TURAN ÖTÜKEN KÖŞESİ:

ONUN BEĞENDİĞİ YAZILAR

 

 

MESLEĞİ’NİN VE TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ VE MANEVİYATÇILIĞI’NIN BİLİNEN İSMİ

HUKUK DOKTORU

Ötüken Ötükenli

Mersin’den gönderiyor…

GÖNDERİYOR…

 

Can Dündar

can.dundar@e-kolay.net

Önce hukuku konuşalım:  Diyorlar ki;   "İktidar partisine kapatma davası açılır mı?"
İktidarda olmak bir partiye yasalar karşısında dokunulmazlık vermez, vermemelidir.
Diyorlar ki;
"Halkın yarısının oyunu almış bir parti kapatılır mı?"
Hukuk, partileri aldığı oy oranına göre değil, yasalara sadakatine göre tasnif eder. Aksini savunmak, ülkeyi çoğunluk diktasına götürür. Çoğunluk partisi de, yüzde 1 oy alan partiyle aynı hak ve sorumluluklara sahiptir.
Diyorlar ki;
"Avrupa ne der?"
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Refah Partisi kapatıldığında "Evet, kapatılmalıydı" demişti.
Diyorlar ki;
"İstikrar bozulur, borsa altüst olur."
Bunlar hukukun ilgi alanında olmamalıdır.
Diyorlar ki;
"Halkın iradesine karşı açılmış bir dava bu..."
Halk desteği, bir siyasi hareketi meşrulaştırmaya yetmez. Nazilerin de halk desteği vardı. Ve o destekle dünyayı yaktılar.
Bir parti meşruluğunu, iktidarda olmasından, yüksek oy oranından, Avrupa'nın koltuk çıkmasından değil, eylemlerinin, söylemlerinin, liderlerinin hukuka uygunluğundan alır.
Yargıtay Başsavcısı'nın AKP için açtığı kapatma davasıyla yargıyı siyasallaştırdığını öne sürenlerin gerekçeleri de yargıyı siyasallaştırıyor.
Hukuk konuşacaksak bu ilkelerde anlaşmalıyız.

* * *
Şimdi madalyonun öbür yüzünü çevirelim ve siyaseti konuşalım:
Orada da demokraside anlaşmamız gerekiyor.
AKP'yi kapatma davası, yukarıdaki gerekçelerle değil, ama siyasetin sorunlarına, hukukla çözüm aradığı için sistemin iflası anlamı taşıyor.
Yönetici elit, deliklerden çıkan plastik kafalara çekiçle vurmaya çalışan lunapark müptelasına benziyor; işine gelmeyen hareketleri yasaklayarak bastırmaya, okulsuz maarif gibi "partisiz demokrasi" yaratmaya çalışıyor. Bu işi de artık seçimle ya da darbeyle yapamadığından hâkimlere devretmişe benziyor.
Lakin bu inat, her seçim meydanında daha büyük hezimete yol açıyor. Çünkü seçmen, iradesine ipotek konduğunu düşünüyor; kapatılan partide mağduriyet görüntüsü oluşuyor; muhalefet partilerinin fırsatçı tavrı halkı onlarla ve hukukla inatlaşmaya sürüklüyor.
Sonuçta her çekiç darbesinin ardından öbür deliklerden yeni kafalar fışkırıyor; kapatılan, daha güçlenerek açılıyor.

* * *
Son dava, siyaseten AKP'ye arayıp bulamayacağı bir hayat öpücüğü sunmuştur.
Emekçiler, iktidar partisinin kendi haklarını gasp etmesine karşı sokağa dökülmüşken, kimi aydınlar desteğini çekmişken, AB konusundaki ikircikli tavrı Avrupa'dan da görülmüşken bu dava, AKP'ye yeniden "demokrasinin mağduru" payesi ve yerel seçimler için "e-muhtıra"nın sağladığına benzer bir seçim malzemesi bahşetmiştir.
DTP ve seleflerinin kapatılmasına ses etmeyen, hatta demeçleriyle hedef gösteren AKP, ok kendisine dönünce demokrasiyi hatırlamış ve iki gün içinde yeniden yerli-yabancı geniş bir koalisyonun desteğini yakalamıştır.
Ana muhalefet partisinden dava için yükselen alkış sesleri ise, "Biz hiç ders almıyoruz" makamındadır.

