NİHAL ATSIZ KÖŞESİ

Türk Kızı

Pınar başına geldi
Bir elinde güğümü;
Çattı yay kaşlarını
Görünce güldüğümü,
Bağlamıştı gönlümü
Saçlarının düğümü.
Bilmiyordum bu örgü
Acaba bir büğü mü?

Sordum: Nerdedir yerin?
Nedir senin değerin?
Yedi kıral vurulmuş,
Ne bu ceylan gözlerin?
Hangisine varırsın
Bu yedi ünlü erin?
Şöyle dedi bakarak
Göklere derin derin:

Kıralların taçları
Beni bağlar büğü mü?
Orduları açamaz
Gönlümdeki düğümü.
Saraylarda süremem
Dağlarda sürdüğümü.
Bin cihana değişmem
Şu öksüz Türklüğümü...

Hüseyin Nihal Atsız

 

 

PROF,DR.NEDİM ÜNAL DİYOR Kİ:

 

Atsız'ın bu muhteşem yazıyıyı elli yıl önce yazdığını düşünerek okuduğumuzda o'nun tarihciliğinin,idrakinin ne kadar yüksek olduğu daha iyi ortaya çıkar.Göksultan'ı her dem yeniden okumak,yeniden keşfetmek lazım.

 

ABDÜLHAMİD HAN ( = GÖKSULTAN )


Toplumun en büyük haksızlığa uğramış tarihî şahsiyetlerinden biri, II. Abdülhamid’dir. Kendisinden önceki devirlerin ağır yükünü omuzlarında taşıyan, en güvenebileceği adamların ihanetine uğrayan ve dağılmak üzere olan içi dışı düşman dolu bir imparatorluğu 33 yıl sırf zekâ ve hamiyeti ile ayakta tutan bu büyük padişahı katil, kanlı, müstebit, kızıl sultan, cahil ve korkak olarak tanıtılmış, daima aleyhinde işleyen bu propagandanın tesiriyle de böyle tanınmış talihsiz bir insandır.

Daha ilkokul sıralarında belirli bir propagandanın tesirinde kalmaya başlayarak, yaşları ilerledikçe aynı telkinler ile büyütülen nesillerin, o propagandanın yalanlarını bir gerçek gibi benimsemelerinden tabiî ne olabilir?

Öğren yavrum ki On Temmuz bayramların en büyüğü,
Esir millet böyle bir gün zincirini kırdı, söktü.
Ondan evvel geçen günler, bilsen ne siyahtı.
Milletin her iyiliğini düşünecek padişahtı;
Halbuki o zaman sultan,insan değil, canavardı,
Canlar yakar, kan dökerdi, millet ondan pek bîzârdı!

gibi saçmalar, kim bilir hangi kırılası kalemlerle yazılarak okuma kitaplarına geçiyor, körpe beyinlere Sultan Hamîd düşmanlığı aşılıyordu.

Bu düşmanlığı aşılayanlar ilkönce İttihatçılar, yâni hürriyet kahramanları (!) yâni Sultan Abdülhamid’in 33 yıl ayakta tuttuğu imparatorluğu 10 yılda dağıttıktan sonra memleketten kaçan kişilerdi. İttihatçılardan sonra da Ermeniler, Rumlar, Yahudilerdi. Yâni, yabancıları işe karıştırarak Türkiye’yi batırmak için Osmanlı Bankası’nı basan, Anadolu’da kargaşalık çıkaran ve Avrupa’nın gık demesine meydan vermeden Sultan Abdülhamid tarafından tepelenen Ermeniler; yani Balkanlara saldırıp karışıklık çıkarmak ve yine yabancıların da işe karışması ile Türkiye’yi parçalamak isterken Sultan Hamid tarafından 1897’de tepelenen Yunanlılar( ve bizdeki adı ile Rumlar ); ve Filistin’de bir Yahudistan kurmak teşebbüsleri Sultan Hamid tarafından önlenen Yahudi’lerdi.

Sultan Hamid, bin türlü siyasî tertiple bu azınlıkların azgınlıklarını yere sererken, onlarla birleşerek padişahı tahtından indiren kabadayılar:
Türk, Musevi, Rum, Ermeni,
Gördük bu rûzrûşeni!

şarkısının, bu unutulmaz ahmaklık ve ihanet bestesini söyleyerek meydanları çınlatıyor, Birinci Dünya Savaşı ile mütarekesine kadar Musevi, Rum, Ermeni vatandaşların nasıl bir “rûzrûşeni” beklediklerini anlamamak gibi bir alıklıkla bir imparatorluğu idare ettiklerini sanıyorlardı.

Sultan Hamid’i iyice anlamak için tahta çıktığı zamanı iyi bilmek lâzımdır. Sultan Aziz’in son zamanlardaki çöküntü sırasında, memleketi yürütmek için beliren iki akımdan libaralizmi V.Murat, muhafazakârlığı II.Abdülhamid temsil ediyordu. Liberaller, İngiltere ve Fransa’ya bakarak parlamento ile her şeyin düzeleceğine inanıyor, muhafakârlar, 30 milyonluk imparatorlukta 10 milyon Türk’ün hâkimiyetini sağlamak içim mutlak idareye lüzum görüyordu. Masonlar, Sultan Murad’ı da mason yapmışlardı. Gerçek yüzünü Sultan Murad’a göstermeyen masonluğun arkasında ise Yahudilik ve Avrupa emperyalizmi vardı.

İlk Meşrutiyet Meclisindeki Hıristiyan mebuslar, Türkiye’nin biran önce parçalanması için Ruslar ile savaşa şiddetle taraftar olmuşlardı. Ve gerçekten de neredeyse imparatorluk dağılacaktı. Sultan Hamid, bunu gördükten sonra, meşrutiyeti devam ettirseydi, elbette ki yanlış bir iş yapmış olurdu. Müslüman olmayan mebuslarla birlikte, dışardan körüklenen Arap ve Arnavut milliyetçiliklerine de set çekmek üzere Meclisi kapatması, Sultan Hamid’in en büyük başarısı ve hizmetidir. Bu meclis kapatılmasaydı ne olacaktı? 8 milyon Hırıstiyan ve 12 milyon Müslüman yabancıya karşı, kültür seviyesi hepsinden geri 10 milyon Türkle bu devlet nasıl tutulacaktı? Demokrasi bir çoğunluk rejimi olduğuna göre, Türklerden çok olan Araplar, meselâ, resmi dilin Arapça olmasını teklif etseler ve Arnavutları da yanlarına alsalar, sonuç ne olacaktı? Bütün Türk olmayanlar birleşerek Osmanlı İmparatorluğunun Avusturya-Macaristan gibi federatif bir devlet olmasını isteseler, bunun, nasıl önüne geçilecekti? Karışmak için fırsat gözleyen Avrupa devletlerini kışkırtmak üzere demokratik nümayişler yapılsa, bu ne ile önlenebilecekti?

İşte Sultan Hamid, Meclisi kapatarak bütün bu tehlikeleri önledi ve tahtından indirilmeseydi daha da önleyecekti.

Fakat onun hizmeti bu kadar da değildi. 1877-1878 savaşından yenilerek çıkan Osmanlı ordusunu, o zamanın en mükemmel silâhları ile, meselâ mavzer tüfekleriyle silâhlandırdı. Denizci devletlerin ve Rusların denizden yapmaları mümkün taarruzlara karşı, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını tahkim etti. Ve, Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizlerle Fransızların 18 Mart 1915 saldırıları bu istihkâmlarla durduruldu.

Mükemmel kurmaylar yetiştirdi. 1914-1918 savaşı ile İstiklâl Savaşı’nı bunlar idare ettiler. Sultan Aziz’in, Ruslarla çarpışıp Kırım’ı kurtarmak için hazırladığı donanma, denizcilik tekniğinin değişmesi karşısında değerini kaybetmişti. 8-10 mil giden gemilerle artık iş görülemezdi. Bunları kadro dışı ederek iki zırhlı ile iki kruvazör aldı. Büyük Osmanlı borçlarının üçte ikisini ödedi. Pek çok okul açıldı. Pek çok yol ve köprü, ayrıca hastahane ve çeşme gibi hayrat yaptırdı. Görülmemiş bir haber alma şebekesi kurdu. Yabancı elçilerden bile casusları vardı. Avrupa’da kuş uçsa haberi oluyor, aleyhimizdeki kararları önceden öğrenerek tedbirini alıyordu. Hilâfeti, Osmanlı Hanedanından almak için Mısır’da kurulan gizli bir derneğin üyelerinden biri Sultan Hamid’in adamlarından biri idi. Balkanlıların mezhep ve milliyet ayrılıklarını körükleyerek birleşmelerine engel olduğu gibi; İngiliz, Alman ve Rusları da birbirine düşürerek aleyhimizde birleşmelerini engelledi.

Bunları yaparken de vezirlerinden, paşalarından kimseye güvenmemekte ne kadar haklı olduğunu zaman göstermiş ve koca vezirler, hiç sıkılmadan, yabancı elçiliklere, konsolosluklara sığınmışlardı.

