MATAMATİK, ASTRONOMİ, KELAM, FELSEFE, FIKIH, GRAMER

KONULARINDA ESERLER VEREN ALİM KİMDİR?

-         ALİ KUŞÇU…

-         BİLDİNİZ EFENDİM.

-         BUNDAN BÖYLE BENZERİ ALİMLERİN YETİŞMESİ İÇİN GAYRET GÖSTERECEĞİNİZDEN EMİNİZ…

-         ------------------------

 

-------------------------------

DR. SALİH YILMAZ’IN BU ESERİ MUTLAKA ELDE EDİLMELİ

0 532 585 77 80

0 505 708 01 04

SİTELERİMİZ SAHİBİ 2000 YILINDA

MİHRALİBEY’İ YAZDI. Kimileri bu konuda dünyada ilk eserdir diyorlar.

OSMAN ÜÇER’SE: - EĞER TARİHPTE YUKARDAKİ ESER ELİMDE OLSAYDI, MİHRALİBEY HAKKINDA YAZDIĞIM ESER DÜNYA ÇAPINDA OLURDU. DİYOR..

 

DR. SALİH YILMAZ

BU ESERİ İLE TÜRK TARİHİNE BÜYÜK KATKIDA BULUNMUŞTUR.

 

 EN AĞIR KONULAR, AKICI BİR DİLLE VERİLMİŞ,

KARAPAPAKLAR ŞANI ŞÖHRETİYLE

TARİHİMİZE KAZANDIRILMIŞLARDIR.

 

 

TÜRKLER HEM TARİH YAZIYORLAR,

HEM DE BUNU ESERLERE RAPTEDİYORLAR..

BUNUNLA KIVANÇ DUYUYORUZ..

---------------------

 

 

SÜSLÜ NESİBE

 

Yazan: Osman ÜÇER

 

Niğde Folkloru’nda ismi geçmesi gereken muhterem kadınlardandı. Hayatının önemli bir kısmını dul olarak yaşadı. Şansından aldığı iki kocada öldü. Akrabağları ve Niğdeli sakinlerce iyi tanınan, sevilen bir kimseydi.

Uzun, süslü ve yeni entariler giydiği için adı süslü Nesibe’ye çıktı. Kendisi bu lakaptan memnundu. Cicili bicili basma elbiseler içinde salınıp gezmek ruhunda bir dinlenme husule getiriyordu hazaaar..Çünkü, asaleten iyi yaşamayı, iyi giyinmeyi severdi,. Ne yazık ki felek, bunu nasib etmemiş, yek ekmeğe muhtaçtı.

Tanıdığı kadınların evlerine gündüzleri ziyarete gider, evin çocuklarıyla arkadaş olur, onlara mani söyler, masallar anlatırdı. Sırf onların hafızasında yer etmek için bazen oyunla karışık türküler de söylerdi. Hisse olarak, bölüm olarak bir taşınmaza sahip olduğu halde, maalesef ya kira ya da bağış olarak onun bunun evinde, hayır sahiplerinin evinde otururdu.

Gittiği evlerde hoş sohbeti, söylediği mani ve türküleri, anlattığı güldürü unsurlarıyla sevilir, ayrılırken illa yakında yine gelmesi istenirdi. Hele hele evlerin çocukları tarafından samimiyetle tutulur, her zaman gelmesi istenirdi.

O’da vakti oldukça, yeni söyleyecekleri bulunduğunda, yeni şeyler öğrendiğinde bu evleri teker teker sıraya kor ve ziyaret ederdi.

Dul oluşu bazı hısımları tarafından kötüye yorumlanmış olacak ki, gelip gitme konuları biraz problemli olurdu. Hele hele hissesi söz konusu olduğu evin sahibi hiç yüz vermez hayatı boyunca hatırını sorduğu hatırlanmazdı.

Bir zaman oldu ki,. Hatay’lı bir er evlenmek istedi. Akrabağlarını topladılar. ER’in talebi uygun görülmedi ve reddedildi. ((İyi de, madem bu kadar sahip çıkacaktınız, bu kadına bir ev temin etseydiniz ya!)) demek geliyordu insanın içinden.

