Bu bölüm BÜYÜK İNKILAPÇI, YOBAZ DÜŞMANI, MÜTEFEKKİR, ŞAİR, VATANPERVER Mehmet AKİF ERSOY’A AYRILMIŞTIR.


 

 

İSLMAMIN EN İNKILAPÇI, EN İLERİCİ, EN CESUR EN BİLGİLİ SAVUNUCUSU MEHMET AKİF ERSOY TARİHİMİZİN EN ÖNEMLİ KİŞELERİ ARASINDADIR.O.Ü.

----------------------------

BİR KAÇ PARAĞRAF SONRA AKİF İÇİN İLK ADIM DERGİSİNDE YAZILAN  YAZIYI SUNACAĞIM

 

TÜRK MİLLETİ’NE İHANET EDENLER SÜRÜM SÜRÜM SÜRÜNÜR.

ARAB’IN TÜRK MİLLETİNİ BİRİNCİ CİHAN SAVAŞI’NDA ARKADAN VURMASI HİÇ BİR İZAH GÖTÜRMEZ.

TÜRK MİLLETİ İSTİKLALİNİ MUHAFAZA EDERKEN, ENDENOZYA’DAN, YOGOSLAVYA’YA KADAR MİLLETLERİN İSTİKLALİNİN GARANTİ  ALTINA ALINMASI DEMEKTİR.

AKİF’İN DİVANIN İYİ İNCELENMESİ MESELEYE BÜYÜTEÇLE BAKILIP TANINMASI ANLAMINA GELİR.

TARİHİMİZİN EN .BÜYÜK ŞAİRLERİNDEN OLAN MEHMET AKİF, GÜNÜNDEKİ EDEBSİYAT SANATLARINI EN İYİ KULLANMIŞ, DESTANİ KİŞİLİĞE SAHİP BİR MEMLEKET EVLADIDIR.

ONU ÇOCUKLARINIZA İYİ TANITMIYORSANIZ HARAM İŞLERLE UĞRAŞIYORSUNUZ DEMEKTİR. EVDE DİVARDA KUR’AN NASIL ASILI VE GEREĞİNDE AÇILIP OKUNUYORSA, AKİF       ‘İN KİTABI DA SZAMAN ZAMAN TELEVİZYON KAPATILIP AİLECE BİRLİKTE TETKİK EDİLECEK, OKUNACAK BİR DEĞER KAVRAMDIR.

-----------------------------

 

TÜRKİYE CUMHURİYETİ DIŞINDA BİR DEVLET ŞEKLİNDEN MUTLU OLABİLMEK İÇİN İNSANIN KÖKSÜZ  VE SOYSUZ  VE MANYAK OLMASI LAZIM.

------------------------------------

ATATÜRK VE ARKADAŞLARI ALLAH’IN GÖREVLENDİRMESİYLE BÜYÜK TÜRK MİLLETİ’NE TÜRKİYE CUMHURİYETİNİ KAZANDIRMIŞLARDIR. PADİŞAHLIĞI, HALİFE SİSTEMİNİ, SOSYALİST DEVLETLER BÜTÜNÜNÜ DÜŞÜNMEK, VARLIĞIMIZI İDRAK ETMEMEK DEMEKTİR.  ZİYA GÖKALP, MEHMET AKİF GİBİ YAZAR VE ŞAİRLER CUMHURİYET’E UZANAN YOLU EN İYİ TARİF ETMİŞ KİMSELERDİR. BU VATANI BİZLERE BIRAKANLARA ALLAH RAHMET EYLESİN.

MEHMET AKİF ERSOYU BİR ÇOK KİTABA EK OLARAK ON CİLTLİR BİR ESERDEN TEKRAR ARAŞTIRIP, SİTENİN TEMEL TAŞI YAPMA DUYGUMDAN DOLAYI ONUR DUYUYORUM. OSMAN ÜÇER

 

NECİP FAZIL’DAN BAHSEDEN BÖLÜMÜMÜZDE NAZIM HİKMET, MEHMET AKİF’TEN BAHSEDEN BÖLÜMÜMÜZDE TEVFİK FİKRET’TEN BAHSETMEYİ İHMAL ETMEYELİM. BU KONUDA YAZI SONUNA BAKINIZ…

**************

MEHMET AKİF ERSOY

 

 

 

 

MEHMET AKİF ERSOY

MEHMET AKİF

 

A.      VEHBİ ECER

 

CUMHURİYET ABİDESİNİN BİR AYAĞI MEHMET AKİFTİR.

 

TÜRK İSLAM DÜNYASI’NIN EN İNKILAPÇI ŞAİR VE FİKİR ADAMI

 

MEHMET AKİF ERSOY  ERKEKÇE ŞÖYLE SESLENMİŞTİR:

 

“MÜSLÜMANLIK NERDE,

BİZDEN GEÇMİŞ İNSANLIK BİLE...”

DİKKAT

İLK ADIM DERGİSİ ŞÖYLE DUİUYOR

MEHMED AKİF ERSOY

Yayin Tarihi 29 Şubat, 2008 
Kategori KAHRAMANLAR

 

M.AKİF ERSOY

VE İSTİKLAL MARŞI

image001110.jpg

 

Mehmed Âkif 1873 yılında Fatih Sarıgüzel’deki evlerinde dünyaya gelmiştir. Babası Mehmed Tahir Efendi, medrese tahsili görmüş ve Fatih camiinde ders okutan âlim ve ehl-i tarik bir zât idi. Annesi Emine Şerife hanım da temiz, iffetli ve âbid bir bayandı.

Genç yaşta kocasını kaybedince Mehmed Tahir Efendi ile evlenmiş, bu izdivaçtan 1290 (miladî 1873) yılında doğan çocuğa Tahir Efendi ebced hesabına göre 1290 eden “Rağîf” ismini koymuştur. Fakat “Rağîf” isminin telaffuzu zor olduğu için bu isim unutulmuş, onun yerine “Âkif” ismi kâim olmuştur.

Âkif’in ilk hocası, babası Tahir Efendi’dir. Tahir Efendi, daha Âkif okula başlamadan, camiye gelip giderken yolda oğluna temel dînî bilgileri öğretmiştir. Âkif, o günlerde kardeşi Nuriye ile camiye gidişlerini ve babası namaza durduğunda cami içerisinde kardeşi ile koşuşmalarını, bu tatlı yaramazlıklarını Safahat’ta anlatır.

Âkif okul çağına gelince annesi medreseye, babası ise mahalle mektebine göndermeyi ister. Tahir Efendi medresede öğreneceği dersleri ona ben ayrıca öğretirim diyerek Âkif’i mahalle mektebine gönderir. Âkif bir taraftan mektep derslerini diğer taraftan babasından medrese derslerini okur. İşte Âkif’in mükemmel Arapça’sında en büyük pay babasına aittir.

Mektepte de Fransızca’yı öğrenmiştir. Diğer taraftan Âkif, Fatih camiinde Esad Dede tarafından okutulan Sadi’nin Gülistanı ile Mevlana’nın Mesnevisini daha küçük yaşlardan itibaren zevk ve ilgi ile takip edip bu vesileyle de Farsça’yı öğrenir.

Mehmed Âkif, rüştiyeyi (ortaokulu) bitirince mülkiyenin idadi (lise) kısmına kaydoldu. O zamanlar rüştiyeden mülkiyeye öğrenci alınıyordu. Fakat Âkif mülkiyenin âli (yüksek-üniversite) kısmına geçtiği sene amansız bir hastalığa yakalanan babası vefat etti. Âilenin tüm mesuliyeti ve geçimi Mehmed Âkif’in omuzlarındaydı. Henüz babasının mâtemi soğumadan Sarıgüzel’deki evleri yandı.     .                      Üst üste gelen müsîbetler neticesinde Âkif, o zamanlar mezunlarının pek iş bulamadığı mülkiyeyi bırakıp, memuriyete daha kolay atanırım düşüncesiyle yeni açılmış olan baytar mektebine geçti. İlk şiirlerini baytar mektebinde okurken yazdı. Yüksek tahsilini birincilikle tamamlayan Âkif, Ziraat Nezaretine (Tarım Bakanlığına) bağlı Umur-ı Baytariye şubesinde memuriyete başladı.

Bir müddet sonra umur-ı baytariye müdür muavini oldu. Bu memuriyeti boyunca Âkif, bulaşıcı hayvan hastalıkları dolayısıyla Anadolu’nun, Rumeli’nin ve Arabistan’ın pek çok yerlerini gezmiş, memleketi daha iyi tanımış, Anadolu insanının dertlerini, sıkıntılarını bizzat müşahede etmişti.

Mehmed Âkif kadar halkın içinde olan ve onların dertlerini bilen bir ikinci şair gösterilemez. Sezai Karakoç’un ifadesiyle o hem şiiri halkın içine hem halkı şiirin içine mükemmel şekilde sokmayı başarmıştır. Cami cami vaaz eden, camide, insanların arasından insanlara seslenen Âkif’in şiirleri halk tarafından benimsenmiştir. Onun şiirleri hâlâ halkın içinde, minberlerde, kürsülerde okunmaktadır.