Çok namuslu ve dindar bir adam olduğu için, asla kan dökmemiştir. Mithat Paşa’yı öldürttüğü hakkındaki söylenti iftiradır. Gerçi o, Mithat Paşa’dan şüphe ediyor, onun Sultan Aziz’i öldürtmüş olduğuna inanıyordu. Fakat, dindar bir insan olarak, kan dökmekten, bütün hayatınca çekinmiş, Mithat Paşa ile arkadaşlarının idam kararlarını müebbet hapse çevirmişti. İsteseydi idam kararını imzalayamaz mı idi? Buna hangi kuvvet engel olabilirdi? Bunu yapmayarak sonra, Talif’te suikasta girişecek kadar az zekâlı mı idi?

Memleketi doğrudan tehdit eden Moskof emperyalizmi ile batıdan tehdit eden Avrupa emperyalizmi ve onun temsilcisi İngiltere’ye karşı devleti savunan Sultan Hamid, ayrıca azınlıklar ve gafil hürriyetçiler ile de uğraşmaya mecbur olmuş, güneyden gelen siyonizme de göğüs germiştir.

Sultan Hamid için Osmanlı İmparatorluğunu, soyumuzun düşmanı Moskoflarla hilâfetin düşmanı İngiltere’ye, devletimizin düşmanları siyonizme ve azınlıklara, rejimin düşmanı hürriyetçilere karşı savunmak meselesi ve vazifesi vardı. Bunun için de, kendisinin devlet başkanı kalması gerekti. Kendisi çekilirse, devletin tutunamayacağı hakkındaki düşüncenin doğruluğu, çok geçmeden gerçekleşmiştir.

Şimdi bu kadar büyük bir dâvânın karşısında, Peyami Safa’nın ileri sürdüğü İsmail Safa’nın sürgün edilmesi gibi hâdiselerin ne ehemmiyeti olabilir? İsmail Safa ne istiyordu? Oğlunun iddiasına göre hürriyet! Yani meşrutiyet, serbest seçim. Yani bir alay Arap, Arnavut, Ermeni, Rum, Bulgar, Yahudi ve Sırp’ın Türkiye’nin kaderi hakkında söz sahibi olması... Şimdi akıl, anlayış, vicdan ve millî şuur sahibi olarak düşünelim: Böyle bir sonuca razı olunabilir mi?

Sultan Hamid, sürgün ettiklerine aylık da bağladığına göre, Anadolu’nun en sağlam havalı yerlerinden biri bulunduğu, ahalisinin dinç ve gürbüz yapısı ile belli olan Sivas’ta İsmail Safa’nın ölmesi Sultan Hamid’in kabahatı mıdır? Verem olan İsmail Safa, İstanbul’da kalsaydı, ölmeyecek miydi?

Babasına karşı beslediği sevgi dolayısıyla, Peyami Safa’nın bazı özel düşünceleri olması tabiîdir. Fakat, her gün binlerce kişiye seslenen bir yazarın, Sultan Hamid gibi büyük bir padişahı, Osmanlı sultanlarının en cahili ve kanlısı diye göstermeye kalkması, doğru mudur?

“Bu dünyada herkes bir çok şeyin cahilidir. Yeter ki kendi işinin cahili olmasın”. Kendi işinin ehli olduğunu bin bir delille isbat etmiş bulunan Sultan Hamid ise asla cahil değildir. Onun bir yüksek okul hattâ lise diploması yoktur. Fakat özel öğretmenlerle hayattan ve içinde yetiştiği büyük ve muhteşem hanedandan çok cevherli şeyler öğrenmişti. Ressam, hattât ve musikişinas idi. Doğu ve batı dillerinden bazılarını biliyordu. Kurduğu çok değerli Yıldız Kütüphanesi, bugün, Üniversite Kütüphanesi’ni de yine o kurdu. Yani Sultan Hamid, Türk kültürüne kütüphane kurarak, pek çok okul açarak ve ilmî eserler yazdırarak hizmet etti.

Onun katil olduğu yalan, kızıl sultan olduğu iftiradır. Avrupalıların ve Ermenilerin yakıştırdığı kızıl sultanlığı benimsemek, onların emellerine hizmet etmek olmaz mı?

Sultan Hamid, kızıl değil, “Gök Sultan”dır. Herkeste bulunması mümkün ufak tefek kusurlarını şişirip erdemlerini inkâr etmekle ne Türk tarihi, ne de Türk milleti bir şey kazanır. İsmail Safa, İngiliz-Boer savaşında, İngilizlerin bu başarısını, onların elçiliklerine giderek tebrik ettiği için, Sultan Hamid tarafından haklı olarak, sürgün edilmiştir. Belki İsmail Safa, o zaman, İngilizlerin nasıl bir Türk ve Müslüman düşmanı olduğunu bilmiyordu. Fakat geniş haber alma imkânları ile her şeyi bilen Sultan Hamid, memleket aydınlarının düşman elçilikleriyle temasına müsaade edemezdi.

Şimdi insafla düşünülsün: Hiçbir sebep yokken, sırf yurtlarındaki elmas madenlerini zaptetmek için, bir avuç Boer’e büyük ordularla saldıran İngiltere’yi tebrik etmek hangi hürriyetçilik anlayışının sonucudur?

O günkü İngiltere’yi Boer’leri yendi diye tebrik etmekle, bugünkü Moskofları Finlere karşı başarılarından dolayı alkışlamak arasında ne fark vardır?

Merhum Gök Sultan Abdülhamid Han, bütün hayatında bir fikir, devleti ayakta tutmak ve hazırlamak için yaşadı. Siyasî dehası ile Avrupa’yı ve Moskof’u oyalıyor, bir yandan da demir yolu ve okul ile Türk milletini kuvvetlendirmeye çalışıyordu.

Sultan Hamid ile onun düşmanları olan hürriyetçileri ölçüştürmek için, yalnız şu noktaya bakmak yeter: Hürriyet kahramanları (!), hürriyeti yok edip yüzlerce masumu astıktan sonra, savaşa soktukları devlet yenilince, hırsızlar gibi kaçtılar. Gök Sultan, bir tek siyasî idam yapmadan, en korkunç siyasî güçlükleri atlatarak 33 yıllık saltanatında devleti ayakta tuttuktan sonra tahtından indirilirken, Moskof çarının Rusya’ya davetini; Selanik’ten Alman gemileriyle İstanbul’a gelirken de Alman İmparatorunun dâvetini reddederek vatanında sürgün ve mahpus gibi yaşamayı tercih etti.

Türkiye dört sınırında yangınlar olan bir ev, Sultan Hamid, o yangınların eve bulaşmaması için hızla koşarak ateşe su serpen, kum döken ve keçe kapatan bir savunucu idi. Bu koşuşmaları sırasında yoluna çıkan bir iki çocuğa çarpıp düşürdüyse, suç onun değildir. Çünkü, yurdun çevresindeki yangınlar göğe yükseliyor ve Gök Sultan, alevleri içeri sokmamak için didiniyordu.

Ve sokmadı da...

Ne diyelim? Durağı cennet olsun...


Ocak Dergisi , 11. Sayı , 11 Mayıs 1956

Nihal Atsız

 

BÜYÜK ATSIZ’A BÜYÜK ZULÜM

YAVUZ BÜLENT BAKİLER

 

BÜYÜK Atsız, Kuran'da da emredildiği gibi, dosdoğru bir adamdı. Ömrünün hiçbir devresinde eğri büğrü olmadı. İki yüzlü yaşamadı. Neye inandıysa onu söyledi. Bu bakımdan, başına gelmedik kalmadı. Belâ yağmurundan kurtulamadı. Zulüm, âdeta gölgesi gibiydi.
İstanbul'da Askeri Tıbbiye'nin 3. sınıfında okurken, Bağdat'lı bir teğmenin, Türkle'e hakaret ettiğine şahit oldu. O küstah adama selâm vermek içinden gelmedi. Teğmen'in şikâyeti üzerine Askeri Tıbbiye'den kovuldu. (1925) Ona askerliğini er olarak yaptırdılar.
İstanbul Üniversitesi'nin Edebiyat Fakültesi'nden mezun olunca Prof. Fuat Köprülü tarafından, aynı fakülteye asistan alındı. (1930) Aksiliğe bakın, Birinci Tarih Kurultayı'nda, ilmi olmayan bir teze itirazda bulunduğu için, Maarif Vekili Dr. Reşit Galib, onu üniversitedeki kürsüsünden alarak Malatya ortaokulunun Türkçe öğretmenliğine sürdü.
İnanmayacaksınız ama gerçek... 1923-1950 yılları arasında, devrin iktidar partisi, CHP'ye muhalif olmayı vatana ihanet şeklinde anlıyordu. Devletin, herhangi biri yanlış görüşüne bin belge ortaya koyarak itiraz etmek, en affedilmez suçlar arasındaydı. Türk Tarih Kurumu tarafından hazırlanarak liselerde okutulan o meşhur dört ciltlik tarih kitaplarındaki yanlışları, Orhun dergisinde yazınca derhal bakanlık emrine alındı ve Orhun kapatıldı. (1983) Bir süre işsiz kaldı. Sonra özel bir lisede Türkçe öğretmenliği yapmasına göz yumdular. (1939-1944)

