğin moral hocasıydı. Cebinde beş kuruşu olmaz, günün yirmi saatini aç geçirir, ama, milliyetçi gençliğin ne günde ne halt ettiğin herkesten iyi bilirdi. Kimin problemi var çözücü o idi.

--Allah Allah! +++

--Ne Kadir Mısırlıoğlular, Ne Gökhan Evliyaoğlular, ne başkaları. Hiç kimse Ali Karcı kadar etkin değildi. Günümüzün büyük yazarı bile Ali Karcı isminin etkisinde kalırdı. Gerçek fikri ve sakin lider Niyazi Özdemir ’di ama, gerçek muhakkik de Ali Karcı’ydı.

--Eeee?

--Esi mesi yok. İşte ben D.P’den her devirde milletvekili olacakken bu Ali Karcı sebebiyle hayatımı mahvettim, ve gerçek rayımdan çıkarak, ihtilalcilerin rayında perişan oldum. Saraçhane mitinginde Ali Fuat Başgil Hoca konuşurken bu adamı pazubentle gördüm. O gün bu gündür onun parelelindeyim. Beni mahvetti.

Ortalığı bir kahkaha kaplıyor. Herkes birbiri ardından soruyor.:

--Aman Osman Ağabey bir daha anlat. Subayısoruyor, öğretmeni soruyor, iktisatçısı soruyor, gazetecisi soruyor..

--Aman Osman Ağabey, bu Ali Karcı seni nasıl mahvetti bir anlatsana.

 

ALİ KARCI BENİM HAYATIMI MAHVETTİ...

 

Bizim Savcı yardımcısı, ( Ki bu adam Hatay savcısıyken hoşuna gitmeyen, anlamsız ve maneviyatsız bir demeci isterse en yüksek adam versin, hemen takibi basan adam. Tabii ertesi ay, sesi DOĞUDAN GELİR SÜRGÜNE GİDEN ADAM. Bize rahat vermedi de kendisi rahat etti mi? Neyse onun hayat macerasıbir romanı doldurur.

Israrlı sormalar devam ediyor (Aman Osman Ağabey, Bu Ali Karcı seni nasıl mahvetti, bir daha anlat!)

Ali Karcı hiç kızmıyor ve gülmüyor. Herkesin ona baktığınıhissettiği bir an:

--Ulan ben seni nasıl mahvetmişim? Maşallah kapında bir domuzun eksik. (Bağımı, arabamı, evimi kastediyordu.) Bizim mahvettiğimiz adamlar, filan yerde idamla yargılanıyor.!

Bu kadar samimi konuşulurdu. Memlekette komünizan faaliyet kudurmuştu. Binlerce gencin hayatı mahvediliyordu. Komünist Kürtçüler’in tahriki ve aktörlüğüyle binlerce gencin hayatı sönüyordu. Bu günlerde Doğu Menzil komutanı, hemşehrimize bir mektup göndermiştim. Kızıl Kürtçülerİstanbul’un altını üstüne getiriyorlardı. Devlet o günlerde işi ciddiye alsaydı, Apo mapo sapı yer, hapı yutardı.

Ah o mektup, Y. Kayabaşı evi inşa olunurken barındırdığım amelenin Türkiye Gizli Komünist partisi üyesi çıkmasıyla sandık berhava edilmişti. Bu amele Niğde belediyesinde uzun süre çalıştı. Geçelim..

Velhasıl Ali Karcı’nın boğuk ve soğuk ifadesi Muammer Karaca’nın cümleleri gibi etki yapıyor millet gülmekten altına işiyordu.

Konumuza dönelim:

 

SAF ANADOLULU ŞÖHRET VE HİZMET YOLUNU APTALCA REDDETMİŞTİ..

 

İşte Ergun Göze’den bahsederken bir sürü isim sayma yoluna gittim. Bunlar arasında Abidin Sungur, Kafkaslar’ın yiğit delikanlısı. Gerçek komünist düşmanı, gerçek mücahit. O’nun Yalovalı arkadaşı Zeki...

Bizim Kadırga ve Site Yurdu’na gelen Niğde’nin Sesi Gazetesi’ndeki makalelerimizi hafızlayanlardan. Bir gün, Abidin Sungur Site Yurdu’nda yanıma geldi. (Hadi giyin bakalım!) diye dört numaralı odada bana hitap etti. Giyindim. Fen Fakültesi’nin yanındaki Yaprak Kitabevi ’ne gittik.

Ha bu hikayeyi nefsimizi tatmin için anlatmıyoruz. Bu böyle biline. Öncelikle, kırk dört sene yazarlık yapmış bir insanın anıları olarak, bu yolda ilerleyen insanlara yararlı olsun diye yazıyoruz. Hayat hikayemizin bu yanlarının okuyucularımızın ufkunu açması bakımından da önemi vardır.

Yoksa, bir makam ve mevkii, büyük maddi çıkarlar peşinde olmadığımızı göre alnımız açıktır. Bu bakımdan saf saf her şeyi anlatmakta yarar vardır. Evet ne diyorduk? Fen Fakültesinin oradan veznecilere giden yolda bulunan Yaprak Kitabevi’nde sekiz on kişi vardı.

Sekiz on kişi vardı. Biz de Zeki, Abidin ve ben varınca onbir kişi olduk. Omuzları geniş, beyaz yüzlü o zamanki yaşıyla kırk- elli yaşlarında bir bey konuşuyor. Yarım saat kadar alakayla dinledik. Laf biraz duralayınca Abidin:

--Ağabey istediğin genci, yazarı getirdim! dedi. Hafifçe başını döndürerek bana baktı.

Millet bana bakışmaya başladı. Allah Allah, İstanbul’un M.T.T.B. baskınında, Hür Hukuklular hareketinde, Taksime yürüyüşlerde (Ki bir yürüyüşümüzden sonra Çetin Altan, sanırım Akşam Gazetesi’nde bizleri kastederek (Kötü kadın çocukları) diye yazmıştı.Evet meşhurdum ama, şu yazar lafı pek de hoşuma gidiyordu. Şu ana kadar onbinlerce makaleye dayanan yazılarımda, ta o zamanlardan fark edilip adımı da Ahmet Mithat Efendiye’ye çıkaranlar vardı. .

İyi de yazar lafı böyle gençliği başına toplamış, Abidin gibi çok değerli bir genç tarafından aleni olarak söylenmesi az bir seviye değildi.

Bab-ı Ali’de Lider olduğu söz ve hareketlerinden belli olan adam sözü uzatmak istemiyordu. Bir iki kısa sorudan sonra direk laf etti:

- Bak evladım. Yazılarını, uslubunu gördüm. Benim istediğim gibi birisin. Sizin fakülteden senede bir kaç milliyetçi genç çıkar, onlarda çekip Anadolu’ya gider. Türkiye’nin fikri kurtuluşu İstanbul’a bağlıdır. Eğer sence bir sakınca yoksa, Seni, Bab-ı Ali’de Sabah Gazetesi’ne yazar olarak yerleştirmek istiyorum. Dedi. Kısa bir emir gibiydi. Millet sus pus olmuş bana bakıyor cevabımı bekliyordu.

Kısmet kapanmış ya. Yunus’un Hacı Bektaş-ıVeli karşısındaki tıkanması gibi oldum. Adam sana nefes veriyor, ben nefes istemiyorum. Köylüm aç, bana buğday ver, deyiverdim:

--Teşekkür ederim. Ben Niğde’ye gidip babama bakacağım. Niğde solun kalesi. Çok Köy Enstitülü var. Aydın kitlenin başına geçmezsem, yakında bir Tunceli değilse bile, bir acaip yer olur, dedim. Keşke Niğde aydını O köy Enstitütüleri gibi olsaydı ya. En zeki öğrencileri Arapça, Kürtçe, Türkçe’yle yazılmış eserlerin basında samarığa çeviren sağcıların iç yüzünü de sonradan öğrendim:

 

OĞLUM FİKRİ MÜCADELE’NİN EN İYİSİ İSTANBUL’DA YAPILIR...

 

--Oğlum. Fikri mücadele her yerde yapılır da İstanbul’da yapılanı her yere hakim olur. Hele hele şu (babama bakacağım!) lafını anlamadım. Baban kör mü, topal mı, mefluç mu? Nesine bakacaksın?

--Efendim, ihtiyarladı. Beni okutmak için çok zorlandı.

--Yemeğini yiyemiyor mu? Kör mü, topal mı?

--Hayır efendim; ama..

--Hayır ne demek. Sağlamsa babana bakacaksan parayla bak. Bak burada hem okuyacaksın, hem para kazanacaksın ve hem de babana para göndereceksin.

Kısmet bir defa kesilmiş. Aptallığım o konuşma esnasında beş misline çıkmış olmalı ki:

 

BAKIŞLARI, “SAMARIKLA UĞRAŞAMAM!” MI DEMEKİSTİYORDU.?

 

- Sağ olun efendim. Alırlarsa ben Niğde’den de Bab-ı Ali’de Sabah Gazetesi’ne makaleler gönderirim. Ama, babamın yanında olmak benim için en kutsal görev.

Adam, Abidin’in gözlerinin içine baktı.Sanırım şöyle demek istemişti

- (Pek övdüğünüz gibi değil. Bu adam ahmağın biri. Ne demek istediğimi bile anlamıyor. Bunu anlayamayan adamdan dava adamımı olur?.) Böyle demedi ama, böyle der gibi baktı. Bunu seneler sonra anladım. Böyle dese de doğruyu söylemiş olurdu.

Velhasıl Ali Karcı’nın mahvettiği adam, ileriyi göremiyor, bocalayıp, eteğine dökülen kavurgaları yemektense, (bilmem nerem yandı!) diye feryat ediyordu.

İSTANBUL’UN MİLLİYETÇİ GEÇİNEN BİR YAYINEVİ, GÖKÇE DEDE’Yİ BASMAK İÇİN MASONLUK YAZILARININ ESERDEN ÇIKARILMASINIİSTİYORDU.

 

Aradan on sene geçince yazdığı fikri kitapları İstanbul’a götürecek, adı milliyetçi muhafazakar olan kimselerce, içinden Mason lafınıçıkarmak şartıyla basmayı teklif ediyorlardı.

İşte o zaman kavradı ki, 1964 de reddettiği teklif hayatınıetkilemiş, Kasaba avukatı olmasına sebep olmuş, yazarlığı da, her ne kadar onbeş yirmi gazeteden sesi gelse de amatörlükten ileri gitmeyecekti.

Halbuki o günlerde Ötüken’in kıdemli yazarıydı.

Geçenlerde Halka ve Olaylara Tercüman Gazetesi’nde Ergun Göze ağabeyim Bab-ı Ali’de Sabah gazetesi hatıralarına dair bir makale yazdı. İnanın gözlerim yaşardı. “Bilmem nere kısmetten çıkarsa, kuskun kendiliğinden koparmış.!”(Mademki hayatta yazarlığı dünya nimetlerinden her şeyden kutsal sayıyordun oğlum suyun başında olsaydın ya!) diyorum şimdi.

Neyi kime anlatırsın? Türk Milliyetçiliği’ne maneviyatçılığına hizmet ettiğimizi sanırken, yüzde on bile olsa, yobazlığa hizmet ettiğimizi, bir kısım tavırlarımızda ise, bir makam ve değer istememeyi dava adamlığının şartı saymamızın nasıl büyük bir yanılgı olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. O zaman beşinci sınıf fikri yapısı olanlar kendilerini kral sanıyorlar ve davayı yerin dibine batırıyorlarmış.

Sen davayı yönetmek için işin başına geçmezsen, “Gözünden gönlünden eksik etmediğin ülkücü gençlik! Türkücü gençlik olup çıkıyormuş.! Türkeş’in zaman zaman bana bizzat söylediği, Avukat Müftüoğlu aracılığıyla teklif ettiği Genel idare kurulu üyeliğini ısrarla üç defa ret ederek, görev almayı menfaat teminiyle eşit tutmanın korkunç bir yanılgı olduğunu yeni anlıyoruz. (Bana tekliflerini saymaya ne gerek var?) Bu bakımdan davayı dejenere edenleri azarlama hakkını uzun süre kendimde görmedim. Bir davaya hizmet etmek için en öndeyim, ben liderim demenin şart olduğunu altmış dört yaşında öğrendim.

 

FİKRE HİZMET ETMEK İÇİN DE POLİTİKAYLA FİİLEN UĞRAŞMAK GEREKİYORMUŞ. YOKSA, ETRAFTAKİ KALİTESİZLİK İNSANI KAHREDİYOR..

 

Ben yazar olmalıyım, politikayı emin ellere teslim edeyim derken, (İneğim Ahmet Cinsinden tipler yaratacağımı ne bileyim?)

Ne Yunus’u, Ne Ali’yi, ne karımı, ne vatandaşı dinlemedim. Geçen gün bir emekli ordu mensubu adıma beni anlatan şiir yazmış gelmiş. Bu konuları o kadar iyi anlatıyor ki demeyin.

Hanım bazen:

--Yahu, kendini, çoluk çocuğunu elektrikli havayla yıprattığına göre, ya politikaya resmen gir, bir yerlere gel, ya da tüm bırak! Diyordu. Ona cevabım:

--Sen de beni anlamıyorsan ben ne diyeyim.?Şunu söylemek istiyordum. Ben fikre menfaat karşılığı hizmet etmem. Allah rızası için hizmet ederim. Ama ne bileyim ki, bir yerlere gelme isteği olmadan adamı süpürge yerine koymuyorlar. Faydan yerine de fikre zararın dokunuyor.

Ergun Göze Bey’in Aydın’da avukatıydım. Dünya iyisi bir adam. O’nun yanında Bab-ı Ali ‘de Sabah’da çalışsaydım, yazsaydım, şimdi iki bin basan eserlerim on bin basmaz mıydı? Eser sayısı altıyken on altı olmaz mıydı?Necip Fazıl’ın teybi ve konferans takipçiliğinin yanında mesai arkadaşı olmaz mıydık?

Vahdi Efendi’nin oğlu, babamın amca oğlu Necdet Sinanoğlu Ağabeyim Hürriyette çalışırdı. İyi bir görevi vardı. Sık sık beni çağırır, ansiklopedi tasniflerine yardım etmemi isterdi. Bir öğle yemeği bedavaya geldi diye teselli olurdum. İstesek BabıAli ‘de bize yer mi bulunamazdı? Sen tutar da o zaman ki Bab-ı ali irilerinin yanında Hür adam Gazetesi sahibini över, Sinan Omur der de, bir daha demezsen, adamı tabiiki burunlarlar.

Sinan Omur, 1950 lili yıllarda Milli ve manevi değerlerin korkusuz savunucusu Hür Adam Gazetesi’ni çıkarırdı. Anadolu’da Niğde’de bir çok adrese postalanırdı.

Bilmem hangi şeyleri yüzüne perde edersen, eşeğin kuyruğu gibi uzayıp kısalma meselesinde nokta olursun. İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek Niğde’ye gelip Niğde Televizyonu’nu ziyaret ettiğinde bu meseleleri uzun uzun konuştuk. Ne dese beğenirsiniz, (Bab-Ali’de olsun, başka sahalarda olsun, önemli sandığın bir çok kişi, şerefli değil. sakin ve hür kaldığın iyi olmuş, insan kendi dünyasında mutlu olmalı, doğru bildiği davaya hizmet etmeli!) demişti.

Yetmiş yaşına kadar nezle bile olmayan babamın, prostat ameliyatında ölmesine kadar, O’nu memnun edecek tavrım mı olmazdı?

Kısmet değilmiş. Alın yazısını okuyanlar olsaydı...

NİĞDe’DE Necip Fazıl’ı yazmışın, Nazım Hikmet’i yazmışın. İşte o kadar. On yirmi meraklı okuyucu mutlu olur. Kısmet değilmiş, onbinlere okutacak Bab-ı Ali çalışması nasib değilmiş.

Evet, Ergun Ağabey’in bir makalesini konumuzla ilgili olarak sunuyorum. Bab-ı Ali Sabah için yazdığı makalesini arşive koydum onu da bir başka yazı serisinde aktarırım. Bu yazıyı niçin naklediyorum? Kemal Tahir hakkında yazıyor.? Biliyorsunuz, Nazım Hikmet hakkında en iyi yazılmış eser, Türkiye’de ona, Ergun Göze’ye aittir.

Ben, 1955-56 ‘dan beri başta Vala Nurettin olmak üzere bir sürü Komünist kalemden Nazım’ı okudum. Çok şeyler öğrendim. Şu anda Nazım Hikmetin bütün şiirleri bilgisayarımda işlidir. Ama, Ergun GÖZE bey gibi onu gerçek çehresiyle bilen pek az bulunur.

İllede mezarını taşıyalım diyenler mi? Vallahi billahi bildiklerinden değil. Dünün akrabağsı olarak kadirşinaslıktan öyle bir derler. Sonra unuturlar. Bir bakarsın bir rüzgar eser. Çınarın altında yatmayı arzuladıydı, haydin, Nazım’ın kemiklerini getirin diye Bab-ı ali’den bir curcuna kopar. Dostlar alışverişte görsün.

 

1955 ‘de SANIRIM VALA NURETTİN’DEN OKUMUŞTUM NAZIM HİKMETİ..

 

Nazım Hikmet’in rahmetli annesi, Yahya Kemal Beyatlı’nın arkadaşıolduğunu 1955 li yıllarda teferruatı ile okudum. Kimden? Vala Nurettin’den. Nazım’ıTürk’e ihanet etmeye zorlayan sebepleri not ettim de, sayısı epey fazla oldu. Nazım Bahriye Mektebi’nde Necip Fazıl’dan iki sınıf ilerdeydi. Ne hitabeti, neşiirleri, ne başka bir özelliği ise onun topuğu seviyesine çıkamamıştı. Yeri gelince bu konuyu işleyeceğim.

Hele hele ikisinin namus tartışması?

Hey tarih sakın uyuklayıp bu gerçekleri gün ışığına çıkaramamazlık etme. Ben her şeyi yazacak kadar cesur değilim.

Komünistliğine hiç kızamayacağımız Kemal Tahir hakkındaki Ergun Göze makalesini okuyalım:

Halka ve olaylara Tercüman Gazetesi’nin 139 sayısında bakınız neler yazıyor:

KEMAL TAHİR

 

Bu yıl Kültür Bakanlığı, Kemal Tahir ’i anmakta ön ayak olmuş. Kültür Bakanlığıbahçesinde Nazım Hikmet ’in heykelini görünce kahrolmuştum. Eğer Nazım Hikmet vatan ve devlet haini olarak kabul edilmeyecekse kim kabul edilecektir? Kemal Tahir de Nazım Hikmet ’in en yakın arkadaşıdır. O da onun gibi marksisttir. Kemal Tahir ’de Nazım ’la aynı davada yargılanmış ağır hapse mahkum olmuş ve gençliğinin en güzel yıllarını da Çorum hapishanesinde geçirmiştir.

Üstelik sanatkar olarak Nazım Hikmet ’ten de üstündür. Kemal Tahir ’den geriye ciltlerce roman kalmıştır.İkisinin edebi değerini anlatmak için şu söz kafidir. Nazım Hikmet ’in şiirlerindeki komünist tahrikatını alın geriye bir şey kalmaz. Kısacası Nazım’ı da Türk edebiyatından çıkarınız Türk edebiyatı hiç bir şey kaybetmez. Ama Kemal Tahir ’in eserlerini çıkarırsınız Türk edebiyatı bir şeyler kaybeder.

İdeolojisine Rağmen...

İDEOLOJİDEKİ atta mahpusluktaki beraberliklerine rağmen bu ikiliyi ayıran ve bu kadar farklı kılan nedir? Şudur; İkisinin macera ortaklığı Nazım Hikmet hapisten çıkar çıkmaz Rusya’ya kaçmasıyla bitmiştir. Kemal Tahir böyle bir küçüklüğe düşmemiş, başka devletlerin uyruğu olup, kendi devlet ve milleti aleyhinde faaliyetlere düşmek ve bunun karşılığı “Daça” larda yaşamak, Rus metresler edinmek, lüks otomobillere binmek zavallılığına yan gözle bile bakmamıştır. Ne Nazım gibi “Beni Stalin Yarattı” demek çukuruna inmiş, ne de Kore’deki Mehmetçiğe “Teslim ol” diyecek kadar Moskoflaşmıştır.

Yani Sovyet Emperyalizminin maşası olmamıştır. Sadece gerçek bir sanatkara yakışacak şekilde sanatına kapanmış, eser üzerine eser vermiş ve Türk romanı’nda layık olduğu yeri almıştır. Fakat bizde “Gulatı sol” diyebileceğim bir gurup vardır ki Kemal Tahir’i vatanına ve milletine bağlılığı yüzünden affetmemiş,unutturmaya çalışmıştır. Nitekim bunlar “Nazım Hikmet dünyaşairidir” yalanını da sırf o vatanını ve milletini terk ettiği için söylemektedirler. Asıl manası da “Nazım Sovyetşairidir” demektir.

 

Salon Komünisti

 

Kemal Tahir’in vatanına, ve milletine tarihine bağlılığı onu Nazım Hikmet ’in o durumunu düşürmekten kurtardığı gibi, körü körüne Marksist olmaktan da kurtarmıştır. Zira, o tarihin aynasında Türk varlığının çok başka özellikler olduğunu ve bu özelliklerin yer yer Marksizm’in şablonuna uymadığını da görmüştür. Çünkü o bir düşünürdü.

Nazım gibi hemen narayı basan bin heyecan küpü değildi. Nazım’ın bu düşünceden yoksul tarafını büyük Türk romancısı Peyami Safa:

“Üfürükleşişirilmiş kursak. Şablon komünisti / dandini ey züppe salon komünisti”diye anlatmıştır. Kemal Tahir sanatını düşüncesiyle her an yenileyerek besleyen ve gerçekleri gören hele tarihi gerçeklere hayran bir insanımızdır. Onun “Devlet Ana” kitabına birkaç nokta hariç hangi milliyetçi hayranlık imzası atmaz.

En şiddetli anti komünist bir kavgayı sürdürdüğümüz yetmişli senelerde rahmetli Kabaklı ve en onun eserlerini kendisiyle yüz yüze gelmiş olduğumuz halde tanıtmaya çalışıyorduk. O kadar ki bazı hızlı solcular ( Onlar bugün kapitalist oldular) bir gün nasıl olur da, bu faşistler Seni över diye Kemal Tahir’e yüklenince, kendisinden, sevgili Metin Erksan’ın bana anlattığına şu cevabı almışlardır ki bütün bir davayı, devri her şeyi ifade eden bir cümle; “Budalalar, bunda anlamayacak ne var, onlarda benim gibi Türk’e ondan .”

Ne Marksizmin , ne de kapitalimin zerresinin bulunmayacağı gerçek dünyaya inşallah Türk’ün inancıyla gitmiştir.

 

...............................................

 

Necip Fazıl hiçbir zaman siyasetin oyuncağı olmadı. D.P. yi önce korkarak seyretti. Sonra Menderes’i sevdi. Menderes için Zeybek’i yazdı.

Yeri gelmişken bu şiiri yazalım. Zira bir sanat dehasıdır bu eser. Milletin çoğunluğunun duygularının terennümüdür:

 

O ZEYBEK

 

Zeybeğimi birkaç kızan vurdular;

Çukurda üstüne taş doldurdular.

Bir de, ya kalkarsa diye kurdular...

Zeybeğim, zeybeğim, ne oldu sana?

Allah deyip, şöyle bir doğrulsana!

 

Zeybeğim, kalkamaz, dirilemez mi?

Odası mühürlü girilemez mi?

Şu ters akan sular çevrilemez mi?

Ne güne dek böyle gider bu devran?

Zeybeğim, bir sel ol, bir çığ ol, davran!

 

Kır at zincirlenmiş, ufuk sahipsiz...

Han kayıp, hancı yok, konuk

Sahipsiz...

Baş köşede sırma koltuk sahipsiz...

Kızanlar, dört yandan hep abandınız!

Zeybeğin kanına ekmek bandınız!

 

Bilemem, susarak ölmek mi hüner?

Lisan çıldırıyor, dil nasıl döner?

Ondan son iz, uzak, uzak bir fener..

Öldü mü, çatlarım yine inanmam!

Gizliye yanarım ölüye yanmam!

 

Zeybek kaybolduysa bunca kayıp ne?

Tesbihi dökülmüş aranır nine;

Balonu yok, ağlar çocuk haline...

Zeybeğim, dünyayı aldın götürdün!

Bir öldün de, beni binbir öldürdün!

 

Beni tırmık tırmık, pençelere sor!

Mevsim niçin ölgün bahçelere sor!

Sor, çukuru nerde, serçelere sor!

Ağla, bir dinmeyen hasretle ağla;

Zeybeksiz yolları gözetle, ağla!

 

Necip Fazıl

 

HAY YAVRUM HAY! VATAN DÜŞMANLARININ, KATİLLERİN BAŞI ADADA LÜKS VE RAHAT İÇİNDE YAŞIYOR. BU GERÇEĞİ GÖREN BU GÖZLER RÜYA MI GÖRÜYOR, YOKSA BİR BAŞKA GERÇEĞİN KAPISINI MI?

HELE HELE BU GÖZLER YATSI ADA KOMEDİSİNİ GÖRDÜYSE..

İKİSİ BİRDEN DRAM MI- TRAJEDİ Mİ?

 

Bu şiir bir edebiyat harikasıdır. Demokrasi şehidinin hikayesini anlatmak için yazılabilecek en güzel şiirdir. Yassıada’da gördüğüm adalet güldürüsünün dramıdır. Apo’nun asılmadığı memlekette, memleketi imar eden bir dahi devlet adamının nasıl olup da asıldığının sırrının mukayesesidir. Amerika’ya çeşitli olaylarla kafa tutmuştu. O zamanda Amerikancılık böyle koyu muydu Yarabbi? Nihayet ben 20 yaşındaydım.

Yassı Ada komedisi’nin, particilik denen rezil hareketin bir takım kimseleri nasıl yanılttığını, iktidar hırsının kitleleri nasıl gözünü kararttığını tarihçiler çok iyi kaydetmişlerdir. Biri CHPli biri D.P.li iki öğrencinin mahkemeleri görüş zaviyesinin ne kadar farklı olduğu günlerin aynası.

Zeybeğin ne hale getirildiği. Zeybeğin patronunun (Celal Bayar) milliyetçiler derneğini üç kuruş borcu bahane ederek kapatmasının kendisine neye mal oldu? Daha doğrusu Beynelmilel derneklerin nelere kadir olduğu o devirde açık seçik görülmüştü. Yatsı Ada’da bizzat Menderes’e büyük kabahatlerinin üç kuruşu bahane ederek Milliyetçiler Derneğini kapatmalarının bu sonucu sağladığını bilhassa beyan ettiği yazılır, söylenir.

CELAL BAYAR. Keşki Mehmet Demirci Efe, O’nus Nazilli’de yaktalattıktan sonra, hapis ettikten sonra Denizli Müftüsü’nün isteği üzerine kendisine danışman yapacağı yerde.....

Yatsı Ada:

Hakim diye kürsüye oturtulan adamın zabıtlardaki beyanı. Seyirci diye seçilen tiyatro artistlerinin başarısı. Bu olaydan sonra olsun siyasi anlayışdeğişebilseydi bir kazançtı ama, gelen nesillerin anlayışı daha kör daha kötüydü. Memleketi kana bulayan Kürt, Türk, Çerkez, Laz, Zaza, Abaza herkesi doğrayan beynelmilel bir katilin, otuz bin kişinin katilinin yine bir ada da sefa sürmesi ne anlama geliyor.? Bu rezil perde sahnelenirken üç bin kişi şehit vermiş bir hareketin başlarının rolleri neler olmuştur? Kimler kimleri neler adına uyutmuşlardır? İlla da bu meseleler Levh-i Mahf uz’da mı açıklanacak. Yok öyle şey. Biz bu meselenin gerçeklerini yaşarken açıklamazsak, cesedimizi mezara değil, lağım çukuruna atsınlar.

Gerçekler karşısında hem susup, hem milliyetçilik yaftasınıbırakmayanlara Yuh olsun!

................................

 

Yirminci asrın dahisi bir liderin daha dün kadar yeni olan tecrübelerden sonra verdiği beyanatların vızıltı halinde bile milletin kulağında bulunmaması ne acıydı Yarabbi? Ey Türk Gençliği diye başlayan o hitabı bilen milletin olaylara bakış açısı çok rahat olması gerekirken, Avrupa birliği kuyusunun kazılmasında seyredenlerin rahatı ne acı Yarabbi?

 

ATA SENFONİ

 

Dokuz yaşında ata bindim; ve yalan olmasın. Bir daha inmedim. Her, binişimdre büyüdüm ve her inişimde küçüldüm. At benim gözümde, eserimde buram buram tüttüğü gibi, insan ruhundan yere damlayıp şekilleşmiş ve sonra insanın sırtına gelmiş bir müjdecidir:

Zafer, fetih ve asalet müjdecisi..

................................

Nebata en yakın olanı Mercan’dır; çünkü tıpkı nebat gibi kök salar gibi ve kumlara düğümlenir.

Nebat dünyasının ufku, yani en ileri unsuru, yani hayvana en yakın olanı hurma ağacıdır; çünkü uzaktan ve yakından, tıpkı hayvan gibi dişisinin üzerine abanır. Tohumlarını öyle bırakır.

Hayvan dünyasının ufku, yani en ileri unsuru, yani insana en yakın olanı da at’tır. Çünkü tıpkı insan gibi ruhi bir hayata maliktir.Ve rüya görür.

.................................

At, hayvan zarfıiçinde hayvandan başka bir şeydir.

...............................

At, edebiyat fatihi insanın göz ve estetik planında, bütün çizgileri, hareketleri ve kabiliyetleriyle en ihtişamlı kahramanlık sembolü.

AT VE İNSAN

İnsan ruhuna her sahada en yakıcı cazibeyi aşılayan kahramanlık mefkuresi at üzerindeki insanda ifadesini bulunduğu kadar, ne taht, nü kürsü, ne de Ehramları’nın tepesi, hiçbir şekil üzerinde heykelleşemez. O ’nun içindir ki, madde fatihlerinin hepsi, tiran’lar, Sezarlar, Hanlar, Hakanlar, kumandanlar, başbuğlar, liderler, kahramanlar, gözümüzün önünde hep atlı olarak yaşarlar. Bunları atlarından indirecek olursak hemen cüceleşirler, perukasıdüşmüş aktöre dönerler.

............................

At, insanoğlunu, şanından, zevkinden, keyfinden, en umumi ihtiyaçlarına kadar her sahada tatmin etmekle muvazzaf, öyle sevimli bir tabi, hünerli bir köle, vefalı bir yardımcı, verimli bir mütefekkir bir tabiata hiçbir unsur onun derecesinde insana hizmet etmek iktidarında ve insanla el ele vermek istidadında değildir.

............................

At, ayaklarımızı yerden kestikten sonra altımızdaki kıvranışı, duruşu, mesafeleri koklayışı, bin bir şekilde yol alışıruhumuzu bütün çizgilerine nakşedişiyle, sanki bizim yarı belimizden itibaren bir devamımızdır. Sanki at, içimizdeki hasret ve duş idealinin fiilimize bağlı şekillenişidir. At , insanın tamamlayıcısıdır.

............................

Şövalye asildir, merttir, cesurdur, sadıktır, dürüsttür, fedakardır, alicenaptır, hislidir; at onda ve bu vasıfların topyekün mührüdür. Şövalye, kendisinde gizli kahramanlık ahlakının alemini atta bulmuş, onun mücerret nakşında kendi ruhunu armalaştırmıştır.

.............................

MANANIN ÖZÜ

Kalem gibi incecik dört ayak üzerinde, dünyanın en ahenkli gövdesi, en vezinli boyunu ve en haşmetli kafası .... Sonra bütün bunları birerİmparator mantosu halinde bürüyen, yağız, doru, al ve kır, pırıl pırıl kürkler... Şahane, şahane; sürmeli, tahrirli , akı görünen gözler... Zarafet tuğrası yele ve satvet arması kuyruk...

..............................

At, insanoğluna, rençberinden senyörüne ve sporcusundan fatihine kadar ve işlerin en kabasından en incesine dek maddi ve manevi dayanak vazifesini gören ilahi bir hediyedir.

................................

At, dün, insanoğluna, basit fayda planında her türlü hizmeti gören, azat kabul etmez, tevekkül ve tahammül örneği bur kuldu. Toprağı o sürer, değirmeni o çevirir, suyu o çeker, yükü o taşır, tekerleği o döndürür, haberi o götürür, mesafeleri o keser ve nihayet ülkeleri o teshir ederdi. Sonunda makine, altın basit fayda planındaki bütün hizmetlerini elinden aldı. Dünün manivelası, vinci , motörü, treni tayyaresi, telgrafı, tankı sadece attan ibaretken bu gün atta bu kıymetlerden hiç biri kalmadı.

...................................

Bilhassa askerlikte ve ordu süvariliğinde at, bu gün fenni imkanlarla çatışmış değil, anlaşmış olarak yeni bir sevkalceyş ve tabiye mevzuu halinde daima eski kıymet ve ehemmiyetini saklamakta... Evvela Amerikan ordusunda tatbik edilen yeni bir buluşla süvari kıt’aları hususi kamyonlar içinde büyük mesafeleri, büyük caddeler üstünde kısa zamanda almakta ve istenilen hücum, takip ve ihata noktasına indirilivermektedir. Sonra tankların çelik perdesi arkasında düşmana yaklaştırılmakta ve birden bire yelpaze şeklinde açılan tankların arasından hücum dört nalıyla çıkarak en kısa mesafeden düşman hatlarına dalabilmektedir.

......................................

İçinden kıvılcımlı bir buğu fışkırıcıburun delikleriyle mesafeleri içen at, prens iş olarak yalnız binilmek ve yarıştırılmak içindir. Bu iki faaliyetin şartları prens soyun vasıflariyle, vasıflarda iş şartlarıyla karşılıklı...

......................................

At, işte çile zemini yer yüzünde solucanlar sürünürken kuş gibi uçan mefkürevi varlık... Onun içindir ki at insan hasret ve idealinin sembolü; ve bu sembolü ifade etmekte iki cins faaliyetin sultanıdır:

Binek ve koşu...

......................................

AT, KELAM VE SANAT

Kur ’anın “El’adiyat” süresinden, birbirini takip eden dört ayet meali:

“ Kasem olsun, soluk soluğa koşanlar üzerine...”

“ Tırnaklariyle taştan kıvılcım fışkırtanlar üzerine...”

“ Sabah vakti düşmanı basıp etrafı toz dumana boğanlar üzerine...”

“ Peşinden doğruca düşman saflarının içine dalanlar üzerine...”

.....................................

Kainatın efendisine ait her kelime, her hareket, her eda bir hadis olduğuna göre, Allah’ın sevgilisi, Allah’ın ve kendisinin sevdiği at dair, söz, hareket, iş ve eda halinde işvermişlerdir. Bunlardan iş ve hareket şeklinde olanları kendi mevzularına alt fasıllarda göstermek üzere şimdi öz planında kalıyoruz.

“ Hayr, atların alınlarına nakşedilmiştir.”

....................................

At bahsinde en büyük hayr ise atıkoşturmak, bu yoldan asalet ve asliyetine hizmet ekmek ve neslinin menbaını ve barajını kurtarmaktır.

....................................

Hadis Meali:

Uğursuzluk ( uğurla beraber) üç şeydedir: Kadın, ev ve at ...”

.......................................

Hadis meali:

“Dünya saadeti atların sırtındadır!”

At’a dair ne söylense, bu muhteşem sadeliğin hendesi kavrayışı içinde atı çepeçevre sarmaz büyük gaye ve ebedi saadetin eşiği yalancı dünya, yalan veya gerçek , bize gösterildiği bunca saadet hedefi arasında en mesut tarifini atta buluyor.

.........................

At o mübarek mahluk ki, insanı bütün iç serveti ve dış heyetiyle belirtmeye memurdur. Bu haliyle bize dünya saadetini ta kendisini getirmiş olmuyor mu? Gerçekten insanda at sırtında teselli bulamayan hiçbir keder yoktur. At sırtında insan derdi piyadeler dünyasına ve onların birbirini itiş kalkışına bırakır. Ve ulvi bir kayıtsızlık ve tevekkül semasına doğru ayaklarının yerden kesildiğini hisseder.

.................................

“- Bir çivi bir nalı, bir nal bir tırnağı, bir tırnak bir ayağı, bir ayak bir atı, bir at bir kumandanı, bir kumandan da bir vatanı mahvedebilir. Cengiz Han”

At kıymetinin en mükemmel tespiti:

--Koşan atın sırtı, oturulacak yerlerin en iyisidir.” Mütenebbi

.................................

İngiliz meselleri:

“-Başıboş at çabuk yorulur.”

“- İyi at seyrek mahmuzlanır.”

“- İyi atta kötü renk olmaz.”

“- Beyaz atı ve sarışın karısı olanın başı derttedir.”

“- Uzun bir sefer için atını ödünç veren, sonunda onun yalnız derisini alır.”

“-Atın suçunu eğerinin üstünde aramalı.”

“- Atın tabanına ve köpeğin dişine daima dikkat.”

...................................

“- Bir sürçen atın başı kesilmez.”

--At binicisine göre kişner.”

--Doğuran at kısrak utansın.”

“- At, at oluncaya kadar sahibi mat olur.”

“ İğreti ata binen tez iner.”

.....................................

Mitolojiye göre, atın vücuda gelmesişöyle: İnsanların alası, Atinalılar’a büyük bir bağış yapmak isteyen (Neptun) elindeki çatal asayı yere saplamış ve yarılan topraktan, kişneyerek veşahlanarak at çıkmış.

Evet, at, şahsiyetini kuşatan bütün bir hayal ve hakikat eşyası içinde tam bir menkıbe kahramanı.. Düşünür, içlenir, dertlenir, şevklenir, sahibinin ruh haletine muvazi bir duygu hayatı sürer ve bu arada, realite üstü, fevkalade aksiyonlar doğurur. Daima sadakat ve fedakarlık timsali olarak... Birincisini esirlikten kurtarmak için kalenin üstünden atlar, param parça olur.

Fakat sadece ayakları kırılmış olan sahibi, sürünerek, kendisini orada bekleyen ikinci bir ata biner ve kaçar. Bir çoğu hakikatin malı, daha neler, neler!..At derecesinde, istediği yerde insan uğruna hızını ve canını vermeye hazır hiçbir mahluk yoktur. Elbette ki, bu tarafıyla at, (idealisation- mefkureleştirme) işi olan masalın kahramanı olacaktı. O halde masallarda at, gördüğü işlerin yalanı ve gerçeğiyle değil, fakat insana nasıl göründüğü, neler his ve ümit ettirdiği ile mefkurevi bir vücut... Sonsuz kıymeti de burada.

....................................

Ya Köroğlu?... Bolu ormanlarının mis okulu çamları içinde, incecik bacakları, pırıltılı alnı ve upuzun boyniyle heykelleşen ve ayaklarının dibinde sahibinin tıngırdattığı sazı dinleyen at:

“ Atımın yelesi ince saz gibi,

Gevrek gevrek kişner turna kaz gibi .”

İzmir’in Zeybeği ve Erzurum’un Dadaşı ( Santor) lar gibi, atla insan yoğurması tipler...

“ Yazık olsun Telli Doru şanına!

Eğil bir bak mor cepkenin kanına!”

.......................................

“ Atım sende Küheylanlık var ise

Gece yar koynunda yatalım atım!..”

.....................................

“Arap atım koşar, koşar;

Seni seven binler yaşar. “

 

“Arap atı köstek ile tutarlar;

Binerler üstüne, cirit atarlar:”

 

“Ceylan kovar, gök boncuklu tazılar;

Arap at üstünde şehbaz gaziler...”

........................................

Anadolu folklorunda at, Türk’ün etine ve kemiğine, ruhuna e ciğerine kaynamış ve insanı kahraman fazileti tarafı ile göstermek vazifesini üzerine almıştır.

.........................................

Şahlanan at, çırpınan at, sıçrayan at, duran at, toprağı eşeleyen at, alabildiğine koşan at, ayrı ayrı sayısız tahassüslerin tercümanı...

........................................

“ Atım, daima sırtında eğer ve ağzında gem, dört ayağı üzerinde dimdik, gözümüzün önünde durur. Ondan hiç ayrılamam”

.......................................

“ – Atımla sinesinde barındığım mehtaplı geceleri asla unutamam. Onun ara sıra kişneyişi bana ninni zevki verirdi.”

“ – Rüzgarla yarışırken; benim atım, başlı başına bir savlettir. Sırtı yer yüzünden daha sabittir.”

“ – Herhangi bir vahada uyuyup kaldığım zaman eni uyandıran solukları o kadar ılık ve içten di ki sevgilim çölü kanımda uyardım.”

“ – Onun sırtında her tehlike bana vız gelir.”

İşte Arap e atı; prens soyun kan erici Arap atı...

........................................

