Sitelerimizin edebiyat Ambarı

 

NECİP FAZIL KISAKÜREK   BÖLÜMÜ

 

 

NECİP FAZIL’I NE KADAR BİLİYORUZ?  En ön sıralarda, kürsünün yanında, arkasında dinlenen Necip Fazıl, Erkek koyun etinin tillede yakışacağına inandırılmış Osman ÜÇER için gerekli yüklenmeyi sağlıyordu, fazlasıyla sağlıyordu. Sonra da site öğrenci yurdunda satıyordu havayı..

Benim hatıralarımda her ne kadar Nihal Atsız ve Necip Fazıl öğrencilerinden olarak takdim edilen yerler varsa da, bunu kimse yüzde si fazla bir beraberlik olarak yorumlamamalı.

Rahmetli Atsız, Niğde Gençlik derneği başkanı olmamı önemseyerek dergisinde yazdırdı uzun yıllar. Ama bir defa olsun evine gitmedim. Ya da münasip bir hava doğarak evinde çalışmalarını görmedim.

Rahmetli Necip Fazıl için de aynı durdum var. Konferanslarını belli bir devre sık takip edip, bir kaç defa kebapçılarda yemek beraberliği. O meşhur teybinin Sefer Ağaçhan tarafından taşındığı devrelerde arızi birkaç yükleniş..

Ama, bu onların elektriğini yüklenmek için fazla gelen bir beraberlik ti zaten..Yorgun bir kafa ile hukuka başlayan ÜÇER’in iyi bir derece ile mektebini bitirmesi için, sair alanlardaki meşguliyetlerine ayrılan zaman sebebiyle bu birlikteliğe ayırılan zaman zaten fazla sayılırdı…

Necip Fazılın fikri çığırı ne idi? Bunu bir edebiyat eleştirmeni olarak yazmayı fazla bulurum. Şu var ki, 68 senelik ömrümün hasır altı fikriyat ile mukayese edildiğinde Necip Fazıl7ın kendinden önce gelenlerle ve kendinden sonra gelenlerle mukayese kabul etmeyecek bir şiddette samimi olduğunu, özü bildiğini iddia edebilirim. Efendim kumarı varmışta.. filan filan..

Zeka fışkırıyor.. Evet.. Yüksek yaratılışlı bir adem. Sapkınlıkları var mı var.. Davayı zedeleyen söz ve davranışları var mı var. İyi ama bu zedeleyiş belki de Hazreti Adem’den beri en az seviyede seyreden bir durum. Sen soldan diyemeyeceğim, davanın dışından gel, sonra davanın bütün ateşi ile yan. Hangi yürek buna dayanabilir?

İslam iktisadı diye bir genelleme yapacak da değilim. Bunlar üniversite öğretim üyeliğinde geçen uzun bir ömrün sahibi kişilerin ağzında şekilleneceğini de bilirim. Şu var ki, insan şerefine en iyi yaraşan iktisadi düşünceler necip Fazıl’ın ağzından bal gibi, en güzel usareler gibi akar akardı..O’nun yirminci asırda, Türkiye ve İslam dünyası için keşfedilmiş en büyük enerji olduğunu söylemek abartı olmaz.

Mimik ve jestleri, tikleri, ses tonu en büyüt etkendi. Özel teşebbüsün namussuzluk boyutlarını, o zamanki takdim edilen sosyalizm ve komünizmin nasıl irin olduğunu, yobazlığın hastalıkların en fecisi olduğunu, sanatın yüceliğini örnekler vererek ispatlayan bir devdi.

Eserleri ve konferansları bire bin etkileşimlere ulaşıyordu. Adeta bir sihirli gelişimi müjdeliyordu. Ama, günün birinde AB ve ABD ye köpek olanların bile onun talebesi olduklarını, hayranı olduklarını izah etmeleri hazmedilecek bir şey değildi. Hayatının sonu ülkücü görüş ile tezyinliydi. Bunu unutur görenler haramzadaların ta kendisiydi..

Çıkardığı dergileri Ağaç dergisine kadar iyi incelemelidir. Bir filozof, harika sanatçı, en büyük şair v e edebiyatçı necip Fazıl’dır. Davalar onun eliyle hedefe ulaşır. Kendime yosuyorum meseleyi. Bir defa mahkemeye verildiğim zaman uykularıma zarar gelir. Niye? Bilmem? Yürek meselesi değil.belki de kadere bakış açısı. Belki de davadaki samimiyet..

Hayatı boyunca hapse girmeler birbirini takip ettiği halde hepsini olağan karşılayan N.Fazıl, bundan şikayet etmemesi, davasından soğumaması bir özelliğini ortaya koymaktadır. Günümüzde ve dün yirminci asırda böyle adam bulmak çok zordur. Ondaki bulunan elli iyi vasıftan biri bütün günahlarını örtecek cinsten olduğuna inanıyorum.

Ben onu cemekanlarda ki kitaplardan değil, bizzat yakınında bulunarak tanıdığıma göre, etkisinin derin olmasına şaşmıyorum. Şu var ki, günümüzde idealizmin beş para etmediğini görerek bazen, Necip Fazıl, Nihal Atsız, Basri Gocul, Akif  Tütenk dörtlüsü, saymak istediğimde beşlisi, yedilisi için serzenişlerim olur. Bu nankörlük değil belki de onlar icin benim usulde bir övgüdür. Bu davalara bizim zavallı iradeyi sürükleyen bu beşliler, yedililer nur içinde yatsınlar. Sizi mahvetmeleri onlar için sevap mı, günah mı olduğunu bu halk takdir etsin.

Çünkü yüzde sekseninin Amerika, AB peşinde partilere taptığı yığınlar için ne demem gerekiyor bilemiyorum. Portresi, kişiliği,eserleri benim için dikkate değer. N.Fazılla yakınlıkta, Atsız’da olduğu gibi uzun zaman süresi içinde bizzat saatlerce sohbetle ve dergisinde yazar olmakla olmadı tabii. Böyle devam etmek Fazıl’a yakınlıkta güçtür. Başlı başına bir SAKARYA ŞİİRİ BİLE Üstadımın dünya durdukça anılmasını gerçekleştirecek bir harika şiirdir. Edebiyatın hangi dalına el atsa zirveyi yakalayan bir insan olarak tanıdığım Necip Fazıl karakterimize iz bırakmasıyla akrabağım sayılmaktadır. Ceddimdir diyebilirim. Bu bakımdan benim neslimden gelen her kişi edebiyatla uğraşsın veya uğraşmasın onun kitaplarını bulundurmalı, evimize resmini asmalı ve okumalıdır. O etkisini kendisi gösterir..

Okulunun adı belli. Büyük Doğu. Bir takım şaşkın anarşi çeteleri onun ismini alet etmeleri büyük hüzün kaynağıdır ama onun etrafında toplanıp da yaşamaya devam edenlerin bu hırsızlığa karşı çıkmamaları sağ denen çorbanın zavallılığını göstermektedir.

Gençliğimde Necip Fazıl’IN ETRAFINDAKİ ÖĞRENCİLERDENİM DİYEN SİYASETİN İRİ İSİMLERİ TAM BİR SAHTEKARLIK GÖSTERMEKTEDİR. Başörtü istismarı ve daha ötesinde birkaç konuyu istismardan başka maneviyatla alakası olamayan bu suratsızlar, AB ve ABD arkasında köpek gibi salınırken Necip Fazıl’ın ismini nasıl olup da ağızlarına aldıklarını anlamam mümkün olmuyor..

Türkiyeci, milliyetçiliğin piri (Irkçı olmanın başka anlama geldiğini bilen kişi) inkarcılara karşı açık seçik cümleler sıralayan, imancılara gerçek anlamda yol gösteren bir pir..

Sanatçı geçinin döküntülerin bir ömür boyu ulaşamayacağı seviyelerde seyreden bir salim..sanatkar.. Bir dahi…Metafiziği destani yorumlayan tek adam..

Allah Rahmet eylesin. Mekanı Cennet olsun. 1960 da başlayan İstanbul hayatımın en anlamlı rastlantısı, meşguliyeti, mücadelesi arasında Necip Fazıl ismi baş köşede oturmaktadır. Ama hiçbir zaman onun talebesi olacak bir başarının içinde olamadık. Düşünün bu halde canlansa bize neler sayardı?

 

 

 

Üstadın aziz hatırasının yıkılmasına kimler sebep oldu..?

İsrafil K. Kembasar – Yeni Çağ’dan

 

Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
Oluklar çift, birinden nur akar, birinden kir

Necip Fazıl Kısakürek, Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin en büyük şairlerinden birisidir!..
Türk şiirinde ‘hece veznini’ en iyi kullanan bir şair olarak dikkati çeken Necip Fazıl, sadece şiirleri ile değil, aynı zamanda hikayeleri, tiyatro eserleri, senaryoları, denemeleri, hatıraları, fikir ve sanat yazılarıyla Türkiye’nin son asrına damgasını vurmuş en önemli düşünce ve sanat adamıdır!..
Necip Fazıl’ın şiirlerini topladığı ‘Çile’, hâlâ en çok okunan şiir kitapları arasında ilk sıralardadır!..
Abdülhakim Arvasi ile tanışmasının ardından Necip Fazıl’ın eserlerinde ‘dini motifler’ ve ‘tasavvuf etkisi’ daha bir ağırlık kazanmaya başladı!..
Emperyalistlerin Ortadoğu’nun geleceğine yönelik hazırladığı projeleri yıllar önce sezen Necip Fazıl, ‘Büyük Doğu’ projesi ile ortaya çıktı!..
Osmanlı İmpartorluğu’nun etki alanı içerisinde yer alan Ortadoğu için milli ve ‘Türkiye merkezli’ bir bölgesel işbirliğinin başlatılması gerektiğine inanan Necip Fazıl’ın yayınladığı ‘Büyük Doğu’ dergisi, ‘milli ve manevi değerlerine bağlı’ yeni bir neslin yetişmesinde çok önemli bir rol üstlendi!..
Türk Edebiyatı Vakfı tarafından ‘Sultanüşşuara’ (şairler sultanı) ilan edilen Necip Fazıl, 1983 yılında koca bir çınar gibi devrildiğinde, surda ‘mukaddes bir delik’ açmayı başarmıştı!..

