Sitelerimizin edebiyat Ambarı
NECİP FAZIL KISAKÜREK
BÖLÜMÜ
NECİP FAZIL’I NE KADAR BİLİYORUZ? En ön sıralarda, kürsünün yanında, arkasında
dinlenen Necip Fazıl, Erkek koyun etinin tillede yakışacağına inandırılmış
Osman ÜÇER için gerekli yüklenmeyi sağlıyordu, fazlasıyla sağlıyordu. Sonra da
site öğrenci yurdunda satıyordu havayı..
Benim hatıralarımda her ne kadar Nihal Atsız ve Necip
Fazıl öğrencilerinden olarak takdim edilen yerler varsa da, bunu kimse yüzde si
fazla bir beraberlik olarak yorumlamamalı.
Rahmetli Atsız, Niğde Gençlik derneği başkanı olmamı
önemseyerek dergisinde yazdırdı uzun yıllar. Ama bir defa olsun evine gitmedim.
Ya da münasip bir hava doğarak evinde çalışmalarını görmedim.
Rahmetli Necip Fazıl için de aynı durdum var.
Konferanslarını belli bir devre sık takip edip, bir kaç defa kebapçılarda yemek
beraberliği. O meşhur teybinin Sefer Ağaçhan tarafından taşındığı devrelerde
arızi birkaç yükleniş..
Ama, bu onların elektriğini yüklenmek için fazla gelen
bir beraberlik ti zaten..Yorgun bir kafa ile hukuka başlayan ÜÇER’in iyi bir derece
ile mektebini bitirmesi için, sair alanlardaki meşguliyetlerine ayrılan zaman
sebebiyle bu birlikteliğe ayırılan zaman zaten fazla sayılırdı…
Necip Fazılın fikri çığırı ne idi? Bunu bir edebiyat
eleştirmeni olarak yazmayı fazla bulurum. Şu var ki, 68 senelik ömrümün hasır altı
fikriyat ile mukayese edildiğinde Necip Fazıl7ın kendinden önce gelenlerle ve
kendinden sonra gelenlerle mukayese kabul etmeyecek bir şiddette samimi
olduğunu, özü bildiğini iddia edebilirim. Efendim kumarı varmışta.. filan filan..
Zeka fışkırıyor.. Evet.. Yüksek yaratılışlı bir adem.
Sapkınlıkları var mı var.. Davayı zedeleyen söz ve davranışları var mı var. İyi
ama bu zedeleyiş belki de Hazreti Adem’den beri en az seviyede seyreden bir
durum. Sen soldan diyemeyeceğim, davanın dışından gel, sonra davanın bütün
ateşi ile yan. Hangi yürek buna dayanabilir?
İslam iktisadı diye bir genelleme yapacak da değilim.
Bunlar üniversite öğretim üyeliğinde geçen uzun bir ömrün sahibi kişilerin
ağzında şekilleneceğini de bilirim. Şu var ki, insan şerefine en iyi yaraşan
iktisadi düşünceler necip Fazıl’ın ağzından bal gibi, en güzel usareler gibi
akar akardı..O’nun yirminci asırda, Türkiye ve İslam dünyası için keşfedilmiş
en büyük enerji olduğunu söylemek abartı olmaz.
Mimik ve jestleri, tikleri, ses tonu en büyüt etkendi.
Özel teşebbüsün namussuzluk boyutlarını, o zamanki takdim edilen sosyalizm ve
komünizmin nasıl irin olduğunu, yobazlığın hastalıkların en fecisi olduğunu,
sanatın yüceliğini örnekler vererek ispatlayan bir devdi.
Eserleri ve konferansları bire bin etkileşimlere
ulaşıyordu. Adeta bir sihirli gelişimi müjdeliyordu. Ama, günün birinde AB ve
ABD ye köpek olanların bile onun talebesi olduklarını, hayranı olduklarını izah
etmeleri hazmedilecek bir şey değildi. Hayatının sonu ülkücü görüş ile
tezyinliydi. Bunu unutur görenler haramzadaların ta kendisiydi..
Çıkardığı dergileri Ağaç dergisine kadar iyi
incelemelidir. Bir filozof, harika sanatçı, en büyük şair v e edebiyatçı necip
Fazıl’dır. Davalar onun eliyle hedefe ulaşır. Kendime yosuyorum meseleyi. Bir
defa mahkemeye verildiğim zaman uykularıma zarar gelir. Niye? Bilmem? Yürek
meselesi değil.belki de kadere bakış açısı. Belki de davadaki samimiyet..
Hayatı boyunca hapse girmeler birbirini takip ettiği
halde hepsini olağan karşılayan N.Fazıl, bundan şikayet etmemesi, davasından
soğumaması bir özelliğini ortaya koymaktadır. Günümüzde ve dün yirminci asırda böyle
adam bulmak çok zordur. Ondaki bulunan elli iyi vasıftan biri bütün günahlarını
örtecek cinsten olduğuna inanıyorum.
Ben onu cemekanlarda ki kitaplardan değil, bizzat
yakınında bulunarak tanıdığıma göre, etkisinin derin olmasına şaşmıyorum. Şu
var ki, günümüzde idealizmin beş para etmediğini görerek bazen, Necip Fazıl,
Nihal Atsız, Basri Gocul, Akif Tütenk dörtlüsü,
saymak istediğimde beşlisi, yedilisi için serzenişlerim olur. Bu nankörlük
değil belki de onlar icin benim usulde bir övgüdür. Bu davalara bizim zavallı
iradeyi sürükleyen bu beşliler, yedililer nur içinde yatsınlar. Sizi
mahvetmeleri onlar için sevap mı, günah mı olduğunu bu halk takdir etsin.
Çünkü yüzde sekseninin
Amerika, AB peşinde partilere taptığı yığınlar için ne demem gerekiyor
bilemiyorum. Portresi, kişiliği,eserleri benim için dikkate değer. N.Fazılla
yakınlıkta, Atsız’da olduğu gibi uzun zaman süresi içinde bizzat saatlerce
sohbetle ve dergisinde yazar olmakla olmadı tabii. Böyle devam etmek Fazıl’a
yakınlıkta güçtür. Başlı başına bir SAKARYA ŞİİRİ BİLE Üstadımın dünya durdukça
anılmasını gerçekleştirecek bir harika şiirdir. Edebiyatın hangi dalına el atsa
zirveyi yakalayan bir insan olarak tanıdığım Necip Fazıl karakterimize iz
bırakmasıyla akrabağım sayılmaktadır. Ceddimdir diyebilirim. Bu bakımdan benim
neslimden gelen her kişi edebiyatla uğraşsın veya uğraşmasın onun kitaplarını
bulundurmalı, evimize resmini asmalı ve okumalıdır. O etkisini kendisi
gösterir..
Okulunun adı belli. Büyük
Doğu. Bir takım şaşkın anarşi çeteleri onun ismini alet etmeleri büyük hüzün
kaynağıdır ama onun etrafında toplanıp da yaşamaya devam edenlerin bu
hırsızlığa karşı çıkmamaları sağ denen çorbanın zavallılığını göstermektedir.
Gençliğimde Necip Fazıl’IN
ETRAFINDAKİ ÖĞRENCİLERDENİM DİYEN SİYASETİN İRİ İSİMLERİ TAM BİR SAHTEKARLIK
GÖSTERMEKTEDİR. Başörtü istismarı ve daha ötesinde birkaç konuyu istismardan
başka maneviyatla alakası olamayan bu suratsızlar, AB ve ABD arkasında köpek
gibi salınırken Necip Fazıl’ın ismini nasıl olup da ağızlarına aldıklarını
anlamam mümkün olmuyor..
Türkiyeci, milliyetçiliğin
piri (Irkçı olmanın başka anlama geldiğini bilen kişi) inkarcılara karşı açık
seçik cümleler sıralayan, imancılara gerçek anlamda yol gösteren bir pir..
Sanatçı geçinin döküntülerin
bir ömür boyu ulaşamayacağı seviyelerde seyreden bir salim..sanatkar.. Bir
dahi…Metafiziği destani yorumlayan tek adam..
Allah Rahmet eylesin.
Mekanı Cennet olsun. 1960 da başlayan İstanbul hayatımın en anlamlı
rastlantısı, meşguliyeti, mücadelesi arasında Necip Fazıl ismi baş köşede
oturmaktadır. Ama hiçbir zaman onun talebesi olacak bir başarının içinde
olamadık. Düşünün bu halde canlansa bize neler sayardı?
Üstadın
aziz hatırasının yıkılmasına kimler sebep oldu..?
İsrafil
K. Kembasar – Yeni Çağ’dan
Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
Oluklar çift, birinden nur akar, birinden kir
Necip Fazıl Kısakürek, Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin en büyük şairlerinden
birisidir!..
Türk şiirinde ‘hece veznini’ en iyi kullanan bir şair olarak dikkati çeken
Necip Fazıl, sadece şiirleri ile değil, aynı zamanda hikayeleri, tiyatro
eserleri, senaryoları, denemeleri, hatıraları, fikir ve sanat yazılarıyla
Türkiye’nin son asrına damgasını vurmuş en önemli düşünce ve sanat adamıdır!..
Necip Fazıl’ın şiirlerini topladığı ‘Çile’, hâlâ en çok okunan şiir kitapları
arasında ilk sıralardadır!..
Abdülhakim Arvasi ile tanışmasının ardından Necip Fazıl’ın eserlerinde ‘dini
motifler’ ve ‘tasavvuf etkisi’ daha bir ağırlık kazanmaya başladı!..
Emperyalistlerin Ortadoğu’nun geleceğine yönelik hazırladığı projeleri yıllar
önce sezen Necip Fazıl, ‘Büyük Doğu’ projesi ile ortaya çıktı!..
Osmanlı İmpartorluğu’nun etki alanı içerisinde yer alan Ortadoğu için milli ve
‘Türkiye merkezli’ bir bölgesel işbirliğinin başlatılması gerektiğine inanan
Necip Fazıl’ın yayınladığı ‘Büyük Doğu’ dergisi, ‘milli ve manevi değerlerine
bağlı’ yeni bir neslin yetişmesinde çok önemli bir rol üstlendi!..