Umur-ı baytariyedeki müdürü Abdullah Efendi’nin haksız yere görevden alınması üzerine Âkif, bu haksızlığa dayanamayıp buradaki vazifesinden istifa eder. Yüksek Ziraat Fakültesi, sonra da Darülfunun’da (üniversitede) Edebiyat öğretmenliği yapar. Harp yıllarında “teşkilât-ı mahsûsanın bir üyesi olur. Bu vesileyle Balkan harpleri ve I. Dünya harbi yıllarında çeşitli İslam ülkelerini gezerek emperyalist devletlerin tuzaklarına düşülmemesi hususunda müslüman halkları uyarır.

Onun bu uyarısı güzel neticeler verir. Bu başarılarından dolayı Darül Hikmet’il İslamiye başkatipliğine atanır. O yıllarda Milli Mücadele başlar. Âkif, Sebilü’r-reşat’taki yazılarında Milli Mücadele’yi destekler, halkı Milli Mücadele bayrağı altında toplanmaya çağırır. Bu istikamette Balıkesir’de yapmış olduğu bir vaazdan ve bu vaazı Sebilü’r-reşat’ta yayınladıktan sonra Darül Hikme’deki azalık vazifesinden azledilir.

6 Şubat 1920 günü subay görünümlü sivil birisi Mehmed Âkif’i Çengelköy’deki evinde ziyaret eder. Âkif, Ankara’daki meclis tarafından, Milli Mücadele’ye Ankara’da devam etmek üzere davet edilmiştir. 10 Şubat günü sabah namazından sonra ailesi ile vedalaşan Âkif, Üsküdar Özbekler tekkesine ulaşır. Tekkenin şeyhi Ata Efendi pek çok milli mücadele kahramanı gibi Âkif’i de gizlice Anadolu’ya kaçırır. Gece yarısı Karacaahmet mevkiinde Ali Şükrü Bey ile buluşan Âkif Ankara yollarına düşer.

Ankara’da Hacı Bayram camiinde vaazlar vererek halkı Milli Mücadele’ye desteğe çağıran Âkif, Konya’ya giderek oradaki Milli Mücadele aleyhindeki havayı yumuşatarak Konya halkını Milli Mücadelenin ehemmiyetine ikna eder. Kastamonu’da 1 ay kalan Âkif’in burada vermiş olduğu vaazlar bu hassas bölgedeki halk üzerinde çok müessir olmuştur. Bu vaazlar Sebilü’r-reşat dergisinde de yayımlanmış, çoğaltılarak Anadolu’nun pek çok yerine dağıtılmıştır.    .                          Akif, kendisi de bizzat pek çok Anadolu şehrine gidip Milli Mücadelenin önemini anlatmıştır. Hasılı Milli Mücadelenin manevi cephesinde Âkif,  takdire şayan bir mücadele vermiştir.

Ankara’ya gelen Âkif, burada Taceddin dergahında ikamet etmeye başlamıştır. İlk Meclise “İslam Şairi” unvanıyla, Burdur mebusu olarak girmiştir. Bu sıralarda meclisin Maarif Nazırı (Milli Eğitim Bakanı) Dr. Rıza Nur idi. İsmet İnönü’nün teklifi üzerine Maarif Nezareti İstiklâl şiiri için yarışma açmaya karar verdi. Yurdun dört bir yanına bu yarışma ilan edildi. Beste yarışması ise sonra açılacaktı. Birinci gelecek güfteye 500 Lira ödül verilecekti.

Yarışmaya ilgi bir hayli fazlaydı. Memleketin dört bir yanından toplam 724 şiir gelmişti. Fakat Rıza Nur’un yerine Maarif Nazırı olan Hamdullah Suphi Bey, gelen şiirlerin hiçbirisini beğenmemişti. Gelen şiirlerin hiçbirisi İstiklâl ruhunu yansıtmıyordu. Hamdullah Suphi Bey’e göre bu şiiri yazsa yazsa Çanakkale şehitlerine o muhteşem türbeyi diken Mehmed Âkif yazabilirdi.

Onun kadar hiçbir şair vatan için ağlayamamıştı. Fakat Âkif, kazanana 500 liralık ödül olduğu için yarışmaya katılmıyordu. Âkif’e göre manevî hizmetlere maddî bedel, maddî menfaat asla bulaştırılmamalıydı. Hamdullah Suphi Bey, Âkif’in yakın dostu Hasan Basri Bey’in yanına gitti. Âkif’i İstiklâl şiiri yazma hususunda ikna etmesini istedi.

O gün mecliste Âkif’in yanına oturan Hasan Basri Bey, mahsustan bir şeyler karalamaya başladı. Âkif merak ederek ne yazdığını sordu. Hasan Basri Bey İstiklâl şiiri yazdığını söyleyince Âkif şaşırdı. Zira Hasan Basri Beyin şairliği yoktu. Âkif, gelen şiirlerin durumunu sorunca Hasan Basri Bey, hiçbirisinin istiklâl ruhunu yansıtmadığını, artık böyle bir şiiri yazmanın tarihi bir vazife olduğunu ve bunu ancak Âkif’in yazabileceğini kendisine söyledi.

Âkif’in, “Fakat bu yarışmanın sonunda ödül var. Bu yaştan sonra ihsan için yarışamam” demesi üzerine Basri Bey ödülü bir hayır kurumuna verebileceğini söyleyerek Âkif’i ikna etti. Tarih 5 Şubat 1921. Ve şiirin 7 Şubata kadar tamamlanıp meclise teslim edilmesi gerekiyor. Bu 48 saatlik süre içerisinde Âkif öyle bir vecd ve istiğrak ile istiklâl şiirini yazmaya yoğunlaşmıştı ki mecliste iken konuşmaları duyamaz olmuştu.

Yolda yürürken, Taceddin Dergahında kalırken hep bu şiiri düşünür olmuştu. Hatta geceleyin dergahta yatarken ansızın aklına “Ben ezelden beridir…. dörtlüğü gelmiş, hemen yataktan fırlamış, kağıt kalem bulamayınca bu dörtlüğü dergahın duvarına kazımıştı. Âkif, o muhteşem imanını, İstiklâl şiirine aksettirmişti. O günlerde ülkemiz işgal altında idi. Hatta meclisin Ankara’dan Kayseri’ye nakledilmesi görüşülüyordu.

Âkif bu fikre şiddetle karşı çıkanlardandı. İşte pek çok kimsenin ümidini kaybettiği günlerde Âkif’in zafere inancı kesindi. Bu yüzden İstiklâl şiirine, “Korkma!” hitabı ile başlamış ve sancağın (bayrağın) asla yok edilemeyeceğini, Türk milletinin hür yaşadığını hür yaşayacağını çok veciz surette ifade etmiştir.

Bütün şiirlerini bir kompozisyon yazar gibi plan dahilinde yazan Âkif, İstiklâl marşının giriş mahiyetindeki ilk iki kıtasında bayrağımıza seslenmiş, gelişme mahiyetindeki 3-9. kıtalarında, Türk milletinin ve bu vatanın özelliklerini, bu vatanı düşmana asla çiğnetmememiz gerektiğini, bu uğurda ölümün bile çok yüce bir paye olduğunu işlemiştir.

Sonuç bölümü diyebileceğimiz 10. kıtada ise zafere ve hürriyete kesin inanan Âkif, artık bayrağa dökülen kanları helal etmektedir. Âkif, yüreğinde hissettiği istiklâl sevdasını ve istiklâle olan inancını bu şiirde dile getirmiştir. İstiklâl ruhunu mükemmel bir şekilde aksettiren bu şiiri Akif, kahraman ordumuza ithaf etmiştir.

Akif, yazmış olduğu şiiri 7 Şubat’ta meclise teslim etmiştir. Mart ayında yeni dönemi açılan meclisin en önemli gündem maddelerinden birisi de istiklâl şiirinin seçimi idi. 17 Şubatta Sebilü’r-reşat’ta, 21 Şubatta ise Kastamonu’da çıkan Açıksöz gazetesinde yayımlanan Mehmed Âkif’e ait İstiklâl şiirini milletvekilleri önceden görmüşler ve çok beğenmişlerdi.

Meclisin 12 Mart 1921 yılında yapılan oturumunda İstiklâl şiiri seçilecekti. İnceleme komisyonu Âkif’in şiiri de dahil olmak üzere 7 adet şiiri seçmişti. İstiklâl şiiri bunlar arasından seçilecekti. Oturum başlayınca Âkif sessizce ortalardan kayboldu. Oylamada İstiklâl marşı ekseriyeti azîme ile (ezici çoğunlukla) İstiklâl şiiri olarak kabul edildi.

Hamdullah Suphi Bey’in gür ve tok sesi ile okunan şiir sürekli alkışlarla kesildi. O gün meclisin ısrarlı isteği sebebiyle Hamdullah Suphi Bey şiiri 4-5 kez kürsüden okudu. İstiklâl ruhunu en iyi yansıtan ve mükemmel bir şiir kalitesi olan İstiklâl Marşı, TBMM tarihinde çok az oylamada görülmüş olan “ekseriyet-i azîme” ile kabul edilmişti.