CHP çılgına döndü

BÜYÜK Atsız, dağları bile yerinden hoplatacak nispetteki büyük suçunu, 1944 yılında işledi. Hem geçmişte kapatılan Türkçü dergi Orkun'u çıkarmaya başladı; hem de bu dergide zamanın Başbakanı Şükrü Saraçoğlu'na iki açık mektup yayımladı. O mektuplarında, devletin önemli mevkilerine sızan komünistlerden bahsetti. Bunlar arasında, Maarif Vekili Hasan Ali Yücel'in koruyup kolladığı Sabahattin Ali'den, CHP milletvekili seçilen Leninist Ahmet Cevat Emre'ye kadar meşhur Marksistler vardı. CHP iktidarı, böyle bir muhalif karşısında çılgına döndü; Büyük Atsız'ı ve yakın arkadaşlarını en ahmak gerekçelerle İstanbul 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi'ne sevketti.
Ben o 1944 yılında görülen mel'un ve malum Irkçılık- Turancılık Davası'nın dosyasını, büyük bir dikkatle okumak fırsatını buldum. O dava, bizim tarihimizin Genç Osman vak'ası gibi, Yassıada Mahkemeleri gibi en utanç yüklü rezaletlerimizden biridir. Askeri Savcı Kazım Alöç'ün iddianamesine göre, Nihal Atsız vatan hainidir. Dünyaca meşhur tarih profesörümüz Zeki Velidi Togan vatan hainidir. Alparslan Türkeş, Orhan Şaik Gökyay, Necdet Sançar, Reha Oğuz Türkkan, Hikmet Tanyu, Zeki Sofuoğlu, Sait Bilgiç, Hüseyin Namık Orkun, Dr. Fethi Tevetoğlu, Dr. Hasan Ferit Cansever vatan hainidir! Niçin diye sormayınız. Çünkü bunlar 1944 yılının genç Türkçüleridir. CHP'ye muhalifilerdir. Üstelik zaman zaman iktidara kafa tutan Nihal Atsız'ın görüştüğü ve konuştuğu, hatta mektuplaştığı kimselerdir. O zaman: "Atın bu adamları tabutluklara, başlarının üzerinde 1.500 mumluk lambalar yakarak, döverek, söverek, aç susuz bırakarak hakaretlerde bulunun" denildi.

Hapis cezası yağdı

BÜYÜK Atsız'ın 9 Nisan 1945 tarihinde, tutuklu bulunduğu Tophane Askeri Cezaevi'nden mahkeme başkanlığına gönderdiği bir dilekçe var. Diyor ki:
- Askeri Cezaevine gelinceye kadar, Emniyet Müdürlüğü'nde geçen yedibuçuk aylık müddet içinde, toprağın beş metre altında, duvarlarından lağım suları sızan rutubetten kibrit bile yanmayan güneşsiz, havasız, dar, pis, gayriinsani hücrelerde yaşayarak sıhhatimi kaybettim. Bu hal, ne adaletle, ne vatandaşlıkla, ne de insanlıkla bağdaşır. Şerefli bir Türk olmam dolayısiyle, bana güvenilerek tahliyeme karar verilmesini dilerim!
Peki yüksek mahkeme, Büyük Atsız'ın tahliyesine karar verdi mi?
Verir mi hiç?
Eline geçen bir büyük vatan hainini (!) bırakır mı hiç. Duruşmalar sonunda Prof. Zeki Velidi Togan 10 yıl ağır hapse mahkum edildi. Nihal Atsız 6.5 yıl, Necdet Sançar 1 yıl 2 ay, üsteğmen Alparslan Türkeş 9 ay 10 gün hüküm giydiler. Gerçi, daha sonra yine askeri temyiz mahkemesi, bütün sanıkları beraatle tahliye etti amma neden sonra!
Büyük Atsız'ın büyük çilesi bitmedi. Aziz devletimiz, öyle bir değeri, Süleymaniye Kütüphanesi'ne memur olarak tâyin etti. Büyük Atsız, 1967 yılında, içteki ve dıştaki bazı kişi ve kuruluşların Doğu ve Güneydoğu Anadolu üzerinde büyük oyunlar oynadıklarını, Türkiye'nin iç ayaklanmalara gebe olduğunu ÖTÜKEN dergisinde yazdığı için, Mustafa Kayabek ile birlikte 15 aya mahkum oldu ve hapsedildi.
Yaşasaydı, daha ne zulümler görecekti

 

NİHAL ATSIZ

 

((Hüseyin Nihal Atsız, yazarımız Osman ÜÇER’in 1968lı yıllarda bir bakıma özel öğretmenliğini yaptı. Yazarımız İstanbul Üni. Hukuk Fakültesi öğrencisi iken ayda en az bir defa Atsız’ı ziyaret eder, O’da memnun olurdu. Yazarımıza sorular sorar aldığı cevaplar üzerine düşünürdü.

Yazarımızda O’nun anlatımlarını dikkatle dinlerdi.

Büyük Fikir adamı, edebiyatçı Atsız, bir gün Osman ÜÇER’e Ötüken’de yazmayı teklif etti. Tahminen otuz-kırk yazısı yayınlandı. Hiçbir yazısı geri çevrilmedi.))

 

EMEVİ’NİN ZARARLI ETKİLERİNDEN HABERİM YOKKEN..

 

Evet, bu büyük insanla İstanbul’da defalarca sohbet ettim. Rahlesinin dibinde bilmediğim konuları dinledim. Ama, öncelikle bir hususu belirtmem gerekiyor. O zamanlar, İslam’ın derinlemesine meselelerini bilmediğim için Emevi’nin zararlı etkilerinden haberim yoktu. Bu bakımdan Atsız’ın bazı konuşmalarından geceleri uykularım kaçıyordu. Örnek mi? Bazı din adamlarından çok şikayetçiydi.

Bense, bu konuda çok hassastım. Dininin görevlilerine toz kondurulmasını istemiyordum. Onlarca makalem din adamlarının övgüsüyle doluydu.

Sonraları kazın ayağının böyle olmadığını anladım ama, iş işten geçmişti. Yine de hiçbir konuşmasında Rahmetli Atsız’la tartışmaya girmedim. Büyük filozofumuzu dinlemekle yetiniyordum bu konularda.

Erzurum Savcılığı bir yazımdan dolayı takibat açtı. Bir sayfa savunmama eklediğim sekiz on Ötüken Dergisi’nde çıkmış yazılırımı sununca, sanıyorum sırf o sebeple takipsizlik verildi.

Hasılı Rahmetli’nin ölümüne kadar fırsat buldukça ve O’nu bıktırmadan dizinin dibinden ayrılmaya çalıştım. İşin en garip tarafını da not edip, takdirini okuyucuya bırakayım. Rahmetli Necip Fazıl Kısakürek’in de konferanslara giderken teybini taşırdım. Atsız ile Kısakürek arasında gerçekten fikri fark vardı. Ben ikisini de dinlerken mest oluyordum. İyi de gerçek fikrim hangisiydi halen anlayamadım. Birisi Türkçülüğü yerden göğe kaldıran adam, romancı, sanatkar, dava adamı. Diğeri ‘de İslamı yerden göğe kaldıran, İslamı istismar edenleri yerin dibine batıran Dünya çapında şair, yazar, tiyatro yazarı, düşünür, dava adamı.

İkisini de at koşularında at başı önemsiyor, hiçbir ayırım yapmadan peşlerinden gidiyordum. Şu anda Fatih-Malta’da Mütehassıs göz doktorluğu yapan Siverekli Sefer Ağaçhan kardeşimle birlikte Kısakürek’in iri teybini taşırdık.

 

KISAKÜREK -  KABAKLI   KÜKRERLERKEN...

 

Mesela Çapa Konferans salonunda Kısakürek ve Kabaklı konuşacak. Yerimizi alırdık. Neydi o Yarabbi? Jest ve tiklerinin alevlediği Necip Fazıl Kısakürek, salonu hop oturtup hop kaldırırken ruhumuzun derinliklerine kadar etki altında kalırdık. Demek ki, iyi yetişmemişiz ki, ondan sonra yaşadığımız hayatta bir dava adamı olamadık. İtin kar yediği gibi biraz İslam, biraz Türkçülükle dava adamı mı olunur? Dava adamı, aldığı her soluk anında davasını unutmayan adam demektir. Bozuk düzenin bin bir derdiyle  cebelleşirken, ne dava, ne hedef tutturamamış oluyoruz.

Konferans sonrası çoğunlukla Maraşlı arkadaşların etrafını sarmasıyla bir kebapçıya gidilir, tikli ve kahkahalı sohbetlerle konferans değerlendirilirdi. Hele o Büyük Doğu dergisi yok mu ya? Aman Allah’ım. Her zerre harfini yiyen kudururdu. Bütün Türkiye hop oturur hop kalkar dergi elden ele dolaşırdı. İnsan resmi ile maymun resmini yan yana koyuvermesi bile ortalığı birbirine katmasına yeterdi.

 

NİHAL BEY ŞAMATA BİLMEZDİ

 

Ne yalan söyleyeyim. Nihal Bey’de bu şamata yoktu. Sessiz yaşar, romanlarında, şiirlerinde ve makalelerinde yanardağ gürlemeleri yapardı. Bozkurtlar’ın ölümü, Diriliyor’ u dünya Türklüğünün baş altı kitabıydı. Köküne, atasına, davasına sadık olmak isteyen gençler o kitapları, Kozanoğlu’nun kitaplarını hafızlarlardı. Bir avuç genç, Cumhuriyet’e layık yetişiyordu. Çoğunluk sessiz ve nötr, diğer bir çoğunluk ise Nazım’ın, Karl Marks’ın, Saint Simon’un peşindeydi.