Türk Edebiyatı Vakfı tarafından ‘Sultanüşşuara’ (şairler sultanı) ilan edilen
Necip Fazıl, 1983 yılında koca bir çınar gibi devrildiğinde, surda ‘mukaddes
bir delik’ açmayı başarmıştı!..
***
‘Üstad’ın hayatının en verimli yıllarını geçirdiği Göztepe’deki tarihi köşk,
duyduk ki ‘bir gece içerisinde’ buldozerler ile yerle bir edilmiş!..
Yeni sahipleri o güzelim köşkün bulunduğu mekana çirkin bir ‘apatman’
dikeceklermiş!..
11 Ağustos tarihinde Mehmet Nuri Yardım ve arkadaşları tarafından ‘Sanalağ’da
(internet) yayınlanan “www.sanatalemi.net” adresinde gördüğümüz haber, üç gün
sonra iktidar partisine yakınlığı ile tanınan Yeni Şafak gazetesine ‘manşet’
oldu!...
“Necip Fazıl’a büyük vefasızlık” başlığı ile verilen haber, gerçekten de yürek
sızlatıcı nitelikteydi!..
Ancak, her zamanki gibi bu haberi de ‘özel bir filtreden’ geçiren ‘The New
Pravda’, Necip Fazıl Kürekürek’in oğlu Mehmet Kısakürek’in sözlerini kendi
kafasına göre çarpıtarak, ‘Üstad’ın hatırasına’ yeterince ilgi göstermeyen
geçmiş dönemin kültür bakanlarını suçlamaya çalışıyordu!..
Halbuki ‘Üstad’ın köşkü, sık sık “Biz Necip Fazıl’ın eserleri ile yetiştik”
diyen Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç’ın iktidar oldukları dönemde
yıkılmıştı!..
Mehmet Kısakürek, bir buçuk yıl önce Tayyip Erdoğan’a başvurmuş, ancak bir
sonuç alamamıştı!..
***
Necip Fazıl Kısakürek, en güzel eserlerini, iki katlı o taş binada yazdı!..
O köşk, yıllarca Türk edebiyatına yön veren bütün belli başlı yazarların,
edebiyat ve sanat adamlarının uğrak mekanlarından biri oldu!.. Hatta, dönemin
tanınmış birçok ‘siyasetçi’ ve ‘devlet adamı’ da o köşkün ağırladığı konuklar
arasında yer aldı!..
Aslolan, büyük düşünce ve sanat adamlarını yalnızca ‘gönüllerde’ yaşatmak
değil, onları hatıraları ile yaşatmaktır; oturduğu mekanlar ile de sahiplenmek
ve gelecek nesillere taşımaktır!..
Necip Fazıl, eğer ‘başka bir dünya görüşüne’ mensup bir düşünce ve sanat adamı
olmuş olsa idi, o köşk, şimdiye kadar çoktan koruma altına alınmış ve dört başı
mamur bir müzeye dönüştürülmüştü!..
Necip Fazıl’ın ‘arşivinin’, ‘kitaplarının’, ‘el yazmalarının’ ‘mektuplarının’,
‘özel eşyalarının’ sergilendiği ve araştırmacıların istifadesine sunulduğu bir
kültür ve sanat merkezi haline getirilmişti!..
Ama gelin görün ki, ‘Üstad’ın şiirlerini siyasi rakiplerine karşı adeta birer
‘slogan’ gibi kullananlar, ‘miting meydanlarında’ okuyanlar onun aziz
hatırasına bile sahip çıkmadılar!..
Kaldığı köşkün yıkılmasına göz yumdular!..
***
Yine de henüz her şey bitmiş değil!..
O güzelim köşkün yerine henüz çirkin bir bina dikilmeden, Kültür Bakanlığı o
yeri, sahibinden satın alarak Üstad’ın aziz hatırasını yad etmek üzere bir
‘Necip Fazıl Kültür Merkezi’ kurulabilir!..
Aksi taktirde, hiç şüphe yok ki ‘Üstad’ın iki eli, huzur-u mahşerde Tayyip
Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç’ın yakasında olacaktır!..
Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek!
|
Üstad’ın aziz hatırasının yıkılmasına kimler göz yumdu? |
|
|
Türk Solu, Necip Fazıl dendi mi kudurur.
Çünkü O’nun soldan sağa adapte olduğu kanaatindedir. Yani imana gelen bir adam
dünya çapında sanatçıysa davalarının çürüdüğünü hissederler. Ne derler? Necip
Fazıl’ın özü sözüne uymaz, içkici kumarcı olduğunu, sağlam karakter
taşımadığını ve ağıza alınmayacak herzeler yerler. İyi de onlarca homoseksüel
yazara, ahlaksıza şerefsize hiç ses çıkarmazlar. İşte bu ölçü Necip Fazıl’ın
nasıl dünya çapında bir sanatçı olduğunu gösterir. Basınımızın büyük bir kısmı
Türk Düşmanı olduğu için, bu yargı gerçek vatanseverleri üzmez. Onların
dediğinin tam zıttı Türk-İslam için değerlidir çünkü…
Xxxx
Nazım Hikmet, Necip Fazıl’a misafir geldi.
Bu bölümde sonda okuyunuz.
NECİP FAZIL TÜRK ŞİİRİNİN YÜZ
AKIDIR. TİYATROMUZUN EN BAŞARILI
İSİMLERİNDENDİR. DÜŞÜNCE HAYATIMIZIN BENZİNİDİR..
BÜYÜK ŞAİR - BÜYÜK YAZAR, BÜYÜK
FİKİR VE DAVA ADAMI
NECİP FAZIL KISAKÜREK
NİHAL ATSIZ - NECİP FAZIL ARASINDA ZİHNİM PİNPON TOPUNA, BASRİ
GOCUL ’la YATAĞINI BULMUŞ DEREYE DÖNDÜ.
YAZAN : OSMAN ÜÇER
Bu konunun açıklamasını yazımın belli
bölümlerinde açıklayacağım. Şimdi konuya direk girme zamanıdır. Necip Fazıl
davasızlara öyle hamleler yapmış, onları öyle tasvirlere boğmuş, öyle kılıklara
sokmuştur ki, ona hücum ederken her türlü ahlaki ve vicdan ölçülerini yok
ederler, iftiralarını sıralarken müfteriliklerinin en vahşi kılığına
bürünürlerdi.
NECİP FAZIL’I ANLAMAK VE YOLUNDAN GİTMEK. NİHAL ATSIZ’I
ANLAMAK VE YOLUNDAN GİTMEK.. HER İKİSİNE DE YAKIN BULUNDUĞUM ZAMANLAR
OLDU. ONLARLA FİKİR MÜCADELESİ YAPMAK İÇİN KONUMUM MÜSAİT DEĞİLDİ. ANCAK,
ANLAMADIĞIMIZ ŞEYLERİ SORU ŞEKLİNE KOYAR VE ÖYLE SORARDIM.
AMA BASRİ GOCUL GİBİ BİR DAVA ADAMINI NİĞDE’NİN BARINDIRMIŞ
OLMASI, BENİM ÇOK YAKINDAN TANIMIŞ OLMAM, ÇOK ŞEY KAZANDIRMIŞTIR. ÇÜNKÜ SESSİZ
YAŞAMIŞ OLAN BASRİ GOCUL, ASLINDA YANARDAĞLARI GÖLGEDE BIRAKAN BİR ENERJİYE VE
BİLGİ POTANSİYELİNE SAHİPTİ. O’NUNLA, YILLARIMI BİR AĞABEY KARDEŞ, BİR ARKADAŞ
HAVASI İÇİNDE GEÇİRMİŞ BULUNMAM, DEĞERİ HİÇ BİR ŞEYLE ÖLÇÜLEMEZ BİR KAVRAMDI.
Necip Fazıl Bey’in hayatı boyunca takip
ettiği, savunduğu davadan ötürü o kadar istemeyeni vardı ki, muarızlarının
aliminden cahiline kadar hepsi ona hücumdan vahşi bir zevk alırlar. Tabii,
edebiyattan, sanattan anlayıp da onunla fikirde anlaşamadığı halde onu sanatı,
yolu bakımından takdir edenler de vardı.
Ne içkisi, ne kumarı, ne eski solculuğu
kalırdı. Para konusunda zaaflarını işliyor görünümünde olmadık iftira ve
tezviri yaratırlardı. Halen de, Necip Fazıl dendiği zaman, sol bir bütün olarak
korku ve istemsizlik bütünüyle garip hallere bürünür.
Bu yazı serisi benim kanaatime göre, 170 sayfa kadar, 170 A4
sayfası tutmaktadır. Ama, tefrikanın çok uzun olup da okuyucu sıkmamak için
şimdi bu 170 A4 ‘ü muhafaza edip, yarısı kadarını tefrika edip, gelecek yıl da
diğer yarısını vermeyi daha doğru buluyoruz.
İNGİLİZ ŞEKSPİR- TÜRK KISAKÜREK
Dünyada Şekspir, Türk-İslam dünyasında Necip Fazıl Kısakürek
demeğe katiyen ve asla yürecikleri elvermez. Bu sebeple ben avazımın çıktığı
kadar, (Eğer sanatçı arıyorsanız., şair arıyorsanız; Necip Fazıl en yüksek
mertebede arzı endam etmektedir!) diye feryat etmekten büyük zevk alıyorum.
Söze başlarken, hemen bir satır başı koyalım. Bu gün insanlar
mensup oldukları fikirler bakımından bir tasnife tabi tutulsalar mesela
kutucuklara doldurulsalar ben Necip Fazıl’ın kutusunda yer alamamanın üzüntüsün
duyarım. Neden? Çünkü, O halen devrimizde bazı kimselerin ticaretini yaptığı
İSLAMCILIK GÖRÜŞÜNÜN YENİLMEZ VE BIKMAZ SAVUNUCUSUYDU.
(Halbuki ben, yaşadığımız dünyada bu
kelimenin tek anlamıyla bir millete ideoloji olmayacağına uzun seneler
okuyarak, yaşayarak inanmış bir kimseyim. İslam’a hürmetim sonsuzdur. Allah
yaşamayı, İslam’ı yaşamayı nasib etsin. Ama, O’nu bir devletin nizamı olarak
düşünmenin, tatbik etmenin yanlış olacağını, O’ndan ancak ve ancak ders alarak,
hükümler alarak yürümenin daha anlamlı olacağını, Laik devletin şart devlet
olduğuna inanıyorum.
