NİĞDE
BÖLGESİ’NDE YAŞAYAN EN ÇOK YAZI YAZAN,
ÖĞRETİM
ÜYESİ, SAYISIZ KİTAP SAHİBİ, HERKESİN
BİLDİĞİ MÜTEVAZİ MEMLEKET EVLADI..
Date: Sat, 15 Nov
2008 23:58:01 +0200
From: tahsinecer@gmail.com
To: ahmetyavuz.sen@gmail.com; ahmetyucel58@hotmail.com;
seferoglual@yahoo.com.tr;
aynuryuce2006@yahoo.com; alpaslan@gmail.com; ahmet15bjk@gmail.com; eafsin@yahoo.com; avehbiecer@hotmail.com; cakmak.orhan@hotmail.com;
cengizsezer123@gmail.com; cbingol.bingl@gmail.com; cetintuncel@hotmail.com; reva.bingol@trt.net.tr; gurekharun@gmail.com; rifat_kose@yahoo.com;
rumiozdemir@yahoo.com.tr; gencselim@yahoo.com; sgumuser@hotmail.com; saracog@superonline.com; suereker@yahoo.com; Kadriye.Lewis@cchmc.org;
hivzabingol@gmail.com; havatuncel@hotmail.com
Subject: ermeni soykirimi
diye bir oylama var yine....
ermeni
soykirimi diye bir oylama var yine....
MSNBC de
Amerika da 'ermeni soykirimi kabul edilmeli mi,
edilmemeli mi?' diye bir oylama var...
Lutfen once 'No' yu sonra
da ''Vote'' yi tıklayın.
Ve de bu emaili tum tanidiklariniza acilen iletin.
Anket
oranları hemen gosteriliyor...
ADRES© : http://www.msnbc.msn.com/id/21253084/
A.
VEHBİ ECER
BATIL İTİKADLAR HAKKINDA
Yrd. Doç.Dr. Ahmet Vehbi ECER
Erciyes
Üniversitesi Emekli Öğretim Üyesi
Hurafe ve çoğulu olan hurafat terimi
genellikle bid’at terimi ile birlikte
kullanılır. Ortak özellikleri her ikisinin de dine ve dinî
hayata sonradan sokulmalarıdır. Bid’at
“İslâm dininde Hz. Muhammed zamanından sonra ortaya
çıkan değişik yargılar ve ilkeler, sonradan
türeyen şeyler” diye açıklanır (TDK, Türkçe
Sözlük, Ank. 2005, 264). Hurafe kelimesinin karşılığında
aynı sözlükte (sa.
94) “Dine sonradan girmiş yanlış, batıl (temelsiz,
asılsız, geçersiz) inanç” cümlesi yer alır.
Dilimizde bugün mitoloji karşılığında
kullanılan esatîr
kelimesinin de hurafeyi ifade ettiğini söyleyenler vardır.
Mitoloji geleneksel olarak yayılan veya toplumun hayal gücü
etkisiyle biçim değiştiren Tanrı, Tanrıça ve
evrenin doğuşu ile ilgili hayali görüntülü bir
anlatımı olan halk hikâyeleri diye tarif edilebilen mit’lerin neyi ifade ettiklerini
ve doğuşlarını yorumlayan bilimdir. Kur’an’da
geçen esatîr kelimesinin doğrudan
mitoloji ile ilgili olmadığı konusunda müfessirlerin
açıklamaları vardır. Her ne kadar bugünkü
sözlüklerimizde esatîr kelimesi
mitoloji karşılığı gösterilmiş ise de
kelimenin etmolojisine inildiği takdirde
böyle olmadığı ortaya çıkmaktadır.
Esatîr kelimesi Kur’an’da
birkaç yerde (En’am/25, Enfal/31, Nahl/24…)
geçmektedir. Büyük Türk Müfessiri (tefsir
yapanı) Elmalı’lı M. Hamdi Yazır,
Hak Dini Kur’an
Dili adlı tefsir kitabında (Ank. 1932, III, 1903-1907)
verdiği bilgilere göre esatîr, satır kelimesinin
çoğuludur. Bundan türeyen ustûre kelimesi ile Latincedeki historia,
Fransızcadaki histoire,
İngilizce’deki history ile anlamdaş olarak
tarih karşılığıdır. Bu sebeple Kur’an’da geçen esatir ül-evvelin ayetinden maksat
öncekilerin yazdıklarıdır. O, bu konuda “Esatîr kelimesinin esas mefhumu tastîr
edilmiş, yazılmış, mesturat
(yazılı şeyler) demektir. Bunun hurafe olup olmaması ise
kelimenin medlûlü (yani anlamı) değildir” ifadesini
kullanır. Ancak bugün günlük dilimizde esatîr hurafe
anlamında da kullanıldığı
anlaşılmaktadır (Bak: A.V. Ecer, İslam Tarihi Dersleri, Kayseri 2000, 6-7).
Ancak Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisinde bu
maddenin yazımında kullanılan “Hurafe kelimesi Kur’an’da yer almamakla birlikte onunla anlam
yakınlığı bulunan ustüre’nin
(uydurulmuş söz) çoğulu esatîr
dokuz ayette geçmektedir” ifadesi (XVIII, 381) merhum M.H. Yazır’a göre yanlış ya da eksik
sayılabilir.