Burunlarının dibindeki Nahçivan’ı, Azerbeycan’ı, Kerkük’u bırakan bir kısım genç, Amerika’nın karıştırdığı Vietnam Türküsü söylerlerdi. Istırapları üzerinde Nazım’ın votka içtiği Orta Asya Türkleri’ni yok sayarlardı.

Hey Yarabbim! O ne günlerdi? 12 eylül gerçekten gençliği kendisine getirdi. Getirdi derken, eski meşguliyetlere yekün çekti. Yoksa olması gerektiği hale getirmediği gibi bu seferde nötr, dengesiz, gününü gün eden bir kısım gençlik türedi ki, birbirine kurşun atan gençlerden daha işe yaramaz bir kitle yetiştirme gayeli locaların bulunduğu ispat etti.

 

KAPİTALİSTİN DAVASI  SATTIĞI BUZDOLABINDAN ELDE ETTİĞİ KAZANÇTIR

 

Kafası çalışan iki gençlik nasıl oluyordu da, birbirine kurşun atıyordu.? Kalıbımı basarım, kapalı kapılar ardındaki beynelmilel derneklerde planlanıyordu. Trilyoner, vahşi kapitalizmin mensupları buzdolabını, çamaşır makinesini kime satabilecekse ona satar, vatana kimlerin hakim olduğu hiç önemli değildir. Hani hatırlarsınız. Türkeş kükremişti:

- Herkes çizmeyi aşmasın.  aşmasın. O kapitalistler ki, daha dün fabrikalarına benzin döken, yakan aşırı sol gençleri kurdukları bazı televizyonlarda sunucu yapıyorlardı. Böyle çirkin bir oyun olsa olsa Yahudi güdümlü, vahşi kapitalizmle mümkündü.

İşte, O Necip Fazıllar, O Atsızlar böyle bir tehlikeyi önceden görüp, halka ikaz yapan evliya yapılı kimselerdi. O halkın bazısı ise, aradan zaman geçmeden Avrupa Birliği isterisiyle gerçekleri görmediğini ihsas ettiren figüranlar durumundaydı.

.........................................

 

Hüseyin Nihal atsız, 12 ocak.1905 de İstanbul Kadıköy ilçesinde doğmuştur. Lise öğreniminden sonra Askeri tıbbiye öğrencisi oldu. Kabataş Lisesi’nde üç ay yardımcı öğretmenlik yaptı. 1026 ‘da İ. Ü. Yüksek Muallim Okulu’na yatılı öğrenci olarak kaydoldu.

1931 de mezun oldu. Fuat Köprülü’nün yanına asistan olarak girdi. O yıl dergi çıkarmak çalışmasına girdi ve dergiye kendi adını verdi: Atsız.

Köprülü, Zeki Velidi Togan, Abdülkadir İnan gibi ilim adamları da bu kadroda yer aldı. 17 sayı çıkan Türkçü ve köycü dergide çalıştı. Yayınladığı yazılardan ve Şükrü Saraçoğlu’na hitaben yazdığı yazılardan yargılandı. 1944 Turancılık davasında sanık oldu. 6.5. seneye mahkum oldu. Arkadaşları da ceza aldılar. Askeri Yargıtay kararı esastan bozdu ama 1.5 yıl tutuklu kalmış oldu.

Edebiyat öğretmenliklerinden sonra Süleymaniye Kütüphanesi’nde görev yaptı. 1950-52 yıllarında Haftalık Orhun Dergisi’nin de başyazarlığını yaptı. 1962 de kurulan Türkçüler Derneği’nin genel başkanlığına getirildi.

 

ÖTÜKEN DERGİSİ TÜRKÇÜ VE MİLLİYETÇİLERİN ELİNDEN DÜŞMEZDİ

 

Ötüken yayınlanmaya başladı. 1967 de 6 yıl yargılandı. 1973 de 15 ay hapse mahkum oldu. Kronik enfarktüs yüksek tansiyon ve ağır romatizmadan rahatsız olmasına rağmen adi suçlular koğuşuna kondu.

Koruturk tarafından tepkiler değerlendirilerek (Karadeniz Teknik Üniversitesi’nden gelen dilekçede 44 öğretim üyesinin imzası vardı.) affedildi. Türk Tarihi üzerine çalışmalar esnasında kalp krizi ile öldü.

1975 de ölümü büyük üzüntü doğurdu.

.................................................................................

 

Ben Rahmetlmi Atsız’ın öğrencilerindendim demiştim.. Bu onun öğretmenlik yaptığı okulun öğrencisi olduğum anlamına gelmez. İstanbul’da okumaya başlayınca ve işlerim rayına girince kendisini buldum. Gençlik Derneği kurmam O’nun tavsiyesiyle oldu. Yıllarca Ötüken dergisini derneğimize bedava gönderdi. Ayrıca sanıyorum onlarca yazımı da bu dergide yayınladı.

 

SALİM BİR MÜSLÜMAN DERKEN

O ZAMAN CLAY’I-MUHAMMED ALİYİ DÜŞÜNMÜŞTÜM.

 

Biraz önce bahsettiğim gibi, Erzurum savcılığının bir yazımdaki bir cümlede geçen (Kafir bir Türk, Salim bir Müslüman) cümlesi için başlattığı takibat Yedek Subayken başıma iş açacakken, Ötükendeki çıkan yazılarımı savunmalarıma dahil ederek takipsizlik kararı verilmesini sağladım. Bu sebeple elimde bulunan ve yazım çıkmış Ötüken dergisi sayısı yarı yarıya azalmıştır

Bu güne kadar Rahmetli Atsız için geniş bir yazı dizisi kaleme almadığım için kendimi suçlu hissediyorum. Sağolsun Gazeteciler Derneği Başkanı Ali Osman Sayın’ın teşvikiyle yazıyı çabuklaştırıp gündeme getirdim.

Bu vesileyle şunları anlatmam gerekir. İ. Ü. Hukuk Fakültesi okuma odalarında belli zamanımı harcadıktan sonra Rahmetli Atsız’ı Süleymaniye Kütüphanesi’nde ziyaret ederdim. Niğde Gençlik Derneği Başkanı.olduğum için mi, yoksa gönderdiğim, verdiğim yazılar için mi bana diğer verdiğini pek bilemezdim. Yalnız şunu iyi hissediyordum ki, ziyaretine vardığımda bakışından (Niye arayı uzattın?) der gibi bakardı.

 

GÜNÜNÜ İYİ TAHLİL EDEN, İLERİYİ GÖREN ADAMI DİNLERKEN

 

Yaşı yaşıma eşitmiş gibi uzun süre benimle sohbet etmekten sıkılmazdı. Aklımda kalan onlarca cümlesinden en belirgin olanı (Hocaların yetersiz eğitimde ve görüşte olmalarıydı.) Ben, maalesef Emevi kaynaklı yaşanan İslamcılığın suvarilerine çok hizmet ettim. O sebeple o günlerde rahmetlinin anlattıkları ruhumda çalkantılar yaratır ama, kendisine belli etmezdim.

O kadar dert arasında (neden bu konu üzerinde durur ki?) derdim. Demek ki anlamazmışım da ondan. O’nunla sohbet ettiğim yılların üzerinden birkaç on yıl geçmesinden sonra O’nun haklılığını bu gün haykırmak istiyorum. Emevi esareti devam etmekte, bir takım örümcekliler dini sömürmeye devam etmektedir. Haccın yapılış şeklini tenkit edenlerin (aylı gecelerde göğe uluyan köpek gibidir!) sözünü minberden söyletebilen zihniyet ancak ve ancak bir yobazlık  ve ayırımcılık zehirleri saçmaktadır.

 

OKUMAYAN NESİL BİR ÇOK ŞEYİ BİLMEDİĞİ GİBİ ŞAMANİZM’İN DE NE OLDUĞU KATİYEN BİLMEMEKTEDİR. VAR MI YOK MU KULAKTAN DOLMA LAFLAR...

 

Atsız dinsiz değildi. Şamanist değildi. Cahil muhitler Şamanizmi bir din sanırlardı. Halbuki folklorik bir değerden öte gitmezdi. Bu gün dini, bir kısım yobaz nasıl sömürüyorsa, Şamanlarda o zamanki Türkleri sömürüyordu. Bir kurnazlık ve sömürü aracıydı. Hem Şamanizm yalnız Türkler’e has bir kavram değildi ki. Dünya milletlerinin çoğunda bu akım, bu görüş yaygındı. Türklerde de bu bakımdan görüldü. Ama, hiçbir zaman bir din olarak değil. Bir folklorik değer olarak.

Ben nedense Şamanizm’i öğrenmek için okuduğumda hiçbir şey anlamadım. Hoşlanmadım. Beni hiç sarmadı. Halbuki birkaç eser de karıştırdım. Şimdi, durup dururken Şamanizm’i bir din sanmak ve O’nu  Büyük Türkçü’nün dini olarak sunmak cehalettin ta kendisidir. Şamanizm denince şu anda çoğunlukla zeki kimselerin yoksul halkı sömürme aracı bir atraksiyon-matraksiyon aklıma gelmektedir. Cehaletimi herkes hoş görsün.