***

‘Üstad’ın hayatının en verimli yıllarını geçirdiği Göztepe’deki tarihi köşk, duyduk ki ‘bir gece içerisinde’ buldozerler ile yerle bir edilmiş!..
Yeni sahipleri o güzelim köşkün bulunduğu mekana çirkin bir ‘apatman’ dikeceklermiş!..
11 Ağustos tarihinde Mehmet Nuri Yardım ve arkadaşları tarafından ‘Sanalağ’da (internet) yayınlanan “www.sanatalemi.net” adresinde gördüğümüz haber, üç gün sonra iktidar partisine yakınlığı ile tanınan Yeni Şafak gazetesine ‘manşet’ oldu!...
“Necip Fazıl’a büyük vefasızlık” başlığı ile verilen haber, gerçekten de yürek sızlatıcı nitelikteydi!..
Ancak, her zamanki gibi bu haberi de ‘özel bir filtreden’ geçiren ‘The New Pravda’, Necip Fazıl Kürekürek’in oğlu Mehmet Kısakürek’in sözlerini kendi kafasına göre çarpıtarak, ‘Üstad’ın hatırasına’ yeterince ilgi göstermeyen geçmiş dönemin kültür bakanlarını suçlamaya çalışıyordu!..
Halbuki ‘Üstad’ın köşkü, sık sık “Biz Necip Fazıl’ın eserleri ile yetiştik” diyen Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç’ın iktidar oldukları dönemde yıkılmıştı!..
Mehmet Kısakürek, bir buçuk yıl önce Tayyip Erdoğan’a başvurmuş, ancak bir sonuç alamamıştı!..

***

Necip Fazıl Kısakürek, en güzel eserlerini, iki katlı o taş binada yazdı!..
O köşk, yıllarca Türk edebiyatına yön veren bütün belli başlı yazarların, edebiyat ve sanat adamlarının uğrak mekanlarından biri oldu!.. Hatta, dönemin tanınmış birçok ‘siyasetçi’ ve ‘devlet adamı’ da o köşkün ağırladığı konuklar arasında yer aldı!..
Aslolan, büyük düşünce ve sanat adamlarını yalnızca ‘gönüllerde’ yaşatmak değil, onları hatıraları ile yaşatmaktır; oturduğu mekanlar ile de sahiplenmek ve gelecek nesillere taşımaktır!..
Necip Fazıl, eğer ‘başka bir dünya görüşüne’ mensup bir düşünce ve sanat adamı olmuş olsa idi, o köşk, şimdiye kadar çoktan koruma altına alınmış ve dört başı mamur bir müzeye dönüştürülmüştü!..
Necip Fazıl’ın ‘arşivinin’, ‘kitaplarının’, ‘el yazmalarının’ ‘mektuplarının’, ‘özel eşyalarının’ sergilendiği ve araştırmacıların istifadesine sunulduğu bir kültür ve sanat merkezi haline getirilmişti!..
Ama gelin görün ki, ‘Üstad’ın şiirlerini siyasi rakiplerine karşı adeta birer ‘slogan’ gibi kullananlar, ‘miting meydanlarında’ okuyanlar onun aziz hatırasına bile sahip çıkmadılar!..
Kaldığı köşkün yıkılmasına göz yumdular!..

***

Yine de henüz her şey bitmiş değil!..
O güzelim köşkün yerine henüz çirkin bir bina dikilmeden, Kültür Bakanlığı o yeri, sahibinden satın alarak Üstad’ın aziz hatırasını yad etmek üzere bir ‘Necip Fazıl Kültür Merkezi’ kurulabilir!..
Aksi taktirde, hiç şüphe yok ki ‘Üstad’ın iki eli, huzur-u mahşerde Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç’ın yakasında olacaktır!..

Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek!

Üstad’ın aziz hatırasının yıkılmasına kimler göz yumdu?


Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
Oluklar çift, birinden nur akar, birinden kir

Necip Fazıl Kısakürek, Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin en büyük şairlerinden birisidir!..
Türk şiirinde ‘hece veznini’ en iyi kullanan bir şair olarak dikkati çeken Necip Fazıl, sadece şiirleri ile değil, aynı zamanda hikayeleri, tiyatro eserleri, senaryoları, denemeleri, hatıraları, fikir ve sanat yazılarıyla Türkiye’nin son asrına damgasını vurmuş en önemli düşünce ve sanat adamıdır!..
Necip Fazıl’ın şiirlerini topladığı ‘Çile’, hâlâ en çok okunan şiir kitapları arasında ilk sıralardadır!..
Abdülhakim Arvasi ile tanışmasının ardından Necip Fazıl’ın eserlerinde ‘dini motifler’ ve ‘tasavvuf etkisi’ daha bir ağırlık kazanmaya başladı!..
Emperyalistlerin Ortadoğu’nun geleceğine yönelik hazırladığı projeleri yıllar önce sezen Necip Fazıl, ‘Büyük Doğu’ projesi ile ortaya çıktı!..
Osmanlı İmpartorluğu’nun etki alanı içerisinde yer alan Ortadoğu için milli ve ‘Türkiye merkezli’ bir bölgesel işbirliğinin başlatılması gerektiğine inanan Necip Fazıl’ın yayınladığı ‘Büyük Doğu’ dergisi, ‘milli ve manevi değerlerine bağlı’ yeni bir neslin yetişmesinde çok önemli bir rol üstlendi!..
Türk Edebiyatı Vakfı tarafından ‘Sultanüşşuara’ (şairler sultanı) ilan edilen Necip Fazıl, 1983 yılında koca bir çınar gibi devrildiğinde, surda ‘mukaddes bir delik’ açmayı başarmıştı!..

***

‘Üstad’ın hayatının en verimli yıllarını geçirdiği Göztepe’deki tarihi köşk, duyduk ki ‘bir gece içerisinde’ buldozerler ile yerle bir edilmiş!..
Yeni sahipleri o güzelim köşkün bulunduğu mekana çirkin bir ‘apatman’ dikeceklermiş!..
11 Ağustos tarihinde Mehmet Nuri Yardım ve arkadaşları tarafından ‘Sanalağ’da (internet) yayınlanan “www.sanatalemi.net” adresinde gördüğümüz haber, üç gün sonra iktidar partisine yakınlığı ile tanınan Yeni Şafak gazetesine ‘manşet’ oldu!...
“Necip Fazıl’a büyük vefasızlık” başlığı ile verilen haber, gerçekten de yürek sızlatıcı nitelikteydi!..
Ancak, her zamanki gibi bu haberi de ‘özel bir filtreden’ geçiren ‘The New Pravda’, Necip Fazıl Kürekürek’in oğlu Mehmet Kısakürek’in sözlerini kendi kafasına göre çarpıtarak, ‘Üstad’ın hatırasına’ yeterince ilgi göstermeyen geçmiş dönemin kültür bakanlarını suçlamaya çalışıyordu!..
Halbuki ‘Üstad’ın köşkü, sık sık “Biz Necip Fazıl’ın eserleri ile yetiştik” diyen Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç’ın iktidar oldukları dönemde yıkılmıştı!..
Mehmet Kısakürek, bir buçuk yıl önce Tayyip Erdoğan’a başvurmuş, ancak bir sonuç alamamıştı!..

***

Necip Fazıl Kısakürek, en güzel eserlerini, iki katlı o taş binada yazdı!..
O köşk, yıllarca Türk edebiyatına yön veren bütün belli başlı yazarların, edebiyat ve sanat adamlarının uğrak mekanlarından biri oldu!.. Hatta, dönemin tanınmış birçok ‘siyasetçi’ ve ‘devlet adamı’ da o köşkün ağırladığı konuklar arasında yer aldı!..
Aslolan, büyük düşünce ve sanat adamlarını yalnızca ‘gönüllerde’ yaşatmak değil, onları hatıraları ile yaşatmaktır; oturduğu mekanlar ile de sahiplenmek ve gelecek nesillere taşımaktır!..
Necip Fazıl, eğer ‘başka bir dünya görüşüne’ mensup bir düşünce ve sanat adamı olmuş olsa idi, o köşk, şimdiye kadar çoktan koruma altına alınmış ve dört başı mamur bir müzeye dönüştürülmüştü!..
Necip Fazıl’ın ‘arşivinin’, ‘kitaplarının’, ‘el yazmalarının’ ‘mektuplarının’, ‘özel eşyalarının’ sergilendiği ve araştırmacıların istifadesine sunulduğu bir kültür ve sanat merkezi haline getirilmişti!..
Ama gelin görün ki, ‘Üstad’ın şiirlerini siyasi rakiplerine karşı adeta birer ‘slogan’ gibi kullananlar, ‘miting meydanlarında’ okuyanlar onun aziz hatırasına bile sahip çıkmadılar!..
Kaldığı köşkün yıkılmasına göz yumdular!..

***

Yine de henüz her şey bitmiş değil!..
O güzelim köşkün yerine henüz çirkin bir bina dikilmeden, Kültür Bakanlığı o yeri, sahibinden satın alarak Üstad’ın aziz hatırasını yad etmek üzere bir ‘Necip Fazıl Kültür Merkezi’ kurulabilir!..
Aksi taktirde, hiç şüphe yok ki ‘Üstad’ın iki eli, huzur-u mahşerde Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç’ın yakasında olacaktır!..

Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek!

 

 

Türk Solu, Necip Fazıl dendi mi kudurur. Çünkü O’nun soldan sağa adapte olduğu kanaatindedir. Yani imana gelen bir adam dünya çapında sanatçıysa davalarının çürüdüğünü hissederler. Ne derler? Necip Fazıl’ın özü sözüne uymaz, içkici kumarcı olduğunu, sağlam karakter taşımadığını ve ağıza alınmayacak herzeler yerler. İyi de onlarca homoseksüel yazara, ahlaksıza şerefsize hiç ses çıkarmazlar. İşte bu ölçü Necip Fazıl’ın nasıl dünya çapında bir sanatçı olduğunu gösterir. Basınımızın büyük bir kısmı Türk Düşmanı olduğu için, bu yargı gerçek vatanseverleri üzmez. Onların dediğinin tam zıttı Türk-İslam için değerlidir çünkü…

 

Xxxx

 

Nazım Hikmet, Necip Fazıl’a misafir geldi. Bu bölümde sonda okuyunuz.

NECİP FAZIL TÜRK ŞİİRİNİN YÜZ AKIDIR.  TİYATROMUZUN EN BAŞARILI

İSİMLERİNDENDİR. DÜŞÜNCE HAYATIMIZIN  BENZİNİDİR..

 

 

BÜYÜK ŞAİR -  BÜYÜK  YAZAR,  BÜYÜK   FİKİR  VE  DAVA ADAMI

 

NECİP FAZIL KISAKÜREK

 

NİHAL ATSIZ - NECİP FAZIL ARASINDA ZİHNİM PİNPON TOPUNA, BASRİ GOCUL ’la  YATAĞINI BULMUŞ DEREYE DÖNDÜ.

 

 

YAZAN : OSMAN  ÜÇER

Bu konunun açıklamasını yazımın belli bölümlerinde açıklayacağım. Şimdi konuya direk girme zamanıdır. Necip Fazıl davasızlara öyle hamleler yapmış, onları öyle tasvirlere boğmuş, öyle kılıklara sokmuştur ki, ona hücum ederken her türlü ahlaki ve vicdan ölçülerini yok ederler, iftiralarını sıralarken müfteriliklerinin en vahşi kılığına bürünürlerdi.