( Dölil) in manzum tercümesinden birkaç satır:

“ Ardlarında pazıların şiştiği görülür;

Sinirleri titrer ve damarları kabarır.

Boru har sesi canına can katar;

Onu, kızgın, ürpermeli, kulakları dik, görüyorum.”

“ Yakıcı burun delikleriyle harbi oklar;

Gözlerinden ateş fışkırır, ayakları yeri törpüler.”

........................................

Bilhassa plastik sanatlar çerçevesinde ata büyük bir hayatiyet vermiş olan ( Rönesans) dan sonra klasiklerden at, romantiklerde at, naturalistlerde at, sembolistlerde at, kübistlerde at, emperyonistlerde at, egzistansiyalistlerde at,... Edebi mektepler boyunca at... Hangi mektep, atı kadrosu dışına çıkarabilir ki?...( Korney), (Rasin) , (Bualo), (Lafonten) , (Vikor Hügo), (Lamartin) , ( Kont dölil) kolu, atı, zamanımıza dar efsanevi hüviyeti ve dasitani çizgileri içinde getirir.

...........................................

(Viktor Hügo) nun ( Vaterio) da batağa saplanan (Napolyon) suvarisine ait satırlarıcehennemi bir dehşet tasviridir.

..............................................

Öbür taraftan (Dante) da at, (Şekspir) de at, (Bayrın) da at, (Şiller) de at, (Göte) de at, (Tolstoy) da at... Her birinin dünya görüşüne nazaran şekil alan, bükülen, kıvrılan,şahlanan, irkilen, bekleyen, koşan atlar... ( Tolstoy) at sırtında ölümden kaçmak istedi.

..................................................

(Don Kişot) daki, derisi kemiğine yapışmış, kafası kütükleşmiş ve dudukları sarkmış ihtiyar hayvan,aslında insanı ulvileştirmeye memur bulunan atın “ Aks – i dava”sını temsil etmek için bu kılığa bürünmüştür. İnsana ve hayata karşı o zehirli istihza, atı, maksadına yardımcı diye kullanmak için otuz yaşına çıkarmış va aylarca yedirip irmemiş, tımar etmemiştir. Her şey ancak bulunduğu yükseklikten düşebileceğine göre (Don Kişot) un atı, zıddiyle , yine ata ait bir medhiye oluyor. ( Don Kişot) Büyükİskender’in ( Rosinand) da ( Büsefa)in ters tecellisi...

Sanatının başı kelam aynasında at, hemen her mananın remzi ve kendi manasının özü halinde saltanat süren bir peri Padişahıdır..

.................................................

İlk mağara insanından itibaren eciş– bucüş hatlarla taş üzerinde at resmi görüyoruz. At, ilk örneklerinden başlayarak insanı büyülemiştir. Belki henüz insan kemendine düşmediği ve ehlileştirilmediği çağlarda bile at, uzaktan in anın gözünde enfes bir şey... İlk çağların eserleri ham ve kaba şekiller...

.................................................

Şark plastik sanatlarında atı en ileri sanat ürpertisi içinde veren tarz, minyatürdür ve merkezi İran... Minyatür, içine, rüya kadar mefkürleştirerek atıaksettiren sihirli yüzük taşı... Minyatürde at, prens soyun üstünde bir incelik ve güzellik meyşurundan süzülmüştür. Kopacak kadar ince bilekleri, yılan boynu ve güneşten daha parlak bir taca layık kafasiyle at... Şark, o dipsiz, idealist, sırri ruhuyla atı minyatürde, garp anlayışının varamayacağı bir ifadeye çıkarmış, yakıcı bir üslubla bulamıştır. Atın prens soyuna minyatür azmanı destek fena olmaz.

........................................................

( Vatikan) ın ilk tasviri resimleri kendilerinden hakim cehennem korkusu, yeni ve ideal bir hayat tahayyülü ve ilahi haşyet ukdesi etrafınad, bütün bu duyguları ve onların aksiyonlarını şu veya bu şekilde yardımcı olarak at motifini ele almıştır. At bu eserlerde, hakikati arayan, iman ihtiyacıyla kıvranan ve içi dipsiz göklerin ve sonsuz mesafelerin dehşetiyle dolan insanın yoldaşıdır ve hep yanı başındadır.

. ..........................................................

Bu heykel tıraşlarda at, sanatlarının temel unsuru... İkisinde de at, Venedik tipi , gayet kuvvetli, sert adaleli, kalın yapılı ve pehlivan edalı... (Donatello) nun ( Gatta Melata) heykeli, Ortaçağ karanlığından sonra gelen ilk büyük abidedir ki, en büyüklerinin sahibi (Leonard de Vinci – Leonar Davinç) nin habercisidir. Nitekim ( Donatello) dan bir merhale sonra g elen (Verokiyo), (Leonar Davinçi) nin hocası ... (Verekiyo) nun eseri de (Colleona – Koleon) heykeli... Her iki abide, eski Yunan sanatının yeni bir hassasiyet içinden süzülüşünü ve canlanışı ihtar eder. Biri İtalya’nın ( Padu) öbürü Venedik şehirlerinde bulunan bu heykellerde başlıca hususiyet, atı,uzviyetinin teşhiri hakikati içinde hareketli olarak, yani yürüyüşhaliyle maddeye tercüme ettirmiş olmasıdır.

...........................................

( Leonar Davinçi)nin , at mevzuunda, atı ve at hareketini kütleleştirdiği ve terkibe soktuğu yegane büyük kompozisyonu ( Anghiari – Angiyari) muhaberesine ait tablo... Bu tabloda bir birine geçmiş atların, bir birlerine geçmişsüvarileriyle belirttiği boğuşma manzarası ve boğuşan atların ifadesi müthiş “Bayrak Uğrunda Mücadele” isimli bu tabloda, sol tarafındaki, yüzü dönük at, sanki bir insan kafası taşır. Mütefekkir ve mustarip bir insan kafası.... Kaygıve acı dolu gözler ve korkunç azim ve iradenin köpürttüğü vücut ve hareket ahengi...

...............................................

(Alber Dürer) Yeni çağ,başlangıcının at mezunda ilk naturalizma ve realizima örneğidir ve atın vücut yapısını olduğu gibi zaptetmek bakımından bir inkılap getirilmiştir.

..............................................

Fotoğrafı güzel sanat kabul edenler için de, (Enstantane) nin buluş tarihi olan 1879, at hesabına ayrı bir başarıgetiriyor. O gün bu gün at, en güzel çizgi ve hareketlerini fotoğrafa emanet etmektedir; Ve artık at, plastik sanatlarda gözle zapt edilmesi mümkün bir hareket fırtınasıdır.

.................................................

Süleyman Peygamber ’in büyük at kadrosunu ve teşkilatını kendi faslında görmek üzere şimdilik onu atlıkahramanların ilki olarak selamlayalım.

................................................

“ – Velinin en büyüğü, sahabinin en küçüğüne ait atın burnundaki toz zerresi bile değildir.”

.,..............................................

“ – Tek başıma cenkettim ve milyonlarca insanı püsküttüm ( yemiş – doymuş)( Teb –e Zafer) büyük atlarındı. Düşmünla çevrili olduğum zaman elimin altında olan onlar vardı... Onlara her gün yemeklerini sarayda, kendi huzurumda vereceğim. Zera tek başıma düşman içinde kaldığım gün, refakar, yalnız onları buldum.”

.................................................

İskender, atı için büyük bir mezar yaptırdı; Ve atın öldüğü yerde aynı ismi taşıyan bir şehir yükseltilmesini emretti. Bir müddet sonra da (Büsefal)siz kalan büyük atlıkahraman (Babilonya) çevrelerinde hayata veda ettim.

................................................

( Jül Sezar) Atına çok iyi baktı ve (Venüs) abidesinin önüne onun heykelini diktirdi.

......................................................

Ahırı mermerden bir saray. Yemliği fil dişi, örtüleri kadife ve kürk... Çok defa İmparator ’un masasında altın yaldızlı yem yiyor ve imparatorun kupasındanşaraps içiylor... Evvela İmparator içiyor, sonra atı;Ve böylece devam ediyor... (İnsitatüs) yarış zamanı istirahat ederken ahırın önünde gürültü etmenin cezasıölüm... Atın sayısız hizmetçileri , köleleri bendeleri ... Romaİmparatorluğu’nun olanca şevket ve serveti bir atın ayakları altında ... Onun mücevherlerine incilerine malik tarihinde İmparatoriçe gelmiştir. Nihayet at ölüyor... Ve hakkında romana mabudlarına yapılan merasimin yerine getirilmesi emrediliyor.

.....................................................

“ Sürün , sürün!” diye saldıran Tatar akıncılarının ortasında Timurlenk, yağız atının sırtında, vakur tavrı ve düşünceli haliyle çok güzeldir.

....................................................

“ – Karaduman; seninle bu gün iyi bir gaza eyledik, değil mi?”

Gaza gibi aziz bir mefhumu atıyla paylaşan Yavuz ne büyüktür!.

...................................................

Nef’i nin sihirli seccade haline getirdiği atlar üzerinde dördüncü Murat... Ve “Sislikır”ın sahibi Genç Osman.... Atının mezar taşı kitabesi müzede...

.....................................................

Gece gündüz enmeyen ve en azgınlarını zapteden at deliis (Jeanne d’arc – Jandark) unutulasilir mi? Büyük İmlparator (Şarlman), yarışlar tertipeden kazananlara ağır hediyelere veren ve atı çok seven hükümdar..

........................................................

(Napolyon) harb atı olarak yağızıesçmedi ve kır atına daima bağlı kaldı. (Napolyon) bu ata, ol eli dizginlerde ve sağ eli göğsünde, tarihi edasını yaşatır.

.......................................................

İhtiyar kuyucu Mura Paşa, atın üzerinde durabilmek için vücudun topaç gibi iple sardırırdı. Lala şahin Padişahının mübalağalı at sevgisi, Türkiye’de ilk defa olarak atların Karaca Ahmet’e , kendi yanında kazdırabilmesi ile sabit...

.........................................

Pilevne kahramanı Gazi Osman Paşa’nın bir at mumyası halinde askeri müzede hala Pilevne ufuklarına doğru bakıyor.

....................................................

Kahramanın yüreğinin kurşun gibi eritip suya dökecek olursanız meydana çıkacak şekil attır.

....................................................

Jeologların müşahedeleriyle takviyeli tarih delaletleri, atın kaynağını, her şey gibi Asya’ya bağlar. Fikir ruhun ilk kaynağına...

................................................

Turanlılar, yani Türkler ’in cedleri, atı, tarihten daha eski çağlarda zapetmiş ve hizmete almışbulunuyorlardı. Orta Asya’dan Hindistan, İran, Irak ve Akdeniz istikametinde inen Turan istilacıları, bellerinden itibaren ata kaynamış bir ( Santor) odusudr. Batıya doğru bu ilk hareket karşısında Aryalar, aynı müdafaa imkanlarını aramışlar ve bu yolda İran’dan Hindistan’a kadar atın yayılmasına hizmet etmişlerdir.

..............................................

Turan atı,, koç kafalı, yüksek boylu, yaygın gövdeli, kemikleri çıkıntılı; öbürü, düz alınlı, küçük kafalı, orta boylu ve top vücutlu... Atlardan biri, iri ve zarif; öbürü toparlak ve kuvvetli...

..............................................

Moğol’un pırıltılı gözlerinde bu nefis hayvan, yemeklerin en güzelidir. Moğol’un torunları atı avlamak için ellerinden geleni yapıyor ama muvaffak olamıyor. Kim bilir aradan ne kadar zaman geçtikten sonra doğum anında bir kısrağa rast gelip yakalayıveriyorlar, Hemen kesip yiyorlar. Güya otuz asır süren adet... At üç bin sene müddetle insana, kuş ve tavşan gibi gıda vazifesini görüyor. Derisinden de elbise ve kalpak yapıyorlar. Kemiklerinden ok ve dişlerinden düğme.

................................................

Bir gün Turanlılardan bir ağa, obasına döndüğü vakit harikulade bir manzara görüyor: Bu ağanın obasında nasılsa tutturabilmiş bir kısrakla bir tayı vardır; ve kabileye nefis bir ziyafet teşkil etmek üzere besidedir. Ağa hayretler içinde görüyor ki, oğlu taya imiş zıplamakta ... O da kısrağa inmek istiyor. Bir iki tecrübe tamam... Bütün kabile manzarayı vecd ile seyrediyor. Artık onların gözünde at yenmek için değil binmek için...

............................................

Asurilerde harb arabası üç kişilik : Sürücü, cengaver, ve muhafız... Muhafız, elinde kalkan, cengaveri korur. Araba hayli ağır... İki atlı arabaya, arkadaşlarından biri yaralanacak olursa yerine geçmek üzere üçüncü bir at ilave edilmiştir.

..........................................

Fakat Mısırlılar her şeye rağmen ata binemediler. At, onlar için, kıymet ve zarafetini, heybet ve letafetini yalnız hücum arabasında gösteren, krallara ve krallıklara denk bir kazanç oldu.

.........................................

Hindistan’a at Türkistan’da “Fergane” beldesi yoliyle girmiştir. Bu belde Çinlilerin ’de gözlerini kamaştıran “üstün at” ın ön merkeziydi.

..........................................

Miladdan sonra sekizinci asırda Hint atlarını ıslahı için harekete geçirilmiş ve bil hassa yemen , Hadramut Amman taraflarından Arap atları getirilmiştir. Arap atıo sıralarda , Hintliler’ in çok aradığı örnek... At sırtında muhtelif avlar ve bil hassa gazal avı şahane törenlerle yapılır ve sonralara doğru Arap atı bu avların ruhunu teslim ederdi.

............................................

Çin İmparatorluğu’nun en büyük makamlarından irine ait.... Atlar altı sınıfa taksim edilmişti. Cins atlar, harp atları, merasim atları, yol atları, av atları ve aşağıatlar...Bunlar haralar müdürünün emri altında; ve hara teşkilatı bu sınıflara göre....

.........................................

Bütün gayretler boşa gitti ve Orta Çağa kadar Çin’de, işe yarar bir at kalitesi ve bir Süvarilik ruhu yoğrulamadı.

..........................................

Türk’lerin at yetiştirme ve terbiye etme üslupları bir harikadır. (Andersson) ve ( Grousset Gruse) isimli mütehassısların fikrince, At, step adamlarının elinde tılsımlanmıştır. Atın bütün binicilik malzemesi bunlar tarafından keşfedildikten başka, bu aletlerin de o devre göre en ustalıklı olanları yapılmıştır. Mesela başlıca terbiye vasıtası gem, medeni memleketlerde olanlardan daha ameli uygun ve fennidir.

.......................................

İlk yarışlar (Santor) efsanesinin beşiği olan Tesalya’da başladı.

......................................

İlahları şerefine kurbanlar, merasim, muhtelif müsabaka ve oyunlar ve nihayet atlıyarış...

Yan yana kırk arabanın hareket edebileceği genişlikte bir pist.

Evvele iki atlı arabaların yarışı alıp yürüdü.

(25. Olimpiyat)

......................................

Büyük İskender’le, ata binmek sanatı eski Yunan’da son tekamül seviyesine erişti ve o devirden itibaren süvarilik geniş kadrosunu buldu. Harp arabası arka plana düştü ve yalnız olempiyatlarda görünmeye başladı.

.......................................

Başlangıçta, harp arabasına rağmen Romalılar ’da süvari yoktur. Koca orduda bütün atlı mevcudu üç yüz.,.. Ata yalnıs (Senatörler) ve büyük şeref sahipleri binebilir. Süvarinin harp kıymetine ise hiçbir ihtimal verilmemiştir. Kartacalıların taarruzlarına kadar bu kanaat devam etmiş ve bu muharebelerden aldıklarıders neticesinde Romalılar’ın gözü birden bire açılmıştır. Artık, varsa süvari, yoksa süvari.

.........................................

Harp arabası yarışları Roma’nın bütün sınıflarını alakalandırır ve en hararetli iddialara emin teşkil ederdi. Bugünün müşterek bahsi yerindeki tutuşmalar, iddialaşmalar... Bu yarışlar Roma’da Barbar istilasına kadar sürdü ve oradan Bizans’a geçti.

.........................................

Orta çağ Hıristiyanlığı’nın mütaassıp istismarcı ellerde asli kaynağından inhiraf ettirildiği, eski medeniyetlerin yeni bir tefekkür ve tahassüs miktarındaki nizamlanamadığı, fikir ve sanatın sararıp solduğu bir batı dünyasının kap karanlık bir dehlize girdiği çığır... Bu çığırda at da manasından çok şey kaybetmişve sadece toplu aksiyon planında iki harikulade eser vermiştir:Şövalyelikte at ve step adamlarının akınlarında at...

............................................

Sasanilerde ordu kuvveti asillerden mürekkep süvarilerinde... İlk davette haır olan on bin atlı, daima şahın emrinde... Banlara “Ebediler” ismi verilmişti. Sayıları hiç inmiyor, küçük bir eksiklik olsa hemen yeri dolduruluyordu. Eyer, keçe, gem üzengi, zahma, her şey, binicilik sanatı ve at bilgisiyle beraber , mükemmel...Kendileri ve süvarileri sırhlı, en ağır süsler içinde. ( Nize) tipi güzel atlar.

...........................................

Peygamberimiz, Kainatın Efendisi at yarıştırdılar ve ( Sence) isimli atlarının kazandığınıgörmekle zevklendiler. Hatta, muazzez zevcelerinden Hazret- i Ayişe ile yarışmacısına at sürdükleri bile oldu.

...........................................

Şövalyelik, atlı adam ocağı... Plastik sanatların Orta çağ safhasında görüldüğü şekilde iri yarı, kaba saba atlar üzerinde, demir elbiseli insanlar... Çeviklik ve incelikten mahrum, hantal, lagar. Koç boynuzu gibi yalnız cepheden tos vurmayı bilen, ham kuvvet sahibi insan ve at tipleri...

...............................................

Şövalyeler, bir takım merasimden sonra sıraya girerler, saf olurlar ve arkalarında ki, seyisleri ve atd uşaklarıyla birlikte ( Turnua) reisini ve hakemlerini selamlarlardı. Bu mevkide çok defa kırallar bulunurdu. Peşinden boru sesleri, işaret ve müsabaka... Bir nevi ciride benzeyen bu atlı müsabakalarda, attan azami manevra kabileyeti istenerek, kılıç, mızrak ve gürze bağlı bütün mücadele hünerleri fiili tatbikat halinde gösterilirdi. At’tan düşmek, yaralanmak, ölmek, tabii neticeler ve mağlubiyet ..

..........................................

Filistin Haçlı Seferlerinden sonra şovalyelikte Arap Atı büyük bir kıymet kazandı. Avrupa’ya götürülerek haraları kuruldu. Böylece iri kıyım atların kuvvetiyle Arap atı’nın inceliği ve çevikliği arasında vasatıteşkil edecek katışmalar temin edilmek istendi.

..........................................

Yeni Çağ’da at, eski çağların zahmetini üstünden atmış,kendisini sadece mücerret ve bedii gayeye vermiş ve bu gayenin memleket müesseselerini kurdurmuş; artık yalnız rahatı, zevki ve öz istidadının şiiriyle meşgul asilzadedir.

..........................................

Üç yeri ince uzun olacak: Kulakları, boynu ve art ayakları

Üç yeri kısa olacak: Sırtı, kuyruk koçanı ve ön ayakları..

Üç yeri geniş olacak: Alnı, göğsü, sağrı, ön ayakları..

Üç yeri parlak olacak: Tüyleri, gözleri, tırnakları...

Böyle olursa at iyi..

Arap atıl zeki ve ahlaklıdır. Vakar içinde heyecanlı, çok sıcak kanlıve uzun ömürlü ve en ileri yaşlarda bile verimli, yorulmak bilmez.Hamaret ve çalışkan her türlü zora tahammülü ve mukavemetli..

.....................................

Ki, suni yapılı at, Arap atını saniye başında iki metre geçmektedir. Artık yarış atı demek, İngiliz atı... Araptan çıkan, Arabı silmiştir. Münakaşa kabul etmez gerçek...

....................................

İngiltere’de at hırsızlığı eden veya bu işi yaptığına inanılan herkes, dini himayeye sahabet kadrosundan çıkarılacaktır!

Yani, “Dinsiz ilan edilecektir!” denir gibi bir şey ... Birİngiliz için ölümden ağır bir hüküm... Nitekim hemen etkisi görüldü. At hırsızlığı bir anda durdu. İdam sehpasının başaramayacağı bir işi, bir dini ve ahlaki tehdit yerine getirdi.

....................................

Kahramanlarımız:

4-4-Byerly Turk- Byerli Türk!..

5-5-Darley Arabian..

6-6-Godolphin Arabian- Godolfih Arabyan..

Bunların doğum tarihleri, sırasıyla tahminen 1680, 1700 ve 1724.. Her hangi kırallara tesadüf ettikleriysemalum... Demekki yedi asırlık bir çalışma sonunda elde edilen İngiliz yerli tipi hepsi elli yıl içinde yediği üç iğneyle “Safkan” ıbuluyor.

............................................

Byerli Türk, Türkiye’de yetişmiş bir Arap aygırıdır. Ve İrlandalı yüzbaşı Byerli’nindir. Bildiğimiz bu kadar.

...........................................

Atı hamallık işi dışında müteala ettiğimiz zaman, ona düz yarıştan itibaren hangi faaliyeti yakıştıracak olursak karşımıza “Saf kan” çıkıyor.

Varsa yoksa safkan.

..........................................

Manialı yarışlar: Bu yarış atın koşucu ve atlayıcı kabiliyetlerini birleştirme işidir. At, düz koşuda olduğu gibi yarış pistinde alabildiğine koşacak; ve bu arada pistin muhtelif yerlerine serpilmiş binbir çeşit maniin de üstünden aşacaktır.

...........................................

Bu yarışa gitmek için hiçbir kayıt yoktur. İsteyen, istediği atla, hatta sütçü beygiriyle girebilir. Ümidi varsa buyursun... Esasında yarış,süratçe nispeten zayıf ve atlayıcı kabiliyete nispeten kuvvetli “Safkan” ların işi. Her türlü yarım kan ve (Anglo- Arap) ların da, manialı koşularda “Safkanlar’a, kafa tutması mümkün.

.............................................

Süratli yarışı, ya ya binmek, yahut onu tüy gibi hafif bir arabaya bağlı olarak sürmek suretiyle, attan, tırıs temposunun son haddini istemektir. Ve bu azamiyle asla dört nala kalkmadan birinci gelebilmek.

...........................................

Polo... Bizim ciridimize benzer bir oyun... Atlı top oyunu... Atın sırtından, uzun tokmaklarla tahta topa vuruyor ve muayyen kaideler altında topun kaleye girmesiyle kazanılıyor. İşin bu tarafı sadece vesile... Oyunu kazanabilmek için ata yaptırılmayan hareket yoktur. Demek yalnız binicilik zaviyesinden ehemmiyetli ... Cinitte de aynı şey değil mi? Fakat, Polo daha hareketli ve zengin.

..............................................

İzmir’den evvel İstanbul “ Kağıthane Yarışları” adıyla , Abdülaziz Devri’ne ait bir takım iptidai tecrübelere şahidiz. Abdülmecit Devri’nden itibaren başlayan alafırangalık ceryanı, büyük şahsiyet ifadesi Topkapı Sarayı’nın bitişiğine, (Barok ve Rokoko) dökünhtüsü Mecidiye kasrını kondurursa, ırkımızın bir beşikte sallandığı at mevzuunda da Avrupalıdan örnek alacağımız tabii olur. (Üçüncü Napolyon’un karısına ve Avrupalı’ya meftun, İlk Avrupa seyahatine çıkmış Türk Padişahı Abdülaziz zamanında “ Barok” ve (Rokoko) saraylar her taraftan yükselirken, aynı kopyacıruh, at yarışını da, Gart’tan iki asır geri bir üslupla tatbike kalkışma misalleri verdi. Ne pist, ne hipodrom, ne bir şey... Sadece bir düzlük üstünde, usulsüz ve esassız bir uçurma dört nalı..

......................................

İzmir, İkinci Abdülhamid’in son devresine tesadüf edici yıllarda, Türkiyeye ilk sistemli yarışı getirmek şansına eriyor.

......................................

Artık teşkilat var, hipodrom var, at yarışı var, yetiştirici ve yarıştırıcı var. Kendisine göre bir halk ve alaka zümresi var, bir nevi hükümet ilgisi var; fakat bu kadar “Var” dan sonra istenen seviye yok.

.....................................

At, bilhassa prens soyu prens faaliyetiyle insanın yanındadır. Cihanda hangi inkılap olursa olsun, at ve insan birbirinden ayrılamaz; yer yüzünü su kaplarsa, birbirine sarılmış olarak beraber yüzerler ve beraber boğulurlar.

.......................................

Atın prens faaliyetiyle boy gösterdiği her yerde bulunmak istememe rağmen ömrüm boyunca yalnız bir kere, o da bir başka bir iş için Stadyuma gitmiştim. Bir de baktım ki, onbinlerce, insan kafası, birbirinin üstünde bir patetes dağı gibi yükselmiş; ve bu ortası çukur dağın çepçevre cenahlarınısaran kafalar, oktan keskin nazarlarını, kendilerinden biraz daha büyük fakat daha mütefekkir bir meşin kafaya, topa saplanmış; çeneler sarkık, ağızlar feryat ve figan dolu, bir acaip alem!

......................................

Bizim burada bahsimiz, fikir ve şiir değil, sporların en güzeli olan at. Niçin bu spor futbol gibi tutmamış ve tutturulmamıştır.?

.....................................

Evet, prens Hamlet’in dediği gibi, işte bütün mesele!.. At yarışı,kralların kurduğu ve koruduğu, beslediği, tutturduğu bir müessesedir. Yaşamasısadece devletin bahşedeceği şartlar ve açacağı iklimler sayesinde mümkündür. Bun devlete ister en büyük memleket servetlerinden at zaviyesi, ister kültür ve beii zevk noktası, her yönden sindirebilmeli. Bu nasıl olur?

Davanın müdafaası bilmekle olur.

.....................................

At Sahibi ve yetiştirici

İki at sahibi var: Biri devlet, öbürü şahıs... İki kat yetiştirici var. Biri devlet, öbürü şahıs... Devlet atı konuşturmak için yetiştirmez; satmak ve memleket hayvanlarını islah etmek için yetiştirir. Şahıs da atı,konuşturmak ve satmak için... İkisinin de gayesi memleket hayrında birleşir.

Zaten şahıs olmasa devlet atı kime satacak? Hangi işte kullanacaktır. Şu halde, aradaki çap farkı mahfuz.. At koşturucu ve yetiştirici şahıs bu hususta devletten bir derece daha aktif ve semere vericidir.

....................................

Hangi insan sorulsa”Ya ölü, ya gitti” hangi at merak edilse “ Ya gitti, ya öldü!... Ölen niçin, giden nereye? Yahut ölen nereye, giden niçin? Gidenler mi ölüyor, ölenler mi gidiyor? Hasılı her şey karanlık, her şey müphem. Nihayet Memiş Ağa, zabitin ikide birde kendisini kucaklamasından üzgün. Elini gayet hususi bir işaretle sağa açıp ve sonra ona bir gidiş ahengi verip diyor ki:

“- Senin anlayacağın, oğul, iyi insanlar, iyi atlara bindileeeeer gittiler.!”

Biz se, Memiş Ağa misalini tersinden hayal etmeye meyilliyiz. Şöyle, ne kadar fikri, bedii, içtimai, idari, hasretimiz varsa, hepimizin birden yollarını kavuşturan meydanda durup kulağımızı nal seslerine vermek ve sonunda, sökün etmekteki “Safkan”larıgörünce narayı basmak:

“- İyi insanlar, iyi atlara bindileeer, geldiler!”

 

 

Buyurun, Nazım için inkar edilemeyen belgeleri incelemeye başlayalım:

Bu belgeleri 1955 yılından beri bildiğimi ve dergilerine, gazetelerine göre, muhafaza ettiğimi arz ederim)

 

((Ayyıldız Gazetesi’nde 8.2.2000 tarihinde Türk Dil Kurumu BaşkanıAhmet B.Ercilasun Nazım Hikmet Yazısında şunları söylüyordu:

Hafta geçmiyor ki, büyük gazete veya televizyonlardan birinde Nazım Hikmet’ten bahsedilmesin. Son zamanlarda bazı siyasilerde bu koroya katıldı. Aynı dönemlerde yaşamış, ve şiirde en az Nazım Hikmet Seviyesindeki Faruk Nafız, Ahmet Muhip, Arif Nihat, Necip Fazıl. Cahil Sıtkı’dan hiç bahis yok. Sanki o dönemlerde başka şairimiz yaşamamış.

Ömrünü Komünizm için harcamış olan Nazım Hikmet’in Komünistliği inkar edildiği gibi neredeyse, en büyük milli şair mertebesine yükseltiliyor. Bu konuda yazacak çok şey var. Şimdilik Cumhuriyet Gazetesi’nin 1951 yılına ait sayılarını karıştıralım. Ve Nazım Hikmet ’in yurt dışına nasıl çıktığını oradan izleyelim.

21 haziran 1951 1. sayfa

Başlık: Şair Nazım Hikmet Bükreş’e mi kaçtı?

Alt başlık: Bükreş Radyosu şairinin Romanya’ya vardığını ve karşılandığını bildirdi.

Küçük alt başlık: Dün gece aldığımız malumata göre Nazım Hikmet beş gündür şehrimizde tegayyüp etmişti. Haberin Baş tarafı:

İstanbul 20 (T.H.A.) Bükreş Radyosu bu akşamki yayınında, Nazım Hikmet’in Bükreş’e geldiğini ve şehirde komünforma teşkilatı tarafından karşılandığını bildirmiştir. Bu hususta yorumda bulunan radyo sözcüsü, Nazım Hikmet’i beynelmilel komünizmin bir kahramanı ve kurbanı olarak tanıtmıştır...

25 haziran 1951, 1. sayfa

Başlık: Nazım Hikmet

Alt Başlık: Moskova Radyosu dün gece, kızıl şairin demir perde içine girdiğini teyit etti. Haber:

Moskova 22 (A.P.)- Pravda gazetesi bu gün solcu Türk Şairi Nazım Hikmet ’in Romanya’ya vardığını bildirmiştir. Nazım Hikmet ’in “cellatların elinden kaçırıldığını” yazan Sovyet Gazetesi&’ne göre, şair Bükreş’de komünist işçiler tarafından büyük tezahürler ve şenliklerle karşılanmıştır... Moskova RADYOSU’ DA dün akşamki yayınlarında Nazım Hikmet’in Bükreş’e vardığını teyit etmiş,mumaileyhin şerefine “ Barış’ı koruma komitesi” başkanı Sadoyan tarafından bir ziyafet verildiğini de zikretmiştir.

Gene Moskova Radyosu’na göre Nazım Hikmet bir Rumen gazetesine verdiği beyanatta “ Rumen topraklarında rahat nefes almak fırsatını kazandığından dolayı mesudum demiştir.”

((Yazarın notu: Bir insan hayatının belli bir devresinde vatanına böylesine ihanet eden tavırlar içine girebilir, belli bir devresindeyse de, pişman olur. Pişmanlığı öyle içten olur ki, gönlü olan, insafı olan herkes bu pişmanlık karşısında erir gider. Var gücüyle onu aklamaya çalışır. Allah için soruyorum. Nazım hikmet diye sayıklayan ilerici, muhafazakar bir kısım devlet adamı, naaş- mezar taşıyacak kimselerden hiç biri onun pişman olduğuna dair tek satır yazı okudular mı?

Hangi medeniyetin eseriyse ölüyü alkışlayanlar gibi biz de alkış tutturalım böyle bir delil görüssek!

Belli bir yazımda da demiştim. Nazım hikmet furyası onun için yapılmıyor. Hayatlarının belli bir kısmında komünist, belli bir kısmında mason ve alt derneklerine üye olan bir kısım kimseler kendilerini aklamak için Nazım’ı alet ediyorlar. Yahu ona komünist filan denirdi ama, allamei cihan bir şairdi. Böyle dolu bir adam da komünist filan olunca bizim gibileri dünden hoş görmeniz gerekir demek istemektedirler. Evet, zaten hoş gördüğümüz için bu gün elli çeşit kapitalistliğin nimetlerinden yararlanmalarını hayretle karşılıyoruz ya!

Türkiye’de 1838’den beri dönen dolaplarıanlayabilen fikir adamlarına hayret! Masonluk, komünizanlık, dejenerasyon yarıaydını yemiş bitirmiş, ama hiçbir zaman ders alınmamıştır.))

 

BENİ STALİN YARATTI- GÖZLERİMİN IŞIĞINI STALİNE BORÇLUYUM.

VATANIM MOSKOVADIR...

 

30 haziran 1951 1. sayfa

Başlık:

Nazım Hikmet Moskova’da:

Alt başlık:

Şakşakçı kızıl şair hava alanında “Beni Yaratan Stalin’dir.” Diye bağırdı. Ve vatanının Rusya olduğunu söyledi.

Haber: Moskova Radyosu dün akşamki yayınlarında kızıl şair Nazım Hikmet ’in Moskova’ya vardığını ve hava alanında beyanatında bulunurken “Beni yaratan Stalin’dir” diye bağırdığını bildirmiştir. Gene Moskova Radyosuna göre, Kızıl Şair Stalin’i göklere çıkaran şu sözleri de sarf etmiştir:

“-Gözlerimin ışığını Stalin’e borçluyum, her şeyimi ona borçluyum. O beni yarattı. O beni Yaşatıyor.” Stalin’in şakşakcısı bundan sonra vatanının Rusya olduğunu, şehrinin Moskova bulunduğunu da söylemiş, Stalinin bayrağı altında vazife göreceğini kaydetmiştir.

(YAZARIN ısrarlı NOTU: Hiç biriniz hiçbir yazıda Nazım’ın kendini öz eleştiriye tabi tutup, bu belgeleri inkar ettiğini, ya da pişmanlığını belgelediğini biliyor mu? Eeee? O’na nasıl ihanet edersiniz? O’nun istemediği dönüşü, ona nasıl yaptırmaya çalışırsınız?)

1.7.1951

Dördüncü Sayfa:

Alt başlık:

 

NADİR NADİ’NİN BELGELEDİĞİ CÜMLELERE YALAN DİYEBİLİR MİSİNİZ?

 

Nazım Hikmet’in Moskova’da yazdığımakaleler.

Haber:

Moskova, 30 (A.P.) Sovyet Basını bu gün demirperde gerisine kaçan Müfrit solcu Türk Şairi Nazım Hikmet’in Moskova’ya varışını büyük tezahürlerle karşılamıştır...

Moskova ”ededi” gazetesi Hikmet ’e, hatta Pravda ’dan bile fazla yer ayırmış, ve komünist şairin “ Türkiye’de Amerikanlar” başlıklı bir makalesini yayınlamıştır. Nazım Hikmet, bu yazısında“Türk Burjuva sınıfının her türlü hicap hissini kayıp ettiğini ve burjuvaların Türkiye’ yi birleşik Amerika’ya sattıklarını” ileri sürmüş ve Türkiye’de Sovyetler Birliği’ne karşı harp için hummalı hazırlıklar yapıldığını iddia etmiştir.

1 temmuz 1951 Birinci sayfa

Kızıllar ve ticaniler (Nadir Nadi ’nin başyazısından bir parça) Yurdu’ndan kaçarak demir perde gerisine sığınan kızılşair Nazım hikmet, Moskova hava alanına iner inmez:

 

GÖZLERİMİN IŞIĞINI STALİNE BORÇLUYUM. HERŞEYİMİ ONA BORÇLUYUM. BENİ O YARATTI. O YAŞATIYOR.

 

--Gözlerimin ışığını Stalin’e borçluyum. Bir gün her şeyimi ona borçluyum. Beni o yarattı. Beni o yaşatıyor. Diye bağırmış.

Sosyal hayatta her olayın bilimsel izahınıyapmaya çalışan, daima objektif kalmaya gayret harcayan hiçbir şeye hayret etmemeye yıllardır alışmış bir adam olduğum halde, yukarı ki sözleri okuyunca doğrusu şaşırdım. Kızıllığın psikolojik özünü bildiğimden Nazım ’ın kaçışı beni sinirlendirmemiştir... Fakat, Moskova’ya vardığı dakikada, ayağının tozuyla söylediği sözlere pes dedim.

İlk önce düşündüm: “- Belki o böyle konuşmamıştır da, O’nun ağzından Radyoda uydurmuşlardır.” diyesim geldi. Bu hükmün yersizliğini çabucak anladım. Nazım, Moskova’nın da, Demir Perde ’nin de ne olduğu elbet biliyordu. Oraya giderken kendi adına yayınlanacak bütün demeçleri, şiirleri ve yazıları peşinen imzalamaya hazırlanmıştı. Bu yönden bir kaygusu olsaydı, Türkiye’den ayrılmaz, Demir Perde ’ye bir adım yaklaşmak içinden gelmezdi. Şu halde, yıllardır Nazımın samimi inancı budur...

 

DOYA DOYA TÜKÜRMEK.. AMAN ALLAH’IM FİKİR KONUSUNDA BİZİ BÖYLE TAVIR VE SÖZLERDEN KORU...

 

12 Temmuz 1951 1. sayfa

Başlık:

Nihayet resmi de geldi.

(Resim başlıktan sonra yer alıyor)

Resim altı: Nazım hikmet, Moskova’da Sovyet Muharrirler birliği umumi katibi Fadeyef ile kolkola.

Haber metni: Kendi tabiri ile Stalin’ in yarattığı Nazım hikmet, Moskova’ya varınca hepimizin nefretle okuduğumuz mahut beyanatı verdi. Kızıl proboganda pala aldırdı. Bu demeçten bol bol istifade etmeye çalıştı. Nihayet onlarda rahat et-(sayfa 4 den devam) tiler, biz de, rahata kavuştuk, derken bu sefer resim faslı başladı.

Sovyetler, Nazım Hikmet ’in Moskova’da aldırdıkları boy boy, şekil şekil resimlerini bütün dünya fotoğraf ajanslarına dağıtmaya başlamışlardır. Yukarda gördüğünüz resim bunlardan biridir. Bu fotoğrafı sütunlarımıza geçirirken şair Eşref ’in Abdülhamit’e yaptığı tavsiye aklımıza geliyor. Bu TAVSİYE “ resmini teksir ettirip dağıt ki , millet doya doya yüzüne tükürsün mealindedir. Biz de yukarda ki resmi Nazım hesabına aynı gaye ile basmış bulunuyoruz.

27 temmuz 1951, 1. sayfa

Başlık: Nazım Hikmet vatandaşlıktan ıskat edildi. Çıkarıldı.

Alt başlık: Buna dair bakanlar kurulu kararı cumhurbaşkanının tasdikine sunuldu.

28 temmuz 1951, 3. sayfa

Sütun başlığı: bir dakika

Başlık: Tatarağaları.

Doğan Nadi’nin küçük fıkrasının metni:

Hükümet komünist şair Nazım Hikmet ’i Türk Vatandaşlığından ıskat etmeye karar vermiş.

Bizim hükümetin tuhaf bir hali var. Hemen her kararı “ Geçten sonra merhaba” kabilinden bir şey oluyor. Nitekim bu sonuncu da gene geç kaldı.

Öyle ya... Nazım Hikmet bir defa memleketten kaçmış. Herif bu hareketi ile, Türk Vatandaşlığından kendi kendisini ıskat ederek, esasen, hükümetten daha atik davranmış olmuyor mu? D,Nadi

Yüzüne tükürülsün diye Nazım Hikmet ’in resmini birinci sayfasına basan cumhuriyet gazetesi aynı nüshanın dördüncü sayfasında künyesini şöyle veriyor:

Sahip ve başmuharriri: Nadir Nadi

Bu nüshada yazı işlerini fiilen idare eden Cevat Fehmi Başkurt.

31 temmuz 1951 tarihli Cumhuriyet ’in birinci sayfasında Nazım Hikmet ile ilgili son uyarı- haber yer alıyor. “Biraz dikkat!” Başlıklı bu küçük uyarıda Nazım Hikmet’in vatandaşlıktan çıkarılmasını protesto için Pravda7da yazdığı yazıdan bahseden ve bunu haber olarak sütunlarına alan Türk Gazeteleri kınanıyor.

Protesto yazısının aslında bir proboganda yazısı olduğu belirtiliyor. Diğer gazetelerin “ bu proboganda hapınıyuttuklarına işaret edilerek artık kızıl şairin havadis kıymetinin “köpeğiısırdığı zaman yükselebileceği” söyleniyor. Bunu bilelim ve Moskova radyosunun oyununa gelmeyelim. Cümlesiyle küçük uyarı son buluyor. Bir daha da cumhuriyette Nazım Hikmet ’le ilgili bir habere rastlanmıyor.