* * *
Hukukun sözünü Anayasa Mahkemesi söyleyecek. Ama siyasetin sözünü tarih söyledi bile:
Tarih, bir partiyi kapatmanın, o partinin savunduğu fikirleri gömmeye yetmediğini, tersine budanan dalları daha gür yeşerttiğini yazıyor.
Çare yine siyasettedir.
Meclis, dış müdahalelerin önünü kesecek özdenetim mekanizmaları yaratmalı, iktidar, hükmederken çoğunluk sarhoşluğuna kapılmanın, uzlaşmamanın sakıncalarını kavramalı, muhalefet, yasaklardan, muhtıralardan medet ummayı bırakıp rakibini mahkemelerde, kışlalarda değil, meydanlarda, sandıklarda alt etmenin dilini, yolunu, yöntemini bulmalıdır.
Yarısı yasaklanmış bir siyaset, diğer yarıya ne iktidar ne itibar getirir.




Bu yazı 22656 defa okunmuştur.


---------- Forwarded message ----------
From: canan canan <canankubat@gmail.com>
Date: 21.Şub.2008 08:37
Subject: Abdüllatif Şener uyardı




ESKİ BAKAN ABDÜLLATİF ŞENER UYARDI

Yarın saçınızı yolacaksınız

AKP hükümetini "günü kurtarmaya çalışmak"la suçlayan eski Bakan Abdüllatif Şener, Türkiye'deki finans sektörünün elimizden çıkmak üzere olduğu uyarısında bulundu.

Ekonomide yaşanan risklerin bir sonraki döneme taşınabileceğine dikkat çeken Abdüllatif Şener, "O risk, fiyakayı bozabilir. Bankacılık sektöründe yabancı payı yüzde 10'un altındayken uyardım, anlaşamadık, ayrıldım. Şimdi bu oran yüzde 40'ı aştı. Bazı kötü ülkelerin durumuna gelebiliriz" dedi. Erdoğan'ın öfkeli hitabetini de eleştiren Abdüllatif Şener, "Kur düştüğünde millî gelir rakamsal olarak artıyor ama gerçekte artmıyor. Düşük kurdan dolayı herkesin mutlu olması ekonominin sağlıklı olduğunu göstermez. Yarın hepsi saçını başını yolacak bir noktaya gelmiş olabilir" şeklinde konuştu. Devlet Eski Bakanı ve Başbakan Yardımcısı, TOBB ETÜ Öğretim Üyesi Doç. Dr. Abdüllatif Şener, Türk finans sektöründe yabancılaşmanın yüzde 50'lere kadar ulaştığına işaret ederek, ''Bankalardaki yabancılaşma oranı yüzde 50'ye yaklaştı. Türkiye'deki finans sektörü elimizden çıkmak üzere'' dedi. Şener, Antalya Sanayici ve İş Adamları Derneği'nin (ANSİAD) aylık toplantısında yaptığı konuşmada, 2001 yılında yaşanan ekonomik krizin ardından Türkiye'nin makro ekonomik dengelerinde önemli gelişmelerin yaşandığını bildirdi.

Geçen yılların rakamlarına bakıldığında Türkiye'nin 7,4'lük bir büyümeyi yakaladığını anlatan Şener, enflasyonun yapılan çalışmalarla tek haneye indirildiğini ancak 8-9 aralığından aşağıya düşürülemediğini söyledi. Bankacılık sektörünün büyüdüğünü, mevduatın krediye dönüşme oranının yükseldiğini, borsa değerlerinin 4-5 kata çıktığının altını çizen Şener, bunun altyapısında, dünyadaki gelişmelerin, özellikle likidite bolluğunun, uygulanan politikalara uygun zeminde ortaya çıkmış olmasının etkisinin büyük olduğunu söyledi. Şener, ekonomide yaşanan iyi gelişmelerin bünyesinde bazı riskleri de barındırdığını, bu riskleri bir sonraki döneme taşıyabildiğini de belirterek, şunları kaydetti: ''O risk, iyi görüntülerin olduğu dönemin fiyakasını bozabilir. 2002 Kasım seçimlerinden sonra kısa süren 58. ve daha sonra 59'uncu hükümette Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olarak görev aldım. Pek çok kurum bana bağlandı. Bu kurumlardan biri özelleştirmeydi. Özelleştirmeyle bağlantılı olarak 59. hükümetin daha ilk ayında anlaşamadık ve bırakmak zorunda kaldım. Arkasından bankacılık sektöründe yabancı payının yüzde 10'un altında olduğu bir dönemde, ben yabancı payının bu sektörde artmasının doğru olmadığını söyledim. Ve şimdi yüzde 40'ı aşmıştır. Borsa payıyla birlikte 50'ye doğru yaklaşıyor muhtemelen. Bankalardaki yabancılaşma oranı yüzde 50'ye yaklaştı. Türkiye'deki finans sektörü elimizden çıkmak üzere. Önümüzde Halk Bankası var. Muhtemelen bu özelleştiği takdirde yabancıların alacağı bellidir. Bu demek ki, hızla 60'a doğru gitmekteyiz. Bu tempo devam ederse, bazı ülkeler var, onların durumuna gelebiliriz.''

