|
TURAN ÖTÜKEN KÖŞESİ: |
|
ONUN BEĞENDİĞİ YAZILAR |
|
|
MESLEĞİ’NİN VE
TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ VE MANEVİYATÇILIĞI’NIN BİLİNEN İSMİ
HUKUK DOKTORU
Ötüken Ötükenli
Mersin’den
gönderiyor…
GÖNDERİYOR…
Can Dündar
Önce hukuku konuşalım: Diyorlar
ki; "İktidar partisine kapatma davası açılır mı?"
İktidarda olmak bir partiye yasalar karşısında dokunulmazlık vermez,
vermemelidir.
Diyorlar ki;
"Halkın yarısının oyunu almış bir parti kapatılır mı?"
Hukuk, partileri aldığı oy oranına göre değil, yasalara sadakatine göre tasnif
eder. Aksini savunmak, ülkeyi çoğunluk diktasına götürür. Çoğunluk partisi de,
yüzde 1 oy alan partiyle aynı hak ve sorumluluklara sahiptir.
Diyorlar ki;
"Avrupa ne der?"
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Refah Partisi kapatıldığında "Evet,
kapatılmalıydı" demişti.
Diyorlar ki;
"İstikrar bozulur, borsa altüst olur."
Bunlar hukukun ilgi alanında olmamalıdır.
Diyorlar ki;
"Halkın iradesine karşı açılmış bir dava bu..."
Halk desteği, bir siyasi hareketi meşrulaştırmaya yetmez. Nazilerin de halk
desteği vardı. Ve o destekle dünyayı yaktılar.
Bir parti meşruluğunu, iktidarda olmasından, yüksek oy oranından, Avrupa'nın
koltuk çıkmasından değil, eylemlerinin, söylemlerinin, liderlerinin hukuka
uygunluğundan alır.
Yargıtay Başsavcısı'nın AKP için açtığı kapatma davasıyla yargıyı
siyasallaştırdığını öne sürenlerin gerekçeleri de yargıyı siyasallaştırıyor.
Hukuk konuşacaksak bu ilkelerde anlaşmalıyız.
* * *
Şimdi madalyonun öbür yüzünü çevirelim ve siyaseti konuşalım:
Orada da demokraside anlaşmamız gerekiyor.
AKP'yi kapatma davası, yukarıdaki gerekçelerle değil, ama siyasetin
sorunlarına, hukukla çözüm aradığı için sistemin iflası anlamı taşıyor.
Yönetici elit, deliklerden çıkan plastik kafalara çekiçle vurmaya çalışan
lunapark müptelasına benziyor; işine gelmeyen hareketleri yasaklayarak
bastırmaya, okulsuz maarif gibi "partisiz demokrasi" yaratmaya
çalışıyor. Bu işi de artık seçimle ya da darbeyle yapamadığından hâkimlere
devretmişe benziyor.
Lakin bu inat, her seçim meydanında daha büyük hezimete yol açıyor. Çünkü
seçmen, iradesine ipotek konduğunu düşünüyor; kapatılan partide mağduriyet
görüntüsü oluşuyor; muhalefet partilerinin fırsatçı tavrı halkı onlarla ve
hukukla inatlaşmaya sürüklüyor.
Sonuçta her çekiç darbesinin ardından öbür deliklerden yeni kafalar fışkırıyor;
kapatılan, daha güçlenerek açılıyor.
* * *
Son dava, siyaseten AKP'ye arayıp bulamayacağı bir hayat öpücüğü sunmuştur.
Emekçiler, iktidar partisinin kendi haklarını gasp etmesine karşı sokağa
dökülmüşken, kimi aydınlar desteğini çekmişken, AB konusundaki ikircikli tavrı
Avrupa'dan da görülmüşken bu dava, AKP'ye yeniden "demokrasinin
mağduru" payesi ve yerel seçimler için "e-muhtıra"nın
sağladığına benzer bir seçim malzemesi bahşetmiştir.
DTP ve seleflerinin kapatılmasına ses etmeyen, hatta demeçleriyle hedef
gösteren AKP, ok kendisine dönünce demokrasiyi hatırlamış ve iki gün içinde
yeniden yerli-yabancı geniş bir koalisyonun desteğini yakalamıştır.
Ana muhalefet partisinden dava için yükselen alkış sesleri ise, "Biz hiç
ders almıyoruz" makamındadır.