Süslü Nesibe, bu kimsesizlikle geziyor, geziyor, bazı evlerin istenilen yakını oluyordu. Ama,. Akrabağlarının sahip çıktığı yine görülmüyordu. Bir küçük bağı vardı. Çok güzel çekirdek armutları olurdu. Nesibe’nin parası pulu yoktu. Çekirdek armutlarından mevlit okutturmuştu. Kimsenin böyle bir şey yapmadığı, yani çekirdek armudu ile mevlit okutmak aklına gelmediğine göre Nesibe’nin tavrı çok dikkat çekici olmuştu..

Zaman zaman, Nesibe’nin Niğde Folkloruna ait bilgilerinden derlediğimiz bölümleri sunacağız. Bir örnek arz ederek Nesibe bahsini şimdilik kapatalım: (Nesibe’nin anlattığına göre)

Bir evde bir dul teyze ile bir genç kız koca beklemekte. Dul olan tabii ki dünürcünün kendisine gelmesini istemekte, kız ise bir an evvel baş göz edilmek istenmektedir. Teyze olan dul, kıza şöyle der:

-         Korkma sana dünürcü geldiğinde ben seni onlara iyice överim. Kız buna inanır görünür ama, teyzesi’nin ne mal olduğunu bildiği için de içinde kuşkusu vardır.

o      Günün birinde dünürcüler gelir. Kız dışarıda kahve pişirmektedir. Teyze kızı övme hazırlıklarındadır ama, yine de kızın kapıyı dinleyeceğini tahmin eder.

-         (Yüksek sesle) İyi kız has kız

(Kısık sesle) Huyu pek çıtız.

Böylelikle kız yüksek sesli olanı duyacak ve mutlu olacak,. Ama, kısık sesle söylediğini de  dünürcüler anlayacağı için kıza dünür olmalarına rağmen beğenmeyecekler. Kim bilir? Belki kendisine talip olurlar. Dul mul.

-         (Yüksek sesle) Sandık dolu sepet dolu, (Yavaş sesle) arkasına giyecek hırkası yok..

-         (Yüksek sesle) Saçı çok, başı çok, (kısık sesle) başında kavurgası- biti de çok..

İşte süslü Nesibe böyle hikayelerin en güzel anlatanıydı.

Nesibe bir gün girdiği bir toplantı da bir kadının çok gururlu oturduğunu görür. Etrafa bunun kim olduğunu sorar. (Vali’nin karısı) cevabını alınca gıcık kapması daha da artar. Tam karşısındadır. Valinin karısı ne hareket yaparsa aynını yapmaya başlar. Bunun farkına varan kadın sinir olur ama muhatap olup da kavgada edemez. Kalkıp gider. Bunu niye yaptığı Nesibe’ye sorulur, cevabı:

-         Vali’nin karısı olmuş da N’olmuş? Güzellikse ben ondan güzelim. Boy bossa benim ki daha yeğin. Ne gurulup durur öyle? İyi etimde kaçırttım! der.

-         Nesibe Niğde Folkloruna örnek alınacak bir bayandı. Acılar içinde yaşarken, acısını belli etmeden binleri güldürmeyi bildi. Arandı soruldu. Gel velakin akrabağları sahip çıkmadı. Bir göçmenin evinin merdivenleri altındaki çukurda hayatının sonunu yaşadı. Akbarağları arayıp sorduğu yoktu. Bir gün Süslü Nesibe’nin öldüğü haberi yayıldı.

Akrabağlarına haber yollandı. Bir kaç kadın geldi. Eşyalarını tasnif ettiler. Sandığında ne varsa alıp götürdüler. O’na sahip çıkmamışlardı ama, eşyalarına bir güzelce sahip çıkmışlardı.

o      Nesibe’yi evinin altında yıllarca ücretsiz oturtan kişi Nesibe’nin eşyalarından hiç birine el sürmemişti. Hazreti Adem’in nesli.

o      Böyle bir olayın anlatımında bundan başka ne izah olabilirdi. Başkaca cereyan eden ne olabilirdi ki?

