ALMILA
KAHRAMAN
Almıla’nı
misafir kalemi Selcen Melike gönderdi:
*
Herhangi bir trafik kazası sonrasında, bir hastaneye (özel veya
devlet) gittiğinizde veya getirildiğinizde, size veya yakınlarınıza (2918
no'lu yasayı bilmediğiniz zannedilerek) :*
*'Yapılacak
müdahele ve tedavi ücretlerini ödeyeceğinize dair şu
belgeyi
imzalayınız' teklifi ile karşılaşabilirsiniz. *
*Ancak, siz:*
*'**Bu formun altına, bu belgeyi
imzalamazsam, bana müdahele edemeyeceğinizi
ve tedavimin yapılamayacağını yazın ve imzalayın!**' **dediğiz
anda…** *
*HASTANENİN BÜTÜN İMKÂNLARI SİZİN İÇİN SEFERBER OLACAKLAR*
* * *Trafik kazası sonucu yaralanan ve
hastaneye kaldırılarak tedavi
altına alınan kazazedelerin, 2918 sayılı kanuna göre tedavi için hiçbir
ücret ödememesi gerekiyor (Madde: 98 ve Madde: 108).*
*
Yönetmeliğe göre, 'hastane acil
servisi' kendisine gelen
kazazedenin maddî durumuna, sosyal güvencesi olup olmadığına ve hastanın
özelliklerine bakmadan gereken tedaviyi ve müdahaleyi herhangi bir ücret
talep etmeden, yapmak zorunda. Bu tedavi sonucu
oluşan masraflar, 'T.C.
Sağlık Bakanlığı Karayolları Döner Sermaye İşletmesi' tarafından
karşılanmaktadır (Madde: 08).*
*HASTANELERİN
BU MADDELERDEN Bİ HABERMİŞ GİBİ VATANDAŞTAN PARA TALEP ETMEYE HAKLARI YOKTUR!*
*TRAFİK
MAĞDURLARI YARDIMLAŞMA VE DAYANIŞMA DERNEĞİ -
www.trafikmagdurlar i.org
(ilginç ve yararlı; incelemenizi öneririm)*
.
![]()
__,_._,___
Yeni nesil Windows Live Services'ı ücretsiz edinin. Buraya
tıkla!
Gönderen Selcen
melike VÖztürk
Bizi ilgilendirecek gecikmiş bir haber.
Tarihte bir ilk…
Isveç ve Israil Parlementolarından sonra,
bu sefer, O.S.C.E 'Organisation de Sécurite et de Coopération Européenne' Parlamentosu, Ermeni Milliyetçilerinin
'SOYKIRIM' iddianemesini red
ederek Ankara' nın 'Tarihçiler Komisyonun
Toplantı' çağrısını hatırlatarak, Ermenistan' ı bu toplantıya katılmaya davet
etti.
Değerli arkadaşım Dr. Alp ALANTAR, 'Tetedeturc.com' sitesinde fransızca
yayınlanan 'OSCE' nün, metnini bizler için Türkçe' ye çevirdi.
02 Temmuz 2008 günü OSCE (Organisation
de Sécurité et de Coopération Européenne) 'nun Parlamentosu (320 üye, 56
ülke) Kazakistan'ın Başkenti Astana'da toplanmıştır. Toplantının genel Konusu
« OSCE'de şeffaflık »'tı.
Türk Delegasyonu temsil eden sayın Alaattin
Büyükkaya' nın toplantida çarsamba günü sunduğu
önerge oy çokluğu ile kabul edilmiştir .
56 ülkeden, tek 'hayır' oyu veren, Ermenistan oldu. Diğer birkaç ülke ya 'evet'
ya da 'abstension' oyu verdiler (yani ne evet ne hayır) Kabul edilen öneride,
« Geçmiş tarihteki soykırımların kabulü, ancak tarihçilerin detaylı
arsiv incelemelerine dayanarak kabul edilebilir» tezi vurgulanmaktadır.
Büyükkaya' nın önerisine göre:
« OSCE, amacı, siyasi ve de askeri arşsivlere dayanarak, gerçekleri
açığa çıkararak ve OSCE'nün üyeler arası ilişkilerin daha şeffaf ve
anlayışlı olmasını sağlayacak, uzmanların ve tarihçilerin oluşturduğu
karışık bir komisyonun kurulmasîna çağrıda bulunmalı. ».