* * *
Hukukun sözünü Anayasa Mahkemesi söyleyecek. Ama siyasetin sözünü tarih söyledi
bile:
Tarih, bir partiyi kapatmanın, o partinin savunduğu fikirleri gömmeye
yetmediğini, tersine budanan dalları daha gür yeşerttiğini yazıyor.
Çare yine siyasettedir.
Meclis, dış müdahalelerin önünü kesecek özdenetim mekanizmaları yaratmalı,
iktidar, hükmederken çoğunluk sarhoşluğuna kapılmanın, uzlaşmamanın
sakıncalarını kavramalı, muhalefet, yasaklardan, muhtıralardan medet ummayı
bırakıp rakibini mahkemelerde, kışlalarda değil, meydanlarda, sandıklarda alt
etmenin dilini, yolunu, yöntemini bulmalıdır.
Yarısı yasaklanmış bir siyaset, diğer yarıya ne iktidar ne itibar getirir.
Bu yazı 22656 defa okunmuştur.
---------- Forwarded message
----------
From: canan canan
<canankubat@gmail.com>
Date: 21.Şub.2008 08:37
Subject: Abdüllatif Şener
uyardı
ESKİ BAKAN ABDÜLLATİF ŞENER UYARDI
Yarın saçınızı yolacaksınız
AKP hükümetini "günü kurtarmaya çalışmak"la
suçlayan eski Bakan Abdüllatif Şener, Türkiye'deki
finans sektörünün elimizden çıkmak üzere olduğu uyarısında bulundu.
Ekonomide yaşanan risklerin bir sonraki döneme taşınabileceğine dikkat çeken Abdüllatif Şener, "O risk, fiyakayı bozabilir.
Bankacılık sektöründe yabancı payı yüzde 10'un altındayken uyardım,
anlaşamadık, ayrıldım. Şimdi bu oran yüzde 40'ı aştı. Bazı kötü ülkelerin
durumuna gelebiliriz" dedi. Erdoğan'ın öfkeli hitabetini de eleştiren Abdüllatif Şener, "Kur düştüğünde millî gelir rakamsal
olarak artıyor ama gerçekte artmıyor. Düşük kurdan dolayı herkesin mutlu olması
ekonominin sağlıklı olduğunu göstermez. Yarın hepsi saçını başını yolacak bir
noktaya gelmiş olabilir" şeklinde konuştu. Devlet Eski Bakanı ve Başbakan
Yardımcısı, TOBB ETÜ Öğretim Üyesi Doç. Dr. Abdüllatif
Şener, Türk finans sektöründe yabancılaşmanın yüzde 50'lere kadar ulaştığına
işaret ederek, ''Bankalardaki yabancılaşma oranı yüzde 50'ye yaklaştı. Türkiye'deki
finans sektörü elimizden çıkmak üzere'' dedi. Şener, Antalya Sanayici ve İş
Adamları Derneği'nin (ANSİAD) aylık toplantısında yaptığı konuşmada, 2001
yılında yaşanan ekonomik krizin ardından Türkiye'nin makro ekonomik
dengelerinde önemli gelişmelerin yaşandığını bildirdi.
Geçen yılların rakamlarına bakıldığında Türkiye'nin 7,4'lük bir büyümeyi
yakaladığını anlatan Şener, enflasyonun yapılan çalışmalarla tek haneye
indirildiğini ancak 8-9 aralığından aşağıya
düşürülemediğini söyledi. Bankacılık sektörünün büyüdüğünü, mevduatın krediye
dönüşme oranının yükseldiğini, borsa değerlerinin 4-5
kata çıktığının altını çizen Şener, bunun altyapısında, dünyadaki gelişmelerin,
özellikle likidite bolluğunun, uygulanan politikalara uygun zeminde ortaya
çıkmış olmasının etkisinin büyük olduğunu söyledi. Şener, ekonomide yaşanan iyi
gelişmelerin bünyesinde bazı riskleri de barındırdığını, bu riskleri bir
sonraki döneme taşıyabildiğini de belirterek, şunları kaydetti: ''O risk, iyi
görüntülerin olduğu dönemin fiyakasını bozabilir. 2002 Kasım seçimlerinden
sonra kısa süren 58. ve daha sonra 59'uncu hükümette Devlet Bakanı ve Başbakan
Yardımcısı olarak görev aldım. Pek çok kurum bana bağlandı. Bu kurumlardan biri
özelleştirmeydi. Özelleştirmeyle bağlantılı olarak 59. hükümetin daha ilk
ayında anlaşamadık ve bırakmak zorunda kaldım. Arkasından bankacılık sektöründe
yabancı payının yüzde 10'un altında olduğu bir dönemde, ben yabancı payının bu
sektörde artmasının doğru olmadığını söyledim. Ve şimdi yüzde 40'ı aşmıştır. Borsa
payıyla birlikte 50'ye doğru yaklaşıyor muhtemelen. Bankalardaki yabancılaşma
oranı yüzde 50'ye yaklaştı. Türkiye'deki finans sektörü elimizden çıkmak üzere.
