Resimler bölümü

OSMAN ÜÇER’İN YENİ ŞİİR KİTABI ŞUBAT AYINDA ELİNİZDE

--------------------------------

İSRAFİL K. KUMBASAR’ION GÜNÜMÜZLE ALAKALI MAKALESİ: (YENİÇAĞ GAZETESİ)

TÜRK KÜRT KARDEŞLİĞİNE AKP ‘NİN SIKTIĞI KURŞUN

 

Türk Milleti, tarihinin hiçbir döneminde Kürtlere ‘ayrı bir ırk’ muamelesi yapmadı.
‘Kültürel’ planda herhangi bir fark görmediği Kürtleri, hep ‘kendinden bir parça’ olarak kabul etti.
Anadolu’nun kapılarını açan Malazgirt Zaferi’nden çok daha önce onlarla içiçe oldu, kız aldı, kız verdi.
Vatan her tehlikeye girdiğinde, Çanakkale’de, Birinci Cihan Harbi’nde, Kurtuluş Savaşı’nda ‘ortak düşmana’ karşı onlarla omuz omuza mücadele etti.
Cumhuriyet’in ilanının ardından, emperyalizmin desteği ile peşpeşe patlak veren isyanlar, ‘ortak gelecek’ inşa etme arzusunu ortadan kaldıramadı.
Emperyalizmin bir maşası olarak ortaya çıkan bölücü örgüt PKK ve siyasi uzantılarının yaklaşık 25 yıldan beri sürdürdüğü ‘örtülü’ savaş bile, Türk’ü Kürt’e düşman etmeye yetmedi.
Anadolu’nun her bölgesinde şehit cenazelerine katılanlar, acılarını yüreklerine gömüp, hep bir ağızdan şu sloganı haykırmaya devam ettiler:
- “Türk-Kürt kardeştir, bizi bölen kalleştir”
Ta ki AKP iktidara gelinceye kadar.

* * *

‘Dini’ referanslar üzerinden ‘milli iradenin’ üzerine ipotek koyarak iktidarı ele geçiren ‘etnik’ çıkar koalisyonu, ‘sıfır terör’ ile teslim aldığı ülkeyi, ‘bölücülüğe çanak tutan’ söylemler ve icraatlar ile kısa süre içerisinde yeniden ‘kardeş kavgasının’ eşiğine sürükledi.
Teslimiyetçi iktidarın, kendisini ayakta tutan güçlere ‘kapalı kapılar’ arkasında verdiği taahhütlerin bir neticesi olarak, hiçbir sebep yokken başlattığı ‘Kürt açılımı’ tartışmaları, ‘yandaş’ ve ‘yanaşma’ medya aracılığı ile eksen değiştirerek adeta ‘Türk-Kürt kardeşliğine’ sıkılan bir kurşuna dönüştü.
İktidarın, ‘terörü sona erdirme’ bahanesi ile ‘terör örgütü’ ile dolaylı yollardan ‘müzakere masasına’ oturmaya kalkışması, muhtemel bir ‘Türk-Kürt çatışması’ senaryonu yeniden gündeme getirdi.
Korkarız ki, bundan yine en fazla zarar görecek kesim, zamanında bölücü örgütün tehdit ve şantajlarına teslim olmayıp, ‘canlarını’ kurtarabilmek için Batı’daki vilayetlere sığınan ve ‘açılım’ diye herhangi bir dertleri bulunmayan vatandaşlar olacak.

* * *

Yıllardan beri ekilen ‘kin’ ve ‘nefret’ tohumları nihayet filiz veriyor.
‘Et’ ve ‘tırnak’ birbirinden ayrılıyor.
Daha dün Kürtleri ‘kardeş’ görenler, bugün onlara ‘başka bir gözle’ bakar oldular.
Öyle ki, bazı büyük kentlerde, daha düne kadar ‘yaradılanı hoş gör, yaratandan ötürü’ felsefesi ile hareket edenler bile, artık ‘arkadaşlarının’, ‘komşularının’, ‘kiracılarının’, hatta mahallerinde iş yapan esnafın ‘etnik kimliğini’ sorgulamaya başladılar.
Bazı yerlerde Kürtçe konuşanlara kiralık ev verilmediğini, Kürtçe konuşan esnaftan alışveriş yapılmadığını duyuyoruz.
Bırakın ‘Kürtçe’ konuşanları, Türkçe’yi ‘bozuk bir şive’ ile konuşanlara bile ‘iyi göz’ ile bakılmadığına tanık oluyoruz.
Daha dün “Bir tek çakılı dahi vermeyiz” diyenler, bugün artık “Verelim bir kaç vilayeti, ama aramızda bir Kürt bile bırakmayalım” diye ortalıkta dolaşıyorlar.
Bu tehlikeli süreç, “Güneydoğu bizim, Türkiye hepimizin” diye sırıtan birilerine birşeyler anlatmıyor mu?

* * *

Bugüne kadar karşı kaldığı her türlü ihanete rağmen, ırkçılığın ‘ı’sına dahi prim vermeyen bir milletin evlatları, ırkçılığı ‘inanç perdesi’ ile gizleyen iktidar ve ırkçılığı ‘kimlik olarak’ dayatan bölücüler tarafından sürüklendiği ‘ayrışma’ ortamında, ‘kendini koruma’ refleksi ile ‘ırkçılık’ yapmaya zorlanıyor.
Yarın durumdan vazife çıkaracak holiganların, bir takım evlerin kapısına ‘çarpı’ işareti koymayacağını kim garanti edebilir?
Görünen köy, kılavuz isemez.

 

TÜRKİYE’NİN ARABA VAPURLARI TAŞIYA DURSUN DA BÜTÜN MİLLİ GELİRİMİZ İSTANBUL’A DÖKÜLMESİN. BİRİLERİ KÖPRÜ MÖPRÜ DEYİP YİNE YANLIŞLAR YAPIYOR GİBİ.

 

 

 

EN MODERN YATIRIMLARA EVET DEMEYEN KAFA KAFA DEĞİLDİR DE.. GÖRDÜNÜZ.ONLARCA YIL ÜNİVERSİTE İSTANBUL, ANKARA, İZMİRE AİT KALDI. MEMLEKETE DAĞILINCA SANIRIM DAHA  YARARLI OLDU.