Dünya Türklüğünün bilgili ve görgülü adamı nasıl Şamanist olurdu?. Rahmetli Türkeş’in bu konuda bir takım ifşaaatı vardır. Bence bu suç değildir. Emevi yaşantısı dışında Türk’e has gerçekten cihan şumul bir dini izah söz konusu olsa ilk araştırıcısı ben olacağıma göre, Hocam Atsız’ın bu konudaki girişimleri ya da fikirlerinin abartılmasına gerek yoktur.

Bu dünyada da, öbür dünyaya da tanıklık edeceğim ifadeleri yobazlığın zararları üzerineydi. Milli oluşu, ulusallığı hançerleyen ve Arap emperyalizminden çok daha zararlı yobazlığın ciğerimize işlemiş bulunmasını benim ifade etmem, onun daha sakin ifade etmesinin korkulacak ne yanı vardır?

Bir kimse bulunduğu görevde yirmi sekiz defa hacca gidiyor ve dolarları cebe indiriyorsa o adam olsa olsa, İslam dışı bir kimsedir. İslam’ın içine sızmış bir kimsedir. Bir çok yazılarımda ifade ettim. Kırk yaşına, elli yaşına kadar (avrat oynatma) alemlerinin kıralı olup, sonra hemen namaz niyazla kendini defalarca haç yolunda bulup, yüzlerce dönüm araziyi külfakış eden kimselerin yaşadığı İslam’sa, buna ses çıkarmayan düzen İslam’sa ben olsa olsa kapı kolu olurum.

 

VATANSEVERLİK BARİZ VASFIYDI

 

Böyle bir atmosferde Atsız’ın ikazları, anlatımları vatan severlik ve Allah aşkından başka bir şey değildir. Peki, bu konu böyle eleştirilince Atsız’ın hiç mi hatası yoktu? Sorusu vaki olursa işte o zaman benim boğazıma tıkanıklık gelir. Meseleyi iyice aleniyete kavuşturmak istemem. Şöyle üstü kapaklı yazarım. Belki haklı olabilir. İlerde benim bu konuda nasıl düşüneceğimi bilemiyorum. Zira, on yıl namazlı niyazlı diye bir adama ekmek veriyorum. Susuyor susuyor, sonra şerefsiz, katil bir Ermeni’nin haklı olduğunu söyleyebiliyor. Öyleyse, Atsız’a atfedilen bir söz birikimi vardır ki bunu ben hiçbir zaman kabullenmedim. Ama, günün birinde haklıymış derim diye korktuğumdan bu meseleyi daha fazla açma cesaretim, yoktur.

Bildiğim şudur. Türklüğün en büyük adamlarındandır. Ziya Gökalpt’en sonra  gelen en büyük Türkçüdür. En büyük Türk devlet adamı ve siyasetçisi Atatürk’tür. Atsız ise fikir adamıdır. Yılmayı bilmemiştir. Kürşad destanını hepiniz bilirsiniz. O’nun romanlarında o destan şahane anlatıma kavuşur. Türk Boyları Çin’in esaretindedir. Prensler birleşirler ve ihtilalle istiklallerine kavuşmak isterler. Karar alırlar. İhtilal liderliğini Kürşad’a teklif ederler. O bir şartla kabul eder. İhtilal başarıya ulaştıktan sonra kendisi sivil hayata çekilecektir. Kabul ederler. Sarayı basarlar. Gayeleri imparatoru kaçırarak ihtilali başarıya ulaştırmaktır. Maalesef hava muhalefetiyle ihtilal teşebbüsü duyulur. Kırk prens ırmak kenarında şehit edilirler.

Bilinen ilk Türk İhtilali olan bu destan O’nun dilinde destanlaşır.  Devleşir. O, Kürşad’ı dünyanın en büyük kahramanı sayar.  Şimdi soralım. Türklük düşmanlarının böyle bir kişiliği saldırı şekli mücadelenin Kürşad’ın mücadelesinden farklı ne yanı vardır? Bu bakımdan ona yirminci Yüz yılın Kürşad’ı demektedirler. Başını eğen bulunmadı. Bileğini bükenin bulunamadığı gibi.

Sözü buraya getirince O’nun kahramanlık adlı şiirini sunmanın zamanı gelmiştir:

 

KAHRAMANLIK

 

KAHRAMANLIK NE YALNIZ BİR YÜKSELİŞ DEMEKTİR,

NE DE YILDIZLAR GİBİ PARLAYIP SÖNMEMEKTEDİR.

ÖLMEZLİĞİ DÜŞÜNMEK BOŞUNA BİR EMEKTİR;

KAHRAMANLIK: SALDIRIP BİR DAHA DÖNMEMEKTİR,

 

 

SIZLASA DA GÖNÜLLER DÜŞLERİN YASINDAN

KOŞAR ADIM GİTMELİ ONLARIN ARKASINDAN.

KAHRAMANLIK: İÇERİK ACI ÖLÜM TASINDAN

İLERİYE ATILMAK VE SONRA DÖNMEMEKTİR.

 

YIRTICILAR AZ YAŞAR...UZUN SÜRMEZ DOĞANLIK...

HER IŞIĞIN ARDINDA GİZLİDİR BİR KARANLIK...

ADSIZ SANSIZ OLSA DA, EN BÜYÜK KAHRAMANLIK:

GÖZ KIRPMADAN SALDIRIP BİR DAHA DÖNMEMEKTİR.

 

KAHRAMANLIK NE YALNIZ BİR YÜKSELİŞ DEMEKTİR;

NE DE GÜNEŞLER GİBİ PARYAYIP SÖNMEMETİR.

BUNUN İÇİN ÖLÜME BİR ATILIŞ GEREKTİR.

ATILDIKTAN SONRA DA BİR DAHA DÖNMEMEKTİR...

 

HÜSEYİN NİHAL ATSIZ  4390 /474

 

 

Kültür emperyalizminin uşakları ona hücum ettikçe, mücadelesi yeğinleşmiş, azmi katbekat artmıştır.

Romanlarında yazılarında şahane bir üslubu vardı. Akıcı anlatımı büyülerdi.

..............................................................

 

E S E R L E R İ:

 

Atsız için Meydan Larousse  2. Cildinin 292. Sayfasında Türkiyat Enstitüsünde bir yıl asistanlıktan sonra çeşitli orta okul ve liselerde öğretmenliğe, edebiyat öğretmenliğine başladığını yazmaktadır.  Ansiklopedinin basıldığı yıllarda Süleymaniye Kütüphanesi’nde tasnif komisyonu üyesi bulunmaktadır.

Varsağı ve koşma tarzında şiirleri,  tarihi ve ebedi incelemeleri mevcut bulunmaktadır demektedir.  Atsız mecmua’yı  1931, 1932 de 17 sayı,  Orhun’u 1933 ve 1934 de dokuz sayı, Orkun’u 1952 den itibaren 66 sayı, Ötüken ’i ise  1964’den itibaren çıkarmakta olduğunu yazmaktadır.

Bozkurtlar’ın Ölümü’nün  1946 da basıldığını, Bozkurtlar diriliyor’un da ilk basımı 1959’da olduğu kayıt ediliyor.

Yolların sonu isimli şiir kitabı 1946’dan 1963’e kadar 3. Baskıyı yaptığı zikrediliyor. Bilimsel eserleri arasında bulunan Edirneli Nazmi 1934,  Türk Tarihi Üzerinde toplamalar 1935,  Dokuzboy Türkler ve Osmanlı Sultanları Tarihi  1949,  Şükrullahi Rumi’nin  Behçetüt Tevarih  adlı kitabının Türkçe’ye tercümesi  ve inceleme 1949,  Türk Edebiyatı Tarihi 1940-1943,  Osmanlı Tarihleri (Ahmedi, ŞükrullahAşıki, Karamanlı Nişancı Mehmet Paşa,  Bayatlı Mahmut Oğlu Hasan’ın tarihleri,  5 kitap 1949,  Osmanlı Tarihine ait Takvimler 1960, Türk Tarihine ait meseleler 1966,  Birgili Bibliyografyası 1968, Ebussuut Bibliografyası 1968, Ali Bibliografyası 1968    de yayınlandığı zikredilmektedir.

Ötüken dergisinde bir çok yazıları kaleme almıştır. Bütün idealistler gibi tamamen şahsi parasıyla bu mücadeleyi yürütmüştür. Ne ayalan söyleyeyim, Basri Gocul, Nihal ATSIZ kadar meşhur değildi ama, öksüz Türklük davasına bu iki kişinin çalışma şekli hemen hemen aynı şartlarda yürümüştür.

Basri Gocul’dan bahsettiğim yazılarda ifade ettiğim gibi, Gocul, yokluklar içinde ideali yolunda yürümüş, eserlerini aile efradının rızkından böldüğü harcamalarla meydana getirmiştir.

Ev sahibinin tahliye isteğine bir sebep bulamayınca, o kadar çok kitabı vardır ki, evim bunun yüzünden çökecek iddiasını mahkemede sergilemiştir. Bu insanlar insan üstü değil de nedir? Bir insanın, diğer insanlardan üstün olması için mutlaka evliya maharetleri göstermesi mi gerekmektedir. İmkansızlıklar içinde ruh bütünlüğünden, aktivitesinden, hamlesinden hiç bir şey kaybetmeden ilerleyen bu insanların üstünlüklerini böyle mütevazi yazılarla tespit etmiş bulunmamızın hakkaniyet yanını takdir siz muhterem okuyuculara aittir.