İşte Cumhuriyet Gazetesi’ne göre ve dönemin imlasıyla Nazım Hikmet ’in yurt dışına çıkışı. Nadir Nadi ve Doğan Nadi’nin bu konuda ki düşünceleri:

Sosyalistlerimizi ve yeni Nazım severlerimizi üzmemek için isterseniz “ Görüyorsunuz bu vatan haini Sovyetler’e nasıl kaçmış!” demeyelim ve Nazım Hikmet ’in Moskova’ya gittiği yıllarda Stalin’in Türkiye ve Türklere karşı niyet ve fiillerini Zekeriya Sertel ’den okuyalım.

Prof. Dr. Türk Dil Kurumu Başkanı

 

NAZIMLA YATIP NAZIMLA KALKMAK

 

Bildiğiniz gibi bir yazarımızı takdim ederken değerini ispatlamak için aynı kulvarda, pardon aynı seyirde, aynı yolda koşturan diğerlerini de sunup, aradaki farkı ispat etmek bir yazarlık ustalığıdır. Geçenlerde Halka ve Olaylara Tercüman Gazetesi’nin nüshasında hem Nazım Hikmet’ten, hem Necip Fazıl’dan, hem de Mehmet Akif’ten sunuları birlikte yaptıklarını, bu araştırmayı sayın Yazar Hüsamettin Acar’ın yaptığını okudum. Arşivime koydum. Bence yanlış. Bir zoraki, davranış. Deniyor ki:

(( Zamanımızda öyle aydınlarımız var ki, onlar ağızlarını Nazım Hikmet’le açar Nazım Hikmet’le kapatırlar. Duyan da, şiirden, sanattan anlıyor sanır. Onlar için, bu dünyada başkaşair, başka edebiyatçı yoktur. Nazım Hikmet adını sermaye yaparlar kendilerine... Oysa, Türk edebiyatı, Türk şiiri çok güçlüdür. Nazım gibi, Akif gibi, Fazıl gibi bir çok değerli fikir adamlarımız, ustalarımız yaşamıştır bu topraklarda... sizlere bir çırpıda onlarcaşair, yazar ve düşünür adı sayabilirim.

Ancak hayır!... Nazım Hikmet var ya, gerisi hikaye...

Sizlere, Nazım Hikmet’ten başka şair tanımayan bazı aydınlarımızın isimlerini de vereceğim. Vereceğim ki, yıllardır bu ülke gençliğine tek düzeliği, tek şairliliği ve kendi fikirleri doğrultusunda yönlendirmeyi layık görenleri Türk Gençliği tanısın...

Başta Zülfü Livaneli olmak üzere, Can Dündar, Bedri Baykam, Tarık Akan, Yaşar Kemal, Ali Kırca, Genco Erkal, Rüştü Asyalı, Suavi ve Orhan Pamuk , ve diğerler... Bu isimlerin bazıları her yıl geleneksel olarak Nazım Hikmet’in mezarını, Rusya’da ziyaret ederler... Çok güzel... Değerli bir şaire sahip çıkmak adına enfes... Ancaaak, bu ülkede bir Mehmet Akif, bir Necip Fazıl da yaşadı be dostlar!... Üstelik de mezarları Moskova’da değil, yanı başımızda... Mehmet Akif Edirnekapı Şehitliği’nde, Necip Fazıl ise Eyüp Mezarlığı’nda... Neden Nazım Hikmet’e gösterilen ilginin onda, hatta yüzde biri onlardan esirgenir? Nazım Hikmet için belgesel çeken Can Dündar, aynı güzelliği ve ilgiyi neden Mehmet Akif’ten esirger?

 

TÜRK GENÇLİĞİ DEĞERLERİNE SAHİP ÇIKMALIDIR

 

Nazım Hikmet’in şiirlerinden başka şiir tanımayan Gerco Erkal ve Rüştü Asyalı’ya ne demeli? Bu kadar, şiirin içinde olan bir tiyatro sanatçısı yanılıp da, bir gün Necip Fazıl’dan iki mısra okumaz mı?

Bu sayfanın göbeğinde, üç şairin üç eserini Türk Gençliği’nin dikkatine bir kez daha sunuyorum... Mehmet Akif’in; Türk Milleti’nin sembolü haline geçen İstiklal Marşı’nda olduğu gibi,“Çanakkale Şehitlerine” adlı şiirde aynı zenginlikte... Bu yiğitlik, bir kahramanlık ancak bu kadar destanlaşır. O’ nu Ümmetçi diye suçlayanlar, “Bedrin Arslanları ancak bu kadar şanlı idi”diyerek Türk askerini göklere çıkaran mısralara ne diyecek acaba? Nazım Hikmet kurtuluşu Destanı ya da Kuvayi Milliye Destanı’nda .

Necip Fazıl’ın Sakarya Türküsü’ne ise hiç dokunmadım... Bir destan ancak bu kadar anlatılırı be üstat..... Noktasından virgülüne karşınızda...

Bu şiirleri okuyun ve ondan sonra Türk aydını, Türk şairi ve düşünürü hakkında hüküm verin...

Bu sayfayı, Türkiye’de şair olarak yalnızca Nazım Hikmet’i bilenlere de ithaf ediyorum. Değerlerine sahip çıkan her Türk genci, benim yaptığımı yapar...

Ancak yukarıda bazılarının adlarını verdiğim kişiler özellikle bu yazıları okumalı... Okusunlar ve özgür vicdanları ile baş başa kalarak yaptıklarını bir daha gözden geçirsinler...

Aydınlan, bilim adamları, politikacılar, sanatçılar ve topluma mal olmuş kişiler, yaptıkları her icraatta, attıkları her adımda yine bu toplumun kazancını düşünmelidirler.

Söyler misiniz, bir ülkenin bölünmüş , parçalanmış,birbirine düşmüş, ayrı ayrı kutuplara ayrılmış gençliğinden kimler medet umar? Hiç olmazsa, bir kerecik; kafatasçı, tutucu, gerici ve cahil olarak suçladığınız Türk Milliyetçisi gibi düşünün ve kucaklayın tüm aydınlarımız...

O zaman belki, çok ihmal ettiğiniz bu gençler ve tüm Türkiye de sizi kucaklar...

Kalın sağlıcakla... Araştırma ; Hüsamettin Acar

 

...............................................

 

TÜRK MİLLİYETÇİSİ OLMASI ÇOK ZOR OLANLAR

 

Evet’ Dediğim gibi solun gerçekleri kabul edeceği diye bir kavramıben kabul edemiyorum. Esaslı sol tanınan birinin günün birinde günah çıkarmak için sahte şeriatçılığa döndüğünü görebilirsiniz. Ama, Türk milliyetçisi olduğunu görmeniz tamamen zor. Neden? Çünkü, meselenin başında milli kültür almamanın gerçekleri yatmaktadır. Milli kültürü ona ırkçılık diye tanıtmışlardır. Halbuki bu yolun Atatürkçülük yolu olduğunu kim öğretecek ona. Senelerce Babı- Ali bülbülleri ona milliyetçiliği ırkçılık diye takdim etmiş.

Sıkılmadan Atatürkçü olduğunu da söylemiştir bazıları. Atatürk, gerçek Türk milliyetçisidir. Son asrın en büyük Türk’üdür. Ziya Gökalp, Mehmet Akif vs düşünürlerin fikirleriyle yoğrulmuştur.

Avrupa Medeniyetine olan hayranlığında bu değerler yok edilmemiştir. Bu bakımdan Atatürk çok büyük devlet adamıdır. Evet, iddia ediyorum, çok sol bilinen birinin Türk milliyetçiliğine dönüş yapması çok zordur. Neden temel öğelerden mahrumdur. Bu bakımdan bu yazı serisinde takdim ettiğim Halka ve Olaylara Tercüman Gazetesi’ndeki mukayese çok iyi niyetli bir girişim ama gerçekler bilinmemektedir. Solun zehri girmişse, Türk milliyetçisi ve maneviyatçısı değerler hayat boyu at gözlüğüyle değerlendirilir. Nazım Hikmet’i gerçek çehresiyle bilen ve tasvip eden bir kimsenin, aynı anda Mehmet Akif’i, aynı anda Necip Fazıl’ı kabul etmesi imkansızdır.

Aşırı sol bir gurubun bu gün milliyetçileri gölgede bırakacakşekilde milliyetçi olduğu görülüyor. Bu gerçek, yukarda belirttiğim (Aşırı sol hiçbir zaman milliyetçi olamaz) ilkesini ihlal ediyor. Söylediğimiz yanlış gibi görülüyor. Ama, işin esasına girerseniz Kazın ayağı öyle olmadığı görülüyor. Bu gurup neden birden yön değiştirmiştir. Anadolu’nun kasaba büyüklüğünde bunun sırrını çözecek bilgilere sahip değilim. Yalnız şu var ki işin başındaki liderin bağlı olduğu yerler şimdi böyle olmalarını istiyor gibi. İşin esasına girin. Türk’ün meselelerini, Türkçülük gününü vs folklorik değerleri münakaşa edeniz yarı yolda kaldığınızı göreceksiniz. Yani, siyasi Milliyetçilerden iyi düşündükleri ortadayken, gerçek milliyetçilerle kültür farklarının çok büyük olduğunu göreceksiniz.

 

NAZIM’IN TÜRKÇE YAZMIŞ OLMASI UNUTULMAYACAK BİR DEĞERDİR

 

Meselenin aslını bilmeden, Nazım nedir, ne değildir bunu tarihsel olarak bilmeden tutup ağız dolusu küfür etmek namussuzluktur. Şerefsizliktir. Ama, Nazım’ı tarihteki durumu ile bilip, o zaman yargıyı, gerçek yargıyı ortaya koymak ne kadar acı olursa olsun görevdir.

Gerçekleri kim gizliyorsa o Utansın. Nazımın bu günkü tanıtıldığıgibi olmadığını isapat etmek namussuzluk değildir. Namussuzluk Nazım’ıolduğundan farklı takdim etmektir.

Ben bu milletin basit bir ferdiyim. Nazım Hikmet Ran ile bir alıp veremediğim yoktur. Hele hele beş numara bozuk gözlerimle O’nun yüzlerceşiirini bilgisayara işlerken bir iyi niyet gösterisinin de sahibiyim. Belirttiğim gibi Türkçe yazmış olması, ona hayatım boyunca minnettar kalmamısağlar. Gel gör ki, Komünistliği biz yağ yağmuru gibi gelip geçmiş yazarların milli düşünmesiyle onun arasında dağlar var.

Bir Kemal Tahir ile Nazım Hikmeti aynı kefeye koyduğunuz zaman haksızlık edersiniz. Birisi Türklük kokar, diğeri bilmem ne kokar. Peki, günümüzde sahte şeriatçısının, dünün aşırı solunun ya da bir takım beynelmilel dernek localarının Bremenleştiğine ne demeli? Sebebi belli. Günah çıkarmaktansa, “hatalıydık demektense!”, eskiyi, eski meşguliyetlerini beraat ettirmeye çalışmaktadırlar.

Allah milletimizin her ferdini, diğer fikir sahipleriyle anlaşmaya, uzlaşmaya ulaştırsın. Eski kinleri tahrik vatansızlıktır. Şu var ki, fikir namusu tarihin hangi devrinde olursa olsun, kendini erkekçe göstermelidir. Kimin nerede nasıl bulunduğunu, nasıl ihanet ettiğini, kimin nerede nasıl olumlu yolda olduğunu tespitte hayır vardır.

Dünün bombacısı, çoluk çocuk, kadın ihtiyar herkesi bombalayan, öldüren insanların affıyla barış mı sağlanır? Kanları yerde kalmaz! denen insanların kanını yüz numaraya, helaya dökerseniz kimi kandırıyorsunuz? Kimin hakkını kim affetmiş, bağışlamıştır.?

Yapılanlar tarihi hatadır. Fabrikalarıyakanlarla, fabrikası yananların beynelmilel derneklerde aynı safta buluşmasıyla kim kimi kandırıyor? Milletin maddi ve manevi değerleri ödenmeden, suçlular tarihi olarak ilan edilmeden kim kimi kandırıyor?. Bu ihanetler kurumadan, Avrupa Birliği isterisiyle milliyetçilik düşmanlığının şaha kalkmasını anlamak için adamın Allameyi cihan olması mı gereklidir?

Yıllardır bu milleti aç billaç koyanların aynı potada nasıl erimeye çalışıp, milletin gözünden kaçmaya çalışması nasıl da gülünç oluyor?

Sanat adına hiyanetin, ilaç diye folidorun miğdelere gönderilmeye çalışılması artık bir son bulmamalı mı? Yarı aydının yüz senedir sergilediği cehalete bir yekün çekip, gerçekle barışması gereken günler gelmeyecek mi?

Nazım Hikmet için Yeni Çağgazetesi’nde Aslan Tekin’in nefis bir yazısı çıktı. İki mektup yayınlamışy. Birisi Nazımın leyhinde biri aleyhinde düşünen vatandaş. Leyhinde düşünen şöyle diyor:

Nazım Hikmet’le ilgili görüşlerinize katılmıyorum. Konuya yaklaşımızın ideolojik olduğunu düşünüyorum. Ölülerden intikam alınmaz. Nazım hikmet artıları ve eksileriyle bir hayatı tamamlamış, arkasında kendisine her devirde hatırlatacak olan yüzlerce eser bırakmıştır. Yani bir yazar bir şairdir. O’nu o yönüyle hatırlamalı, o yönüyle tanımalıyız.”

Diğer mektup aleyhinde: “ Aslan bey! Metin Bostancıoğlu belgeli Mason’dur. Gizli değil. Niçin belgesini yayınlamıyor, ne mal olduğunu ilan etmiyorsunuz.? Cumhuriyet gazetesi keza.

Yore”yi incelediniz mi? Nedir? “Yore”??? Bir Yahudi kuruluşu değil mi? Yore’nin izlerini ne mal olduğunu, en basit olarak internetten de takip edebilirsiniz.

İnsanlarımıza bir gerçeği kabul ettirmek, onları şartlandırmak durumundayız.

Buna mecburuz.

Malum medyanın yaptıklarını telafi için var güçlü onların çirkin maskelerini düşürmek icap eder.

Nazım’ın “Yahudi” olduğunu işleyebiliriz.

Sosyalistlerin “YAHUDİ” OLDUKLARINI, DÖNME OLDUKLARINI İŞLEYEBİLİRSİNİZ.

SİZLER, ONLARI HEP SOL VEYA KOMÜNİST OLARAK TANITIP, TANITTIKÇA BU YARA KAPANMAZ. “ DİYOR.

............................................

 

Bir öğrenci:

 

BEN NAZIM HİKMET’İN ŞİİRLERİNE HAYRANDIM.ŞİMDİ BU SEVGİYİ YENİDEN YARGILAYACAĞIM. ÇÜNKÜ BANA HİÇ DUYURMADILAR BU GERÇEKLERİ...

 

Milletimizin helalleştiği gerçek barışa ulaştığı günlere uzaklığı çok mu fazla!

Kim ki, bu araştırma yazılarımı gericiğin, bölücülüğün danıskası olarak kapalı kapılar arkasında sunmaya çalışır, gerçek hainlerin onlar olduğunu peşinen ilan ediyorum. Tutacağımız salonlarda yanılmışlığımız ispatlanırsa ebediyyen minnettar kalacağız., haklı isek bunun da bir telefonla, bir makaleyle, bir tespitle sonlandırılması hakkaniyetin icabıdır.

1970 li yıllarda gazetelerdeki makalelerimle bu salon tutup halkı davet teklifim defalarca çıkmıştır. Verilen cevap şuydu:

--Yukardakiler anlaşamıyor biz anlaşsak ne kazanırız?

.............................................

 

Nazım Hikmet Kurtuluş Destanını bir zamanlar yazdı diye, seneler sonrası Romanya, Moskova ‘da gösterdiği davranışlar, Kore’de askerin üzerine atılan bildirilerle birlikte değerlenirse, O zaman Ergun Ağabey’in sorduğu soruyu sorarlar adama. Bu davranışlar şu değilse, şu nasıl olur? İnanın, radikal izahlar bizi derinden yaralıyor.

Toplumu sömürenlerin milleti sağ sol diye kamplara böldüğü zamanları hatırladıkça içimiz sızlıyor. Ama, sen bu gerçekleri ortadan kaldır ve diğer devler dururken Cüce Nazım’ı gençliğe yuttur. Olamaz böyle şey.

Üniversite sınavlarına giren bir genç kız birkaç günü bana belgeleri okudu ve bilgisayara geçmemi sağladı. Bu arada Prof. Ahmet B.Ercilasun ’un takdim ettiği belgeyi de yazdırırken renkten renge girdi. Anlıyorum. Elimle koymuş gibi ne diyeceğini biliyorum:

- Ben Nazım Hikmet ’in şiirlerini çok seviyordum. O’na hayrandım. Ama, Türk Milleti aleyhine Stalin’i kışkırtması,Romanya Bükreş, Moskova beyanları ne öyle.? Kore bildirilerine ne diyelim? Ben Nazım Hikmet hayranlığını kafamda tekrar yargılamam gerekiyor! diyordu.

 

SÖMÜRÜCÜLER NAZIM’A SÖVERLERDİ. ŞİMDİKARŞITLARIYLA BEYNELMİLEL DERNEKLERDE KEYİF ÇATIYORLAR

 

D.P. zamanında görürdüm o tipleri. Memleketi hem sömürür hem de kendini milliyetçi muhafazakar takdim edip, ağız dolusu küfürle Nazım Hikmet ve benzerlerine çatan tipler vardı. Şimdi onlardan bazıları en ilericilerle birlikte bazı Rotari vs. kulüplerde keyif çatıyor.. Bu tiplerin arşivimde belgeleri var. Ama gayemiz çatışma değil, bir uyarıdan ibaret. Gelin gerçekleri kabullenelim.

Bu millet gerçekten çok hafife alındı.Kendisi kabahatli. Ya, dine saparsa kafasında Kur’an Kursları’ndan başka bir değer bulunmuyor, ya da ileri düşüneyim derse, milli ve manevi değerleri hasır altı ediyor. İster amele olsun, ister müsteşar, her vatandaşın gerçekleri bilmek için okuması, mukayeseli okuması gerekir. Kuran Kursu öğrencisinin bir gün Güzel sanatlardan diploma alma hevesi olmalıdır. Bu sağlanmazsa, Irak,İran’dan farkımız nasıl ortaya konacaktır.

Bu ara geçimini sağlayıp, çoluğuna çocuğuna piyasada bulunan imkanların onda birini temin edemeyen kimselerin ilgisizliği de söz konusu olabilir. Allah onlara yardım etsin ve bir gün ihtiyaçlarını karşıladığı gibi manevi ihtiyaçlarını da karşılayıp gerçek fikre ulaşmak için mukayeseli okumak nasip etsin.

Ben şahsen, bu anlattığım tiplerin, sömürü peşinde olup da, muhafazakar görünüp, kampları birbiri aleyhine kışkırtan, sanat ve edebiyat denince zır cahil olanların davranışından Allah’a sığınırım. Ama, Nazım’ın gerçeklerini sunarken, binlerce kişiyi kırarsam, bunu fikir namusu adına yaptığımın bilinmesini isterim.

 

NAZIM DA GENÇLİĞİNDE İYİ BİR ÇİZGİDEYDİBELKİ...

 

Nazım hakkında kıymetli belgeleri sunmadan önce isterseniz gençlik heyecanı dedikleri Kurtuluş Destanını önce bir yayınlayalım:

 

KURTULUŞ DESTANI

Ateşi ve ihaneti gördük.

Ve kanlı bankerler pazarında

Memleketi Alman’a satanları...

Yaralıyı, yorgundu, fakirdi millet,

En azılı düvellerle dövüşüyordu fakat,

Dövüşüyordu köle olmamak için iki kat,

İki kat soyulmamak için...

Murat nehri, Kızılırmak, Gültepe, Tilbeşar

Ovası, gördü uzun dişli İngiliz’i

Ve Aksuyla Köpsu, Karagül’le Sögüt Gölü

Ve gümüş basamaklı türbesinde vatan büyük, Şapkası

Horoz tüylü İtalyan’ı gördü.

Ve inekleri, koyunları, keçileri sürüp götürüp,

Gelinlerin ırzına geçip, çocukları öldürüp

Ve İstiklali yakıp yıktıkça düşman,

Dağa çıktı mavzerini, nacağını, çiftesini kapan.

Fırlayıp atlayınca ileri, bir dehşet aldı Antepli’leri,

Seğirttiler peşince. Düşmanı tepelerde yendiler.

Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp bir tarla sıçanı

Kadar korkak olana: Karayılan dediler.

Biz ki, İstanbul şehriyiz, Seferberliği görmüş:

Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin, vagon ticareti, tifüs

Ve İspanyol nezlesi,

Bir de uzun konçlu Alman çizmesi

914’ten 18’e kadar yedi bitirdi bizi.

Yedikleri mısır koçanıydı ve arpa ve süpürge tohumu ve

Çöp gibi kaldı çocukların boynu.

Muharebe beş gün, beş gece sürdü. Kan gövdeyi götürdü.

Kaçarken, köyleri, köprüleri yaktılar...

Ve kadınlar, bizim kadınlarımız:

Korkunç ve mübarek elleri, ince, küçük çeneleri,

Kocaman gözleriyle anamız, avradımız,

Yarimiz ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen

Ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen

Kadınlar, bizim kadınlarımız...

Ağızkara – Söğütlüdere mıntıkası.

Onikinci piyade fırkası. Herkes yerli yerinde.

Tabur imamı mevzideki biricik silahsız adam.

Kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru,

Durdu boyun büküp el kavuşturup sabah namazına. İçi

Rahattır.

Cennet, ebedi bir istirahattır.

Ve yenilseler de, yenseler de adayı,

Meydanı gazadan o kendi elleriyle verecektir

Cenabı rabbülalemine şühedayı.

İstanbul’dan bir Amerikalı gazeteci getirdiler.

Ve Erzurumlulardan ve Sivaslılardan ve

Türk milletinden çok

İşbu Mister Bravn’a güvendiler.

Memleket harap, toprak çorak, borcumuz

500 milyon, veridat ise 15 milyon ancak:

“Mandayı kabul etmeliyiz, hemen”dediler.

“Onlar dretnot yapıyor, biz yelkenli bir gemi yapamıyoruz.

Hem İstanbul’dakiler

Amerikan dostlarımız!..”

Ve böylece, bin dereden su getirdi,

İstanbul’dan gelen zevat.

Sivas , Erzurum ve Türk Milleti

Mandayı kabul etmedi fakat

Hey gidi deli gönlüm,

“Akıllı, umutlu ve sabırlı deli gönlüm;

Ya İstiklal, ya ölüm!..”

Yeni Çağ gazetesi

 

Buyurun! Bu şiiri var diye Mehmet Akif ve Necip Fazıl’la bir terazide sunmak bence hatalıdır. Tavizler felaket getiriyor. Nazımcılardan hiç biri senin zikrettiğin şairlerin en ufak birşiirini değer diye sunmazken, senin iyi niyetin ortada kalmıyor mu? Rahmetli Türkeş’in okuması da bence çok zorlanmış bir iyi niyet gösterisiydi. Apoşimdi otuz bin kişi boğazladıktan sonra Ankara, ya da Türkiye diye birşiiri ortaya çıksa. Eh, güzel de olsa. Kim ciddiye alır. Orta Asya’da binlerce Türk boğazlanırken votka ve seks partileri yapılmış mıdır yapılmamış mıdır? Bu katliamların hesabını kim verecek?

-----------------

 

NAZIM HİKMET

Kölelik düzenini bilemediğini, aldandığını nasıl da acıklı anlatıyor…Darısı şu anda Siyonizm yanında olan eski Türkiye Komünistlerine…

………………………………

NAZIM HİKMET DENEN KİMSE İÇİN ŞU BÖLÜMLERE BAKINIZ… (Nazım Hikmete tapanlara hitap) BU KONUDA BİR ÖZÜRÜNÜ DUYDUNUZ MU? YA DA NAZIM TİCARETİ YAPAN ESKİ KOMÜNİSTLERİN BU KONUYA GİRDİKLERİNİ GÖRDÜNÜZ MÜ? ORTADA DÖNEN SAHTEKARLIKLARI KİM TEMİZLEYECEK? BÜYÜK MİLLETİN ÖZ EVLATLARI GENÇLERİN KANDIRDILMASINI KİM ÖNLEYECEK? HACISI HOCASI AMERİKA’YA ŞEYTAN DER, ÖMRÜ ORDA GEÇER. TÜRK MİLLETİ’NİN ORTA ASYA NÜFUSUNA KATLİAM UYGULAYAN STALİNLERE- LENİNLERE TAPANLAR SONUNDA YANILDIKLARINI ANLARLAR ONLARIN TİCARETİNİ YAYANLAR BUNU MİLLETE AÇIKLAMAZLAR.

…………
Moskova''da; Türkiye Kominist Partisi ve Polit Büro üyeleri ile Genel Sekreterleri İsmail Bilen ve Zeki Baştımar''la, Romanya''nın Laypsik şehrindeki Türkiyemiz aleyhine senelerdir neşriyat yapan "Bizim Radyo"nun yönetmeni Zekeriya Sertel, eşi Sabiha ve kızı Yıldız''la, bu arada Nazım Hikmet''le de beraberliği oluyor.

Sovyetler Birliği Komünist Partisi''nin birinci sınıf konuklarından olan ve emrine bir apartman dairesi, bir müstakil köşk, bir araba verilen Nazım Hikmet''le de aynı evde 2 yıl süreli misafirlik yapıyor.

"Moskova Radyosu"nda, "Bizim Radyo"da ve üniversitede dil öğretmenliği görevlerinde bulunuyor.

Rusya''dan kaçarak yurda dönmek amacı ile verdiği uğraşların neticesini ancak, 6 Kasım 1970''te Romanya-Avusturya-Almanya yolu ile gelerek, alıyor. Gençliğinde fanatik bir komünist olan Yusuf Yıldırım, başından geçenleri, N.

Hikmet''le Moskova''da aynı çatı altında geçen 2 yılın yaşantısını bana uzun uzun anlatmıştı.

Bu bilgileri değerlendirmek ve 1970''li yıllardaki milliyetçi mücadelemize yardımcı olacağını düşünerek kendisini, bu hatıralarını kitaplaştırmaya özendirdim ve 1 yıl sonra güvendiğim gazetcilerden arkadaşım rahmetli Nezihi Demirkent''in yardımı ile "İnanmıştım" isimli 375 sayfalık esere ulaştık. Aşağıdaki bölümler; işte Yusuf kardeşin "İnanmıştım" adlı kitabından alınmıştır ve Nazım Hikmet''le konuşmalarındaki günlük ve doğru tespitleridir.

Bu eser, "Halklara Özgürlük" istediğimiz yıllardaki medyadan ve yazar-çizerlerden gerekli alakayı da görmemişti.

Ancak birçok yönden ve özellikle Türk Milliyetçi Düşünce''nin mücadelelerinin tümünde ve dış güçlerin yurdumuzun düzenini bozmak amacı ile sarfettikleri gayretleri tespit bakımından önemli bulduğumdan sizlerle konuyu paylaşmak istedim.

Yusuf kardeşimiz 1941 Ağustosu''nda Rus hududundaki görevlilere verdiği ifadesinde; "- Ben Marks''ın, Engels''in, Lenin''in, Stalin''in eserlerini, Nazım Hikmet, Sabahattin Al gibi vatanserverlerin yayınlarınıokudum.

SSC Birliği''nde bu okuduklarımın hayatta uygulandığına inandım.

Burada adaletin, hürriyetin, eşitliğin olduğuna, işçinin-köylünün-aydının mutlu bir hayat sürdüklerine inandım.

İşte böyle imrenilecek bir hayatın nasıl gerçekleştiğini görmek, öğrenmek için kaçtım" demişti. Otuz yıl sonra yurduna döndüğü zaman da "- Gerçekten bir cehennem olan Rusya''dan, Demirperde gerisinden kurtulmak, pek az insana nasip oluyor.

Darısı benim gibi pişman olanların, komünizme tövbe edenlerin başına.

Kızıl şeytanların sözlerine, yazılarına uyarak, kadrini kıymetini takdir etmekten aciz kaldığım mübarek vatanımın toprağına gözlerimden yaşlar aka aka ayağımı basıyordum.

Otuz yıldır hasreti ile yanıp tutuştuğum vatanıma kavuştum.

Mert-yiğit-temiz ve hür yaşayan insanlarımın arasına karıştım" diyor. Nazım Hikmet de aynı duruma düşmüş ve son yıllarında ihanetini itiraf etmiştir.

Hayat boyunca Sovyetler Birliği''nin rejim tuzağı komünizme hizmet etmiş,yaşamının son yıllarına kadar idraksizliğini devam ettirmiştir: "- Ben Sovyetler Birliği''nin çocuğuyum", "- Beni Stalin yarattı", "Yalnızca kalbim ve kafamla değil, geçmişimle de Sovyetler Birliği''ne bağlıyım" diyerek, Sovyetler Birliği Komünist Partisi''nin emrine girmiş,ganimetlerinden uzun yıllar istifade etmiş, bir apartman dairesinde ve bir villada ömür sürerek arabası ile muntazam maaşını almıştır. Son yıllarda ölümünden önce de söylediklerine bakın: "- Ben de milletimi aldattım, kandırdım.

Bunu da ancak şimdi anlayabildim.

Ondan dolayı vicdan azabı çekiyorum.", "- Ben de yalancı, iftiracı şiirler yazdım.

Benim bugün vicdan azabı içinde kıvranmama da işte bu kahrolası şairlik sebep oldu", "Ben, bir veya birkaç kişiyi öldüren adi bir katil değil, belki milyonlarca insanı öldüren uygar bir katilim", "Buraya gelip, her şeyi görüp anladıktan sonra, önceki kanaatimi tamamen değiştirdim.

Ama aklınıza komünist olmaktan vazgeçtiğim sakın gelmesin", "Ben komünizmi uyguladıklarına inanarak Ruslara hizmet ettim.

Fakat Ruslar''ın komünizme değil, yeni tip kölelik düzeni kurmaya çalıştıklarını görüp anlayınca işte o zaman vicdan azabı duymaya başladım.

Çünkü ben insanlığın mutlu davasına değil, Rusların çıkarına hizmet etmişim.

Kendimle birlikte, milletimi de aldatmışım." Biz Türk Milliyetçileri, komünistlere hiçbir zaman inanmadığımız için "Sen bu işin sonunu düşünmedin mi?" diyerek şarkı söylüyoruz. Tanrı Türk''ü korusun.

Sami Yavrucuk- Yeniçağ

 

.........................................................

Üstat Necip Fazıl için yakında Vakit Gazetesi’nde yazı serisi yayınlandı. Önemli bazı notları naklediyorum:

((Kelimelere perende attıran, polemik ustası, mücadele adamı Necip Fazıl’ı dinlemek, bizim için büyük bir zevkti. Gazetelerde, televizyonlarda kürsülerde uzaktan seyrettiğimiz bir aziz insanı,et ve kemik halinde karşımızda görüyorduk. Hayranlığım azalmadı, arttı,fikirlerine ve kitaplarına ilgim çoğaldı.

 

Surda bir delik açtık, mukaddes mi mukaddes;

Ey kahpe rüzgar artık ne yandan esersen es! ))

........................................

Onu farklı kılan Müslüman kişiliği

--Üstad, şair olmaya büyük şair, hem deşairler sultanı. Yunus Emre’den günümüze gelen 800 yıllık, Türk Şiir tarihi’nde fuzuli, Baki, ve Şeyh Galip gibi şairlerle bir arada düşünebileceğimiz bir şair.

--Üstad, çok yönlü bir sanat adamı. Tiyatro eserleri, hikayeleri, dini-tasavvufi ve tarihi araştırmaları,denemeleri olan bir sanatkar. Ama edebiyatımızda, bu özellikleri taşıyan nice sanat adamı var.

Üstadı büyük kılan, tek kılan nedir öyleyse, elbette ki Müslüman kişiliği, büyük dava adamlığı, büyük mücadele adamlığı, büyük öncülüğüdür, O’nu farklı kılan. Muzaffer Doğan. Bahçeli Evler Eski Belediye başkanı.

....İlk okuduğum eserleri Çile, Çöleİnen nur, Benim Gözümde Adnan Menderes ve Çerçeveler’dir.

..........Bu gün Büyük Doğu Yayınlarıtarafından çıkarılan eserlerinin sayısı 100 cilde yaklaşmıştır. .......Bir Büyük Doğa Enstitüsü kurulması gerekirdi.

...........O’nun düşmanları hiç eksilmemiştir. O, bir noktalamasında

Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın,

Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın! Diyordu.

..............................

Necip Fazıl, sanat dünyası’nda alkışlanıyor, Üniversitede ders veriyor, devrin Milli Eğitim bakanı, Hasan Ali Yücel ile randevusuz evinde görüşüyordu.

Fakat, şöhret, para, alkışlar ruhunu doyurmuyordu. Geceleri AsmalıMesçit sokakta arkadaşlarıyla buluşuyor, ESRAR ÇEKİYOR, KUMAR OYNUYOR, ruhundaki açlığı doyuracak bir şeyler arıyor, ama bir türlü bulamıyordu.

Yaşadığı bohem hayatından bıkmıştı. Mutsuzdu. Kendini, asıl kimliğini arıyordu.

....................................

Ölümsüz hakikatı aramayı yalnız başına sürdürdü:

 

Gaiplerden bir ses geldi: Bu adam

Gezdirsin boşluğu ense kökünde!

Ve uçtu tepemden birden bire dam;

Gök devrildi, künde üstüne künde...

 

Pencereye koştum: Kızıl kıyamet!

Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı.

Sonsuzluk elinde bir mavi tülbent,

Ok çekti, yukardan üstüme avcı

 

Ateşten zehrini tattım bu okun,

Bir anda kül etti, can elmasımı.

Sanki burnum değdi, burnuna yok’un

Kustum öz ağzımdan kafa tasımı.

 

Bir bardak su gibi çalkandı dünya;

Söndü istikamet, yıkıldı boşluk,

Al sana hakikat, al sana rüya!

İşte akıllılık, işte sarhoşluk!

 

Ensemin örsünde bir demir balyoz,

Sığındım yatağa son çare diye,

Bir kanlı şafakta bana çil horoz,

Yepyeni bir dünya etti hediye.

...........................................

Beyoğlu esrarlı geceleri, kumar hayatı,gece alemleri Necip Fazıl’ın ruhundaki fırtınaları dindiremedi. Arayış, hayli uzun sürdü. Üstad, teselliyi Ağa Camii’nden tanıdığı,Abdülhakim Arvasi’nin sohbetlerinde buldu ve O’ndan bir daha ayrılmadı.

“ Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!

Heybem hayat dolu, deste ve yumak.

Sen, bütün dalların birleştiği kök,

Biricik meselem, sonsuza varmak...” 1939

..............................

 

SANATINA YENİ BİR YÖN VE HEDEF BELİRLEDİ

 

Büyük ve dahi şair, “ Gece bir hendeğe düşercesine” gerçeğin kucağına düştükten sonra, sanatına yeni bir gaye belirledi. Artık saat için sanat yapmayacaktı. Kişisel keyiflerini bir tarafa bırakacak, inandığıhakikatleri anlatacaktı:

 

Anladım sanat, Allah’ı aramakmış,

Marifet bu, gerisi yalnız çomakmış!

1939

Asıl sanat, Allah’ı aramak, deyince bohem günlerinde aldığıalkışlar, birden bire kesildi ve Türkçe’nin en mühim şairi ve eski çevresi tarafından yalnızlığa terk edildi. Sahte alkışların onun gözünde bir değeri yoktu. O, maveradan gelen sesi ruhunda duydu ve ölümsüz hakikati kucakladı.

Bu sebeple alkışların kesilmesini önemsemeden yoluna devam etti.

...............................

 

“ BU TAKSİMİ KURT YAPMAZ”

 

İnsanımıza, özellikle dindarlara yapılan haksızlıklara ve adaletsizliklere isyan etti:

O, adaletli bir gelir dağılımı istiyordu. Ama ülkeyi yönetenlerin adalet umurunda değildi. Necip Fazıl, milli geliri adaletsiz bölüştürenlerişöyle hicvetti:

 

“Allah’ın on pulunu bekleyedursun on kul;

Birine dokuz hisse dokuzuna tam bir pul.

Bu taksimi kurt yapmaz, kuzulara şah olsa;

Yaşasın kefenimin kefili kara borsa!

 

Ülkemizdeki bu günkü ekonomik durum, Necip Fazıl’ın anlattığıgünlerden çok farklı değil. En zengin, yüzde yirmi, milli gelirin yüzde 55.9 unu, en fakir yüzde yirmi ise milli gelirin 4. 9’unu almaktadır.

 

“YÜZ ÜSTÜ ÇOK SÜRÜNDÜN..”

 

Türkiye’yi Sakarya Nehri ile sembolleştirdi. Ülkemizin maddeten ve manen kalkınması için çırpındı, eserler verdi. Yalan tarihle ve sahte kahramanlarla mücadele etti. Anadolu’nun ayağa kalkması için mücadele verdi. O’nun gözünde Anadolu bir Sakarya idi. Sakarya’nın acı ve ıstırap dolu hikayesini anlattı. Sonra da, ayağa kalkması için şöyle haykırdı:

 

“Sakarya saf çocuğu masum Anadolu’nun,

Divanesi ikimiz kaldık Allah Yolu’nun.

Sen ve ben göz yaşıyla ıslanmış hamurdanız,

Rengimize baksınlar kandan ve çamurdanız.

Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader,

Aldırma; böyle gelmiş, bu dünya böyle gider.

Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz,

Sen kıvrıl, ben gideyim, son peygamber kılavuz.

Yol O’nun, varlık O’nun, gerisi hep angarya.

Yüz üstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya!”

 

YÜZ YILIN DEHASI VE ON BÜYÜK ESER

 

Mustafa Miyasoğlu

 

Dehanın bazı belirtileri var. Bunları; dikkat yoğunluğu, görüşkeskinliği ve bitmez tükenmez enerji ve eser derinliğiyle açıklan olduğu gibi büyük bir kitleye karşı görüşlerini açıkça ortaya koyuş olarak nitelendirenler de vardır. Bu kriterlerin hepsini birden Necip Fazıl’da görebiliyoruz.

Bunlardan hangisini ele alırsanız alın, Necip Fazıl bir millete ancak yüz yılda bir nasip olacak fikir ve sanat dehası olduğunu görürsünüz.

Necip Fazıl’ın herkesten farkı, büyük ölçüde mağlupların safında yer almayı göze alabilecek yiğitliğindedir. Bunu da kahramanlık olsun diye, şov amacıyla yapmaz ama, ortaya çıkan müthiş bir şeydir ve herkes parmağını ısırır. Bu bakımdan en çarpıcı medya manikülatörlerinden biri..

 

ÇÜNKÜ KONUŞAN SİZ DEĞİLDİNİZ...

 

Promosyonunu kendisi planlayan, toplumun önündeki mesajını ve imajını belirleyen ender şahsiyetlerdendir.

Prof. Dr. Ayhan Songar’ın Necip Fazılla ilgili bir güzel hatırasıvar:

“Ahmet Kabaklı, Prof. Süleyman yalçın, Prof. Nevzat Yalçıntaş gibi arkadaşlarla kendisini ziyarete gitmiştik. Bizi at sırtında karşıladı. Süvari elbisesi giymişti. Caka yapmayı pek severdi. Bizi eve buyur ettikten sonra attan inip yanımıza geldi.

--Ayhan, dün seni televizyonda gördüm! Dedi.

O zamanlar sadece TRT televizyonu vardı ve bir gün önce bir gün önce ben bir proğrama misafir olmuştum.

--Tabiiki beğenmediniz üstat!

--Nereden bildin?

--Çünkü konuşan siz değildiniz!”

...................................

Devasının çilesini çekti. Fikirleri ve eserleri defalarca mahkemelerde yargılandı. Defalarca hapse düştü içeri girdiği zamanlarda bunalımlar ve hafakanlar yaşadı. Mukaddes bir davanın temsilcisi idi. Hiç ümitsizliğe düşmedi. O’nun en çok imrenilecek tarafı belki de budur. Mahkemeler, hapisler, zindanlar onu yıldırmadı.

Dava inancından vaz geçiremedi.

 

Zindandan oğlu Mehmed’e yazdığı mektup da:

 

Mehmed’im sevinin başlar yüksekte;

Ölsek de sevinin eve dönsek de.

Sanma ki, kalır bu tekerlek tümsekte,

Yarın elbet bizim, elbet bizimdir;

Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir.”Dedi.

................................

 

Vakit’te; Ali Erkan Kavaklı’nın sunduğu son nüshada:

 

TRENİ KOVDUM GİTTİ...

 

Yenilgi ve mağlubiyeti kabul etmezdi. Bir gün tren istasyonunda onun sihirli sinirli gezdiğini gören bir hayranı sorar:

--Ne oldu tireni mi kaçırdınız?

Üstad, öyle bir ithamı kabul eder mi? Treni kaçırmak bir eksiklik, bir yenilgidir.