 

KADI KÖYÜ’NDEN HAKKARİSİNE, KARSI’NDAN MUĞLASINA KADAR BU VATANA SAHİP ÇIKTIĞIMIZI TÜRK MİLLETİ OLARAK KARARLI BİR ŞEKİLDE GÖSTERMELİYİZ. EN BÜYÜK ENGEL BU GÜN YOBAZLIKTIR. ALLAH KENDİSİ BİLİR.

DÜNYANIN EN GÜZEL MEMLEKETİ BİZİM. AMA BİZE BİR ŞEYLER OLDU. AMERİKA VE AB ELİYLE YOBAZLIK ÇOK KİMSENİN DİNİ HALİNE GETİRİLDİĞİ İÇİN ÇIKMAZDA GİBİ GÖRÜNÜYORUZ.

 

BU CENNET VATANIN UĞRUNDA ÖLMEYİ GÖZE ALMAYANLARIN CESEDİ ÇÖPLÜKLERDE ÇÜRÜSÜN. ONA ZARARI DOKUNANLAR UYUZ OLSUN KAŞINA KAŞINA GEBERSİN.. ISLAH OLANLAR MUTLU OLSUNLAR.

 

 

Bu bölümü de fikir yazılarına tahsis ediyoruz şimdilik.

Not:  Tasavvufta bir aşırılıkların ya da hükümlerin şirk anlamına geldiğini sanıyorum. Ama, tasavvufu küllüyen ortadan kaldırmak istiyen fikir arkadaşları da hoşuma gitmiyor. Şimdilik bu konuda bir yazı sunarak, meseleye katkı da bulunalım…

Sahibinden orijinal DTP=PKK BELGESELi

VARAN 1
DTP’li vekillerin PKK-Apo itirafı
Emine AYNA: Kürt sorununun muhatabı Kürt halkı, DTP, PKK ve sayın Öcalan’dır.
Gülten KIŞANAK: Gerilla ile çatışmada, başarı elde etmek mümkün değil.
Pervin BULDAN: Bu coğrafya, Kürdistan coğrafyasıdır. Sayın Öcalan, halkın iradesidir.
Sevahir BAYINDIR: ‘Sayın Öcalan’ demek suçsa bu saygın değere sahip çıkacağız.
Selahattin DEMİRTAŞ: Başbakan ‘Terör örgütüyle aranıza mesafe koyun’ diyorsa, bundan vazgeçecek.
Şerafettin HALİS: PKK’nın lideri sayın Abdullah Öcalan’ı muhatap almazsanız bu sorun çözülmez.
Aysel TUĞLUK: Bu sorunun çözüm yolu sayın Abdullah Öcalan’la yapılacak müzakerelerdir.
Sebahat TUNCEL: Bu sorunu çözmek istiyorsanız muhatabı sayın Abdullah Öcalan ve PKK’dır.
İbrahim BİNİCİ: Kürt sorununun çözümü sayın Abdullah Öcalan’dan geçiyor.
Ahmet TÜRK: PKK önderi sayın Öcalan İmralı’da barışçıl sürecin gelişmesi için ‘Hazırım’ diyor. Bu sese kulak verin, adam olun adam...

 


VARAN 2
Apo’yla aynı platformda

DTP Genel Başkanı Ahmet Türk İngiltere’de! PKK’nın merkezinde bölünmüş Türkiye haritası önünde konuşuyor. Ve Ahmet Türk Diyarbakır’da (yanda). Apo posterleriyle Nevruz’u kutluyor.

 


VARAN 3
Siyasi kanat açıklamaları

Çetebaşı Murat Karayılan   Kandil’den bildiriyor:
DTP ile aramızda bir tür bağlantı var. PKK silahlı, DTP ise siyasi bir parti. l Gidin İmralı’daki ile görüşün. Onu muhatap kabul etmiyorsanız bizimle görüşün. Bizi kabul etmiyorsanız DTP ile görüşün l DTP bir Türkiye partisi, onu anladık. DTP kadroları iyi çalışmalıdır. l DTP’nin devlet terörüne karşı demokratik eylemlerle direnişini anlamlı buluyoruz. Amed’deki açlık grevi bir ilk olduğu kadar, DTP’nin kararlılığını, birliğini ve gücünü ortaya koyması açısından da önemli bir eylemdir. Tüm halkımız da, DTP’nin bu tutumunun yanında olmalıdır. l Biz yerel seçimlerle birlikte bir yumuşama beklerken, tam tersi oldu. DTP’ye dönük operasyon, bastırma başladı. Bu bir ‘siyasal katliam’dır.

 


VARAN 4
Öcalan’ın 6 avukatı TBMM’de

TERÖRİSTBAŞI Abdullah Öcalan’ın avukatlığını üstlenen isimler DTP saflarından milletvekili seçildi: Aysel Tuğluk, Ayla Akat, Bengi Yıldız, Hasip Kaplan, Hamit Geylani ve Selahattin Demirtaş.

 

47 DTP’liye 70 yıl hapis cezası verildi
DÜZENLENEN çeşitli etkinliklerde terör örgütü PKK’nın propagandasını yapan ve bebek katili Abdullah Öcalan’ı öven DTP’liler, yargılandıkları mahkemelerce hapis cezalarına çarptırıldı.

 

 

 

*HABER-ANALİZ: MUSTAFA DURAN

 

 

 

Fotoğraf ve belgelerle DTP-PKK ilişkisini yayınlıyoruz

 

 


 * Türkiye günlerdir, ABD-AB dayatması ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül-AKP ortaklığı ile sahneye konan sözde ’Kürt sorunu açılımını’ konuşuyor. Tartışmaların odak noktasını ise iktidar tarafından pazarlık masasına oturtulan Demokratik Toplum Partisi  belirliyor

 


* Muhalefet partileri ve kamuoyu ise DTP’nin taraf ilan edilmesine açıkça karşı çıkıyor. DTP ile masaya oturmanın PKK terör örgütüyle masaya oturmak anlamına geleceğini ifade ediyor. DTP’lilerin geçmişteki eylem ve söylemleri, partinin terör örgütünün uzantısı olduğunu belgeliyor

 

 

 

Murat Karayılan Kandil’den mesaj yollamıştı.