Necip Fazıl için harcamalarında bir takım izahlar getirenlerin işine karışmıyorum. Ama, sanatının emsalleri söz konusu olursa dünya çapında olduğunu kimse inkar edemez. Bunu sezen fikir sevenler, ona defalarca imkan tanımış derler. Bu meseleleri eleştirmeyi onlara duyduğum sevgi ve sayşgı ölçüsüne zarar vereceğinden doğru bulmuyorum. Daha iyi bilen, daha cesuk kimseler bunları aydınlığa çıkarsın.

Ama, sanatına laf edenin dili kurur. Sahasında Türkiye’de eşi ve önderi söz konusu olamaz. İngiliz Şekspir’i severim. Necip Fazıl’ın eserlerini inceleyince de aynı ve kat kat yükseği bir sanatı görürüm. Çünkü O’nun hem sanatı ve hem de sarıldığı ideolojinin dünyada eşi yoktur. Ölçü olsun diye yazıyorum. Dışarda Şekspir, içerde Necip Fazıl.. Mukayese kabul etmezler.

Bu değerler sanat yönünden mukayese kabul etmez. Bir milletin ideolojisinin tutması için harcanan emek, cesur fikirleri serdetmek bakımından da dünyada Atsız’ın üstüne yoktur.

..........................................

 

1952’li yıllarda Milli Kültür Düşmanları hem mehmet Akif’i işleme durumundaydılar hem de sıkılmadan, İstiklal marşımızın şairidir ama, sanatı zayıftır diye zavallılıklarını ortaya koyan hükümler ileri sürürlerdi. Safahatı elinize alır okursunuz. Sanata tam numara verirsiniz. Peki neden öyle söylerlerdi.?

Bir Avrupa Birliği mensuplarını tarafsız gözlerle inceleyiniz. Hepsinin tamamına, tümünün yekünuna eşitinin Türk Düşmanı olduğunu görürsünüz. Bizim Kültür düşmanlarımız ise, istedikleri bir Türkiye yaratmak için Avrupa Birliğinin herkese Yüro, herkese istediği cinsten kadın vereceğine yakın vaadlerle insanımızı kandırırlar. Her şeyin başı ve sonucu Avrupa Birliğine girmekle olacağını proboganda ederler.

Avrupa Birliğu Türkiye’yi ne alır, ne  de O’nun rahat yaşaması için bir fikri vardır. Her ne kadar kendileri din diye bir kavram bırakmamışlarsa da, irsi olarak Türk Düşmanlığı ile başlardı döner. Bu bakımdan bu konuya meraklı insanlarımız hayretten ağızlanı kapanmamaktadır. Bizimkilerde girme isterisi, onlarda ise hakaret isterisi at başı gitmektedir.

Gelinde bu işin içinden çıkınız. İşte bizim Kültür düşmanlarımız ise, kültürsüzlük dininin elemanları olarak, gerçek şairlerimizi küçümserler, yalançı Yahudi ve Ermeni menşeli olanları takviye ederler. Probogandaya boğarlar. Aklı ermeyenler bir ömür boyu bu şamatada yönünü bırakamaz.

İşte Mehmet Aki1f’nin sanatı için konuşanlar bu gayeli bu vasıflı, bu nitelikli kimselerdir. Seyfi baba şiirini alınız elinize. Okuyunuz, yine okuyunuz. Yüz yıla yaklaşan zaman içinde yazıldığı halde anlarsınız. Dili sade anlatımı sadedir. Halbuki aruz vezni ile yaratılmıştır. Konuşur gibi. Peki bu sanat karşısında şapkanı çıkarıp eğilmek düşmez mi sana? Hayır, eğer o Mehmet Akif’in başarısı olmasaydı, Polanya dönmesi bir şairin şiiri olsaydı, bak sen şamataya.

Yeni yazarlara girmeyim diyorum ama, siz yine yeniyi de eskiyi de karıştırıp ortada dönen sahtekarlığı mutlaka çözünüz. Bir hamam oğlanı Yahudi Probogandasıyla dünyanın, Türkiye’nin en büyük yazarı olarak takdim ediliyor. Eserlerini okuyorsunuz, kitap bitinceye kadar hasta oluyorsunuz.

Bir Ermeni it çiziği gibi roman yazıyor. İlk sayfada başlayan cümle son sayfanın sonunda bitiyor. Çitim çitim. Aman bir bakıyorsun Bab-ı Ali öğe öğe öküz ediyor, dört ayağını dokuz ediyor.

Ben divanın ağdalı, karmaşık, otuz iki şark dilinden bozma şiirlerinden de pek hoşlanmam. Halkın üzerinde peydahlamışlar, halktan uzak olmuşlar.

Yunus, Karacoğlan, Arif Nihat Asya, Faruk Nafız Çamlıbel, Niyazi Yılrıdım Genç Osman oğlu, Basri Gocul gibi onlarca yazarımız halkı anlamak ve halka anlatmakta destanlar yazmışlardır.

Bu açıklamalardan sonra Rahmetli atsız’ın bir şiirini okuyunuz. Yargınıza öylece varınız:

GERİ      GELEN      MEKTUP

 

Ruhun  mu ateş,  yoksa  o  gözler  mi  alevden?

Bilmem,  bu yanardağ ne biçim  korla tutuştu?

Pervane  olan  kendinin gizler mi alevden;

Sen  istedin, ondan bu gönül zorla tutuştu...

 

 

Gün senden  ışık olsa da bir renge bürünse;

Ay  secde edip çehrene  yerlerde  sürünse;

Her şey silinip  kaybolurken  nazarımdan

Yalnız  o yeşil  gözlerinin  nuru  görünse...

 

 

Ey  sen ki  kül ettin beni onmaz yakışınla,

Ey sen ki  gönüller tutuşur her bakışınla !...

Hançer gibi keskin ve çiçekler gibi ince

Çehren bana uğrunda ölüm hazzı verince

Gönlümdeki azgın devi rüzgarlara attım.

 

 

Gözlerle günah işlemenin zevkinin tattım.

Gözler ki birer parçasıdır sen de İlah ’ın,

Gözler ki senini an katı zulmün ve silahın ,

Vur  şanlı silahınla gönül mülkü düzelsin;

Sen  öldürüyorken de , vururken de güzelsin!

 

 

Bir  başka füsun fışkırıyor sanki yüzünden ,

Bir yüz ki yapılmış dişi kaplanla hüzünden...

Hasret sana ey yirmi yılın taze baharı,

Vaslınla da dinmez  yine bağrımdaki ağrı.

 

 

Dinmez! Gönlün, tapmanın, aşkın sesidir bu!

Dinmez! Ebedi özleyişin bestesidir bu!

Hasret çekerek uğruna ölmekte kolaydı,

Görmek seni ukbadan eğer mümkün olsaydı.

 

 

Dünyayı boğup mahşere döndürse denizler,

Tek bendeki volkanları söndürse denizler ...

Hala yaşıyor gizlenerek ruhuma  “ Kaabil”;

İmkanı bulunsaydı, bütün bütün ömre mukabil

Sırretmeye elden seni bir perde olurdum.

Toprak gibi her çiğnediğin yerde olurdum.

 

 

Mehtaplı  yüzün Tanrı’yı  kıskanıyordur.

En hisli şiirden de örülmez bu güzellik.

Yaklaşması güç, senden uzaklaşması zordur,

Kalbin işidir, gözle görülmez bu güzellik!

 

..................................................

 

SİZ DANS EDERKEN BİZ SAVAŞTIK DİYEN ŞİİR

 

Yazımızda belirtiyoruz. Hocamızın her fikri, her sözünü aynen kabullyenemeyiz. Onu eleştirmek için demiyorum. Bu fikir özgürlüğümüzde var. Şu var ki, O7unn büyüklüğünde bir Türkçü zor bulunur. Akıcı üslubuyla yazdığı şiirler, ebediyete kadar Türk Gençliğinin en büyük rehberlerinden biri olarak kalacaktır. Ruhu şad olsun.

Aşağıdaki şiirinde hitap ettiği kızın bence (yarı aydın) olduğunu kabul etmek gerekir. Müşahhas bir bayan olarak düşünmemek gerekir. Bir çok yazımızda söyledik. Bir çok erkeğin düşürdüğü kadının adını -kötü kadın koymak- isabetsizdir. Bir deyişimi tekrarlamaktan çekinmem. Bir çok sosyal evde bulunan kadınlar bizim kardeşimizdir. Hatta Sosyal eve düşmemiş ama,. Toplumda orada burada ezilenlerin bizim bir yakınımız olduğunu hiç aklımızdan çıkarmayalım. Bu şiirde bahsedilen kişi, yarı aydının, milli kültürden ayrılmış, yabancılaşmış bir aydın olarak gözümüzün önüne getirmeliyiz. Topal askeri’de isimsiz kahramanlar olarak yorumlamak gerekir.

Madde peşinde, Doğu Türkistan Türkünü Çinin bir parçası olarak gören fahişeleri ve Türklüğün meselelerine yabancı, dünya vatandaşlığını kurtuluş olarak gören beynelmilelcileri Nihal Atsız böyle anlatmıştır. İfade ettiğim gibi Topal askerlerde bir avuç isimsiz kahramandır.

Bir çok insan hem bu vatanın bütün yararlarından faydalanıyor, hem de taşın altına elini sokmuyor. Kitap yazdım sanarak salak salak sırıtıyor. Aydın değiş, zifiri karanlık bu kişileri düşününce, Atsız’dan daha açık bazı ifadeleri neden kullanmadığımız için içimiz içimize sığmıyor. Kendimizi affetmiyoruz.