Milli gelir kağıt üstünde artıyor

Ekonomideki bir diğer tehlikenin de düşük kur olduğunu ileri süren Abdüllatif Şener, ekonominin geleceğinin, küresel rekabette güçlü olmaya bağlı olduğunu kaydetti. Şener, şöyle devam etti: ''Türkiye'de kur sürekli düşüyor. Bu rekabet gücünü artırıyor mu, azaltıyor mu? Türkiye ile gelişen, yükselen diğer ekonomi piyasaları arasında bazı farklar var. 2000'den bugüne kadar olan gelişme trendi itibariyle bizde cari açık var, onların hepsi cari fazla veriyor. Onlarda kur düşmemiş, bizde sürekli düşmüş. Onların rezervleri yüksek... Hükümet veya siyasiler açısından kurun düşüyor olması temel riski ortaya çıkarıncaya kadar bir mahsur teşkil etmiyor. Kur düştüğü zaman milli gelir artıyor aslında. Yani gerçekte artmıyor da, rakamsal olarak artıyor. 

Yarın saç-baş yolunacak

Milli geliri Türk lirasından hesaplıyorsun, düşük kurdan da dövize çevirip, kişi başına milli gelir 2600 dolardı, şimdi 7000 dolara çıktı dediğiniz zaman, kişi başına milli gelirin 3 kat arttığı ortaya çıkıyor. Yani bir siyasi olarak (sizi ne kadar zenginleştirdim) diyorsunuz. Bu güçlü bir söylem. Onun için kur düşüyor diye işin başındaki siyasetçi rahatsız değil. Merkez Bankası da mutlu. Çünkü kur düştükçe, enflasyon düşüşüne etki yapıyor. Maliye Bakanlığı da mutlu. Hazine de memnun, çünkü o da, milli geliri Türk lirasından hesaplayıp, dış borçları da döviz cinsinden düşük kurdan ona göre oranlarsa, bir bakarsın ki, borçların milli gelire oranı sürekli düşüyor. Ama düşük kurdan dolayı herkesin mutlu olması bu ülkenin ekonomisinin doğru, sağlıklı olduğunu gösterir mi? Yarın hepsinin de saçını başını yolacağı bir noktaya götürür mü? Bence ikinci seçeneğe götürür.''

Yabancılar, kâr marjı yüksek olan hizmet sektörüne giriyor

Yabancı sermayenin Türkiye'de sadece kâr marjı yüksek olan hizmet sektörüne girdiğini, ancak diğer sektörlerle ilgilenmediğini de belirten Şener, bunun gelecek için bir tehlike oluşturduğunu söyledi. 2002 yılında yabancıların kar transferinin 89 milyon dolar olarak gerçekleştiğini bildiren Şener, bu rakamın 2007 yılında 2 milyar dolara yaklaştığını söyledi. ''Üç sene sonra 5 ile 10 milyar dolar arasında olacaktır'' diyen Şener, ''2010 ve sonrasına bakın kar transferleri 10 milyar doları zorlayacak. Halbuki 2002'de cari açığımız 1,5 milyar dolardı. Şimdi yapısal olarak kaç liralık bir fatura yerleştirdiğimiz ve bunu kapatmak için ne yapacağımız ortada bir sorun olarak duruyor'' diye konuştu. Şener, sigorta sektörünün yüzde 95'inin yabancılaştığını, borsa aracı kurumlarının tamamının yabancılaşma noktasında bulunduğunu ve bankalardaki yabancılaşma oranın da yüzde 50'ye yaklaştığını bildirdi. Türkiye'deki finans sektörünün elden çıkmak üzere olduğunun altını çizen Şener, ''Cari açığı kapatmak için ne olursa olsun bu durumun devam ettirilmesi gerektiğini düşündüğünüzde, para giriyor.