 

Karayılan: DTP’yi destekleyin
Terör örgütü PKK’nın elebaşlarından birisi olan Murat Karayılan da DTP’nin örgütle olan bağlantısını bir çok kez açıkca itiraf etmişti:
* DTP ile aramızda bir tür bağlantı var. PKK silahlı, DTP ise siyasi bir parti.
* Gidin İmralı’daki ile görüşün. Onu muhatap kabul etmiyorsanız bizimle görüşün. Bizi kabul etmiyorsanız DTP ile görüşün
* DTP bir Türkiye partisi, onu anladık. DTP kadroları iyi çalışmalıdır.
* Türk medyasında DTP’ye yönelik operasyon başlatıldı. “Bak bu durum da varmış, artık DTP kaybediyor” gibi bir hava yaratarak Kürtlerin birliği, örgütlülüğü zayıflılmak isteniyor..
* DTP bu siyasete karşı öne atılıp, direniyorsa askeri operasyona karşı demokratik çözümü savunuyorsa bunu desteklemek gerekmektedir. Bu tutum aynı zamanda Kürt halkının iradesine sahip çıkma tutumu anlamına da  gelmektedir. DTP’nin devlet terörüne karşı demokratik eylemlerle direnişini anlamlı buluyoruz. Amed’deki açlık grevi bir ilk olduğu kadar, DTP’nin kararlılığını, birliğini ve gücünü ortaya koyması açısından da önemli bir eylemdir. Tüm halkımız da, DTP’nin bu tutumunun yanında olmalıdır.
* Biz yerel seçimlerle birlikte bir yumuşama beklerken, tam tersi oldu. DTP’ye dönük operasyon, bastırma başladı. Bu bir ‘siyasal katliam’dır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DTP’liler bölücülerle bağlarını gizlemiyor
Başbakan ve Cumhurbaşkanı tarafından muhatap kabul edilen DTP’liler, PKK’ya arka çıkmaktan geri durmuyor. İşte bugün TBMM’de görev yapan DTP’lilerin şok şözleri...

 


DTP Genel Başkanı Ahmet Türk: PKK önderi Sayın Öcalan İmralı’da barışçıl sürecin gelişmesi için ‘Hazırım’ diyor. Bu halkın barış sesini dinleyin ve bu sese kulak verin, adam olun adam...
* Halkımız PKK’yı kahraman gibi görüyor.
* PKK’ya terörist dersem benim halkı ikna etme şansım kalır mı? PKK’yı kınamamın, silahı bırakması üzerinde etkisi olur mu?

 

DTP Genel Başkan Yardımcısı Emine Ayna:
* Kürt sorununun muhatabı Kürtler, DTP, PKK ve sayın Öcalan’dır.
* Kürtler kendileri açısından ’sahipsiz bir halktır’ bu yüzden PKK’yı koruyucu güç olarak gördükleri için sırtlarını dönmezler.
* Kürt sorununu tartışırken PKK yokmuş gibi, gerilla yokmuş gibi yaklaşmak gerçekçi olmayacaktır.

 

DTP Diyarbakır Milletvekili Gülten Kışanak: Gerilla ile çatışmada başarı elde etmek mümkün değil.

 

DTP Iğdır milletvekili Pervin Buldan: Hakkari’de çocuklarımız, toplarla, tüfeklerle, gaz bombalarına maruz kaldı. Bu coğrafya, Kürdistan coğrafyasıdır. Bugün bu ülkede sayın Abdullah Öcalan, bu halkın iradesidir.

 

DTP Şırnak Milletvekili Sevahir Bayındır: ‘Sayın Öcalan’ dediği için birçok insan yargılanmış, gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. ’Sayın’ demek suçsa bu saygın değere sahip çıktık ve çıkacağız.

 

DTP Diyarbakır Milletvekili Selahattin Demirtaş: İster aydınlarla ister DTP ile ister Öcalan’la görüşürsünüz. Başbakan DTP’ye ’Terör örgütüyle aranıza mesafe koyun’ diyorsa, bundan vazgeçecek. Batman’dan sesleniyoruz. Bu muhataplardan biriyle mutlaka er ya da geç görüşeceksiniz

 

DTP Tunceli Milletvekili Şerafettin Halis: Devlet TRT 6’yı bize sunarken, TRT Şeş için mücadele eden Kürt dinamikleri yani PKK’yı yani, PKK’nın lideri sayın Abdullah Öcalan’ı muhatap almazsanız bu sorun çözülmez.

 


DTP Diyabakır Milletvekili Aysel Tuğluk: Müzakerelere sayın Abdullah Öcalan ve PKK da konulmalı. Öcalan ve PKK muhatap alınmayarak Kürt sorunu çözülemez.
* PKK ve sayın Abdullah Öcalan’ı bir şekilde sürecin içine katarak bu süreci götürmek gerekiyor.

 

DTP’li Sırrı Sakık: Yıllardır Türkiye’de bütün siyasi partiler ’PKK terör örgütüdür’ diyor, sorun çözüldü mü? Çözülmüyor. Turgut Özal da  bize ’Eğer PKK terör örgütüdür derseniz, sizin onların üzerinizdeki etkiniz kalmaz’ demişti...

 

DTP eski Genel Başkanı Nurettin Demirtaş: 9 gencin üzerine 10 bin kişilik ordu gönderiliyor. Şimdi buna ister kahramanlık deyin, ister zafer deyin. Bundan utanç duymuyorlar. Bundan utanç duymayacak mıyız? Her gün bu acılar yaşanırken biz halen barış diyoruz. Biz direneceğiz

 

DTP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel:
* Kimse bizden kardeşlerimizi terörist ilan etmemizi beklemesin. Hiçbir Kürt bunu demez.
* Siz bu sorunu çözmek istiyorsanız o zaman sorunun tarafları ile muhatapları ile çözeceksiniz. Kimdir muhatabı işte sayın Abdullah Öcalan ve PKK’dır.

 

DTP Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Binici: Kürt sorununun çözümünde çarptırıldığı ömür boyu hapis cezasını İmralı Cezaevi’nde çeken ’sayın’ Abdullah Öcalan’ın muhatap alınması gerekiyor.

 

DTP Genel Başkan Yardımcısı Kamuran Yüksek: Değişik çevreler “PKK’yı kınayın, terör örgütü olarak görün, çizginizi değiştirin” telkinleri yapıyor. Bizi biz yapan bunlar. Siyasi çizgimizi değiştirmeyiz. Bedelini ödemeye de hazırız.