 

 

 

TOPAL ASKER

 

Ey saçları “alegarson” kesik hanım kız!

Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!

 

Bacağımla alay etme pek topal diye.

Bir sorsana o topallık neden hediye?

 

Sen Şişli’de dans ederken her gece, gündüz

Biz ötede ne ovalar, çaylar, ne dümdüz

 

Yaylaları geçtik, karlı dağları aştık;

Siz salonda dans ederken bizler savaştık.

 

Ey dudağı kanım gibi kıpkırmızı kız,

Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!

 

Olan işler dimağını azıcık yorsun!

Biliyorum elbisemle eğleniyorsun;

 

Biliyorum baldırını o kadar nazla

Örten bir tek ipek çorap kıymetçe fazla

 

Benim bütün elbisemden... Hatta kendimden...

Biliyorum: Çünkü bu gün şu dünyada ben

 

Neyim, bir hiç... İşe güce yaramaz topal...

Sen sağlamsın, senin hakkın, dünyadan zevk al:

 

Çünkü orada düşmanlarla boğuşurken biz

Siz muhteşem salonlarda şarap içtiniz!

 

Ey gözünün rengi bana yabancı güzel,

Her yolcunun uğradığı ey hancı güzel.

 

Sen yabancı kucaklarda yaşarken her gün

Yapıyorduk biz de kanla, barutla düğün.

 

Sen o sıcak odalarda cilveli, mahmur

Dolaşırken... Biz de tipi, fırtına, yağmur,

 

Kar altında kanlar döktük, canlar yıprattık

Aç yaşadık, susuz kaldık, taşlarda yattık.

 

Sen açılmış bir bahardın, biz kara kıştık;

Bizden üstün ordularla böyle çarpıştık...

 

Gülme öyle bana bakıp pek arsız arsız,

Sen ey dışı güzel, fakat içi çamur kız!

 

Sana karşı haykıranı mecbursun dinle;

Bugün hesap göreceğiz artık seninle:

 

Ben cephede geberirken, geride vatan

Aşkı ile bin belalı işe can atan

 

Anam, babam, karım, kızım eziliyorken

Dağlar kadar yük altında... Gel, cevap ver, sen

 

Bana anlat, anlat bana siz ne yaptınız?

Köpek  gibi oynaştınız, fuhşa taptınız!

 

Anavatan boğulurken kıpkızıl kanda

Yalnız gönül verdiniz siz zevke, cazbanda...

 

Ey nankör kız, ey fahişe unutma şunu:

Sizin için harbederken yedim kurşunu.

 

Onun için topal kaldı böyle bacağım,

Onun için tütmez oldu artık ocağım.

 

Nazlı nazlı, yatıyorken sen yataklarda

Sallanarak ölü kaldık biz  bataklarda.

 

Kalbur oldu süngülerle çelik bağrımız,

Bu amansız boğuşmada öldü yarınımız,

 

Ya siz nasıl yaşadınız? Bizim kanımız

Size şarap oldu sanki... Şehit canımız

 

Güya sizin mezenizdi! Yiyip içtiniz;

Zıpladınız, kudurdunuz arsız, edepsiz!...

 

Gerçi salonlarda senin “yıldız” adın,

Hakikatle fahişesin ey alçak kadın!...

 

Ey allıklı ve düzgünlü yosma bil şunu;

Bütün millet öğrenmiştir senin fuhşunu.

 

Omuzunda neden seni fuzuli çeksin?

Kinimizin şiddetiyle gebereceksin!...

 

HÜSEYİN NİHAL ATSIZ 4390

 

Hayatı mücadelelerle doludur. Eserleriyle hayatı ahenk oluşturur. İnandığı davadan hiç taviz vermemiş, içiyle dışı bir yaşamıştır. Türk Milliyetçiliğine, Türkçülüğe O’nun zamanında yapılan her saldırı karşısında Atsız’ı bulmuştur.

Dava adamlığının verdiği ifrat-tefrit konularını girmek istemiyorum. Ancak O’nun ifade ettiği söylenen bazı konular bir çok Türk Milliyetçisi tarafından kabul edilemez. Bu hal, tespit edildikten sonra, mesele-i müstehire (bekletici mesele) sayılması daha doğru olacaktır. Ben, bu hususta etnik gruplar yorumuna Osmanlı usulü değilse bile, belli ilkeler nazara alınarak yaklaşılacağı kanaatindeyim. Açık söylemek gerekirse Türk Milliyetçiliği’nin genel ilkeleri ve zamanımızdaki ışıklı yol; Atatürk Milliyetçiliği şaşmaz mihenk taşımızdır.

Atatürk Milliyetçiliği Türkçülüğün, Türk Milliyetçiliğinin günümüzdeki bir uygulamasıdır.

O’nu anlatırken, Ziya GÖKALP devrinden sonra en büyük  Türkçümüzdür. Mücadeleleri karşısındaki azgınların saldırısının şiddetinden dolayı büyük anlam kazanmaktadır.

Şöhreti ve etkileri Türklük yaşadıkça devam edecektir. Toplumdaki kişilerle ilişkilerinde nezaket ve asaleti ender rastlanan cinstendi. Sessiz ve çalkantısız akan büyük bir nehir manzarası seyrederken, birden çırpınan, kulakları sağır eden çağlayan sesiyle karşılaşabilirdiniz. En önemli bir fikri konuyu sunarken meselenin çözümü ve önemine göre O’ndaki  atılımı, ses tonu değişikliğini, mimik ve jestlerin insanı korkutan tavrını görmeliydiniz.

Aşağıdaki şiirde anlattığı gibi, bir dava adamının hissettiği en içten ve en doğal hislerle yazmıştır. Yüreğinizin başının sızladığını hissedersiniz Atsız’ı okurken:

 

YOLLARIN SONU

 

Bu gün yollanıyorken bir gurbete yeniden,

Belki bir kişi bile gelmeyecektir bize

Bir kemiğin ardında saatlerce yol giden

İtler bile gülecek kimsesizliğimize.

 

Gidiyorum gönlümde acısı yanıkların..

Ordularla yenilmez bir gayız var kanımda.

Dün benimle birlikte gelen tanıdıkların

Yalnız bir hatırası kaldı artık yanımda.

 

Yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz;

Çünkü bu yol kutludur gider Tanrı Dağı’na.

Halbuki yoldaşını bırakıp dönenlerin

Değişilir  topa da bir sokak kaltağına.

 

İster düşün.. Kendini ister hayale kaptır...

Uzar uzar çünkü hiç sonu yoktur yolların.

Bakarsın aldanmışsın, gördüğün bir seraptır

Sevimli bir hayale açılırken kolların.

 

Ey doğunun alnımı serinleten rüzgarı!

Ey karanlıkta bana arkadaşlık eden ay!

Arzularım bir oktur aşar ulu dağları,

Düştüğü yer uzakta dilek adlı bir saray.

 

O sarayda bulunca Tanrılaşan erleri

Artık gözüm arkaya bir daha dönmeyecek.

Hepsi sussa da “Kür Şad” uzatarak elini:

Hoş geldin oğlu ADSIZ kutlu olsun diyecek.

 

 

 

Allah rahmet eylesin. Atsız, Türklüğün, yirmi asırda eşsiz kilometre taşıdır. Dönüm noktasıdır. Eserleri kütüphanenize seviye kazandırır. Çoluk çocuğunuz Bozkurtlar’ın ölümünü, Bozkurtlar’ın dirilişini mutlaka okumalıdır. O zaman tarihten sıçrayarak, atiye yerleşen nesle sahip oluruz. Yirmi birinci asırda alnımızın dik olması için onun eserlerindeki ruhu tanımamız gerekir.

Ruhen gelişmemiş ve tatmin olmamışlar, Avrupa Birliği’ne girebilmek için bütün manevi değerlerini bağışlayan mirasyedi hükmündedirler. Başlarına takılan yularla  kıvanç duyarlar. Halbuki O’nu okumuşlar, kendilerine yaklaşım yapanları araştırma ve sezinleme kudretine sahip olurlar.

O, Cumhuriyet nesillerinin motorlarının benzinidir. Araçlarının motorudur. Kafalarının asil düşünce sistemidir. Atsız, rehberdir. Atsız, felsefedir. Atsız mihenk taşıdır.Atsız baş köşede fikirleri dinlenecek Gökçe Dede’dir.

Ey! Ali Osman Sayın kardeşim! Tarih ve millet sevgisiyle yazılmasını İstediğin Atsız’ı anma yazısını yeterince aydınlatıcı ve ilgi sağlayacak şekilde yazabildim mi bilmiyorum. Bildiğim şudur ki, yirmi birinci asırda bulunan ayağımızın ileri sıçramalarda sağlam yere basabilmesi için tarihi değerlerimizi öz eleştiriden geçirerek iyi bilmemiz gerekir. Aksi  halde dökülen ve kokuşan bir yığın halinde görünürüz.

Değerli okuyucularım. Kitaplığınızda Atsız’ın eserlerini bulundurunuz. Neslinizin geleceğinden korkmazsınız. Zaman zaman, O’nun dünyasına uzanmakla bir şey kaybetmezsiniz. Avrupalı sizinle konuşurken saygı beslemeye kendini zorunlu hisseder.