Yıllarca sahip çıkmayıp, aramayıp sormayıp da sonra, ölünce sandıklarını arayan, bazı eşyaları alıp götüren akrabağ kadınlarını göçmen mahallesinde kadınlar gizli gizli seyrettiler. Hele hele bazılarının bileklerinde congur congur adana bilezikleri sallandığını görünce:

n       Vah vah! Dünya işlerine bak.. Sen arama sorma. Bayramdan bayşrama bile olsa fakir kadına ne yiyecek, ne giyecek getirme. Alıp götürüp misafir edip hoş tutma. Günün birinde ölünce, kollarınızdaki bilezikleri sallaya sallaya sandık karıştırın., VaaaaahVaaaah. YŞazıklar olsun dendiği duyuldu…

n       Süslü Nesibe.. Allah rahmet eylesin. Nesillere bu hikayen anlatılsın da ders olsun ders!...

xxxxxxxxxxxxx

Derleme yazılar:

Türk kilimleri

Türklerin geleneksel sanatı olan halı, sanat tarihimizde haklı olarak seçkin bir yere sahiptir. Türk halı sanatı, Türk tarihinin akışı içinde biçimlenmiştir. Halıya dokuma sanatı içinde karakterini veren düğümlü teknik, ilk kez Orta Asya’da Türklerin bulunduğu bölgelerde ortaya çıkmış, gelişimini Türklerle sürdürmüş ve tüm İslam dünyasına Türkler tarafından tanıtılmıştır. Bu geleneksel sanatımızın varlığından, sağlam tekstil motifleri ve düğüm tekniği ile günümüzde de söz edebiliriz. Türk halısının bu teknik özellikleri, düzenli ve sürekli gelişmesinin en büyük dayanağı olmuştur. Düğümlü halıların çok uzun bir geçmişi vardır. Bu tekniğin bulunuşu, göçebe bir kavmin daha kalın ve ısıtıcı bir zemin bulmak arzusu gibi, pratik bir nedene dayanmaktadır.
Buluntular, düğümlü halının ilk kullanıldığı yerin Orta Asya olduğunu göstermektedir. Önemli olan,daha sonra büyük sanat değeri kazancak olan bu dokuma biçiminin, Türklerin bulunduğu bölgede ortaya çıkmış olmasıdır. Altayların eteğinde, Pazırık kurganlarının birinde bulunmuş olan halı, konunun uzmanlarını çelişik düşüncelere yöneltecek teknik ve dekoratif özelliklere sahiptir. Türk düğümü tekniği (Gördes düğümü) ile yapılmış olması, Türk halı sanatının geleneksel tekniğinin çok eski bir geçmişe dayandığını göstermektedir. Bugün için tek örnek olan bu halıyı, Hun Türklerine ait kabul etmek, hem bulunduğu yer hem de tarihlendirme bakımından -M.Ö. 3. ile 1. yüzyıl arası- uygun görülmektedir.
Bu halının bulunmasından önce bilinenen eski düğümlü örnekler ise, Doğu Türkistan’da ele geçmiş olan küçük parçalardır. Bu örnekler, M.S. 3. ile 6. yüzyıl arasına tarihlenirler. Tek argaç üzerine açık düğümleme tekniği ile yapılmış olan bu halı parçaları, yalın geometrik motifleri ve parlak renkleri ile dikkati çekerler.
Bu tarihlerden sonra, buluntu açısından yine uzun bir boıluk dönemi vardır. Ancak, 8. 9. ve 10. yüzyıllarda İslam kaynaklarında söz edilen halıların gerçek düğüm tekniğinde olduğu ispat edilemez. Mısır’da Eski Kahire’de (Fustat) bulunan bazı parçalar, Orta Asya’da bulunan halı örnekleri gibi, tek argaç üzerine düğümleme tekniği ile yapılmıştır. Yalnız, Abbasi dönemine ait kabul edilen bu parçaların Mısır’da mı yapıldığı, yoksa başka yerlerden mi ithal edildiği açıklığa kavuşmamıştır. Ancak, baklava biçimi desenleri ile Orta Asya örneklerine benzemektedirler. Bu, önemli bir durumdur. Çünkü 9. yüzyıl Abbasi sanatında, özellikle de Samarra kentinde, Türklerle gelen etkiler söz konusudur. Düğüm tekniğinin de İslam sanatına, bu yolla girmiş olduğu söylenebilir. 11. yüzyıldan itibaren Horasan’dan inerek ıran’a egemen olan Selçuklular, düğümlü halı tekniğini tüm Yakındoğu’ya tanıtmışlardır. Ne yazık ki, Selçukluların ıran’daki egemenlikleri döneminden günümüze hiçbir örnek gelmemiştir.
Elimizdeki gerçek Türk düğümlü halıların, ilk kez Anadolu Selçukluların başkenti Konya’da bulunmuş olması, çok önemli bir temellendirme olanağı sağlamaktadır. Anadolu’da Türk halı sanatı, 13. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar düzenli ve sürekli bir gelişme göstermiş, her gelişmede ise yeni yeni halı tipleri ortaya çıkmıştır. Bu gelişme zincirinin ilk büyük halkası ise Anadolu Selçuklu dönemi halıları olmuştur. Bu halıların Konya Alaeddin Camii’nde bulunmuş olan sekiz tanesi, bugün İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi’ndedir. Bundan başka Beyşehir Eşrefoğlu Camii’nde bulunan üç halının ikisi Konya Müzesi’nde, uzun zamandan beri kayıp olarak bilinen bir tanesi de ıngiltere’de keir Kolleksiyonu’ndadır. Ayrıca, Mısır’da (Fustat) bulunan 100’e yakın parça içinde yedi tanesi, Selçuklu halısı olarak belirlenmiştir. Bunlar bugün ısveç müzelerindedir. Türk halı sanatının ilk parlak dönemini tanıtan bu 18 halı, zeminde sonsuz biçimde sıralanan çeşitli geometrik ve stilize bitkisel motifler, olgun renkler ve belirleyici özellikleri olan iri kufî yazılı kenar şeritleriyle büyük bir yaratıcı gücü yansıtırlar. Kaynaklarda hayranlıkla söz edilmeleri ve dışarıya ihraçları da üstünlüklerinin bir başka kanıtıdır