 


Mahkemeler tescil etti
DTP’nin terör örgütü PKK ile organik bağları daha önce bazı soruşturmalara ve yargı kararlarına konu olmuştu. İşte onlardan bazıları:
* Şırnak’ta 2006 yılında teröristbaşı Öcalan için basın açıklaması yaptıktan sonra izinsiz yürüyen 47 DTP’li, toplam 70 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
* DTP Silopi İlçe Başkanı, PKK propagandası yaptıkları iddiasıyla çıkarıldıkları mahmekece tutuklandı.
* Öcalan’ın zehirlendiği iddialarıyla ilgili ortak açıklama yapan DTP’li 54 belediye başkanı, özel yetkili Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanacak. Başkanlar için 3’er yıla kadar hapis isteniyor.
* Terör örgütünün propagandasını yaptıkları iddiasıyla haklarında dava açılan eski DTP Genel Başkanı Nurettin Demirtaş, DTP’li Siirt Belediye Başkanı Selim Sadak ile Dicle eski Belediye Başkanı Abdullah Akengin, 1’er yıl  hapis cezasına çarptırıldı.

 


Bebek katilinin avukatları...
Bugün bağımsız olarak seçime girip Meclis’te grup kuran DTP’li milletvekillerinden 6’sı bebek katili Öcalan’ı savunmuştu. TBMM’de Türkiye’nin bölünmez bütünlüğüne yemin eden, Aysel Tuğluk, Ayla Akat, Bengi Yıldız, Hasip Kaplan, Hamit Geylani ve Selahattin Demirtaş, bebek katili Abdullah Öcalan’ın avukatlığını üsttlenmişti.

 

Fezlekelerin çoğu terörden!
Terör Örgütü PKK ile DTP arasındaki bağı gözler önüne seren diğer bir belge ise fezlekeler. DTP’li 21 milletvekilinden 20’si hakkında fezleke düzenlenip TBMM’ye gönderilmişti. DTP’li vekillerin seçim çalışması yaparken Kürtçe konuştukları için ’Siyasi Partiler Yasası’na muhalefet etmek’ile çeşitli toplantı ve basın açıklamalarında Abdullah Öcalan ve PKK ile ilgili yaptıkları konuşmalar nedeniyle ‘suç ve suçluyu övmek’, ‘yasadışı silahlı örgütün amacının propagandasını yapmak’ suçlarından haklarında bugüne kadar açılan fezleke sayısı 100’ü aşmıştı. DTP’lilerin fezlekeleri, başta Diyarbakır olmak üzere Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi başsavcılıklarının bulunduğu İstanbul, İzmir, Ankara, Adana, Van, Erzurum ve Malatya’da bulunan 8 ilin Cumhuriyet Başsavcılıklarınca düzenlenmişti.

YENİ ÇAĞ GAZETESİNDEN

 

 

 

MEHMET Şevki Eygi ‘den bir  nakil:

"İSLAM'da tasavvuf yoktur, tasavvuf şirk, küfür ve dalâlettir" gibi sözler Ehl-i Sünnet ve Cemaat ulemasına ait değil; Vehhabîlere aittir. Binaenaleyh bu gibi aşırı görüşler biz Sünnî Müslümanları bağlamaz ve bunlara asla itibar etmeyiz.

Gerçek İslâm tasavvufunun Hind'ten, Kadim Yunan'dan, şuradan buradan geldiğini iddia edenler de yalan söylüyor.

Tasavvuf İslâm'ın ahlâk, zühd, bâtın boyutudur. Gerçek tasavvuf yüzde yüz Kitab'a, Sünnete, Şeriata uygundur.

İmamı Gazalî hazretlerinin, el-Munkizu min ed-dalâl kitabında buyurduğu gibi İslâm'ı en iyi anlayanlar, en iyi yaşayanlar, en takvalı ve kâmil Müslümanlar sûfîlerdir.

Evliyaurrahman'ın çoğu sûfîler içinden çıkmıştır. Gerçek sûfîler her asırda yeryüzünde Allah'ın şâhidleri olmuşlardır.

Gerçek sûfîler Resûl-i Kibriya aleyhissalatü vesselam Efendimizin vekilleri, varisleri, halifeleri olmuşlar ve onun sünnetini yaşamış ve yaşatmışlardır.

Gerçek sûfîler kuru lâfla değil, hâl ile İslâm'ı tebliğ etmişler ve nice insanın hidâyetine vesile olmuşlardır.

Gerçek sûfîlere bakan onlarda İslâm'ı görür.

Gerçek sûfîler insanın en büyük düşmanı olan nefs-i emmâre ile büyük cihad yapmışlardır.

Gerçek sûfîler yalancı, aldatıcı, azdırıcı dünya tuzaklarına düşmemişler ve Müslümanları da bundan korumak için çalışmışlardır.

Gerçek sûfîler emr-i mâruf ve nehy-i münker yapmışlardır.

Gerçek sûfîler İslâm'ın baş emri olan beş vakit namazı dosdoğru kılmışlardır.

Gerçek sûfîler Kur'ân'ın ve Sünnet'in askerleri olmuşlardır.

İhlâs, sıdk, vefa, seha, mürüvvet, fütüvvet gerçek sûfîlerin hasletleridir.

Tasavvuf düşmanları bazı meczubîn'in şatahatını ön plana çıkararak saldırıyor. Şathiyat örnek olmaz. Tasavvuf şathiyat değildir.

Cihan tarihinin gördüğü en büyük ve doğru devlet olan (Kuruluş ve yükseliş devrini kasd ediyorum) Osmanlı'ya bakalım. Sultan Osman Gazi Han'dan, Son Padişah Vahidüddin Han'a kadar bütün Selâtin-i Osmaniye (nevverallahu merakidehum) tasavvuf ve tarikat mensubu idiler, bir veya birkaç şeyhe intisabları vardı. Tasavvuf ve tarikat olmasaydı Devlet-i Aliyye 600 sene değil, 60 sene pâyidar olamazdı.

Osmanlı sultanları dünya sultanı olarak mâneviyat sultanlarına tâbi olmuşlardır. Onların büyüklükleri ve sultanlıkları buradadır.

Selâtin-i Osmaniye'nin çoğu büyük velidir. Bu velayete tasavvuf ve tarikat sayesinde nâil olmuşlardır.

Osmanlı devleti sadece ordularıyla değil şeyhleri ve dervişleriyle de fütuhat yapmıştır.

Gazi Sultan MehmedHanSâni efendimiz henüz 21 yaşında iken İstanbul'u, biiznillahi teala, şeyhi ve mürşidi Akşemseddin hazretlerinin dua ve himmeti ile almıştır.