2005 de ,Türkiye' nin Ermenistan'ı ,
Türk/Ermeni ve o zamanın Müttefiklerini temsil edecek tarihçilerle, bu olayları
tartışmak üzere bir Komisiyonda toplanmaya davet
etmesine rağmen ne yazîk ki Ermenistan' dan simdiye kadar olumlu bir cevap alınamamştır.
Böylece , OSCE' nin oy çokluğu
ile bu öneriyi kabul etmesinden dolayı ilk defa Uluslararası bir
organizasyonda Türk tezi kabullenilmiş ve Fransa veya Yunanistan gibi
Parlamentoların 'Soykırım olmuştur' ¨önerisisi iptal edilmiş oluyor.
Selcen
melike öztürk
---
BU KAMPANYA
KAÇİRİLAMAZ NEDENİ BELLİ
2.5 ÇAPULCUYA KARŞI OY KAMPANYASI 300.000.000 TÜRKDEN
GELMELİ Kİ DÜNYA TİTRESİN YERİNDEN VE OYLA DA OLSA SİNEK GİBİ EZELİM ONLARI
Msnbc de ermeni tasarısı için oylama var; 'yes' şıkkında 1,5 milyon ermeniyi
Türklerin yok ettiği iddia ediliyor. Bu durumu değiştirmek için 'no' şıkkına
basmanız gerekiyor. Ülkemize destek olmak için aşağıdaki linke tıklayıp 'no' ile
başlayan şıkkı işaretleyiniz.Ankete sizde katılın.
Dünyanın en çok tıklanan sitelerinden olan msnbc de
yapılan bu karalama kampayasında ülkemize destek
olunuz..Tüm tanıdıklarınıza da bu maili gönderiniz.
http://www.msnbc.msn.com/id/21253084
Tamamıyla
yeni Windows Live Messenger ailesine katıl Buraya tıkla!
Aşağıdakiler
Almıla kanhraman
|
Yeni denekler Türk insanı mı?
Dünyayı yeniden keşfetmeye gerek var mı? İnsan sağlığına ve doğaya
verdiği zaraları kanıtlanmış olan GDO'lar Avrupa ülkeleri tarafından yasaklanıyor,
Türkiye'de Biyogüvenlik Yasa Tasarısı gündeme
geliyor! Peki dünyada bu yasayı ilk kim çıkardı? iyibilgi özel
Avrupa
ülkelerinde ortaya çıkan zararlarından dolayı ekimi ve tüketimi yasaklanmış,
Amerika'da topluma verdiği hasarları kanıtlanmış olan GDO ( Genetiği Değişirilmiş Organizmalar) yine o ülkelerin büyük
şirketleri tarafından Türkiye'ye sokulmaya çalışılıyor. Ülkeleri ticari
oyunlarla transgenik ürün ekmeye zorlayan güçler
Türkiye'de de bu oyunu yasalaştırmak istiyorlar. Başbakanlıkta bekleyen
Biyogüvenlik Yasa Tasarısı onaylanırsa Türkiye hem
toplumsal hem de ekolojik olarak çok büyük
sorunlarla karşılaşabilir! İşte
belgelerle GDO'ların dünyaya verdiği zararlar! GDO'yu ilk yasalaştıran baba
Bush Irak'ı
bombalamaya başladıktan üç ay sonra, Mayıs 2003'te Başkan Bush GDO'ların stratejik bir konu olarak ABD'nin savaş sonrası
dış politikasının önceliği olduğunu vurgularken belki de nadir doğrularından
birini söylüyordu. 1970'lerin sonunda başlayan bitkilerin genetik olarak
değiştirilmesiyle ilgili çalışmalar 80'lerde düzenleyici hiçbir yasa olmadan
hızlandı. Ana aktörse Başkan Yardımcısı "Baba Bush"tu; 1988'de
başkan olduğunda da, ABD'de GDO üreten şirketlere serbestlik tanıdı. Pandora'nın kutusu açılırken, bilim adamları uyarıyordu.