Türkülüğün ve İslam’ın en büyük derlemesini yapmaya aday bir kimse
olarak bunu korkmadan ve çekinmeden ifade ediyorum.
Yalnız İslamcı görüş, hem yüce davaya zarar verir ve hem de
milletimizi layık olduğu mertebelere vardırmaz. İslam ahlakı evet. İslam’ı
yaşamak evet. Ama, yalnız İslamcılık hayır!
LAİK DÜŞÜNÜŞ YARINLARIMIZIN GARANTİSİDİR. İSLAM DÜNYASI İÇİN DE
ÖRNEK BİR İDARE ŞEKLİDİR.
Laik düşünüş bir milleti büyük yapar. İslamiyet’i bütün
inceliklerine göre bilmek, yaşamak, Onun yüce değerlerini hazmetmek ayrı,
devleti bu isim altında takdim etmek ayrıdır. Bu bakımdan bu farkı kavrayamayan
insanlar günümüzde hem kendilerine ve hem de milletimize zulüm ediyorlar,
demektir.)
Zaman zaman, konferanslarında heyecanlandığımız, yüzde bir kere de
teybini taşıyanlara yardım ettiğimiz hatıra gelirse, bu günkü bu görüşümüz O’na
bir ihanet değildir. Allah, düşünme melekesini insanlara farklı farklı
vermiştir. Yarın imtihan olurken en çok değer verilecek tarafımızsa, mutlaka bu
kendimize has değerlendirmemizdir.
Rahmetli ölümüne yakın Ülkücü gençliği bağrına basma durumundaydı.
Delillerini yazı serisinde sunacağım. Şimdi, şu anda yaşasaydı, ne hale
getirildiğini görür kahrolurdu. Okumayan, körü körüne saplantılarla
meşgul, yönsüz bir gençliği görse nasıl da kahrolurdu. Gençliğe liderlik eden
kimselerin bu gün ak dediklerine yarın kara dediklerini duysa kahrolurdu.
Sırrı Yüksel Cebeci’nin daha önce bahsettiğim Halka ve Olaylara
Tercüman Gazetesi’ndeki Necip Fazıl tefrikası’nda bu günkü başvekil ve Dış
işleri Bakanı’nı kastederek (Hayranları arasında) denmiştir. Bu kanaati şöyle
ifade etsek daha doğru olur:
Sağ adına hükümet kuran herkes O’nun
hayranıydı. Bu bakımdan kendi görüşlerine Milli Görüş diyenlerin hassaten bir
hayranlığı söz konusu olamaz. Zira, o bahsedilen Milli kelimesi bizim
anladığımız Ulusallık anlamına gelmediğini, en belirgin dava adamları, Mesela
Niğde’nin bayram Hocası Rahmetli konferans salonunda ifade etmişlerdi. İslam’a
dayalı milli kelimesi söz konusu onlarca.
Bu bakımdan Muhterem halkımızın bu gerçeği
bilmesi gerekir. Bir görüş milli görüşse, Milliyetçi görüş demektir. Hayır.
Onlar o anlamda kullanmazlar. Dini görüş anlamında kullanırlar. İrilerine
sorunuz bu cevabı alacaksınız.
................................
Ülkücülük.. Evet, Rahmetli Necip Fazıl’ın
son deminin ağız tadıydı.
“ÇEKİLİYORUM! SUÇLU BENİM” DEYİP DE
ÇEKİLMEMEYİ ÜLKÜCÜLÜK SANAN, DAVANIN İDEOLOGLARI PROFÖSÖRLERE KADAR kovup,
PARTİYİ DAVAYLA ALAKASI OLMAYAN ADAMLARLA DOLDURAN KİMSELERİN PARTİNİN BAŞINDA
OLDUĞUNU BİLSE KAHROLURDU. SELAMETÇİ (Belki de Nizamcı, affedersiniz o kadar
sönüp yanan bir ışık gördük ki, dil sürçmeleri normal karşılanmalıdır.) GENÇLER
İÇİN NASIL ÜZÜLDÜYSE BU GÜN DE ÜLKÜCÜ GENÇLER İÇİN O ÜZÜNTÜYÜ DUYARDI.
KIBRIS MİTİNGİ YAPARKEN, “DAM BAŞINDA SAKSAĞAN KABİLİNDEN!”, bu
günkü atmosferde, gerçek tehlikeler söz konusuyken, KOMÜNİST PARTİ LOKALİ
YUHALIYAN ÜLKÜCÜ GENÇLERDEKİ SEVİYEYE HAYRET EDERDİ.
KENDİ DEYİMİYLE ON PULU BİRİ ALIRKEN, BİR PULU ON KİŞİNİN
BÖLÜŞMESİNDEKİ REZALETE NASIL DA ÜZÜLÜRDÜ.
Necip Fazıl, bu millet için beyin kıvrımlarını en yüce şekle
sokmuş, en ileri yapıdaki en iyi düşünürlerden biriydi. Hayatını milletine
adamış insanları saymağa çalışsanız, şair, yazar olarak, dava adamı olarak
O’nun gibisini bulmak isterken tek elin parmakları kadar sayamazsınız.
1940 yıllarda, yani benim doğduğum yıllardan başlayarak CHP
hükümetine kök söktürdü. DP’de onların içinden çıkıyor diye önceleri DP’ye de
sıcak bakmadı. Burada, kendisinden dinlediğimiz bu yılları benim dilimden
anlatmaktansa, bu meseleyi su yüzüne çıkaran, Sırrı Yüksel Cebeci’nin
tefrikasının 1. sayısındaki bir bölümü aynen alıp sunalım:
(( KANLI İHTİLALE TEŞVİK))
İkisi arasındaki bu abajur düellosundan
sonra Recep Peker konuşmaya başlar:
O, Büyük Doğu ismi nedir öyle? O ne yalçın ve azamet ifadesi!...
Siz özlediğiniz inkılabı, İslamiyet’le, bildiğimiz Müslümanlarla mı yapacaksınız?
Necip Fazıl susmaktadır.
Başbakan devam eder konuşmaya:
Mecmuanızda “sır!” adlı bir piyes tefrikasına başladınız. Bu,
apaçık, milleti kanlı ihtilale teşvik, tahrik eseridir. Ve siz bakın o savcı
beylerin haline ki, kulakları patlarcasına yükseltilen bu sesi duymamışlardır.
Sıkı Yönetimi uyardık. Yakında hesap verirsiniz. Şükrediniz ki, mahkemeniz
tevkifsiz görülecektir.
Necip Fazıl Başbakan’ın bu tehdit ve hakaretlerine tepki olarak,
odayı terk etmek üzere ayağa kalkar. Başbakan, emredercesine bağırır:
-
- -
Lütfen oturunuz!.
BİR DESTE BİNLİK
Ne çetin cevizle karşı karşıya olduğunu çok iyli bilen Recep
Peker, ani bir manevra ile taktik değiştirmeye karar vermiştir. Çekmecesini
çekip içinden merkez bankasının bandajıyla sarılı bir deste binlik çıkarır. Ve
masaya koyar. Yüz binlik desteye yumruğunu dayayarak mırıldanır:
- Her şeye rağmen size bir yardımda
bulunmak isterim. Bu paraya günlük gazeteye de gidebilirsiniz.
Karşılığında sizden bekleyeceğim, davanızın dışında ve ona aykırı bir şey
değildir. Demokrat Parti’nin aleyhinde olduğunuzu biliyorum. Bir an için bizi
unutup onlarla uğraşmanızı tavsiye edeceğim.
Necip Fazıl, ister ve alırdı. Ama, sadece
dergi ve gazete çıkarmak için...
Aldıklarının karşılığını “Yazarak” verirdi.
Dilediğince yazardı. Özgürce yazardı.
Ne yazacağı, nasıl yazacağı konusunda
kimse ona emir veremezdi.
SARAY MI ZİNDAN MI?
Hayatı boyunca kimseye muhtaç olmamış,
kimseden “İane!” istememişti. Çoluk çocuğun geçimini sağlayabilmek için,
dedesinin çerçeve yağlı boya portresi, sandalya ve masaya kadar evinde ne varsa
haraç mezat satmak zorunda kalsa bile...
Önüne konulan banknot destesine iğrenerek
baktı.
O tarihlerde yüz bin lira bir servet
demekti.
Neler alınamazdı ki bu parayla...
Hiçbir şeyde gözü yoktu. O’nun serveti
“Kalem”, gıdası “Yazmak!” tı.
“Beni
susturamazsınız!”diye haykırmak istedi.
“Kalemim
satılık değildir!” diye haykırarak duvarları hatta karşısında pişmiş kelle gibi
sırıtan “Diktatörlüğün sözcüsünü” yumruklamak geçti içinden..
Kentlerde polisi, köylerde jandarmasıyla
vatandaşa kan kusturan diktatörlüğün temsilcisi, Necip Fazıl gibi bir “Cesur
Yürek!” e açıkça “Rüşvet” teklif ediyordu.
Ama, karşısındaki nihayet bir başbakandı.
Astığı astık, kestiği kestik bir diktatörlüğün başbakanı... Gözlerinin içine
dik dik baktı. Sert ve meydan okuyucuydu bakışları... “Tik” i
depreşmiş, çenesi oynamaya başlamıştı.
“Ben
size ne yaptım, ne gibi ümit verdim ki, böyle bir teklifte
bulunabiliyorsunuz?”!
Sadece bunları söyleyebildi ve yürüyüp
gitti. Zindanı saraya tercih etmişti.))
.............................
Kendisini en ağır hakaretlerle eleştiren
muarızları da onu beğeniyorlardı. Bunlardan biri Aziz Nesin, O ’nun için
(Eyüpte bir şeyh ağzının içine tükürmüş ve sonra bu yola onu itekleyivermiş)
demişti. Bir mektubunda Nesin, O’na hayranlığını belli etmişti.
O bu anlatılan şekillerde dava adamı
olduğu gibi, aşkı, ilahı aşkı en iyi terennüm eden, tiyatrolarını yazan, milli
duyguları galeyana getirmesini bilen, ateşli bir vatanperverdi de.