NECİP FAZIL’I ANLAMAK VE YOLUNDAN GİTMEK.  NİHAL ATSIZ’I ANLAMAK  VE YOLUNDAN GİTMEK.. HER İKİSİNE DE YAKIN BULUNDUĞUM ZAMANLAR OLDU. ONLARLA FİKİR MÜCADELESİ YAPMAK İÇİN  KONUMUM MÜSAİT DEĞİLDİ. ANCAK, ANLAMADIĞIMIZ ŞEYLERİ SORU ŞEKLİNE KOYAR VE ÖYLE SORARDIM.

AMA BASRİ GOCUL GİBİ BİR DAVA ADAMINI NİĞDE’NİN BARINDIRMIŞ OLMASI, BENİM ÇOK YAKINDAN TANIMIŞ OLMAM, ÇOK ŞEY KAZANDIRMIŞTIR. ÇÜNKÜ SESSİZ YAŞAMIŞ OLAN BASRİ GOCUL, ASLINDA YANARDAĞLARI GÖLGEDE BIRAKAN BİR ENERJİYE VE BİLGİ POTANSİYELİNE SAHİPTİ. O’NUNLA, YILLARIMI BİR AĞABEY KARDEŞ, BİR ARKADAŞ HAVASI İÇİNDE GEÇİRMİŞ BULUNMAM, DEĞERİ HİÇ BİR ŞEYLE ÖLÇÜLEMEZ BİR KAVRAMDI.

 

Necip Fazıl Bey’in hayatı boyunca takip ettiği, savunduğu davadan ötürü o kadar istemeyeni vardı ki, muarızlarının aliminden cahiline kadar hepsi ona hücumdan vahşi bir zevk alırlar. Tabii, edebiyattan, sanattan anlayıp da onunla fikirde anlaşamadığı halde onu sanatı, yolu bakımından takdir edenler de vardı.

Ne içkisi, ne kumarı, ne eski solculuğu kalırdı. Para konusunda zaaflarını işliyor görünümünde olmadık iftira ve tezviri yaratırlardı. Halen de, Necip Fazıl dendiği zaman, sol bir bütün olarak korku ve istemsizlik bütünüyle garip hallere bürünür.

Bu yazı serisi benim kanaatime göre, 170 sayfa kadar, 170 A4 sayfası tutmaktadır. Ama, tefrikanın çok uzun olup da okuyucu sıkmamak için şimdi bu 170 A4 ‘ü muhafaza edip, yarısı kadarını tefrika edip, gelecek yıl da diğer yarısını vermeyi daha doğru buluyoruz.

 

 

İNGİLİZ ŞEKSPİR- TÜRK KISAKÜREK

 

Dünyada Şekspir, Türk-İslam dünyasında Necip Fazıl Kısakürek demeğe katiyen ve asla yürecikleri elvermez. Bu sebeple ben avazımın çıktığı kadar, (Eğer sanatçı arıyorsanız., şair arıyorsanız; Necip Fazıl en yüksek mertebede arzı endam etmektedir!) diye feryat etmekten büyük zevk alıyorum.

Söze başlarken, hemen bir satır başı koyalım. Bu gün insanlar mensup oldukları fikirler bakımından bir tasnife tabi tutulsalar mesela kutucuklara doldurulsalar ben Necip Fazıl’ın kutusunda yer alamamanın üzüntüsün duyarım. Neden? Çünkü, O halen devrimizde bazı kimselerin ticaretini yaptığı İSLAMCILIK  GÖRÜŞÜNÜN YENİLMEZ VE BIKMAZ SAVUNUCUSUYDU.

(Halbuki ben, yaşadığımız dünyada bu kelimenin tek anlamıyla bir millete ideoloji olmayacağına uzun seneler okuyarak, yaşayarak inanmış bir kimseyim. İslam’a hürmetim sonsuzdur. Allah yaşamayı, İslam’ı yaşamayı nasib etsin. Ama, O’nu bir devletin nizamı olarak düşünmenin, tatbik etmenin yanlış olacağını, O’ndan ancak ve ancak ders alarak, hükümler alarak yürümenin daha anlamlı olacağını, Laik devletin şart devlet olduğuna inanıyorum.

Türkülüğün ve İslam’ın en büyük derlemesini yapmaya aday bir kimse olarak bunu korkmadan ve çekinmeden ifade ediyorum.

Yalnız İslamcı görüş, hem yüce davaya zarar verir ve hem de milletimizi layık olduğu mertebelere vardırmaz. İslam ahlakı evet. İslam’ı yaşamak evet. Ama, yalnız İslamcılık hayır!

 

LAİK DÜŞÜNÜŞ YARINLARIMIZIN GARANTİSİDİR. İSLAM DÜNYASI İÇİN DE ÖRNEK BİR İDARE ŞEKLİDİR.

 

Laik düşünüş bir milleti büyük yapar. İslamiyet’i bütün inceliklerine göre bilmek, yaşamak, Onun yüce değerlerini hazmetmek ayrı, devleti bu isim altında takdim etmek ayrıdır. Bu bakımdan bu farkı kavrayamayan insanlar günümüzde hem kendilerine ve hem de milletimize zulüm ediyorlar, demektir.)

Zaman zaman, konferanslarında heyecanlandığımız, yüzde bir kere de teybini taşıyanlara yardım ettiğimiz hatıra gelirse, bu günkü bu görüşümüz O’na bir ihanet değildir. Allah, düşünme melekesini insanlara farklı farklı vermiştir. Yarın imtihan olurken en çok değer verilecek tarafımızsa, mutlaka bu kendimize has değerlendirmemizdir.

Rahmetli ölümüne yakın Ülkücü gençliği bağrına basma durumundaydı. Delillerini yazı serisinde sunacağım. Şimdi, şu anda yaşasaydı, ne hale getirildiğini görür kahrolurdu. Okumayan, körü körüne  saplantılarla meşgul, yönsüz bir gençliği görse nasıl da kahrolurdu. Gençliğe liderlik eden kimselerin bu gün ak dediklerine yarın kara dediklerini duysa kahrolurdu.

Sırrı Yüksel Cebeci’nin daha önce bahsettiğim Halka ve Olaylara Tercüman Gazetesi’ndeki Necip Fazıl tefrikası’nda bu günkü başvekil ve Dış işleri Bakanı’nı kastederek (Hayranları arasında) denmiştir. Bu kanaati şöyle ifade etsek daha doğru olur:

Sağ adına hükümet kuran herkes O’nun hayranıydı. Bu bakımdan kendi görüşlerine Milli Görüş diyenlerin hassaten bir hayranlığı söz konusu olamaz. Zira, o bahsedilen Milli kelimesi bizim anladığımız Ulusallık anlamına gelmediğini, en belirgin dava adamları, Mesela Niğde’nin bayram Hocası Rahmetli konferans salonunda ifade etmişlerdi. İslam’a dayalı milli kelimesi söz konusu onlarca.

Bu bakımdan Muhterem halkımızın bu gerçeği bilmesi gerekir. Bir görüş milli görüşse, Milliyetçi görüş demektir. Hayır. Onlar o anlamda kullanmazlar. Dini görüş anlamında kullanırlar. İrilerine sorunuz bu cevabı alacaksınız.

................................

 

Ülkücülük.. Evet, Rahmetli Necip Fazıl’ın son deminin ağız tadıydı.

ÇEKİLİYORUM! SUÇLU BENİM” DEYİP DE ÇEKİLMEMEYİ ÜLKÜCÜLÜK SANAN, DAVANIN İDEOLOGLARI PROFÖSÖRLERE KADAR kovup, PARTİYİ DAVAYLA ALAKASI OLMAYAN ADAMLARLA DOLDURAN KİMSELERİN PARTİNİN BAŞINDA OLDUĞUNU BİLSE KAHROLURDU. SELAMETÇİ (Belki de Nizamcı, affedersiniz o kadar sönüp yanan bir ışık gördük ki, dil sürçmeleri normal karşılanmalıdır.) GENÇLER İÇİN NASIL ÜZÜLDÜYSE BU GÜN DE ÜLKÜCÜ GENÇLER İÇİN O ÜZÜNTÜYÜ DUYARDI.

KIBRIS MİTİNGİ YAPARKEN, “DAM BAŞINDA SAKSAĞAN KABİLİNDEN!”, bu günkü atmosferde, gerçek tehlikeler söz konusuyken, KOMÜNİST PARTİ LOKALİ YUHALIYAN ÜLKÜCÜ GENÇLERDEKİ SEVİYEYE HAYRET EDERDİ.

KENDİ DEYİMİYLE ON PULU BİRİ ALIRKEN, BİR PULU ON KİŞİNİN BÖLÜŞMESİNDEKİ REZALETE NASIL DA ÜZÜLÜRDÜ.

Necip Fazıl, bu millet için beyin kıvrımlarını en yüce şekle sokmuş, en ileri yapıdaki en iyi düşünürlerden biriydi. Hayatını milletine adamış insanları saymağa çalışsanız, şair, yazar olarak, dava adamı olarak O’nun gibisini bulmak isterken tek elin parmakları kadar sayamazsınız.

1940 yıllarda, yani benim doğduğum yıllardan başlayarak CHP hükümetine kök söktürdü. DP’de onların içinden çıkıyor diye önceleri DP’ye de sıcak bakmadı. Burada, kendisinden dinlediğimiz bu yılları benim dilimden anlatmaktansa, bu meseleyi su yüzüne çıkaran,  Sırrı Yüksel Cebeci’nin tefrikasının  1. sayısındaki bir bölümü aynen alıp sunalım:

 

 

(( KANLI İHTİLALE TEŞVİK))

 

İkisi arasındaki bu abajur düellosundan sonra Recep Peker konuşmaya başlar:

O, Büyük Doğu ismi nedir öyle? O ne yalçın ve azamet ifadesi!... Siz özlediğiniz inkılabı, İslamiyet’le, bildiğimiz Müslümanlarla mı yapacaksınız?

Necip Fazıl susmaktadır.

Başbakan devam eder konuşmaya:

Mecmuanızda “sır!” adlı bir piyes tefrikasına başladınız. Bu, apaçık, milleti kanlı ihtilale teşvik, tahrik eseridir. Ve siz bakın o savcı beylerin haline ki, kulakları patlarcasına yükseltilen bu sesi duymamışlardır. Sıkı Yönetimi uyardık. Yakında hesap verirsiniz. Şükrediniz ki, mahkemeniz tevkifsiz görülecektir.

Necip Fazıl Başbakan’ın bu tehdit ve hakaretlerine tepki olarak, odayı terk etmek üzere ayağa kalkar. Başbakan, emredercesine bağırır:

-          -          -          Lütfen oturunuz!.