Mehmed Âkif, 500 liralık ödülü, kendisi maddî sıkıntıda olmasına rağmen, bir kuruşuna dokunmadan olduğu gibi Darü’l Mesaî isimli hayır kurumuna bağışladı. Bu kurum kimsesiz kadınlara ve çocuklara dikiş-nakış, örme vb. öğretip onların el emeği ile geçinmelerini temin etmekteydi. Bu günlerde Âkif’in sırtında paltosu bile yoktu. Ona, “Bu ödülün içinden hiç değilse bir palto parası alsaydın diyen” bir dostuna küsen Âkif onunla 2 ay konuşmamıştı.

Âkif’in inancı gerçek olmuş ve İstiklâl mücadelesi kazanılmıştı. Fakat ülke idaresini eline alan kadro, yönünü Batıya dönmüş ve İslamî değerleri tırpanlamaya başlamıştı. Savaşın en zor anlarında bile İslam birliğinin gerçekleşeceğine inanan, ümidini asla yitirmeyen Âkif bu vaziyeti görünce çok üzüldü.

Ümidini kaybetmeye başladı. Abbas Halim Paşa’nın daveti üzerine Mısır’a gitti. Orada Ezher Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı dersleri vermeye başladı. İlk yıllarda yaz aylarında İstanbul’a gelen Âkif sonraları yazları da gelemez olmuştur.

Dönemin Diyanet İşleri başkanlığı İslam’ın ana kaynağı olan Kuran ve hadis üzerine ciddi ve ilmî bir çalışma başlatmıştı. Kuran’ın tercümesi, tefsiri ve Buharî hadisleri üzerinde çalışılacaktı. Tefsir vazifesi Elmalılı Hamdi Yazır’a, Buharî ve Tecrid-i Sarih tercümesini hazırlamak Babanzâde Ahmed Naim Efendi’ye verildi. Tercüme için de Âkif’e başvurdular. Fakat o Kuran’ın tercüme edilemeyeceğini ifade etmesi üzerine meal hazırlama hususunda Âkif’i ikna ettiler. Hatta bu iş için avans da verdiler.

Âkif, Mısır’da iken Kuran meali üzerine yoğunlaşmıştı. Bu arada Diyanet İşleri Başkanlığı çalışmanın bir an önce tamamlanmasını arzu ettiğinden Âkif’i sıkıştırmaktaydı. O ise böylesine mesuliyeti mucip bir çalışmayı aceleye getirmeyi istemediğinden almış olduğu avansı Diyanet İşleri Başkanlığına geri vererek bu işi bir başka kişiye vermelerini söyledi. Fakat kendisi Mısır’da meal üzerinde çalışmalarını sürdürdü.

Âkif, çalışmasını bitirmişti fakat bir türlü tatmin olamıyordu. Zira Kainatın Rabbi olan Allah’ın gönderdiği kitabın mealini hazırlamak herhangi bir eseri çevirmeye benzemezdi. Bu sırada Türkiye’de ezan Türkçe okutulmaya başlanmıştı. Namazlarda da Türkçe meal okutulacağı söylentileri dolaşmaktaydı. Hatta bu konuda birkaç yerde uygulama bile yapılmış, halkın tepkisi üzerine geri adım atılmıştı.

Âkif, kendi hazırlamış olduğu mealin böyle menhus bir işte kullanılacağı korkusuyla 1936 yılında Türkiye’ye gelirken mealini yanında getirmedi. Mısır’da bulunan ve yakın dostu olan Yozgatlı İhsan Hoca’ya bırakırken şunları vasiyet etti: Eğer kendisi sağ-sâlim geri dönerse meali alacak ve eksikleri tamamlayacaktı. Şayet emr-i Hak vuku bulur da ölürse İhsan Efendi meali yakacaktı.

Mısır’dan hastalığı iyice ilerlemiş olarak dönen Mehmed Âkif, iyileşemeyerek vefat etti. Hazırlamış olduğu o meale ise ulaşılamadı. Arapça’yı ve Türkçe’yi, günümüzde meal hazırlayanlardan on kat daha iyi bilen Âkif’in bu meali yaktırması hiç şüphesiz yüreğimizi de yakmaktadır. Fakat bir insanın senelerini verdiği bir çalışmayı sırf Allah korkusundan ve gayret-i diniyyesinden dolayı yaktırabilmesi gönlümüze su serpiyor.

Âkif Mısır’dan dönüşünde hasret kaldığı vatanını henüz gezemeden hastalığının tesiri ile yatağa düşer. Fakat o, “ölürsem de artık vatanımda öleceğim” düşüncesiyle hüzünlü bir sevinç yaşamaktadır. Ziyaretçileri hiç eksik olmaz. Bir gün ziyaretine gelenlerden birisi sorar:

- Efendim, niçin İstiklâl Marşını, Safahat’ınıza almadınız? Âkif cevap verir:

- Çünkü İstiklâl Marşı benim değil, milletimindir…

Yine ziyaretine gelenlerden birisi şöyle sual eder:

- İcabederse tekrar bir İstiklâl Marşı yazar mısınız? Âkif yaşlı gözlerle cevap verir:

- Allah, bir daha İstiklâl Marşı yazılacak günleri bu millete göstermesin.

1936 yılının yaz aylarında İstanbul’a gelen şair, 27 Aralık 1936’da, karaciğerinden yakalandığı hastalığa yenik düşerek rahmet-i Rahmana kavuştu. Bir İslam şairi, Kuran şairi olan Âkif’in cenazesine resmi makamlar hiç ilgi göstermedi. İstiklâl mücadelesinin o sembol ismini, İstiklâl Marşı şairini devrimci zihniyet “yok” saymak istese de Asım’ın nesli olan imanlı gençler, Beyazıt camiinde kılınan cenazeyi arabaya dahi koydurmayıp omuzları üstünde tekbirlerle Edirnekapı mezarlığına taşıdılar. Aziz ruhu şâd olsun.

Âkif bizlere örnek olacak İslamî bir hayat yaşamıştır. Bakınız bir İslam düşmanı olan Hüseyin Cahid bile Âkif hakkında neler diyor: “Fikir ve kanaatleri bizimkilere uymadığı halde saygı duyarım. Çünkü yalan söylemedi. Gösteriş yapmadı. Fenalık etmedi.” Yine aynı kişi, Âkif’in hayatı daha büyük bir şiirdir” demektedir.

İşte Âkif, düşmanının bile kabule mecbur olduğu dosdoğru bir hayat yaşamıştır. Nihad Sami Banarlı’nın ifadesi ile o evliyalar kadar temiz ve lekesizdir. Şecaati, din, vatan, namus gayreti, cömertliği, doğruluğu, ahde vefası ve daha nice üstün vasıflarıyla bizlere örnek bir şahsiyettir.

İbret için Âkif’in örnek hayatından birkaç tablo zikredelim:

Birgün Mithat Cemal Kuntay Âkif’i ziyarete gelir. Âkif’in beş çocuğu olmasına rağmen evde sekiz çocuk vardır. Diğer üçünü komşu çocukları sanır. Bir hafta sonra geldiğinde yine aynı çocukları evde görünce dayanamayıp bunların kim olduğunu sorar. Âkif, onlar benim çocuklarım, der ve açıklama yapar: “Arkadaşım Hasan ile baytar mektebinde okurken anlaşmıştık. İkimizden biri ölürse hayatta kalan diğerinin çocuklarına bakacaktı. Arkadaşım Hasan vefat edince bu çocuklar bizim oldu.”

Halbuki o günlerde Âkif, memuriyetten çıkmıştır ve geçim sıkıntısı çekmektedir. Fakat Âkif’in felsefesinde şartlar ne olursa olsun verilmiş bir söz mutlaka yerine getirilirdi. Ona göre verilen bir sözü tutamamak ancak söz verenin ölmesi durumunda mazur görülebilirdi.

Yine Mithat Cemal anlatıyor: “Bir gün Âkif’le sözleşmiştik. Öğle üstü Âkif bize gelecekti. O gün İstanbul’a daha önce hiç görmediğim şekilde kar yağmıştı. Dizüstü yağan kara bir de tipi eklenmişti. Arabalar çalışmıyordu. Ben Âkif’in bu havada gelebileceğine ihtimal bile vermiyordum. Kapı çalındı. Kapıyı açtığımda bıyığının yarısı donmuş vaziyette Âkif’i görünce çok şaşırdım. Bu havada nasıl geldiğini sorunca, Beylerbeyinden Beşiktaş’a bir vapur işlediğini söyledi. Beşiktaş’tan Çapa’ya kadar olan mesafeyi ise arabalar çalışmadığı için o kar ve tipide yürüyerek gelmişti.”