Bunlara kulak tıkayan Başkan Bush 1992'de noktayı koydu: "Genetiği
değiştirilmiş (GD) mısır, soya fasulyesi, pirinç ya da pamuk gibi bitki ve
yiyecekler 'büyük ölçüde' doğal olanlara denktir!" GDO piyasasında
başrolde hep Monsanto var! ABD
yönetimiyle sıkı bağlantıları olan Monsanto
şirketinin piyasaya giren ilk patentli GDO ürünü "rBGH"
yani büyüme hormonu içeren süt oldu. Monsanto'nun
iddiasına göre rBGH enjekte edilen inekler yüzde 30
daha fazla süt üretecekti. Geçimini bundan kazanan çiftçiler için
azımsanmayacak miktardı bu. Üstelik Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) bu
sütün sağlıklı olduğunu açıklamıştı. Fakat çiftçi ve tüketicilerin bilmediği,
bu hormonun inekte IGF-1 adı verilen başka bir
hormonu da arttığıydı. Bilim adamları hayvanlarda insülin
benzeri bu büyüme faktörünün artmasının kansere yol açabileceği söylüyordu.
Zamanla ineklerin sağlığı bozulmaya başladı. Yürümekte bile zorlanan bu
hayvanları iyileştirmek içinse daha fazla antibiyotik verildi. 1990'ların
sonunda antibiyotik kullanıcılarının yüzde 70'i artık hayvanlardı! Ve tabii
et ve süt tüketen insanlar da antibiyotiğe dirençliydi artık. 1991'de FDA'da GDO'larla ilgili politikaları
belirlemek üzere yeni bir birim kuruldu. Kurumun başındaki Michael R.
Taylor'a göre GDO'lu ürünlerin etiketlenmesine
gerek yoktu. Taylor daha sonra Monsanto'nun başkan
yardımcısı oldu. 1994'te FDA, bu sütün "etiketlenmeden" satışını
onayladı. rBGH'nin insan üzerindeki etkileriyle
ilgili hiçbir test yapılmamıştı. Bilim en az iki yıl süren testler
öngörürken, farelerde bile sadece 90 gün test edilmişti. Tüketici, farelerde
lösemi ve tümörlere yol açan madde içeren kanserojen bir besin tükettiğini
bilmiyordu! Ve FDA, Monsanto'ya "tamiri mümkün
olmayan zarar" vereceği gerekçesiyle hükümet dışında kimsenin bu testin
sonuçlarını görmesine izin vermedi. Oysa Kanadalı bilim adamları yaptıkları
araştırmayla bu sütün insanlarda göğüs ve prostat kanserine yol açacağını
açıkladı. Süt, 1999'da Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde yasaklandı. Kanada CBC
televizyonunun iddiasına göre Monsanto yetkilisi rBGH'nin araştırılmadan satışı için Kanada sağlık
yetkililerinden birine 1–2 milyon dolar rüşvet teklif etmişti. 1998'de FOX
TV, rBGH skandalıyla ilgili bir dosya hazırladı
fakat Monsanto'nun baskısı nedeniyle hiç
yayımlayamadı. Hazırlayanlarsa kovuldu. Peki bilim
adamlarının uyarılarına rağmen, ABD yönetiminin başta kendi halkı olmak
üzere, tüm dünyayı riske atmasının nedeni neydi? Yeşil Devrim Öte yandan,
1947'de Nelson Rockefeller'in kurduğu Uluslararası
Temel Ekonomi Ortaklığı (IBEC) ve dev tarım şirketlerinden Cargill melez mısır tohum çeşitlerini üretmeye başladı.
Melez tohumların kendine has kimyasallara, gübrelere ve makinelere ihtiyacı
vardı. Bunların satışı da ABD'li tarım şirketlerinin kontrolündeydi. O
sıralar amacı modern tarım yöntemlerini uygulayarak ürünü arttırmak ve açlığı
azaltmak olan "Yeşil Devrim" Meksika'dan başlayarak, tüm Latin
Amerika'ya, ardından da Hindistan ve Asya'ya yayılıyordu. Yeşil
Devrim'in en önemli sonuçlarıysa; zirai zararlılara karşı bağışıklık için
kullanılan yeni tür pestisitlerin insan sağlığına
olumsuz etkileri, melez türlerin toprağı bozması ve ürünün azalması idi!