 

BİR DESTE BİNLİK

 

Ne çetin cevizle karşı karşıya olduğunu çok iyli bilen Recep Peker, ani bir manevra ile taktik değiştirmeye karar vermiştir. Çekmecesini çekip içinden merkez bankasının bandajıyla sarılı bir deste binlik çıkarır. Ve masaya koyar. Yüz binlik desteye yumruğunu dayayarak mırıldanır:

- Her şeye rağmen size bir yardımda bulunmak isterim. Bu paraya günlük gazeteye de gidebilirsiniz. Karşılığında  sizden bekleyeceğim, davanızın dışında ve ona aykırı bir şey değildir. Demokrat Parti’nin aleyhinde olduğunuzu biliyorum. Bir an için bizi unutup onlarla uğraşmanızı tavsiye edeceğim.

Necip Fazıl, ister ve alırdı. Ama, sadece dergi ve gazete çıkarmak için...

Aldıklarının karşılığını “Yazarak” verirdi.

Dilediğince yazardı. Özgürce yazardı.

Ne yazacağı, nasıl yazacağı konusunda kimse ona emir veremezdi.

 

SARAY MI ZİNDAN MI?

 

Hayatı boyunca kimseye muhtaç olmamış, kimseden “İane!” istememişti. Çoluk çocuğun geçimini sağlayabilmek için, dedesinin çerçeve yağlı boya portresi, sandalya ve masaya kadar evinde ne varsa haraç mezat satmak zorunda kalsa bile...

Önüne konulan banknot destesine iğrenerek baktı.

O tarihlerde yüz bin lira bir servet demekti.

Neler alınamazdı ki bu parayla...

Hiçbir şeyde gözü yoktu. O’nun serveti “Kalem”, gıdası “Yazmak!” tı.

Beni susturamazsınız!”diye haykırmak istedi.

Kalemim satılık değildir!” diye haykırarak duvarları hatta karşısında pişmiş kelle gibi sırıtan “Diktatörlüğün sözcüsünü” yumruklamak geçti içinden..

Kentlerde polisi, köylerde jandarmasıyla vatandaşa kan kusturan diktatörlüğün temsilcisi, Necip Fazıl gibi bir “Cesur Yürek!” e açıkça “Rüşvet” teklif ediyordu.

Ama, karşısındaki nihayet bir başbakandı. Astığı astık, kestiği kestik bir diktatörlüğün başbakanı... Gözlerinin içine dik  dik baktı.  Sert ve meydan okuyucuydu bakışları... “Tik” i depreşmiş, çenesi oynamaya başlamıştı.

Ben size ne yaptım, ne gibi ümit verdim ki, böyle bir teklifte bulunabiliyorsunuz?”!

Sadece bunları söyleyebildi ve yürüyüp gitti. Zindanı saraya tercih  etmişti.))

.............................

Kendisini en ağır hakaretlerle eleştiren muarızları da onu beğeniyorlardı. Bunlardan biri Aziz Nesin, O ’nun için (Eyüpte bir şeyh ağzının içine tükürmüş ve sonra bu yola onu itekleyivermiş) demişti. Bir mektubunda Nesin, O’na hayranlığını belli etmişti.

O bu anlatılan şekillerde dava adamı olduğu gibi, aşkı, ilahı aşkı en iyi terennüm eden, tiyatrolarını yazan, milli duyguları galeyana getirmesini bilen, ateşli bir vatanperverdi de.

Şu demde bir şiir yazabilen kaç şair bulunur?

 

Beklenen

 

Ne hasta bekler sabahı,

Ne taze ölüyü mezar

Ne de şeytan bir günahı

Seni beklediğim kadar!

 

Geçti istemem gelmeni,

Yokluğunda buldum seni

Bırak vehimde gölgeni

Gelme artık neye yarar?

Necip Fazıl Kısakürek

....................................

 

ORDUMUZ BAŞIMIZIN TACIDIR, TAHRİKÇİLER İSE KÖPEKTİR.

 

Bir defasında gardiyanın kapıdaki pencereden bakmasından gıcık kapıp şiir yazar. Buradaki ( kırmızı çuha lafı) tahrikçiler tarafından subay yakası olarak yorumlanır ve tahrikkar makaleler yazılır. Bu zaman necip Fazıl yukarda ki cümleyi haykırır:

(Ordumuz başımızın tacı, tahrikçiler köpektir.) diye yazar.

Ben de makalelerimde hakaret etmek istediğimiz zaman köpek kelimesini kullanıyor muyum bilmem? Ama, şuracaktı şu notu düşmem çok iyi olur. Bazı insan oğlu o kadar adileşiyor ki, köpek gibi çok anlamlı bir yaratığın adını hakaret olarak kullanmak çok büyük hatadır. Basri Gocul’un köpekli şiirlerini defalarca yayınladım. Lütfen dönüp dönüp okuyunuz.

Bir çok büyük insanın birbirine ısınmaması, ya da birbirini eleştirmesi de malasef gerçektir. Cebeci’nin tefrikasında Atsız için ( havası, espirisi,. Mizaç renkleri olmayan biri), Arif Nihat Asya için (Bizden miydi, bilemem ama, bizden olmayanlardan değildi), Yakup Kadri için; ( Boyaları dökülmüş, ahşap bir madde) diyebiliyordu. Bu sözler haklı mıydı, haksız mıydı onu, söz konusu kimseleri sevenler karar verecektir.

Yolculuk şiiri edebiyattan anlayanların hayran kaldığı bir şiirdir:

 

YOLCULUK

 

Yolculuk her zaman düşündüm onu,

İçimde bu azgın davet ne demek?

Oraya, neredeyse güneşin sonu,

Uçmak, kayıp gitmek, kaçıp dönmemek.

 

 

Altından kaydırdı bir el minderi,

Herkes yatağında ben ayaktayım.

Bir gece rüyada gördüğüm yeri,

Gözlerim yumulu aramaktayım.

 

Beni çağırmakta yabancı dostlar,

Bu dostlar ne güzel, dilsiz ve atsız.

Eski evde şimdi başka bir ev var:

Avlusu karanlık suları tatsız.

 

Her akşam, aynı yer, aynı saatta,

Güneşten eşyama düşen bir çubuk,

Yangın varmış gibi yukarı katta,

Arkamdan gel diyor, sessiz ve çabuk!

 

Başım, artık onu taşımak ne zor!

Başım, günden güne kayıtsız bana.

Dalında bir yaprak gibi dönüyor,

Acı rüzgarların çektiği yana...

Necip Fazıl

 

........................................

 

Bir ara AĞAÇ dergisini çıkardı. Tabii Türkiye’de hemen gündemin başına oturdu. İslam fikrine korkuyla bakanlardan Burhan BELGE; Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Falih Rıfkı ATAY Necip Fazıl’ın yolu için yorumlar yaptılar. Yalnız bu yorumlar (deve deve hakırdak, hani bana çekirdek, çekirdeğin içi yok, ak devinin kıçı yok!) cinsindendi.

Önce verdikleri isimleri görelim, sonra da, Necip Fazıl’ın verdiği cevabı.. Atay, İslam faşisti, Karaosmanoğlu Neo Müzülman, Burhan Belge ise bir atılımlık daha sıçrayarak: İslam komünisti diyordu. Bu görüş sahiplerine (Atma Recep  Din kardeşiyiz!) demek geliyor insanın içinden. Hiçbir kamu Hukuku kitabında, hiçbir iktisat kitabında ya da kültür kitabında rastlamadığınız atmasyon laflar.

Üstad nasıl da cevabı yapıştırmıştı: (Bunlar Ya katıksız olarak İslam’ı anlamayan kafalardır, ya da nasıl bir İslam düşündüklerini hayalliyorlar ) deyivermişti.

Beyitinde, Eser isimli beyitinde insanı bayıltan bir ifade:

 

Gecekondu yapısı, bir üfürüklük eser,

Elbet beklenen rüzgar bir gün Kıble’den eser! Diye bir ifade kullanıyordu.

 

 

 

Ülkücü gençlik üzerindeki bedavacıları, bozucuları, davayı ifsat etmişleri bir an için üzerinden atmazsa, Necip Fazıl’ın ruhu Arapça kelime kullanmak istemem ama Muazzep olacaktır. Kahrolacaktır. Rahat uyuyamayacaktır.

Ne zamanki ülkücülük, “gerçek ruhunu anlayan kimselerin yönetimine girer, makam ve para peşinde olmayan kimselerin yönetimine girer!” işte o zaman Necip Fazıl mezarında rahat uyur. Nihal Atsız’lar rahat uyur. Hele hele Rahmetli Türkeş’in elli defa sohbetinde bulunduğumuz için O’nun tabirlerini düşünüyor ve bu gün kahroluyoruz. Ülkücülük işgalcilerin – bu vatanın evladı ama, ülkücülüğe sırt çevirmiş işgalciler- elindedir.

 

 

 

A’dan Z’ye ülkücü kadrolarda bulunanların çekilmesi, yeniden sıraya konulmaları lazımdır.

..........................................

 

Necip Fazıl’ın şiirleri karşısında mest oluşum, O’nun kitaplarını okurken zevkten baygınlık geçirdiğim, kelimelerini lezzetini tadarken uhrevi bir zevk aldığım doğrudur. Ama, bu gün O’nun genel düşünce sisteminde olduğum anlamına gelmez. . Bir insan bir davayı ancak onun kadar samimi tutabilir. Bu yolda ancak onun kadar başarılı olabilir. Bu cephesiyle Türk Milleti’nin  canıdır Kısakürek.

 

MEHMET AKİF’İN RESMİ KONACAK

 

Allah nasib ederse, Mehmet Akif’in yüce sanatını da bu sütunlarda okuyucuma sunacağım. Safahat’ın Türk İnsanı’nın evinde duvarda örtüsü içinde asılı kitaplardan olduğunu ispat edeceğim. Olması gerektiğini  anlatacağım. O’ndaki yüce fikirleri, milletimize yararlı anlatımları sunduğumuz zaman gerçekten değerlerimizin örtülü bırakılmasının nasıl büyük zarar meydana getirdiğini görmüş olacaksınız.

 

 

NECİP FAZIL TAM ANLAMIYLA BİR DAVA ADAMIYDI

 

Benim için İnsanların en değerlileri arasındadır. Sanatçıların en yükseğidir. Sunduğumda göreceksiniz. Ziya Gökalp hakkındaki acı sunularını tasvip etmiyorum. Aksine Ziya Gökalp’i seviyorum. Bunun gibi O’nun sevmediği bir çok kimse benim tarafımdan sevilebilir. Ama, değişmeyen tek kural şudur: O’nun dava adamlığı, manevi değerlerimiz ve milletimiz için mücadelesi bir cevherdir. O bir cevherdir. Şiirleri, hitabeti, tiyatroları Türk –İslam dünyası için mücevherdir. Eşi emsali olmayan sanat eserleridir.