Şu demde bir şiir yazabilen kaç şair
bulunur?
Beklenen
Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar
Ne de şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar!
Geçti istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni
Bırak vehimde gölgeni
Gelme artık neye yarar?
Necip Fazıl Kısakürek
....................................
ORDUMUZ BAŞIMIZIN TACIDIR, TAHRİKÇİLER İSE
KÖPEKTİR.
Bir defasında gardiyanın kapıdaki
pencereden bakmasından gıcık kapıp şiir yazar. Buradaki ( kırmızı çuha lafı)
tahrikçiler tarafından subay yakası olarak yorumlanır ve tahrikkar makaleler
yazılır. Bu zaman necip Fazıl yukarda ki cümleyi haykırır:
(Ordumuz başımızın tacı, tahrikçiler
köpektir.) diye yazar.
Ben de makalelerimde hakaret etmek
istediğimiz zaman köpek kelimesini kullanıyor muyum bilmem? Ama, şuracaktı şu
notu düşmem çok iyi olur. Bazı insan oğlu o kadar adileşiyor ki, köpek gibi çok
anlamlı bir yaratığın adını hakaret olarak kullanmak çok büyük hatadır. Basri
Gocul’un köpekli şiirlerini defalarca yayınladım. Lütfen dönüp dönüp okuyunuz.
Bir çok büyük insanın birbirine
ısınmaması, ya da birbirini eleştirmesi de malasef gerçektir. Cebeci’nin
tefrikasında Atsız için ( havası, espirisi,. Mizaç renkleri olmayan biri), Arif
Nihat Asya için (Bizden miydi, bilemem ama, bizden olmayanlardan değildi),
Yakup Kadri için; ( Boyaları dökülmüş, ahşap bir madde) diyebiliyordu. Bu
sözler haklı mıydı, haksız mıydı onu, söz konusu kimseleri sevenler karar
verecektir.
Yolculuk şiiri edebiyattan anlayanların
hayran kaldığı bir şiirdir:
YOLCULUK
Yolculuk her zaman düşündüm onu,
İçimde bu azgın davet ne demek?
Oraya, neredeyse güneşin sonu,
Uçmak, kayıp gitmek, kaçıp dönmemek.
Altından kaydırdı bir el minderi,
Herkes yatağında ben ayaktayım.
Bir gece rüyada gördüğüm yeri,
Gözlerim yumulu aramaktayım.
Beni çağırmakta yabancı dostlar,
Bu dostlar ne güzel, dilsiz ve atsız.
Eski evde şimdi başka bir ev var:
Avlusu karanlık suları tatsız.
Her akşam, aynı yer, aynı saatta,
Güneşten eşyama düşen bir çubuk,
Yangın varmış gibi yukarı katta,
Arkamdan gel diyor, sessiz ve çabuk!
Başım, artık onu taşımak ne zor!
Başım, günden güne kayıtsız bana.
Dalında bir yaprak gibi dönüyor,
Acı rüzgarların çektiği yana...
Necip Fazıl
........................................
Bir ara AĞAÇ dergisini çıkardı. Tabii Türkiye’de hemen gündemin başına
oturdu. İslam fikrine korkuyla bakanlardan Burhan BELGE; Yakup Kadri
Karaosmanoğlu, Falih Rıfkı ATAY Necip Fazıl’ın yolu için yorumlar yaptılar.
Yalnız bu yorumlar (deve deve hakırdak, hani bana çekirdek, çekirdeğin içi yok,
ak devinin kıçı yok!) cinsindendi.
Önce verdikleri isimleri görelim, sonra da, Necip Fazıl’ın verdiği
cevabı.. Atay, İslam faşisti, Karaosmanoğlu Neo Müzülman, Burhan Belge ise bir
atılımlık daha sıçrayarak: İslam komünisti diyordu. Bu görüş sahiplerine (Atma
Recep Din kardeşiyiz!) demek geliyor insanın içinden. Hiçbir kamu Hukuku
kitabında, hiçbir iktisat kitabında ya da kültür kitabında rastlamadığınız
atmasyon laflar.
Üstad nasıl da cevabı yapıştırmıştı: (Bunlar Ya katıksız olarak
İslam’ı anlamayan kafalardır, ya da nasıl bir İslam düşündüklerini
hayalliyorlar ) deyivermişti.
Beyitinde, Eser isimli beyitinde insanı bayıltan bir ifade:
Gecekondu yapısı, bir üfürüklük eser,
Elbet beklenen rüzgar bir gün Kıble’den eser! Diye bir ifade
kullanıyordu.
Ülkücü gençlik üzerindeki bedavacıları, bozucuları, davayı ifsat
etmişleri bir an için üzerinden atmazsa, Necip Fazıl’ın ruhu Arapça kelime
kullanmak istemem ama Muazzep olacaktır. Kahrolacaktır. Rahat uyuyamayacaktır.
Ne zamanki ülkücülük, “gerçek ruhunu anlayan kimselerin yönetimine
girer, makam ve para peşinde olmayan kimselerin yönetimine girer!” işte o zaman
Necip Fazıl mezarında rahat uyur. Nihal Atsız’lar rahat uyur. Hele hele
Rahmetli Türkeş’in elli defa sohbetinde bulunduğumuz için O’nun tabirlerini
düşünüyor ve bu gün kahroluyoruz. Ülkücülük işgalcilerin – bu vatanın evladı
ama, ülkücülüğe sırt çevirmiş işgalciler- elindedir.
A’dan Z’ye ülkücü kadrolarda bulunanların çekilmesi, yeniden
sıraya konulmaları lazımdır.
..........................................
Necip Fazıl’ın şiirleri karşısında mest oluşum, O’nun kitaplarını
okurken zevkten baygınlık geçirdiğim, kelimelerini lezzetini tadarken uhrevi
bir zevk aldığım doğrudur. Ama, bu gün O’nun genel düşünce sisteminde olduğum
anlamına gelmez. . Bir insan bir davayı ancak onun kadar samimi tutabilir. Bu
yolda ancak onun kadar başarılı olabilir. Bu cephesiyle Türk Milleti’nin
canıdır Kısakürek.
MEHMET AKİF’İN RESMİ KONACAK
Allah nasib ederse, Mehmet Akif’in yüce sanatını da bu sütunlarda
okuyucuma sunacağım. Safahat’ın Türk İnsanı’nın evinde duvarda örtüsü içinde
asılı kitaplardan olduğunu ispat edeceğim. Olması gerektiğini
anlatacağım. O’ndaki yüce fikirleri, milletimize yararlı anlatımları sunduğumuz
zaman gerçekten değerlerimizin örtülü bırakılmasının nasıl büyük zarar meydana
getirdiğini görmüş olacaksınız.
NECİP FAZIL TAM ANLAMIYLA BİR DAVA ADAMIYDI
Benim için İnsanların en değerlileri arasındadır. Sanatçıların en
yükseğidir. Sunduğumda göreceksiniz. Ziya Gökalp hakkındaki acı sunularını
tasvip etmiyorum. Aksine Ziya Gökalp’i seviyorum. Bunun gibi O’nun sevmediği
bir çok kimse benim tarafımdan sevilebilir. Ama, değişmeyen tek kural şudur:
O’nun dava adamlığı, manevi değerlerimiz ve milletimiz için mücadelesi bir
cevherdir. O bir cevherdir. Şiirleri, hitabeti, tiyatroları Türk –İslam dünyası
için mücevherdir. Eşi emsali olmayan sanat eserleridir.
Bu mesele iyi anlaşılmalı. Bu bakımdan vereceğim örneklerde bana
çok acı gelen tenkitlerini de göreceksiniz. Beğenmenin ötesinde hayran kaldığım
tarafı ona ait sunduklarımın yüzde doksanını tutar.
Bir gün Necip Fazıl için bir yazı serisi hazırlama zorunluğu
doğacağını bilsem, O’nun yanında olduğum günlerde bazı dökümanları bir yere
ayırırdım. Biz bu adamların eteklerinden tutarken, bir gün onun isminden
kendimize kazanç çıkarma duygusunu taşımazdık. Hangi konuşmasında
idealist vatandaşı tarif eder, yaşadığımız zamanı nasıl değerlendiririz, diye
düşünürdüm.
Yanında bulunduğumuz dava adamlarının telkinleriyle yönlenirdik.
Geçenlerde Gazeteciler Derneği başkanı Ali Osman Sayın, ince zekasıyla
konuşuyor, keyiflenmek için gırgırını geçiyordu:
(Necip Fazıl’dan uzun ve etkili cümle, Nihal Atsız’dan no yerine
nu, öğreneceğine, ihtiyarlığında işe yarayan sermaye birikiminin
kurullarını öğrenseydin ya!) demez mi?
Bana böyle söyleyenin haline bak. Derinkuyu Oteli’nin yerine bir
diyeceğim yok. O bir kısmet. Ama, Derinkuyu’da satılan tarlalar karşılığı
gazete çıkaracaklarına, İbrahim Efendi’nin oğulları kaput bezi alıp satsalardı,
şimdi tüccarlıklarını genişçe yapacakları İstanbul’a nakile bile sıra gelmişti.
O ‘na ne mani oldu? İstanbul Gazetecilik Okulunda okurken memleket meselelerini
iyi öğrenen, Kızıl Kürtçülerin, aşırı solcuların yıkımını gören İsmet Sayın,
halkına gerçekleri anlatmak için gazete çıkarmak yolunu seçmemiş miydi? Hem de
ekmeğiyle davayı at başı yürüterek.
Ben ne yapmışım? Üslübumu, kelimeleri iyi seçerek etkili söylemek
ve yazmak için elimde olmadan Necip Fazıl vari cümlelerim olmuş. Necip Fazıl
bir tarafa, Burdur’da mahkemedeyim. Duruşma bekliyoruz. Şiirden filan açıldı.