Yine benzer şekilde Âkif’i evine davet eden ve Vaniköy’de oturan Fatin Gökmen, havanın çok bozuk olması sebebiyle Beylerbeyi’nden Âkif’in yürüyerek gelebileceğine ihtimal vermemiştir. Sözleştikleri saatte gelen vapurda Âkif’i göremeyen Gökmen, Âkif’in 1.5 saat sonraki vapurla geleceğini düşünerek bir başka yere gitmiştir.

Eve gelip de ev sahibini bulamayan Âkif, selam bırakıp dönüp gitmiş ve Fatin Gökmen’e tam altı ay dargın kalmıştır. Çünkü ona göre bir söz, ölüm veya ona yakın bir mazeret durumunda ancak yerine getirilemezdi. Şimdi maalesef her randevuya geç gitmeyi marifet sayan, hatta bunu uyanıklık olarak değerlendiren insanlar var. Hatta daha da kötüsü şu ki, randevu verenler, saati belirlerken, “nasıl olsa millet yarım saat geç gelir” düşüncesiyle saati tayin etmektedirler.

Âkif o kadar cömertti ki bir palto sırtında üç günden fazla durmazdı. Bir fakiri görünce hemen çıkarıp verirdi. Onun için en büyük acı, parası olmadığı için verememekti. O, bu duygularını Seyfi Baba şiirinde şöyle dile getirir:

Ortalık açmış, uyandım. Dedim, artık gideyim,

Önce amma şu fakir âdemi memnun edeyim.

Bir de baktım ki: Tek onluk bile yokmuş kesede;

Mühürüm boynunu bükmüş duruyormuş sâde!

O zaman koptu içimden şu tehassür ebedî:

Ya  hamiyyetsiz olaydım, ya param olsa idi!

Hasan Basri Çantay anlatıyor: “Bir gün Ankara’daki evine çay içmeye çağırmıştı. Akşam üzeri koşa koşa geldi ve ‘Akşam çayını sizde içeceğiz’ dedi. Ben memnuniyetle kabul ettim. Fakat bunun sebebinin ne olduğunu kendisine sorunca şöyle dedi: ‘Bizim odanın kilimini bir fakire vermişler.’ Âkif’in evindeki tek mefruşat, odadaki o kilimden ibaretti ve o kilimi fakire veren de kendisi idi.”

Akif kendisine hakaret edenleri affeder, fakat dinine saldıranları asla affetmezdi. Çok hassas ve iffetli bir kalbi vardı. Hayatını ve şiirini davasına  adamıştı.

Allahu Teâlâ bu büyük şairin üstün vasıflarından bizlere de hisseler nasîb eylesin. Amin

YILMAZ KARAHAN    KAYNAK : İLKADIM DERGİSİ

 

XXXXXXXXXXXXX

 

Hazırladığım seri yazılardan biri MEHMET TAKİF ERSOY hakkındadır. Şu var ki bu seri yazıyı hazırlama ve sunma devresi sırasını beklediğini söyleme durumundayım. Vaad ettiğim Çerkesler yazısı bile önümüzdeki yıla kaymış bulunmaktadır. Allah’a şükürler olsun. Yazacak o kadar çok şey var ki, bunları zamanında yazmak ve ulaştırmak mümkün olmamaktadır.

Şu anda yedi sekiz yazı serisi zamanını beklemektedir. Bunlardan biri de Mehmet Akif Ersoy yazı serisidir. Ama, O’nun hakkında yazdığım, topladığım şeyler arasında öyle konular var ki bir an evvel okuyucularımla paylaşma arzusunu yenemiyorum.

Bir yazımda belirtmiştim. Bizim öğrenciliğimizde belli mahfellerin etkisinde kalan bazı öğretmenlerimiz açıkça olmasa da, M. Akif’in gerici tutumlu olduğunu ihsas etmek isterlerdi. Hatta bazıları çizmeyi iyice aşar, sanatının başkalarına göre  zayıf olduğunu söylerlerdi.

Açık ve net söylüyorum. M.Akit’teki sanat Tevfik Fikretlerdeki sanat, sosyal faydaları işleme bakımından on katı bulur. T.Fikret içinde bir çok bakımlardan ben olumlu düşünenlerdenim. Bütün hatalarına rağmen. Ama, işi iki şairin  mukayesesine  götüren safhaya sokuldu mu, o zaman net olarak böyle derim:

M.Akif’in toplumuzun meselelerini eleştirme, halka yararlı şeyler yazma ve söylemesi bakımından Tevfik Fikret yanına sokulması ve mukayesesi mümkün değildir. Aruzu konuşur gibi, saf Türkçe içinde nasıl kullandığını da Akif   ‘in eserlerini okuyanlar bilir:

Geçen akşam eve geldim, dediler Seyfi Baba hastalanmış yatıyormuş diye başlayan onlarca hikayesinde ki dil, şiir, sanat anlatımı çok güç bir güzelliktedir.

Evet, şimdi konuya girelim. Çoğu kimse yapılan aleyhteki yoğun proboganda yüzünden M. Akif’i biraz tutucu sanır. Katiyen ve asla tutucu olmadığı gibi, Türk-İslam medeniyetini benimseyenlerce anlaşılacağı gibi, davanın en özgür, en cesur ve en inkılapçı adamıdır.

Yobazlığın en amansız düşmanıdır. Yaşadığı sürece yazdığı şiirlerde, en çok rahatsız olduğu kimseler arasında en büyük acıyı yobazların etkisinden almıştır. Bizler, M.Akif’in ayağının tozu olamayız. Ama, inan ki, ben de yazdığım on bini geçkin yazıda rahtısz olduğum aşırı sol gibi mahreçlerden bahseder görünsem de, en çok rahatsız olduğum konu yobazların davranışlarıdır.

Sol yobazla tartışmayı kazanma, davasını çürütme peynir ekmek yemekten kolaydır. Çünkü davası batıl, çünkü iddia ettiği şeyler temelsizdir. Ama, yobazın ki öylemi ya? Hamamda kucağına adam oturtmuş kimsenin savunması, cami avlusunda bilmem ne yapan kimseye tükürülence:

- Sen nasıl oluyor da Allah’ın evine tükürüyorsun diyen adamın garipliği bütün yobazlarda vardır. Öz eleştirimi birkaç yazımda sunmuştum. Yirmi yaşıma kadar içimizdeki her gün karşı karşıya olduğumuz insanlardan bazı yobazların hakkındaki beyanlar, haklarında yazılanlar, hücumlardan çok rahatsız olurdum. Neden? Fikir hayatında önümüze aydınlık getiren az adam olmuşta ondan. İstismarcılar daha çokmuş da ondan.

Ama, günün birinde Nihal Atsızlar’ın, Basri Gocullar’ın sohbet arkadaşı olunca, Necip Fazıl’ın konferanslarının işçilerinden olunca, kazın ayağının öyle olmadığı anlaşılmış bulunmaktadır. Ama, gerçek yobazları bulup teşhir etmek çok zor bir iş olduğu anlaşılmıştır. Çünkü, istismarlarını yaparken kullandıkları malzeme hepimizin saygı duyduğu kavramlardır. Bunu halk tabakalarına, katmanlarına anlatmak ve gerçekleri aydınlığa çıkarmak çok pahalıya mal olmaktadır.

En hafifini söyleyelim. “Günaydın!” dediniz. Zavallı esnaf, duymuştur ki, böyle hitap edenler ateşperestleri taklit ediyorlar. Selamünaleyküm var iken, böyle demek de ne oluyor? Sizi ayıplar. İşte ona “Gün aydın!” demenin, insana dua etmek olduğunu nasıl anlatacaksın. Selamünaleykümün yerlerinin ayrı, günaydının yerinin ayrı olduğunu, “Bu zamanınız hayırlı olsun!” diyenlerin de haklı olduğunu söylersiniz. Ama, bir zırt çıkar ve o türlü hitabın Ermenilere ait olduğunu söyler.

Dersiniz ki, Yarabbi düşmanı yenmek kolay, sen bana dostla tartışırken yardım et!

İşe bak ki, bir zamanlar Haydarpaşa ekspresinde uğradığınız durumla bu gün mücadelesini verdiğiniz fikir atmosferinin nasılda bir birine çakıştığını görüp, işteki garipliğe güler misiniz ağlar mısınız? Ben, siyasette bir yerleri arzulamadığım için, mesleği de katiyen ve asla riyaya bulamadığım için eksilerimi ve artılarımı döküp saymakta katiyen ve asla tereddüt göstermedim.

Şu var ki, bu dünyadan çekip gittiğimizde yazdıklarımız birileri için ya dinazorların hayatını anlatan belgeler olacak ya da , Türk-İslam kültürünü yaşamak isteyenler için baş ucu kaynağı olacaktır.

Sene seksenli yılların başı. Haydarpaşa’dan trene bindim. Kompartumanımda üç dört kişi var. Erken oturmuşlar. Ben de çantayla girdim.Selamünaleyküm dedim. Çantayı yukarı tereğe koymak için ayağımdaki lastiği çıkardım. Mestle oturacağım yere hafifçe basıp, çantayı bıraktım ve hemen ayağımı giydim. Girerken (Selamünaleyküm) denmesinden gıcık kaptığını anladığım benim sıramdaki ufak boylu adam:

Ayağını çıkarma yahu! Demesin mi?