- Kovdum gitti! Der.

Üstada ait güzel bir fıkrayı da Akit sunmuş:

 

ÖBÜR BÜYÜK ŞAİR KİMMİŞ?

 

Kolay kolay kimseleri beğenmeyen Necip Fazıl, kendisinin büyük bir şair olduğuna emindir.

Bir gün kendisine bir dostu:

--Üstad, dünyada iki büyük şair var, demiş.

Necip Fazıl’ın tepkisi şu olmuş:

--Öteki kim?

Dünyanın en büyük iki şairi’nden birinin kendisi olduğundan emin olan Necip Fazıl, öteki büyük şairin adını sormuş.

...........................

 

Osman Yüksel Serdengeçti’nin hayatınıinceleyen en geniş bir yazıyı bulmalı ve içinde geçen benzeri fıkralarıderleyip çıkarmalı. O zaman görülür ki, kellelerini maneviyatlarına ve vatanlarına adamış bu adamlar, hapishane hayatlarında ya da ışığı görerek yaşadıkları zamanlarda hem beyin kıvrımlarını çoğaltan incelemeler, çalışmalar yapmışlar ve hem de insanın ihtiyacı olan gülme konusunda en ince espirileri üretmişlerdir. O, Koskoca Serdengeçti öyle espirilerin sahibidir ki, insan zekasının en yükseğine sahip olduklarını gösterirler.

Ali Erkan Kavaklı sözlerini şöyle bitiriyor:

Bu gün yetişen Müslüman Gençlik, onların ortak eseridir. Bir ülke ilim ve teknoloji, çalışkanlık ve ahlak sayesinde kalkınır. Necip Fazıl, BÜYÜK DOĞU NESLİ’ nde bu kıriterleri arıyordu. İlim ve teknolojiye önem vermeyen, çalışmayan ülkeleri, bilim çağında kara delikler yutacaktır. Amerika, Almanya ve Japonya gibi ülkeler bilim ve teknolojiye önem verdikleri için kalkınmışlardır. Türkiye, kendi kendisiyle uğraştığı, bilime sırtını döndüğü için geri kalmıştır.

 

Türk folkloru’ nda ve Millî

Destanlarında At sevgisi

 

Yazan : Azmi GÜLEÇ

 

 

Bugüne kadar Türk millî destanına hazırlık olmak üzere bir çok denemeler yapılmıştır. Fakat bu yolun mutluluğu içinde kendisini yılmadan çalışmaya ve Millî Türk Destanı’nı vücuda getirmeye gayret sarfeden tek ozanımız Basri Gocul olmuştur..Millî Türk Destanın’ın ozanı Basri Gocul, Türk Milletinin kahramanlığına yakışır destan ör- nekleri arasında, At sevgisinin de en güzel destan örneklerini vermiştir. İşte “ Uşun Kocaoğlu Seğrek ” menkıbesinden alınan at sevgisine ait bir söyleme :

 

Kuyruğu kaytan gibi,

Bakışı şeytan gibi,

Zorca yakın varılan,

Köstekle su verilen,

Çift yemle yemlediğim,

Kıvanıp gemlediğim

Benim gözcüğüm atım

Onatlardan onatım

Nerededir, bileyim ?

Ona bağlı dileğim !

Torbasını taksınlar,

Nallarına baksınlar,

Yelesini örsünler,

Eyerini vursunlar,

Binip nâra atayım,

Yola yollar katayım !

 

Oğuzlama’da bahis konusu at sevgisi tek anlamda da ele alınmamıştır. “ At avrat

pusat; üçünü gözet.” beytiyle ifade edilen bu gerçek duyuş, atalarımızın ömürleri boyun-

ca bağlandıkları üçlü sevginin yegâne ruhundan ileri gelmektedir.“ Rivayet kılınmaktadır ki : eskiden, kandaşlarımız koç yiğitler : ( Seni atım kadar sevmekteyim ! ) cümlesini ar-

dıç boylu, turna gözlü, güvercin topuklu, ak alınları kara perçemli Oğuz güzellerine karşı sıkça kullanırlarmış...

At, avrat ve pusat’ı üçlü bir sevgi haline getirmiş olan atalarımız at’sız yaşamayı,

yetim kalmak kadar acı telâkki etmektedir. Bu sebeple zerre kadar ölümüne tahammül edemez. “ Beğil bey oğlu Küçük Emren hastalanan babasının atıyla savaşmaya gitmiştir.

Altındaki at çarpışma esnasında oklanmışve ölmüştür. Beğil Bey, atının ölümünden duy-

duğu acıyı yenemeyip şu ağıtı yakmıştır: ”

 

“ Binicisi uğruna

Oklar yemiş bağrına..

Var mıydı atım gibi ?

Kalmışım yetim gibi !.

Dudakları aklıydı,

Hem de kurt kulaklıydı,

Var mıydı atım gibi ?

Kalmışım yetim gibi !.

Nalları yol delerdi,

Göğü tozu belerdi.

Var mıydı atım gibi ?

Kalmışım yetim gibi !.

Keşke o ok Temreni

Öldürseydi Emreni !

Var mıydı atım gibi ?

Kalmışım yetim gibi !. ”

 

Atalarımızdan süregelen bu at sevgisi, destanlarımıza maddi ve manevi cepheleriy- le büyük bir değer kazandırmıştır. Oğuzlama’da “ Üç Ulu Devlet ” başlığını taşıyan

kıta bunun en canlı örneğini teşkil etmektedir :

 

“ Yokuştan yılmayan at,

Kocaya bağlı avrat,

Ataya düşkün evlât..

Her üçü Ulu Devlet.”

 

Savaş kahramansız, kahraman da atsız olamaz. İşte Uruz Koca oğlu Basat savaşa giderken atına yaptığı bir seslenişle, bu savaş sonunda atıyla beraber destanlara girmeyi haklı olarak dilemektedir :

 

 

 

Şahlanırken kıt at,

Kabartarak yelesini

Ata şöyle dedi Basat

Yumuşatıp gür sesini :

İşte gene yoldaş olduk,

İşte gene kır atçığım !

Sevinmede, yerinmede

Bahtlarımız bir atçığım !

Bu kere de getirmeyip

Pek adıma kir atçığım !

Benim ile dastanlara

Beraberce gir atçığım ! ”

 

Oğuzlama’da ele almış bulunduğumuz örnekler, Türk Milletinin hayati, maddi ve manevi olan sevgilerini yeniden canlandırmaktadır.

Millî hayatımızı en canlı kaynaklarından, Türk milletine yepyeni bir destan kazan-

dırmış bulunan Basri Gocul, bu yolun en mutlu ozanıdır.

 

Hakimiyet Gazetesi ( 16. Mart. 1958 )

 

 

 

 

İŞTE NECİP FAZIL

 

Birkaç günden beri, elinde, Ahmet KAPLAN’ın: İŞTE NECİP FAZIL isimli önemli bir kitabı var. Eser, Türkav (Türkiye Kamu Çalışanları kalkınma ve dayanışma vakfı) YAYINLARI ARASINDA ÇIKMIŞ.

İşte Necip Fazıl’ı büyük bir dikkatle ve zevkli okudum.!

Necip Fazıl fikir ve sanat dünyamızın dehalarından biri. 1978 yılında, İstanbul’da, Atatürk Kültür merkezi’nde Samet Ağaoğlu ile konuşurken bana demişti ki:

--“Necip Fazıl bir denadır. Türkiye’ye yüz yılda bir bir Necip Fazıl ancak gelir.”

Bu doğru bir tespit. “ Türkiye’ye yüz yılda bir Necip Fazıl ancak gelir. Ama, Türkiye o dehanın kıymetini bilemez. Necip Fazıl’ı yeteri kadar okuyamaz; yeteri kadar anlayamaz. Bir beyitinde demişti ki:

“Ey düşmanım sen benim ifadem ve hızımsın,

Gündüz geceye muhtaç; bana da sen lazımsın!”

Düşmanları O’nu okumamakta, anlaşılmasına imkan tanımamakta. Israrlı oldular.

“Türk’ün ruh köküne düşman olanlar” “Allah’ın kitabını inkar edenler” “Himalaya çapında ahmaklar” ile “İslamı anlamayan” tavla zarlı kafalı ham softalar, kaba yobazlar...” da, Necip Fazıl’ı ya hiç görmemeye veya kendilerine göre törpülemeye, değiştirmeye çalıştılar. Necip Fazıl’ın kırk ayrı özelliği var. Bu özelliklerin başında , Onun anlatılmaz ölçüler içinde Müslüman bir Türk Mütefekkiri olması geliyor. Necip Fazıl, Türklüğüyle , Türk Milletiyle övünen gönül kumaşı ipekten bir Müslüman.

BİRİ BEN OLURDUM

1934 yılında , Necip Fazıl’ı yepyeni bir aydınlığa kazandıran Nakşibendi şeyhlerinden , veliler zincirinden Abdülhakim Arvasi Hazretleri’nin “Himalaya çapındaki ahmaklara , Türklüğü reddeden ham softalara , kaba yobazlara” bir ikazı var. Diyor ki: “Ben bir seyyidim! Yani bu demektir ki Türk değilim. Ama yeryüzünde , bütün Türkler silinse, üç Türk kalsa , biri ben olurdum. İki Türk kalsa , biri ben olurdum. Son Türk kalsa da o gene ben olurdum! Çünkü; Türkler olmasa , Bugünkü manadaİslamiyet de olmazdı!”

“Kurtarıcısı,yol göstericisi” böyle söylerse , acaba talebesi , takipçisi, terkipçisi kendisini nasıl ifade eder? Sesinin en yüksek tonuyla Necip Fazıl da şöyle der:“Nutuklarımı Türkçe söylüyorum. Yarın öldüğüm zaman da, affımı Türkçe isteyeceğim!”

Sonra devam eder:

“Ne Haçlı, ne şaman Türk!

Müslüman, Müslüman Türk!

Ölümsüz, kahraman Türk!

Yeni yurtta yaman Türk

Her şey Türktür orada

Mekan Türktür, zaman Türk!”

 

İKİ MEŞALEDEN BİRİ

 

Necip Fazıl’ın iki meşalesinden biri Türklüktür.Ötekisi İslamiyet. Türklüğü yüceltmek ve güzelleştirmek için İslamiyeti bütün varlığıyla benimser. İslamiyeti yaymak, yaşatmak, bayraklaştırmak için Türklüğe sarılır. Türklük ve İslamiyet ona göre iki kutup yıldızıdır. O’nun olmazsa olmazlarıdır. Türklük ve İslamiyet birbirini tamamlayan iki asli unsurdur. Birini ötekisinden ayırmak tek başına kalana ihanet etmektir. Necip Fazıl böyle düşünür.

......................

Necip Fazıl diyor ki;

Ruhsal, parasal, soyut, boyut, yaşam, eğilim...

Ya bunlar Türkçe değil, ya ben Türk değilim,

Oysa halis Türk benim, bunlar işgalcilerim,

Allah Türk’e acısın, yalnız bunu dilerim.

...................

Ahmet kaplan, üstadın Türk’le ilgili kullandığı deyimleri şöyle sıralamış:

Türk’ün ruh kökü,

Türk Milleti’nin ruh mührü,

Türk’ün hakikati,

Türk haşyeti,

Türk’ün tarihi çilesi,

Türk’ün mukaddesatı,

Türk’e karşı, Türk’ün yanında,

Türk’ün saffetli hayatı,

Türk Anaları,

Türk’ün bütün milli kokuları,

Türk Ruh kumaşı,

Sapına kadar Müslüman, Dibine kadar Türk,

Türk Hücresi Anadolu,

Türk’ün genç adam tipi,

Asil Türk Halkı,

Aziz ve mübarek Türk Milleti...

.....................

Üstadımız Yavuz Bülent Bakiler makalesini bitirirken; Sakaryada karşılaştığı bir olayı nakledir:

Birisi Necip Fazıl’ın sakaryası’nı okurken Sırtına sakarya’nın İslam tarihi vurulur gibi bir değişiklik yapar. Üstad, hemen kürsüye geçer ve itiraz eder:

--Necip Fazıl, İslam ilmihalini yazacak kadar islamı bilen mütefekkir bir şairimizdir. Burada hiç kimse o şiiri değiştirmeye, oradan Türk Kilemesini çıkarmaya hakkı yoktur. Türk’e, Türklüğü tahammül edemeyenler, İslamiyeti Sakaryada boğmak isteyenlerle aynı kafada olanlardır! Dedim, diyor.

(( Bazı gençlerin salonu terk etmelerine dehşetle şahit oldum. Sonra o gençlerin bir kısmı, proğramdan sonra tekrar bana geldiler. Soy bakımından Türk olduklarını ama ırkçılığa inanmadıklarını söylediler. Gece saat bire kadar onlara anlatmaya çalıştım ki, Türk olmak, Türk’ü sevmek, Türk’ten bahsetmek, Türk Tarihi’nin şiirini yazmak... katiyen ırkçılık değildir. Türk’ü bertaraf edenler, asılnad İslam’ı kolsuz,kanatsız bırakmak isteyen budalalardır!)) diye yazısını bitiriyor.

--

 

HAKİKATIN HATIRI DOSTUMUN HATIRINDAN ÖNEMLİDİR

 

Mustafa MİYASOĞLU, Tarih ve Düşünce isimli Dergi’nin 02/08 sayısında yayınlanan Necip Fazıl’ın dostlarıisimli makalesinde HAKİKATIN HATIRI DOSTUMUN HATIRINDAN ÖNEMLİDİR dediğini yazar.. Sanat Düşüncesini ve dava ahlakını her şeyin üstünde görür, der. (Kendini binlerce kişinin dinlediği konferanslarda bile Necip Fazıl kendi ölçülerini ortaya koymaktan çekinmez. GERÇEK BÜYÜKDOĞUCULAR sayısının ancak bir minibüsü dolduracak kadar olduğunu söylerdi) der.

Yazarlığın, şairliğin, tarih ve Türk-İslam araştırmacılığının, radyo ve televizyonlarda bu değerleri sunmacılığın üstadı, eşsiz değer Yavuz Bülent Bakiler konumuz için söyle yazmaktadır:

 

İŞTE NECİP FAZIL

 

Birkaç günden beri, elinde, Ahmet KAPLAN’ın: İŞTE NECİP FAZIL isimli önemli bir kitabı var. Eser, Türkav (Türkiye Kamu Çalışanları kalkınma ve dayanışma vakfı) YAYINLARI ARASINDA ÇIKMIŞ.

İşte Necip Fazıl’ı büyük bir dikkatle ve zevkli okudum.!

Necip Fazıl fikir ve sanat dünyamızın dehalarından biri. 1978 yılında, İstanbul’da, Atatürk Kültür Merkezi’nde Samet Ağaoğlu ile konuşurken bana demişti ki:

--“Necip Fazıl bir dehadır. Türkiye’ye yüz yılda bir bir Necip Fazıl ancak gelir.”

Bu doğru bir tespit. “ Türkiye’ye yüz yılda bir Necip Fazıl ancak gelir. Ama, Türkiye o dehanın kıymetini bilemez. Necip Fazıl’ı yeteri kadar okuyamaz; yeteri kadar anlayamaz. Bir beyitinde demişti ki:

 

“Ey düşmanım sen benim ifadem ve hızımsın,

Gündüz geceye muhtaç; bana da sen lazımsın!”

 

Düşmanları O’nu okumamakta, anlaşılmasına imkan tanımamakta. Israrlı oldular.

“Türk’ün ruh köküne düşman olanlar” “Allah’ın kitabını inkar edenler” “Himalaya çapında ahmaklar” ile “İslam’ı anlamayan” tavla zarlı kafalı ham softalar, kaba yobazlar...” da, Necip Fazıl’ı ya hiç görmemeye veya kendilerine göre törpülemeye, değiştirmeye çalıştılar. Necip Fazıl’ın kırk ayrı özelliği var. Bu özelliklerin başında , Onun anlatılmaz ölçüler içinde Müslüman bir Türk Mütefekkiri olması geliyor. Necip Fazıl, Türklüğüyle, Türk Milleti’yle övünen gönül kumaşı ipekten bir Müslüman.

 

BİRİ BEN OLURDUM

 

1934 yılında , Necip Fazıl’ı yepyeni bir aydınlığa kazandıran Nakşibendi şeyhlerinden, veliler zincirinden Abdülhakim Arvasi Hazretleri’nin “Himalaya çapındaki ahmaklara , Türklüğü reddeden ham softalara , kaba yobazlara” bir ikazı var. Diyor ki: “Ben bir seyyidim! Yani bu demektir ki Türk değilim. Ama yeryüzünde, bütün Türkler silinse, üç Türk kalsa , biri ben olurdum. İki Türk kalsa , biri ben olurdum. Son Türk kalsa da o gene ben olurdum! Çünkü; Türkler olmasa , Bugünkü manadaİslamiyet de olmazdı!”

“Kurtarıcısı,yol göstericisi” böyle söylerse , acaba talebesi , takipçisi, terkipçisi kendisini nasıl ifade eder? Sesinin en yüksek tonuyla Necip Fazıl da şöyle der:“Nutuklarımı Türkçe söylüyorum. Yarın öldüğüm zaman da, affımı Türkçe isteyeceğim!

Sonra devam eder:

 

Ne Haçlı, ne şaman Türk!

Müslüman, Müslüman Türk!

Ölümsüz, kahraman Türk!

Yeni yurtta yaman Türk

Her şey Türktür orada

Mekan Türktür, zaman Türk!”

 

İKİ MEŞALEDEN BİRİ

 

Necip Fazıl’ın iki meşalesinden biri Türklüktür. Ötekisi İslamiyet. Türklüğü yüceltmek ve güzelleştirmek için İslamiyet’i bütün varlığıyla benimser. İslamiyet’i yaymak, yaşatmak, bayraklaştırmak için Türklüğe sarılır. Türklük ve İslamiyet ona göre iki kutup yıldızıdır. O’nun olmazsa olmazlarıdır. Türklük ve İslamiyet birbirini tamamlayan iki asli unsurdur. Birini ötekisinden ayırmak tek başına kalana ihanet etmektir. Necip Fazıl böyle düşünür.

......................

Necip Fazıl diyor ki;

 

Ruhsal, parasal, soyut, boyut, yaşam, eğilim...

Ya bunlar Türkçe değil, ya ben Türk değilim,

Oysa halis Türk benim, bunlar işgalcilerim,

Allah Türk’e acısın, yalnız bunu dilerim.

...................

Ahmet kaplan, üstadın Türk’le ilgili kullandığı deyimleri şöyle sıralamış:

Türk’ün ruh kökü,

Türk Milleti’nin ruh mührü,

Türk’ün hakikati,

Türk haşyeti,

Türk’ün tarihi çilesi,

Türk’ün mukaddesatı,

Türk’e karşı, Türk’ün yanında,

Türk’ün saffetli hayatı,

Türk Anaları,

Türk’ün bütün milli kokuları,

Türk Ruh kumaşı,

Sapına kadar Müslüman, Dibine kadar Türk,

Türk Hücresi Anadolu,

Türk’ün genç adam tipi,

Asil Türk Halkı,

Aziz ve mübarek Türk Milleti...

.....................

Üstadımız Yavuz Bülent Bakiler makalesini bitirirken; Sakarya’da karşılaştığı bir olayı nakledir:

Birisi Necip Fazıl’ın Sakarya’sını okurken Sırtına Sakarya’nın İslam tarihi vurulur gibi bir değişiklik yapar. Üstad, hemen kürsüye geçer ve itiraz eder:

--Necip Fazıl, İslam ilmihalini yazacak kadar İslam’ı bilen mütefekkir bir şairimizdir. Burada hiç kimse o şiiri değiştirmeye, oradan Türk Kelimesini çıkarmaya hakkı yoktur. Türk’e, Türklüğü tahammül edemeyenler, İslamiyet’i Sakarya’da boğmak isteyenlerle aynı kafada olanlardır! Dedim, diyor.

(( Bazı gençlerin salonu terk etmelerine dehşetle şahit oldum. Sonra o gençlerin bir kısmı, proğramdan sonra tekrar bana geldiler. Soy bakımından Türk olduklarını ama ırkçılığa inanmadıklarını söylediler. Gece saat bire kadar onlara anlatmaya çalıştım ki, Türk olmak, Türk’ü sevmek, Türk’ten bahsetmek, Türk Tarihi’ninşiirini yazmak... katiyen ırkçılık değildir. Türk’ü bertaraf edenler, aslındanİslam’ı kolsuz, kanatsız bırakmak isteyen budalalardır!)) diye yazısınıbitiriyor. (Halka ve Olaylara Tercüman sayı: 223)

Yazı serimizin başından beri bir hususu bir iki defa arz ettim. Ortaya bir Necip Fazıl gerçeğinin çıkabilmesi için O’nun bazı şairlerle mukayese edilmesi gerekir. Bunlardan biri tabii ki, Nazım Hikmet’tir. Bu konuyu daha evvel tafsilatıyla arz ettiğim için yeniden açıklama gereğini duymuyorum. Şu kadar ki, Necip Fazıl sanatıyla, siyasi taraflarıyla, yaşayışıyla evveliyle sonrasıyla bilinirken bu konularda Nazım’dan da pasajlar verilirse mukayese kişiliğin iyice belirmesini sağlar.

Nazım için Mehmet GÜL’de bir kitap yazdı. Necip Fazıl’la mukayese gayeli bu seride ve diğer bazı yazılarımda Nazım Hikmet’i ben de bir kitap olacak boyutta anlattım. Hakkında değerli eserler yazıldığı için şu anda böyle bir gereği duymuyorum. Şu var ki, Mehmet GÜL’ün eserini tanıtan, onunla röportaj yapan Selcan Taşçı’dan bazıaktarmalar yapmak doğru olacaktır. (Yeni Çağ 20.7.2003)

Bu ara Cumhuriyet Gazetesi’nde (21.7.2003) Miyase İlknur Bir Necip Fazıl dizisi yazmaya başladı. Benim bu yazıserisinde dokunmadığım bir konu olursa nakledeceğim. Ya da farklı bir yorumu nakletmekte yarar olacaktır.

Önce Mehmet GÜL meselesi:

--N. Hikmet’i “direnin son Lenin heykeli”olarak nitelendirdiğiniz kitap büyük tepki aldı. Bu kitabı niçin yazdınız?

--................. Bulabildiğim bilinen bütün kaynaklara belgelere ulaştım. Gördüm ki, yanılmamışım. Nazım Hikmet birilerinin gençlere örnek olarak sunmaya çalıştığı, esasta da milli olmayan, Sovyetçi, Sovyetler’in Türkiye’deki şubesi TKP’nin vaz geçilmez elamanı,Türkiye dışındaki faaliyetlerinde de doğrudan doğruya Sovyetler birliğindeki Komünist Partiyle organik bağ içinde iyi bir şair olmakla beraber, önce komünist, sonra şairim diyen, TKP’nin görüşleri dışında bilgi anlayışım yoktur diyen birisi.

--Bu kitabı taraflı bir Türk olarak yazdığınızı vurguluyorsunuz. Tarafsız kalmayı, objektif olmayı denediniz mi?

--.......... Kullandığım belgelerin yüzde doksanı Nazım’ı methetmek için yola çıkanların eserlerinden alınmıştır.............. Ben gizlenen Nazım’ı aldım. Üstündeki örtüyü kaldırdım. Ben o kadar objektif davranmaya çalıştım ki, Mustafa Suphi’nin milli komünist olduğunu, milliyetçi tarafıyla bize ait bir çizgiyi de ifade edebildiğini anlattım.

Sultan Galiyev milli komünizmin temsilcisi kabul edilen günümüzü gören bir Türk milliyetçisidir. Bunu komplekse kapılmadan söylüyorum. Millet aşkı sayesinde Komünizmin de bir Çarlar siyaseti olarak ortaya çıktığını görmüştür. Süratle Türk Milliyetçiğine dönmüş, Sosyalist Turan devleti noktasına varmıştır. Nazım bundan hiç etkilenmemiş. Troçki’den, şahsında enternasyonalist çizgiden de etkilenmemiştir.

-......Özel bir küçük düşürme çabasına girdiğiniz yönünde eleştiriler var. Böyle bir çabanız oldu mu?

--.........Hapishanede çocuk sahibi olacak kadar rahat. Kemal Tahir, Orhan Kemal gibi mahkumlara yardım edecek kadar rahat para kazanıyor. Ticaret yapıyor. Yıkmak istediği devlet ona tercümeler gönderiyor. Tedavi maksatlı kaplıcalara bile gidiyor. Orada Semiha Berksoy ile buluşabiliyor. Nazım, Çok cesur çok yiğitçe sunuluyor. Bu Nazım’ın yurt dışına kaçma gerekçesini yok etmektedir. Bir taşdüşüyor. Üstüne araba sürüyorlar. Beni öldürecekler diye korkup kaçıyor. Bunlardan korkup kaçacak kadar korkak ama, bize sunulan şu: Stalin’den bile korkmuyor. Stalin’in gölgesinden bile korkar.

--Nazım Hikmet’i kimliğinden ya da kendi örneklerinden arınarak okursanız tat alır mısınız?

--Bir çok konuyu tahrip etmiş,Bilgisizlikten kaynaklanan ellinin üstünde yanlışı var. Bunun dışında yanlış kullandıkları var. Mesela Karayılan efsanesi. Karayılanırgattı diyor ve tarla sıçanı kadar korkaktı diyor. Halbuki ırgat değil, ağa. Çok yiğit bir adam, cephelerde savaşmış. Bozan ağa denen bir eşkıya ile uğraşmış. KURTULUŞ SAVASINDA HALKIMIZ TOPTAN SAVAŞTI. SADECE IRGAT VE KÖYLÜ SAVAŞMADI.

Birinci Dünya Savaşı’nda binlerce gencimiz Çanakkale’de yüzbinlerce liseli gencimiz gitti. Aydınımız gitti. Bunu marksist tasnife göre sıralamak ancak Nazım Hikmet ’in mantığına uygundur.

Milli Kurtuluş Savaşı nazım Hikmet için çok büyük bir handikaptır. Sen, savaşmaya değer bulmadığın 20 yıl sonraİnönü’den gelen,. Ali Fuat Cebesoy’dan gelen Affedebiliriz, yumuşak bakıyoruz” telkinleri üzerine tutacaksın destan yazacaksın. Nazım Hikmet Atatürk’e bile kendini affettirebilmek için mektup yazıyor. (İnkılapların ve senin adın üzerine yemin ederim ki, suçsuzum) diyor. Halbuki ihtilal yapmaya, askeri ve devleti organize etmeye kalkışmıştır.

Ve düşünki, siz bir süre önce, “Hav hav hak tu...” diye şiir yazdığınız Atatürk’e Senin üzerine yemin ederim, diyorsunuz. İnandırıcı olabilir mi? Nazım Hikmet abartıldığı gibi büyük bir edebiyatçı olmadığı, iyi bir şair olduğu, kötü bir tiyatro yazarı, kötü bir roman yazarı, kötü bir köşe yazarı olduğu anlaşılmıştır. Zaten kendisi de bunları kabul etmektedir.

Bu millete ait hiçbir değerin olmayacak ama, bu milletin şairi olacaksın. Birileri de çıkıp diyecek ki, (Canım bunlar değişiyor zaman zaman.) MHP’yi vatan hainliğinden kimse yargılamadı ki. Teröre bulaştı diye yargıladılar. Nihal ATSIZ’ıTürkçü-Turancı diye yargıladılar. Bu gün hepsi Türkçü-Turancı oldu. Dünyanın neresinde topraklarını genişletmeye çalışana vatan haini denir?

Maceracı diyebilirsiniz. Enver Paşa vatansever bir insandır ama, maceracılığı vatana zarar vermiştir. Bu durumuna vatan hainliği diyemeyiz. Nazım Hikmet elindeki şiir gücünü aleyhimize kullandığı için tehlikelidir.

oo- Nazım hem vatan haini, hem Marksist put, hem de büyük sermayenin vaz geçilmez değeri. Komünizm ile kapitalizmin bu kadar uyumlu bir birliktelik yaşaması doğal mı?

 

 

NAZIM HİKMETİN İDEOLOJİSİ MÜZELİK OLDU. EYVAH ODA SANATINI BİLE O İDEOLOJİYE BAĞLAMIŞTI. PEKİ GERİYE NE KALIR?

 

--Nazım Hikmet artık bir tehlike değil birileri için. Çünkü temsil ettiği ideoloji müzelik oldu. Sosyal ve kültürel bir f ayda adına birilerinin savunmasında mahsur olmayan bir çizgiye gelmiş. Türkiye’ye aitmiş gibi sunuluyor. Nazım Hikmet tipi evrensel olan Türkiye dışında bütün güçlerle ittifak yapabilecek güzel bir örnektir. Nazım Hikmet bunu kendisi tanımlıyor. Emperyalizm kendisine uygun adam bulur. Emperyalizmden kastı kapitalizm. Nazım Hikmette onlar için bulunmaz bir tiplemedir.

Nazım Hikmet her fani gibi öldü. Birileri onu yaşatarak modası geçmiş biri olmasına rağmen bir fikri gündemde tutmaya çalışıyor. Artık 2. kere dirilme şansı yok.

.........................................................

DÜNKÜ ALDIĞIN İKİ MİLYARI GERİ VER!

 

Niğde’de fikri seven tanıdığımız bazıadamlar var. Aylardır Necip Fazıl tefrikamızın devam ettiğini gören, belki de okuyan birileri var. Sağ olsunlar gelip fikirlerini beyan ediyorlar. Eski tüfeklerden bazılarıysa:

--Yahu Necip Fazıl esas itibarıyla solun adamı. Ne kadar tutuyorsunuz O’nu?

--Necip Fazıl’ın eskiden biraz bohem hayatı yaşamış olması hayatı boyunca sol olduğunu göstermez ki! Mürşidini buldu diye yön değiştirmiş. Yolunu bulmuş. Hizmetini yapmış. Binlerce insana yön vermiştir.

--İyi de D.P. yemiş, paracı,vs.

--Elinizde suistimalli para aldığına dair ilam filan var mı?

--Yoook.

--Öyleyse..

--Yahu biliniyor.

--Dün sen benden iki milyar aldın bu gün geri verecektin.

--Ne zaman aldım.?

--Bak inkar edebiliyorsun.

--Allah Allah ya da yarar yarar. Demogoji üstadınız vesselam.

--Öyleyse ilam ile sabit olmayan, delili bulunmayan iftiralarla Himalaya dağlarını küçültmeye çalışmamalı. Adam, belli bir yaşayış şekline son vermiş ve en güzel şiirleri yazmaya başlamış. Dünyada eşi örneği bulunmayan şiirler. Benimsemiyorsan benimseme. Ama, tutarsızlık yapmamak gerekir.

--............

--Maalesef öyle. Sana ne adamın kızla kadınla gezdiği. Şairlerin kız ve kadın ile gezeni, kafa çekeni tarihte yalnız Kısakürek mi olmuş? Kısaküreğin doğuştan hadım olduğunu kimse iddia etmediğine göre onunda belli bir hayatı belli bir devrede yaşamış olabileceğini kabullenmek gerekir. Irz düşmanlığı yapmadığına göre, zengin aile çocuğunun bir takım harcamalarını hoş görmek ve bunu sanki değerini düşüreceği kanaatiyle temcit pilavı gibi ortaya sürmemek gerekir. Necip Fazıl’ın birileri için çıkarılmışolan ırz düşmanlığı isnadına benzer bir yanı var mı?

--Yooo.

--Öyleyse neden Necip Fazıl konusu açılınca öyle laf ediyorsunuz?

--.............

--Ata binme alışkanlığı, hobisi takdireşayanken onu geveleyip durmak neyi ispat eder?

--..................

--Moskova’da Rus kızlarının bağrında votka içene ses yok, Stalin’i Türkiye üzerine kışkırtmak isteyene ses yok, Necip Fazıl içki içmişti. Sana ne be? Ceddinde O’nun yazdığı dizelerden on tanesini yazabilen biri varsa söyle. Ama torbaya doldurulmuş kelimelerin rast gele çekilişinden meydana gelmişi olmasın sakın.

.............................................................

 

 

İYİKİ SANATINA LAF ETMİYORLAR.

 

Velhasıl hep meyveli ağacın taşlandığına tanık oluyoruz. İyi ki şiirlerini birilerinden çalma filan demiyorlar. Bu halde dünya durdukça Necip Fazıl’ı küçültmek isteyenler kendilerini küçültmek durumunda kalacaklardır. Sanat diye bir şey varsa, Necip Fazıl’ın sanatkar olmasıiçin zaten manevi hayatı yaşaması gerekirdi. Bilindiği gibi on defa yazdım. Sanat insanın manevi hayatının yüksek yanıdır.

 

SANAT MANEVİ BİR KAVRAMDIR

 

Sanat insanın yücelmiş olanının ürünüdür. Tanrı’ya hastır. Maneviyata inananlar tarafından ortaya konulur. Maneviyata inanmayanın sanatında acaipler görülür. Reisim yapar göz ile bacağı ayrı düzeye getirir. Karikatür çizer rezalet çizgilerin harmanıdır. Tiyatro yazar, aile efradınızla birlikte seyredemezsiniz. Öyleyse sanatçı diyebilmek için kişinin manevi tarafının büyük rol oynadığını unutmamak gerekir.. Bir tuhaflık var. Mlaneviyatçı olduğunu söyleyen güruh içinden sanatkar pek az çıkıyor. Gelde ayıkla pirincin taşını.?

................................

 

AHMET KARACA SEÇKİN BİR AYDINDIR

 

 

 

AHMET KARACA

 

Niğdemiz’de İlhan Selçuk çizgisinden, Cumhuriyet Gazetesi’nin yararlarına inanmışlıktan, en doğal maneviyatıyaşayışa kadar geniş bir kültür ve hoşgörü adamı olan bir eski hakim, bir avukat yaşamaktadır. Benim Necip Fazıl dizimi okumaktaymış ki, Cumhuriyet Gazetesi’nde Necip Fazıl tefrikası başlayınca bana seslendi ve benim için o sayıları ayırdı. Bu nazik hareket beni mutlu kıldı ve yayını biten Necip Fazıl’ıbiraz daha genişletmeye karar verdim.

İsminin gizli kalmasını isteyen eski Marksist bir ağabeyimizde aynı istekle gazeteleri getirdi. İhya oldum. Demek ki, hep birlikte bir takım gerçeklerin ortaya çıkmasını istiyoruz. Bir kuyuya taş atmanın zevkini yaşamak istiyoruz. Gerçeklerin örtülü kalmasınıistememekteyiz. Yolunda samimi olanlara can kurban.

Şimdiye kadar çıkan birkaç sayı gösterdi ki, tefrikayı yazan Miyase İLKNUR kardeşimizin gayesi bütün yönleriyle bir Necip Fazıl sunmak değil.

Adeta, bakın onun şu yanları da var deyip meseleyi sulandırma hedefli. Yine buna rağmen kendisine teşekkürlerimizi arz ediyoruz. Yel kayadan bir şey koparmaz. Necip Fazıl’ın evvelki devresine ait ne bulunursa, sonraki devresinin ne kadar olumlu olduğu ortaya çıkar. Neden? Demek ki, dava, İslamiyet bir insanı mükemmele ulaştırmayı beceriyor. Kısakürek, bohem hayatına, serseri hayatına devam etseydi, ortaya yeni bir.............çıksa daha mı iyiydi? Ortada şimdi Türk İslam Dünyası’nın muazzam bir abidesi mevcuttur.

 

NECİP FAZIL’DAN ŞİİR VERİLMEZ MİYDİ?

 

Gönül isterdi ki İLKNUR, Necip Fazıl’ın milyonların kanını kaynatan şiirlerini sunsun, bu tenkitlerini de yine sıralasın. Yasak savmak için Necip Fazıl’dan bahsetmek, bahsederken de BOHEM surat resmi çizmek bilmem iyi niyetle bağdaşır mı?

Yayınladığımız şiirinde de görüldüğü gibi dört inanmış adamın tabutunu taşımasından başka bir gayesi, isteği bu yalancıdünyadan yoktur. Böyle bir adamın şu şu hayatı yaşamıştı diye sunulması bilmem ne derece anlamı olur?

Eski bir solcu olan bir ağabeyim, Necip Fazıl’ın Niğde’de yargılanma sebebinin Menderes’e hakaret olduğunu söylüyor. Sanmıyorum ama, o zaman çok küçüktüm. Yargılandığını hatırlıyorum. Konuyu şu anda bilmiyorum. Bu kadar genç var. O’nu da onlar araştırsın.

Necip Fazıl’ın benim okuduğum yanlarıyla, yanında gezip gördüğüm yanlarıyla utanılacak bir yanı yoktur. Rıza Nur gibiİstiklal Savaşımız için hainliği mi ispatlı? Bilmem hangi yazar gibi vatansız ve namussuz bir tavır mı takınmıştır? İzmir’in Yunanlılarca işgalinden zevk mi almıştır? Abdülhamit, Vahdettin konusundaki araştırmaları ve kanaatleri toplumumuzun ihtiyacı olduğu çok sesliliği sağlamıştır. Eğer o yazılar olmasaydı, bize tanıtılan Türkiye’de şu vardı.

Padişahların hepsi vatan haini. Cumhuriyetle gelenlerin hepsi de sütten çıkmış ak kaşıktır. Böyle rezalet olmaz. Paris’te açlık ve sefalet içinde yaşayan hanedan mensubu insanlar da bizim insanımızdır. Tarih onların ihanetleri varsa tespit edecek, vatanseverlikleri varsa ispat edecektir. Ama, lağım yağdırır gibi iftira yağdırmak şerefsizliktir.

Yineliyorum: Atatürk, tarihimizin en büyük Türkleri’nden; Türk milliyetçilerinden biridir. Ama, etrafındakilerden hepsi için aynı kanaati zikretmek biraz güçtür. Var mı başka izahı?

................................................

HEPİMİZDE SİNİRSEL EĞİLİMLER VARDIR. KİMSE YÜZDE YÜZ AKILLI VE SAĞLAM OLDUĞUNU SANMASIN.

 

 

Cumhuriyet Gazetesi’nde Necip Fazıl tefrikası başladı demiştik. Bu yazı serisinde dokunmadığımız ya da zayıf dokunduğumuz bir şey çıkarsa aktaracağım. Miyase İLKNUR gerçekten güzel incelemeler yapıyor. Sol açıdan ama, olsun. Herkes kanaatini yazar ve cevabınıalır. Bu bakımdan aktarmalarımızda cevaplarda zikredersek doğaldır. Atlayarak bazı aktarmalar:

* Sol cenaha göre ise, gençlik yıllarına kadar Hakimiyet-i Milliye’de irtica karşıtı yazılar yazan, içki kadın ve kumar müptelası bohem bir şair iken “hidayete erdikten” sonra Atatürk’e ve O’nun laik Cumhuriyeti’ne düşman olan ve Menderes’in örtülü ödeneğinden yemlenen bir karşı devrimci ve eşine az rastlanır ve bir megaloman.

(Valla, insanları tanıdıkça kimin sinir hastası kimin sağlıklı olduğuna karar vermek güçleşiyor. Biri akıl hastanesine varmış. İçerden birine sormuş:

--İçerde kaç kişisiniz.

--Bizim burada sayımız belli, siz dışarda kaç kişisiniz? Demiş. Bu kadar güzel bir cevap olamaz. Dışırdakileri tarif için tahliller yapsak, kimlerin nelere taptığını, nelerin peşinde değerleri harcadığını yazsak, bir ömür yetmez.)

İlknur: - ........İdeolocyasını oluşturduktan sonra ittihat ve terakki ve cumhuriyet dönemi ile hesaplaşmaya girdi. Kendini resmi tarih tezlerini çürütmeye adadı. Abdülhamit, Vahdettin, Şeyh Sait, Sadi Nursi, Adnan Menderes portreleri, Necip Fazıl’ın kaleminden yeniden çizildi. Necip Fazıl Cumhuriyet devri’nin yeminli düşmanlarını “Din mazlumu” olarak görmüş, 31 mart vakası, Ulusal kurtuluş mücadelesi, Lozan, Şeyh Sait ve Menemen olayını da muhalif bakış açısı ile irdeleyerek, bu olayları komplo teorileriyle açıklama yolunu seçmiştir.

((Otuz senelik sol, bütün fabrika yakmaları, adam öldürmeleri, mantıksız bir açıdan açıklar. Devlet kuvvetlerini kışkırtmacı olarak yorumlar. Vatanperverler suçlu, fabrika yakanlar mazlumdur. Devrimcidir. Necip Fazıl’ın da kendine göre görüşleri olsun. Ben kendini yıllar boyu dinledim. Bazen teybini taşıdım. Cumhuriyet karşıtı görmedim. Bazıkimselere sahip çıkması doğaldır. Çünkü yakın tarih altüst edilmişsahtekarlıklarla doludur. Ama, bu Atatürk düşmanlığı aşılamaz insana. İşte beşyüzüncü defa söylüyorum. Yakın tarihin en büyük Türkü, Müslüman’ı Atatürk’tür. Çünkü vatanı kurtarırken ve Cumhuriyeti kurarken karşısına öyle düşmanlar dikildi ki normal insan iradesi bunu başaramazdı.))