Ben de Hamlemizin Anahtarı isimli kitabımdan 4+4 hece vezniyle bir dava şiiri
okudum. Orada bulunanlardan biri:
- Bu şiir Ozan Arif gibi yazılmış demesin
mi? O’ndan çalmışın deseler de memnun olacağım. Ozan Arif’ten evvel ben bu
satırları o heyecanla yazıyordum ama, o davasını dünya çapında etmesini
bilmiştir. Bu bakımdan hepimizin gururudur. O’nu Almanya’da toplantılara
sokmayan rezillerin yüzü kızarsın.
Velhasıl şiirimin Ozan Arif’le
bağdaştırılmasına sevinirim. Demek ki, bir davanın insanları parelel türkü
söylemesini becerebiliyorlar. Hele hele kurduğumuz cümlelerin Necip Fazıl
üstadımızı hatırlatması da ayrı bir kıvanç meselesi. Şu var ki, Necip Fazıl
ayarında cümle kurabilen yegane insan olarak, yegane eser olarak Şekspir’i
gördüm.
Necip Fazıl ve Şekspir iyi ki birbirinin asırdaşı değil. Yoksa
Necip Fazıl’ı taklitle suçlarlardı. Bildiğiniz gibi Şekspir uzun boylu bir
kültürün adamı değildi. Ama. Necip Fazıl Yirminci asrımızda en kültürlü on kişi
arasına giren kimsedir bana göre. Necip Fazıl’daki engin kültürü eserlerinden
sunacağım kısa pasajlarda göreceksiniz. Ata Senfoni isimli eser bile N.Fazıl’ın
engin kültürün ispatı bir eserdir. Ata Senfoni eserini okuyuncaya kadar
at yarışlarını pek seyretmezdim. Bundan otuz sene evvel at beslemiştim. Gökçe
Dede isimli Romanımda bunun yansımaları vardır. Ama, Ata Senfoniyi
okuduktan sonra at yarışlarını meraklı gözlerle seyrediyorum. Allahın
yarattığı bu güzel hayvanın o güzel halini seyretmek büyük zevk vermektedir.
O ve ben, Cinnet Mustatili, Batı
Tefekkürü ve İslam Tasavvufu, Namık Kemal, Reis Bey, Ahşah Konak gibi rast gele
seçtiğimiz eserlerinden alınacak pasajlar okunurken kalbimizde sıkışma
hissederiz.
Neden? Korkunç edebiyat ve fikir sergilenmesi vardır. Allah rahmet
eylesin. Asil bir aileden, kültürlü bir aileden gelişi, hele hele bir davaya
kendini adayışı Necip Fazıl’ı ulaşılmaz etmiştir.
NUMARANIN KISALTILMIŞI ANCAK VE ANCAK NU OLABİLİR
Deminki şakalaşma meselesine geri dönersek! Ne yapmışım? No,
Fransızca numero’nun karşılığıdır. Numero Türkçeleşmiş, numara olmuş, onun
kısaltılmışı no olmaz. Mantıki olarak nu dememiz gerekir. Buna riayet etmem mi
aptallık.? Gözüm Ali Osman’ım. Bu Osman ÜÇER’e:
- Sensin, lidersin, şöylesin böylesin diyerek gençliğini yaşatmadınız.
Hiç olmazsa ihtiyarlığında rahat bırakın da bildiğini işlesin.
Üstad Atsız hem yazılarımı vesile ederek
bu kuralları bizzat öğretirdi, hem de dergisinde açıklamalar yapardı. Ötüken’in
bütün sayılarını Milli Kütüphaneden bulup fotokopi alırsak sanırım hem bir çok
delile ve hem de nostaljik değerlere sahip olacağız. Görünüşte önemsiz gibi
olan nu ve no meselesi bana göre bir mantığın, bir gereğin ta kendisidir.
Numero’ yu kısaltırsan tabiiki no çıkar. Ama, numarayı kısaltırsan ortaya nu
çıkacağı tabiidir. Bu kuralı tatbik edenlere ne mutlu. Faks, maks deyip
durmaktansa Belgegeçer deyivermek nasıl anlamlı değil mi?
BELGEGEÇER DERSEN DİLİNİ EŞEK ARISI MI
SOKAR?
Gençlere rica ediyorum. Elinizden geldiği
kadar Türkçe karşılığı olan kelimeleri kullanmayınız. Bizi zamanında Uydurukça
meselesi yaratarak saptıranlar olurdu. Dil kurumunda dilci yok derlerdi.
Konuşulan Türkçe önemli derlerdi. “Filan filan izahlarla Öztürkçecilere karşı
harekete geçirmek isterlerdi. Söylenenlerin çoğu doğruydu. Konuşulan Türkçe ye
sarılıp, bulgur yenirken dişe her şey dokunmasın diye biraz yüksek tutturmanın
zaruretine inanırdık.
İyi de, muhafazakar geçinen bu insanların
dile ihaneti Dil kurumu parelelindekilerden çok zararlı oldu. Batı’nın adamı
bir adam başvekil olmuşsa, televizyondan halkın gözünün içine dolma kalemi
sokarak İngilizce, Fransızca kelimeleri piyasa sürdüklerini unutmadım.
Sağcı geçinenler dil meselesinde duyarlı
olmadılar. Belediyeleri ele geçirdiler. Bu meseleye hiç eğilmediler.
Bakanlıkları ele geçirdiler bu meselelere hiç eğilmediler. Velhasıl ot geldiler
ot gittiler.
İSİMLERE BAK, ÇOĞU ARAPÇA...
Dilcilerden Hacıeminoğlu gibi
hocalarımıza, yazdıklarına inanıyoruz. Timurtaş’lar filan büyük hizmetler
etmişlerdir. Ama, millet olarak dile gereken önemi verdiğimizi hiçbir zaman
iddia edemeyiz. Dört idealist (Bu konuda ülkücü) gayretiyle de bu iş yürümez.
İsimlerin çoğu Arapça, hukuktan tut, bütün sahalarda Osmanlıca denen melez dil
hakim. Buyurun siz yargıç olun ve karara varınız.
Öyleyse öğrenen öğrenci olmak artı nottur. Karlı veya karsız
yaşayışa gelince. Halimizden şikayetimiz yoktur. Üzüldüğüm şudur ki, hayatımız
boyunca ya Komünist militanın, ya da sahte şeriatçı militanlarının rahatsız
etmesiyle huzursuz olduk.
Daha acısını söyleyeyim mi? Hiçbir zaman bir karşılık ve yarar
beklemedim. Niğde’de çocukluğum ve gençliğimde manevi değerler için mücadele
verdiğimde yandaş sayısı önce hiç yoktu. Sonra bir elin parmakları kadar
oldular. Ben, Sungurbey Sosyal Salonu’nda bu fikre, maneviyatçılığa bir gençlik
verdim. Pişmanım. Neden mi? Bir ordu yetişsin derken bir istismar sürüsü
yetişti. Bu bakımdan pişmanım.
KABA SOFTA HAM YOBAZ ORTALIĞI KASIP KAVURUR
Bedavacı, okumayan, gaddar, müfteri, müfsit sahte Müslüman
görüntüsü veren bu insanlar manevi değerlerin zevkini katletti. Bu bakımdan
onlardan duyduğum rahatsızlık Maocu ve lenincilerden duyduğum rahatsızlığı bu
gün kat be kat geçmiştir. Onların okumuşu da iki yüzlü. Mücadele ettiler, halkı
aydınlattılar diye örnek vereceğim isim sayısı bile yok denecek kadar az.
Var mı yok mu istismar. Bu mücadelemin sonucu bu olmamalıydı? Ödül
böylesine adi olmamalıydı. Levh-i Mahfuz’dan başkada hesaplaşma ortamı
göremiyorum.
.....................................
Allah, mücadeleyi verirken eziyetlere katlanma duygusu versin.
Şimdi maziye baktığımda Siverekli,
kendisini davalara adamış bir gençle birlikte (İstanbul’da Göz Doktoru.
Operatör Sefer Ağaçhan’la birlikte bazen konferans konuşması için
ardından koşuşum, kebapçılarda yarı doymuş yemek yeyişler, konferans salonlarında
hop oturup hop kalkan bir genç olmaktan öte deliller getirirdim.
Operatör Dr. Sefer Ağaçhan yurtta
Karyolalarımız altını biz yokken kontrol ediyor, boş şişelere rastlama
korkusuyla devamlı surette olumlu yol çağrısı yapıyordu.
NECİP FAZIL’I DİNLEMEKLE AKÜYE BAĞLANMAK
AYNI ANLAMDAYDI
Hele hele Üstad Necip Fazıl’ın nerede konferansı varsa bunu
duyuruyor, hiç olmazsa, bazen, birlikte olmamızı sağlıyordu. Konferanslardaki
insanı nefes nefese bırakan heyecan, konferans sonraları küçük kebapçılarda
doyar doymaz yemeklerde Necip Fazıl’ın espirilerini dinlemek o zamanların akü
göreviydi.
Çapadaki Yüksek Okul’un konferans salonu en çok arzı endam edilen
bölgeydi. Ahmet Kabaklı, Necip Fazıl üstatların, yüz binleri hop oturtup,
hop kaldıran fikirlerinin özeti bu konferanslarda dinlenirdi.
Her ikisi de değişik görünümde tik küpüydü. Hele hele Necip Fazıl
kürsüye geldi de, tiklerini yerleştirme gayesiyle önce salonu iyice bir
inceledi mi, eşi önderi bulunmayan gür ve güzel gür sesiyle konuşmasına
başladı mı, kainatta bir başka ortam istemeden, kıyamete kadar aynı havanın
devam etmesini hayallerdiniz.
ŞİİR ZEVKİ ALMAK İSTEYEN NECİP FAZIL’IN KENDİ SESİNDEN ŞİİRLERİNİ
DİNLEMESİ GEREKİR.
Günümüzde bir insan en iyi şiir nasıl okunur derse, Necip Fazıl’ın
kendi sesinden şiirler okuduğu bantları elde etmesi gerekir. O ne Yarabbi? O ne
okuyuş Allah’ım? Şiirden hiç hoşlanmayan bir kimse bile O’nun sesinden okunan
şiirleri duydu mu, hemen şiir meraklısı olmak durumundadır.