ABD'deki krizin etkileri 2009'a kadar sürecek

ABD'deki Mortgage krizinin etkilerinin 2009 kadar süreceğinin belirten Abdüllatif Şener, ABD'deki bu krizin Türkiye'yi de etkileyeceğini ileri sürdü. ABD merkezli finans kuruluşlarının, merkezdeki sorunlarını çözebilmek amacıyla Türkiye'deki paralarını çekeceği öngörüsünde bulunan Şener, ''O para Türkiye'den gittiği zaman sorun var demektir. Türkiye tehlikeli bir sürece girmek üzeredir'' diye konuştu.

Erdoğan'a "Öfkeli konuşmak bir sanat olamaz"

Konuşmasında sonra davetlilerin sorularını da yanıtlayan Şener'e, CHP Antalya Milletvekili Hüsnü Çöllü, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, ''Öfke, bir hitabet sanatıdır'' sözlerini hatırlattı. Çöllü'nün, ''Sizce de öfke bir hitabet sanatı mıdır?'' sorusuna Şener, ''Öfkeli konuşmak bir sanat olamaz. Hitabet biçimi olabilir, ama hiçbir zaman öfkeli konuşmak bir hitabet sanatı olmaz. Diğer taraftan bu biçim de, şık bir biçim olmaz. Faydalı bir biçim olmaz. Yanlış bir hitabet biçimi olur, zararlı bir hitabet biçimi olur'' diye cevapladı.

Japonların paraları Türkiye'de
Başbakan Eski Yardımcısı Abdüllatif Şener, "Dünyanın en yüksek faizini veriyorsunuz. Japon ev kadınları bile, Türkiye'deki bankalara para yatırıp, kâr ediyorlar. En fazla para kazandıran ülke Türkiye. Bize ait olmayan yabancı para çıktığı zaman,0 döviz açığı ortaya çıkıyor. O döviz açığı da sorun demektir'' ifadelerini kullandı

 

DOMUZ ETİ İLE SIĞIR ETİ AYNI MİKTAR KESİLİYOR.. YÜZDE DOKSAN SEKİZİ MÜSLÜMAN OLAN BU MİLLET NE ETİ YİYOR?

Kesilen domuz miktarı sığırla aynı

 

Tüketiciler Birliği'nin açıklamasında Türkiye'de resmi yollarla kesilen domuz miktarı ile sığır miktarı neredeyse aynı. Peki, bu kadar domuzu kim, nerede tüketiyor?

08 Şubat 2008 01:20

Yazı boyutunu büyütmek için            

Kesilen domuz miktarı sığırla aynı

Tüketiciler Birliği Genel Başkan Vekili Kemal Özer konuyla ilgili yaptığı açıklamada şu görüşlere yer verdi.

"Hemen her ürünün etiketinde 'Ürünlerimizin hiçbir çeşidinde domuz mamulleri yoktur' gibi ibareler yazılmaktadır. Ülkemizde kesilen domuz miktarı yenilebilir büyük baş hayvanlarla yarışır hale gelmiş durumdadır. Öte yandan ülkemizde domuz ve mamullerinden oluşan ürünleri üretim ve satışı ise yasak değil. Bir an etiketlerde yazan bilgilerin doğru olduğunu düşünerek hiçbir üründe domuz mamulü kullanılmadığını düşünsek, bu kadar domuz eti ve yağı ne yapılmaktadır?

Sorun "Türk Gıda Kodeksi Gıda Maddelerinin Genel Etiketleme ve Beslenme Yönünden Etiketleme Kuralları Tebliği"nde ve bu tebliği hazırlayan zihniyettedir.

Uluslararası anlaşmalara ve tüketicini kanuna aykırı olmasına rağmen adı geçen etiketleme tebliğindeki bazı sinsi tuzaklar, üretim sırasında sağlık açısından tehlikeli ve dinen yasak ürünlerin bir gıda maddesine katılması haline etikete yazılması zorunluluğunu bile ortadan kaldırmaktadır. Bu durum Tüketicilerin tükettikleri ürünlerin içeriğini bilme hakkının engellemesidir ve suçtur.