 

 

Türkiye'de kahve kültürünün kaynakları

Yakınlarda bütün kapalı mekanlarda sigara yasağı kanunu gündeme gelmiştir. Bilindiği gibi tütün, dünyaya Amerika'nın keşfinden sonra yayılmıştır. Dördüncü Murad devrinde tütün yasağı bütün şiddetiyle tatbik edilmiş ve yüzlerce insan bu yüzden hayatını kaybetmiştir. Bu vesile ile Türkiye'de kahvehanelerin kuruluşunun ve kahve kültürünün gelişmesinin yanında, tütün alışkanlığının başladığı tarihlerin de bir yorumunu vermek istiyoruz. Tütünle ilgili pek çok eser yayınlanmış, bu arada tütünle ilgili pek çok fıkralar da ortaya çıkmıştır. Tütünle ilgili en eski kaynak Peçevîli İbrahim Efendi'nin ünlü 'tarihi'dir.

İstanbul'da kahve ve kahvehanenin nasıl başladığını Peçevî, tarihinde şöyle anlatıyor:
'Hicrî 962 (Miladî 1554) tarihine gelinceye kadar İstanbul'da ve mutlaka bütün Rumeli'nde kahve ve kahvehane yoktu. Adı geçen senenin sonuna doğru Halep'den Hakem nâmında bir herif ve Şam'dan Şems adlı bir zarif gelüb Taht-el-Kal'a'da (kale altında) birer büyük dükkân açarak kahve satmaya başladılar.

Keyiflerine düşkün bazı safâ düşkünleri, hele okur yazar takımından nice zevk erbabı toplanır, yirmişer, otuzar yerde meclis kurar oldu. Buralarda kimi kitap ve güzel şeyler okur, kimi tavla ve satranç oynar, kimi yeni yazılmış gazeller getirüb maarifden bahseder, nice akçalar ve pullar sarfedüb, dost toplantılarına sebep olmak için ziyafet tertip edilir; bir iki akça kahve parası vermekle bol bol eğlenir oldular. O kadar ki, işlerinden açıkta kalanlar, kadılar, müderrisler, işsiz güçsüz bir köşede oturanlar, 'böyle bir eğlenecek ve gönül dinlendirecek yer olmaz' diyerek kahvehanelere doldular; oturacak ve duracak bir yer bulunmaz oldu.