Çıkardığım lastiğin altında yarım saat evvel Sirkeci’den alınmış çorap mest vardı. Bu Anadolu’da her yerde bulunmaz. Hele hele Niğde’de hiç bulunmazdı. İstanbul’dan iki adet almıştım. Bir zamanlar Konya’da ölçü verip üç adet ısmarladım. Sakallı bir adem, maalesef parayı peşin aldığından olsa gerek mestlerimi yirmi küsur senedir halen göndermedi.

Gelelim konuya... Mesti giyeli yarım saat olmuştu. Kendi oturacağım yere hafifçe basmıştım. Ben selam verip girdiğim için hafif bir tebessüm etmesi, aleyküm selam demesi, onu demese , hoş geldin arkadaş demesi gereken kimse nasıl olur da bana, benim gibi çıtak bir adama:

- Ayağını çıkarma yahu! Diyebilirdi. Sağ elimle gırtlağından tutup açık penceren üç metre ötedeki raylara atmam gerekmez mi?

-         -         -         Hayır. Mümkün değil. Çünkü bir iki sene önce Adıyaman’a talebe olmuşum. Gazabın en büyük günah, kibirin, sinirin İslam’la bağdaşmadığını oralarda beynime sokmuşlar. Sekiz giriş şartı var. O’nunla bitse ya? Mücadele etmeyeceksin. Kimseyi küçük görmeyeceksin. Kalp kırmayacaksın.

Velhasıl başın sağ omuzunda, gelene kabul diyeceksin. Vayş anasını be! Ne zor işmiş yarabbi. Bu hayata uyuyoruz ama, yarar yanında zararda var. Yararı hiç alkol almıyorsun. Devamlı namaz hayatına yön veriyor. Yaşarken melekleşiyorsun. Peki kötülükleri? Yahu, iktidarsız bir adam olup gidiyorsun. Yedi yaşından beri toplumda haddini bilmeyenlere had öğretirken, erkeklikten uzak, hınbıl, korkak, suya sabuna dokunmayan adam olup gidiyorsun.

Bunun sonu neye varacak? Hayatının (o zamana kadar) 18 senesini kaplamış ülkücülüğe devam etmen de imkansız. Aşırı solmuş; Masonmuş, sömürücüymüş. Bırak Allasen! Senin baş düşmanın nefsin. Kendini düzelt gerisine karışma. Onları Allah düzeltir.

Olur mu olur? Bu yedi sene devam etti. Olmayacağına dair, kati delilleri topladıktan sonra, o gidişe hücum etmemekle birlikmte, herkes kendi yoluna demek zorunda kaldım. Dünya Ahiretin tarlasıysa, haksıza karşı durmadıkça, mücadele etmedikçe, haklıyı haksızı ayırt etmedikçe,. Sesinin çıktığı kadar namussuzu paylamadıkça yaşadığın hayata hayat mı denir? İnsanların mazlumları ızdırap çekerken, sen üç milyar beş yüz milyon tesbih çevirsen ne yazar? Orada çok olumlu tavırlar gördüm. Benim uyamadığım evvelki cümlelerde anlatılan şeyler.

Anasından doğarken mücadeleci doğmuş insanın allanıp pullanıp sakinleştirilmesi mümkün mü? Mümkün olmadığını kendi hayatımda gördüm.

Konuya dön. Konpartumandaki bücur insan bize feci fırçayı attı. Yarım saat evvelki giydiğim mestten nasıl rahatsız olduysa, ortalığı nasıl dayanılmayan bir koku kapladıysa, insafsız ve eğitici gibi giyildi bize. Mümkün mü cevap vermek. Şah damarıma  yapışmış Şeyhimin gözleri gözümün önüne geliyor. (Aman, sakın ha! Cevap verme. Çök yerine.) Cevapsız oturdum yerime. Adamın anlattıklarından Eskişehir Üniversitesi’nde  doçent olduğunu anladım. Kulağım onda ama, beynimin içinde birinci Cihan harbi var. (kimi Hindu, kimi yamyam, bütün akvamı beşer tepinip duruyorlar.

Beynimde konuşanlar:

- Ulan tertemiz mesti kendi oturacağım yere değdirdim diye, bu adam kim oluyor ki seni üç dört kişi içinde bozdu. Deki: (Ulan sen kim oluyorsun? Senin neye bozuk çaldığını iyi biliyorum. Sen selamün aleyküme bozuldun. Ne diyecektim ya? Seni şu pencereden fırlatayım da, yeniden bilet alabilirsen bir başka kompartumana gir ve edebinle otur!)

Beynimin işgalcilerin bir başka ses:

- Kardeşim? Dellenme. N’oldu adam öyle dediyse. Allahın bir garip kulu. Belki sinirli bir haline rastladın. Tokat atmadı ya? Atsa ne olacak? Öbür yüzünü dönsene aslanım. Bir de o yanakta şaklasın tokadı. Sen onun kalbini kırıp, onu trenden fırlatıp günaha girmeye Utanmıyor musun? Git, lanet şeytan. Köpek nefsini yenemeyen Osman ÜÇER’i rahat bırak. Adamı gönlünü kırıp da, kıldığın bütün namazları boşa gidereceksin?

Anan aşağı baban yukarı hem konuşmaları dinliyorum, hem de yediğim fırçayı hazmetmeye çalışıyorum. Kendi mantığıma ağ ören nefsimin düşmanı olmam lazım ya? Bizim beyin Alicigil ocağına döndü. Kalkıp bir gezineyim de belki bir çıkış yolu bulurum dedim.
*****************

A. VEHBİ ECER’İN MEHMET AKİF YAZISI BU BÖLÜMÜN SONUNDADIR.

Yan kompartumanın koridor penceresine açıp sessiz sessiz etrafı seyrediyorum. At alıp eşek satan beynim uyuşmaya başladı. Bir ara üç kompartuman ötesi kapı açıldı. Bir genç siyah sakallı bir genç çıktı. Düşünüyorum. Derdimi şu ardamla paylaşsam, rahatlar mıyım? Ya modern gençlerden biriyse. Sakalı modernse. Bana akıl vermek bir yana, kışkırtacak bir söz söylerse?. Hadi diyelim, modern genç değil de, aşırı dindarsa. Adamın üstüne beni kışkırtırsa. Gel oğlum kendin karar ver. Bu meseleyi hallet.

Ben Aziz Nesin’i davası sebebiyle sevmezdim. O’nun yerine Muzaffer İzgü’nün hiçbir yazısını kaçırmazdım. Şu anlattıklamın İzgülük macera olduğunu iyi biliyorum. Ama, gerçek yaşanan olayları tadıyla anlatacaksın ki, mesele belirsin.

Bir ara, adam bana dönünce yanına yaklaşıp sordum.

-         -         Arkadaş. Şu kompartumana girerken şöyle şöyle oldu. Adam gayet çirkince beni payladı. Ne yapmam lazım.?

-         -         Dinsize haddini bildireceksin.O selamünaleykümden gıcık kapmıştır. Çorabın yeni, mestin yeni olduğuna göre, bir koku değil, bir gıcık kapma sonucu hücum etmiş. Payla namuzsuzu.

Susarak geri geri geldim. Eyvah! Bizim Adıyaman, Menzil dersleri boşa gidiyor. Bu adamın ne biçim sakalı var? Hiç mi tasavvuf tahsil etmemiş.? Bunca yıllık emeğim ne olacak? Yarabbi sen bilirsin? Sonra adam honnuğuna girdi. Ben karar aldım. Bu meseleye kimseyi katmayacağım. Eğer ben menzil talebesiysem, bu adama çatmayacağım. Ama, yeni bir hücumu olur da sabredemezsem diye, kompartuman ışıkları sönünceye kadar ayakta kalayım. (Tren lokantası aklıma mı gelmedi, yoksa o lüksü o zaman tanımadım mı bilmiyorum, saatlerce dışarıyı seyredip dışarıda kaldım. Arada üşüdüğümde camı kapatıyordum.

Saat on iki civarında bir arkadaş kompartumandan çıktı ve bana:

-         -         Kardeş, yatacağız. Girer misin?

-         -         Ben sessizce yerime girerim. Belki de yatmayacağım. Siz buyurun merak etmeyin rahatsız olmazsınız dedim. Siz buyurun rahatınıza bakın.

Adam: (Mutlaka çattık!) demiştir. Beşuş (gülümseyen) bir çehreyle kapıyı örttü. Ayaklarımda derman kalmayınca saat bir sıralarında sessizce yatayım dedim. Tefekkür içindeyim ya? Bir saat kadar daha aynı minvali muhafaza ettim. Tren Eski şehir’e geldi.

-         -         Şükür Yarabbi! Adam, kendisi için böyle davrandığımı iyi biliyor. Korka korka yanımdan sessizce inip gitti.