İşte tuzak maddelerden birkaçı:

5/b "Mevzuatla tanımlanan ve son üründe %2'den az olan bileşik bileşenlerinin, gıdanın bileşenlerinden taşınan ve son üründe teknolojik fonksiyonu bulunmayan gıda katkı maddelerinin, işlem yardımcılarının, içindekiler listesinde belirtilmesi zorunlu değildir."

6/i ve 7/i "Hacmen %1,2 den fazla alkol içeren içeceklerde alkol miktarı:"

7/b "Gıda katkı maddeleri bu yönetmelikte yer alan sınıflamaya göre fonksiyonları ile birlikte adı veya EC kod numarası ile verilmelidir.", "…hesaplanan su ve uçucu maddelerin miktarı son üründe % 5 i aşmıyorsa, içindekiler listesinde belirtilmesi zorunlu değildir."

Sorun bunlarla da sınırlı değildir. Ülkemizde gıda katkı maddelerinin bitkisel mi hayvansal mı oldukları, hayvansal ise Domuz, Bufalo vb gibi yenmesi haram hayvanlardan mı yoksa diğer hayvanlardan mı elde edildikleri meçhuldür. Sığır yazması da bir anlam ifade etmemektedir. Sığır olsa bile, o hayvanın İslami kurallara göre beslenip bu kurallara göre kesilip kesilmediğinin bilinmemesi ve tespit edilememesi belirtilmesi ve yazılması da zaten zorunlu değildir.

Bir katkı maddesi için bitkisel yahut hayvansal yazmak Türk Bürokrasisi'ne göre yeterlidir. Bu içeriklerin İslam, Musevilik, Hıristiyanlık yahut başkaca bir din için uygun olup olmamasını hiçbir önemi yoktur. Hatta mevcut mevzuat aksin uygulamaya destek bile vermektedir. Son günlerde tarafımıza bazı güvenilir kaynaklardan ulaşan bilgilere göre birçok hazır yağa kıvam artırıcı olarak domuz iç yağı katıldığı, birçok üreticinin üretimlerinde ucuz olması nedeniyle domuz yağlarını bilerek tercih ettiği, bazılarının bilmeden kullandığı bilgileri gelmiştir. Bu insanın kanını dondurucu bilgiler kuşkusuz bakanlıklarda da mevcuttur. Ancak ilgili bakanlıklar ya mevzuatı, ya donanım eksikliği ya da başkaca mazeretler ileri sürerek ülke inanın sağlığını ve inanç değerlerini tehdit etmeyi sürdürmektedir. Türkiye'nin hali her gün gıdasını bilerek zehirleyen adamdan farksız."

SEKİZSUTUN

 

Sayıştay Başkanı Damar görev süresince 41 kez yurt dışına çıktı. Damar birçoğuna eşini ve kızını da götürdüğü bu geziler için 400 bin YTL harcırah aldı

DAMAR 5 YILDA 32 ÜLKE GEZDİ

* Sayıştay Başkanı Mehmet Damar'ın çok sık yurtdışı ziyaretlerde bulunması tartışma yarattı CHP İstanbul Milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu'nun "Sayıştay yönetimiyle ilgili bazı iddialar, eylemler ve işlemlere ilişkin" soru önergesine, Meclis Başkanı Köksal Toptan yerine TBMM Başkanvekili Nevzat Pakdil yanıt verdi.

Pakdil yanıtında Sayıştay Başkanı'nın katıldığı yurtdışı geziler ve aldığı harcırah tutarları hakkında şu bilgileri verdi:

*Sayıştay Başkanı çeşitli ülkelerin Sayıştaylarını ziyaret etmek ve Dünya Sayıştayları Birliği'nin (INTOSAI) toplantılarına katılmak için 41 yurt dışı gezi yaptı.

*22 Mayıs 2002'de Sayıştay Başkanlığı'na seçilen Mehmet Damar ilk gezisini yaklaşık 1 ay sonra 27-30 Haziran 2002 tarihleri arasında KKTC Sayıştay'ını ziyaret ederek gerçekleştirdi.

*Damar, Lüksemburg'a 3 kez gitti.

* Damar'ın birer defa gittiği ülkeler Filipinler, Romanya, Macaristan, İngiltere, İran, Bulgaristan, Danimarka, Çek Cumhuriyeti, Pakistan, Letonya, Azerbaycan, Hindistan, İtalya, Almanya, Brezilya, Moğolistan ve Çin'e ikişer kez, İsveç, Kazakistan, Rusya, Fransa, Kolombiya, Tunus, Polonya, Güney Afrika Cumhuriyeti, Arnavutluk, Portekiz, Makedonya, Avusturya, Kuveyt ve Meksika oldu.