 

GÖK SULTAN ABDÜLHAMİT HANI SEVMESİARTILARINI ARTIRIR

 

İlknur: Necip Fazıl, Şeyh Arvasi’yle tanıştıktan sonra şairliği ikinci plana atıp, İslami cepheden değerlendirme çalışmalarına Abdülhamit’le başladı. Önce Abdülhamit han adıyla bir tiyatro kaleme alan Necip Fazıl, bu eserde Abdülhamid’i uzağıgören dirayetli, o ölçüde merhametli bir padişah olarak tasvir ederken 31 mart olayını da oldukça farklı bir şekilde aktarıyor. (Neye göre farklı?)

Daha sonra son devrin din mazlumları kitabında konuyu bir kez daha ele alan Necip Fazıl, mazlum Padişah başlığı altında Abdülhamit’e ilk sırada yer verişini şöyle açıklıyor:

“ Meşrutiyetle Cumhuriyet arası 15 yıllık süre Kabukta İslamiyet yaftasına ve kanunu esaside Devletin resmi dini İslam’dır kaydına rağmen artık İslamiyet’in hak resmi kah hususi ellerde çürütülmeye ve işte resmi, yarı resmi ve hususi planlarda böyle bir kast güdülmeye başladığını gösterir. Böyleyken akıllarınca medenileşmeye engel saydıkları İslamiyet’e karşı düşmanlık büsbütün resmi ve aleni plana çıkmaz , daima tutuk ve kekeme bir zemin üzerinde cereyan eder ve tam tezahürünü bulmak için Cumhuriyet yıllarını bekler.

Necip Fazıl’a göre İslam’a zulüm, Abdülhamit’le mücadele eden ve nihayetinde “Ulu Hakan’ı “ tahttan indiren İttihat ve Terakki ile başlamıştır.

Filistin’den toprak satın almak isteyen Siyonistlerle İttihat Terakki’nin birlikte hazırlayıp sahneye koydukları komplo sonucunda Alaylı Avcı taburları nümayişe geçmiş, şeriat isteyen ancakşeriatın ne olduğunu dahi bilmeyen bu zavallı güruhun ayaklanmasınıbastırmak gayesiyle İslam’ın ve şeriat’ın teminatı olan Ulu Hakan Abdülhamit tahttan indirilmiştir.

..................

Bu yaşlarda annesinin şair olmasını istemesi, onu şiire yaklaştırır ve Bahriye Mektebi nde şiire yaklaştırır ve Bahriye Mektebindeşiire başlar. Okuldaki lakabı şairdir. Nazım Hikmet’te o okulda ikinci sınıf yukardadır.

.................

 

BOHEM YAŞANTIYI TERK ETMESİ KUVVETLİ DAVAYA GÖNÜL VERMESİYLE BİRLİKTE MÜMKÜN OLMUŞTUR. ÖYLEYSE BİR ARTI SÖZ KONUSUDUR.

 

Bohem yaşamın prensi:

Paris, Necip Fazıl’ın hayatını çığırından çıkaran şehirdir. Burada kaldığı bir yıl süre içinde yerleşyen bohem ruhu O’nun hayatını 34 lere kadar tamamen, ondan sonra da kısmen etkilemeye devam edecektir. 1925 de lurda döner, Hollanda, Osmanlı ve İş bankasında müfettişlik ve muhasebe müdürlükleri yapar. Daha evvel 1924 de Vakit Gazetesi’nde gazeteciliğe de adımınıatmıştır. Şiirleri Milli Mecmua ve Hayat’ta yayınlanırken dikkatleri üzerine çekmeye başlar.

.......................

Necip Fazıl’ın yaşamını üç devreye ayırmak mümkün. Bohem bir yaşamın kollarında savrulduğu ve Abdülhakim Arvasi ile tanışmadan önceki devre onunla beraber olduğu devre ve ideolocyası’nı yazdığı Mürşitliğini ilan ettiği devre.

İlk devirde yazdığı şiirlerin çoğunu hidayete erdikten sonra reddeden şairin gençlik yıllarında elden ele dolaşan, ancak hiçbir kitabına almadığı şiirlerinden birini Oktay Akbal’ın Şairler ve Ben adlı kitabından aktarıyoruz:

 

Bu akşam bir ateş duyup etimde

Kadın kadın diye içimi oydum

Ruhuma bir serin yer istedim de

Alnımı mermerin üstüne koydum

 

Birden karanlıklar sökülüverdi

Odama bir hayal dökülüverdi

Karşımda gerildi bükülüverdi

Onu gözlerimle çırılçıplak soydum

 

Artık ben ne günah olsa işlerim

Yumuşak yastığa geçti dişlerim

Bir an kadar sürdü can verişlerim

Ey kadın bu akşam sana da doydum.

 

((Üstad’ın yakınları bu maledişe itiraz etmezlerse bilgi sayarımda şiirler başlığındaki bölgeye bu şiiri bir anıt olarak koyacağım. Helal olsun. Demek ki, Orhan veli filan söz konusu olduğunda en iyisini yine Necip Fazıl yazmış.))

CHP’den aday listesinde isminin İnönü tarafından silinmesini, İnönü’ye karşı eleştirmelerine temel etmek biraz haksızlık olur. Rifat Yüzbaşıoğlu’nun bile milletvekili seçildiği memlekette Necip Fazıl istese meclisin baş köşesinde ömrü boyunca otururdu. (Rifat’ı , kurduğum derneğin denetim kuluna getirdiğim için söylüyorum. O’da Üniversiteyi filan Niğde’ye getirerek hizmet ettiğini söylüyor.)

Davası için, 8 kere hapsi giren adamın çürütülmesi için ileri sürülen deliller sağlam temellere dayanmalıdır. Ben kendim için söylüyorum. Eğer zabıta bir defa evimi arasaydı, siyasetten 28 sene değil de belki 56 sene uzak kalırdım. Siyaset ciğer ister. Biz bu cesareti gösteremedik.

.................

Şeyhülislam’ın fetvasına göre, Abdülhamit,şeriat Kitaplarını değiştirmek, bozmak ve yakmak, devlet hazinesini keyfine göre harcamak, israf etmek tebasını da kanunsuz öldürmek, zindanlara atmak, sürmekle suçlandırılmaktadır ki, ithamların üçü birden güneşe katran kuyusu demek çapında bir yalandır.

Sadece Mason ve dönmelerin din tahrifçisi kitaplarını yaktıran üç milyon altınlık düyunu umumiye borcunu kesesinden ödeyen saltanatı boyunca – tek bir harem ağası katil- müstesna hiç bir idam kararını imza etmemiş olan bir padişahı, bu maddelerle suçlamak, her üç misalde de, aka kara demekten ve vakıaları tam zıtlarıyla elalmaktan farksızdır. Ve bakınız, güya din eliyle, dini tepelemek için hangi alçaklık derecesine kadar düşülmektedir. Dini vesile ederek dini tepelemek, Abdülhamid’i devirmek taktiğinin mazlumları, İstanbul meydanlarını dehşete boğan, üç ayaklısehpalarda, bir sürü gafil, belki de safdil insan oldu.

ÜÇER’in notu: Üniversite anfisinde, profösöre sorular sorarak, Abdülhamit’in artılarını en önce aydınlar arasında gösterenlerdenim. Kızıl Sultan lafı Yahudinin ve İngiliz’in yakıştırmasıdır. Nihal Atsız’ın tabiriyle Gök sultandır. Şu varki, Ben özel düşüncelerimde, Abdülhamid’i hep suçlamışımdır. Sen o zamanın dünya padişahı ol. Sen Gök Sultan Abdülhamit ol. Mithat paşa gibi ihaneti tesçilli bir adamı affet. Olmaz öyle şey. Bu gün Türkiye’de kürtçülük hareketi bitmemişse, idarelerin kanunlarıucunu gösterip çekmeleri, Reisicumhur dahil önüne gelenin af ile meşgul olmasıdır. Olmaz öyle şey. Kanun kanunluğunu yüz sene elli sene gevşeklik göstermeden ispat edecektir. Allah’ın serserileri birilerini tarayarak öldürünce kurşuna mutlaka dizileceklerini bileceklerdir.

Gelelim konuya. Abdülhamit kendi kendisini tahttan indirmiştir. Ne Yahudi’nin, bilmem hangi ırkın bulunduğu serseri heyetler tarafından tahttan indirilmedi. Kendi kendini indirdi. Çünkü 33 sene bir adet ülkücü yetiştirmedi. Marangozluk yaptı. Acıdı. İbadet etti. Abdülhamit olduğunu, düşmanlarının yüz senedir anlattığı şiddette bir adam olamadı.Millete de etti, kendine de.

Sultan Vahdettin’e sevgi duymasıkınanamaz. Osmanlı da bizim atamız. Osmanlı padişahları arasında deli vardı. Ama hain yoktu. Bu bakımdan Vahdettin’i savunan yazılar yazmasını niye kınıyoruz ki.? İstese bir adet zümrüt götürse nesli yüz sene rahat yaşamaz mıydı? Vahdettin nasıl kötü olur kardeşim? Efendim, İngiliz işgalindekiİstanbul’da düşmana katliam yaptırmamak için verdiği tavizler, haddini aşkın mıydı onun bunu ben bilmem? Cevabını tarihçiler versin.

Ben Türkiye’de Atatürk’ün en büyük savunucusuyum. Ama, aynı zamanda, Vahdettin’i anlatan devrimbaz edebiyatların Türk milletini yaraladığı kanaatindeyim. Bu meseleler geniş. Gökçe Dede’nin ülkesi isimli eserimde birleşelim. Sonuca ulaşalım.

Necip Fazıl, Cumhuriyetin yazdığına göreİsmet İNÖNÜYE böyle seslenmiş: Velinimet: .... Bütün kazançlarını, sadece misilsiz derecedeki siliklik, sahsiyetsizlik, tabiilik ve uşaklık seciyene borçluydun! Bu seciye, senin tabiilik devrinde öyle bir madendi ki, insanı o devrin nihai uşaklık makamı olan başvekilliğe kadar yükseltebilirdi. El hak, sahibi olduğun platin değerinde uşaklık madeni yüzü suyu hürmetine,. Devrinin en yüksek “Peki efendim!” cilik makamına kadar yükseldin! Nihayet, hudutsuz menfaat ve şatafat hürriyetine rağmen mevkiinin tek zerre şahsiyetine imkan bırakmayan, ruhi sefaletini için için hissetmekten ve artık dayanamamaktan mıdır, nedir, şöyle ağzını açıp da “ Ben rakı masasından emir almam!” deyince, sağır kulaklarının nasırlı yumuşaklıklarından tutulur tutulmaz, bir çekişilişte, gedikli makamından atıldığına şahit olun!

Dünyanın en muhteris kindar ve en muhteris içten pazarlıklısı olan sen, elbette sinsileni idam etseler affedebilirdin de, böyle bir muameleye müsamaha etmezdin. Buna rağmen, seni üstün makama kadar yükselttikten sonra, en aşağı dereceye kadar alçaltan “Veli-i nimet” inin Türkiye İş Bankası’ndan ve şahsi hesabından, her ay lütfettiği bin lirayı kabul ettin.!

..........................

Ve bu taahhüdün heyecanıyla biliyoruz ki, bu günden itibaren tek ümidimiz sizdedir. Siz de, yani Adnan Menderes’inşahsında..

Ne şu ve bu parti, ne de şu ve bu heyet, yalnız siz!...

Yazının sonunu müthiş bir hükme getireyim:

Evet, Adnan menderes, 27 yılın şekavet ocağı (CHP) ile o ocağın içinden çıkıp hala hakiki mesnedini bulamamış olan kendi ocağının (DP), müstehak olduğu muameleye kavuşturulması işini de sizden bekliyoruz. Birinin ebediyyen kapısını kapamak, ve kapıcılığını örümceklere havale etmek, öbürünün de pencerelerini açmak ve içine güneşi kabul ettirmek hüneri.!...

Bu işin muhtaç olduğu deha ve hamleyi de sizden bekliyoruz!

....................

Kitapta kanıtlanmaya çalışılan, Atatürk’ün Anadolu’ya geçişinde Vahdettin tarafından görevlendirildiği bilinen bir gerçektir. Bizzat Atatürk’ün ifadesi ortadayken, başka kanıtlar ortaya sürmek, yazarın Atatürk’e olan hoşnutsuzluğunu, pekiştirmekten başka bir işe yaramamaktadır. Bu tarihsel gerçekler, daha sonra Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Vahdettin tarafından idama mahkum edilmesi, Kuvay-i Milliyeye karşı örgütlenen hilafet ordusu gerçeğine, Vahdettin’in Kurtuluş Savaşı’nı engelleme çabalarını ve Vahdettin’in düşman Kuvvetlerine iltica etmesi gerçeği değiştirmemektedir.

Bu konularda Vahdettin’i suçsuz göstermek için yazarın ortaya koyduğu hususlar ise doyurucu olmamaktadır.

.................................

Öyle oldu; Mecliste ben Müslüman’ıMüslüman’dan ayırmam! Diyen Ali Fethi Bey’i düşürdüler. İsmetsiz İsmet Paşayıhükümetin başına geçirdiler. Haydi büsbütün sıkıştırılan, şimdiki adliye sıkıyönetim, haydi kısmı seferberlik, haydi “Hıyaneti Vataniye kanunu”na ek, “Dini alet ederek zihinlerini karıştırma hareketine girişenlerin vatan haini sayılacaklarına” ait maddeye haydi şu haydi bu; ve peşinden meşhur” takriri Sükun kanunu”, huizur ve sükunu sağlama ismi altında gıg demeyi yasaklayıcıhükümler ve bunun arkasında İstiklal mahkemeleri ve Vicdan törpüsü nice zulüm fermanları...

İsteseydi sınıra giderdi. Şeyh Said’inİngilizler’in adamı ve müstakil Kürtlük ideali peşinde olduğu şeni bir yalandır. Öyle olsaydı, ilk başarılarının ardından cenup istikametinde sınıra doğru sarkar, Irak Kürtleri ve İngilizlerle irtibat kurar ve davasına belli başlı bir çevre içinde girişirdi. O, dini zedelemeye doğru giden bir Türk gibi hareket etti ve neticelerini hiç düşünmeden kendi öz hükümetini, Ankara’yıtoslamaya davrandı.

Bu davranışın sakameti yanında samimiyeti açıktır ve Şeyh Sait’e mahkemede vereceği cevaptan da anlaşılacağı gibi, Kürtlük gayreti ve İngilizler’le irtibat zilleti isnat etmek, vicdansızlıktır.

......................................

Asıl tahrik ve tesir sahibi eğer kendisini yaralamayanlar birkaç münfail ve gafil Müslüman ise, bizzat Ahmet Emin Yalman’dır. Yani, ben, sırf Müslüman ve gerçek Türk olduğum için kendisinden nefret duyuyorum da, niçin binlerce ve milyonlarca Müslüman ve gerçek Türk aynı nefreti kendi başlarına, için için sırf O’un fikir ve hareketleri yüzünden beslemiş olmasın.?

Necip Fazıl, ayrıca böyle bir hadisenin bütün ümidini bağladığı Adnan Menderes’i müşkil durumda bırakacağını ve Menderes’in kendine uzatacağı elini çekmesine neden olabileceğini belirterek, iddialarının temelsizliğini ispata çalışır.

Cumhuriyet’te çıkan tefrikanın dördüncü bölümünü okuduktan sonra iyi niyetle yazılmadığı ortaya çıkmıştır. Neden? Sizin gayeniz Necip Fazıl’ı yok etmek midir, yoksa her insanda bulunan zaaflarınıanlatmak mıdır? Hele hele madem ki (büyük şair diyorsunuz neden bir şiirini dahi koymadınız?) Bu soruların cevaplarını vermek gayet güçtür. Birini vermediğiniz bir şiir yerine ben tefrikanın sonunda tek şiir koyarak okuyucunun mutlu sona varmasını sağlayacağım.

Mina Urgan’ın yazdıkları için terbiyesiz tabirini kullanmayacağım. Hem kadın söz konusu, hem de kötü söz sahibinin olur. Ama, Necip Fazıl için yazdıklarının ahlaki kurallara uymadığını yazıyorum. İlan ediyorum. Sorunuz? Sana ne oluyor?

Ben Necip Fazıl’ın yakınıyım. Dostuydum diyemem. Yanındayken uzun zaman öğrenci olarak bulundum. Ayrıca milletimizin en ünlü şairidir. Aşağıdaki isimlere bakınız yazar ve şairler. Kimin gönlü razıolur bunların başına lağzımlık dökmeye? Neye sağlığında yazmazsın be kadın? Bakınız, şu anda aklıma gelen yazar ve şairlerimize. Onlara kapılı ya da açık küfredilmesine, hakaret edilmesine gönlünüz razı olur mu?:

 

Abdullah Cevdet

Abdurrahim Karakoç

Abdülhak Hamit Tarhan

Abdülkerim Hacıyazıoğlu

Adalet Ağaoğlu

Adile Ayda

Adnan Oktar (Adnan Hoca)

Agah Oktay Güner

Ahmet Akgündüz

Ahmet Altümsek

Ahmet Caferoğlu

Ahmet Cevdet Paşa

Ahmet Efe

Ahmet Günbay Yıldız

Ahmet Hamdi Tanpınar

Ahmet Haşim

Ahmet Kabaklı

Ahmet Kutsi Tecer

Ahmet Muhip Dranas

Ahmet Mumcu

Ahmet Oktay Börtecene

Ahmet Taşgetiren

Ahmet Vehbi ECER

Aka Gündüz

Akif Paşa

Ali Bakırcı

Ali Bulaç

Ali Ekrem Bolayır

Ali Fuat Başgil

Ali Kemal Akar

Ali Meraklı

Ali Naci Karacan

Ali Naili Erdem

Ali Nihat Tarlan

Ali Ulvi Kurucu

Alpaslan Açıkgenç

Alpaslan Türkeş

Alper Aksoy

Altemur Kılıç

Arif Nihat Asya

Asaf Halet Çelebi

Aşık Ömer

Aşık Şenlik

Aşık Veysel Şatıroğlu

Atilla İlhan

Ayhan İnal

Ayhan Songar

Aykut Edibalı

Aziz Mahmut Hüdai

Aziz Nesin

Azmi Güleç

Babanzade

Bahattin Akşit

Bahtiyar Vahabzade

Baki

Baki Süha Edipoğlu

Basri Gocul

Bayburtlu Hicran

Bediüzzaman Said Nursi

Behçet Kemal Çağlar

Bekir Sıtkı Erdoğan

Besim Atalay

Bilgin Adalı

Bülent Akarcalı

Bülent Ecevit

Cahit Atay

Cahit Külebi

Cahit Sıtkı Tarancı

Cemal Oğuz Öcal

Cenap Şehabettin

Cengiz Ayıtmatov

Cengiz Dağcı

Cevat Fehmi Başkut

Cevat Rifat Atilhan

Cevdet Kudret

Cihan Yamakoğlu

Coşkun Ertepınar

Cüneyt Arcayürek

Çerkez Ethem

Çıldırlı Aşık Şenlik

D. Mehmet Doğan

Dadaloğlu

Ebubekir Hazım Tepeyran

Ebulula Mardin

Ebuzziya Tevfik

Ece Ayhan Çağlar

Emine Işınsu

Enver Behnan Şapolyo

Ergun Göze

Erhan Tığlı

Erol Aksoy

Erzurumlu Emrah

Esat Mahmut Karakurt

Eşref Edip Fergan

Evliya Çelebi

Fabri Ersavaş

Fahir Aksoy

Faruk Kadri Timurtaş

Fazıl Hüsnü Dağlarca,

Feridun Fazıl Tülbentçi

Feyzi Halıcı

Fikret Dikmen

Fuzuli

Gökhan Akçiçek

Gökhan Evliyaoğlu

Göktürk Mehmet Uytun

Gültekin Samanoğlu

Gülten Akın

Hacı Bayram Veli

Hacı Bektaşı Veli

Haldun Ulvi Alacakaptan

Halide Edip Adıvar

Halide Nusret Zorlutuna

Halil Atılgan

Halil İnalcık

Halil Soyuer

Halit Fahri Ozansoy

Haluk Nurbaki

Hamdullah Suphi Tanrıöver

Hasan İzzettin Dinamo

Hıfzı Oğuz Bekata

Hikmet Dizdaroğlu

Hikmet Temel Akarsu

Hulki Cevizoğlu

Hüseyin Albayrak

Hüseyin Cahit Yalçın

Hüseyin Namık Orkun

Hüseyin Nihal Atsız

Hüsnü Yurdusev

İbrahim Hakkı Eroğlu

İbrahim Hakkı Konyalı

İbrahim Kafesoğlu

İbrahim Minnetoğlu

İlber Ortaylı

İlhan Arsel

İlhan Berk

İlhan Geçer

İlker Son

İrfan Ünver Nasrattınoğlu

İsa Kayacan

İskender Cenap Ege

İsmail Hakkı Baltacıoğlu

Karacoğlan

Karakoç

Kayıkçı Kul Mustafa

Kemal Or

Kemal Zeki Gençosman

Kemalettin Kamu

Kerim Özbekler

Köroğlu

Kul Mehmet

Kürşad Bumin

M. Fuat Köprülü

M. Kemal Öke

M. Necati Karaer

M. Uluğ Turanlıoğlu

Mehmet Akif,

Mehmet Çakırtaş

Mehmet Emin Yurdakul

Mehmet H. Doğan

Mehmet Niyazi Özdemir

Mehmet Önder

Mehmet Tahir Bursalı

Mehmet Zeki Akdağ

Memduh Şevket Esendal

Mesleki

Mete Akyol

Metin Erksan

Munis Faik Ozansoy

Mustafa Arif Arık

Mustafa Kayıkçıkul

Münir Hayri Egeli

Nabi

Namdar Rahmi Karatay

Nazlı Ilıcak

Necati Cumalı

Necdet Evliyagil

Necdet Rüştü Efe

Necip Fazıl,

Necmettin Esin

Necmettin Hacıeminoğlu

Nedim

Nefi

Neyzen Tevfik

Nezihe Araz

Nihat Sami Banarlı

Niyazi Akıncıoğlu

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu

Nurettin Özdemir

Nurullah Ataç

Nurullah Aydın

Oktay Akbal

Oktay Ekşi

Orhan Asena

Orhan Hançerlioğlu

Orhan Murat Arıburnu

Orhan Seyfi Orhon

Orhan Şaik Gökyay

Orhan Veli Kanık

Osman Yüksel Serdengeçti

Ömer Bedrettin Uşaklı

Ömer Lütfi Mete

Ömer Nasuhi Bilmen

Ömer Rıza Doğrul

Ömer Seyfettin

Rauf Tamer

Recai Zade Mahmut Ekrem

Recep Bilginer

Recep Şükrü Apuhan

Recep Yazıcıoğlu

Reşat Ekrem Koçu

Rıza Ümit

Ruhsati

Rüştü Şardağ

Sabahattin Burhan

Sabri Esat Siyavuşgil

Sabri f. Ülgener

Sadık Albayrak

Sadi Yaver Ataman

Sait Faik Abasıyanık

Sami Ayhan

Selahattin Ertürk

Selami İzzet sedes

Semih Rifat

Servet Kabaklı

Sevinç Çokum

Seyyid Ahmet Arvasi

Süleyman Nazif

Sümmani

Şahin Kayadil

Şemsettin Sami

Şemsi Belli

Şerif Mardin

Şevket Süreyya Aydemir

Şeyh Galip

Şinasi

Taha Akyol

Tahsin Banguoğlu

Tamaşvarlı Gazi Aşık Hasan

Tarık Buğra

Tekin Erer

Tevfik Fikret

Toktamış Ateş

Vasfi Mahir Kocatürk

Vedat Dalokay

Vefik Kitapçıgil

Yağmur Atsız

Yahya Kemal Beyatlı,

Yavuz Akpınar

Yavuz Bülent Bakiler

Yekta Güngör Özden

Yunus Emre

Yusuf ziya Ortaç

Zekeriya Beyaz

Zekeriya Kitapçı

Zeki Ömer defne

Ziya Gökalp

Ziyad Ebuzziya

 

Evet, bu Mina Urgan, bu söylediklerini Necip Fazıl’ın sağlığında yazsaydı kimse onu hemen kınamazdı. Delilleri sağlamsa takdir eden bile olurdu. Ama, sen yarım asır sus, sonra tepesinden lağzımlık döküldü de. Ben de diyeyim ki, Nazım Hikmet Kaçmadan önce ...................

Şurasını okuyucu iyi bilsin. Necip Fazıl’ın Nazım Hikmetle anlatılan hikayeleri çok dikkat çekici. Yahya Kemal’in Nazım Hikmet’in annesiyle aşk hayatı çok maceralı. Vala Nurettin’den 1956 da okumuştum. Eğer birilerini aşağılatma hevesi varsa, karşısına dikilip söver gibi, hakaretler bulmamak gerekir. Seviyeli tenkitler gereklidir. Eğer, Mina Hanım buna cesaret etse sağlığında yazsaydı, inanın onun ismini Necip Fazıl edebiyata geçirirdi. Nasıl mı? Üstadın üslubunu bilenler bilir. Talip Ağa usulü.

Necip Fazıl’ın Mehmet Mehdi olayı için yazdıklarından bir bölüm:

“ 1930 yılın son ayındayız. Mehmet Mehmet, isimli bir serseri etrafına bir takım ve çoğu genç hatta çocuk, saf tipler topluyarak Menemen tarafına sürüklüyor. İlk ikna vesilesi köylerde zengin işler olduğu, hususiyle Paşaköy dolaylarında bütün bağların budanmakta bulunduğu, kendilerinin de bu fırsatı kaçırmamalarıgerektiği, oraya giderlerse çok para kazanacakları iddiasıdır. Mehdi ünvanınıtaşıyan Mehmet Giritli’dir ve Mehdilik iddiasında bir deliden başka bir şey değildir.

Kimse tarafından sevilmeyen bir kimsedir ve esrarkeştir. Buna rağmen, dışından, ham softa ve kaba yobaz tipinin bütün arazına maliktir. Etrafında tam beş kişi; Sütçü Mehmet, saf aciz kendi halinde mahallede süt satan bir esnaftır.Şamdan Mehmet; budala ve muvazenesiz bir insan, mesleği budayıcılık. Çoban Ramazan; on sekiz on dokuz yaşlarındaki bu keçi çobanı öbürleri gibi cahil ve muvazenesizin biri.

Nalıncı Hasan; bu da Giritli ve olaya hiçbir şey bilmeden katılanlardan.

Zeki Mehmet: Budayıcılık yapan bu adam da, para ve menfaat karşılığında her şeye müsait bir ahlaksız.

Tanık olmuşcasına...

Mehdi Mehmet işte bu biçareleri telkin altına alıp bildirdiğimiz istikamete doğru sürüklüyor. Onlardan kaçmak suretiyle başını kurtaran çoban Ramazanın anlattığına göre, yolda birkaç esrar partisi tertiplemişler, Mehdilik iddiasındaki bir sapığın ardında esrarkeşserseriler Menemen’e gidiyorlar.

Sadece kaçabilen iki kişinin ve eğer destekçileri varsa onların da bulunup cezalandırılmasından ibaret kalan ve bir iki mecnunun telif eserinden ibaret bulunan hadise birden bire o kadar büyütülüyor ki, ortada ta Sarıkamış’tan İstanbul’a kadar, tamamiyle MASUM VE ALAKASIZ TESİR VE ŞAHSİYET sahibi kaç Müslüman varsa onlara çevrilmiş bir tuzaktan kuru bir bahaneden başka bir şey kalmıyor.

Necip Fazılın bu anlatımına şapka çıkarılmazda ne yapılır? Nazillili yedek subay Kubilay ’ın öldürülme olayınıkim onaylayabilir?. Bunları yazdı diye Kısakürek’e dil uzatmak büyük hatadır.

Hem kuzum, bu solcular derin devletten bahsetmeyi pek severler. Peki, derin devlet bu gün vardı da o zaman olamaz mıydı? Bırakın Necip Fazıl’da kanaatini yazsın. İyi niyetli bir vatandaşolduğunu kabul edin aslanım!

Cumhuriyet Gazetesi’ne teşekkür. Her hangi vesile için olursa olsun O’ndan bahsetmesi, yanlı da yazsa yararlı olmuştur.İşin aslını öğrenmek isteyen necip Fazıl7ı okuyacak. Tanıyacak. Mutlu olacak. Elektirik yüklenecek,. İnanın bir daha Cumhuriyet okuyacağı şüphelidir. (Ben okurum çünkü araştırmacıyım.) Ama okur diyecek ki, bu kadar yanlı verilenşairin aslı neymiş, hangi şiirleri yazmış da Şairler sultanı olmuş.? Parayısevermiş ama, hiç olmazsa Verzanski gibi vatanını satmamış. Velhasıl, bu seri 4 nüsha bile olsa hakka, hakkaniyete, edebiyata, doğruya hizmet etmiştir. Teşekkürler, sağ olun var olun!

Noktayı Sakarya ile koyuyorum: Siz de yanına diğer bir kaç şiirin koyup, edebiyat denen bir şey varsa kendinize bir ziyafet çekmiş olasınız.

 
SAKARYA TÜRKÜSÜ 4392\398

 

İNSAN BU, SU MİSALİ, KIVRIM KIVRIM AKAR YA ,

BİR YANDA; AKAN BENİM, ÖBÜR YANDA SAKARYA!

SU İNER YOKUŞLARDAN, HEP BASAMAK BASAMAK

BENİMSE ALIN YAZIM, YOKUŞLARDA SUSAMAK...

 

HER ŞEY AKAR, SU, TARİH, YILDIZ, İNSAN VE FİKİR,

OLUKLAR ÇİFT, BİRİNDEN NUR AKAR; BİRİNDEN KİR!

 

AKIŞTA DEMETLENMİŞ BÜYÜK KÜÇÜK KAİNAT

ŞU ÇIKAN BULUTA BAK, BU İNEN SUYA İNAT

FAKAT! SAKARYA BAŞKA, YOKUŞ MU ÇIKIYOR NE?

KURŞUNDAN BİR YÜK BİNMİŞ KÖPÜKTEN GÖVDESİNE

ÇATLIYOR, YIRTINIYOR, YOKUŞU SÖKMEK İÇİN,

HEY SAKARYA! KİM DEMİŞ SUYA VURULMAZ PERÇİN?

RABBİM İSTERSE; SULAR BÜKLÜM BÜKLÜM BURULUR,

SIRTINA SAKARYA’NIN TÜRK TARİHİ VURULUR !

EYVAH, EYVAH SAKARYA’M SANA MI DÜŞTÜ BU YÜK?

BU DAVA HOR, BU DAVA ÖKSÜZ, BU DAVA BÜYÜK!

NE AĞIR İMTİHANDIR, BAŞINDAKİ SAKARYA!

BİNBİR BAŞLI KARTALI, NASIL TAŞIR KANARYA?

İNSANDIR SANIYORDUM, MUKADDES YÜKE HAMAL!

HAMMALLIK Kİ, SONUNDA NE RÜTBE VAR? NE DE MAL ?

YALNIZ ACI BİR LOKMA; ZEHİRLE PİŞMİŞ AŞTAN !!!

VE AYRILIK; ANNEDEN, VATANDAN ARKADAŞTAN !!!

 

ŞİMDİ DÖVÜN SAKARYA, DÖVÜNMEK VAKTİ BU AN !!!

KEHKEŞANLARA KAÇMIŞ; ESKİ GÜNEŞLERİ AN !!!

HANİ YUNUS EMRE Kİ KIYINDA GEZİYORDU

HANİ ARDINA ÇİL ÇİL KUBBELER SERPEN ORDU?

NEREDE KARDEŞLERİN? ÇÖMERT NİL? YEŞİL TUNA?

GİDEN ŞANLI AKINCI, NE GÜN DÖNER YURDUNA?

 

MERMERLERİN NABZINDA HALA ÇARPAR MI TEKBİR?

BULUR MU DELİ RÜZGAR? O SEDAYI, ALLAH BİR!

BÜTÜN BUNLAR SENDEDİR, BU GRİFT BİLMECELER !!!

 

SAKARYA! KANDİLLERE KATRAN DÖKTÜ GECELER!

VİCDAN AZABINA EŞ, KAYNA KAYNA SAKARYA

ÖZ YURDUNDA GARİPSİN, ÖZ VATANINDA PARYA!

 

İNSAN, ÜÇ BEŞ DAMLA KAN, IRMAK, ÜÇ BEŞ DAMLA SU

BİR HAYATA ÇATTIK KI; HAYATA KURMUŞ PUSU

GELDİ ÖLÜMLÜ YALAN; GİTTİ ÖLÜMSÜZ GERÇEK!

SİZ!!! HAYAT SÜREN LEŞLER!!! SİZİ KİM DİRİLTECEK ???

KAFDAĞINI ASSALAR, BELKİ ÇEKER DE BİR KIL!

BU İFRİTTEN SUALİN KILINI ÇEKMEZ AKIL!

SAKARYA!!! SAF ÇOCUĞU MASUM ANADOLU’NUN,

DİVANESİ İKİMİZ KALDIK; ALLAH YOLU’NUN!!!

SEN VE BEN, GÖZYAŞİYLE ISLANMIŞ HAMURDANIZ!!

RENGİMİZE BAKSINLAR, KANDAN VE ÇAMURDANIZ!!!

AKREBİN KISKACINDA YOĞURMUŞ BİZİ KADER!!!

ALDIRMA BÖYLE GELMİŞ BU DÜNYA, BÖYLE GİDER !!!

 

BANA KEFENDİR YATAK, SANA TABUTTUR HAVUZ !!!

SEN KIVRIL BEN GİDEYİM, SON PEYGAMBER KILAVUZ !!!

 

YOL ONUN, VARLIK ONUN, GERİSİ HEP ANGARYA

YÜZÜSTÜ ÇOK SÜRÜNDÜM, AYAĞA KALK SAKARYA!!!

 

 

Takip ettiğiniz, okuduğunuz, göz nuru döktüğünüz için teşekkürler. Osman ÜÇER

Nazım Hikmet için ayrı bir site açacak önem ve fırsat yoktur. Bu bakımdan ideolojiler arası kavgayı en yetkili yapan Necip Fazıl üstadıma arkadaşı Nazım hikmeti hediye götürüyorum. O O’nun hakkından gelir. Burada nazımın şiirlerini yayınlayacağım. O’nun için yapılan kavgaları ileteceğim. İşte O’nun için, Medya’da yeni çıkan bir yazı:


VATAN HAİNİ VE RUS AJANI NAZIM HİKMET

Bu başlık Büyük Bozkurt M.Kemale "Burjuva Kemal" Türklere katliam uygulayan Staline o beni yarattıdiyene laik ve uygun gördüğüm doğru bir kesimdir. Geçtiğimiz pazar günü gazetemizin birinci sayfasındaki Nazım Hikmet tartışılıyor başlıklı yazı, beni bugün sizlerle görüşeceğim güncel konudan ayırdı. Elli dört yıl önce, 1951 yılında afdan istifade ederek hapishaneden çıkan ve Rusyaya kaçan N.Hikmetle ilgili KOMÜNİST NAZIM HİKMETİN 185 HİMAYESİNE adlı Ankarayı karıştıran broşürü, o yıllarda çıkaran şahıs olup da, bugün yazarı olduğum gazetemizin tartışmasında, kenarda sessiz kalmayı, doğrusu içime sindiremedim ve bu konuda dağarcığımdaki bilgileri de sizlerle paylaşmak istedim. Yazımın başlığını da, usta gazeteci Hasan Pulurun N: Hikmete vatan haini diyenler ortada yok.

ikazının bize yakışanı cevabı oluşturdu. Hiç arzu etmediğim halde, bu yurtsuz yuvasız soysuz sopsuz mesleksiz mezhepsiz.dönme devşirme işsiz güçsüz gizli kapalı bütün komünist kuruluşların üyesi şairlikten başka mesleği ve üretimi olmayan bir sovyet ajanı hakkında sizlerin zamanını alma mecburiyetinde de kaldım. Bu mecburiyetten kaçtığım için birbuçuk yıldan beri sevgili ülkücü Mehmet Gül kardeşime yazacağım tebrik ve teşekkür yazımı da bu vesile ile sunmak fırsatına kavuştum.

Kendisi, 530 sayfalık Direnen, son Lenin Heykeli adlı araştırma eseri ile bugüne kadar bizim gözümüzle komünist N.

Hikmeti her yönü ile ortaya koyan ilk Türk Milliyetçisi olmuştur. Mehmet Gül kardeşimiz, ayakları İstanbul sokaklarında, dolaşırken, dudakları Moskova akşamlarının hasretiyle çatlayan, gözleri Türk Türk diye mavileşen boğazın sisli sabahlarında çapaklanırken, kirpikleri Moskova ufuklarının kızıllığıyla dikleşen, 1921 den 1951 e kadar üç kere Rusyaya kaçan, son gidişinde Sovyet Yazarlar Birliğinin ilk gün tertiplediği toplantıda Ben Sovyetler Birliğinin çocuğuyum, Türk kardeşlerim çiftçiler ve işçiler Yüce Stalinin bayrağı altında Sovyet ideali için de çarpışacaklardır.

Stalin benim için çok mühimdir, gözümün ışığıdır, Şkirlerimin kaynağıdır, beni o yarattı diyen yine 19 yaşından beri yalnızca kalbim ve kafamla değil, geçmişinle de Sovyetler Birliğine bağlıyım diyen ve Büyük kurtarıcı M: Kemal ATATÜRK e Burjuva Kemal diye hitap eden N.Hikmetin her yönlü incelenmiş ve güzel eseri ortaya koymuştur.

Bir ülkücüye yakışan en güzel işi başarmıştır. Bu konuda Türk Milliyetçilerine düşen görevi en iyi yapanlardan birisi de rahmetli Muzaffer Özdağkardeşimizdir.

1996 yılında Aziz Milletimize ve Millet iradesinin şuurlu temsilcilerine açık mektup yazarak herkesi Göreve çağrı ile uyarmış ve halkımızın bu konuda yanlışyönlendirildiği sorumsuz medyanın olumsuz etkilerini ve tedbir makamında olanların uyarılmasını seviyeli bir şekilde yaparak, vatanın sahipsiz olmadığını göstermiştir. Bizim yerli komünistleri üç sınıfa ayırabiliriz.

Romantik sosyalist Komünistler prof.

Şevket Aziz Kansu gibi.

Türk Milleti istiklal harbi hazırlığa yaparken o da 1920 li yıllarda Büyükadaşiir yazarak karanlık gecelerde gökte binlerce yıldız görünür.

Fakat o yıldızlardan birisi Kuvayi Milliye o dar ufak o kadar ufak ki o halde bizim için bu dünyada harp düşman toprak ne demek? Genç kardeşler sizleri iyi ruhların uçtuğu sosyalist dünyaya davet ediyorum.

hayalini yaşayan zengin çocuklarıdır.

Zülfi Divaneli Can Dündar Fikri Sağlar v.b.

2:UYGULAYICI SİYASİ KOMÜNİSTLER Behice Boran Niyazi Berker M.

Ali Aybar Çetin Altan vb.

3 RUS AJANI KOMÜNİSTLER de, Sovyetler Birliği Komünist partisi para karşılığıhizmet edenler ve birliğe bağlı Türk Dünyasında propaganda yapanlar Nazım Hikmet Zekeriya Sertel , İsmail Bilen v.s.

işte Nazım Hikmete bunun için Rus ajanı diyoruz.

Arzu ve merak edenlere arşivlerden temin edilen tutanaklardan elimde olanlardan sunabilirim. Bizim yerli komünistlerin Türk Dünyasında ve daha çok Azerbeycanda itibar ve alaka görmelerinin ana sebebi Türk insanına olan haslet den şair olmalarından ve Türkiyeli başka milli şairlerle tanışma fırsatından mahrum olmalarından dır.

Hepsi bu hasletlerini Nazım Hikmette ve Aziz Nesin de gidermişlerdir.

Bizlere düşen görev, kardeşlerimizin bu eksiklerini hoş görmek ve telafisine yardımcı olmakdır. Nasip olursa gelecek haftada sizlere, Rusyaya iltica eden ve N: Hikmetle uzun beraberliği olan 1970 li yıllarda sırt yorganı ile yurdumuza geri dönmeyi başaran sporcu dostum Yusuf Yıldırım kardeşinden ve inanmıştım.

adlı eseri ile Rus ajanı N: Hikmetin Pişmanlıklarından söz edeceğim. TanrıTürkü Korusun.