Allah bazı adamları doğuştan sanatçı yaratıyor. Necip Fazıl için
bazı yazarlar, tahrif edilen olaylarla küçümseme yoluna giderler. Halbuki, O,
bir zirvedir. Bir zirveyi ise ancak bir başka zirve gerçeklere uygun olarak
eleştirebilir. Bu bakımdan bir bayancığın kitabında Necip Fazıl eleştirmesini
bir hücuma geçmenin zavallı bir örneği olarak kaydediyorum. İdeolojisi belli o
bayanı aranızda çok okuyan ve bilen vardır.
Dejenerasyonu, beşinci kolu, masum milletimizin bağrına bağrına
yapılan saldırıları ne güzel izah ederlerdi Yarabbi! Birisi Yazarlar Sultanı,
Birisi de Şairler Sultanı ismine yaşarlarken layık görüldüler. Her ikisi içinde
iftira kazanı, firavunlar devri fesadını gölgede bırakacak şekilde kaynardı.
NECİP FAZIL’IN RAHMETLİ BAŞBUĞA (İHTİLAL ÖNERİSİNDE BULUNDUĞU
YAZILMIŞSA DA BU İDDİANIN KUVVETLİ DELİLLERE BAĞLANMASI GEREKİR.
Allah her ikisine de rahmet eylesin. Ben her ikisiyle de sohbet
ettim. N.Fazıl’ın ki, yukarda da söylediğim gibi fazla bilirim geçinmeden, soru
şeklinde olursa iyi olurdu. Ama, rahmetli Türkeş’le birkaç defa bu vatan
toprakları üzerinde seçimlere koşturdum. Bir yazımda geniş anlatmam lazım,
CKMP’nin başkanlığını Rahmetli Akdoğan yaparken, benim yalnız olarak Adana Yol
ayırdımına gidip, Mersedesle Ankara’dan gelen Altınsoy’un yanına, mersedesin’in
önüne oturup gelmemiz var. Çukurkuyu gibi köyleri tarayarak geldik.
Merkez Kahvesi’nde, Niğde’de bir konuşması var. Bana ısrarla
sordu. Niğde’de neden bahsedeyim diye, utanarak “(Sarı Zarf) meselesinden
bahset” dedim. Türkeş’in belki de Niğdelilerin gönlüne yerleştiği ilk konuşması
bu kahvede yapılmıştır. Bu hikaye saatler boyu anlatımla özetlenebilir. Ben
burada, yukarıya atılan başlığa ışık tutmak için yazıyorum:
Türkeş belki kendi hanımı ile bile ihtilal meselesini konuşmayacak
kadar bilinçli bir başbuğ idi. Yaşayacak olursak, olayların biraz daha eskimesi
üzerine bu konuda bildiklerimizden anlatacaklarımız vardır. Ben adımın
Osman olduğu gibi iddia ediyorum. Türkeş’le konuşmalarımın sonucunu söylüyorum.
O 27 mayıs trenine bile atlamayacaktı. Rayını şaşırmasın diye atladı. Öncelikle
iyice başardı, hatta lider konumunda aktifti. Gel gör ki, Bab-ı Ali’nin
kurnazlarının fitlemeleri üzerine, Milli Birlik Komitesi içinde ki, rengi
kırmızıdan dönenler daha uyanık davrandılar.
Bu konuda sonucu söylüyorum: Gerçekten DEMOKRASI HAYRANI İDİ.
İNANCINI BU KONU da çok sağlamdı. Gereksiz ihtilal lafı edenlere Aksaray’daki
bir hoş adamın seslenişlerini örnek verir ve nazikçe bu meseleyi mühürlerdi.
Necip Fazıl’ın hatırlatması üzerine verdiği cevap belki de
dünyanın en nazik sözü olmuştur. İnanın laftan lafa geçmek istemem ama,
uslübumu akıcı bulanlara gönderme yaparak, onların hatırına şu meseleyi de arz
edivereyim.
Avukat Murat Bingöl’ün Barlarda duydum dediği bir yaygarası vardı.
(Allah Rahmet eylesin):
- Güya yetmişli yıllarda Osman ÜÇER,
hükümetin önünde sağ kolunu kaldırırsa, Torba Camiine kadar yüzlerce kol
kalkarmış. Bu tabii ki palavra. Ve karşı hareketi hızlandırma siyaseti. İşte
böyle bir latife de Rahmetli Türkeş’in huzurunda açıldı. Yanımızda Altınsoy
var. Beyan şu:
- İşte başbuğum, Komanda kamplarının ilk
yetiştirdiği bahadır, Osman ÜÇER bu.
Rahmetli Türkeş gülüyor. Ben O’nu
üniversiteden tanıyorum. Diyor ve komando kampı meselesini didiklemiyor. Çünkü,
alışmıştır. Kuru sıkı atanların davada ciddiyetinden daima şüphelenmiştir.
Bu iddiayı dinleyen ben, hayatım boyunca
Fertek Kampı’ndan başka bir kamp görmediğimi, Rahmetli Hocam Hüseyin Gökalp’ le
on gün kadar zevk içinde bulunduğum Kızılay kampını hatırladım. Erdinç Dinçer
kardeşimin gazel okurken, Nedim’in:
Bir safa bahşedelim gel şu dili naşada,
Gidelim servirevanım yürü sada bade.
Diye başlayan ve devam eden şiirini
okuduğum Kızılay Kampı’ndaki hayatım bir yana Komanda kampı nedir onu hiç
görmedim ve yerini öğrenmedim. Bu başlığın noktasını koyuyorum. Demokrat
Parti’den A.P.’ye, CKMP’den MHP’ye kadar yıllar boyu siyaseti gördüm ise
de demokrasiye en aşık liderin Türkeş olduğunu iddia ediyorum.
- En kötü bir demokrasi, en iyi bir
ihtilalden daha iyidir. Mealindeki sözün, (Anayasa kitaplarına geçeceğini)
Sayın Türkeş’in yüzüne karşı söyleyen de bendim. Allah sağlık verirse Türk
Milliyetçiliği hareketini bir gün yazacak olursam, mücahitlerin en
şanlılarıyla, Kabak tarlalarının çürümüş kabaklarını yazmayı becerip
beceremeyeceğimi şu anda pek bilmiyorum. (Çine giden parti başkanı ve Başbakan
yardımcılarını...... da unutmadan bir not etsem mi ki?) (Doğu Türkistan Çin’in
ayrılmaz parçasıdır ve orada nişan alıp vermeler.)
........................................
NECİP FAZIL’IN YASSI ADA İFADESİ’Nİ HATIRLIYORUM
Ben derim ki, Yassıada Mahkemesi’nin bantlarını, çekilen
filmlerini bu gün yayınlamalı. Yarın utançtan şunu diyecekler:
Filimler ıslak yere atılmış, sonra da güneşe atılmış, hep
silinmiş!
- Hoppala!.......
- Hukuk öğrencileri Yassı Ada
Mahkemelerini santim santim seyretmeli. Yassı Ada Mahkemeleri’nin filme
alınışının başında Niğdeli Bir Astsubay’ın bulunduğunu hatırlıyorum. Bir
hatıramda anlatmıştım. Bir gün salona en önde ben, arkamda Ali Cengiz Özdemir,
onun arkasında Celal Bayar, O’nun arkasında Menderes ve diğerleri.
- Bu iş nasıl oldu dememeniz için tekrar
yapayım. İki gece uykusuzluktan sonra gittiğim Yasıada’da, öğleyin
sandviçleri yiyince vapura geçtik.
Kırk sekiz saat uykusuzluktan dolayı orada
uyuklayıp kalmışız. Anans üzerine vapur boşalmış ve duruşma salonuna
herkes girmiş. Nasıl olduysa bir üsteğmen mi, yüzbaşı mı bizi uyuklar görünce,
elindeki sopasıyla bağrımıza dürttü. Uyandık. Koşun duruşmalar başlayacak!
dedi. Vapurdan tapır tapır atlayınca, (meğer o sırada S A N I K L A
R geçiyormuş.) üzerimize sanırım yirmi hafif makinalı çevrildi.
Ben Ali Cengiz CHP’li olduğu için ondan,
O’da benden şüphelenmiş olmalı. Meseleyi anlayamadık. Sonra uyandıranın
seslenmesi üzerine (bırakın gelsinler!) diye bağrışıldı. Dediğim gibi salona en
önde ben, sonra Ali Cengiz, sonra Celal Bayar, sonra da tarihin şanlı
Menderes’i girdi. Çekilen filmlerde bu an mutlaka tespit edilmiştir.
Her neyse Necip Fazıl’ı ifadeye çeken
Başol, adalet adına yüz kızartıcı bir tutumdaydı. Konuşturma yok, hakaret var.
Hele o Egesel.. Bir Mahkeme’nin savcısı değil, adeta....
.....................................
Pek önemli bir adam değilken, bunca
hatırayı yazacak zaman bulamıyoruz. Bir de bana soruyorlar:
-
- Yahu bu kadar uzun yazıları nasıl
yazıyorsun?
- Allah için, vatan için, fikir için, ülkü
için; sosyal adalet için yazacaklarımı tam olarak yazabileceğimi bilsem sanırım
onlarca sene, bilgisayar başından kalkmamam gerekir. Allah rızk teminini
kolaylaştırsın, anlatım kabiliyetini artırsın. Ne diyelim zenginlik, şöhret
peşinde değiliz. Milli davalara noter kılığı ile tespitçi olsak yeter.
Velhasıl Necip Fazıl o baskı da Menderes
için, eski D:P.liler için minnettar kalınacak doğru ifade vermişti.
Menderes’in asıldığı gece, (İslam
Kadını’nın gördüğü rüyada Peygamber efendimiz, Menderes meselesi gerçekten iyi
bir anlatımla yoruma tabi tutulması) gerekir.
Adım adım gezdiğim Ege’de Rahmetli
Menderes’in AYYILDIZ Çetesi’ni kurduğu topraklarda halen derin bir musikinin
vatanperverilerin kulaklarında nasıl çınladığını uzun uzun anlatacağım günler
gelecektir.
.....................................
DEVİRLERİN GENÇLİĞİNE ÖNDERDİ, NECİP FAZIL. FİKİRLERİNİ YAŞAYARAK
İSPATLARDI...