-         -         Eh artık benim de yerime uzanmam gerekir. O gün bu gündür, meraktayım. Davranışlardan hangisini seçsem iki dünyada yüzüm ak olurdu?

Kararsızlığım devam ediyor. Anında karar vermeyi seven adamın, bu başarısızlığı olsa olsa, iki dünya da yüz aklığını isteme gibi bir meselesi olduğundan olsa gerek.

Meseleye dön. M. Akif ’e dön diyeceksiniz. İyi de bir çok meseleyi böyle eleştirirsek, konular aydınlığa kavuşuyor. Dün, selam yüzünden bu başıma geliyor. Bu gün de dostuma, arkadaşıma (Günaydın!) deyince başıma bu geliyor. Öyleyse, devam be. Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın. Askerlik hariç, (Üç gün oda hapsim var), hiç hapse girmedim. Ölçüyü kaçırmadan toplum meselelerinde duyarlı olmak en iyisi sanırım.

Herkese dişlerini ömür boyu göstererek, Allah için hayatında bir defa sinirlenmeyen sahte şeriatçı olmaktansa, beynelmilel derneklerden yarar umup, gülümsemeyi süs köpekliği haline getirmek varsa, biz kendi yorumumuzda ıstırabı sonuna kadar çekelim. Ama şu gerçek her zaman sırıtsın:

-         -         Hayatımız boyunca gerçeği aradık. Batıl işlerde ısrar etmedik. Haksız yere kalp kırmamaya çalıştık. Günlük ilişkilerde, tavır sergilemelerde, borçlu değil, alacaklı durumundayız. Kul hakkı dersen katar katar. Sacın üstünde on beş senem olduğunu biliyorum. Büyük günahlardan kaçmak istiyoruz, yapamıyoruz. Allah kendisi bilir. Ama, yine sanıyorum ki, dünya zaman ölçülerine göre, cehennem de geçecek sürem onbeş seneyi geçmez. Sonunda mutlaka Cennete postalayacaklardır. İyi de bir bardak sıcak suyu beynime dökemezsen, on beş sene sacın üstünde ne halt edeceğim?. İnşallah bayılmaya müsaade vardır. O zaman acı duymayız.

Bütün bu anlattıklarım gerçeğe ulaşmak için, adam olabilmek için bir at arabası derecesinde mücadele ettik. :ilmem işe yarar, dişe değer bir mücadelemiz oldu mu? Günün birinde tıraşımız önümüze döküldüğünde anlayabileceğiz sanırım.

M. Akif,  benim tanıdığım en büyük inkılapçıdır. Şapka mapka meselesi bazı kanunların kaldırılmasından sonra tarafımdan gereği şekilde izah edilecektir. Her ne kadar Kastamonu’lu vekil bu meseleye ılıman yaklaştıysa da daha kalkması gereken kanunlar vardır. O zaman daha çakı ve seçik beyanlarda bulunuruz. Bu Cumhuriyeti bize emanet eden, Atatürk ve arkadaşları Cennet mekanları olsun inşallah. Varsa günahlarının affını diliyorum.

Yazının ortalarına gelirken, eksik bir husus bıraktıksa da, hemen konuya girmeli. Konuya girmek içinde Akif’nin söz konusu şiirini yazmam gerekir:

 

MÜSLÜMANLIK NERDE BİZDEN GEÇMİŞ İNSANLIK BİLE

 

Bazı satırlar çok koyu Osmanlıca olunca yakın anlamını parağraf içinde vereceğim, siz şiiri bir başkasına okurken parağraf içlerini okumayın. Açıklama gereği olursa okuyun.)

 

 

Müslümanlık nerde, bizden geçmiş insanlık bile...

Alem aldatmaksa maksat, aldanan yok, nafile!

Kaç hakiki Müslüman gördümse: Hep Makberde’dir; “mezardalar”

Müslümanlık bilmem amma, galiba göklerdedir!

İstemem dursun o payansız  mefahir bir yana...

(Geçmiş meziyetleriyle öğünmeyin)

Gösterin ecdada az çok benzeyen bir kan bana!

İsterim sizlerde görmek ırkınızdan yadigar!

Çok değil ancak! Necip evlada layık tek şiar.

Varsa şayet, söyleyin bir parçacık insafınız:

Böyle kansız mıydı –haşa-kahraman eslafınız ? (Önce bulunanlar, geçmişler)

Böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdasına?

Benzeyip şirazesiz bir mushafın eczasına,

(Bir kitabın ölçüsüz yapraklarına, formasına)

Hiç görülmüş müydü olsun kayd-ı vahdet tarumar?

(Birlik bağının tarumar olduğu hiç görülmüş müydü?)

Böyle olmuş muydu millet can evinden rahnedar? (Yıkılmış, bozulmuş)

Böyle açlıktan boğazlar mıydı kardeş kardeşi?

Böyle adet miydi, bi- perva, (Pervasız) yemek insan leşi?

Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan!

Hey sıkılmaz ağlamazsan, bari gülmekten utan!

“His” denen devletliden olsaydı halkın behresi: (Nasibi, payı)

Payitahtından taşmazdı bu gün sarhoş na’resi!

 

Kurt uzaklardan bakar! Dalgın görürmüş merkebi,

Saldırırmış ansızın yaydan boşanmış ok gibi.

Lakin aşk olsun ki aldırmaz da otlarmış eşek,

Sanki tavşanmış gelen, yahut kılıksız köstebek!

Kar sayarmış bir tutam ot fazla olsun diye...

Hasmı, derken, çullanmışlar yutmadan son lokmayı!..

Bir hakikattir bu, şaşmaz, bildiğin üsluba sok:

Halimiz merkeple kurdun aynı, asla farkı yok.

Burnumuzdan tuttu düşman, biz boğaz kaydındayız!

Bir bakın: Hala mı hala ihtiras ardındayız!

Saygısızlık elverir... Bir parça olsun arlanın:

Vakit çoktan geldi, hem geçmektedir arlanmanın!

 

Davranın haykırmadan nakuus-i izmihlaliniz...(Tehlike çanı)

Öyle bir buhrana sapmıştır ki, zira haliniz:

Zevke dalmak şöyle dursun, vaktiniz yok mateme!

Davranın, zira gülünç olduk bütün bir aleme,

Bekleşirken gökte yüz binlerce ervah (ruhlar), intikam;

Yerde kalmış, naşa benzer kavm için durmak haram!

Kahraman ecdadımızdan sizde bir kan yok mudur?

Yoksa: İstikbalinizden korkulur, pek korkulur!

 

Şimdi Allah için söyleyin. Bu şiir Akif tarafından  26 haziran 1913 de yazılmış. O zamanın toplumunu düşünün. Hazreti Adem’in nesli her zaman aynı demek ki. 1913 lerde nasıl adamlar varmış ki Akif bu şiiri yazmış. Şimdi aynı adamlar yok mu? Aşk olsun bu topluma!.

 

Akif’e gerici diyebilmek için insanın fikir namussuzu olması gerekir. Şimdilik bu kadar birkaç ay içinde hazır bulunan Akif yazısından kaç satır aktaracağımı şu anda bilemiyorum.

 

(Devamı var)

MEHMET AKİF TARİKATÇI MIYDI?

 