Ürünü azalan çiftçiler, üreme kapasitesi düşük olan melez tohumları her yıl
yeniden almak zorunda kaldı. 'Devrim'e büyük sulama projeleri eşlik etti.
Dünya Bankası yeni barajlar için borçlar verdi; ülkeler borç batağına
sürüklendi. İşlerini kaybeden çiftçilerse ABD şirketleri için ucuz işgücüne
dönüştü. 1990'lara
gelindiğinde "açlıkla mücadeleye kararlı" ABD eliti
bu kez de dünyada 2,5 milyar insanın ana besin kaynağı olan pirince göz
dikmişti. Filipinler merkezli Rockefeller kuruluşu
Uluslararası Pirinç Araştırma Enstitüsü (IRRI) Asya'daki bütün önemli pirinç
türlerini depoluyordu. İşte o tohumların dörtte üçü Monsanto
ve diğer dev şirketlerin laboratuvarlarında genetik
olarak değiştirildi ve patentlendi! Bu
çalışmalardan birinin mahsulü "Altın Pirinç" olarak anılıyor. Vücutta
A vitamini üreten beta-karoten, pirince turuncu
rengini veriyordu. A vitaminli pirinç Asya'da kötü beslenen çocuklara sözde
ilaç olacaktı. Hatta Bill Clinton, 1999'da "Altın Pirinç, günde 4 bin
kişinin hayatını kurtarabilir" diyordu. Söylenmeyense A vitamininin
"hipervitaminosis" yani A vitamini
zehirlenmesine yol açabileceğiydi. Bu da beyin dâhil pek çok organa zarar
veriyordu. İsviçreli Syngenta ve ABD'li Monsanto bu pirinci patentledi.
Eski bir Syngenta çalışanı Steven
Smith, Haziran 2003'teki ölümünden önce şunları
söylüyordu: "Size GDO'nun dünyayı
besleyeceğini söyleyenlere öyle olmadığını söyleyin. Dünyayı beslemek siyasi
ve ekonomik niyet ister, sadece üretim ve dağıtım değil." Soya cumhuriyetleri Artık sıra
genetik olarak değiştirilmiş tohumların test edilmesine gelmişti. Bunun için
de "arka bahçe" kullanıldı. Önce Arjantin,
ardından Meksika, Brezilya, Paraguay. Soya dışında
kendi gıdasını yetiştiremez durumda kalan Arjantin 2002'deki ekonomik krize
de savunmasız yakalandı. Açlık başladı. Ayaklanmalarından korkan hükümet, Monsanto ve soya kullanan ünlü markalar bedava yiyecek
dağıtmaya başladı. Arjantinliler artık taze meyve, et, süt, yumurtadan oluşan
beslenme biçimlerini soyaya teslim etmişti. Hükümet, soyadan alınan proteinin
etin yerine geçebileceği yönünde propagandaya başladı. Fakat araştırmalar
soya sütüyle beslenen bebeklerin daha alerjik olduğunu saptadı. Hatta Rus
Bilimler Akdemisi'nden Dr. Irina
Ermakova GD soyayla beslenen dişi ve erkeklerden
doğan bebek farelerin üç hafta içinde öldüğünü söylüyordu. Arjantinliler'e söylenmeyen başka bir gerçek de tek yönlü
beslenme biçimi olduğunda soyanın kansere varan zararları olduğuydu.