Önümüzde Halk Bankası var. Muhtemelen bu özelleştiği takdirde yabancıların
alacağı bellidir. Bu demek ki, hızla 60'a doğru gitmekteyiz. Bu tempo devam
ederse, bazı ülkeler var, onların durumuna gelebiliriz.''
Milli gelir kağıt üstünde artıyor
Ekonomideki bir diğer tehlikenin de düşük kur olduğunu ileri süren Abdüllatif Şener, ekonominin geleceğinin, küresel rekabette
güçlü olmaya bağlı olduğunu kaydetti. Şener, şöyle devam etti: ''Türkiye'de kur
sürekli düşüyor. Bu rekabet gücünü artırıyor mu, azaltıyor mu? Türkiye ile
gelişen, yükselen diğer ekonomi piyasaları arasında bazı farklar var. 2000'den
bugüne kadar olan gelişme trendi itibariyle bizde cari açık var, onların hepsi
cari fazla veriyor. Onlarda kur düşmemiş, bizde sürekli düşmüş. Onların
rezervleri yüksek... Hükümet veya siyasiler açısından kurun düşüyor olması
temel riski ortaya çıkarıncaya kadar bir mahsur teşkil etmiyor. Kur düştüğü
zaman milli gelir artıyor aslında. Yani gerçekte artmıyor da, rakamsal olarak
artıyor.
Yarın saç-baş yolunacak
Milli geliri Türk lirasından hesaplıyorsun, düşük kurdan da dövize çevirip,
kişi başına milli gelir 2600 dolardı, şimdi 7000 dolara çıktı dediğiniz zaman,
kişi başına milli gelirin 3 kat arttığı ortaya çıkıyor. Yani bir siyasi olarak
(sizi ne kadar zenginleştirdim) diyorsunuz. Bu güçlü bir
söylem. Onun için kur düşüyor diye işin başındaki siyasetçi rahatsız
değil. Merkez Bankası da mutlu. Çünkü kur düştükçe,
enflasyon düşüşüne etki yapıyor. Maliye Bakanlığı da mutlu. Hazine
de memnun, çünkü o da, milli geliri Türk lirasından hesaplayıp, dış borçları da
döviz cinsinden düşük kurdan ona göre oranlarsa, bir bakarsın ki, borçların
milli gelire oranı sürekli düşüyor. Ama düşük kurdan dolayı herkesin mutlu
olması bu ülkenin ekonomisinin doğru, sağlıklı olduğunu gösterir mi? Yarın
hepsinin de saçını başını yolacağı bir noktaya götürür mü? Bence ikinci seçeneğe
götürür.''
Yabancılar, kâr marjı yüksek olan hizmet sektörüne
giriyor
Yabancı sermayenin Türkiye'de sadece kâr marjı yüksek olan hizmet sektörüne
girdiğini, ancak diğer sektörlerle ilgilenmediğini de belirten Şener, bunun
gelecek için bir tehlike oluşturduğunu söyledi. 2002 yılında yabancıların kar
transferinin 89 milyon dolar olarak gerçekleştiğini bildiren Şener, bu rakamın
2007 yılında 2 milyar dolara yaklaştığını söyledi. ''Üç sene sonra 5 ile 10
milyar dolar arasında olacaktır'' diyen Şener, ''2010 ve sonrasına bakın kar
transferleri 10 milyar doları zorlayacak. Halbuki
2002'de cari açığımız 1,5 milyar dolardı. Şimdi yapısal olarak kaç liralık bir
fatura yerleştirdiğimiz ve bunu kapatmak için ne yapacağımız ortada bir sorun
olarak duruyor'' diye konuştu. Şener, sigorta sektörünün yüzde 95'inin
yabancılaştığını, borsa aracı kurumlarının tamamının yabancılaşma noktasında
bulunduğunu ve bankalardaki yabancılaşma oranın da yüzde 50'ye yaklaştığını
bildirdi. Türkiye'deki finans sektörünün elden çıkmak üzere olduğunun altını
çizen Şener, ''Cari açığı kapatmak için ne olursa olsun bu durumun devam
ettirilmesi gerektiğini düşündüğünüzde, para giriyor.