Bağırlarını bu milletin manevi varlığının meselelerini savunmak
için acımasız saldırılara karşı açık bırakan bu fikir ve dava adamları aşk
derecesinde seviliyorlardı. Milliyetçi Gençlik, Mücadeleci gençlik, Milli Görüş
gençliği, A.P. gençliği (!) gibi gençlik bölümlerinin fikir ve dava beslenme
kaynağı arasında bu iki isim asgari müştereklere sahip ve en önde gelirdi.
Türkeş, Nihal Atsız’ın özel bir yeri olduğu için onu sıralamaya
dahil etmiyorum. Ama, Peyami Safa’lar, Feridun Fazıl Tülbentçi’ler, Ali Fuat
Başgil’ler, Ergun Göze’ler, Cevat Rifat Atilhan’lar, Nurettin Topçu’lar, Osman
Yüksel Serdengeçti’ler, gibi onlarca isim onları takip ediyordu. Ömer Seyfettin
eserlerinin, Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun eserlerinin de olumlu etkilerini
anmazsak haramzadalık ederiz. Hele hele on kuruştan satılan formalarla biriken
Karacehennem İbrahim, Hacı Murat, Şeyh Şamil, Yörük Ali, Çakırcalı gibi
eserlerin yazarları, isimsiz nice kahramanları da zikretmek gerekir. Bu
isimlere benzer bir ismin, daha önemli bir ismin Türkiye’de hakkında ilk kitabı
yazmış olmamı Allah’ın bir lütfu sayıyorum. Mihrali BEY, inşallah yakında
temin edeceğim bir sanatçının çizgisiyle ÇİZGİ ROMAN haline gelecektir.
Bildiğim Mihrali BEY’i kısa kısa anlatıp
çizgi romanını hiç olmazsa ilimizde yayınlayabilirsek, Milli Kahramanlara olan
borcumuzu bir nebze ödemiş sayacağım kendimi.
Yukarda sayılanlar öğrenim yuvalarında kökünü bulan deryalardı.
Halkın ayrıca Hazreti Ali ve Battal Gazi üzerine yazılmış eserleri
ve benzeri kahramanlık destanlarını besin kaynağı yapışı ayrı bir manzaradır.
Gökçe Dede’nin ülkesinde incelediğim ve arz ettiğim Battal Gazi gibi eserler
ise bir neslin, nesillerin hareket ve enerji kaynağı niteliği vardı.
Büyük Dava adamı, bilim adamı, Erol GÜNGÖR
Profesör
hizmetleri sayılıp dökülmekle bitmez.. Dil sahasında Timurtaş Hoca’nın ve
Necmettin Hacıeminoğlu’nun ve benzerleri gençliğin bağrına sevgiyle yerleşmiş
isimlerdi.
SEKSPİR VE NECİP FAZIL. KÖŞE TAŞLARIDIR.
Sözü Kabaklı ve Necip Fazıl’a geri döndürelim.
Bir Fransız’la sohbet etsem, dünyanın en büyük edebiyatçılarını
say dese, sanırım benim en önde sayacağım iki isim: Şekspir ve Necip Fazıl
olur. Şekspir üslubuyla ve işlediği konularla şöhret oldu. Necip Fazıl ise,
gençliğindeki rüzgarlı günleri atlattıktan sonra Köroğlu ’nun atının KADERİYLE
AYNI KADERİ PAYLAŞTI VE ÖLÜMSÜZLÜĞÜ seçti. O ne demek? İslam’a hizmet. İslam’ın
hamlesi. İslam’ın mahiyeti. Yüceliği. Bu bakımdan sanat benzerliği varsa da
davası bakımından Necip Fazıl hiçbir zaman Şekspir’ le mukayese edilemez tabii.
Gençliğinde yaşadığı rüzgarlı devirler zaman zaman hayatına gölge
oluyor, o ondan kurtulmanın mücadelesinin destani örneklerini veriyordu.
Yirmi yaşın insanları biz Necip Fazıl gerçeğini tanırken, günü gününe
eksi ve artıların kolleksiyonlarını yapıyorduk. Şahsen benim bu konudaki izlenimlerimin
en önemli besleyicisi Risale-i Nur talebesi olan doktorumuzun gayretleridir.
Risalei Nur talebelerinin bilfiil mücadelede saklandıkları sabitse de, bir çok
sahada hizmetlerini inkar etmemek kadirsinaslık olur. Takdir Allah’ın.
AHİRETİN TARLASI MESELESİNİ İYİ KAVRAMAK GEREKİR
Belli zamanlarda, Kızıl Kürtçüler’e, Komünizm’e karşı verilen
direk mücadelelerde adları ve sanları okunmayan fikir cereyanlarının,
isimlerini burada saymayı zül saydığım tarikat bozuntularının günahını Levh-i
Mahfuz sayıp döktükçe bir çok yüzün nasıl kızardığını yaratıklar olarak görme
zamanımız gelecektir.
Mademki her iki dünya, her iki alem birbirinin devamıdır, öyleyse
Levh-i Mahfuz’u kimse küçümseyemez. Öldükten sonra yaşamak isteyenlerin tek
mihenk taşı Levh-i Mahfuz’dur. Bu dünya mademki Ahiret’in tarlasıdır, herkes
elinden geldiği kadar sınavında başarı göstermeye çalışacak, gerisini de gerçek
alemde mülahaza etmeye çalışacaktır.
Ne yalan söyleyeyim, bu dünyadaki imtihan o kadar karışık, o kadar
girift, o kadar bilinmezlerle dolu ki, ben büyük başarıyla bu işi yapıyorum
diyenler ve zannedenler yanılmışlıklarını tasvire çalışıyorlardır.
BİR DEVİRDE KUR’AN HAKİKATLERİ DAİMA SAKLANDI. SANIRIM ARTIK
GÜNÜMÜZDE ALENİLEŞECEK VE ÇOĞU KİMSENİN GÖZÜNÜN ÖNÜNDEN PERDE KALKACAKTIR.
Kur’an’ın gerçek yorumunu nesillerden uzak tutanlar, baş
günahkarlardır. İsterlerse alim kılığına bürünsünler. Kur’an’ı matbaadan,
kütüphaneden, aile tartışmalarından uzak tutan yobaz zihniyet maalesef günümüze
gelinceye kadar en etkili bir düşünce sistemi olarak nesilleri bocalatmıştır.
Halen de bocalatmaktadır.
Kutsal kavramları ve maddeyi büyük bir ustalıkla uhdesine alanlar,
rezil insanlardır. Kolaycıdırlar. Okumazlar bilgisizdirler. Biri, sosyal adalet
meselelerini istismar eder, zevk ve sefa içinde yaşar, fikirlerini hayata
kazandırmaz. Yaşayışı ile fikirleri birbirine uymadığı için burunlanır.
Diğeriyse maddeyi en ince teferruatına kadar sömürürken, etrafında bir kara
alem kurmanın en alçak zeminlerini araştırır.
Bu sebeple kitleler gerçekleri bilmeden suçlama, yönsüz tavırlarla
ayırımcılığın en korkunç manzaralarını gösterirler.
.................................
BÜYÜK DOĞU BİR MEKTEPTİ. O ADI İSTİSMAR EDENLER VEBAL ALTINDADIR.
BİR DEVRİN SAVUNMASINDA BÜYÜK DOĞU’NUN HİSSESİ BÜYÜKTÜR.
Yoğun dersler arasında Risalei Nurlar’ın bütün bölümlerini
kütüphaneme talebe harçlığıyla kazandıran Ağaçhan, Üstadımızın “N. Fazıl”
yaşayışının bir aynası oluyordu bana. Herkes onun fikirlerini süt yerine
miğdesine gönderiyordu. Nurlusu, Süleymanlısı, Işıklısı, Mücadelecisi,
Kadirisi, .... hepsi coşkunlukla onun makalelerini, eserlerini
ezberliyordu.
O ne mecmuaydı öyle? Her satırını içer gibi okurduk. Yazılar,
yazılar.. Hamle, aksiyon, enerji doluydu. Çizgiler, okuyucuların tümünü
büyülerdi. Devrin siyasilerini külfakış ederdi. Maymun resmiyle bir
ünlüyü yan yana koymaktan ve benzerliği izah etmekten zerre çekinmezdi.
Dergi kapağında kulak resmini koymuş...
Ve olay olmuşmuş. Gel gör ki,
Büyük Doğu o günlerde Türkiye’ye düşmüş ateş topu gibi gönülleri yakar
fikirlere yatak olur, despotizme karşı vurulmuş bir hançer olurdu.
Bir gün, “Cumhuriyet ’i yıkmak isteyenlerin” Büyük Doğu ismini
alet etmelerinden dolayı miğdem nasıl döndü anlatmak mümkün değil. Kanser
kaplamış bir miğde bile bu kadar sarsılmazdı. Memleketin fikir ve haysiyet
kaynağı yazarının dergisinin ismini alet ederek yıkıcı teşkilatlar kuranların
yüzüne balgam tükürmeyi ihmal eden bir nesil nasıl gelebilirdi?
Hepsi İngiliz oyunuydu. Hepsi Rus ve Amerika oyunuydu.
Necip Fazıl, zamanında İslam Dünyası’nın en kuvvetli ismiydi.
Şair, yazar. Mütefekkir. Şiiri, tiyatrosu, makalesiyle bir abideydi. Tasvir
denilen sanatın en muazzam örneklerini ortaya koyan bu insanın evliya
uhreviyetine eşit bu sanatı, gelmiş geçmiş yazarlara mihenk taşı olacaktır.
GÜLDÜRÜ UNSURUNU İHMAL ETMİŞTİR.
Şu satırları yazan fakir kalem sahibi olarak düşünüyorum.
Yazdıklarımdan dolayı Necip Fazıl’ın karşılaştığı eziyetin onda biri ile
muhatap olsam, sanırım pusulayı şaşırırız. İşte Necip Fazıl’ın büyüklüğü..
Esprinin şahını ürettiği halde eserlerini dram, trajedi tarzında yazmayı tercih
eder, güldürü unsurunu küçümserdi. O, O’nun sahasının özelliğidir. Şu satırları
yazan kimsenin düşüncesine göre ise, en ciddi söyleyişleri bile güldürü
unsurundan uzak tutmamak gerekir.