Bu mesele iyi anlaşılmalı. Bu bakımdan vereceğim örneklerde bana çok acı gelen tenkitlerini de göreceksiniz. Beğenmenin ötesinde hayran kaldığım tarafı ona ait sunduklarımın yüzde doksanını tutar.

Bir gün Necip Fazıl için bir yazı serisi hazırlama zorunluğu doğacağını bilsem, O’nun yanında olduğum günlerde bazı dökümanları bir yere ayırırdım. Biz bu adamların eteklerinden tutarken, bir gün onun isminden kendimize kazanç çıkarma duygusunu taşımazdık. Hangi  konuşmasında idealist vatandaşı tarif eder, yaşadığımız zamanı nasıl değerlendiririz, diye düşünürdüm.

Yanında bulunduğumuz dava adamlarının telkinleriyle yönlenirdik. Geçenlerde Gazeteciler Derneği başkanı Ali Osman Sayın, ince zekasıyla konuşuyor, keyiflenmek için gırgırını geçiyordu:

(Necip Fazıl’dan uzun ve etkili cümle, Nihal Atsız’dan no yerine nu, öğreneceğine, ihtiyarlığında işe yarayan  sermaye birikiminin kurullarını öğrenseydin ya!) demez mi?

Bana böyle söyleyenin haline bak. Derinkuyu Oteli’nin yerine bir diyeceğim yok. O bir kısmet. Ama, Derinkuyu’da satılan tarlalar karşılığı gazete çıkaracaklarına, İbrahim Efendi’nin oğulları kaput bezi alıp satsalardı, şimdi tüccarlıklarını genişçe yapacakları İstanbul’a nakile bile sıra gelmişti. O ‘na ne mani oldu? İstanbul Gazetecilik Okulunda okurken memleket meselelerini iyi öğrenen, Kızıl Kürtçülerin, aşırı solcuların yıkımını gören İsmet Sayın, halkına gerçekleri anlatmak için gazete çıkarmak yolunu seçmemiş miydi? Hem de ekmeğiyle davayı at başı yürüterek.

Ben ne yapmışım? Üslübumu, kelimeleri iyi seçerek etkili söylemek ve yazmak için elimde olmadan Necip Fazıl vari cümlelerim olmuş. Necip Fazıl bir tarafa, Burdur’da mahkemedeyim. Duruşma bekliyoruz. Şiirden filan açıldı. Ben de Hamlemizin Anahtarı isimli kitabımdan 4+4 hece vezniyle bir dava şiiri okudum. Orada bulunanlardan biri:

- Bu şiir Ozan Arif gibi yazılmış demesin mi? O’ndan çalmışın deseler de memnun olacağım. Ozan Arif’ten evvel ben bu satırları o heyecanla yazıyordum ama, o davasını dünya çapında etmesini bilmiştir. Bu bakımdan hepimizin gururudur. O’nu Almanya’da toplantılara sokmayan rezillerin yüzü kızarsın.

Velhasıl şiirimin Ozan Arif’le bağdaştırılmasına sevinirim. Demek ki, bir davanın insanları parelel türkü söylemesini becerebiliyorlar. Hele hele kurduğumuz cümlelerin Necip Fazıl üstadımızı hatırlatması da ayrı bir kıvanç meselesi. Şu var ki, Necip Fazıl ayarında cümle kurabilen yegane insan olarak, yegane eser olarak Şekspir’i gördüm.

Necip Fazıl ve Şekspir iyi ki birbirinin asırdaşı değil. Yoksa Necip Fazıl’ı taklitle suçlarlardı. Bildiğiniz gibi Şekspir uzun boylu bir kültürün adamı değildi. Ama. Necip Fazıl Yirminci asrımızda en kültürlü on kişi arasına giren kimsedir bana göre. Necip Fazıl’daki engin kültürü eserlerinden sunacağım kısa pasajlarda göreceksiniz. Ata Senfoni isimli eser bile N.Fazıl’ın engin kültürün ispatı bir eserdir.  Ata Senfoni eserini okuyuncaya kadar at yarışlarını pek seyretmezdim. Bundan otuz sene evvel at beslemiştim. Gökçe Dede  isimli  Romanımda bunun yansımaları vardır. Ama, Ata Senfoniyi okuduktan sonra at yarışlarını  meraklı gözlerle seyrediyorum. Allahın yarattığı bu güzel hayvanın o güzel halini seyretmek büyük zevk vermektedir.

O ve ben, Cinnet Mustatili,  Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu, Namık Kemal, Reis Bey, Ahşah Konak gibi rast gele seçtiğimiz eserlerinden alınacak pasajlar okunurken kalbimizde sıkışma hissederiz.

Neden? Korkunç edebiyat ve fikir sergilenmesi vardır. Allah rahmet eylesin. Asil bir aileden, kültürlü bir aileden gelişi, hele hele bir davaya kendini adayışı Necip Fazıl’ı ulaşılmaz etmiştir.

 

 

NUMARANIN KISALTILMIŞI ANCAK VE ANCAK NU OLABİLİR

 

Deminki şakalaşma meselesine geri dönersek! Ne yapmışım? No, Fransızca numero’nun karşılığıdır. Numero Türkçeleşmiş, numara olmuş, onun kısaltılmışı no olmaz. Mantıki olarak nu dememiz gerekir. Buna riayet etmem mi aptallık.? Gözüm Ali Osman’ım. Bu Osman ÜÇER’e:

- Sensin, lidersin, şöylesin böylesin diyerek gençliğini yaşatmadınız. Hiç olmazsa ihtiyarlığında rahat bırakın da bildiğini işlesin.

Üstad Atsız hem yazılarımı vesile ederek bu kuralları bizzat öğretirdi, hem de dergisinde açıklamalar yapardı. Ötüken’in bütün sayılarını Milli Kütüphaneden bulup fotokopi alırsak sanırım hem bir çok delile ve hem de nostaljik değerlere sahip olacağız. Görünüşte önemsiz gibi olan nu ve no meselesi bana göre bir mantığın, bir gereğin ta kendisidir. Numero’ yu kısaltırsan tabiiki no çıkar. Ama, numarayı kısaltırsan ortaya nu çıkacağı tabiidir. Bu kuralı tatbik edenlere ne mutlu. Faks, maks deyip durmaktansa Belgegeçer deyivermek nasıl  anlamlı değil mi?

 

BELGEGEÇER DERSEN DİLİNİ EŞEK ARISI MI SOKAR?

 

Gençlere rica ediyorum. Elinizden geldiği kadar Türkçe karşılığı olan kelimeleri kullanmayınız. Bizi zamanında Uydurukça meselesi yaratarak saptıranlar olurdu. Dil kurumunda dilci yok derlerdi. Konuşulan Türkçe önemli derlerdi. “Filan filan izahlarla Öztürkçecilere karşı harekete geçirmek isterlerdi. Söylenenlerin çoğu doğruydu. Konuşulan Türkçe ye sarılıp, bulgur yenirken dişe her şey dokunmasın diye biraz yüksek tutturmanın zaruretine inanırdık.

İyi de, muhafazakar geçinen bu insanların dile ihaneti Dil kurumu parelelindekilerden çok zararlı oldu. Batı’nın adamı bir adam başvekil olmuşsa, televizyondan halkın gözünün içine dolma kalemi sokarak İngilizce, Fransızca kelimeleri piyasa sürdüklerini unutmadım.

Sağcı geçinenler dil meselesinde duyarlı olmadılar. Belediyeleri ele geçirdiler. Bu meseleye hiç eğilmediler. Bakanlıkları ele geçirdiler bu meselelere hiç eğilmediler. Velhasıl ot geldiler ot gittiler.

 

İSİMLERE BAK, ÇOĞU ARAPÇA...

 

Dilcilerden Hacıeminoğlu gibi hocalarımıza, yazdıklarına inanıyoruz. Timurtaş’lar filan büyük hizmetler etmişlerdir. Ama, millet olarak dile gereken önemi verdiğimizi hiçbir zaman iddia edemeyiz. Dört idealist (Bu konuda ülkücü) gayretiyle de bu iş yürümez. İsimlerin çoğu Arapça, hukuktan tut, bütün sahalarda Osmanlıca denen melez dil hakim. Buyurun siz yargıç olun ve karara varınız.

Öyleyse öğrenen öğrenci olmak artı nottur. Karlı veya karsız yaşayışa gelince. Halimizden şikayetimiz yoktur. Üzüldüğüm şudur ki, hayatımız boyunca ya Komünist militanın, ya da sahte şeriatçı militanlarının rahatsız etmesiyle huzursuz olduk.

Daha acısını söyleyeyim mi? Hiçbir zaman bir karşılık ve yarar beklemedim. Niğde’de çocukluğum ve gençliğimde manevi değerler için mücadele verdiğimde yandaş sayısı önce hiç yoktu. Sonra bir elin parmakları kadar oldular. Ben, Sungurbey Sosyal Salonu’nda bu fikre, maneviyatçılığa bir gençlik verdim. Pişmanım. Neden mi? Bir ordu yetişsin derken bir istismar sürüsü yetişti. Bu bakımdan pişmanım.

 

KABA SOFTA HAM YOBAZ ORTALIĞI KASIP KAVURUR

 

Bedavacı, okumayan, gaddar, müfteri, müfsit sahte Müslüman görüntüsü veren bu insanlar manevi değerlerin zevkini katletti. Bu bakımdan onlardan duyduğum rahatsızlık Maocu ve lenincilerden duyduğum rahatsızlığı bu gün kat be kat geçmiştir. Onların okumuşu da iki yüzlü. Mücadele ettiler, halkı aydınlattılar diye örnek vereceğim isim sayısı bile yok denecek kadar az.

Var mı yok mu istismar. Bu mücadelemin sonucu bu olmamalıydı? Ödül böylesine adi olmamalıydı. Levh-i Mahfuz’dan başkada hesaplaşma ortamı göremiyorum.

.....................................

 

Allah, mücadeleyi verirken eziyetlere katlanma duygusu versin.

Şimdi maziye baktığımda Siverekli, kendisini davalara adamış bir gençle birlikte (İstanbul’da Göz Doktoru. Operatör  Sefer Ağaçhan’la birlikte bazen konferans konuşması için ardından koşuşum, kebapçılarda yarı doymuş yemek yeyişler, konferans salonlarında hop oturup hop kalkan bir genç olmaktan öte deliller getirirdim.

Operatör Dr. Sefer Ağaçhan yurtta Karyolalarımız altını biz yokken kontrol ediyor, boş şişelere rastlama korkusuyla devamlı surette olumlu yol  çağrısı yapıyordu.