ABD'deki krizin etkileri 2009'a kadar sürecek
ABD'deki Mortgage krizinin etkilerinin 2009 kadar süreceğinin
belirten Abdüllatif Şener, ABD'deki bu krizin
Türkiye'yi de etkileyeceğini ileri sürdü. ABD merkezli finans kuruluşlarının,
merkezdeki sorunlarını çözebilmek amacıyla Türkiye'deki paralarını çekeceği
öngörüsünde bulunan Şener, ''O para Türkiye'den gittiği zaman sorun var
demektir. Türkiye tehlikeli bir sürece girmek üzeredir'' diye konuştu.
Erdoğan'a "Öfkeli konuşmak bir sanat olamaz"
Konuşmasında sonra davetlilerin sorularını da yanıtlayan Şener'e, CHP Antalya
Milletvekili Hüsnü Çöllü, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, ''Öfke, bir hitabet
sanatıdır'' sözlerini hatırlattı. Çöllü'nün, ''Sizce
de öfke bir hitabet sanatı mıdır?'' sorusuna Şener, ''Öfkeli konuşmak bir sanat
olamaz. Hitabet biçimi olabilir, ama hiçbir zaman öfkeli konuşmak bir hitabet
sanatı olmaz. Diğer taraftan bu biçim de, şık bir biçim olmaz. Faydalı bir
biçim olmaz. Yanlış bir hitabet biçimi olur, zararlı bir hitabet biçimi olur''
diye cevapladı.
Japonların paraları Türkiye'de
Başbakan Eski Yardımcısı Abdüllatif Şener,
"Dünyanın en yüksek faizini veriyorsunuz. Japon ev kadınları bile,
Türkiye'deki bankalara para yatırıp, kâr ediyorlar. En fazla
para kazandıran ülke Türkiye. Bize ait olmayan yabancı para çıktığı
zaman,0 döviz açığı ortaya çıkıyor. O döviz açığı da sorun demektir''
ifadelerini kullandı
DOMUZ ETİ İLE
SIĞIR ETİ AYNI MİKTAR KESİLİYOR.. YÜZDE DOKSAN SEKİZİ
MÜSLÜMAN OLAN BU MİLLET NE ETİ YİYOR?
Kesilen domuz miktarı sığırla aynı
Tüketiciler
Birliği'nin açıklamasında Türkiye'de resmi yollarla kesilen domuz miktarı ile
sığır miktarı neredeyse aynı. Peki, bu kadar domuzu kim, nerede tüketiyor?
|
|
08 Şubat 2008 01:20 |
|
Yazı boyutunu
büyütmek için |
|
Tüketiciler
Birliği Genel Başkan Vekili Kemal Özer konuyla ilgili yaptığı açıklamada şu
görüşlere yer verdi. "Hemen
her ürünün etiketinde 'Ürünlerimizin hiçbir çeşidinde domuz mamulleri
yoktur' gibi ibareler yazılmaktadır. Ülkemizde kesilen domuz miktarı
yenilebilir büyük baş hayvanlarla yarışır hale gelmiş durumdadır. Öte yandan
ülkemizde domuz ve mamullerinden oluşan ürünleri üretim ve satışı ise yasak
değil. Bir an etiketlerde yazan bilgilerin doğru olduğunu düşünerek hiçbir
üründe domuz mamulü kullanılmadığını düşünsek, bu kadar domuz eti ve yağı ne
yapılmaktadır? Sorun
"Türk Gıda Kodeksi Gıda Maddelerinin Genel Etiketleme ve
Beslenme Yönünden Etiketleme Kuralları Tebliği"nde ve bu
tebliği hazırlayan zihniyettedir. Uluslararası
anlaşmalara ve tüketicini kanuna aykırı olmasına rağmen adı geçen etiketleme
tebliğindeki bazı sinsi tuzaklar, üretim sırasında sağlık açısından tehlikeli
ve dinen yasak ürünlerin bir gıda maddesine katılması haline etikete
yazılması zorunluluğunu bile ortadan kaldırmaktadır. Bu durum Tüketicilerin
tükettikleri ürünlerin içeriğini bilme hakkının engellemesidir ve suçtur. İşte tuzak maddelerden birkaçı: 5/b "Mevzuatla