*Dalar Macaristan, İngiltere, Bulgaristan, Pakistan, Hindistan, Azerbaycan, İsveç, İngiltere, Rusya, Fransa, Bulgaristan, Tunus, Polonya, Arnavutluk, Makedonya, Avusturya olmak üzere 19 ülkeye eşi Arife Damar'ı da götürdü.

*Sayıştay Başkanı Filipinler gezisine ise kızı Serap Damar'ı da götürdü.

"Sayıştay yoğun değil"

Pakdil'in, Kılıçdaroğlu'nun "2006 yılı Kasım ayında 20 Sayıştay üyesinin ABD ziyareti'ne ve bu ziyaret nedeniyle Sayıştay Genel Kurulu, Daireler Kurulu, Temyiz Kurulu ve Yargılama Daireleri toplantı yeter sayısına ulaşılamadığı ve kurumun görevini yapamadığı iddiaları" ile ilgili sorusuna ise ilginç bir yanıt verdi. Pakdil, Sayıştay Başkanı ve üyelerinin, 2006 yılındaki ABD seyahatinin, "ABD Sayıştay'ının adli tatil olan 1 Ağustos-5 Eylül 2006 tarihleri arasındaki programının yoğunluğu nedeniyle 28 Ekim-18 Kasım 2006 tarihleri arasında yapıldığı" nı bildirdi. Pakdil, ayrıca bu seyehat nedeniyle Sayıştay bütçesinden toplam 137 bin 941 YTL harcırah ödendiğini de kaydetti. Pakdil, Sayıştay Başkanı'nın 5 yıl boyunca yaptığı yurtdışı geziler nedeniyle de yaklaşık 400 bin YTL harcırah aldığını belirtti.

Sayıştay hakkında 135 dava açıldı

Nevzat Pakdil, önergeye verdiği yanıtta Sayıştay Başkanlığı'nın işlem ve eylemleri hakkında 135 dava açıldığını da bildirdi. Bu davalardan 54'ünün Sayıştay Genel Kurulu'nun Sayıştay meslek mensuplarının birinci sınıfa ayrılma şart ve yöntemlerini tespit eden ilke kararındaki değişikliğe ilişkin olduğunu belirten Pakdil, davalardan 75'inin reddedildiğini, 5 davadan davacıların feragat ettiğini söyledi. Pakdil, davalardan 36'sında iptal kararı çıktığını da kaydederek 21 davada temyize gidildiğini ve henüz sonuçlanmadığını ifade etti. Davalardan birinin Danıştay'da bozulduğunu kaydeden Pakdil, 18 davanın ise idare mahkemesinde halen devam ettiğini bildirdi.

SEZER'İ GEÇTİ

Damar 5 yıllık görevi süresince çıktığı gezilerle 7 yılda 125 gezi yaparak 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in gezi sayısına ulaşamadı. Ancak, 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'i solladı. Sezer'in 7 yıllık görevi sırasında 54 defa yurt dışına çıkmasına rağmen, Damar'ın yıllık gezi sayısı Sezer'den fazla

--------------------

Halkın parası T'ye...Hazine parası D'ye...


İktidar yanlısı gazeteciler, iki günde bir sevgili değiştirip kucak
kucak dolaşan magazin yıldızlarının ve onları avlamak isteyen babası
zengin aşırı besili oğlanların bolca doluştuğu Akmerkez'deki Paper
Moon adlı "makarna lokantasına" gidiyorlarmış.

Lokanta İstanbul'dadır.

Çok pahalıymış.

Halk gidemez.

Ben haber aldım; iktidara "yıkama-yağlama yapan gazetelerde" köşe
yazısı, Ankara kulisi, Brüksel gözlemi, New York tespitleri yazan ünlü
gazeteciler; bir gün ara veriyorlarmış, ara verdikleri o gün
"TV'lerdeki tartışma programlarına" koşturup engin fikirlerini
anlatıyor, ikinci gün yine "Paper Moon"a uğruyorlarmış. Bu
gazeteciler, AKP iktidara gelmeden önce namaza giderlerdi. Namazdan
sonra kahveye uğrarlardı, muhalefet gazeteciliği yaparlardı, iktidar
gazetecisi olunca namazı da bıraktılar, doğrudan "Paper Moon'cu"
oldular.