YRD.DOÇENT DR. AHMET VEHBİ ECER

E.Ü.EMEKLİ ÖĞRETİM ÜYESİ

((Bu makaleyi sitemizde neden yayınlıyorum? Cevapları: 1- Çocukluğumdan beri bütün dini bilgilerin önemli bir kısmında hakem olarak A.Vehbi ECER’i bildim. Bu bakımdan ona ait her hangi bir makale, benim için çok değerlidir ve mutlaka okunması gerekir. 2- Mehmet Akif konusunda biz ilk, orta ve lisede okurken öğretim camiası çok büyük ihanetler etmiştir. D.P. hükümeti zamanında bile O’nun sanatının Fikret kadar olmadığı, bir bakıma gerici olduğunu (öğretmenlerimizden cahilleri söylerdi.) Halbuki anladım ki, Fikret cumhuriyet tarihimizin bütün yazarlarından daha inkilapçıdır. Var mı bildiğiniz ki sonradan adını devrimci koydunuz,. Bu yanlış bir tabirdir.. Devrim Fransızca Deviasyon demektir. Yıkıcılıktan başka bir özelliği yoktur. Mevcudu yıkar. Yerine bir şey ikame etmez. Hele sürekli devrim diye tarif ettikleri tamamen anarşizmdir. Devamlı yıkar. Olumluyu ikame söz konusu değildir. Halbuki inkılap, yıkar ama yerine müspeti, olumluyu getirir. İşte Akif, Atatürk’ten sonra bana göre Cumhuriyet tarihimizin en büyük inkılapçısıdır. İngiliz’e bağlı kimseler bu yalanı uydurmuşlar ve Akif’i gerici gibi takdim etmişlerdir bir nesle. Aşağıdaki yazıyı okuyunca bunun (Akif’in inkılapçılığının) ne kadar doğru olduğunu, Akif’in bulunmaz inkılapçı-ilerici olduğunu anlayacaksınız. 3- Akif için 10 ciltlik eseri tekrar okuduğumda aklım durdu. Bu derece büyük yazar ve şair az gelir. Bu derece de büyük insan az gelir. Vatanı ve milletini, dinini onun gibi sevene ben rastlamadım. Allah rahmet eylesin mekanı Cennet olsun. Tarih onda. Töre onda. Sosyal adalet onda, Sanat onda.. Bütün olumlu değerler onda. Vehbi Ağabeyime teşekkür ediyorum. Bilimsel makalesiyle bu teze deliller getirmiştir ki. Kabul etmemek imkansız. Tevfik Fikret’i severim. Ama Akif‘in eline hiçbir konuda su dökemez. Akif bir dahidir. Adına fakülte kurulması gerekir. Akif Cumhuriyetin en dipteki, en esaslı taşıdır. Dayanağımızdır. O’nu bilmeden hiçbir şey olmaz. Yobazların baş düşmanıdır. Bunun için bundan yirmi sene önce şunu yaydılar: - Akif, Yok musun Yarabbi? demiştir. Küfürdedir. Bunu bir kısım üniversite gençliğine bile kabul ettirdiler. Allahsız ve kitapsızlar Halık ile mahluk arasındaki sevgiyi, sorguyu anlamadıkları için değil, İngiliz’in emrinde uşaklar olduğu için, oldukları için, böyle şeyler uydurdular. Moskova’ya, Stalin’e tapan serserileri ezberlettiler. Akif’i unutturdular. Bir aile reisi ((Türk’e ve İslam’a bağlı yaşayacağım, neslimi bu açıdan geliştireceğim!)) diyorsa, Kur’an kitabı’nının yanında Safahat’ı duvara asacak, her gün belli bölümlerini çocuklarına okuyacak ve okutturacaktır. Safahatı bilmeden milliyetçi muhafazakar olunmaz. OLUNURSA ŞİMDİKİLERİN ÖNEMLİ BİR KISMI  GİBİ; HIRSIZ, ŞEREFSİZ, DEJENERE TİPLER OLURLAR. 4- Mezardan babam kalksa, aşağıdaki uzun makaleyi daktilo etmek kudretini kendimde bulamazdım. Günümüzde disket, siğdi (Okunuş), hele hele sitelerden boyayıp alma varken bu eziyete katlanmak çok güç. Ama, makaleyi Kayseri Türk Ocağı gazetesinde okudum. Baktım, defalarca gazetelere Akif için yazdığımda, bu sitede özel Akif sitesinde bahsettiğim konulara ışık tuttuğunu gördüm.Öyleyse ölsem bu yazarak aktarmayı yapacaktım. İnşallah bu gazetede ilerde bir site sahibi olacaktır. Aktarma işi kolaylaşacaktır.  5- Ben, 1980’den önceki korkunç haksızlığın etkisiyle, araştırmacı ruhumla, tarikati öğrenmiş, (kısmen), yaşamış, sonra elime yüzüme bulaştırınca uzak kalmış biriyim. Aleyhinde değilim. Ancak, anlamış ve karara varmış da değilim. Mevlanalar, Yunuslar, Haci Bektaşı Veliler söz konusuyken, günümüzdekilere bile izah getirmek şu anda ne mümkün?  Bu açıdan yorum yapmıyorum. Yaptığım ve dediğim şudur: Akif, Türk Tarihi’nin büyük düşünürlerinden, şairlerinden, dava adamlarından, en irilerinden biridir. Onu bilmemek, bir şey bilme yolunda yaya kalmaktır. Bu girişim yazının sahibini bağlamaz. Ben hoşgörüsüne sığınarak ek yaptım. Çünkü bu söylediklerim açısından okunursa, Akif daha iyi anlaşılacaktır. Bir abidedir. Bir anıttır. Dahidir.)))

************

*****

Vehbi Ağabeyimin yazısı:

Büyük insanların, dahilerin dostu ve benimseyenleri çok olur.O’nu kendi düşünce ve yaşayışlarına destek olarak kullanmak isterler. O’nu karizmasından, otoritesinden yararlanarak kendi fikirlerine güç kazandırmak için dayanak yaparlar. İstiklal marşı şairimiz Mehmet Akif ERSOY’da bunlardan biridir.

Bu büyük şairi bazı şeriatçılar, Ulus devlet karşıtları, milliyetçilik karşıtları, şovenistler, (ırkçılar)…Kendilerinden saymışlardır. O’nun ölümsüz eseri SAFAHAT mistik (Tavavvufi) bir eser, Mehmet Akif bir tarikatçı mıdır? Büyüme, yetişme ve kendini bulma sürecinde tarikat eğitimi görmüş müdür? Bazılarının zannettiği gibi şiirleri ve safahatı tasavvufi (Mistik) temalar taşıyor mu? Burada tartışmak istiyorum.

Önce kısaca tarikatın ne olduğuna bakalım. Tarikat sözlük anlamı olarak yol demektir.  Terim olarak tarikat, dinin ana kaynaklarına ek olarak keşif, ilham ve sezgi gibi tamamen subjektif bilgi kaynaklarıyla  tasavvufi (mistik) bilgi kaynaklarına dayanan tasavvufi düşünce yaşayışın kurumlaşmış şeklidir.

Tasavvufa (MİSTİSİZM) veya (GİZEMCİLİK) de denmektedir. Tasavvufi hareket ve oluşumlar tarihimizde en çok sosyal bunalım dönemlerinde gelişmiştir.

Tarih içinde Türk kimliğinin ve varlığının korunmasında tarikatlerin rolleri de olmuştur. (Fazla bilgi için bk.Ü.Günay –A.V.ECER; Toplumsal Değişme, tasavvuf ve tarikatlar ve Türkiye Kayseri 1999) Ancak tarikatler çoğu zaman toplum içinde tehlike halini almıştır. Çünkü tarikat eğitiminde zühd “Çile” hayatı vardır. Zühd, dünya nimetlerinden uzaklaşma çalışma ve gayreti bırakarak, dünyadan el-etek çekmeyi,uzlete çekilmeyi gerektirir.

Sofilere göre, yaratılmış şeylerin varlığı, Yaratıcı’nın varlığından başka bir şey değildir. Kainat, Tanrı’nın aynası hükmünde olduğu için varlıkların hepsi eylemlerinde kişisel iradeye sahip değildir.  İnsan Tanrı’nın suretinin tam yansıması (tecellisi) dir.

Bu sebeple insan, Tanrı’yı ve hakikati  nefsinde, kalbinde, içinde, kendinde aramalıdır. İlmin, bilginin kaynağı kitaplar değil, keşif, ilham, müşahade ve sezgidir. Mürid olarak bir şeyhe bağlanmak suretiyle tarikata girilir, şeyhin emirleri yerine  getirilerek ruhani olgunluğa erişilir.

Allah’a yaklaşılır. Böylesine anlayışları sebebiyle tarih boyunca İslam İlahiyat  (teoloji, kelam) bilginleri tasavvuf ve tarikatlara sempatiyle bakmamışlardır. Bunların başında Türk Din bilginlerinden  Muhammet Maturidi gelir. O, Kitabüt Tevhid adlı eserinde akli ve mantıki delillere daha çok ağırlık vermiş, kişilere gelen ilham ve sezgi, (içe doğma) gibi delillerle kuşku götürmez biçimde kesin olduğuna inanılan bilgilere soğuk bakmıştır.

1873 yılında doğan Mehmet Akif ilk öğrenimini mahalle mektebinde ve Emin Buhari ilk mektebinde bitirdikten sonra, sırasıyla Fatih Merkez Rüştiyesi’ne ve Mülki idadisine devam etti. Dha sonra Mülkiye Baytar Mektebini de yatılı olarak okudu ve bitirdi. (1893)

Arapça ve Farsça’yı Fatih Camii imamlarından ve babasından öğrendi. Babası Fatih dersiamlarındandı. Fransızca’yı Baytar mektebinde öğrenen Mehmet Akif hayata baytar olarak atıldı. Ziraat nezaretinde(Tarım bakanlığı) çeşitli yerleri dolaşarak görevler yaptı. 1908’den sonra İstanbul Darülfününün edebiyat bölümünde müderrislik görevini kabul etti. Sırat-ı Müstakim ve Sebilü’r reşad dergilerinde şiirler, makaleler ve tercümeler yayınladı. Fatih, Süleymaniye ve Beyazıt camilerinde konuşmalar (vaazlar) yaptı.