tanımlanan ve son üründe %2'den az olan bileşik bileşenlerinin,
gıdanın bileşenlerinden taşınan ve son üründe teknolojik fonksiyonu
bulunmayan gıda katkı maddelerinin, işlem yardımcılarının, içindekiler
listesinde belirtilmesi zorunlu değildir." 6/i
ve 7/i "Hacmen %1,2 den fazla alkol içeren
içeceklerde alkol miktarı:" 7/b "Gıda katkı maddeleri
bu yönetmelikte yer alan sınıflamaya göre fonksiyonları ile birlikte adı veya
EC kod numarası ile verilmelidir.", "…hesaplanan su ve uçucu
maddelerin miktarı son üründe % 5 i aşmıyorsa, içindekiler listesinde
belirtilmesi zorunlu değildir." Sorun
bunlarla da sınırlı değildir. Ülkemizde gıda katkı maddelerinin bitkisel mi
hayvansal mı oldukları, hayvansal ise Domuz, Bufalo
vb gibi yenmesi haram hayvanlardan mı yoksa diğer hayvanlardan mı elde
edildikleri meçhuldür. Sığır yazması da bir anlam ifade etmemektedir. Sığır
olsa bile, o hayvanın İslami kurallara göre beslenip bu kurallara göre
kesilip kesilmediğinin bilinmemesi ve tespit edilememesi belirtilmesi ve
yazılması da zaten zorunlu değildir. Bir
katkı maddesi için bitkisel yahut hayvansal yazmak Türk Bürokrasisi'ne göre
yeterlidir. Bu içeriklerin İslam, Musevilik, Hıristiyanlık yahut başkaca bir
din için uygun olup olmamasını hiçbir önemi yoktur. Hatta mevcut mevzuat
aksin uygulamaya destek bile vermektedir. Son günlerde tarafımıza bazı
güvenilir kaynaklardan ulaşan bilgilere göre birçok hazır yağa kıvam artırıcı
olarak domuz iç yağı katıldığı, birçok üreticinin üretimlerinde ucuz olması
nedeniyle domuz yağlarını bilerek tercih ettiği, bazılarının bilmeden
kullandığı bilgileri gelmiştir. Bu insanın kanını dondurucu bilgiler kuşkusuz
bakanlıklarda da mevcuttur. Ancak ilgili bakanlıklar ya mevzuatı, ya donanım
eksikliği ya da başkaca mazeretler ileri sürerek ülke inanın sağlığını ve
inanç değerlerini tehdit etmeyi sürdürmektedir. Türkiye'nin
hali her gün gıdasını bilerek zehirleyen adamdan farksız." SEKİZSUTUN |
--------------------
Halkın parası T'ye...Hazine
parası D'ye...
İktidar yanlısı gazeteciler, iki günde bir sevgili değiştirip kucak
kucak dolaşan magazin yıldızlarının ve onları avlamak isteyen babası
zengin aşırı besili oğlanların bolca doluştuğu Akmerkez'deki
Paper
Moon adlı "makarna lokantasına"
gidiyorlarmış.
Lokanta İstanbul'dadır.
Çok pahalıymış.
Halk gidemez.
Ben haber aldım; iktidara "yıkama-yağlama yapan gazetelerde" köşe
yazısı, Ankara kulisi, Brüksel gözlemi, New York tespitleri yazan ünlü
gazeteciler; bir gün ara veriyorlarmış, ara verdikleri o gün
"TV'lerdeki tartışma programlarına" koşturup engin fikirlerini
anlatıyor, ikinci gün yine "Paper Moon"a uğruyorlarmış. Bu
gazeteciler, AKP iktidara gelmeden önce namaza giderlerdi. Namazdan
sonra kahveye uğrarlardı, muhalefet gazeteciliği yaparlardı, iktidar
gazetecisi olunca namazı da bıraktılar, doğrudan "Paper
Moon'cu"
oldular.