Asıl bid'at, Vehhabîlerin ve diğer bazı ehl-i bid'atin tasavvufu ve tarikati inkar etmeleri, bid'at saymaları, sûfileri müşrik ve kâfir ilan etmeleridir.

Tasavvufu kaldırın, Osmanlı'dan ne kalır?

Vehhâbîlik hareketi Osmanlı İslâm devletine ve Hilafet-i İslâmiyeye karşı tuğyan ve isyandır.

Vehhâbîlerin Osmanlılar gibi fütuhatı var mıdır?

Vehhâbîler, baştan beri İngiliz ve düvel-i muazzama-i Salîbiyye tarafından desteklenmiştir ve el'an desteklenmektedir.

Bugün ABD ayakta duruyorsa Vehhâbîlerin ABD bankalarında sakladıkları bir trilyon dolarla durmaktadır.

Tarih boyunca Fahr-i Kâinat Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimize en büyük saygıyı Osmanlı sultanları, Osmanlı devlet ricali, Osmanlı Müslümanları göstermiştir.

Resûlullah'ın kubbesini yıkacağız, nâşını kabrinden alıp başka yere gömeceğiz, toprağını da düzleyeceğiz diyen Vehhâbîlerde Peygamber-i zîşan efendimize hürmet var mıdır?

Tarih boyunca Hulefa-i Râşidin (radiyallahu aleyhim ecmain) devrinden sonra Tevhid bayrağını en fazla yüceltmiş, en fazla fütuhat ve i'lâ-i kelimetullah yapmış devlet ve topluluk Osmanlı'dır.

Osmanlı atalarımız Din-i Mübin-i İslâm, Kur'ân, Sünnet ve Şeriat-ı garra-i Ahmediyye yolunda milyonlarca şehid vermiştir.

Bunca mü'mine, şehid, gaziye, fâtihe, din hizmetkârına, ulemaya, meşayihe, mürşitlere, evliyaullaha; müşrik, kâfir ve sapık diyenler ne kadar hayâsız ve insafsız kişilerdir.

Onlardan petro-dolarlar alıp mü'min, muvahhid, muhlis ecdadını sövenlere yazıklar olsun.

Rabbi içimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helâk etme...

 

 

 

BİLMİYORUM DİYEMEYEN CAHİLLER

 

YAZAN: ALİ MERAKLI

 

1975  DEN BERİ siyasetten tiksindiğim için seçimle ilgili kanunları, kuralları bile öğrenmek istemiyorum. Bu yıl, belediye başkanı için kararlıydım da encümeninde bir isim hoşuma gitmemişti. O listeye oy versem aceba bir ismi çizse idim. listenin tümü iptal mi edilirdi.? Arkadaşlara rast getirip soramadım. Tam oy sandığı sırasına girince aklıma geldi. Oradaki görevlilere sordum. Kalaklı kulahlı bir kadın soruyu anladı, ama cevabını bilmediği için kıvarmıya başladı

- bakın belediye başkanı ile encümen listesi bir zarfa konuyor. Siz işaret etmeyin,işaret koymayın.. İkisini bir zarfa koyun atın.

-         Ablacığım, çizip çizmeyeceğimi sormuyorum, çizilmiş bir liste ile  belediye başkanı adı bir zarfta olunca belediye başkanını oyu da iptal edilir mi?

-         Edilir, iptal edilir. Şey edilmese de siz çizmeyin..

O sırada sandık başında üç kişiden bir erkek lafa karıştı. Arkadaş, istediğiniz partiye oy verin biz karışmayız.t

Tekrar genişce izah. yaptım. Anlamamış pozuna değil de anlamış pozuna girip yine soruya cevaptan uzak zırvalar.

O zaman işaret parmağımı ağzıma götürüp, sus işareti yaptım. Ve kabalıkla ((kusura bakmayınız.bu sorunun cevabını bilmiyorsunuz. Ben de araştırmadan geldiğime pişmanım!)) dedim.

Oyu mu belediye başkanı adayına kullandım ama listede çizim yapmadım.Çünkü kazara tüm zarfı geçersiz kılar da yazık olur diye çizmeden oy kullandım.

Vaaah  vaaah. Bir sürü para alan adamlar ve ben zamanında böyle bir meseleyi öğrenmemişiz.

Istemediğim adayın üstüne kalın bir çizik atamladığım için ve bilgisizliğin huzursuzuyum..

****

 

MATAMATİK, ASTRONOMİ, KELAM, FELSEFE, FIKIH, GRAMER

KONULARINDA ESERLER VEREN ALİM KİMDİR?

-         ALİ KUŞÇU…

-         BİLDİNİZ EFENDİM.

-         BUNDAN BÖYLE BENZERİ ALİMLERİN YETİŞMESİ İÇİN GAYRET GÖSTERECEĞİNİZDEN EMİNİZ…

DR. SALİH YILMAZ’IN BU ESERİ MUTLAKA ELDE EDİLMELİ

0 532 585 77 80

0 505 708 01 04

SİTELERİMİZ SAHİBİ 2000 YILINDA

MİHRALİBEY’İ YAZDI. Kimileri bu konuda dünyada ilk eserdir diyorlar.

OSMAN ÜÇER’SE: - EĞER TARİHPTE YUKARDAKİ ESER ELİMDE OLSAYDI, MİHRALİBEY HAKKINDA YAZDIĞIM ESER DÜNYA ÇAPINDA OLURDU. DİYOR..

 

 

DR. SALİH YILMAZ

BU ESERİ İLE TÜRK TARİHİNE BÜYÜK KATKIDA BULUNMUŞTUR.

 

 

EN AĞIR KONULAR, AKICI BİR DİLLE VERİLMİŞ,

KARAPAPAKLAR ŞANI ŞÖHRETİYLE

TARİHİMİZE KAZANDIRILMIŞLARDIR.

 

 

TÜRKLER HEM TARİH YAZIYORLAR,

HEM DE BUNU ESERLERE RAPTEDİYORLAR..

BUNUNLA KIVANÇ DUYUYORUZ..

---------------------

 

 

SÜSLÜ NESİBE

 

Yazan: Osman ÜÇER

 

Niğde Folkloru’nda ismi geçmesi gereken muhterem kadınlardandı. Hayatının önemli bir kısmını dul olarak yaşadı. Şansından aldığı iki kocada öldü. Akrabağları ve Niğdeli sakinlerce iyi tanınan, sevilen bir kimseydi.