12 mart 1921 tarihinde yazdığı İstiklal marşı Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi. Milletvekili oldu. 27 aralık 1936 tarihinde vefat etti. (Orhan F.Köprülü, Türk Klasikleri, İstanbul 1976, V, 250)

Görüldüğü gibi Mehmet Akif bir tarikat eğitimi almamıştır. Bu konuda araştırmayı yapan İzmir İlahiyat Fakültesi Tasavvuf tarihi profösörlerinden sayın Mehmet demirci, Yahya Kemal ve Mehmet Akif’te tasavvuf (İzmir, 1993) adlı eserinde verdiği bilgilere göre Akif’in babası Nakşi Şeyhlerinden Hacı Feyzullah Efendi’nin müritlerinden idi. Ama Akif’e tasavvuf ve Tarikat terbiyesi ve telkininde bulunmamıştır. (s.73-75)

Akif hakkında kitap yazan Mithat cemalin de “Akif, Tekke Müslüman’ı değil, cami Müslümanı’dır. Onda Cezbeden ziyade secde vardır.) Dediği nakledilir. S.72)

Mehmet Akif, daha sonraları ((Modernist İslamcılar)) diye  anılacak olan  bir akımın hayranı ve mensubu oldu. Celattin Efgani’nin etkisi altına aldığı  Muhammet Abduh’un akılcı, hoş görülü, cesaretli bir atılım yaptı. İslam dünyası’nın geri kalma sebeplerinin  dini yanlış anlama, dine giren ve toplumu uyuşukluğa, tembelliğe yönlendirilen  bid’atlar, dine yakıştırılan eklemeler  olduğunu ilan etti.  Çıkar yolun dinin saf şekliyle  yeniden canlandırılması olduğunu  söyledi.

Taklidin reddedilmesini aklın dini konularda uygulanmasını gündeme getirdi.  DOĞRU ANLAŞILDIĞI TAKDİRDE İLİM İLME DİNİN HİÇ BİR ZAMAN ÇELİŞKİYE ANLAŞMAZLIĞA DÜŞMEYECEĞİ fikrini ileri sürdü.

Muhammed Abduh’u aynı yolda Muhammet reşit Rıza (1865-1935) izledi. Erciyes Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsünde doktora tezi olarak Sosylojik açıdan Türkiye’de İslam ve Modernleşme konusunu işleyen Dr. Abdullah Alperen’in tespitine göre Reşit rıza tarikatçılığın din için tehlike olmasının yanında toplum içinde bir zayıflık olduğu kanaatindedir. (Adana, 2003,197)

Reşit rıza’ya göre “Sufiler dünyadaki görevlerini ihmal ediyorlar; değeri olmayan şeyler üzerinde çalışıyorlar ve İslam’ı güç ve hareket olarak değil de, pasif bir itaat şeklinde öğreterek ümmetin dini ve ahlaki yapısını zaafa uğratıyorlar…)

Hendi Laost’un “ Tarikat bid’atlarına fevkalade karşı olan bir anlayış” da olduğunu belirtti. (Bk.A.Vehbi ECER, Tarihte ve Vehhabi Hareketi ve Etkileri, Ankara, 2001, 218) Reşit rığza’yı M.Ferit Vecdi, Mustafa Abrurrazık (Öl.1947), Emin Kasım (1865-1908) gibileri izledi. Mehmet Akif bu kişilerin özellikle Abduh’un büyük ölçüde etkisi altındadır. Bunlar tasavvufa, tarikat ve şeflik sistemine karşıdırlar. Akif, Efgani ve Abduh’a hayranlığını saklamaz. Safahatında onları andığı gibi Abduh’dan da bir çok makaleyi tercüme ederek, sırat-ı Müstakim ve Sebülürreşat dergilerinde yayınladı). O, Cemalettin Efgani’yi öven ve savunan makaleler de yazmıştır. (Bk.Alperen, 149-151)

Bir vesileyle hayranı olduğu Efgani ve Abduh)’u şöyle konuşturur:

“Mısır’ın en muhteşem üsztadı Muhammet Abduh

Konuşurken neye dair ise Cemalettin’le;

Derki, tilmizine Efganlı:

-         Muhammed dinle!

İnkılap istiyorum, başka değil,hem çabucak.

Öne bizler düşüp İslam’ı da kaldırmazsak, nazariyat ile bir şeyler olur zannetme!..”

Akif     , Müslümanlar’ın uyanmasını, okumasını, çalışmasını ve fakirlikten, cahillikten, ezilmişlikten kurtulmasını ister. Uzlet O’nun için çare ve yol değil, uyanmak , çalışmak gerekir. Bir şiirinde der ki:

“Yıllarca, asırlarca uykudan artık,

Silkin de muhitindeki zulmetleri yak yık!

Bir baksana, gökler uyanık, yer uyanıktır;

Dünya uyanıkken uyumak maskaralıktır!”

 

Akif, mensup olduğu modernist İslamcılarda olduğu gibi dinin arındırılması yanında toplumun bilgilenmesi, cahillikten kurtulması, çalışması ve dinamizm kazanmasını ister. İlim ve fende batı’dan yararlanmak, akla ve fenne (Fenden maksat fizik, kimya, matematik ve biyoloji anlaşılır) Değer vermek gerektiğini inanır ve şöyle haykırır:

-         (Eyvah! Bu zilletlere sensin yine illet!

Ey dert’i cehalet sana düşmekle bu millet..

Bir hak getirdin ki: Ne din kaldı ne namus.)

 

Cahilliğin düşmanı olmak gerektiğine inanan Akif ondan, yani cahillik denen yüz karasından kurtulmayı önerir:

Olmaz ya.. Tabii… Biri insan biri hayvan!

Öyle ise cehalet denilen yüz karasından

Kurtulmaya azmetmeli baştan başa millet!...

 

Mehmet Akif şuursuz taklitçiliğe karşıdır. Ama, ona göre fen ve teknik nerede bulunursa alınmalı. Çünkü bu ilimlerin ve sanatın dini ve milleti yoktur. O bu fikrini şöyle anlatır:

 

Alınız ilmini Garb’ın, alınız sanatını

Veriniz hem de mesainize son süratini

Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız;

Çünkü milliyeti yok sanatın, ilmin,yalnız.

 

Prof. Dr. Mehmet demirci anılan eserinde:

 

Mehmet Akif, her hangi bir tarikat mensubu olmayıp, kamil bir müminin yaptıkları dışında sufiyane ve zahidane bir hayat yaşamış değildir. Der.(s.74)

Zamanında tasavvuf ve tarikat perdesi arkasında işlenen günahları ve rezaleti görmüş, dinin zahirini terk eden bu insanları tenkit etmiştir:

 

Sürdüler, Türk’e tasavvuf diye bir şırayı,

Muttasıl hakikat kokuyor şimdi Sıtkı dayı

Bu cihan boş, yalnız rakı hak, bir de şarap…

Kıble tezgah başı, meyhanevi oğlan mihrap…

Gönül incitmede keyfin neyi isterse de becer

Urefa mesleği!Ala, hem ucuz hem de şeker…

 

Görüldügü gibi dünyayı ve dünya işlerini önemsemeyip, uzleti çekilmeyi, çalışmaktan uzaklaşmayı prensip ve iradesini şeyhe teslim etmeyi kabul etmeyen Mehmet Akif dünya’ya bilime, teknolojiye, dine, vatan ve millet mefhumlarına bağlı bir kimsedir.

Müslümanlar’ın halkın uyanmasını, ülkenin bayındır hale gelmesini ister ve (Bize lazım iki şey var, biri mektep biri yol) der.Çağdaş ilimleri gençlere öğretmek gerektiğini, (Evet, ulumunu, ilimlerini) asrın şebaba (gençlere) öğretelim mısraı ile ifade eder.

Mehmet Akif tasavvuf ve tarikat mensubu olmamakla birlikte onlarla ilgili bilgilere sahiptir. Şiirlerinde elbette tasavvuf izleri vardır. İnsan-ı Kamil’den, kalp temizliğinden bahseder. Prof. Dr. Mehmet Demirci Efe’nin de Mehmet Akif için (Nesirlerinde pek görülmemekle beraber, şiirlerinde belli ölçüde tasavvuf izlerine rastlanmaktadır) ifadesini kullanır. Bir tarikat hayatı yaşamadığını, zahitlik anlayışında karşısında olduğunu vurgular. S.81

Sonuç olarak, Mehmet Akif tarikat eğitimi görmemiş, mürit yaşayışı içinde olmamış, bir tarikata girmemiş, zamanındaki tarikat ve tasavvuf uygulamalarına da, soğuk davranmıştır.

Önemli not: Bu yazı Sayın M. İlyas Subaşı’nın Erciyes dergisi’nde (Sayı: 320, ağustos 2004) yayınladığı “Safahat, Türk Milleti’nin Mistik yorumudur.) Adlı makalesine cevap değildir. Yazarın bu makalede mistik kelimesi dindarlık anlamını yüklemiş olduğu anlaşılmaktadır.

---------------------------------------

AKİF MİLLİ VE MANEVİ DEĞERLERİMİZİN TEMEL ŞAİRİDİR

Bir takım devrim yobazları M.Akif’e vurmak için Tevfik Fikret’i kullanırlar. Hani mahsus.. Hani mesele çıksın diye. Hani ille de bölücülük yapsınlar diye. Mehmet Akif memleketimiz için ayrı bir değer ifade eder, Tevfik Fikret ay