(Büyüktürkeli Gurubu)

 

NAZIM HİKMET MASALI EMİR ABBAS ORKUN 49 SAYI

Başarısız 1848 Polonya ve Macaristan devriminden kaçarak Türkiye'ye gelen ve yerleşen Macar ve Polonyalılardan ikisi, Galatasaray okulunun kuruluşunda rol oynayan Polonyalı Hayrettin ile Fransızca Eski ve Çağdaş Türkler kitabının yazarı Mustafa Celâlettin Paşadır. Mustafa Celâlettin Paşa'nın, Nâzım Hikmet'in annesi tarafından dedesi olduğu, asıl adının Kostanty Borzecki olduğu çeşitli kaynaklar tarafından doğrulanmaktadır.

Sovyet vatandaşlığından her zaman gurur duyan Nâzım Hikmet, Polonyalı soyundan olarak 1902 yılında Selânik'te doğmuştur. Gerek yakın dostu Sertel, gerekse kendisi bunu kabul etmektedir. 1919 yılında Askerî Deniz Lisesi öğrencisi iken okuldan atılmıştır. 1921 yılında Moskova'ya giderek Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi'nde okumuştur.

Kendilerini aydın olarak tanımlayan bir kısım hayranlarının, büyük şair diye yücelttikleri Nâzım'ın edebî değer taşıyan, aslında kendisine ait olduğu daşüpheli olan şiirleri mevcuttur. (Kuvay-i Milliye Destanı gibi) 1921 yılından sonra yazdığı utanç verici, genç Türkiye Cumhuriyeti'ni, ulu önder Atatürk'ü hedef alan şiirlerine daha sonra değinilecektir.

Nâzım komünist üniversitesindeki eğitiminden sonra 1924 yılında Türkiye'ye gizli yollarla dönmüş, Türkiye Komünist Partisi'nin kurucuları arasına girmiş,genç Türkiye Cumhuriyeti'ni yıkmak, yerine komünist bir rejim kurmak için gizli olarak çalışmaya başlamıştır. Bu dönemde Orak Çekiç ve Aydınlık gazetelerinde makaleleri yayınlanmaya başlamıştır.

Yine Nâzım'ın yakın dostu Vâ-Nû (Vâlâ Nurettin) "Bu dünyadan Nâzım Geçti" adlı eserinde Nâzım'ın büyükbabasının Alman dönmesi olduğunu yazmaktadır. Vâ-Nû Mehmet Ali Paşa'nın Protestan dinini kabul ettiği için Almanya'ya göç etmek zorunda kalan Fransızların soyundan geldiği belirtiliyor. Bu Mehmet Ali Paşa'nın Rumeli'de isyan bastırmak üzere görevlendirildiği, ancak beklenenin aksini yaptığı tarihen sabittir.

Berlin Antlaşması'nda heyet üyesi olan paşa Hristiyan halka büyük haklar tanıdığı, Türk kökenli ve Müslüman halkın haklarını kasdî olarak korumadığıiçin 44 yaşında Arnavut halkı tarafından linç edilmiştir. Mehmet Ali Paşa'nın dört kızından birisi Nâzım Hikmet'in, diğer bir kızı da, Mehmet Ali Aybar'ın annesidir.

Nâzım öyle bir kimlik bunalımı içindedir ki, 1921 yılından sonra Türk kimliğinden başka her kalıba, her milliyete girmiştir. Türkiye'de "RAN" soyadını kullanırken Rusya'ya kaçtıktan sonra ana tarafından soyunu hatırlamış olmalı ki, "Verzansky" veya "Borzecki" gibi Polonya kökenli soyadları kullanmaya başlamıştır. Zira kendisi Rusya'ya kaçtıktan sonra daha önce evlendiği Piraye Altınoğlu'nu terk etmiş, nikâhsız yaşadığı, dayısının kızı aynı zamanda oğlu Memet'in annesi olan Münevver Hanımıoğlu ile Polonya'ya göndererek Varşova'ya yerleştirmiş, "akrabalarım" dediği Polonyalılara emanet etmiştir. Üçüncü eşi tiyatro oyuncusu Vera'nın baskıları nedeniyle oğlunu ve ikinci eşi Münevver'i ancak iki kere görmüştür. Yakın dostu Sertel yazdığı kitapta "Zaten Nâzım Hikmet'in ana tarafından ecdadı Polonyalı idi, Varşova'ya gittikçe bu uzak akrabaları onu ziyarete gelirlerdi, işte bu akrabalarının yardımıyla Polonyalılar Nâzım Hikmet'e bir Polonya pasaportu verdiler" demektedir. Soyunun Polonyalı olduğunu söyleyen Nâzım, Polonya pasaportu taşımış olsa da yine de Sovyet uyruğuna geçmiştir.

1921 yılına kadar yazdığı birkaç şiir edebî yönden fazla bir değer taşımamakla birlikte Kurtuluş Savaşı dönemi için bir mânâ ifade edebilir. Zaten entel aydın geçinen bir kısım basınkolikler de yalnızca bu şiirlerden söz ederler. Ondan sonra yazdığı ihanet dolu şiirlerinden nedense hiç söz etmezler. Bu sükutta gizli bir ortaklık mı vardır diye düşünmekten insan kendisini alamıyor. Yine bu entel takımı Batum-1922 tarihli "On beşler için" başlıklı yazıda,

"Alnı kızıl yıldızlı
Başı secdeye varmaz"
ibareli şiirinden hiç söz etmezler.

Büyük şair diye yutturma çabasında olan ve kendilerine aydın di yen kişilerin, Nâzım Türkiye'den kaçtıktan sonra Varna ve Bakü radyolarında Türkiye'de genç cumhuriyeti yıkarak Bolşevik devlet kurmak için bizzat yaptığı yayınlardan ve propagandalardan hiç mi haberleri yok?

Nâzım Kuvay-ı Milliye Destanı'nı yazdı diye savunmasını yapanlar mavi gözlü Mustafa Kemal yerine bu kez,

Yirminci kongreye geldi Lenin
Gülüyordu mavi badem gözleri

diye Lenin'i öven şiirini hatırlamıyorlar mı? Ulu önder Atatürk'ün cumhuriyetine nazire gönderir gibi yazdığı,

Bu akşam Moskova'da bayram eyledik
Kutladık devrimimizin yıldönümünü
Dolaştı türkü söyleyerek alanları
Marks, Engels, Lenin

dizelerindeki açık ihanetten haberleri yok mu?

Kişilik bunalımı içinde olan, bir zaman Fransız kökenli olduğunu söyleyen, ancak Türklüğünden söz etmeyen (ki ederse TÜRK'ÜM diyenler çok üzülürdü) Nâzım'ın başka bir zaman Polonya kökenine sarılması, Polonya pasaportu taşıması, ruhsal depresyonda olduğu, psikolojik sıkıntılarının bulunduğuşüphesini uyandırmaz mı?

Nâzım'ın heykelini dikmek isteyenler, onu millî şair diye empoze etmeye çalışanlar, sizlere soruyorum: Nâzım 1951 yılında Rusya'ya son kaçısında Moskova havaalanında Tass ajansına "O kadar bahtiyarım ki ben bütün hayatımı, idealimi, aşkımı bu muazzam şehre borçluyum. Ben Sovyetler Birliği'nin çocuğuyum. 24 yıl sonra bu büyük şehre gelirken tekrar asil ve büyük vatanıma dönmüş oluyorum. Stalin benim için çok mühimdir. Gözümünışığıdır, fikirlerimin kaynağıdır. Beni o yarattı" şeklinde verdiği demeçten haberiniz yok mu?

Fakat aynı Nâzım Hikmet, Stalin ölünce ola ki yerine gelecek kişi Stalin'den çok Stalinci olur düşüncesiyle durumunu bir müddet devam ettirmiş, daha sonra Stalin'e sövenlerin başına geçmiştir. Siz Nâzım'ı ululaştıranlar, durmadan methiyeler yazanlar, neden Nâzım'ın Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) üyesi olduğundan, Türkiye Komünist Partisi üyesi ve kurucularından olduğundan söz etmiyorsunuz? Nâzım Hikmet'i mazlum, suçsuz yere eziyet çekmiş, çektirilmişbir zavallı gibi göstermek çok mu işinize geliyor? Nâzım Hikmet için, bazıyayınlarıda güverte subayı çıktıktan sonra rahatsızlığı nedeniyle ordudan ayrıldığı yazılırsa da bu doğru değildir. Deniz Askerî Lisesi'nden 1919 yılında atılmıştır. Bu olaya hiçbir Nâzım hayranı değinmediği gibi, tard ediliş nedeni ise bir sır gibi saklanır. Bu tard olayından sonra Rusya'da Doğu Emekçiler Komünist Üniversitesi'nde okumuştur. Böylece Nâzım, Sovyet yöneticilerinin mazlum milletlere karşı işledikleri insanlık suçuyla, 43 milyon insanın ölümüne yol açan sistemin içinde bir ajan, bir militan olmuştur. Sizlere soruyorum; heykelini, Atatürk heykelinin yanına mı dikelim?

Yetkililer, ne düşünüyorsunuz? Nâzım Hikmet özel eğitimle hafıza silinmesine, boş beynin programlanmasına, ajan hâline getirilmeye tipik bir örnek değil mi? "Nâzım yılı" gibi safsatalar icat ederek, heykeli dikilerek vatana ihanet etmiş birisini Türk gençliğine örnek göstermek hangi akla hizmettir?

Nâzım Hikmet'e büyük şair diyenler; sizler yazdığı

28 Kânunusani
Arpaçayının iki yanı
Mektup
Seni düşünüyorum
Komsomol
Diyet
Asker Kaçağı
Adlı şiirlerini okudunuz mu?
Bakın 28 Kânunu Sani şiirinde ne diyor.
28 KÂNUNUSANİ
Ta ata aa ta ta Ha ta tta tla la
Tarih
Sınıf-ların
Mücadelesidir
1921
Kânunusani 28
Karadeniz
Burjuvazi
Biz
On beş kasap çengelinde sallanan
On beş kesik baş
Yoldaş
Bunların sen
İsimlerini aklımda tutma
Fakat
28 Kânunusaniyi unutma!
"Siyah gece
"Beyaz kar
"Rüzgâr
"Rüzgâr"
Trabzon'dan bir motor açılıyor
Son perdeye başlıyorlar!
Burjuva, Kemal'in omuzuna binmiş
Kumandan, kahyanın cebine inmiş
Uluyorlar
Hav... hav... hak... tü
Yoldaş unutma bunu
Burjuvazi
Ne zaman aldatsa bizi
Böyle haykırır:
Hav... hav... hak... tü
Gördün mü ikinci motörü
İçinde kim var?
Arkalarından gidiyorlar
İkinci motör birinciye yetişti
Bordoları bitişti
Motörler sarsılıyor
Dalgalar sallıyor
Sallıyor dalgalar
Hayır
İki motörde iki sınıf çarpışıyor
Biz
Onlar!
Biz silâhsız
Onlar kamalı
Tırnaklarımız
Kavga son nefese kadar
Kavga
Dişlerimiz ellerini kemiriyor
Kamanın ucu giriyor
Girdi...
Yoldaşlar, ey!
Artık lüzum yok fazla söze.
Bakın göz göze
Karadeniz
On beş kere açtı göğsünü
On beş kere örtüldü.
Onbeşlerin hepsi
Bir komünist gibi öldü

Moskova
1923

Değerli okuyucular, şiiri beğendiniz mi?

Ya siz heykelini dikecek olanlar, beğendiniz mi? İsterseniz bu şiiri heykelinin kaidesine yazın, ne kadar büyük bir şair olduğunu herkes görsün. İsterseniz okullarda edebiyat kitaplarından çıkarmak için gayret sarf ettiğiniz divan edebiyatı şiirlerinin yerine koyunuz, genç dimağlara iyi örnek olursunuz.

Türkiye Cumhuriyeti'ni, Kemalist yönetimi, cumhuriyet hükûmetlerini, adliyesini, Türk ordusunu karalayarak, suçlayarak Nâzım'dan özür dileyenler; asker kaçağı, vatan kaçağı bir gafili ve haini ilâhlaştırarak heykelini dikmeye çalışanlar, bu şiirlerin nerede, ne zaman, hangi amaçla yazıldığını, nasıl kullanıldığını bilmiyor musunuz? Bilmememiz mümkün değil.

Siz yetkililer, Nâzım Hikmet'in "Arpa Çayının iki Yanı" adlı şiirini okudunuz mu? İsterseniz bir kez daha okuyun.

ARPA ÇAYININ İKİ YANI

Parlayan bir bıçak gibi bölmüştür ortasından
Arpa çayı düşman medeniyeti!
Bir yanda sızıyor işçilerin
Parçalanan kafasından
Öbür yanda fahlelerin(!) hâkimiyeti.
Arpa çayı ayırmış ortasından
İki düşman medeniyeti
Bir yanda kuru bir çınar gibi toprağından
Sökülen köylülerin
Sarı paslı dişlerinde ölüm kenetlidir!
Öbür yandan toprağın efendisi
Fakir kentlidir(!)
Arpa çayın bir yanı
Çöken bir karadağ gibi içinden çıtlamadan
Öbür yanı
Mavi göklerinde taze ve genç güneşler
Yüzen ufuklara atlamada
Parlayan bir bıçak gibi bölmüştür ortasından
Arpa çayı iki düşman medeniyeti!
Bugün kan yüzüyorsa da bir yandan işçilerin
Kafasından
Doğacaktır orada yarın
Şûralar ittihadının
Yeni bir cumhuriyeti.

Moskova
1928

Bu şiir 1928 yılında Moskova'da yazılmıştı. Nâzım'ın, Türkiye kalesini içten çökertmek için nasıl bir âlet ve figüran olarak komünistler tarafından kullanıldığını, kızıl emperyalizmin nasıl ajanı hâline getirildiğini hâlâ anlamıyor veya anlamak istemiyorsanız heykelini Anıtkabir'in girişine dikin. Ancak Kurtuluş Savaşamızın aziz şehitlerinin mübarek ruhlarının gazabına uğrarsınız diye korkarım.

Büyük şair dediğiniz Nâzım'ın "Komsomol" adlı şiirini duygu ve düşüncelerinize ışık tutar diye yazıyorum.

KOMSOMOL

Kızıl bayrak dikildi kürenin mihverine
Mihverin kutuplarından çıkan en sivri yerine!
Uzun ağır balyozları bellerine takarak,
Keskin orakları güneşte şimşek gibi çakarak,
Bekliyor pusu
Proletarya ordusu!
Sen de atla kızıl taya
Hazır ol.
Komsomol!
Kavgaya!..
Kavgada kuvvetli, dinç
Bir ağrıdan gelen deli bir sevinç
Sıçrar, atlar, köpüklenir, çatlar
Kafan-da!!!..
Hay-da.
Beyaz orduları dumanlı ufuklar gibi önüne katan
Dörtnal giden atının uzanan boynuna yatan,
Yalın kılıç
Bir kızıl süvarisin!..
Gamın, kederin tüylerini bir kara tavuk gibi yol!
Kuvvetli ol,
Neşeli ol,
Haydi komsomol!..

1922

Tüm ebediyatçılara soruyorum. Bu şiirin büyük edebî değeri neresindedir?

Nâzım'ın, Türk diline ve şiirine uluslararası bir saygınlık kazandırdığı,uluslararası bir kıymet ve şöhret olduğu savı şeytanî bir yalandır.

Gerçek komünizmin propaganda örgütleri Nâzım'ı kendi emel ve menfaatlerine hizmet ettiği, işlerine yaradığı ölçüde tabulaştırmış ve kullanmışlardır.

Öyle kullanmışlardır ki, Nâzım "İzmirli teğmen" isimli şiirinin bir kıt'asında,

Karışıyor bir yezit her şeyime
Dolara satılıp ölmek neyime

diyor.

Oysa Sovyetler Birliği Komünist Partisinin (SBKP) 19. ve 20. dönem oturumunda alınan kararlar aynen aşağıya çıkarılmıştır.

SBKP
19. Dönem

Sekreterliğin 1.2.1955 tarihli tutanağından,
16.G.SSCB Yazarlar Birliğine,

1. SSCB Devlet Bankası'na, yazar Nâzım Hikmet'e, Yazarlar Birliği Kanalıyla, 10 bin ruble (!) karşılığında 2.500 dolar alma izni verildi.

20. Dönem

Sekreterliğin 18 Ocak 1950 tarihli 133 sayılı tutanağından,

IĞ. Nâzım Hikmet için Sovyet parasının dolara çevrilmesi:

SSCB Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu'nun önerisi kabul edilecek ve SSCB Devlet Bankası (yoldaş Koravuskin) Nâzım Hikmet için 10 bin rubleyi dolara çevirmekle görevlendirilecektir.
20. Dönem

Sekreterliğin ....... tarihli toplantısının .......... sayılı tutanağından,

24 G. Nâzım Hikmet'in Soyvet parasının dolara çevrilmesi:

Türkiye Komünist Partisi'nin temsilcisi yoldaş Marat'ın önerisi kabul edilecek, SSCB Devlet Bankası (yoldaş Koravuskin) Nâzım Hikmet için 10 bin rublenin dolara çevrilmesiyle görevlendirilecektir.
Şiirinde "Dolara satılıp ölmek neyime" diyen büyük şair! dolara satılmış, hem de haince. Sayın yetkililer siz ne dersiniz?

Nâzım Hikmet'i ululaştıranlar, örnek gösterme gayretinde olanlar 1964 yılında Sofya'da yayınlanan Romantika adlı kitabın yazarı Polevoy, kitabının ön sözünde, "Biz Sovyet yazarları, onun 60. yaşını kutlamaya hazırlandığımız sırada, bir gece vakti telefonun çalmasıyla uyandım, tanıdık bir ses" "merhaba kardeşim" diye gürledi seninle dünyanın en bahtiyar insanı,yeni bir Sovyet vatandaşı konuşuyor. Anlıyor musun kardeşim ben Sovyet vatandaşı oldum" şeklinde Nâzım'la olan bir anısına yer veriyor. Rus vatandaşı olduğunu haykırarak müjdeleyen bir kaçkının heykelinin dikilmesinin gerekçelerini tarih siz yetkililere mutlaka soracaktır.

Zira Komünizmin dolarları ile pembe hayat yaşayan Nâzım'ın bu vatandaşlığı elde edebilmek için 7 Aralık 1961'de dönemin Sovyet liderine yazdığı mektupşöyledir:

Saygıdeğer Nikita Sergeyeviç

19 yaşından beri yalnızca kalbim ve kafamla değil geçmişimle de Sovyetler Biriği'ne bağlıyım.
Bolşevik Partisine ilk olarak 1923 yılında üye oldum. Ardından 1924 yılında yine Moskova'da, 1925 yılı başında Türkiye Komünist Partisi üyesi oldum. Doğu Emekçileri Komünist Üniversite'ni bitirdim ve parti işleri için Türkiye'ye gittim. 1925 yılı sonunda Ankara'da yer altı çalışmaları gösterdiğim için gıyaben 15 yıl hapis cezasına çarptırıldım.

Sonra yine Moskova'ya döndüm. 1928 yılında Türkiye'de parti işleriyle uğraştım. O zamandan 1950 yılına kadar toplam 56 yıl hapis cezasına çarptırılmama karşın toplam 17 yıl ceza evinde kaldım. Başta Sovyet halkı olmak üzere ilerici insanların mücadelesi sonucu ceza evinden çıkarıldım.

Ben sayılı komünist şairlerdenim. Çok mutluyum. Çünkü büyük Ekim devriminin 5. yıl dönümünü Moskova'da kutladım. Bu nedenle şiir yazdım. SBKP'nin 22 kongresini kutladım. Bu nedenle de şiir yazdım.

Artık on yıldır Moskova'da yaşıyorum. Ailem de yanımda. Bütün Sovyet halkı gibi buradaki yaşama alıştım. Saygıdeğer Nikita Sergeyeviç yardım edin, ben Sovyet vatandaşı olmak istiyorum.

En iyi dileklerimle.

Saygılarımla

Nâzım HİKMET
7 Aralık 1961
Bütün bu açıklamalardan sonra Nâzım Hikmet Verzansky'nin heykelinin dikilmesinin ne kadar doğru olabileceğini, hangi amaçla nerede nasıl yazıldığıaçık ve net olan şiirlerini genç kuşaklara empoze etmenin ne derece doğru olabileceğini kamuoyunun sağ duyusuna bırakıyorum.

Her karış toprağı şehit kanıyla sulanmış, yalnız Çanakkale'de 252 bin şehit vermiş bu vatanda Nâzım Hikmet haininin heykeline ve mezarına ihtiyaç yoktur.

BU TOPRAKLARDA NÂZIM HİKMET'İN HEYKELİ DİKİLMEYECEK, MEZARI BU TOPRAKLARA GETİRİLMEYECEKTİR. BU BÖYLE BİLİNMELİDİR.

Hasan Efendi, " N. Hikmet vatan haini mi" diyor ama

Artık bu insanlar köşelerden çekilmeli… Kendilerini yenilemiyorlar… Ne yazdıklarını bilmiyorlar.

40 yıldır aynı mavalı okuyup duruyorlar.

Bilgileri ideolojileriyle sınırlı… Hasan Pulur Efendi, "Milliyet"te, üstelik bayramın ikinci günü yazının başlığını "Vatan hani!" diye atmış ve sözü N.

Hikmet adlı şiirini komünizmin emrine vermiş bir şaire getirmiş… (Kusura bakmayın, halkı zehirleyen, yanlışı doğru kabul ettirmek isteyen Hasan Pulur gibilerine, büyüğümüz olmasına rağmen hürmet gösteremiyorum.) Bir yazarın tükenmişliğini nereden anlarsınız? N.

Hikmet''e sarılmasından… Biri durup dururken bu şair için dövünmeye ağlayıp sızlamaya başlamışsa, N.

Hikmet tapınıcılarına: "Ben buradayım, unutmayın ha!" demek içindir.

N.

Hikmet tapınıcıları koloni hâlinde yaşarlar ve birçok çevrede etkilidirler.

O kadar etkilidirler ki, sağ cenahtan bildiğimiz birçok insanı da nüfuz dairlerine sokmuşlardır.

Hasan Efendi, yazısında: "Vatan haini dediğiniz insan böyle şiirler söylüyor, fakir fukara için yazıyor, hortumculara, vurgunculara çatıyor." demek istiyor.

Yahu adam! Sömürücüleri, hortumcuları kim kayırır ki… Vatandaşlıktan çıkarılmasına, Türk ordusunu karalamasına, Türk milletini küçük düşürmesine, "Beni Stalin yarattı!" diye alçalmasına ne diyeceksin! N.

Hikmet tapınıcılarının şirretlikleri yüzünden kültür bakanları yiğitçe çıkıp adamla ilgili tarihi gerçekleri haykıramamışlardır.

Solun propagandasının etkisinde kalmışlar.

"N.

Hikmet büyük şairdi!" deme mecburiyeti duymuşlar, hatta ne olur ne olmaz düşüncesiyle de birkaç şiirini ezberlemeyi ihmal etmemişlerdir.

Son örneği mevcut Kültür Bakanı Erkan Mumcu! Her fırsatta N.

Hikmet''ten bahsediyor.

Bunlar ucuzluktur, şahsiyetini ortaya koyamamaktır… Başbakan Recep Tayyip Erdoğan''ın Rusya gezisi sırasında iki AKP milletvekilinin N.

Hikmet''in mezarı başında gubara gubara fotoğraf aldırmaları da şahsiyet zaafıdır. Adam tartışmalı… Pasaportu bile ana tarafından dedesinin memleketi Polonya''dan… Üstelik din-iman hak getire… Hasan Pulur gibilerinin yazdıklarıcahilce… Bu kadarı artık fazla… Ne yazdığını bilmiyorsun, demagojiyle okuyucuyu oyalıyorsun! Bırak bu işleri! Şu N.

Hikmet meselesi artık kapanmalıdır.

Türk halkına onun yükünü çektiremezsiniz.

Herkese sırt çevirmiş: Karısına, vatanına, oğluna, arkadaşlarına… Birkaç şiiri var diye gelmiş geçmiş en büyük şair mi sayacağız! Adamın ne olduğu ortada Hasan Efendi! Irkçılık tartışması sürüyor Nazik bir mektup daha geldi.

Ama "ırk" meselesinde ısrar ediyor: "Sayın Tekin Son günlerde yazılarınızda Irkçılık yapmayın diyorsunuz ama bunun mevcut düzende hiçbir geçerliliği yok.

Irkçılığı yapanlar Türkler değil... Siz ve sizin gibi yazarlar sürekli kardeşlikten söz ediyorsunuz.

Sizi kırmak için yazmıyorum.

Lütfen yanlış anlamayın.

Siz iyi ki 1900''lü yılların başlarında yaşamamışsınız.

Yaşasaydınız, o zaman da ermeniler kardeşimiz, rumlar kardeşimiz diye yazılar yazardınız. Bence Türk gazeteci ve yazarların artık kendilerini kontrol etmesinin zamanı gelmiştir.

Bu böyle olmuyor. Saygılar." Adnan NİZAM *** Tekrar yazıyorum: Irkçılığı"Türkçüyüm." diyen hiç kimse düşünemez.

Hele Müslüman bir insan asla "Irkçıyım." diyemez.

Müslümanlığı kabul etmeyene de söyleyecek bir özüm yoktur; Allah ıslâh etsin, derim sadece… PKK''lılar etnikçilik yapıyor, diye et-tırnak olmuş bir toplumu karşımıza almamız mümkün değildir.

PKK''lıları ayıralım bir tarafa… DİL MESELESİ ''Ölü ele geçirildi'' "5 PKK''lı ölü ele geçirildi" diye yazıyor gazeteler… Yani demek istiyorlar ki "ölü yakalandı".

Bu sözde de iki mana vardır: Birinin öldürülerek yakalanması veya ölünün yakalanması… Ancak vurgudan fark edebilirsiniz… "Ölü"nün birinci hecesinde mi yoksa ikinci hecesinde mi vurgusun olduğunu anlamak için de haberi okuyup meseleyi kavramanız gerekiyor.

Meseleyi kavradıktan sonra başlığı vurgulayarak yeniden okuyorsunuz! Garipliği görüyor musunuz! Bu hatayı resmî makamlar işliyorlar, gazeteler de onlardan aldığı bilgiyi başlığa çıkarıp aynen kullanıyorlar.

Doğru cümle şudur: "5 PKK''lı öldürüldü". Sayı belli olduğuna ve öldürüldüğü de bilindiğine göre zaten "ele geçirilmişlerdir." Öldürmek de ele geçirmenin başka bir metodu! Sokakları özel güvenliğe teslim et sonrasını gör! Mehmet Ağar diyesiymiş ki, sokakları özel güvenlik timleri korusun… Her sokağa özel şirketler adamlarını yerleştirecekler ve paralarını da o sokağın sakinlerinden alacaklar. Çok tehlikeli… Evini, binasını, sitesini adam korur ama sokağını koruyamaz.

O sokakta zengini, fakiri yüzlerce kişi yaşıyor, yüzlerce kişi gelip geçiyor…Özel güvenlik timleri sokağa her girenden, tanımıyorlarsa artık, hesap soracaklardır: "Niçin geldin?", "Nereye gidiyorsun?", "Kimin yakınısın?"… DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar bunları düşünmeden ulu orta nasıl böyle bir teklif ortaya atar ki… İşlek merkezlerin sokaklarızaten özel güvenlik timlerine(!) teslim… Nasıl mı? Hususiyetle İstanbul''da değnekçiler kendi başlarına sokakları tutmuşlar, arabasını park etmek isteyenlerden para sızdırıyorlar.

Polis bunlarla baş edemiyor.

Bunlar aynı zamanda o sokakların da gönüllü koruyucuları! Bu örnek bile sokakları özel güvenlik timlerinin beklemesinin nasıl bir netice doğuracağınıgöstermeye yeter.

*********************

 

N. Hikmet''ten ihanetin itirafları

Sami Yavrucuk-Yeniçağ

 

Ben, Ankara Beden Terbiyesi Bölge Müdürü iken, 1971 yılının bir yaz gününde görevli arkadaşım bir ziyaretçimin olduğunu, fakat kılık kıyafeti uygun olmadığı için, içeri alamadığını ifade edince hemen kapıya koştum ve sırtında sarılı yorganı olan uzun boylu ziyaretçiye "Hoş geldiniz" diyerek, buyur ettim. "Sami, beni tanımadın mı?" deyince de dikkatle süzdüm, fakat tanıyamadım.

"Ben ciritçi Yusuf, Rusya''ya kaçan Yusuf" deyince uyandım ve çokşaşırdım.

Otuz yıl önce, beraber spor yaptığımız ciritçi Yusuf''u Harp Okulu''nu bitirip subaylığını Kars''ta yaparken atı ile huduttan kaçarak, Rusya''ya sığındığınıduymuş ve şaşırmıştım.

Şimdi yurduna dönmüş ve benim görevimi öğrenip, yardım talebi ile Ankara''ya kadar gelmişti. Kendisini, emniyet birimlerinin de bilgisi dahilinde geçici görevli olarak çalıştırdım, yatacak yerini de temin ettim. Yusuf Yıldırm, 1941''de Rusya''ya kaçışından sonra, 6 yılını "sorgulamalarla", 4 yılını "Sibirya sürgünü" ile, 3 - 4 yılını"hapishanelerde", 2 yılını da "çalışma kampları"nda geçirerek, 30 yılının yarısını böylece tamamlamış.

Moskova''da; Türkiye Kominist Partisi ve Polit Büro üyeleri ile Genel Sekreterleri İsmail Bilen ve Zeki Baştımar''la, Romanya''nın Laypsik şehrindeki Türkiyemiz aleyhine senelerdir neşriyat yapan "Bizim Radyo"nun yönetmeni Zekeriya Sertel, eşi Sabiha ve kızı Yıldız''la, bu arada Nazım Hikmet''le de beraberliği oluyor.

Sovyetler Birliği Komünist Partisi''nin birinci sınıf konuklarından olan ve emrine bir apartman dairesi, bir müstakil köşk, bir araba verilen Nazım Hikmet''le de aynı evde 2 yıl süreli misafirlik yapıyor.

"Moskova Radyosu"nda, "Bizim Radyo"da ve üniversitede dil öğretmenliği görevlerinde bulunuyor.

Rusya''dan kaçarak yurda dönmek amacı ile verdiği uğraşların neticesini ancak, 6 Kasım 1970''te Romanya-Avusturya-Almanya yolu ile gelerek, alıyor. Gençliğinde fanatik bir komünist olan Yusuf Yıldırım, başından geçenleri, N.

Hikmet''le Moskova''da aynı çatı altında geçen 2 yılın yaşantısını bana uzun uzun anlatmıştı.

Bu bilgileri değerlendirmek ve 1970''li yıllardaki milliyetçi mücadelemize yardımcı olacağını düşünerek kendisini, bu hatıralarını kitaplaştırmaya özendirdim ve 1 yıl sonra güvendiğim gazetcilerden arkadaşım rahmetli Nezihi Demirkent''in yardımı ile "İnanmıştım" isimli 375 sayfalık esere ulaştık. Aşağıdaki bölümler; işte Yusuf kardeşin "İnanmıştım" adlıkitabından alınmıştır ve Nazım Hikmet''le konuşmalarındaki günlük ve doğru tespitleridir.

Bu eser, "Halklara Özgürlük" istediğimiz yıllardaki medyadan ve yazar-çizerlerden gerekli alakayı da görmemişti.

Ancak birçok yönden ve özellikle Türk Milliyetçi Düşünce''nin mücadelelerinin tümünde ve dış güçlerin yurdumuzun düzenini bozmak amacı ile sarfettikleri gayretleri tespit bakımından önemli bulduğumdan sizlerle konuyu paylaşmak istedim.

Yusuf kardeşimiz 1941 Ağustosu''nda Rus hududundaki görevlilere verdiği ifadesinde; "- Ben Marks''ın, Engels''in, Lenin''in, Stalin''in eserlerini, Nazım Hikmet, Sabahatin Al gibi vatanserverlerin yayınlarını okudum.

SSC Birliği''nde bu okuduklarımın hayatta uygulandığına inandım.

Burada adaletin, hürriyetin, eşitliğin olduğuna, işçinin-köylünün-aydının mutlu bir hayat sürdüklerine inandım.

İşte böyle imrenilecek bir hayatın nasıl gerçekleştiğini görmek, öğrenmek için kaçtım" demişti. Otuz yıl sonra yurduna döndüğü zaman da "- Gerçekten bir cehennem olan Rusya''dan, Demirperde gerisinden kurtulmak, pek az insana nasip oluyor.

Darısı benim gibi pişman olanların, komünizme tövbe edenlerin başına.

Kızıl şeytanların sözlerine, yazılarına uyarak, kadrini kıymetini takdir etmekten aciz kaldığım mubarek vatanımın toprağına gözlerimden yaşlar aka aka ayağımı basıyordum.

Otuz yıldır hasreti ile yanıp tutuştuğum vatanıma kavuştum.

Mert-yiğit-temiz ve hür yaşayan insanlarımın arasına karıştım" diyor. Nazım Hikmet de aynı duruma düşmüş ve son yıllarında ihanetini itiraf etmiştir.

Hayat boyunca Sovyetler Birliği''nin rejim tuzağı komünizme hizmet etmiş,yaşamının son yıllarına kadar idraksizliğini devam ettirmiştir: "- Ben Sovyetler Birliği''nin çocuğuyum", "- Beni Stalin yarattı", "Yalnızca kalbim ve kafamla değil, geçmişimle de Sovyetler Birliği''ne bağlıyım" diyerek, Sovyetler Birliği Komünist Partisi''nin emrine girmiş,ganimetlerinden uzun yıllar istifade etmiş, bir apartman dairesinde ve bir villada ömür sürerek arabası ile muntazam maaşını almıştır. Son yıllarda ölümünden önce de söylediklerine bakın: "- Ben de milletimi aldattım, kandırdım.

Bunu da ancak şimdi anlayabildim.

Ondan dolayı vicdan azabı çekiyorum.", "- Ben de yalancı, iftiracı şiirler yazdım.

Benim bugün vicdan azabı içinde kıvranmama da işte bu kahrolası şairlik sebep oldu", "Ben, bir veya birkaç kişiyi öldüren adi bir katil değil, belki milyonlarca insanı öldüren uygar bir katilim", "Buraya gelip, her şeyi görüp anladıktan sonra, önceki kanaatimi tamamen değiştirdim.

Ama aklınıza komünist olmaktan vazgeçtiğim sakın gelmesin", "Ben kominizmi uyguladıklarına inanarak Ruslara hizmet ettim.

Fakat Ruslar''ın komünizme değil, yeni tip kölelik düzeni kurmaya çalıştıklarını görüp anlayınca işte o zaman vicdan azabı duymaya başladım.

Çünkü ben insanlığın mutlu davasına değil, Rusların çıkarına hizmet etmişim.

Kendimle birlikte, milletimi de aldatmışım." Biz Türk Milliyetçileri, komünistlere hiçbir zaman inanmadığımız için "Sen bu işin sonunu düşünmedin mi?" diyerek şarkı söylüyoruz. Tanrı Türk''ü korusun.




XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX

NECİP FAZIL’DAN HATIRALAR

YENİ ÇAĞ- MEHMET NURİ YARDIM

Türkiye''de bir Necip Fazıl rüzgârı esiyor. Âdeta bir fikir, sanat ve şiir şöleni yaşanıyor her yerde. Bir çok vakıf, dernek, belediye, özel kuruluş, kamu kurumu, radyo ve televizyon üstat hakkında programlar yaptı.Başta İstanbul olmak üzere bir çok şehir, baş döndürücü faaliyetlere sahne oldu. Kutlamalar Fetih şenlikleriyle buluşunca görülesi geceler, yaşanasıgünler idrâk edildi.
Adapazarı Büyükşehir Belediyesi de "Necip Fazıl''la İki Gün" adıyla bir program düzenledi. İkinci gün bir oturumu yönetmek üzere dâvet edilmiştim.İlk konuşmacı İsmail Ünalmış''tı. Üstadın çevresinde bulunmuş olan İsmail Bey, Necip Fazıl''ın fikir dünyamızdaki mümtaz yerine işaret etti, hâtıralarını dile getirdi. Yönetmen Yücel Çakmaklı ise anlattığı hâtıralarla dinleyicilere keyifli dakikalar yaşattı. Yücel Bey, sinemaya meraklı iki arkadaşıyla birlikte Elif Film''i kurar. Üç arkadaş üstadı ziyaret edip bazı eserlerini sinemaya aktarmak isterler. Ferruh Bozbeyli''nin kayın biraderi Ergun Bayık da Necip Fazıl''dan randevu ister. Kararlaştırılan saat 6.5''tur. Ancak sabah mı, akşam mı belli değil. Bunu telefonla sorma cesaretini de gösteremezler. Ahbap çavuşlar, ertesi günü sabah ilk vapurla karşıya geçer ve şairin Erenköy''deki evinin önüne gelirler. Ergun Bey bütün cesaretini toplar ve zile basar.İçeriden öfkeli bir ses duyulur: "Kim o, bu saatte kimdir o?" Heyecan son raddede. Az sonra büyük şair kapıyı öfkeyle açar. Kaşları çatıktır: "Hayrola, ne var?" sorusuna "Efendim, dün zât-ı âlinizden randevu almıştık ya, 6,5''ta gelin demiştiniz." diye cevap verirler. Gök gürültüsü gibi gürler: "Ben size sabahın köründe mi gelin dedim!" Kapı sertçe yüzlerine kapanır. Bir-iki dakika öylece kalakalırlar. Kapı yeniden açılır, üstadın merhameti gazabına galebe çalmıştır: "Az ilerde istasyonun yanında sabahçı kahvesi var. Gidin orada çay için, ben sizi aldırırım!" Derin bir nefes alırlar.
Son yedi yıl avukatlığını yapan Muhammet Emin Özkan da mânidâr hâtıralar nakletti: "Vefatından sonra yanağını tuttum. Aklımdan şu geçti: Keşke beyni sağ kalsaydı. Telefon görüşmeleri hariç en az 500 kere görüşmüşüzdür.İnsanlara güvenir, çocuğa bile hürmet ederdi. İçeri giren bir çocuk bile olsa ''Hastayım, ayağa kalkamıyorum'' der, özür dilerdi. Ona kibirli diyorlar, aslında dünyanın en mütevazı insanlarındandı. Yerine göre, adamına göre kibirlenirdi.
Rizeli İlyas amca, Bolu''da doktor Ahmet Niyazi Ayacan ve benim stajyerim Selahattin, dördümüz tabutunu mezara indirdik. Daha sonra doktor Ahmet Niyazi beni aradı. Gazetede üstadın ''Son gün olmasın dostum çelengim top arabam, / Alıp beni götürsün tam dört inanmış adam'' beytini okumuş ve çok etkilenmiş.Bana ''O dört inanmış adamdan biri güya benim ama namaz bile kılmıyorum. Benim de tam inanmam lâzım'' dedi, ibadete başladı, hacca gitti."
Özkan''ın bir başka hâtırası da Şairler Sultanı''nın cömertliğini ortaya koyuyor: "Torunu Emrah ile oğlum aynı okula gidiyorlardı. Oğlumun masrafını üstlenmek istedi. Benim için şeref ama yük olmak da istemiyorum. Sonunda Kadıköy''deki Gencallar Giyim''e gittim. Çocuğun okul ihtiyaçlarınıaldım. 22 bin tuttu ama ben 5 bin masraf olduğunu söyledim. Üstadı zarara sokmak istemiyordum. Araştırmış, öğrenmiş. Bana ''Sen kim oluyorsun da benim bu hayrıma engel oluyorsun. Bütün masrafın bedelini alacaksın.'' diye azarladı.
Bir gün doktoru Süleyman Yalçın eve bekleniyordu. Ancak rahatsızlandığı için gelemedi. Bunun üzerine eşi Neslihan Hanım sitem etti: ''Bunca hazırlık yaptık. Ne demek, doktor hasta mı olurmuş?'' Üstat hemen müdafaaya geçti ve zekâ ürünü buluşla dostunu savundu: ''Aklınca beni ilzam ediyor. Mezarcı ölmez mi canım, tabii ki doktor da hastalanır."
1965''te Büyük Doğu idarehanesine giderek Necip Fazıl''ı tanıyan Rifat Besçeli son konuşmacıydı. Bakırköy''de arkadaşları Mehmet Tekeroğlu ve Abdullah Gül''le birlikte kalıyorlarmış. Rifat Bey''in hâtıraları da şöyleydi:
Üstat Erzurum''a gidecekti. O akşam bizde misafir kaldı. Şeker hastası olduğunu biliyoruz. Bir tabak dolusu ekşi papaz eriği aldık. Önüne koyduk. Bir erik aldıve "Ha hay Rifat efendi, bir erik tabağında ne kadar glikoz olduğunu biliyor musun?" diyerek bizi bilgisiyle şaşırttı.
Malatya''daki mahkemede yüksek yerde duran savcı suçlamaya başlayınca üstat adama şöyle dedi: "Fransa''da savcılar ammenin hukukunu korur. Senin de diğer avukatlarla beraber aynı hizada olman gerekir. Şu anki yüksek duruşun marangoz hatasıdır." Şaşıran savcı, "Biz de Paris''i gördük" diye mırıldandı.
Konferans verdiği Almanya''dan Türkiye''ye dönmüştü. Bu ülkeden daha sonraİstanbul''a gelen bir hayranına "Konferansımı dinledin mi?" diye sordu. Adam, "Almanya''ya gelişinizden haberim olmadı" diyerek üzüntüsünü bildirdi. Cevap üstadı galeyana getirdi: "Benim Almanya''ya gelip de konferans vereceğimi bilmemek, İstanbul''da yaşayıp Galata kulesini görmemek gibidir."
Çile şairi, Bekir Oğuzbaşaran''ın edebiyat bilgisine güvenirdi. Bir gün şiirini okudu ve Oğuzbaşaran''a sordu: " Nasıl buldun?" Genç edebiyatçımız, "Hayran kaldım veya çok beğendim" diyeceğine, heyecanla: "Başarılı" diye karşılık verdi. O, bu cevabı da müsamaha ve olgunlukla karşılamıştı.
Şairler Sultanı, Nurettin Topçu ile bazı konularda anlaşamaz, ama eski dostu olarak yine de onu severdi. Topçu''nun ağır hasta olduğunu ve Cerrahpaşa''da yattığını haber aldığında hemen hazırlandı ve ziyaretine gitti. Topçu son demlerini yaşıyordu. Ona moral vermek istedi ve şöyle dedi: "Vur kapıya, gir içeri."
---------------------------------------

Necip Fazıl Kısakürek'i rahmet ve sevgiyle aniyoruz. Ruhu sad olsun.