 

NECİP FAZIL’I DİNLEMEKLE AKÜYE BAĞLANMAK AYNI ANLAMDAYDI

 

Hele hele Üstad Necip Fazıl’ın nerede konferansı varsa bunu duyuruyor, hiç olmazsa, bazen, birlikte olmamızı sağlıyordu. Konferanslardaki insanı nefes nefese bırakan heyecan, konferans sonraları küçük kebapçılarda doyar doymaz yemeklerde Necip Fazıl’ın espirilerini dinlemek o zamanların akü göreviydi.

Çapadaki Yüksek Okul’un konferans salonu en çok arzı endam edilen bölgeydi. Ahmet Kabaklı, Necip Fazıl  üstatların, yüz binleri hop oturtup, hop kaldıran fikirlerinin özeti bu konferanslarda dinlenirdi.

Her ikisi de değişik görünümde tik küpüydü. Hele hele Necip Fazıl kürsüye geldi de, tiklerini yerleştirme gayesiyle önce salonu iyice bir inceledi mi, eşi önderi bulunmayan gür ve güzel gür sesiyle  konuşmasına başladı mı, kainatta bir başka ortam istemeden, kıyamete kadar aynı havanın devam etmesini hayallerdiniz.

 

ŞİİR ZEVKİ ALMAK İSTEYEN NECİP FAZIL’IN KENDİ SESİNDEN ŞİİRLERİNİ DİNLEMESİ GEREKİR.

 

Günümüzde bir insan en iyi şiir nasıl okunur derse, Necip Fazıl’ın kendi sesinden şiirler okuduğu bantları elde etmesi gerekir. O ne Yarabbi? O ne okuyuş Allah’ım? Şiirden hiç hoşlanmayan bir kimse bile O’nun sesinden okunan şiirleri duydu mu, hemen şiir meraklısı olmak durumundadır.

Allah bazı adamları doğuştan sanatçı yaratıyor. Necip Fazıl için bazı yazarlar, tahrif edilen olaylarla küçümseme yoluna giderler. Halbuki, O, bir zirvedir. Bir zirveyi ise ancak bir başka zirve gerçeklere uygun olarak eleştirebilir. Bu bakımdan bir bayancığın kitabında Necip Fazıl eleştirmesini bir hücuma geçmenin zavallı bir örneği olarak kaydediyorum. İdeolojisi belli o bayanı aranızda çok okuyan ve bilen vardır.

Dejenerasyonu, beşinci kolu, masum milletimizin bağrına bağrına yapılan saldırıları ne güzel izah ederlerdi Yarabbi! Birisi Yazarlar Sultanı, Birisi de Şairler Sultanı ismine yaşarlarken layık görüldüler. Her ikisi içinde iftira kazanı, firavunlar devri fesadını gölgede bırakacak şekilde kaynardı.

 

NECİP FAZIL’IN RAHMETLİ BAŞBUĞA (İHTİLAL ÖNERİSİNDE BULUNDUĞU YAZILMIŞSA DA  BU İDDİANIN KUVVETLİ DELİLLERE BAĞLANMASI GEREKİR.

 

Allah her ikisine de rahmet eylesin. Ben her ikisiyle de sohbet ettim. N.Fazıl’ın ki, yukarda da söylediğim gibi fazla bilirim geçinmeden, soru şeklinde olursa iyi olurdu. Ama, rahmetli Türkeş’le birkaç defa bu vatan toprakları üzerinde seçimlere koşturdum. Bir yazımda geniş anlatmam lazım, CKMP’nin başkanlığını Rahmetli Akdoğan yaparken, benim yalnız olarak Adana Yol ayırdımına gidip, Mersedesle Ankara’dan gelen Altınsoy’un yanına, mersedesin’in önüne oturup gelmemiz var. Çukurkuyu gibi köyleri tarayarak geldik.

Merkez Kahvesi’nde, Niğde’de bir konuşması var. Bana ısrarla sordu. Niğde’de neden bahsedeyim diye, utanarak “(Sarı Zarf) meselesinden bahset” dedim. Türkeş’in belki de Niğdelilerin gönlüne yerleştiği ilk konuşması bu kahvede yapılmıştır. Bu hikaye saatler boyu anlatımla özetlenebilir. Ben burada, yukarıya atılan başlığa ışık tutmak için yazıyorum:

Türkeş belki kendi hanımı ile bile ihtilal meselesini konuşmayacak kadar bilinçli bir başbuğ idi. Yaşayacak olursak, olayların biraz daha eskimesi üzerine bu konuda bildiklerimizden anlatacaklarımız  vardır. Ben adımın Osman olduğu gibi iddia ediyorum. Türkeş’le konuşmalarımın sonucunu söylüyorum. O 27 mayıs trenine bile atlamayacaktı. Rayını şaşırmasın diye atladı. Öncelikle iyice başardı, hatta lider konumunda aktifti. Gel gör ki, Bab-ı Ali’nin kurnazlarının fitlemeleri üzerine, Milli Birlik Komitesi içinde ki, rengi kırmızıdan dönenler daha uyanık davrandılar.

Bu konuda sonucu söylüyorum: Gerçekten DEMOKRASI HAYRANI İDİ. İNANCINI BU KONU da çok sağlamdı. Gereksiz ihtilal lafı edenlere Aksaray’daki bir hoş adamın seslenişlerini örnek verir ve nazikçe bu meseleyi mühürlerdi.

Necip Fazıl’ın hatırlatması üzerine verdiği cevap belki de dünyanın en nazik sözü olmuştur. İnanın laftan lafa geçmek istemem ama, uslübumu akıcı bulanlara gönderme yaparak, onların hatırına şu meseleyi de arz edivereyim.

Avukat Murat Bingöl’ün Barlarda duydum dediği bir yaygarası vardı. (Allah Rahmet eylesin):

- Güya yetmişli yıllarda Osman ÜÇER, hükümetin önünde sağ kolunu kaldırırsa, Torba Camiine kadar yüzlerce kol kalkarmış. Bu tabii ki palavra. Ve karşı hareketi hızlandırma siyaseti. İşte böyle bir latife de Rahmetli Türkeş’in huzurunda açıldı. Yanımızda Altınsoy var. Beyan şu:

- İşte başbuğum, Komanda kamplarının ilk yetiştirdiği bahadır, Osman ÜÇER bu.

Rahmetli Türkeş gülüyor. Ben O’nu üniversiteden tanıyorum. Diyor ve komando kampı meselesini didiklemiyor. Çünkü, alışmıştır. Kuru sıkı atanların davada ciddiyetinden daima şüphelenmiştir.

Bu iddiayı dinleyen ben, hayatım boyunca Fertek Kampı’ndan başka bir kamp görmediğimi, Rahmetli Hocam Hüseyin Gökalp’ le on gün kadar zevk içinde bulunduğum Kızılay kampını hatırladım. Erdinç Dinçer kardeşimin gazel okurken, Nedim’in:

 

Bir safa bahşedelim gel şu dili naşada,

Gidelim servirevanım yürü sada bade.

 

Diye başlayan ve devam eden şiirini okuduğum Kızılay Kampı’ndaki hayatım bir yana Komanda kampı nedir onu hiç görmedim ve yerini öğrenmedim. Bu başlığın noktasını koyuyorum. Demokrat Parti’den  A.P.’ye, CKMP’den MHP’ye kadar yıllar boyu siyaseti gördüm ise de demokrasiye en aşık liderin Türkeş olduğunu iddia ediyorum.

- En kötü bir demokrasi, en iyi bir ihtilalden daha iyidir. Mealindeki sözün, (Anayasa kitaplarına geçeceğini) Sayın Türkeş’in yüzüne karşı söyleyen de bendim. Allah sağlık verirse Türk Milliyetçiliği hareketini bir gün yazacak olursam, mücahitlerin en şanlılarıyla, Kabak tarlalarının çürümüş kabaklarını yazmayı becerip beceremeyeceğimi şu anda pek bilmiyorum. (Çine giden parti başkanı ve Başbakan yardımcılarını...... da unutmadan bir not etsem mi ki?) (Doğu Türkistan Çin’in ayrılmaz parçasıdır ve orada nişan alıp vermeler.)

........................................

 

NECİP FAZIL’IN YASSI ADA İFADESİ’Nİ HATIRLIYORUM

 

Ben derim ki, Yassıada Mahkemesi’nin bantlarını, çekilen filmlerini bu gün yayınlamalı. Yarın utançtan şunu diyecekler:

Filimler ıslak yere atılmış, sonra da güneşe atılmış, hep silinmiş!

- Hoppala!.......

- Hukuk öğrencileri Yassı Ada Mahkemelerini santim santim seyretmeli. Yassı Ada Mahkemeleri’nin filme alınışının başında Niğdeli Bir Astsubay’ın bulunduğunu hatırlıyorum.  Bir hatıramda anlatmıştım. Bir gün salona en önde ben, arkamda Ali Cengiz Özdemir, onun arkasında Celal Bayar, O’nun arkasında Menderes ve diğerleri.

- Bu iş nasıl oldu dememeniz için tekrar yapayım.  İki gece uykusuzluktan sonra gittiğim Yasıada’da, öğleyin sandviçleri yiyince vapura geçtik.

Kırk sekiz saat uykusuzluktan dolayı orada uyuklayıp kalmışız.  Anans üzerine vapur boşalmış ve duruşma salonuna herkes girmiş. Nasıl olduysa bir üsteğmen mi, yüzbaşı mı bizi uyuklar görünce, elindeki sopasıyla bağrımıza dürttü. Uyandık. Koşun duruşmalar başlayacak! dedi. Vapurdan tapır tapır atlayınca,  (meğer o sırada  S A N I K L A R  geçiyormuş.) üzerimize sanırım yirmi hafif makinalı çevrildi.

Ben Ali Cengiz CHP’li olduğu için ondan, O’da benden şüphelenmiş olmalı. Meseleyi anlayamadık. Sonra uyandıranın seslenmesi üzerine (bırakın gelsinler!) diye bağrışıldı. Dediğim gibi salona en önde ben, sonra Ali Cengiz, sonra Celal Bayar, sonra da tarihin şanlı Menderes’i girdi. Çekilen filmlerde bu an mutlaka tespit edilmiştir.

Her neyse Necip Fazıl’ı ifadeye çeken Başol, adalet adına yüz kızartıcı bir tutumdaydı. Konuşturma yok, hakaret var. Hele o Egesel.. Bir Mahkeme’nin savcısı değil, adeta....

.....................................

 

Pek önemli bir adam değilken, bunca hatırayı yazacak zaman bulamıyoruz. Bir de bana soruyorlar:

-          -          Yahu bu kadar uzun yazıları nasıl yazıyorsun?