Kafasının evvelden beri büyük olduğunu kabul ederdi. Esprilerini
hatırlıyorum bu konuda. Buna eserlerinde de rastladım.
Bir yazarın, bir şairin, bir tiyatro yazarının bu kadar geniş
malumat sahibi olmasının örneklerine rastlamamışsınızdır. Bir tek “Abdülhamit
kitabını” okusanız yine aklınız durur. Yetmiyor mu At’a Senfoni kitabı
bile akıl hafsala durdurur.
Bu bakımdan bu yazı serisini burada bir nefeslendirerek At’a
senfoni kitabından özetler sunmak istiyorum. Böylelikle O’nda ki umumi kültür,
anlatım kudreti, en ilericisinden daha sosyal olayların yazarı olduğunu lütfen
görünüz. Umarımki çoğunuz AT’a Senfoni’yi okuduktan sonra çoğunuzdaki at
sevgisi çok daha artacaktır:
ATA SENFONİ
(( Dokuz yaşında ata bindim; ve yalan olmasın. Bir daha inmedim.
Her, binişimde büyüdüm ve her inişimde küçüldüm. At benim gözümde, eserimde
buram buram tüttüğü gibi, insan ruhundan yere damlayıp şekilleşmiş ve sonra
insanın sırtına gelmiş bir müjdecidir:
Zafer, fetih ve asalet müjdecisi..
................................
Nebata en yakın olanı Mercan’dır; çünkü tıpkı nebat gibi kök salar
gibi ve kumlara düğümlenir.
Nebat dünyasının ufku, yani en ileri unsuru, yani hayvana en yakın
olanı hurma ağacıdır; çünkü uzaktan ve yakından, tıpkı hayvan gibi dişisinin
üzerine abanır. Tohumlarını öyle bırakır.
Hayvan dünyasının ufku, yani en ileri unsuru, yani insana en yakın
olanı da at’tır. Çünkü tıpkı insan gibi ruhi bir hayata maliktir.Ve rüya görür.
.................................
At, hayvan zarfı içinde hayvandan başka bir şeydir.
...............................
At, edebiyat fatihi insanın göz ve estetik planında, bütün
çizgileri, hareketleri ve kabiliyetleriyle en ihtişamlı kahramanlık sembolü.
AT VE İNSAN
İnsan ruhuna her sahada en yakıcı cazibeyi
aşılayan kahramanlık mefkuresi at üzerindeki insanda ifadesini bulunduğu kadar,
ne taht, nü kürsü, ne de Ehramları’nın tepesi, hiçbir şekil üzerinde
heykelleşemez. O ’nun içindir ki, madde fatihlerinin hepsi, tiran’lar,
Sezarlar, Hanlar, Hakanlar, kumandanlar, başbuğlar, liderler, kahramanlar,
gözümüzün önünde hep atlı olarak yaşarlar. Bunları atlarından indirecek olursak
hemen cüceleşirler, perukası düşmüş aktöre dönerler.
............................
At, insanoğlunu, şanından, zevkinden, keyfinden, en umumi
ihtiyaçlarına kadar her sahada tatmin etmekle muvazzaf, öyle sevimli bir tabi,
hünerli bir köle, vefalı bir yardımcı, verimli bir mütefekkir bir tabiata
hiçbir unsur onun derecesinde insana hizmet etmek iktidarında ve insanla el ele
vermek istidadında değildir.
............................
At, ayaklarımızı yerden kestikten sonra altımızdaki
kıvranışı, duruşu, mesafeleri koklayışı, bin bir şekilde yol alışı
ruhumuzu bütün çizgilerine nakşedişiyle, sanki bizim yarı belimizden
itibaren bir devamımızdır. Sanki at, içimizdeki hasret ve duş idealinin
fiilimize bağlı şekillenişidir. At, insanın tamamlayıcısıdır.
............................
Şövalye asildir, merttir,
cesurdur, sadıktır, dürüsttür, fedakardır, alicenaptır, hislidir; at onda ve bu
vasıfların top yekün mührüdür. Şövalye, kendisinde gizli kahramanlık
ahlakının alemini atta bulmuş, onun mücerret nakşında kendi ruhunu
armalaştırmıştır.
.............................
MANANIN ÖZÜ
BURAYA AT RESMİ KONACAK
Kalem gibi incecik dört ayak
üzerinde, dünyanın en ahenkli gövdesi, en vezinli
boyunu ve en haşmetli kafası .... Sonra bütün bunları
birer İmparator mantosu halinde bürüyen, yağız, doru, al ve
kır, pırıl pırıl kürkler... Şahane, şahane; sürmeli, tahrirli
, akı görünen gözler... Zarafet tuğrası yele ve satvet arması kuyruk...
..............................
At, insanoğluna, rençberinden
senyörüne ve sporcusundan fatihine kadar ve işlerin en
kabasından en incesine dek maddi ve manevi dayanak vazifesini gören ilahi bir
hediyedir.
................................
At, dün, insanoğluna, basit fayda planında
her türlü hizmeti gören, azat kabul etmez, tevekkül ve tahammül örneği bir
kuldu. Toprağı o sürer, değirmeni o çevirir, suyu o çeker, yükü o taşır,
tekerleği o döndürür, haberi o götürür, mesafeleri o keser ve nihayet ülkeleri
o teshir ederdi. Sonunda makine, altın basit fayda planındaki bütün
hizmetlerini elinden aldı. Dünün manivelası, vinci , motoru, treni tayyaresi,
telgrafı, tankı sadece attan ibaretken bu gün atta bu
kıymetlerden hiç biri kalmadı.
...................................
Bilhassa askerlikte ve ordu
süvariliğinde at, bu gün fenni imkanlarla çatışmış değil, anlaşmış olarak
yeni bir sevkalceyş ve tabiye mevzuu halinde daima eski
kıymet ve ehemmiyetini saklamakta... Evvela Amerikan ordusunda
tatbik edilen yeni bir buluşla süvari kıt’aları hususi
kamyonlar içinde büyük mesafeleri, büyük caddeler üstünde kısa zamanda almakta
ve istenilen hücum, takip ve ihata noktasına indirilivermektedir.
Sonra tankların çelik perdesi arkasında düşmana yaklaştırılmakta ve
birden bire yelpaze şeklinde açılan tankların arasından hücum dört
nalıyla çıkarak en kısa mesafeden düşman hatlarına dalabilmektedir.
......................................
İçinden kıvılcımlı bir buğu fışkırıcı
burun delikleriyle mesafeleri içen at, prens iş olarak yalnız binilmek ve
yarıştırılmak içindir. Bu iki faaliyetin şartları prens soyun vasıflarıyla,
vasıflarda iş şartlarıyla karşılıklı...
......................................
At, işte çile zemini yer
yüzünde solucanlar sürünürken kuş gibi uçan mefkürevi varlık...
Onun içindir ki at insan hasret ve idealinin sembolü;
ve bu sembolü ifade etmekte iki cins faaliyetin sultanıdır:
Binek ve koşu...
......................................
AT, KELAM VE SANAT
Kur ’anın “El
’adiyat” süresinden, birbirini takip eden dört
ayet meali:
“ Kasem
olsun, soluk soluğa koşanlar üzerine...”
“ Tırnaklariyle
taştan kıvılcım fışkırtanlar üzerine...”
“ Sabah
vakti düşmanı basıp etrafı toz dumana boğanlar üzerine...”
“ Peşinden
doğruca düşman saflarının içine dalanlar üzerine...”
.....................................
HER HADİS ANLAMLI OLDUĞUNA GÖRE:
Kainatın efendisine ait her kelime, her
hareket, her eda bir hadis olduğuna göre, Allah’ın sevgilisi, Allah’ın ve
kendisinin sevdiği at dair, söz, hareket, iş ve eda halinde iş
vermişlerdir. Bunlardan iş ve hareket şeklinde olanları kendi mevzularına
alt fasıllarda göstermek üzere şimdi öz planında kalıyoruz.
“ Hayr,
atların alınlarına nakşedilmiştir.”
....................................
At bahsinde en büyük hayr ise atı
koşturmak, bu yoldan asalet ve asliyetine hizmet ekmek ve neslinin
menbaını ve barajını kurtarmaktır.
....................................
Hadis Meali:
Uğursuzluk ( uğurla beraber) üç şeydedir:
Kadın, ev ve at ...”
.......................................
Hadis meali:
“Dünya
saadeti atların sırtındadır!”
At’a dair ne söylense, bu muhteşem
sadeliğin hendesi kavrayışı içinde atı çepeçevre sarmaz büyük gaye ve ebedi
saadetin eşiği yalancı dünya, yalan veya gerçek , bize gösterildiği bunca
saadet hedefi arasında en mesut tarifini atta buluyor.
.........................
At o mübarek mahluk ki, insanı bütün iç
serveti ve dış heyetiyle belirtmeye memurdur. Bu haliyle bize dünya saadetini
ta kendisini getirmiş olmuyor mu? Gerçekten insanda at sırtında teselli
bulamayan hiçbir keder yoktur. At sırtında insan derdi piyadeler
dünyasına ve onların birbirini itiş kalkışına bırakır. Ve ulvi bir kayıtsızlık ve
tevekkül semasına doğru ayaklarının yerden kesildiğini hisseder.
.................................
“- Bir
çivi bir nalı, bir nal bir tırnağı, bir tırnak bir ayağı, bir ayak bir atı, bir
at bir kumandanı, bir kumandan da bir vatanı mahvedebilir. Cengiz Han”
At kıymetinin en mükemmel tespiti:
-
- Koşan atın sırtı, oturulacak yerlerin en
iyisidir.” Mütenebbi
.................................
İngiliz meselleri:
“-
Başıboş at çabuk yorulur.”
“- İyi at
seyrek mahmuzlanır.”
“- İyi
atta kötü renk olmaz.”
“- Beyaz
atı ve sarışın karısı olanın başı derttedir.”
“- Uzun
bir sefer için atını ödünç veren, sonunda onun yalnız derisini alır.”
“-Atın
suçunu eğerinin üstünde aramalı.”
“- Atın
tabanına ve köpeğin dişine daima dikkat.”
...................................
“- Bir
sürçen atın başı kesilmez.”
-
- At binicisine göre kişner.”
- -