Üzeyir Lokman CAYCI

Necip Fazıl Kısakürek :

 

http://hilal.dolunay.sitemynet.com/NecipFazilKisakurek/index.htm

 

 

Yolculuk

Yolculuk, her zaman düşündüm onu;
İçimde bu azgın davet ne demek?
Oraya, nemdeyse güneşin sonu,
Uçmak, kayıp gitmek, kaçıp dönmemek.

Altımdan kaydırdı bir el minderi;
Herkes yatağında, ben ayaktayım.
Bir gece, rüyada gördüğüm yeri,
Gözlerim yumula, aramaktayım.

Beni çağırmakta yabancı dostlar;
Bu dostlar ne güzel, dilsiz ve adsız.
Eski evde, şimdi bir başka ev var:
Avlusu karanlık, suları taçsız.

Her akşam, aynı yer, aynı saatte,
Güneşten eşyama düşen bir çubuk;
Yangın varmış gibi yukarı katta,
Arkamdan gel diyor, sessiz ve çabuk!

Başım, artık onu taşımak ne zor!
Başım, günden güne kayıtsız bana.
Dalında bir yaprak gibi dönüyor,
Acı rüzgarların çektiği yana
...

Necip Fazıl Kısakürek

 

 

 

 

 

 

 

 

 


ERZURUM :

http://cengiz.aktas73.sitemynet.com/ERZURUM/index.htm

 

Nigde :

http://ipek.tekin.sitemynet.com/nigde/index.htm

 

Bor :

http://mahir.turkmenoglu.sitemynet.com/bortaksi/index.htm

 

Aksaray :

http://mine.varol.sitemynet.com/AKSARAY/index.htm

 

 

TÜRKPARTNER :

http://www.turkpartner.de/

 

 

AKTÜEL DERGISI :

http://www.aktueldergi.com/

 

 

ONURLU HAMLE :

http://www.onurluhamle.com/

 

 

NIGDE HABERCI :
http://www.nigdehaberci.com/

xxxxxxxxxxxx


N. H. Ran tapınıcıları ortalığı nasıl birbirine kattılar: Örnekler ve ibretler (1)

YENİÇAĞ ASLAN TEKİN

Nâzım Hikmet tapınıcıları ve yıkıcı sola kendilerini kabullendirmek isteyen "İslâmcı" tesmiye olunmuş kişiler (Türk milliyetçilerini protesto için bildiri yayınlayan işbirlikçilerle Boğaziçi sempozyumcularının bazı "İslâmcı" dernek yöneticisi ve gazeteciyle nasıl el ele tutuştuğunu hatırlayın!) yine el birliğiyle Nazım Hikmet''i yüceltme yarışına girmişlerdir.

Söz konusu N.

Hikmet olunca Atatürkçü geçinen bazıları da tapınıcıların ardına katılmakta beis görmemişlerdir. Şunu unutmayın "Vatan Haini" şiiri (Son çıngar bu şiirden koptu!) "Vatan Haini" şiir değil, "herze"dir…Millî Mücadele sırasında arkadaşı Vâlâ Nurettin''le birlikte, çocuklarıokutsunlar diye kıt imkânlarla tayin edildikleri Bolu''dan Moskova''ya kaçıp komünistlik fakültesine girmişlerdir.

N.

Hikmet hapisten çıktıktan sonra 1951''de yine kaçınca Bakanlar Kurulu kararıyla vatandaşlıktan çıkarılmış ve bir daha alınmamıştır.

Bu adamın serüvenini bırakın Nejdet Sançar''ın, Ergun Göze''nin, Mehmet Gül''ün kitaplarından takip etmeyi, sadece yakın arkadaşları Vâlâ Nurettin ve Zekeriya Sertel''in kitaplarını okusanız tıynetini ortaya çıkarırsınız. Bütün bunlara rağmen, kör bir inatla N.

Hikmet diyorlar başka bir şey demiyorlar.

O kadar çok insanı da sihirlemişler ki… Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer bile piyanist Fazıl Say''ın konserinde, bu adamın şiirlerinin besteleri çalınınca ayakta alkışlamıştır.

Sadece o değil, şimdi emekli olmuş "org." rütbeli bir komutanımız, konseri dinlemek için en önde yer bulamayınca gücenip salonu terk etmiştir.

Bunların vaziyetini izah için hangi kelime uygun düşer; siz karar verin...

.

N.

Hikmet Ran''la ilgili çok yazdım.

Bir gazeteci olarak halkıma karşı mükellefiyetlerim vardır.

Yazmak, hakikati haykırmak, okuyucuları ikaz etmek zorundayım.

Gazeteci halkı uyutmak, saptırmak, kandırmak için yazmamalıdır… Derslerimde her fırsatta şu sözü tekrarlarım: "Gazeteci halkın gözü, kulağı,ağzıdır!" Gelin görün ki, N.

Hikmet''le ilgili son hâdisede, birçok gazetede tapınıcılık histerisiyle başlıklar atılmış, yorumlar yapılmıştır. Bu gazetecilik değildir.

27 Mayıs tarihli gazetelerde çıkan haberleri inceleyeceğiz tapınıcıgazeteciliğin ne olduğunu göreceğiz.

Yarına inşallah! .

Ermenici konferansı ''devlet'' engellemiş.

Kim bu devlet? .

Başka yazarların dikkatini mi çekmedi, yoksa yazdılar da ben mi görmedim bilmiyorum.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, "Yeni Şafak" ekibiyle görüşüyor…Gazetenin yazarı Ahmet Taşgetiren, Boğaziçi Üniversitesinin bazıişbirlikçileriyle yapacağı Taşnakçı-Hıonçakçı tezleri savunanların toplantısınıiptal ettiren Adalet Bakanı Cemil Çiçek''in tarihe geçen konuması mı, yoksa başka güç mü olduğunu soruyor.

Yazının o bölümünü okuyalım ve sonra konuşalım: "YÖK ve Devlet: ''Ermeni konferansı'' tartışmasında beni meşgul eden bir şey vardı.

Cemil Çiçek Meclis''te ağır bir konuşma yapmış, bunun üzerine Adalet Bakanı ve YÖK konferansa karşı çıkmış, Boğaziçi Üniversitesi de konferansı iptal etmişti.

Nasıl olmuştu bu? YÖK ve üniversite, bir bakanın konuşmasından bu kadar mıetkilenmişti.

Eğer öyleyse, sadece tek bakan değil, koca hükümet YÖK konusunda neden adım atamıyordu? Aksine YÖK ve üniversiteler hükümete karşı şaşılacak bir direnç sergiliyordu? Yoksa YÖK''te ve üniversitede bu etkiyi yapan başka bir güç mü vardı? Başbakan''a bunu sordum.

''Yoksa devlet mi etkiledi YÖK''ü?'' dedim.

Başbakan ''Evet, orada devlet var'' dedi.

Bunu tarihe bir not olarak düştüm.

Eğer hükümetin böylesine bir etkisi olduğunu öğrenseydim ''Ne duruyorsunuz öyleyse, YÖK''ten üniversite camiası illallah dedi, reform için harekete geçsenize!'' diyecektim." Devlet nedir? Devlet kimin eliyle yönetilir? Kritik zamanlarda devreye giren kimlerdir? Devlet deyince yalnız "ordu"yu mu hatırlamamız gerekir? Taşnakçılarla işbirliği yapanlara konferans izni verilmedi… Başbakan Erdoğan, "Devlet"in devreye girdiğini ve bu konferansı yaptırmadığını söylüyor.

Öyle bir şey ki, bu zararlı bir konferanssa, konferansı tertip eden işbirlikçiler, üniversitelerde kürsü işgal ediyorlar ve o "zararlı"şeyleri öğrencilerine anlatıyorlar da… Uzatmayacağım… "Devlet" kim? Konferansı yaptırmayan "devlet" zararlı unsurların "devlet"in imkânlarından istifade etmesini, milletin verdiği vergiyle beslenmesini önleyemez mi? Bir sürü soru...

Kim verecek bunların cevabını?!

 

xxx

N. H. Ran tapınıcıları ortalığı nasıl birbirine kattılar: Örnekler ve ibretler (2)

N.

H.

Ran meselesini kökten halletmek zorundayız… N.

H.

Ran, Türk fikir hayatının önünde de bir set… Bazı insanlarımız baskılar, dayatmalar yüzünden sağlıklı düşünemediği gibi, bu insanı övmek için kendisini mecbur hissediyor.

Milaslı öğrenciyi burada suçlamıyorum.

Oransız övgüler ve ideolojik tercihler bu gencecik öğrenciyi yanlışlığın içine düşürmüştür.

Bir gün uyanacak, keşke birileri zamanında beni doğru yola sevk etseydi diye hayıflanacaktır. Oransızlığı göstermek için gazeteleri tek tek ele alacağız…Milaslı öğrenci meselesini nasıl vermişler göreceğiz ve sonra tekrar tartışacağız.

Zaman: Birinci sayfa başlığı: ''Nazım Hikmet''in ''Vatan Haini'' şiirini okuyan liseliye gözaltı'' Haberin ayrıntısı: "Milas Anadolu Lisesi''nin şiir dinletisi, önceki akşam saat 21.00 sularında başladı.

Programı Kaymakam Hulusi Doğan, İlçe Milli Eğitim Müdürü Arslan Ersoy ile öğretmen ve velilerden oluşan yaklaşık 200 kişi takip etti.

Şiir dinletisinde sunuculuk yapan 17 yaşındaki Ç.C.

isimli öğrenci, sunumu sırasında programın öğrenciler tarafından hazırlanmasına karşın, istedikleri şiiri okuyamadıklarını söyledi.

Ç.C.

"Bizim şiirlerimiz bu kadar değil, susturulduk.

Onların istediği şairlerinden şiirler okuyabildik.

Ama yine de size bir tane okuyacağım." diyerek, Nazım Hikmet''in ''Vatan Haini'' isimli şiirini okudu.

Salonu dolduran dinleyiciler arasında biri bayan iki kişi, ÇC''yi ayakta alkışladı.

(:..) Bu arada geçmişte okulda İşçi Partisi afişleri dağıttığı öne sürülen Ç.C.''nin 1 yıl önce ABD aleyhine afiş astığı için disiplin soruşturmasıgeçirdiği öğrenildi." "Zaman" diğer gazetelerin birçoğu gibişiiri de vermiş.

Fikriniz olsun diye birkaç satır alıyorum: "Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

/ Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.

/ Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ." / Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla, / bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson''un / 66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali (…) / vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, / ben vatan hainiyim.

/Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla: / Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ." Yeni Şafak: Birinci sayfa başlığı: "Şiire yine gözaltı ayıbı" Devam sayfası başlığı: "Şiire yine gözaltı!" Haberdeki ayrıntısı: "… Ç.C adlı öğrencinin avukatı Levent Anıl ise, ''Öğrencimizin okuduğu şiirden değil, kafalarının örümceklenmesinden korksunlar.

Müvekkilim gecede sunucu kimliğinde olduğu için o anda gecenin formatına uyarak bir şiir okumuştur'' diyerek, müvekkilini savundu." Hürriyet: Birinci sayfa başlığı: "Hala o kafa" Devam sayfası başlığı aynı.

Spotun ayrıntısı: "… Liseli genç 3 saat sorgulandıktan sonra serbest bırakılırken, olay büyük tepki gördü." Haberdeki ayrıntı: "… Okul Müdürü Durmaz, şiirin programda olmadığını söyleyerek tepki gösterdi." Vatan: Birinci sayfa başlığı: "Nazım vatan hainliğine devam ediyor hala!" Haberdeki ayrıntısı: "''Şiir Gecesi''nde sunuculuk yapan Ç.C., Nazım Hikmet''in bir şiirini okuyunca ''vatan haini'' muamelesi gördü!" Akşam: Birinci sayfa başlığı: "Nazım''ın şiirine gözaltı" D.B.

Tercüman: Birinci sayfa başlığı: "AB yolunda Nazım ayıbı" Birinci sayfa spotundaki ayrıntı: "Türkiye, bu yasakçı kafayla mı AB''ye girecek…" Devam sayfası başlığı: "Şiir skandalı" Sabah: Birinci sayfa başlığı: "Nâzım Hikmet hâlâ ''vatan hainliği''ne devam ediyor!" Radikal: Birinci sayfa başlığı: "Şiire de sıfır tolerans" Milliyet: Birinci sayfa başlığı: "Liseliye şiir gözaltısı". Devam sayfasıbaşlığı: "Nâzım''dan okudu ''gözaltı''na alındı" Haberdeki ayrıntı: "Milliyet", Milas haberini başka haberlerle desteklemiş.

Sütçüler Kaymakamının O.

Pamuk''un kitaplarını toplatmak istemesini hatırlatmış.

Ayrıca Millî Eğitim Bakanlığının N.

Hikmet Ran''ın "Memleketimden İnsan Manzaraları" kitabının okullarda okutulması için tavsiye edilen 100 kitap arasında bulunduğunu belirtmiş.

Haberde N.

H.

Ran''ın ders kitaplarında da okutulduğunu öğreniyoruz. Gazetelerin hepsini almadım.

Haberi en normal veren "Zaman" gazetesi… Haberin bütün unsurlarıyorumsuz verilmiş.

"Entelliğe" özen göstermelerine bakarak diyebilirim ki; bu kadar propaganda bombardımanından etkilenmeden "doğru" haber yazışları benişaşırttı. "Yeni şafak" yönetimi ise; gereksiz, yorumlu bir başlık atmış.

Şiiri okuyan öğrencinin avukatının söylediği bir söz üzerinde durulmalı: N.

Hikmet Ran''ın şiirinin okunmasını incelemek isteyenlere "örümcek kafalı" diyor.

Bu söz bayağı eskidir.

Çok laikçiler "şeriatçı, irticacı, yobaz…" dedikleri kişiler için bu sözü kullanırlar.

Avukat ise, köhne ideoloji komünizmin savunucusu N.

H.

Ran''a karşı çıkanlara "örümcek kafalı" diyor.

Maksadı saptırıyor. "Hürriyet", "Hala o kafa" demekle hemşiire telmihte bulunuyor, hem de artık o kafalar eskidi, N.

H.

Ran kabul edilmelidir, demeye getiriyor.

Spotta ise öğrencinin gözaltına alınmasının büyük tepki çektiğini yazmış.

Geceye 200 kişi katılmış, şiirin okunmasını ise sadece iki kişi alkışlamış.

Ayrıca bu şiirin okunmasına gece katılanların büyük bir çokluğu karşı çıkmış.

Kaymakamın kızgınlığı da bu yüzden… Programda olmadığı hâlde Milaslı öğrenci "herze"yi okuyor ve halkın öfkesini kabartıyor.

Ya insanlar "Yetti artık N.

Hikmet dayatması!" diye yürüyüşe geçip istenmeyen hâdiselere sebebiyet verselerdi! Kaymakam ince bir manevrayla tedbirini almış ve kendisini bilmez talebeye ufak bir ders vermiş! "Vatan" gazetesi de şiire telmihte bulunuyor ve lüzumsuz yoruma gidiyor. "Akşam", "Nazım''ınşiirine gözaltı" başlığı ile N.

H.

Ran sempatisi gösteriyor. "D.B.

Tercüman" kendisini akıntıya fazla kaptırmış; başlıkta ve spotta âdeta uçmuş.

Tabiî durum bayağı gülünç. "Sabah", "Vatan Haini" herzesine telmihte bulunarak N.

R.

Ran''a sempati gösteriyor. "Radikal"den bahsetmeye değmez; haberi saptırmış. "Milliyet" de başlıklarıyla N.

H.

Ran için sempati uyandırmak istiyor.

Haberi ayrıntılı vermiş. Lise kitaplarında N.

Hikmet Ran''dan örnekler veriliyorsa, Millî Eğitimin, dolayısıyla devlet kendisini inkâr ediyor demektir.

Stalin''e ağıtlar düzmüş bir adamı körpe beyinlere yazarsan, bu körpe beyinlerin sorularına cevap veremezsin.

"Vatan Haini" herzesi de muhtemelen 1962''de, ABD ile Kuba arasındaki (dolayısıyla SSCB arasındaki) Domuzlar Körfezi krizi sırasında yazılmıştır.

Zaten iki kutup vardı, komünist değilsen, komünistler seni Amerikancıgörüyorlardı.

O dönemler bitti.

Yazacaklarım daha bitmedi… Prof.

Dr.

Namık Açıkgöz, "Herze"nin ne manaya geldiğini ve edebî bir terim sayılıp sayılmayacağını ilmî çerçevede izah etti.

Onun izahını da yarın vereceğim.



N. H. Ran tapınıcıları ortalığı nasıl birbirine kattılar: Örnekler ve ibretler (3)

Sizi sıkmadım değil mi? N.

Hikmet Ran meselesini bugün bitireceğim.

AKP''nin Süleyman adında bir milletvekili var… eski Marxist olmakla övünür.

(Utanç duyması gerekir aslında.) Bazı basın yayın organlarında kendisinden bahsettirmek istediği zaman Marxistliğinden dem vurmaya başlar.

Şimdi "İslâmcılık" modasına kapılmıştır.

Mecliste konuşmuş… Zırvanın zirvesi diye herhâlde bu sözlere derler: "…Özgürlük sevdalısı bu adamı ölümünün 42''nci yılında ideolojinin dar kalıplarının ötesinde düşünme ve tartışma zamanı.

İdeolojinin zincirlerinden kurtararak Nazım''ın özgürleştirilmesi, Anadolu''nun bütününe ve zenginliğine dahil edilmesi artık daha da özel bir önem kazanıyor.

Ona da sahip çıkmak bizim görevimiz." "Bizim" deme… Kimsenin adına konuşma Süleyman! Kendi adına konuşacağın zaman o kürsüyü de asla kullanma! Yukarıda söyleyeceklerimi söyledim.

Süleyman''ın zırvalarına cevap vermeye değmez.

Hatırlatayım dedim sadece!... N.

R.

Ran meselesine nokta koymak zorundayız.

Tapıncılar ayrık otu gibi her yeri o kadar sarmış ve insanları o kadar bezdirmiş ki, tenkit edecekler bile, üzerlerine çamur sıçramasın diye adamıönce övmek mecburiyetinde kalıyorlar.

En son "Hürriyet" gazetesinin genel yayın müdürü "Vatan Haini" herzesine "kötü şiir", "ısmarlama şiir" diyebilmek için, herzeyi yazana başta uzun uzun methiye düzmek zorunda kaldığıgibi, yine milletin adına şunu yazmak cüretini de gösterdi: "Türklerin çoğu gibi ben de Názım Hikmet hayranıyım" (14 Haziran 2005) Nereden biliyorsunuz Türklerin çoğunun o adamın hayranı olduğunu? Elinizdeki ölçü nedir? Eğer öyle olsaydı, N.

Hikmet Ran''ın fikri çoktan iktidar olurdu.

Hâlbuki onun fikrini savunun Türkiye''de belki binde birdir.

Sevmek başkadır, şiirini okumak başka… Asıl sözümü söylemeden şunu belirtmeliyim: Bu adam Türkçe bir şeyler yazmıştır.

Bunun için Türk şair ve yazarıdır.

Edebiyatçılar onu bu çerçevede ele alırlar… Ben de ideolojisinden, ihanetinden dolayı görmemezlikten gelmedim.

Herze yazarken bile Türkçeyi nasıl kullandığına dikkat ettiniz mi? Takipçileri olduğunu söyleyen, "Yolunda ölürüm!" diyen hiçbiri onun kullandığıTürkçeyi değil, Türkçenin dışında kendi icatları bir Türkçeyi kullanmışlardır.

Adam saçma sözleri bile sağlam bir Türkçeyle söylemiştir ve bu Türkçeyi savunmuştur da üstelik… Biz N.

H.

Ran''ın şiirini, yazıları, hakkı neyse vererek tartışmayı ne kadar isterdik…Ben şurada "Vatan Haini" herzesinin Türkçesi üzerine uzun uzun yazmalı, nasıl bir dil kullandığını ortaya koymaya çalışmalıydım.

Tapınıcılar gönenecek diye bundan kaçınmak zorunda kalıyorum. Edebiyat fakültelerinde, Yeni Türk Edebiyatı sahasında çok kıymetli araştırıcılar vardır… Onlar N.

H.

Ran''ın şiirlerini tapınıcılar yüzünden değerlendirmekten korkar olmuşlardır.

Bunu biliyorum.

Tapınıcılardan ricam… Tamam, adamınıza toz kondurmuyorsunuz… Onun şiirini değil, fikrini öne çıkarın… Şiirini edebiyatçılara bırakın bari. E.

Özkök, Türlerin çoğunun o adamı sevdiğini söylüyor.

Kimin ne kadar sevdiğinin ölçüsünü ben vereyim size.

Milaslı öğrenci, program dışı "Vatan Haini" herzesini okuyor, 200 kişinin bulunduğu salonda sadece iki kişi alkışlıyor.

Çok kişi şaşkın bakıyor, çok kişi de homurdanıyor.

Bu ölçüdür… Küçük bir kamuoyu yoklaması… Onun için "Hürriyet"in genel yayın müdürü sık sık yaptığı gibi yine lafı yuvarlayıp gitmesin! Bir başka mesele: Tapınıcılar yüzünden program dışı herzeyi okuyan öğrenci disiplin suçu işlemiştir ve ceza alması gerekir.

Okul yönetimi oturmuş bir program yapmış… Öğrenci kendi başına müdürünü, hocalarını dinlemeden, benim dediğim olur diye bir başka şey okuyor.

Hem program dışına çıktığı, hem lisenin adını lekelediği için disiplin cezasıalmalıydı. Nerede kararlı bir yönetim! ''Herze'' bir edebiyat terimi midir? Prof.

Dr.

Namık Açıkgöz, "herze" kelimesi üzerine, her zamanki hassasiyeti ve nezaketiyle ayrıntılı bir açıklama gönderdi: "''Herze'' kelimesi, dilimize Farsça''dan geçmiştir ve bir edebî terim olarak şuara tezkirelerinde yer almamaktadır.

Modern edebî tenkidde de bu kelime kullanılmaz.

Genel dilde, ''saçma, saçma söz, boş lakırdı'' anlamlarıyla kullanılır.

Ben Latifî tezkiresinde, bu kelimenin eş anlamlısı olan ve gene Farsça''dan dilimize geçmiş bulunan ''tirzik'' kelimesinin kullanıldığına dair, ''Divan Edebiyatında Tenkid'', Doğuş Edebiyat, S.3, Ankara Haziran 1982, s.14-16''da bir yazı yayımlamıştım.

F.

Devellioğlu, ''herze'' kelimesinin anlamını verdiği yerde, eş anlamlısı olarak "tirzik"i de verir. ''Herze'' kelimesinin anlamı için, F.

Steingass''ın ''Persian-English Dictionary'' adlı sözlüğünde şu anlamlar vardır: vain: boş, yararsız, sonuçsuz; kibirli futile: boş, boşuna,beyhude frivolous: sulu, havai, hoppa absurd: saçma, anlamsız, akılsızca, gülünç nonsencial: saçma, anlamsız, aptalca, mantıksız trifle: ıvır zıvır, değersizşey Mürtercim Âsım''ın ''Burhan-ı Katı''''ında ise, kelimenin muhaffefi olan "herz" yer alır ve anlam olarak da ''abes ve beyhude manasınadır.

Bi-menfaat göle de denir.'' denmektedir.

''Burhanı- Katı''''da kelimenin "hı" ile yazılıp gene ''herze'' okunan bir örneği daha vardır ki, bunun ''saçma söz'' ile ilgisi yoktur, ''büyük ve bi-endam âlet-i tenasül'' demektir.

Tabiî bu imlâ ile yazılan kelimenin senin konunla ilgisi yoktur." Prof.

Dr.

Namık Açıkgöz, "herze"nin ne manaya geldiğini Eski Edebiyatta (Divan Edebiyatında) olup olmadığını gösterdi.

Bir mütehassıs bu bilgileri verince ben de ister istemez "Edebiyatımızda Terimler" kitabıma "herze"yi eklemekten vazgeçtim.

(Bu arada Yeni Türk Edebiyatı sahasında güvendiğim bir isim, Gazi Üniversitesinden genç araştırıcı Mustafa Kurt''un da N.

H.

Ran ve muakkiplerinin şiirleri üzerine görüşlerini öğrenmek isterim.) Prof.

Dr.

Açıkgöz''ün işaret ettiği "hı" ile yazılan bir başka "herze" kelimesinin eski argoda sık kullanıldığını ve zamanımıza kadar da geldiğini düşünüyorum.

Burada bir iki örneği vermek isterim ama ayıp kaçar.

Hem bu kelimenin unutulması, kullanılmaması gerekir.

Dilimizde sövgü kelimeleri zaten fazlasıyla var!

 

Artık ne evim var, ne barkım! Bekár odaları meskenim olacak

 

Murat BARDAKÇI

Nazım Hikmet, cezaevlerinden ressam annesi Celile Hanım'a çok sayıda mektup yazdı. HÜRRİYET, yıllardır gizli kalan mektupları açıklıyor.

Názım’ın ailesinde çok sayıda paşa, paşazáde, milletvekili ile yazar vardı ve bu akrabalar, şairin mahkûmiyetini rahat bir şekilde geçirebilmesi için devreye girmişlerdi. Ama, mahkûmiyet Názım’ın ruh halini perişan ettiğinden olacak şair bazen son derece bedbinleşecek ve annesine gönderdiği mektuplarda ‘Anacığım, beni bir ölüyü düşünür gibi düşün. Daha rahat edersin, daha az üzülürsün. Senin daha az üzüldüğünü bilmek de benim için bir bahtiyarlık olur’ diyecekti. İşte bütün bu yazışmaları bugüne kadar muhafaza eden ve Názım’ın kuzeni olan Melekşah Arslan’dan aldığım mektuplardan bazıları...

NÁZIM Hikmet 1938’de ‘komünizm propagandası yapmak’ suçuyla tutuklanıp 28 yıl 4 ay hapse mahkûm edilmiş, İstanbul ve Çankırı hapishanelerinden sonra Bursa cezaevinde yatmıştı.

Názım’ın ‘İstanbullu bir paşa ailesine mensup olduğu’ hep söylenmiştir ama, son derece geniş olan bu ailenin mensupları hakkında pek detaylı bilgi verilmemiştir. ‘Risále-i Tevhid’ adındaki tasavvufi eserin mütercimi Názım Paşa, aslen Alman olan ve Sultan Abdülmecid döneminde küçük bir çocukken Türkiye’ye gelip sonradan ‘Mehmed Ali Paşa’ diye bilinen Carl Detroix, 31 Mart ayaklanmasını bastırmak maksadıyla Selanik’ten İstanbul üzerine yürüyen Hareket Ordusu’nun ilk kumandanı Hüseyin Hüsnü Paşa,İstiklál Savaşı’nın önemli isimlerinden Ali Fuat Cebesoy, İttihad ve Terakkki Partisi’nin Merkez Komitesi üyesi ve İttihadçılar’ın İzmir Valisi Rahmi Bey, Osmanlı döneminin Hariciye Nazırlarından Reşid Paşa, politikacı Mehmet Ali Aybar ve yazar Semih Mümtaz gibi bir devrin önemli isimleri, Názım’ın dedeleri, dayıları, kuzenleri, enişteleri yahut bir başka yoldan akrabaladır.

Názım ile annesi Celile Hanım’ın mektuplaşmalarından, 1940’lı yıllarda hayatta bulunan güçlü akrabaların, şairin hapishanede fazla sıkıntı çekmemesi için devamlı olarak teşebbüslerde bulundukları anlaşılıyor. Ama, mahkûmiyet Názım’ın ruh halini perişan ettiğinden olacak, şair bazen son derece bedbin bir hál almakta ve vaziyetini mektuplarına da yansıtmaktadır.

İşte, bu mektuplardan biri. Názım, annesine Bursa hapishanesinden 1949’un 9 Ekim günü gönderdiği mektupta ‘Beni bir ölüyü düşünür gibi düşün, daha rahat edersin, daha az üzülürsün. Senin daha az üzüldüğünü bilmek de benim için bir bahtiyarlık olur’ diyor.

Aşağıda tam metnini verdiğim mektupta geçen isimlerin kim olduklarını da söyleyeyim: ‘Sáre teyze’, şairin annesi Celile Hanım’ın kızkardeşi olan ve Deli Fuad Paşalular’dan Şevket Mocan’la evlenen Sáre Mocan’dır. ‘Nimet teyze’, Celile Hanım’ın kuzeni ve İttihadçı Rahmi Bey’in eşi Nimet Hanım; ‘Ayşe’ ise İkinci Abdülhamid’in başmabeyincisi Arap İzzet Paşa’nın torunu, gazeteci Semih Mümtaz’ın kızı ve Nimet Hanım iie İttihadçı Rahmi Bey’in gelini Ayşe Zeynep Mümtaz’dır.

İşte, Názım’ın en sonunda hapishane müdürünün ‘görülmüştür’ kaydıyla imzasının bulunduğu mektubu:

‘Anacığım,

Bundan önceki mektubunu da almış hemen cevap vermiştim. Her halde eline ulaşmıştır. Sáre teyzeme, dediğin gibi mektup yazdım, içine Nimet teyzeme yazdığım mektubu da koydum. Her halde kendisine gönderir.

Ayşe’nin beni görmeğe gelmek istemesi pek hoşuma gitti. Kızcağızın aklında fikrinde böyle bir şey yoktu her halde, sen yalvarıp yakarmışsındır. Her ne hal ise, kızcağızı durup dururken rahatsız ettiğimi düşünmekle beraber onu görmekten memnun da olacağım. Ah, anacığım ‘gelecek bayramını evinde yaparsın inşallah’ diyorsun. Hiç sanmıyorum. Çünkü, bir kere, daha bayramlarca bayram buralarda kalacağımı biliyorum. Sonra, evim barkım mı var ki, çalacak kapım mı var ki. Günün birinde, belki beş on yıl sonra, sakat ve göçmüş burdan çıksam bile meskenim bekár odaları olacak. Ne diye bunları sana yazıyorum? Alışasın diye, hayale kapılmıyasın diye. Beni, bir kere ölmüş farzetsen, bunu kabul etsen, acısına bir kere katlanmış olursun ve her acı gibi bu da geçer, sonra alışırsın. Acılara ancak hapiste alışılmıyor, hapiste insan hiçbir şeyi unutamıyor, halbuki dışardaki insanlar için unutulmıyacak, alışılmayacak acı yoktur.

Bütün bunları sana, hakikati olduğu gibi görmen, hayallere kapılıp boşu boşuna üzülmemen için yazıyorum. Farzet ki, ben öldüm. Beni bir ölüyü düşünür gibi düşün, daha rahat edersin, daha az üzülürsün. Senin daha az üzüldüğünü bilmek de benim için bir bahtiyarlık olur.

İşte böyle anacığım. Ellerinden öperim, Nimet teyzemin gönderdiği parayı aldım. Dedim ya, kendisine Sáre teyze eliyle mektup da yolladım. Bir kere daha ellerinden öperim.

Oğlun

Názım’


Eski İttihadçılar, Názım için devreye girmişlerdi

NÁZIM’
ın annesi Celile Hanım, kuzeni Nimet Hanım’a 5 Haziran 1943’te yazdığı mektupta Nimet Hanım’ın kocası İttihadçı Rahmi Bey’in Názım’ın Bursa hapishanesinde rahat edebilmesi için yaptıklarına teşekkür ediyor.

Mektupta bahsi geçen ‘Piraye’ Názım’ın o zamanki eşi; ‘Seyda’, Celile Hanım’ın kızı yani Názım’ın kızkardeşi Samiye Hanım’ın kocası; ‘Paşa’ denilen kişi Ali Fuad Cebesoy, ‘enişte’ ise İttihadçı Rahmi Bey’dir.

‘Sevgili kardeşim,

Piraye dün bize geldi. On gündür Bursa’dan dönmüş fakat çocuğu hasta olduğundan bana gelememiş. Biz telefon ettik, evde yok dediler. Yeri uzak olduğundan bulamayız korkusundan habersiz gitmiyoruz. Netice-i kelám, Názım’ın karısıyla size gönderdiği teşekkür mektuplarını geç yolluyorum.

Eniştemin mektubunu vali bey hemen alamamış, o aralık Ankara’da imiş. Son, Názım’ın karısına yazdığı mektupta vali beyin hapishaneyi gezmek bahanesiyle cezaevine geldiğini, Názım’la konuştuğunu ve ona ‘Rahmi Bey sizin neniz oluyor?’ diye sorduğunu ve işinin düzeldiğini yazıyormuş.

Sevgili kardeşim, eniştemin ve senin sayenizde, oğlumun biraz rahat ettiğinin haberi beni çok sevindirdi, binlerce teşekkürler. Belki istemezsiniz diye saygı sayıyor, size doğrudan doğruya mektup yazmıyor. Bunun için de teşekkür mektupları geç kalıyor.

Seyda, haftada bir eve geliyor. Güya bu ayın on beşinde terhis oluyor. İzmit’e gidecek. Niyeti de, senelik iznini 1 Temmuz’da alacak, tekrar bir ay için buraya dönecek.

Bana gelince, bu günlerde yine fenalığım üzerimde. Bir iláç alıyorum, bir ay rahat ediyorum, sonra yavaş yavaş yine fenalaşıyorum. Annem, Ankara’da imiş. Paşa’dan aldığım bir mektupta gözünden ameliyat olacak diyor.

Sevgili kardeşim, mektubumu kesiyorum. İnşaallah, eniştem artık eve dönmüştür. Lutfen kendisine teşekkürlerimi tekrar et, arz-ı ihtiram ederim. Teyzemin ellerinden, senin de maişlerinden binlerce öperim.

Ablan

Celile’


YARIN: ‘Anne, beni görmeye gelip perişan olma’

 

 

 

 

 

 

 

 

arkadaşıma yolla

arşivime ekle

yazıcı için

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum Sayısı: 3 / 9

Yorumlarınızı Yazınız

diğer yorumlar >>>

 

 

 

 

 

 

SELIM ILERI

18.07.2005 - 15:09

 

 

CHP zamaninda, Inonu de dahil olmak uzere, cok kereler soz verilmis olmasina ragmen hapisten cikarilmamis, 1950'de yeni basbakan olan Adnan Menderes tarfindan serbest birakilmisti. O tarihte 49 yasinda olmasina ve rahatsiz olmasina ve curuk raporuna ragmen askere alinmak istemis, kendisi bu yuzden gi...devamı

 

 

 

 

 

 

 

SELIM ILERI

18.07.2005 - 15:07

 

 

Nazim Hikmetle ilgili bilinmeyen o kadar cok ilginc gercek var ki. Kendisi bir komunistti ve mahkemelerde de bunu acikca kabul etmisti. Solcu ve komunist oldugu icin bircok kisi onun sagcilar tarafindan hapse atildigini ve vatandasliktan cikarildigini dusunur. Halbuki kendisi Ataturk doneminde, Harp ...devamı

 

 

 

 

 

 

 

Burak Derya

18.07.2005 - 13:53

 

 

Yıllarca bu ülkenin insanları ve onuru için fikir üretmiş ve bunun karşılığı olarakda ne acıdırki mücadele verdiği kendi öz vatanından sürülmüş bu büyük DÜŞÜNÜRÜN,gün yüzüne çıkmamış bu mektupları eminimki yaşayan Türk nesline birşeyler öğretecektir.

 

 

İşte Nazım Hikmetofun san'atından parçalar:

Bana bak:
Hey!
Avanak!

* * *

trrrrum,
trrrrum,
trrrrum!
trak tiki tak!
Makinalaşmak
İstiyorum,

* * *

Şiirerim içilmez
Ingiliz tuzu gibi.

Hakikaten, Ingiliz tuzunu, Moskof mushili içilerek yazılmış olan bu satırların üzerine içmek daha doğru olur. Sonra trrrrum diye makine taklidi yapmak hangi şiirin ve hangi zevkin kabul edeceği şeydir? Şiir yalnız taklidi lafizlarla mı meydana gelir? Kelimelerin ahengi yok mudur? Hikmetof Yoldaşın ağzındaki teneke düdüğün sesine çelik pistonlu makinelerin iniltisidir diyebilir miyiz? Hikmetof Yoldaş köpek veya sığır başlıklı şiirler yazsa havlıyacak yada böğürecek mi? Bütün bunlar yalnız şunu gösterir: Nazım Hikmetof Yoldaşta zevk fesada uğramış, tereddi etmiştir. Eğer onun şiirleri çok okunuyorsa bu da okuyucu kütlesinin bozuk zevkli olduğunu gösterir. Nitekim bazı edepsizce ve açık saçık kitaplar da el yazılarıyla yazıp dağıtılacak kadar çok rağbet bulmuştu. Nazım Hikmetof Yoldaşın çok mukallitleri çıkıyorsa bu da o tarzın kolay oluşundandır. Çünkü vezin ve kafiyeli ve aynı zamanda manalı şiir yazmanın güçlüğünü anlıyan kabiliyetsiz insanlar için başvurulacak yegane yol vezinsiz, kafiyesiz, manasız, mantıksız yazı yazmaktan ibarettir.

Nazım Hikmetof Yoldaş burjuva düşmanıdır. Fakat bu düşmanlıkta müteassıp softalardan daha müteassıptır. Bu softalarca nasıl namaz kılmayan, oruç yiyen kimseler kafirse, asılması sevapsa, Hikmetof Yoldaş için de burjuvaların asılması elzemdir. Fakat bir yazısında Piyer Loti`ye "domuz burjuva" diyen Hikmetof Yoldaş "domuzuna proleterlik" sattığı halde bayağı burjuvadır. Başka bir yazısında da ayda 60 papallle geçindiğini söylemek istiyor. Galiba Gospodin Yoldaş cenapları 60 liranın Türk köylüsünün rüyasında bile görmediği bir servet olduğunu unutuyor. Bu taslağa şunu söylerim ki: Mert adam, sözünün eri adam proleterlik sattığıhalde burjuva geçinmez. Nazım Hikmetof Yoldaş mütareke yıllarında, yüz elliliklerden Refi Cevadin Alemdar gazetesi idarehanesinde ayı oynattığı günden bugüne hep burjuva olarak geçinmiştir ve.... Kurtuluş savaşında düşman karşısına çıkacak yüreği olmadığı için Rusyaya kaçarak savaşın bitmesini beklemiş ve savaş bittikten sonra buraya bir kahraman(?) olarak dönmüştür. Bir iki defa hapse girmek ve ağız dolusu argo savunmakla kahramanlığın kazanıldığıbir zamanda bu da çok görülmez. Fakat unutmamalıdır ki argonun da soylusu ve soysuzu vardır. Eski Çeşme meydanında saldırma çeken kabadayı argosuyla Beyoğlu sokaklarında dolaşan Palikarya oğlanlarının argosu arasında dağlar kadar fark vardır. Tıpkı aç midesine yumruğu basarak ıztırap içinde didinen bir emekcinin iniltisi ile Nazım Hikmetof Yoldaşın 60 papale haykıran naraları arasında fark olduğu gibi.

Bu küfürler, bu palavralar, bu düzgünlü yaveler, bu Babıali sokaklarında don kişotca kişnemeler sözde hep Türk işcisi için değil mi?

Hüseyin Nihal ATSIZ

 

·NAZIM HİKMET HEM BÜYÜK(!) HEM DE VATAN(!) ŞAİRİ İMİŞ

Gün geçmiyor ki, yazılı, sözlü ve görüntülü medyada Nazım Hikmet'ten bahsedilmesin. Zamanın komünist yazarı, çizeri her çeşitten sanatçı şimdi, onu simge yapmışlar, yüreklerindeki ateşi söndürmemek için onu yere göğe sığdıramıyorlar.