Uzun, süslü ve yeni entariler giydiği için adı süslü Nesibe’ye çıktı. Kendisi bu lakaptan memnundu. Cicili bicili basma elbiseler içinde salınıp gezmek ruhunda bir dinlenme husule getiriyordu hazaaar..Çünkü, asaleten iyi yaşamayı, iyi giyinmeyi severdi,. Ne yazık ki felek, bunu nasib etmemiş, yek ekmeğe muhtaçtı.

Tanıdığı kadınların evlerine gündüzleri ziyarete gider, evin çocuklarıyla arkadaş olur, onlara mani söyler, masallar anlatırdı. Sırf onların hafızasında yer etmek için bazen oyunla karışık türküler de söylerdi. Hisse olarak, bölüm olarak bir taşınmaza sahip olduğu halde, maalesef ya kira ya da bağış olarak onun bunun evinde, hayır sahiplerinin evinde otururdu.

Gittiği evlerde hoş sohbeti, söylediği mani ve türküleri, anlattığı güldürü unsurlarıyla sevilir, ayrılırken illa yakında yine gelmesi istenirdi. Hele hele evlerin çocukları tarafından samimiyetle tutulur, her zaman gelmesi istenirdi.

O’da vakti oldukça, yeni söyleyecekleri bulunduğunda, yeni şeyler öğrendiğinde bu evleri teker teker sıraya kor ve ziyaret ederdi.

Dul oluşu bazı hısımları tarafından kötüye yorumlanmış olacak ki, gelip gitme konuları biraz problemli olurdu. Hele hele hissesi söz konusu olduğu evin sahibi hiç yüz vermez hayatı boyunca hatırını sorduğu hatırlanmazdı.

Bir zaman oldu ki,. Hatay’lı bir er evlenmek istedi. Akrabağlarını topladılar. ER’in talebi uygun görülmedi ve reddedildi. ((İyi de, madem bu kadar sahip çıkacaktınız, bu kadına bir ev temin etseydiniz ya!)) demek geliyordu insanın içinden.

Süslü Nesibe, bu kimsesizlikle geziyor, geziyor, bazı evlerin istenilen yakını oluyordu. Ama,. Akrabağlarının sahip çıktığı yine görülmüyordu. Bir küçük bağı vardı. Çok güzel çekirdek armutları olurdu. Nesibe’nin parası pulu yoktu. Çekirdek armutlarından mevlit okutturmuştu. Kimsenin böyle bir şey yapmadığı, yani çekirdek armudu ile mevlit okutmak aklına gelmediğine göre Nesibe’nin tavrı çok dikkat çekici olmuştu..

Zaman zaman, Nesibe’nin Niğde Folkloruna ait bilgilerinden derlediğimiz bölümleri sunacağız. Bir örnek arz ederek Nesibe bahsini şimdilik kapatalım: (Nesibe’nin anlattığına göre)

Bir evde bir dul teyze ile bir genç kız koca beklemekte. Dul olan tabii ki dünürcünün kendisine gelmesini istemekte, kız ise bir an evvel baş göz edilmek istenmektedir. Teyze olan dul, kıza şöyle der:

-         Korkma sana dünürcü geldiğinde ben seni onlara iyice överim. Kız buna inanır görünür ama, teyzesi’nin ne mal olduğunu bildiği için de içinde kuşkusu vardır.

o      Günün birinde dünürcüler gelir. Kız dışarıda kahve pişirmektedir. Teyze kızı övme hazırlıklarındadır ama, yine de kızın kapıyı dinleyeceğini tahmin eder.

-         (Yüksek sesle) İyi kız has kız

(Kısık sesle) Huyu pek çıtız.

Böylelikle kız yüksek sesli olanı duyacak ve mutlu olacak,. Ama, kısık sesle söylediğini de  dünürcüler anlayacağı için kıza dünür olmalarına rağmen beğenmeyecekler. Kim bilir? Belki kendisine talip olurlar. Dul mul.

-         (Yüksek sesle) Sandık dolu sepet dolu, (Yavaş sesle) arkasına giyecek hırkası yok..

-         (Yüksek sesle) Saçı çok, başı çok, (kısık sesle) başında kavurgası- biti de çok..

İşte süslü Nesibe böyle hikayelerin en güzel anlatanıydı.

Nesibe bir gün girdiği bir toplantı da bir kadının çok gururlu oturduğunu görür. Etrafa bunun kim olduğunu sorar. (Vali’nin karısı) cevabını alınca gıcık kapması daha da artar. Tam karşısındadır. Valinin karısı ne hareket yaparsa aynını yapmaya başlar. Bunun farkına varan kadın sinir olur ama muhatap olup da kavgada edemez. Kalkıp gider. Bunu niye yaptığı Nesibe’ye sorulur, cevabı:

-         Vali’nin karısı olmuş da N’olmuş? Güzellikse ben ondan güzelim. Boy bossa benim ki daha yeğin. Ne gurulup durur öyle? İyi etimde kaçırttım! der.

-         Nesibe Niğde Folkloruna örnek alınacak bir bayandı. Acılar içinde yaşarken, acısını belli etmeden binleri güldürmeyi bildi. Arandı soruldu. Gel velakin akrabağları sahip çıkmadı. Bir göçmenin evinin merdivenleri altındaki çukurda hayatının sonunu yaşadı. Akbarağları arayıp sorduğu yoktu. Bir gün Süslü Nesibe’nin öldüğü haberi yayıldı.

Akrabağlarına haber yollandı. Bir kaç kadın geldi. Eşyalarını tasnif ettiler. Sandığında ne varsa alıp götürdüler. O’na sahip çıkmamışlardı ama, eşyalarına bir güzelce sahip çıkmışlardı.

o      Nesibe’yi evinin altında yıllarca ücretsiz oturtan kişi Nesibe’nin eşyalarından hiç birine el sürmemişti. Hazreti Adem’in nesli.

o      Böyle bir olayın anlatımında bundan başka ne izah olabilirdi. Başkaca cereyan eden ne olabilirdi ki?