Bölgedeki hayvanlar ölüyor, insanlarda da tiroit, solunum sistemi
bozuklukları, akciğer ödemleri, deri hastalıkları gelişiyordu. Hatta hormon
bozuklukları yüzünden bazı kız çocukları üç yaşında regl olmaya başladı. Soya
tarlalarının yakınında yaşayanlar her gübrelemeden sonra şiddetli migren, göz
yaşarması, mide bulantısı, eklem ağrıları yaşıyordu. Havadan yapılan ilaçlama
yüzünden Arjantin'de Monsanto soyası dışında başka
bir şey yetişmez oldu. "Le Monde Selon
Monsanto" (Monsanto'ya
Göre Dünya) isimli belgeseli ve kitabı şu sıralar Fransa'da en çok okunanlar
listesinde birinci sırada olan Marie-Monique Robin'in Arjantin'in
Pampa bölgesiyle ilgili gözlemleri de tabloyu netleştiriyor. Mısır, buğday,
hintdarısı, yağlı tohumlar, ayçiçeği, yer fıstığı, soya, sebze ve meyve
yetiştirilen bu bölge, nüfusunun 10 katına yetecek kadar üretim yapıyor ve
ihraç ediyordu. Taa ki GD soyayla tanışana kadar... Arjantin'de GD
soya ekili alanlar 2000'de 8,3 milyon hektardan 2001'de 9,8'e, 2002'de
11,6'ya, 2007'de 16 milyon hektara ulaştı. Ekili alanlar artarken çiftçilerin
sayısı da yüzde 30 azaldı. 1991–2001 arası kapısına kilit vuran çiftçi sayısı
150 bin iken, bunun 103 bini GD soyadan sonra tarlalarını terk etti. Kaliteli et ve
sütleriyle ünlü Arjantin'de süt üretimi 1996'dan 2002'ye kadar yüzde 27
düşünce ilk kez Uruguay'dan süt ithal edildi. Pirinç üretimi yüzde 44, mısır
yüzde 26, ayçiçeği yüzde 34, domuz eti üretimi yüzde 36 düşmüş, fiyatlar
artmıştı. 2003'te unun fiyatı yüzde 162, mercimeğin yüzde 272, pirincinki
yüzde 130 arttı. GD soya
yasadışı yollardan Brezilya, Paraguay, Bolivya ve Uruguay'a da yayıldı.
1997'de Monsanto Brezilya'nın en önemli tohum
üreticisi şirket olan Agroceres'i aldı. Eylül
2003'te AB, ithal ettiği GD ürünlerin etiketlenmesi zorunluluğunu getirdi.
Fakat Brezilya'da yasadışı olarak yetiştirilen soyanın GD olup olmadığını
kimse bilmiyordu. Sonunda Devlet Başkanı Lula da Silva bir kararname imzalayarak GD soyanın satışını,
2005'te de ekimini yasallaştırdı. 2003'te Brezilya'da yetişen soyanın yüzde
30'u GD idi. Monsanto'ya ton başına 10 dolar kâr
payı ödemek zorunda olan çiftçiler 16 milyon tonla ilk yılda Monsanto'ya 160 milyon dolar kazandırdı. GDO bariyeri her
geçen gün eriyordu... 7000 yıllık mısırda GDO
kirliliği Meksika'nın
mısır ithal edilmeyen Oaxaca Eyaleti'nde 150 çeşit
mısır tamamen organik yetişiyordu. Fakat güçlü komşularının
"serbest" ticaret anlaşmalarına direnemeyen Meksika, ABD'den mısır
ithal etmeye başladı. 1994–2002 arasında Meksika mısırının fiyatı yüzde 44
düştü; küçük çiftçiler de topraklarını terk etti. 2001'de
Meksika Çevre Bakanlığı'nın yaptığı araştırmaya göre 22 bölgenin 13'ünde
yetişen yerel mısır çeşitlerinde yüzde 3-10 oranında
GDO bulaşması saptandı. 29 Kasım 2001'de Nature
Dergisi'nde yayımlanan, David Quist
ve Ignacio Chapela imzalı
bir makaleye göre yerel "Crillo" mısırı
artık saf değildi. Oysa Meksika'da, M.Ö. 5000 yılından beri ekilen, Maya ve Aztek kültürünün temeli olan mısır çeşitliliğini korumak
için 1998'de GD mısırlar üzerine bir moratoryum
verilmişti. 2 Ocak 2003'te
Paraguaylı 11 yaşındaki Silvino evine giderken
ilaçlama yapılan soya tarlalarının yanından geçti. Şiddetli mide bulantısı ve
baş ağrısı nedeniyle üç gün hastanede kaldı. Eve geldikten sonra başka bir