 

Yerimizin elverdiği ölçüde onun geçmişine bir gözatmakta yarar görmekteyiz. Ne yazık ki, o da "Asker kazanından yiyenler"den. 1917-1920 yıllarında Bahriye Mektebi'nde okumuş ve sağlık nedeni ile çürüğe çıkarılmış, subay olamamıştır. (Deniz Harp Okulumuz 1773-Dz.Kv.K.lığı Basımevi, Ankara 1991)

 

19231'de Bolu Lisesi'nde kısa bir süre öğretmenlik yapmış, oradan Trabzon yoluyla Batum'a oradan da Moskova'ya gitmiş, orada üniversitede ekonomi ve toplum bilimler dersleri okumuş ve 1924 yılında yurda dönmüştür. Bu süre içerisinde beyninin bütün hücrelerini Komünist ideoloji ilkeleri ile doldurmuştur. Rusya'ya kaçtığı 1951 yılına kadar yazdığı şiir ve yazıları ile komünizm propagandası yaptığı için zaman zaman hapis yatmış ve çeşitli yıllarda çıkarılan Af Yasaları ile serbest bırakılmıştır. Propagandaları sırasında Harp Okulu öğrencileri ile ilişki kurmuş onları isyana teşvik etmiştir. Onun ASKER KAÇAĞI isimli şiirinde niyet ve maksadını bulabiliriz

 

"Köyde bebeler ağlıyor/Uyku uyutmuyor açlık

 

Yaramı sarıver bacım, jandarmalarla çarpıştık

 

Görüp durur yolumu/Emzikli bir kadıncağız/

 

Biz on kere onbin memet/On kere on bin kaçağız.

 

...................

 

Bir de onun İZMİRLİ TEĞMEN isimli şiirine bakalım, sanırım iki kıt'ası yeterlidir maksadını anlamaya.

 

"Kışlamız gömülünce karanlığa/İneceğim sokağa pencereden

 

Bir saat içinde varırım dağa/Gel dağa çıkalım İzmirli teğmen

 

Kuvayı Milliye kanı damarda/Asker ocağının şanı damarda

 

Bekler bizi yüzbin yiğit dağlarda/Gel dağa çıkalım İzmirli teğmen.

 

................

 

Nazım Hikmet ATATÜRK'e de saygı duymaz. O'na kurduğu cumhuriyetin esaslarını Komünist ideolojisi esaslarına dayandırmadığı için.

 

Nazım Hikmet, gönlünde yatan rejimin Türkiye'de uygulanamayacağına inandığı için, 1951'de tiyatro yazarı Refik Erduran'ın temin ve eşlik ettiği bir motorla Karadeniz yoluyla Romanya'ya kaçmış, oradan da Moskova'ya geçmiş, öldüğü 1961 yılına kadar çoğunlukla Rusya'da kalmıştır. Moskova'ya vardığında, hava alanında verdiği demeçte:

 

"Gözlerimin ışığını Stalin'e borçluyum, herşeyimi ona borçluyum. O beni yarattı, o beni yaşatıyor." demiştir. Ne var ki, Moskova'ya gittiğinde eski Türk dostlarını bulamamış; Türk komünistlerden bazılarının Stalin tarafından öldürtüldüğünü, bazılarının da Sibirya'ya sürüldüğünü öğrenmiştir. Bu duruma üzülen Nazım onlar için ağıtlar yazmış, Stalin de kendisine yüz vermemiştir. (Türk Komünistlerinin Bulgaristan Maceraları, Sabri Tata - İstanbul - 1993)

 

Stalin'den aradığını bulamadığı için ona kırgın olan Nazım Hikmet Stalin'in 5 Mart 1953'de ölümü üzserine yazdığı bir mersiye ile duygu ve düşüncelerini şöyle ifade etmiştir:

 

5 MART 1953

 

İlk önce kim kime/Metin ol kardeşim diyecek

 

İlk önce kim kime/Baş sağlığı dileyecek?

 

Hepinizindi o/Hepimizindir yoldaşlarım

 

Acınızı duyuyorum/Sizin duyduğunuz gibi.

 

......

 

Hüngür hüngür ağlamak geçiyor içimden

 

Tutuyorum kendimi/Aynı metanetle

 

Seviyorum onu, Mark'ı, Engel'i, Lenin'i

 

Sevdiğim gibi

 

........

 

Nazım bu şiiri ile kendisini tanıyan Bulgaristan Türklerini şaşırtmış, çelişkili ve iki yüzlü bulunmuştur.

 

Nazım, Bulgaristan'da Deliorman'da rejimin baskısından bıkıp usanan ve Türkiye'ye göçetmek isteyen soydaşlarımıza "Türkiye'ye gitmeyin, orada insanlar OT YİYOR" diyerek caydırmaya çalışmıştır. Halbuki, komünist yönetimden bezmiş, usanmış Bulgar'lar Türklere, "Ne mutlu sizlere, size sahip çıkan Türkiye gibi bir devletiniz var, ya biz ne yapmalıyız bu komünist rejim idaresinde ezilip gidiyoruz.." diyorlardı.

 

Nazım'a hayranlık duyan günümüzün iki yüzlü ATATÜRKÇÜLERİ onun 1923'de Moskova'da yazdığı "28 KANUNİ SANİ" isimli şiirini bir okusunlar:

 

.................

 

Trabzon'da bir motor açılıyor/Sa-hil-de-ka-la-ba-lık

 

Motoru taşlıyorlar/Son perdeye başlıyorlar!

 

Burjuva, Kemal'in omzuna binmiş

 

Kemal kumandanın kordonuna

 

Kumandan kahyanın cebine inmiş

 

Kahya adamların donuna/Uluyorlar/Hav..Hav..Hak..Tü

 

Yoldaş unutma bunu/Burjuvazi ne zaman aldatsa bizi

 

Böyle haykırır/Hav..Hav...Hak..Tü..

 

..................

 

İkinci Dünya Savaşı sona ermiş devletler Demokrat ve Komünist blok olarak ikiye ayrılmıştı. ABD, demokrasinin, Rusya'da komünizmin ağababaları olmuştu. 1950'de, demokrasi ile yönetilen Güney Kore'ye Komünist Çin kuvvetleri ile desteklenen Kuzey Kore birliklerinin saldırması üzerine Birleşmiş Milletler Teşkilatı Demokrasi Blokunda yer alan devletlere Güney Kore'ye yardım çağrısı yapmıştı. Türkiye, 1945'de Stalin'in Türkiye'den toprak ve Boğazlar'da Üs istemesi ve tarihte 13 kez Ruslarla savaşmış olmanın yarattığı acı dersler ve iki devletin rejimlerinin birbirine zıt olması dolayısıyle DEMOKRASİ BLOKU'nda yer almıştı. Türkiye bu çağrıya uymuş, bir TUGAY kuvvetinde bir birliğini Güney Kore'ye göndermişti. Ayrıca, bu savaşa katıldığı ve demokrasiye sadakatını kanıtladığı için 1952 yılında da NATO'ya katılarak, Rusya'ya karşı kendini güvence altına almıştı.

 

Tarihe "Kahraman Türk Tuğayı" ismini yazdıran bu Tugay'ın savaşan askerlerine, 1952 yılında yazdığı MEKTUP isimli şiiri ile onları şöyle teslim olmaya çağırıyordu. O şiirinde, bizim ve dünyaya simge olmuş MEHMETÇİKlerimize AHMET diyordu.

 

"Veli oğlu Ahmet, General Klark'ın Piyade eri KORE,

 

Ve onların en ucuz ölüm aleti sendin Ahmet

 

Vebalı farelerden de ucuz.

 

Kore'de yağmur mu yağıyor? Dinecek.

 

Ya defolup gideceksiniz, ya da denize dökecekler sizi.

 

Ne halt edeyim? Deme Ahmet TESLİM OL.

 

...................

 

Yiğitliğin zerresi kaldıysa sende TESLİM OL,

 

Ahmet kardeşim, KARDEŞLERİNE TESLİM OL."

 

Onun teslim ol dediği, Ahmetler, Mehmetler teslim olmadılar. Teslim olmak suçtur, şerefsizliktir, onur kırıcı bir harekettir. Onları da TESLİM OLMAYA tevşik etmek SUÇTUR. NAZIM DA BUNUN İÇİN SUÇLUDUR.

 

İşte Nazım böyle yazdığı için BİZDEKİ GAFİL TAYFASINA GÖRE BÜYÜK ŞAİR, VATAN ŞAİRİ'dir. Onun vatandaşlığa kabulü ve kemiklerinin yurdumuza gelmesi için uğraş verenlere, onun Sovyet Lideri NİKİTA KURUŞÇEV'e, Rus vatandaşlığına kabulü için verdiği başvurusunu okuyalım ve onun bu başvurusunu da, zamanın Kültür Bakanı'nın diktirdiği Nazım Hikmet heykelinin boynuna asılmasını dileyelim, zira tam zamanıdır.

 

"Saygıdeğer Nikita Sergeyeviç,

 

19 yaşından beri, yalnızca kalbim ve kafamla değil, geçmişimle de Sovyetler Birliğine bağlıyım. Bolşevik Partisi'ne ilk olarak 1923 yılında üye oldum. Ardında, 1924 yılında yine Moskova'da 1925 yılı başında Türkiye Komünist Partisi (TKP) üyesi oldum. Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi'ni bitirdim, parti işleri için Türkiye'ye gittim. 1925 yılı sonunda, Ankara'da yeraltı çalışması gösterdiğim için gıyaben 15 yıl hapis cezasına çarptırıldım. Sonra yine Moskova'ya döndüm. 1928 yılında Türkiye'de parti işleri ile uğraştım. O zamandan 1950 yılına kadar toplam 56 yıl hapis cezasına çarptırılmama karşın, toplam 17 yıl cezaevinde kaldım. Başta Sovyet halkı olmak üzere, ilerici insanların mücadelesi sonucu cezaevinden çıkarıldım. Ben sayılı komünist şairlerdenim. Çok mutluyum, çünkü Büyük Ekim Devrimi'nin beşinci yıldönümünü Moskova'da kutladım. Bu nedenle de şiir yazdım. SBKP'nin 22nci kongresini kutladım. Bu nedenle de şiir yazdım. Artık 10 yıldır Moskova'da yaşıyorum, ailem de yanımda. Bütün Sovyet halkı gibi, buradaki yaşama alıştım. Saygıdeğer Nikita Sergeyeviç, yardım edin, ben Sovyet vatandaşı olmak istiyorum.

 

En iyi dileklerimle, saygılarımla. Nazım Hikmet 7 ARALIK 1961"

 

Bir edebiyat yazarımız, "Nazım Hikmet, gençliğin taptığı bir şairdir" diye yazdı. Gençlerimiz benim bu yazımı okumalı ve KİME TAPTIĞINI iyi anlamalıdır.

 

 

E. Alb. İlhan Çiloğlu

SAYGIDEĞER NİKİTA SERGEYEVİÇ

19 yaşından beri, yalnızca kalbim ve kafamla değil, geçmişimle de Sovyetler Birliği’ne bağlıyım.

Bolşevik Partisi’ne, ilk olarak 1923 yılında üye oldum. Ardından 1924 yılında yine[OÜ1]Moskova’da, Türkiye Komünist Partisi (TKP) üyesi oldum.

1925 yılı başında Moskova’daki Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’ni bitirdim ve parti işleri için Türkiye’ye gittim. 1925 yılı sonunda, Ankara’da yeraltı çalışmaları gösterdiğim için gıyaben 15 yıl hapis cezasına çarptırıldım.

Sonra, yine Moskova’ya döndüm. 1928 yılında Türkiye’de parti işleriyle uğraştım. O zamandan 1950 yılına kadar toplam 56 yıl hapis cezasına çarptırılmama karşın toplam 17 yıl cezaevinde kaldım. Başta Sovyet halkı olmak üzere, ilerici insanların mücadelesi sonucu cezaevinden çıkarıldım. Ben sayılı komünist şairlerindenim. Çok mutluyum. Çünkü büyük Ekim Devrimi’nin beşinci yıldönümünü Moskova’da kutladım, şiir yazdım. SBKP’nin 22’inci kongresini kutladık. Bu nedenle de şiir yazdım.

Artık 10 yıldır Moskova’da yaşıyorum. Ailem de yanımda. Bütün Sovyet halkı gibi buradaki yaşama alıştım.

Saygıdeğer Nikita Sergeyeviç, yardım edin, ben Sovyet vatandaşı olmak istiyorum.

En iyi dileklerimle.

Saygılarımla.

Nâzım HİKMET

7 ARALIK 1961”.

 

 

 

[OÜ1]

Necip Fazıl''ın tarif ettiği Türk gençliği

ESERLERİNDE İslamiyet ile ilgili motifleri ön plana çıkardığı için, ''sistemli bir şekilde'' Türk milliyetçilerine unutturulmak istenen ''şairler sultanı'' Necip Fazıl Kısakürek, bütün ömrü boyunca ''batı teslimiyetçiliğine'' karşı başkaldıran ''inançlı'' ve ''imanlı''bir gençlik yetiştirmek için uğraştı durdu!..
Necip Fazıl, ''gençliğe hitabesinde'' hayalindeki ''asımın neslini'' bakın nasıl tarif ediyordu:.

* * *

Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik...
"Zaman bendedir ve mekân bana emanettir" şuurunda bir gençlik...
Devlet ve milletin 7 asırlık hayatında 4 devre...
Birincisi iki buçuk asır...
''Aşk'', ''vecd'', ''fetih'' ve ''hakimiyet''...
İkincisi üç asır...
''Kaba softa'' ve ''ham yobaz'' elinde ''sefalet'' ve ''hezimet''...
Üçüncüsü bir asır...
Allah''ın, Kur''an''da "hayvandan aşağı" dediği ''cüce taklitçilere'' ve ''batı dünyasına'' esaret...
Ya dördüncüsü?...
Son yarım asır!..
''İşgal ordularının'' bile yapamayacağı bir cinayetle, ''madde plânında'' kurtarıldıktan sonra ''ruh plânında'' ebedi helake mahkumiyet...
İşte tarihinde böyle dört devre bulunduğunu gören, bunları, ''yükseltici aşk'', ''süründürücü satıhçılık'', ''çürütücü taklitçilik'' ve ''öldürücü küfür'' diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi...
''Beşinci devre''nin kapısı önünde nur infilakı yeni bir şafak fışkırışınıgözleyen bir gençlik...
Gökleri çökertecek ve bütün ''dikey''leri ''yatay'' hale getirecek bir çığlık kopararak "Mukaddes emaneti ne yaptınız?" diye meydan yerine çıkacağıgünü kollayan bir gençlik...
''Dininin'', ''dilinin'', ''beyninin'', ''ilminin'', ''ırzının'', ''kininin'', ''kalbinin'' dâvacısı bir gençlik...
Halka değil, ''hakka'' inanan, meclisinin duvarında "Hakimiyet hakkındır" düsturuna hasret çeken, gerçek adâleti bu inanışta bulan ve halis hürriyeti hakka kölelikte bilen bir gençlik...

* * *

Emekçiye "Benim sana acıdığım ve seni koruduğum kadar sen kendine acıyamaz, kendini koruyamazsın. Ama sen de zulüm gördüğün iddiasıyla, kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanıkaptırmakta başı boş bırakılamazsın" diyecek...
Kapitaliste ise "Allah buyruğunu ve Resul emrini kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın" ihtarını edecek...
''Kökü'' ezelde ve ''dalı'' ebedde bir sistemin, aşkına, vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrâkine sahip bir gençlik...
Bir buçuk asırdır türlü buhranlar içinde yanıp kavrulan ve bunca keşfine rağmen başını ''yarasalar'' gibi taştan taşa çalarak kurtuluşunu arayan batı adamının bulamadığı, Türk''ün de yine bir buçuk asırdır işte bu ''hasta'' batı adamında bulduğunu sandığı şeyin, o mübarek oluş sırrının hakikatinin İslâm''da olduğunu gösterecek ve bu tavırla ''yurduna'', ''İslâm âlemine'' ve ''bütün insanlığa'' model teşkil edecek bir gençlik...
"Kim var?" diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan "Ben varım!" cevabını verici, "Benim olmadığım yerde kimse yoktur" fikrini besleyici bir dâva ahlakına kaynak bir gençlik...
''Canların canı'' uğrunda can vermeyi ''cana minnet'' sayacak kadar gözü kara ve o nispette usule, stratejiye uygun bir gençlik...
Zifiri karanlıkta, ''ak sütün içindeki ak kılı farkedecek kadar'' gözü keskin; ve ''gerçek kahramanlık'' madeniyle ''sahtesini'' ayırdetmekte kuyumcu ustasıbir gençlik...

* * *

Bugün ''komik üniversitesi'', ''hokkabaz profesörü'', ''yalancı ders kitabı'', ''demagog politikacısı'', ''çıkartma kâğıdı şehri'', ''muzahrafat kanalısokağı'', ''takma diş fabrikası'', ''fuhuş albümü gazetesi'', ''mümin zindanımâbedi'', ''evi yıkık ailesi'' hasılı kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldığı zehirli tesiri üzerinden atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, destanlık bir meydan savaşı içinde ve bu savaşı mutlaka kazanmakla vazifeli bir gençlik...
Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa, gelmiş ve geçmiş bütün eski mümin nesillerden hiçbirini beğenmeyecek, onlara "Siz güneşi ceplerinizde kaybetmiş marka müslümanlarısınız. Gerçek müslüman olsaydınız bu hallerden hiçbiri başımıza gelmezdi." diyecek ve gerçek müslümanlığın ''nasıl''ınıve ''ne idüğü''nü her haliyle gösterecek bir gençlik...
Allah''ın kâinatı yüzü suyu, hürmetine yarattığı sevgilisinin mukaddes eteğine tutunacak ve onun düşmanlarını ancak ''kubur farelerine'' lâyık bir muameleye tâbi tutacak bir gençlik...
İşte bu gençliği, bu gençliğin ilk filizlerini karşımda görüyorum.
Şekillenmesi, billurlaşması için 30 küsur yıldır, ''devrimbazlık kodamanların'' viski çektiği kamış borularla kalemime ciğerîmden kan çekerek yırtındığım, paralandığım ve zindanlarda süründüğüm bu gençlik karşısında, uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allaha hamd etme makamındayım.

* * *

Necip Fazıl''ın tarif ettiği ve ''ilk filizlerini karşısında gördüğü'' gençlik, sokaklarda ''komünizme'', ''siyonizme'', ''kapitalizme'', ''faşizme'' ve ''her türlü emperyalizme'' karşı göğüs göğüse mücadele veren ''ülkücü'' gençlikti!..
Üstad, eğer şimdi yaşıyor olsaydı, ''esen kahpe rüzgarın'' o filizleri nasıl birer birer dalından koparıp ''boşluğa'' doğru sürüklediğini görecek, belki de ''utancından'' kahrolacaktı!..
Kimbilir?..

YİNE NAZIM HİKMET ÜZERİNE

 

YAVUZ BÜLENT BAKİLER-HALKA TERCÜMAN


NÂZIM Hikmet, mükemmel ve müstesna bir komünist olarak yetişti. Kendi ifadesiyle,"Günde 24 saat Engels, 24 saat Marks, 24 saat Lenin" okuya okuya, dünyanın en büyük komünistlerinden biri oldu. Bu bakımdan, insanları ve devletleri ikiye ayırıyordu: Komünist olanlar ve olmayanlar. Nâzım'a göre komünist olanlar ilerici, devrimci ve yurtsever kimselerdi. Komünist olmayanlar ise gerici, faşist ve vatan hainleriydi. Nâzım, dünyanın en büyük komünistlerinden birisi-bana göre birincisi- olduğu için, komünist olmayanların onun nazarında hiçbir kıymeti yoktu. Hatta komünist olmayan bir adam, bir komünistin sarı ineğine kendi canını verse bile, bu fedakârlık kat'iyyen önemli değildi. Nâzım bu inanç içinde olduğu için yedi yaşındaki bir Japon kızına ağıtlar dökmüştür de, Sovyetler'de komünist olmadıkları için öldürülen binlerce, yüzbinlerce değil, milyonlarca masum insan için tek satır olsun yazmamış, söylememiştir. Şimdi bana o yedi yaşındaki Japon kızı komünist miydi diye soracaksınız. Hayır, değildi. Nâzım Hikmet, atom bombası faciasında ölen o zavallı kızcağızınşahsında, Amerika Birleşik Devletleri'ni lânetlemek ve bu gerici, bu faşist devleti yerden yere vurmak için kalemini eline almıştı:

- Hiroşima'da öleli / Oluyor bir on yıl kadar / Yedi yaşında bir kızım / Büyümez ölü çocuklar./ Çalıyorum kapınızı / Teyze, amca bir imza ver / Çocuklar öldürülmesin / Şeker de yiyebilsinler
Peki, çocuklar öldürülmesin de, Azerbaycan'da, Türkmenistan'da, Özbekistan'da, Kazakistan'da, Kırgızistan'da, Kırım'da, Uygur ülkesinde eli kalem tutan yüzbinlerce, milyonlarca Türk sürülsün mü, öldürülsün mü, bir dilim kara ekmeğe muhtaç duruma getirilsin mi? Nâzım Hikmet, Türk soyunun Türkistan'da uğradığı o çok vahşi, o çok kanlı, o çok rezil katliamlar karşısında gık bile diyememiştir. Niçin? Çünkü milyonlarca Türk'ü yerinden yurdundan süren vuran, kıran, öldüren devrimci, ilerici, yurtsever Sovyet Rusya'dır da ondan. Peki ama bu nasıl bir insanlık anlayışıdır, söyler misiniz?

*

RUSLAR, Nâzım Hikmet'e kat'iyyen inanmadılar ve güvenmediler. Bu bakımdan onu, Rusya içinde ve dışında müthiş bir polis takibi altına aldılar. Bir KGB mensubu, Nâzım Hikmet'i Moskova'da gölgesi gibi, Rusya dışında pasaportu gibi, adım adım takib etti. Yanından hiç, ama hiç ayrılmadı. En yakın arkadaşlarından Zekeriya Sertel, Nâzım Hikmet'in Son Yılları isimli kitabında aynen şöyle yazıyor:
-... İşte Nâzım'ı bu hastahaneye yatırmışlardı. Garip bir rastlantı,Moskova'da onun gölgesi olan arkadaşı da yine enfarktüsten aynı hastahanede yatmaktadır. Hatta yatakları aynı odadadır ve tuhaftır, her ikisi de, bu hastahanede üç ay tedavi görmüştür. Ve hastahaneden ikisi birlikte çıkarlar. Ve gene Nâzım'ın evinde buluşurlar." (Syf: 51-52)
Acaba, dünyada kim böyle amansız, böyle manâsız, mantıksız bir takibe tahammül edebilir? Nâzım Hikmet, bir tarla faresi kadar korkak bir adamdı. O, dünyanın en büyük komünistlerinden biri olduğu için Ruslar'a, "Yahu ayıptır! Beni neden böyle yattığım hastahanede bile, evimin içinde bile takib ediyorsunuz. Ben ki, Türkiye'de Komünizm uğruna 17 yıl hapis yatmış adamım. Çekin bu sivil polisleri arkamdan!" diyemedi. Dese öldürülürdü.

Ruslar, Nâzım'ın bütün şiirlerini ve nesirlerini de şiddetli bir sansüre tabi tuttular. Mesela onun on sayfalık Zoya isimli şiirine, sansür heyeti ilaveler yaparak tam kırk sayfaya çıkardı. Nâzım Hikmet gık bile diyemedi. Bütün heyheyli nâralarını Türkiye'de savurduğu için, Moskova'daki yetkililere, bir vızıltı halinde bile itirazda bulunamadı. Nâzım Hikmet vatan haini midir? O, bizim ırkımızın, dilimizin, dinimizin, vatan bütünlüğümüzün büyük düşmanlarından biri olan Rusya'ya sığınarak Rus radyolarından devletimize yıllarca sövüp saydı.

Kore'de çarpışan askerlerimize, "Teslim ol kardeşlerine Ahmet" diye seslenen şiirler yazdı. Ruslar, o herzeyi uçaklarla cephemize attılar.
Bulgar zulmü yüzünden Türkiye'ye göçmek isteyen soydaşlarımıza koşarak, "Türkiye'ye gitmeyin!" diye ulu orta konuştu. Moskova'dan öyle emir almıştı. Şimdi M.E.B onu okullarımızda okutacakmış. Bu, Türkiyeli komünistlerin büyük başarısıdemektir.

Yazık. Yazık. Yazık

 

NAZIM HİKMET’İN RUH YAPISI

 

YAVUZ BÜLENT BAKİLER

 

NÂZIMHikmet, kırk kadınla düşüp kalktı. Çok yakın arkadaşlarından Zekeriya Sertel, ondan bahsederken: "Elbet hayatına birçok kadın karıştı" diyordu. Bu kadınlardan sadece üçüyle nikâhlıyaşadı. Türkiye'deki son eşiyle, dayısının kızı, tek çocuğunun anası Münevver Hanım ile resmi nikâhları yoktu. Münevver Hanım, Memet'e hamileyken, Nâzım hapisteydi. Onu tam on yıl, büyük sıkıntılarla, çilelerle bekledi. Önce, lüzumsuz bir polis takibi altındaydı. Sonra, elinde avucunda bir şeyi yoktu. Ben, Münevver Hanım'ın, Nâzım Hikmet'e yazdığı mektupları, hep yüreğim kavrularak okumuşumdur.

Doğrusu, onu öz ablam gibi severek kendime çok yakın bulmuşumdur. Nâzım Hikmet "Memet'e Son Mektubumdur" şiirinde diyor ki:

"Müşküldür / Babasız büyütmek erkek evladı / Ananı üzme oğlum / Ben güldürmedim yüzünü / Sen güldür /Anan /Anaların en iyisi, en akıllısı / Yüzyıl yaşar inşallah"

Münevver Hanım, çok iyi bir anaydı ama, anaların en akıllısı değildi. Çünkü Nâzım'ın evvela çok kötü bir insan, kötünün kötüsü bir koca, çok kötü bir baba, çok kötü bir vatandaş olduğunu anlayamamıştı. Uzun yıllar sonra Varşova'da, aklı başına geldiğinde iş işten çoktan geçmişti.

Bir başına kaçtı

NÂZIM Hikmet, Demokrat Parti iktidarının 1950 yılında çıkardığı aftan istifade ederek dışarı çıkınca, Münevver Hanım ile çok az beraber oldular.

Çünkü o, 1951 yılında Moskova'ya kaçtı. Çileli eşi, oğlu Memet ile birlikteİstanbul'da kaldı. Nâzım Hikmet kaçarken, karısını ve oğlunu pekâlâ yanına alabilirdi, ama almadı. 1951 yılında Moskova'ya yerleşince Dr. Galina isimli bir Rus kadınıyla on yıl kadar birlikte nikâhsız yaşadı. Günün birinde Vera'ya rastladı ve doktor metresini bırakıp Vera ile evlenmek istedi. Halbuki Vera evliydi ve bir de çocuğu vardı.

Nâzım Vera'ya çok ısrarla, birlikte yaşamayı teklif ediyordu. Yazlığı, kışlığı,özel otomobili vardı. Geliri yerindeydi. Araya Vera'nın kocası girdi. Gelip Nâzım ile konuştu:

- İki şartım var. Onları kabul etmezsen Vera'yı kat'iyyen boşamam, evlenemezsiniz! Vera'yı resmi nikâhla alacaksın ve haftada bir defa da benim evime gelmesine izin vereceksin!

Nâzım Hikmet, ikinci şartı kabul edebilir miydi?

Türkiye'de iken Şeyh Bedrettin Destanı isimli şiirinde şöyle seslenmişti:

"Hep bir ağızdan türkü söyleyip / Hep beraber sulardan çekmek ağı /Demiri oya gibi işleyip hep beraber / Hep beraber sürebilmek toprağı / Ballıincirleri hep beraber yiyebilmek / Yârin yanağından gayrı her şeyde / Her yerde, hep beraber diyebilmek için..."

Nâzım Hikmet, deli dolu bir komünist olduğu için yârin yanağından başka, herşeyin yoldaşlar arasında ortak olmasını istiyordu. Ama Moskova'da, Vera'nın nikâhlı kocası İvan, karısından boşansa bile, onun ballı incirlere benzeyen dudaklarına ve yanaklarına, Nâzım ile birlikte ortak olmakta ısrarlıydı. Peki bu Türkiyeli şair şimdi ne yapmalıydı? O, çok kötü bir koca, çok kötü bir baba, çok kötü bir vatandaş, çok kötü huylu bir adamdı. Vera'nın kocasının iki teklifini de kabul etti.

Kötü koca, kötü baba

VERA ile resmi nikâh kıydırdığında güzel karısı yirmisekiz yaşındaydı.Kendisi de ellisekiz yaşına girmişti. Aralarında 30 yaş farkı vardı. Zekeriya Sertel, Nâzım Hikmet'in Son Yılları isimli kitabının 259. sayfasında aynen şöyle yazıyor:

- Bir gün kendisine evliliğin nasıl gittiğini sorduğumda bana şu cevabıvermişti... Bilmediğin kadar mutluyum bendemişti. Görmüyor musun be! Gençleştim be! Yahu Zikri(Zekeriya) şu yeni Sovyet kuşağı yok mu, alabildiğine serbest. Mesela bizim Vera, istediği zaman, bana sormadan çıkar gider. Günlerce gelmez. Nereye gider, niçin gider, nerde kalır bana söylemeye bile lüzum görmez!

Nâzım Hikmet, beş yıl kadar süren son evliliğinde sarı saçlı, mavi kirpikli güzel Vera'ya göz kulak olamadı Yatakları da, odaları da ayrıydı...
Şimdi tabii olarak soracaksınız "Münevver Hanım ne oldu, Memet ne oldu" diyeceksiniz. Nâzım'ın, oğlu Memet için yazdığı şiirler, gerçekten güzeldir, okuyanı hüzünlendirecek bir hasretle yüklüdür.

1960 temmuzunda Münevver Hanım ile Memet de Türkiye'den kaçırıldılar. Önce Polonya'ya (Varşova'ya) götürüldüler. O tarihte Nâzım Moskova'daydı ve Vera ile evliydi. Varşova'ya getirilen Münevver Hanım'a ve oğlu Memet'e Nâzım kat'iyyen sahip çıkmadı. Ana oğul, bir başlarına Varşova'da kaldılar. Nâzım 3- 4 yıl içinde, dayısının kızıyla, oğlunun iyi yürekli anasıyla, çok çileli eski karısıyla, sadece iki defa görüşebildi. Yanlarında 3- 4 gün bile kalamadı.Tekrar Moskova'daki hovarda karısına döndü.

Nâzım Hikmet, sadece çok kötü bir koca değildi; kötünün kötüsü bir babaydı da. Onun, çok kötü bir vatandaş olduğunu da haftaya yazacağım..

AK PARTİ’NİN NE OLDUĞU AŞAĞIDAKİ YAZIYLA BELİR MİYOR MU? O.Ü.

-------------------------------------------------------------------

 

NAZIM HİKMET MECLİS KÜRSÜSÜ’NDE

YAVUZ BÜLENT BAKİLER

SÜLEYMANGündüz Bey, Nazım Hikmet'in Vatan Haini isimli şiirini, TBMM kürsüsünden göğsünüzü gere gere okudunuz. Sizi derin bir utançla seyrettim. O parçayı Meclis kürsüsünde sizin cür'etinizle taşıyacak bir başka AKP milletvekili bulmak, öyle sanıyorum ki kolay değildir. Cesaretiniz, ya Nazım Hikmet konusunda hiçbir şey bilmemenizden veya gözü kara bir Marksist olmanızdan kaynaklanıyor.

Sizi bilmem ama beni, Nazım Hikmet konusunda çok okumaya sevk eden, merhum Peyami Safa oldu. Çünkü Peyami Safa, Nazım'dan bahsederken şu müthiş sıfatlarıkullanıyordu:

- ... Bolşevik madrabazı, Bolşevik yobazı, Kremlin casusu, sahte Komünist, yalancı, şarlatan, vatan haini, Bolşevik züppesi, Bolşevik haini, şöhret düşkünü, şöhret kapitalisti, hayalci... vs.

Peyami Safa, edebiyatımızın müstesna kalemlerinden biri olduğu halde, içime büyük bir şüphe çöreklendi. Nazım Hikmet, gerçekten Peyami Safa'nın yazdığıgibi miydi? Oturup büyük bir dikkatle Nazım'ın şiirlerini okumaya başladım. Nazım'ı çok yakından tanıyan kimselerin Nazım ile ilgili hatıralarını gözden geçirdim. OnunOrhan Selim takma adıyla yazdıklarını inceledim. Sonra samimi olarak şu kanaate vardım... Nazım Hikmet, kat'iyyen Türkiye'nin en büyükşairi değildir. Mesela, sizin Meclis kürsüsünden okuduğunuz Vatan Haini başta olmak üzere, onun alelâde bir nesirden farklı olmayan basit, yavan, ideolojik kükremeleri vardır. Nazım, elbette iyi bir şair, iyi bir nâsirdir. Ama kat'iyyen Türk şiirinin zirvesindeki adam değildir.

Üstün komünist

YALNIZ Nazım, bütün dünya komünistlerinin çok üstünde olan bir komünisttir. Onun kadar Moskova'ya, onun kadar Lenin'e, Stalin'e, Marks'a, Engels'e deli divane duygularla bağlı olan bir başka komünisti göstermek imkânsız gibi bir şeydir. İnanıyorum ki, Nazım Hikmet, 1991 yılına ulaşsaydı,komünizmin kendiliğinden gümbür gümbür yıkılıp gittiğini görseydi, ya yeni bir kalp krizinden ölüp gider veya beynine bir kurşun sıkarak intihar ederdi. O, öyle bir komünist idi. Doğru. Nazım dünyanın en büyük komünistlerinden, Moskova hayranlarından biri, ama aynı zamanda bir tarla faresi kadar korkak, vefa duygusundan uzak, silik ötesinde silik, şahsiyetsiz, karaktersiz bir adamdı.Kötünün kötüsü bir koca, kötü, çok kötü bir baba, çok kötü bir vatandaş, ama bütün bunların yanında dünyanın en büyük komünisti olan bir paşazadeydi.

En yakın arkadaşlarının hatıratlarına dayanarak size Nazım'ı anlatsam, bu gazetenin bütün sayfaları bile bana kâfi gelmez. Nazım Hikmet'inSon Yıllarıisimli kitabını bulup okumaya çalışın.

Komünist değilseniz

ESKİ Milli Birlik Komitesi üyelerinden, eski milletvekillerimizden merhum Muzaffer Özdağ'ın Göreve Çağrı isimli bir kitabı çıktı. (1996) Özdağ o kitabında diyor ki:

- ... N. Hikmet'ten özür dileyenler, onu kutsayarak theykelini dikenler, onun şiirlerini ne amaçla yazdığını, nasıl kullanıldığını bilmiyorlarsakara cahildirler.Nazım'ın Türkiye kalesini içten çökertme plan ve senaryosunda, kızıl emperyalizmin, nasıl mankurt ajanı haline getirildiğini anlıyamıyorlarsa, kendilerine hiçbir hizmet emanet edilemeyecek kadar ahmaktırlar.Görmelerine, bilmelerine, anlamalarına rağmen, Nazım'ıululamayı kasıtlı olarak sürdürüyorlarsa haindirler.

Süleyman Gündüz Bey, sizin fikir cephenizi bilmiyorum. Ama Nazım, insanlarıikiye ayırıyordu. Komünist olanlar ve olmayanlar. Ona göre, Komünist olanlar dinsiz ve Allah'sız bir baştırlar. Yoldaştırlar. Yurtsever ve ilericidirler. Komünist olmayanlar ise gericidirler. Faşisttirler. Vatanlarını satıcıdırlar. Zengin iseler, bir sarı öküzden bile değersizdirler.

Şu mısralar ona ait:

Bıktık be bıktık / İçinizden biri / Can verebilse bile / Açlıktan ölen öküzümüze
Burjuvaysa eğer /Gözükmesin gözümüze.

Bilmelisiniz ki, siz komünist değilseniz, yanlı gerici, faşist, burjuva, vatan satıcısı iseniz Nazım'ın değil şiirlerini okumak, açlıktan ölen öküzüne can verseniz bile Türkiyeli komünistlerimizin yanında hiçbir değeriniz yoktur. Boşuna zahmet buyurmayın. Ve unutmayın ki, Meclis kürsüsüne bulaştırdığınıkızıl lekeyi, Sakarya nehrinin sularıyla bile temizleyemezsiniz. Yazıklar olsun size ve sizi Meclis'imize gönderenlere.

 



>
> AÇIN KAPILARI OSMAN YÜKSEL GELİYOR!
>
>
> Osman Yüksel Serdengeçti milletvekili seçilince Hüseyin Üzmez'e "Ben
> oraları bilmem , gel beraber gidelim." Demiş. Meclisin girişindeki
> dönerli kapıdan önce Hüseyin Üzmez geçmiş, bir müddet ilerlemiş, lakin
> arkasından ayak sesi gelmediğini hissedince dönüp bakmış ki; döner kapı
>ile birlikte Osman Yüksel de dönüp duruyor.
>
> Tutup kolundan çekerek kapıdan kurtarmış. Abi hayrola ne dönüp
> duruyorsun?" dediğinde aldığı cevap meclisin duvarına yazılacak kadar
> veciz:
>
>-Sorma Hüseyinciğim, döneklik meclisin kapısında başladı. Allah içerde
> bize yardım etsin.
>
> Bir Serdengeçti klasiği daha:
>
> Osman Yüksel milletvekili olduğu dönemlerde bir mesele ile alakalı
>meclis kürsüsünde konuşurken CHP milletvekilleri sıra kapaklarına
> vurarak protesto eder ve konuşmasını engellemeye çalışırlar. Bunun
> üzerine Osman Yüksel SERDENGEÇTİ" Bu meclisin yarısı hıyar."deyip
> kürsüden iner. Bunun üzerine CHP'li vekiller meclisin şahs-ı manevisine
> hakaret söz konusudur. Lütfen sözünü geri al, diye itirazda bulunurlar.
> Bunun üzerine Serdengeçti yeniden kürsüye gelip şöyle der:
>
>-Tamam sözümü geri alıyorum. Bu meclisin yarısı hıyar değil.
>
> Ya şuna ne dersiniz?
>
> AP milletvekili olduğu dönemde Süleyman Demirel sık sık "Osman Yüksel
> varken Muhalefete ne gerek var." Dermiş hatta hiç kravat takmadığıiçin
> sitem eder, oturumlara katılmasını istirham edermiş. Serdengeçti de
> kravatsız milletin vekili olduğunu beyan edermiş, bir defa kravat takmış
>onda da boynunu değil uçkurunu kullanmış. Boş işler dediği bir oturumda
> gübre meselesi konuşuluyormuş. Demirel meselenin çözümünü
> milletvekillerine sormuş. Herkes bir şeyler söylemiş. En son Serdengeçti
> söz isteyince herkes hayret ve ilgiyle ona doğru dönmüş, işte
> Serdengeçti'nin çözümü:
>
> Sayın genel başkan bu işin çözümü çok kolay. Şu ön sıralarda oturan
> yiyip de çıkarmayan vekilleri tarlalarda şöyle bir dolandırıp def-i
> hacet yaptırın gübre meselesi hallolur.
>
> Osman Yüksel Serdengeçti'ye "Senin hastalığının adı ne?"diye sormuşlar.
> O da; "Vallahi araba markası gibi bir şey . insanın benim de bir
> parkinsonum olsa diyesi geliyor."demiş.
>
>Hastalandığı zaman kendini ziyarete gelen Alparslan Türkeş'e "Bak
> Türkeş, senin en sadık müridin benim, sen "Ey Türk titre ve kendine
> dön." Dedin. Ben de titremeye başladım."demiş.
>
>Hey koca Serdengeçti hey! Parkinson hastalığına yakalandığı zaman, "Kalk
> be ne yatıyorsun?" diyenlere "Bir zamanlar dünyayıkarıştırıyordum,
>şimdi çayımı bile karıştıramıyorum." Diyor ve en büyük esprisini 10
> Kasım'da hayata gözlerini yumarak yapıyor.
>
> 4 yıl mebus 10 yıl hapis yatan, "Allah'sıza, vatansıza, bayraksıza karşı
>SERDENGEÇTİ" dergisini çıkaran; her çıkardığı sayıdan sonra "Nasıl olsa
> tutuklayacaklar." Deyip emniyete giden ve her gittiğinde de hakikaten
> tutuklanan; hapse giderken de "AÇIN KAPILARI OSMAN YÜKSEL GELİYOR."
> Diyen Serdengeçtilere, dalkavukluğun, iki yüzlülüğün, menfaatperestliğin
> ayyukaya çıktığı günümüzde ne de çok ihtiyacımız var.
>
> Ne dersiniz?