Yıllarca sahip çıkmayıp, aramayıp sormayıp da sonra, ölünce sandıklarını arayan, bazı eşyaları alıp götüren akrabağ kadınlarını göçmen mahallesinde kadınlar gizli gizli seyrettiler. Hele hele bazılarının bileklerinde congur congur adana bilezikleri sallandığını görünce:

n       Vah vah! Dünya işlerine bak.. Sen arama sorma. Bayramdan bayşrama bile olsa fakir kadına ne yiyecek, ne giyecek getirme. Alıp götürüp misafir edip hoş tutma. Günün birinde ölünce, kollarınızdaki bilezikleri sallaya sallaya sandık karıştırın., VaaaaahVaaaah. YŞazıklar olsun dendiği duyuldu…

n       Süslü Nesibe.. Allah rahmet eylesin. Nesillere bu hikayen anlatılsın da ders olsun ders!...

xxxxxxxxxxxxx

Derleme yazılar:

Türk kilimleri

Türklerin geleneksel sanatı olan halı, sanat tarihimizde haklı olarak seçkin bir yere sahiptir. Türk halı sanatı, Türk tarihinin akışı içinde biçimlenmiştir. Halıya dokuma sanatı içinde karakterini veren düğümlü teknik, ilk kez Orta Asya’da Türklerin bulunduğu bölgelerde ortaya çıkmış, gelişimini Türklerle sürdürmüş ve tüm İslam dünyasına Türkler tarafından tanıtılmıştır. Bu geleneksel sanatımızın varlığından, sağlam tekstil motifleri ve düğüm tekniği ile günümüzde de söz edebiliriz. Türk halısının bu teknik özellikleri, düzenli ve sürekli gelişmesinin en büyük dayanağı olmuştur. Düğümlü halıların çok uzun bir geçmişi vardır. Bu tekniğin bulunuşu, göçebe bir kavmin daha kalın ve ısıtıcı bir zemin bulmak arzusu gibi, pratik bir nedene dayanmaktadır.
Buluntular, düğümlü halının ilk kullanıldığı yerin Orta Asya olduğunu göstermektedir. Önemli olan,daha sonra büyük sanat değeri kazancak olan bu dokuma biçiminin, Türklerin bulunduğu bölgede ortaya çıkmış olmasıdır. Altayların eteğinde, Pazırık kurganlarının birinde bulunmuş olan halı, konunun uzmanlarını çelişik düşüncelere yöneltecek teknik ve dekoratif özelliklere sahiptir. Türk düğümü tekniği (Gördes düğümü) ile yapılmış olması, Türk halı sanatının geleneksel tekniğinin çok eski bir geçmişe dayandığını göstermektedir. Bugün için tek örnek olan bu halıyı, Hun Türklerine ait kabul etmek, hem bulunduğu yer hem de tarihlendirme bakımından -M.Ö. 3. ile 1. yüzyıl arası- uygun görülmektedir.
Bu halının bulunmasından önce bilinenen eski düğümlü örnekler ise, Doğu Türkistan’da ele geçmiş olan küçük parçalardır. Bu örnekler, M.S. 3. ile 6. yüzyıl arasına tarihlenirler. Tek argaç üzerine açık düğümleme tekniği ile yapılmış olan bu halı parçaları, yalın geometrik motifleri ve parlak renkleri ile dikkati çekerler.
Bu tarihlerden sonra, buluntu açısından yine uzun bir boıluk dönemi vardır. Ancak, 8. 9. ve 10. yüzyıllarda İslam kaynaklarında söz edilen halıların gerçek düğüm tekniğinde olduğu ispat edilemez. Mısır’da Eski Kahire’de (Fustat) bulunan bazı parçalar, Orta Asya’da bulunan halı örnekleri gibi, tek argaç üzerine düğümleme tekniği ile yapılmıştır. Yalnız, Abbasi dönemine ait kabul edilen bu parçaların Mısır’da mı yapıldığı, yoksa başka yerlerden mi ithal edildiği açıklığa kavuşmamıştır. Ancak, baklava biçimi desenleri ile Orta Asya örneklerine benzemektedirler. Bu, önemli bir durumdur. Çünkü 9. yüzyıl Abbasi sanatında, özellikle de Samarra kentinde, Türklerle gelen etkiler söz konusudur. Düğüm tekniğinin de İslam sanatına, bu yolla girmiş olduğu söylenebilir. 11. yüzyıldan itibaren Horasan’dan inerek ıran’a egemen olan Selçuklular, düğümlü halı tekniğini tüm Yakındoğu’ya tanıtmışlardır. Ne yazık ki, Selçukluların ıran’daki egemenlikleri döneminden günümüze hiçbir örnek gelmemiştir.
Elimizdeki gerçek Türk düğümlü halıların, ilk kez Anadolu Selçukluların başkenti Konya’da bulunmuş olması, çok önemli bir temellendirme olanağı sağlamaktadır. Anadolu’da Türk halı sanatı, 13. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar düzenli ve sürekli bir gelişme göstermiş, her gelişmede ise yeni yeni halı tipleri ortaya çıkmıştır. Bu gelişme zincirinin ilk büyük halkası ise Anadolu Selçuklu dönemi halıları olmuştur. Bu halıların Konya Alaeddin Camii’nde bulunmuş olan sekiz tanesi, bugün İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi’ndedir. Bundan başka Beyşehir Eşrefoğlu Camii’nde bulunan üç halının ikisi Konya Müzesi’nde, uzun zamandan beri kayıp olarak bilinen bir tanesi de ıngiltere’de keir Kolleksiyonu’ndadır. Ayrıca, Mısır’da (Fustat) bulunan 100’e yakın parça içinde yedi tanesi, Selçuklu halısı olarak belirlenmiştir. Bunlar bugün ısveç müzelerindedir. Türk halı sanatının ilk parlak dönemini tanıtan bu 18 halı, zeminde sonsuz biçimde sıralanan çeşitli geometrik ve stilize bitkisel motifler, olgun renkler ve belirleyici özellikleri olan iri kufî yazılı kenar şeritleriyle büyük bir yaratıcı gücü yansıtırlar. Kaynaklarda hayranlıkla söz edilmeleri ve dışarıya ihraçları da üstünlüklerinin bir başka kanıtıdır

 

 

Türkiye'de kahve kültürünün kaynakları

Yakınlarda bütün kapalı mekanlarda sigara yasağı kanunu gündeme gelmiştir. Bilindiği gibi tütün, dünyaya Amerika'nın keşfinden sonra yayılmıştır. Dördüncü Murad devrinde tütün yasağı bütün şiddetiyle tatbik edilmiş ve yüzlerce insan bu yüzden hayatını kaybetmiştir. Bu vesile ile Türkiye'de kahvehanelerin kuruluşunun ve kahve kültürünün gelişmesinin yanında, tütün alışkanlığının başladığı tarihlerin de bir yorumunu vermek istiyoruz. Tütünle ilgili pek çok eser yayınlanmış, bu arada tütünle ilgili pek çok fıkralar da ortaya çıkmıştır. Tütünle ilgili en eski kaynak Peçevîli İbrahim Efendi'nin ünlü 'tarihi'dir.