- Allah için, vatan için, fikir için, ülkü için; sosyal adalet için yazacaklarımı tam olarak yazabileceğimi bilsem sanırım onlarca sene, bilgisayar başından kalkmamam gerekir. Allah rızk teminini kolaylaştırsın, anlatım kabiliyetini artırsın. Ne diyelim zenginlik, şöhret peşinde değiliz. Milli davalara noter kılığı ile tespitçi olsak yeter.

Velhasıl Necip Fazıl o baskı da Menderes için, eski D:P.liler için minnettar kalınacak doğru ifade vermişti.

Menderes’in asıldığı gece, (İslam Kadını’nın gördüğü rüyada Peygamber efendimiz, Menderes meselesi gerçekten iyi bir anlatımla yoruma tabi tutulması) gerekir.

Adım adım gezdiğim Ege’de Rahmetli Menderes’in AYYILDIZ Çetesi’ni kurduğu topraklarda halen derin bir musikinin vatanperverilerin kulaklarında nasıl çınladığını uzun uzun anlatacağım günler gelecektir.

.....................................

 

DEVİRLERİN GENÇLİĞİNE ÖNDERDİ, NECİP FAZIL. FİKİRLERİNİ YAŞAYARAK İSPATLARDI...

 

Bağırlarını bu milletin manevi varlığının meselelerini savunmak için acımasız saldırılara karşı açık bırakan bu fikir ve dava adamları aşk derecesinde seviliyorlardı. Milliyetçi Gençlik, Mücadeleci gençlik, Milli Görüş gençliği, A.P. gençliği (!) gibi gençlik bölümlerinin fikir ve dava beslenme kaynağı arasında bu iki isim asgari müştereklere sahip ve en önde gelirdi.

Türkeş, Nihal Atsız’ın özel bir yeri olduğu için onu sıralamaya dahil etmiyorum. Ama, Peyami Safa’lar, Feridun Fazıl Tülbentçi’ler, Ali Fuat Başgil’ler, Ergun Göze’ler, Cevat Rifat Atilhan’lar, Nurettin Topçu’lar, Osman Yüksel Serdengeçti’ler, gibi onlarca isim onları takip ediyordu. Ömer Seyfettin eserlerinin, Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun eserlerinin de olumlu etkilerini anmazsak haramzadalık ederiz. Hele hele on kuruştan satılan formalarla biriken Karacehennem İbrahim, Hacı Murat, Şeyh Şamil, Yörük Ali, Çakırcalı gibi eserlerin yazarları, isimsiz nice kahramanları da zikretmek gerekir. Bu isimlere benzer bir ismin, daha önemli bir ismin Türkiye’de hakkında ilk kitabı yazmış olmamı Allah’ın bir lütfu sayıyorum. Mihrali BEY, inşallah yakında  temin edeceğim bir sanatçının çizgisiyle ÇİZGİ ROMAN haline gelecektir.

Bildiğim Mihrali BEY’i kısa kısa anlatıp çizgi romanını hiç olmazsa ilimizde yayınlayabilirsek, Milli Kahramanlara olan borcumuzu bir nebze ödemiş sayacağım kendimi.

Yukarda sayılanlar öğrenim yuvalarında kökünü bulan deryalardı.

Halkın ayrıca Hazreti Ali ve Battal Gazi üzerine yazılmış eserleri ve benzeri kahramanlık destanlarını besin kaynağı yapışı ayrı bir manzaradır. Gökçe Dede’nin ülkesinde incelediğim ve arz ettiğim Battal Gazi gibi eserler ise bir neslin, nesillerin hareket ve enerji kaynağı niteliği vardı.

Büyük Dava adamı, bilim adamı, Erol GÜNGÖR Profesör                                          hizmetleri sayılıp dökülmekle bitmez.. Dil sahasında Timurtaş Hoca’nın ve Necmettin Hacıeminoğlu’nun ve benzerleri gençliğin bağrına sevgiyle yerleşmiş isimlerdi.

 

SEKSPİR VE NECİP FAZIL. KÖŞE TAŞLARIDIR.

 

Sözü Kabaklı ve Necip Fazıl’a geri döndürelim.

Bir Fransız’la sohbet etsem, dünyanın en büyük edebiyatçılarını say dese, sanırım benim en önde sayacağım iki isim: Şekspir ve Necip Fazıl olur. Şekspir üslubuyla ve işlediği konularla şöhret oldu. Necip Fazıl ise, gençliğindeki rüzgarlı günleri atlattıktan sonra Köroğlu ’nun atının KADERİYLE AYNI KADERİ PAYLAŞTI VE ÖLÜMSÜZLÜĞÜ seçti. O ne demek? İslam’a hizmet. İslam’ın hamlesi. İslam’ın mahiyeti. Yüceliği. Bu bakımdan sanat benzerliği varsa da davası bakımından Necip Fazıl hiçbir zaman Şekspir’ le mukayese edilemez tabii.

Gençliğinde yaşadığı rüzgarlı devirler zaman zaman hayatına gölge oluyor, o ondan kurtulmanın mücadelesinin destani örneklerini veriyordu. Yirmi  yaşın insanları biz Necip Fazıl gerçeğini tanırken, günü gününe eksi ve artıların kolleksiyonlarını yapıyorduk. Şahsen benim bu konudaki izlenimlerimin en önemli besleyicisi Risale-i Nur talebesi olan doktorumuzun gayretleridir. Risalei Nur talebelerinin bilfiil mücadelede saklandıkları sabitse de, bir çok sahada hizmetlerini inkar etmemek kadirsinaslık olur. Takdir Allah’ın.

 

AHİRETİN TARLASI MESELESİNİ İYİ KAVRAMAK GEREKİR

 

Belli zamanlarda, Kızıl Kürtçüler’e, Komünizm’e karşı verilen direk mücadelelerde adları ve sanları okunmayan fikir cereyanlarının, isimlerini burada saymayı zül saydığım tarikat bozuntularının günahını Levh-i Mahfuz sayıp döktükçe bir çok yüzün nasıl kızardığını yaratıklar olarak görme zamanımız gelecektir.

Mademki her iki dünya, her iki alem birbirinin devamıdır, öyleyse Levh-i Mahfuz’u kimse küçümseyemez. Öldükten sonra yaşamak isteyenlerin tek mihenk taşı Levh-i Mahfuz’dur. Bu dünya mademki Ahiret’in tarlasıdır, herkes elinden geldiği kadar sınavında başarı göstermeye çalışacak, gerisini de gerçek alemde mülahaza etmeye çalışacaktır.

Ne yalan söyleyeyim, bu dünyadaki imtihan o kadar karışık, o kadar girift, o kadar bilinmezlerle dolu ki, ben büyük başarıyla bu işi yapıyorum diyenler ve zannedenler yanılmışlıklarını tasvire çalışıyorlardır.

 

BİR DEVİRDE KUR’AN HAKİKATLERİ DAİMA SAKLANDI. SANIRIM ARTIK GÜNÜMÜZDE ALENİLEŞECEK VE ÇOĞU KİMSENİN GÖZÜNÜN ÖNÜNDEN PERDE KALKACAKTIR.

 

Kur’an’ın gerçek yorumunu nesillerden uzak tutanlar, baş günahkarlardır. İsterlerse alim kılığına bürünsünler. Kur’an’ı matbaadan, kütüphaneden, aile tartışmalarından uzak tutan yobaz zihniyet maalesef günümüze gelinceye kadar en etkili bir düşünce sistemi olarak nesilleri bocalatmıştır. Halen de bocalatmaktadır.

Kutsal kavramları ve maddeyi büyük bir ustalıkla uhdesine alanlar, rezil insanlardır. Kolaycıdırlar. Okumazlar bilgisizdirler. Biri, sosyal adalet meselelerini istismar eder, zevk ve sefa içinde yaşar, fikirlerini hayata kazandırmaz. Yaşayışı ile fikirleri birbirine uymadığı için burunlanır. Diğeriyse maddeyi en ince teferruatına kadar sömürürken, etrafında bir kara alem kurmanın en alçak zeminlerini araştırır.

Bu sebeple kitleler gerçekleri bilmeden suçlama, yönsüz tavırlarla ayırımcılığın en korkunç manzaralarını gösterirler.

.................................

BÜYÜK DOĞU BİR MEKTEPTİ. O ADI İSTİSMAR EDENLER VEBAL ALTINDADIR. BİR DEVRİN SAVUNMASINDA BÜYÜK DOĞU’NUN HİSSESİ BÜYÜKTÜR.

 

Yoğun dersler arasında Risalei Nurlar’ın bütün bölümlerini kütüphaneme talebe harçlığıyla kazandıran Ağaçhan, Üstadımızın “N. Fazıl” yaşayışının bir aynası oluyordu bana. Herkes onun fikirlerini süt yerine miğdesine gönderiyordu. Nurlusu, Süleymanlısı, Işıklısı, Mücadelecisi, Kadirisi, ....  hepsi coşkunlukla onun makalelerini, eserlerini ezberliyordu.

O ne mecmuaydı öyle? Her satırını içer gibi okurduk. Yazılar, yazılar.. Hamle, aksiyon, enerji doluydu. Çizgiler, okuyucuların tümünü büyülerdi. Devrin siyasilerini  külfakış ederdi. Maymun resmiyle bir ünlüyü yan yana koymaktan ve benzerliği izah etmekten zerre çekinmezdi.

Dergi kapağında kulak resmini koymuş...

Ve olay olmuşmuş.  Gel gör ki,  Büyük Doğu o günlerde Türkiye’ye düşmüş ateş topu gibi gönülleri yakar fikirlere yatak olur,  despotizme karşı vurulmuş bir hançer olurdu.

Bir gün, “Cumhuriyet ’i yıkmak isteyenlerin” Büyük Doğu ismini alet etmelerinden dolayı miğdem nasıl döndü anlatmak mümkün değil. Kanser kaplamış bir miğde bile bu kadar sarsılmazdı. Memleketin fikir ve haysiyet kaynağı yazarının dergisinin ismini alet ederek yıkıcı teşkilatlar kuranların yüzüne balgam tükürmeyi ihmal eden bir nesil nasıl gelebilirdi?

Hepsi İngiliz oyunuydu. Hepsi Rus ve Amerika oyunuydu.

Necip Fazıl, zamanında İslam Dünyası’nın en kuvvetli ismiydi. Şair, yazar. Mütefekkir. Şiiri, tiyatrosu, makalesiyle bir abideydi. Tasvir denilen sanatın en muazzam örneklerini ortaya koyan bu insanın evliya uhreviyetine eşit bu sanatı, gelmiş geçmiş yazarlara mihenk taşı olacaktır.

 

GÜLDÜRÜ UNSURUNU İHMAL ETMİŞTİR.