Atsız’ı tanımak size değer kazandırır.

TÜRKÇÜ KİMDİR?

Türkçü, Türk soyunun üstünlüğüne inanmış olan kimsedir. Bilir ki bugün görülen geri ve kötü ne varsa, hepsi, geçici bir hastalığın belirtisidir ve geçmiş zamanlarda bizi ileri götüren, zaferden zafere yürüten erdemlerin hepsi kanımızda, ruhumuzda, içimizde gizli bir halde yaşamakta, belirecek imkan ve fırsat aramaktadır

Türkçü, milli çıkarları şahısların üstünde tutan, milli mukaddesata ve geçmişe saygı gösteren, görev ahlakı yüksek olan, haksızlıklarla savaşta korkusuz bir insandır.

Türkçü, gününü gün eden veya dalkavuk bir insan olamaz. Sert yaşamaktan hoşlanır ve en büyük sertliği de nefsine karşı gösterir. Tarihimizde kahramanlık ve büyüklük bol bol bulunduğu için, bazı küçük milletlerin yaptığı gibi kahraman ve kahramanlık icadına lüzum görmeden, esasen var olanların hakkını vermekle yetinir. Böylelikle, milli kahramanlarına saygı gösterir, fakat milli kahramanların kusuru da varsa, söylemekten çekinmez ve hiçbir sebeple, kahraman olmayana kahramanlık payesi vermez. Hele Türklüğün mukaddesatını yıkanı asla bağışlamaz ve bunları bağışlayanları düşman sayar

Türkçü, alçak gönüllü olmaya mecburdur. Çünkü, kendini ileri sürmek, yaptığının karşılığını beklemek veya takdir olunmak içindir. Halbuki takdir beklemek bir bencilliktir. Türkçü, milletine bir hizmet yaparken, bunu, beğenilmek için değil, görev bildiği için yapar ve yapacağı en büyük hizmetin bile, adı sanki bilinmeden ölüp mezarsız yatan şehitlerin hizmeti yanında pek küçük kalacağını bilir.

Türkçülük, yükselmek için değil, yükseltmek içindir. Topluluklar, fedakar fertlerinin çokluğu nispetinde yükselir.

Türkçülük, bir fikir olduğu kadar da inançtır. İnanç olduğu için de tartışmasız, tenkitsiz kabul olunur. Onun tartışılacak ve tenkit olunacak tarafı temeli, esası değil, ayrıntılarıdır

Türkçüler, dayanışmalı yaşamaya mecburdur. Dayanışma, az kuvvetle çok iş görmenin tek ve değişmez çaresidir. Dayanışma olmayan yerde, için için bir çekişme var demektir. Türkçü, ülküdaşları ile olacak bir geçimsizliğin ülküye zarar getireceğini bilir

Türkçü hiç şüphesiz, Türkten olur. Fakat her "Türkçüyüm" diyen Türkçü değildir. Samimi olması ve Türkçülüğün şartlarına uyması lazımdır.

Türkçülüğün en büyük görevi Türklüğe hizmettir. Bunun da baş şartlarından biri, çevresinde bulunanlara Türklük sevgisini aşılamaktır. O, yorulmadan, bıkmadan, Türk soyunun üstünlüğünü anlatacak yabancıların tehlikesini söyleyecek, Türk ahlakının gereklerini bildirecek, barışmaz düşmanımızın Moskof olduğunu telkin edecektir

Moskofçu komünistin vatan haini olduğunu en iyi ve herkesten önce anlayan Türkçülerdir. Onun için komünistlerle her yerde, her vasıta ile, her şekilde savaşacaklardır.

Kısacası, Türkçüler, XX.yüzyılda Türk milletinin fedakarlarıdır

(Orkun, 20 Ekim 1950)

 

 

YAVUZ BÜLENT BAKİLER

SIRRI Yüksel Cebeci dostum, bana bir elektronik mektup göndererek ricada bulunuyor:
- Atsız ile ilgili hatıralarınızı lütfen yazınız!
1950 yılında, bütün ölçüleri parçalayacak ölçüde Turancı olduğumu ve o yıl yeniden çıkan Orkun dergilerini okuyarak Nihal Atsız'ı çok sevdiğimi daha önce de yazmıştım. Ömrümün bir devresine, tamamen Atsız'ın hakim olduğu doğru. Atsız fikriyatıyla ilgili olarak çeşitli yerlerde konuştuğum ve yazdığım için, başıma türlü belaların geldiği de doğru. Mesela ben, TRT'de çalıştığım yıllarda, noksansız bir Atsız düşüncesiyle hareket ederek: Anadolu'da, Eski Türk Başkentleri isimli sekiz bölümlük bir TV programı hazırladığım için idarecilerin büyük hışmına uğradım. Kurumun misafirhanesinin tozlu topraklı, rutubetli o pis bodrum katında, ikibuçuk yıl sürgün hayatı yaşadım.
Kültür Bakanlığı'nda Müsteşar Yardımcısı iken Atatürk'ün yanında, Milli Mücadelemizin diğer kahramanlarına da sahip çıkmak istedim. Bu şuuru bana Atsız kazandırmıştı. Bu bakımdan 80 yıllık Cumhuriyet devrinde, Kültür Bakanlığı tamamen benim gayretimle Milli Mücadele kahramanlarımızdan Ali Fuat Cebesoy Paşa'nın Moskova Hatıraları isimli kitabını devlet yayınları arasına aldı. Paşa'nın Milli Mücadele Hatıraları isimli ikinci kitabının tamamlanmasına ramak kala 12 Eylül darbesi oldu.
Askeri idare, hem diğer Milli Mücadele komutanlarımızın hatıralarının Kültür Bakanlığı yayınları arasında yer almasını durdurdu. Beni de hakkım olan birinci dereceden beşinci dereceye indirerek bakanlık müşavirliğine çekti. Vazifede kalsaydım, Milli Mücadelemizde hizmeti geçen ve savaş hatıralarını yazan bütün kahramanlarımızın eserlerini bakanlık yayınları arasına katacaktım. Bu şuuru bana, çeşitli yazıları ve konuşmalarıyla Atsız vermişti. Ama devlet hayatında gördüm ki, birtakım ham kafalar kahramanlarımızı teke indirmek gafletinde ve ihanetindedirler. Halbuki milletler, kahramanlarıyla yaşarlar. Biz, bir tek kahramanı olan bir millet değiliz, birçok kahramanı olan bir milletiz.
Dün olduğu gibi bugün de Atsız yüzünden çeşitli haksızlıklara uğradığım için kat'iyyen pişman değilim. Aksine başım daha dik. Çünkü Atsız bana, Türk olmanın, insan olmanın şuurunu kazandıran kutup yıldızlarımızdan biridir.
Söyledikleri aklımda
KAYINPEDERİM İsmail Hakkı Yılanlıoğlu, Atsız'ın çok yakın dostlarındandı. 1975 yılında Necdet Sançar Ağabeğimiz (Atsız'ın kardeşi) vefat edince, birlikte başsağlığına gittik. Orada Atsız'ın söyledikleri bütünüyle aklımda. Sanki bugünleri de görerek konuşmuş:
- CHP, 1950 yılına kadar, vatanperverliği tamamen kendi inhisarında tuttu. Kim ki CHP'lidir vatanperverdir. Kim ki CHP'li değildir, vatan hainidir dedi. 1944 yılında, komünist Sabahattin åli ve arkadaşlarının ihanetini devrin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu'na açık bir mektupla bildirdiğim için CHP, beni, Necdet'i, Türkeş'i, Orhan Şaik'i, Fethi Tevetoğlu'nu, Sait Bilgiç'i, Zeki Soğuoğlu'nu, Hikmet Tanyu'yu, Prof. Zeki Velidi Togan'ı, Reha Oğuz'u, Prof. Hüseyin Namık'ı... Vatan haini ithamıyla örfi idare mahkemelerine sürdü. Ne zulümler çektik... 1950 yılında halkın çok büyük bir çoğunluğu CHP'yi pestil gibi yere yapıştırdı. CHP iktidara gelebilmek için o halkın oyuna muhtaç. Artı, CHP'li olmayanlar vatan hainidir diyebilir mi? Diyemez! CHP 1950 hezimetinden sonra, yeni ve tehlikeli bir silah kullanmaya başladı. Bu yeni silah Atatürk düşmanlığı silahıdır.
Menderes 1950 yılında Atatürk'ü Koruma Kanunu çıkarmak isteyince endişeye düştüm. Seyhan Milletvekili Arif Nihat Asya ve Sinan Tekelioğlu ile konuştum. Yapmayın dedim. Böyle bir kanun çıkarsanız Türkiye'yi bölmek parçalamak isteyen bütün ihanet şebekeleri Atatürk'ün arkasına saklanacaklardır. Söyletmen vurun kabilinden büyük bir taassup meydana gelecektir. Bu kanun faydadan çok zarar doğuracaktır. dedim, dinletemedim. 1960 yılında, DP ileri gelenlerini Atatürk Düşmanı silahıyla vurdular. Atatürk'ün son Başbakanı Celal Bayar'ı bile Atatürk düşmanı ilan ettiler. Yarın aynı silahla nice doğrular yok edilecektir. Göreceksiniz.

----------------------

YAĞMUR ATSIZ:

BABAM KAFATASÇI OLACAK KADAR APTAL BİR