İstanbul'da kahve ve kahvehanenin nasıl başladığını Peçevî, tarihinde şöyle anlatıyor:
'Hicrî 962 (Miladî 1554) tarihine gelinceye kadar İstanbul'da ve mutlaka bütün Rumeli'nde kahve ve kahvehane yoktu. Adı geçen senenin sonuna doğru Halep'den Hakem nâmında bir herif ve Şam'dan Şems adlı bir zarif gelüb Taht-el-Kal'a'da (kale altında) birer büyük dükkân açarak kahve satmaya başladılar.

Keyiflerine düşkün bazı safâ düşkünleri, hele okur yazar takımından nice zevk erbabı toplanır, yirmişer, otuzar yerde meclis kurar oldu. Buralarda kimi kitap ve güzel şeyler okur, kimi tavla ve satranç oynar, kimi yeni yazılmış gazeller getirüb maarifden bahseder, nice akçalar ve pullar sarfedüb, dost toplantılarına sebep olmak için ziyafet tertip edilir; bir iki akça kahve parası vermekle bol bol eğlenir oldular. O kadar ki, işlerinden açıkta kalanlar, kadılar, müderrisler, işsiz güçsüz bir köşede oturanlar, 'böyle bir eğlenecek ve gönül dinlendirecek yer olmaz' diyerek kahvehanelere doldular; oturacak ve duracak bir yer bulunmaz oldu.

Kahve o kadar şöhret buldu ki, mevki sahiplerinden başka ne kadar kibar takımı varsa, oraya gelir oldular. İmamlar, müezzinler ve sofu takımı, 'halk kahvehaneye dadandı, mescidlere kimseler gelmez oldu' demeye başladılar. Ulemâ ise: 'Kötülük yeridir, oraya gitmektense meyhaneye gitmek daha iyidir' diyüp, bilhassa vâızlar yasak edilmesi için çalışır oldular. Müftüler, 'herhangi bir şey ki, fahm derecesine vara, yani kömür ola, sırf haramdır' diye fetvâlar verdiler. Rahmetli Sultan Üçüncü Murad Han zamanında, büyük uyarmalar oldu. Lâkin bazı yârân 'koltuk kahvesi' diye, çıkmaz sokaklarda ve bazı dükkânların ardında, ard kapıdan işleyip, subaşı ve asesbaşıya çokça müracaat etmekle izin koparıp men olunmadılar.
Hattâ merhum manav İvaz Efendi İstanbul kadısı iken, ocakları ve kazanları yaktıkları zaman 'yalaklarını da... yalaklarını da...' diyerek fincanlara işaret ettiğini naklederdi. Ama o asırdan sonra o kadar revaç buldu ki, tenbihten vazgeçildi. Vâızlar ve müftüler 'kömür derecesine gelmezmiş, içmesi câiz imiş' der oldular.
Âlimlerden ve şeyhlerden, vezirlerden ve kibardan içmez adam kalmadı. Hattâ bir mertebeye vardı ki, koca vezirler gelir temini için kahveler ihdas ettiler ve günde birer, ikişer altın kira alır oldular.'
İstanbul'da halkın tütüne alışmasını ise Peçevî yine tarihinde şöyle anlatıyor:

'Tütünü, Hicrî 1009 (Miladî 1600) sonunda İngiliz kâfirleri getirdiler. Bazı hastalıklara iyi gelir diye sattılar. Keyif ehlinden bazı kimseler keyif verir diye mübtelâ oldular. Hattâ ulemânın kibarı ve ashâb-ı devletten niceleri o ibtilâya uğradılar.

Kahvelerde reziller ve külhanbeyleri o kadar çok kullanırlardı ki, kahveler, tütün dumanıyla dolup içinde olanlar birbirlerini göremez hâle geldiler. Sokaklarda bile lüle ellerinden düşmez oldu.

Biribirinin yüzüne ve gözüne puf puf diyerek duman üflediklerinden sokakları ve mahalleleri dahi kokuttular. Hakkında nice saçma sapan şiirler söyleyip münasebet gözetmeden okuttular. Bazı ahbap ile (aramızda) kaç defa münakaşa çıktı: 'Bunun pis kokusu hemen adamın sakalını ve sarığını ve sırtındaki gömleğini, hususen içinde kullandığı zaman evini kötü kötü kokuttuğundan başka, halı, keçe gibi şeyleri ve evindeki yatağı yakabileceği, külü ve kömürü ile ortalığı kirlettiği ve uyuduktan sonra beyne çıkan pis kokusu ve boyuna kullanıldığı takdirde insanın kazançtan ve elleri işten kaldığı ve buna benzer nice aşırı zararları var iken, safası ve faydası nedir?' diye sorduk da: 'Bir eğlencedir, safası zevke dairdir.' demekten gayri bir cevap vermemişlerdir.

Halbuki bundan ruhanî bir safa ihtimali yoktur ki zevka dair ola. Bu cevap, cevap olamaz, sırf ağız kalabalığıdır. Her şey bir yana, İstanbul'da kaç defa büyük yangınlara sebep olmuştur. Nice yüzbin adam o ateşe yanmış, yakılmıştır. Ancak olsa olsa forsa gemilerde, vardiyanlar kullanırsa, bir miktar uyku kaçırdığı için, forsa bekçiliğine faydası olduğu inkâr olunmaz ve rütubeti def edip kurutur. Ama bu kadar az fayda için bir sürü mazarratı göze almak aklın câiz göreceği bir iş değildir.
Hicrî 1045 (Miladî 1635) tarihine gelindiği zaman, tütünün yaygınlığı ve şöhreti o kadar arttı ki, yazılır ve anlatılır gibi değildir. Cenâb-ı Hak, saadetlû padişahımız hazretlerinin ömr-ü devletlerini, adalet ve insaflarını ziyade eylesin ki, memlekette bütün kahvehaneler kaldırılıp, yerlerine münasip dükkânlar yaptırdılar ve 'tütün mutlaka içilmesin' buyurdular. Bu bâpda nice fukara ve zengine, merhamet ve şefkatinin fazlalığından öyle büyük ihsanlarda bulundular ki, kıyamete kadar şükretseler yine bir şey yapmış sayılmazlar.