 

Şu satırları yazan fakir kalem sahibi olarak düşünüyorum. Yazdıklarımdan dolayı Necip Fazıl’ın karşılaştığı eziyetin onda biri ile muhatap olsam, sanırım pusulayı şaşırırız. İşte Necip Fazıl’ın büyüklüğü.. Esprinin şahını ürettiği halde eserlerini dram, trajedi tarzında yazmayı tercih eder, güldürü unsurunu küçümserdi. O, O’nun sahasının özelliğidir. Şu satırları yazan kimsenin düşüncesine göre ise, en ciddi söyleyişleri bile güldürü unsurundan uzak tutmamak gerekir.

Kafasının evvelden beri büyük olduğunu kabul ederdi. Esprilerini hatırlıyorum bu konuda. Buna eserlerinde de rastladım.

Bir yazarın, bir şairin, bir tiyatro yazarının bu kadar geniş malumat sahibi olmasının örneklerine rastlamamışsınızdır. Bir tek “Abdülhamit kitabını”  okusanız yine aklınız durur. Yetmiyor mu At’a Senfoni kitabı bile akıl hafsala durdurur.

Bu bakımdan bu yazı serisini burada bir nefeslendirerek At’a senfoni kitabından özetler sunmak istiyorum. Böylelikle O’nda ki umumi kültür, anlatım kudreti, en ilericisinden daha sosyal olayların yazarı olduğunu lütfen görünüz. Umarımki çoğunuz AT’a Senfoni’yi okuduktan sonra çoğunuzdaki at sevgisi çok daha artacaktır:

 

ATA SENFONİ

 

 

 

 

(( Dokuz yaşında ata bindim; ve yalan olmasın. Bir daha inmedim. Her, binişimde büyüdüm ve her inişimde küçüldüm. At benim gözümde, eserimde buram buram tüttüğü gibi, insan ruhundan yere damlayıp şekilleşmiş ve sonra insanın sırtına gelmiş bir müjdecidir:

Zafer, fetih ve asalet müjdecisi..

................................

Nebata en yakın olanı Mercan’dır; çünkü tıpkı nebat gibi kök salar gibi ve kumlara düğümlenir.

Nebat dünyasının ufku, yani en ileri unsuru, yani hayvana en yakın olanı hurma ağacıdır; çünkü uzaktan ve yakından, tıpkı hayvan gibi dişisinin üzerine abanır. Tohumlarını öyle bırakır.

Hayvan dünyasının ufku, yani en ileri unsuru, yani insana en yakın olanı da at’tır. Çünkü tıpkı insan gibi ruhi bir hayata maliktir.Ve rüya görür.

.................................

At, hayvan zarfı içinde hayvandan başka bir şeydir.

...............................

At, edebiyat fatihi insanın göz ve estetik planında, bütün çizgileri, hareketleri ve kabiliyetleriyle en ihtişamlı kahramanlık sembolü.

 

AT VE İNSAN

 

İnsan ruhuna her sahada en yakıcı cazibeyi aşılayan kahramanlık mefkuresi at üzerindeki insanda ifadesini bulunduğu kadar, ne taht, nü kürsü, ne de Ehramları’nın tepesi, hiçbir şekil üzerinde heykelleşemez.  O ’nun içindir ki, madde fatihlerinin hepsi, tiran’lar, Sezarlar, Hanlar, Hakanlar, kumandanlar, başbuğlar, liderler, kahramanlar, gözümüzün önünde hep atlı olarak yaşarlar. Bunları atlarından indirecek olursak hemen cüceleşirler, perukası düşmüş aktöre dönerler.

............................

At, insanoğlunu, şanından, zevkinden, keyfinden, en umumi ihtiyaçlarına kadar her sahada tatmin etmekle muvazzaf, öyle sevimli bir tabi, hünerli bir köle, vefalı bir yardımcı, verimli bir mütefekkir bir tabiata hiçbir unsur onun derecesinde insana hizmet etmek iktidarında ve insanla el ele vermek istidadında değildir.

............................

At, ayaklarımızı  yerden kestikten sonra altımızdaki kıvranışı, duruşu, mesafeleri  koklayışı, bin bir şekilde yol alışı ruhumuzu bütün çizgilerine  nakşedişiyle, sanki bizim yarı belimizden itibaren bir devamımızdır. Sanki  at, içimizdeki hasret ve duş idealinin fiilimize bağlı  şekillenişidir. At, insanın tamamlayıcısıdır.

............................

Şövalye   asildir, merttir, cesurdur, sadıktır, dürüsttür, fedakardır, alicenaptır, hislidir; at onda ve bu vasıfların top yekün  mührüdür. Şövalye, kendisinde gizli kahramanlık ahlakının alemini atta bulmuş, onun mücerret nakşında kendi  ruhunu armalaştırmıştır.

.............................

 

MANANIN ÖZÜ

 

BURAYA AT RESMİ KONACAK

 

Kalem gibi incecik dört ayak  üzerinde, dünyanın en ahenkli  gövdesi,  en vezinli boyunu   ve en haşmetli  kafası .... Sonra  bütün bunları birer İmparator  mantosu halinde  bürüyen, yağız, doru,  al ve kır,  pırıl pırıl  kürkler... Şahane, şahane;  sürmeli, tahrirli , akı görünen gözler... Zarafet tuğrası yele ve satvet  arması kuyruk...

..............................

At, insanoğluna, rençberinden senyörüne  ve sporcusundan  fatihine kadar ve işlerin  en kabasından en incesine dek maddi ve manevi dayanak vazifesini gören ilahi bir hediyedir.

................................

At, dün, insanoğluna, basit fayda planında her türlü hizmeti gören, azat kabul etmez, tevekkül ve tahammül örneği bir kuldu.  Toprağı o sürer, değirmeni o çevirir, suyu o çeker, yükü o taşır, tekerleği o döndürür, haberi o götürür, mesafeleri o keser ve nihayet ülkeleri o teshir ederdi. Sonunda makine, altın basit fayda planındaki  bütün hizmetlerini elinden aldı. Dünün manivelası, vinci , motoru, treni tayyaresi, telgrafı, tankı sadece attan ibaretken  bu gün atta  bu   kıymetlerden hiç biri kalmadı.

...................................

Bilhassa askerlikte ve ordu  süvariliğinde at, bu gün fenni imkanlarla çatışmış değil,  anlaşmış olarak yeni bir sevkalceyş  ve tabiye  mevzuu  halinde daima eski kıymet ve ehemmiyetini saklamakta...  Evvela Amerikan ordusunda  tatbik edilen yeni bir buluşla süvari  kıt’aları   hususi kamyonlar içinde büyük mesafeleri, büyük caddeler üstünde kısa zamanda almakta ve istenilen hücum,  takip ve ihata  noktasına indirilivermektedir. Sonra tankların çelik perdesi  arkasında düşmana yaklaştırılmakta ve birden bire yelpaze şeklinde  açılan tankların arasından hücum dört nalıyla çıkarak en kısa mesafeden  düşman hatlarına dalabilmektedir.

......................................

İçinden kıvılcımlı bir buğu fışkırıcı burun delikleriyle mesafeleri içen at, prens iş olarak yalnız binilmek ve yarıştırılmak içindir. Bu iki faaliyetin şartları prens soyun vasıflarıyla, vasıflarda iş şartlarıyla karşılıklı...

......................................

At, işte çile  zemini yer yüzünde  solucanlar sürünürken kuş gibi  uçan mefkürevi varlık... Onun içindir ki at insan hasret  ve idealinin   sembolü;  ve bu sembolü  ifade etmekte iki cins  faaliyetin sultanıdır:

Binek  ve koşu...

......................................

 

AT,  KELAM  VE SANAT

 

Kur ’anın   “El ’adiyat”   süresinden, birbirini   takip eden  dört ayet meali:

Kasem  olsun, soluk  soluğa  koşanlar  üzerine...”

Tırnaklariyle  taştan kıvılcım  fışkırtanlar üzerine...”

Sabah  vakti düşmanı  basıp etrafı toz dumana boğanlar üzerine...”

Peşinden  doğruca  düşman  saflarının içine dalanlar üzerine...”

.....................................

 

HER HADİS ANLAMLI OLDUĞUNA GÖRE:

 

Kainatın efendisine ait her kelime, her hareket, her eda bir hadis olduğuna göre, Allah’ın sevgilisi, Allah’ın ve kendisinin sevdiği at dair, söz, hareket,  iş ve eda halinde iş vermişlerdir. Bunlardan iş ve hareket şeklinde olanları kendi mevzularına  alt fasıllarda göstermek üzere şimdi öz planında kalıyoruz.

Hayr, atların  alınlarına  nakşedilmiştir.”

....................................

At bahsinde en büyük hayr ise atı koşturmak, bu yoldan asalet ve asliyetine hizmet ekmek ve neslinin menbaını  ve barajını kurtarmaktır.

....................................

Hadis  Meali:

Uğursuzluk ( uğurla beraber) üç şeydedir: Kadın, ev ve at ...”

.......................................

Hadis meali:

Dünya saadeti atların sırtındadır!”

At’a dair ne söylense, bu muhteşem sadeliğin hendesi kavrayışı içinde atı çepeçevre sarmaz büyük gaye ve ebedi saadetin  eşiği yalancı dünya, yalan veya gerçek , bize gösterildiği bunca saadet hedefi arasında en mesut tarifini atta buluyor.

.........................

At o mübarek mahluk ki, insanı bütün iç serveti ve dış heyetiyle belirtmeye memurdur. Bu haliyle bize dünya saadetini ta kendisini getirmiş olmuyor mu? Gerçekten insanda at sırtında teselli bulamayan hiçbir keder yoktur. At sırtında insan derdi piyadeler  dünyasına ve onların birbirini itiş kalkışına bırakır. Ve ulvi bir kayıtsızlık ve tevekkül semasına doğru ayaklarının yerden kesildiğini hisseder.

.................................

- Bir çivi bir nalı, bir nal bir tırnağı, bir tırnak bir ayağı, bir ayak bir atı, bir at bir kumandanı, bir kumandan da bir vatanı mahvedebilir. Cengiz Han”

At kıymetinin en mükemmel tespiti:

-         -         Koşan atın sırtı, oturulacak yerlerin en iyisidir.”  Mütenebbi

.................................

İngiliz meselleri:

- Başıboş at çabuk yorulur.”

- İyi at seyrek mahmuzlanır.”

- İyi atta kötü renk olmaz.”

- Beyaz atı ve sarışın karısı olanın başı derttedir.”

- Uzun bir sefer için atını ödünç veren, sonunda onun yalnız derisini alır.”

-Atın suçunu eğerinin üstünde aramalı.”

- Atın tabanına ve köpeğin dişine daima dikkat.”

...................................

- Bir sürçen atın başı kesilmez.”

-         -         At binicisine göre kişner.”

-         -         </