***
Fakat gazeteci, gazetecidir. Paper Moon'cu, iktidar makarnacısı olsa
da haberi görünce refleksi dirilir. CHP'nin "parti yardımı olarak
aldığı paradan yani halkın parasından" 4 trilyon lirayı Tuncay
Özkan'ın Kanaltürk TV'sine "iş avansı" faslından aktardığını fakat
"paranın 3 trilyon lirasının avans hesabında bulunmadığını" belgelerse
oturup yazar.

Yazıyorlar.

Haklarıdır.

CHP bunu yapmışsa ve partiler yasası uyarınca kendisine parti yardımı
diye verilen paradan yandaş gazeteci yaratmak üzere Tuncay Özkan'a bu
parayı aktarmışsa, gazeteci de hesabını sorar, sormalıdır. Paper
Moon'cu olmasalardı, AKP'nin de Hazine parasını yani yine halkın
parasını parti genel başkanı Tayyip Erdoğan'ın yardımcısı Dengir Mir
Mehmet Fırat'ın büyük ortağı olduğu MENAS A. Ş. adlı ithalat-ihracat
şirketine aktarılmasını kapatmaya, örtemeye, gizlemeye çalıştığını da
yazarlardı.

Tuncay'ı yazıyorlar.

Dengir Mir'i saklıyorlar.

Çünkü Dengir AKP'li...

AKP kurucusu...

AKP'li milletvekili, iş adamı.

***
Dengir Mir Mehmet Fırat'ın ailesiyle birlikte yüzde 40'ına (büyük
ortak) sahip olduğu Menas A. Ş. adlı bir şirket var. Mersin'de
kurulmuş, Ukrayna'ya da narenciye satıyor. Bir gün; Ukrayna'dan bizim
Gümrük Müsteşarlığı'na; "Menas adlı şirketin kıymet tariflerinde bir
anormallik var" diye uyarı geçiyor. Gümrük Müsteşarlığı da işinde
tecrübeli olduğu için başkontrölörlüğe kadar yükselmiş Bayram Çolak'ı
"inceleme yapmak" için görevlendiriyor.

İnceleme başlıyor.

Yüzlerce satış yapılmış.

Yüzlerce beyanname...

Gümrük Müsteşarlığı Başkontrolörü Bayram Çolak, AKP'nin Genel Başkan
Yardımıcısı Dengir Mir Mehmet Fırat'ın şirketinde; "hayali ihracat
yapma, sahte mühür kullanma, sahte imza atma" izlerine rastlayıp birim
kıymet bazında sadece 2 beyannamede Türkiye Hazinesi'ne verilen
zararın 800 bin dolar olduğunu belgeliyor ve raporunu yazıyor: "Hazine
zararı 2 beyannamede 800 bin dolar.
Yüzlerce beyanname var. Toplam
zararın milyonlarca doları aştığı" gözlemleniyor.

***
"Hortumları kestik... Hortumları kestik..." diye halka umut müjdeleyen
Başbakan Tayyip Erdoğan, Dengir Mir Mehmet Fırat'a "ne bu iş..." diye
hesap soracağına incelemeyi yapıp, "hayali ihracat yoluyla Hazine
zarara uğratılmıştır" raporunu yazan Başkontrolör Bayram Çolak'ın
gözünü korkutmaya çalışıyor. Başbakanlık; "Raporunda Dengir Mir
Mehmet'in adını geçirerek kasıtlı davranmıştır" diye Bayram Çolak
hakkında soruştura açılmasına izin veriyor.

Paper Moon'cular!

Tuncay'ı yazıyor.

Dengir Mehmet'i ve Başbakan Tayyip Erdoğan'ın "görevini yapan
denetiçiyi cezalandırma çabasını" yazmıyorlar.

Bunları makarna çarpacak!
*
*
dengir mir mehmet fırat kimdir ??
aşağıda tempo dergisinden bir pasaj  ;



Şeyh Sait; AKP, RP, ANAP, DYP ve hatta DEHAP'a bile temsilci yollamış.
Bugün en dikkat çeken siyasetçileri ise AKP Genel Başkan Yardımcısı
Dengir Mir Mehmet Fırat ile Hak-Par Genel Başkanı Abdülmelik Fırat.
Dengir Mir Mehmet Fırat, AKP'nin Kürt politikasına yön veren isim
olarak biliniyor