***
Fakat gazeteci, gazetecidir. Paper Moon'cu, iktidar makarnacısı olsa
da haberi görünce refleksi dirilir. CHP'nin "parti yardımı olarak
aldığı paradan yani halkın parasından" 4 trilyon lirayı Tuncay
Özkan'ın Kanaltürk TV'sine "iş avansı"
faslından aktardığını fakat
"paranın 3 trilyon lirasının avans hesabında bulunmadığını"
belgelerse
oturup yazar.
Yazıyorlar.
Haklarıdır.
CHP bunu yapmışsa ve partiler yasası uyarınca kendisine parti yardımı
diye verilen paradan yandaş gazeteci yaratmak üzere Tuncay Özkan'a bu
parayı aktarmışsa, gazeteci de hesabını sorar, sormalıdır. Paper
Moon'cu olmasalardı, AKP'nin de Hazine parasını yani
yine halkın
parasını parti genel başkanı Tayyip Erdoğan'ın yardımcısı Dengir
Mir
Mehmet Fırat'ın büyük ortağı olduğu MENAS A. Ş. adlı ithalat-ihracat
şirketine aktarılmasını kapatmaya, örtemeye, gizlemeye çalıştığını da
yazarlardı.
Tuncay'ı yazıyorlar.
Dengir Mir'i saklıyorlar.
Çünkü Dengir AKP'li...
AKP kurucusu...
AKP'li milletvekili, iş adamı.
***
Dengir Mir Mehmet Fırat'ın ailesiyle birlikte yüzde
40'ına (büyük
ortak) sahip olduğu Menas A. Ş. adlı bir şirket var.
Mersin'de
kurulmuş, Ukrayna'ya da narenciye satıyor. Bir gün; Ukrayna'dan bizim
Gümrük Müsteşarlığı'na; "Menas adlı şirketin
kıymet tariflerinde bir
anormallik var" diye uyarı geçiyor. Gümrük Müsteşarlığı da işinde
tecrübeli olduğu için başkontrölörlüğe kadar
yükselmiş Bayram Çolak'ı
"inceleme yapmak" için görevlendiriyor.
İnceleme başlıyor.
Yüzlerce satış yapılmış.
Yüzlerce beyanname...
Gümrük Müsteşarlığı Başkontrolörü
Bayram Çolak, AKP'nin Genel Başkan
Yardımıcısı Dengir Mir
Mehmet Fırat'ın şirketinde; "hayali ihracat
yapma, sahte mühür kullanma, sahte imza atma" izlerine rastlayıp birim
kıymet bazında sadece 2 beyannamede Türkiye Hazinesi'ne verilen
zararın 800 bin dolar olduğunu belgeliyor ve raporunu yazıyor: "Hazine
zararı 2 beyannamede 800 bin dolar. Yüzlerce beyanname var. Toplam
zararın milyonlarca doları aştığı" gözlemleniyor.
***
"Hortumları kestik... Hortumları kestik..." diye halka umut
müjdeleyen
Başbakan Tayyip Erdoğan, Dengir Mir Mehmet Fırat'a
"ne bu iş..." diye
hesap soracağına incelemeyi yapıp, "hayali ihracat yoluyla Hazine
zarara uğratılmıştır" raporunu yazan Başkontrolör
Bayram Çolak'ın
gözünü korkutmaya çalışıyor. Başbakanlık; "Raporunda Dengir
Mir
Mehmet'in adını geçirerek kasıtlı davranmıştır" diye Bayram Çolak
hakkında soruştura açılmasına izin veriyor.
Paper Moon'cular!
Tuncay'ı yazıyor.
Dengir Mehmet'i ve Başbakan Tayyip Erdoğan'ın
"görevini yapan
denetiçiyi cezalandırma çabasını" yazmıyorlar.
Bunları makarna çarpacak!
*
*
dengir mir mehmet fırat
kimdir ??
aşağıda tempo dergisinden bir pasaj ;
Şeyh Sait; AKP, RP, ANAP, DYP ve hatta DEHAP'a bile
temsilci yollamış.
Bugün en dikkat çeken siyasetçileri ise AKP Genel Başkan Yardımcısı
Dengir Mir Mehmet Fırat ile Hak-Par Genel Başkanı Abdülmelik Fırat.
Dengir Mir Mehmet Fırat, AKP'nin Kürt politikasına
yön veren isim
olarak biliniyor