ilaçlamaya dayanamadı ve öldü. Annesiyse soyacıların hükümetten bile güçlü
olduğunu söylüyordu. Yani Monsanto gittiği yerlerde, ürünleriyle sadece zararlı
böcekleri öldürmüyordu Hindistan'da ekilmek üzere tasarlanan Monsanto'nun "Bollgard"
pamuğu böceklere direnecek ve daha fazla kâr sağlayacaktı. Çiftçilere
tohum, gübre ve ilaç satıldı. Ve burada da çiftçiler bir süre sonra ya
işlerinden oldu ya da borçlarını ödeyemez duruma geldi. Temmuz 2005'te GD
pamukla tanıştıktan sonra Maharashtra Eyaleti'nde
2006'ya kadar 1280, 2007'de de 1168 intihar oldu. Ve her sekiz dakikada bir
hayatlarına son veren çiftçilerin ölüm şekli de manidardı: Pestisit içerek! Afrika'ya zorla
"acil açlık yardımı" Monsanto'nun GD
"teknolojisini" yaymak için başvurduğu yöntemlerin arasında baskı
ve rüşvet de vardı. Örneğin; Endonezya Hükümeti'nden üst düzey bir yetkiliye GDO'lu ürünlerin taranmadan satışa sunulması için 50 bin
dolar rüşvet ödemişlerdi. 6 Ocak 2005'te Monsanto'ya
iki dava daha açıldı. Yine Endonezya'daki 140 yöneticiye 1997-2002
arasında GD pamuğun ekimi için 700 bin dolar verilmişti. Ayrıca tarım
bakanlığından üst düzey bir yöneticiye de 374 bin dolarla lüks bir ev
önerilmişti. Bu ödemeler sahte pestisit
faturalarıyla belgelenmişti. 2001'de IMF ve
Dünya Bankası Malawi hükümetinden dış borçlarını
ödemesi için acil durum gıda rezervini elden çıkarmasını istedi. Oysa ülkenin
insanlarını besleyecek gıdası dahi yoktu. Böylece ABD Uluslararası Kalkınma
Ajansı (USAID) 250 bin ton fazla GD mısırını Malawi'ye
hibe etti. İngiltere Başbakanı'nın bilim danışmanı Prof. David
King ABD hükümetinin GDO teknolojisini Afrika'ya
yayma çabasını "kitlesel insan deneyi" şeklinde tanımlayarak
kınadı. Ekim 2002'de Guardian'da çıkan bir
makalede, ABD'nin acil açlık yardımı adı altında, Güney Afrika'nın altı
ülkesine stok fazlası GD mısır göndereceğini açıkladı. Mısır, Zambiya, Malawi ve Zimbabwe'nin ana gıdasıydı. Riski göze almayıp
reddettiler. Ama reddedemeyenler de vardı. Bush'un
"katil" tohumları Irak'ta Başkan Bush
"Irak'ta yeşerdiğinde bütün bölgeye yayılacak demokrasi tohumlarını
ekmek için bulunuyoruz" derken mecazi bir ifade
kullanmıyordu. Nasıl mı? Iraklılar
yıllardır doğal tohumlarını Bağdat'taki ulusal tohum bankasında saklıyordu,
fakat burası ABD bombalarıyla yok edildi. Eski tarım bakanı yedek bir bankayı
Suriye'ye taşımıştı, tohumlar oradan sağlanabilirdi ama Bremer'in
başka planları vardı. ABD Tarım
Bakanlığı ve Texas A&M Üniversitesi Tarım
Birimi'nin ortak programıyla Iraklı çiftçilere "yüksek verimli"
buğday, nohut, mercimek gibi tohum çeşitlerinin nasıl yetiştirileceği
öğretildi. Ne tesadüftür ki aynı üniversite kendini dünyanın "biyoteknolojik lideri" olarak tanımlıyordu. Monsanto'ya Göre Dünya Ünlü Fransız
çevreci Nicolas Hulot, Marie-Monique Robin'in kitabına yazdığı önsözde şöyle diyor: "Marie-Monique Robin sayesinde biz de artık Monsanto'nun
bildiklerini biliyoruz! Evet şirket, ürünlerinin
zehirli sonuçlarından haberdardı!" "Hükümetler
Soykırım Suçu İşliyor" Seeds of Destruction (Yıkım Tohumları) isimli kitabın yazarı F.
William Engdahl'ın bu konu hakkındaki sözleri
şöyle: Kaynak: Yeni
Aktüel |
__._,_.___
.
![]()
__,_._,___
Tamamıyla yeni Windows Live Messenger ailesine katıl Buraya tıkla!