Kahve o kadar şöhret buldu ki, mevki sahiplerinden başka ne kadar kibar takımı varsa, oraya gelir oldular. İmamlar, müezzinler ve sofu takımı, 'halk kahvehaneye dadandı, mescidlere kimseler gelmez oldu' demeye başladılar. Ulemâ ise: 'Kötülük yeridir, oraya gitmektense meyhaneye gitmek daha iyidir' diyüp, bilhassa vâızlar yasak edilmesi için çalışır oldular. Müftüler, 'herhangi bir şey ki, fahm derecesine vara, yani kömür ola, sırf haramdır' diye fetvâlar verdiler. Rahmetli Sultan Üçüncü Murad Han zamanında, büyük uyarmalar oldu. Lâkin bazı yârân 'koltuk kahvesi' diye, çıkmaz sokaklarda ve bazı dükkânların ardında, ard kapıdan işleyip, subaşı ve asesbaşıya çokça müracaat etmekle izin koparıp men olunmadılar.
Hattâ merhum manav İvaz Efendi İstanbul kadısı iken, ocakları ve kazanları yaktıkları zaman 'yalaklarını da... yalaklarını da...' diyerek fincanlara işaret ettiğini naklederdi. Ama o asırdan sonra o kadar revaç buldu ki, tenbihten vazgeçildi. Vâızlar ve müftüler 'kömür derecesine gelmezmiş, içmesi câiz imiş' der oldular.
Âlimlerden ve şeyhlerden, vezirlerden ve kibardan içmez adam kalmadı. Hattâ bir mertebeye vardı ki, koca vezirler gelir temini için kahveler ihdas ettiler ve günde birer, ikişer altın kira alır oldular.'
İstanbul'da halkın tütüne alışmasını ise Peçevî yine tarihinde şöyle anlatıyor:

'Tütünü, Hicrî 1009 (Miladî 1600) sonunda İngiliz kâfirleri getirdiler. Bazı hastalıklara iyi gelir diye sattılar. Keyif ehlinden bazı kimseler keyif verir diye mübtelâ oldular. Hattâ ulemânın kibarı ve ashâb-ı devletten niceleri o ibtilâya uğradılar.

Kahvelerde reziller ve külhanbeyleri o kadar çok kullanırlardı ki, kahveler, tütün dumanıyla dolup içinde olanlar birbirlerini göremez hâle geldiler. Sokaklarda bile lüle ellerinden düşmez oldu.

Biribirinin yüzüne ve gözüne puf puf diyerek duman üflediklerinden sokakları ve mahalleleri dahi kokuttular. Hakkında nice saçma sapan şiirler söyleyip münasebet gözetmeden okuttular. Bazı ahbap ile (aramızda) kaç defa münakaşa çıktı: 'Bunun pis kokusu hemen adamın sakalını ve sarığını ve sırtındaki gömleğini, hususen içinde kullandığı zaman evini kötü kötü kokuttuğundan başka, halı, keçe gibi şeyleri ve evindeki yatağı yakabileceği, külü ve kömürü ile ortalığı kirlettiği ve uyuduktan sonra beyne çıkan pis kokusu ve boyuna kullanıldığı takdirde insanın kazançtan ve elleri işten kaldığı ve buna benzer nice aşırı zararları var iken, safası ve faydası nedir?' diye sorduk da: 'Bir eğlencedir, safası zevke dairdir.' demekten gayri bir cevap vermemişlerdir.

Halbuki bundan ruhanî bir safa ihtimali yoktur ki zevka dair ola. Bu cevap, cevap olamaz, sırf ağız kalabalığıdır. Her şey bir yana, İstanbul'da kaç defa büyük yangınlara sebep olmuştur. Nice yüzbin adam o ateşe yanmış, yakılmıştır. Ancak olsa olsa forsa gemilerde, vardiyanlar kullanırsa, bir miktar uyku kaçırdığı için, forsa bekçiliğine faydası olduğu inkâr olunmaz ve rütubeti def edip kurutur. Ama bu kadar az fayda için bir sürü mazarratı göze almak aklın câiz göreceği bir iş değildir.
Hicrî 1045 (Miladî 1635) tarihine gelindiği zaman, tütünün yaygınlığı ve şöhreti o kadar arttı ki, yazılır ve anlatılır gibi değildir. Cenâb-ı Hak, saadetlû padişahımız hazretlerinin ömr-ü devletlerini, adalet ve insaflarını ziyade eylesin ki, memlekette bütün kahvehaneler kaldırılıp, yerlerine münasip dükkânlar yaptırdılar ve 'tütün mutlaka içilmesin' buyurdular. Bu bâpda nice fukara ve zengine, merhamet ve şefkatinin fazlalığından öyle büyük ihsanlarda bulundular ki, kıyamete kadar şükretseler yine bir şey yapmış sayılmazlar.