Hurafe, din adına ileri
sürülen, dinî ve mantıkî temeli olmayan
anlayış ve uygulamaları tanımlayan bir sözdür. Dinin öz kaynaklarına
dayanmadığı için de bid’at’dır, ama
bidat-ı hasene
(Yani zararı olmayan iyi bid’at)
değildir.
Hurafe,
tarifinden de anlaşılacağı üzere din ile ibadet ile
ilgilidir. M. Şemseddin
Günaltay (1883-1861) konumuzla ilgili olarak Zulmetten Nura (İst. 1925) ve Hurafattan Hakikata
(Hurafeler ve İslâm Gerçeği
başlığıyla yayınlayan Ahmet Gökbel, İst. 1997) isimli
kitaplar yazdı. Hurafelerin çıkış sebebi olarak
bazı şeyler sıralarlar. Günaltay ilk sebep olarak toplumun
İslâm dinini kavrayamayacak kadar sosyal ve fikrî düzeyinin
düşük oluşunu gösterir. Bu gerekçe her zaman
için geçerli bir gerçektir.
Başka
din ve din mensuplarından Kur’an’a
ve akla ters düşen alıntılarla çeşitli
hurafeler halk arasına yayılmıştır. Cahiliye
dönemi Araplardan gelen kuşların uğursuz
sayılması, Yahudilikten geçen tılsımlar,
Hıristiyanlıktan geçen türbeleri kutsallaştırma
gibi. Prof. Dr. Sadık Cihan,
“Zındıkların Uydurma Hadislarla
Münasebeti” başlıklı (19 Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi,
Samsun, 1990, Sayı 4, 37-89) uzun makalesindeki
bilgilere göre zındıklar başlıca şu hurafeleri
Müslümanlar arasında yaymışlardır:
“Allah’ın
insan gibi organları vardır, insan şeklindedir, Allah elbiseli
olarak bir deve üzerinde oturmaktadır, cuma günleri ezan ile
ikamet arasında yüzü kapalı olarak müminlerin önünde
durur cemaat ona yönelerek namazlarını kılarlar ve namaz
bitince semaya yükselir. Allah’ın giyeceği ve
oturacağı kürsü Cebrail’e
hazırlattırılır ve kürsüden konuşur. Nebi,
Allah’ı kürsü üzerinde oturan bir genç
suretinde görür Cuma namazı fakirlerin haccıdır.
Yüzük ile kılınan namaz yüzüksüz
kılınan yetmiş namaza eşittir. Duhan
suresini cuma gecesi okuyan kimse affedilmiş olarak sabahlar.”
İslâm
tarihinde Peygamberimizin söylemediği sözleri söyletme
suretiyle üretilen sözlere uydurma
hadisler denilir. Peygamberimiz bundan korktuğu için
sağlığında kendisinin söylediklerinden Kur’an dışındakileri
yazmamalarını emretmiştir. Bir konuşmalarında “Benden sonra birtakım hadisler
yayılacaktır. Onları Kur’an’a
sunun, hangi söz Kur’an’a uygun ise
o benim sözümdür” buyurmuşlardır (Bak: Mehmed Şemseddin
Günaltay, Hurafattan Hakikata,
251; Dârekutnî, IV, 208).
İslâm topluluklarında menfaat sağlanması,
siyasî amaçlar, dindarlık gösterisi ve başka
sebeplerle akla ve Kur’an’a zıt olan
hadisler uydurulmuştur. Halkın dindarlığını
artıracağız düşüncesiyle uydurulan bu hadislerde
bol vaatler yer alır:
“Kuşluk
namazı kılan kimseye yetmiş bin peygamber sevabı
verilir”
“Duanın
her harfine karşılık yediyüz bin
melek yaratılır ve bu melekler kıyamete kadar duayı okuyana
istiğfarda bulunur”
“Kim
recep ayında oruç tutarsa ve o gün dört rekat namaz kılarsa, ilk rekatta yüz defa Ayet ül-Kürsîyi,
ikinci rekatta yüz defa ihlas
suresini okursa cennetteki yeri gösterilinceye kadar ölmez”
“Haram
ayında üç gün, perşembe, cuma ve cumartesi
oruç tutan kimseye Allah dokuzyüz
yıllık ibadet sevabı verir”
“Ümmetimin
baharı üzüm ve karpuzdur”
“İneğe
hürmet ediniz, çünkü o hayvanların
efendisidir”
“Evinde
beyaz horoz bulunan kimse kâfirin, kâhinin ve sihirbazın
şerrinden korunur”
“Gül,
Nebî’nin terinden
yaratıldı”
Bu aslı
olmayan ve hurafe içeren uydurma hadisler, eski imam ve vaizlerimizin
ellerinden düşürmedikleri bazı kitaplarda (Bak:
Günaltay, 262-277) yer almaktadır.
Örnekleri
çoğaltabiliriz. Bunları sınıflandırmak
gerekirse: 1) Önceki dinlere ait
kalıntılar ve adetler; 2) Halkın cahilliği ve bu
cahillikten yararlanmak isteyenlerin söylemleri; 3) Uydurma hadisler
yoluyla Hz. Peygamberin ağzıyla yapılan telkinler; 4)
Uğurluluk-uğursuzluk, ölülerden medet umma, cinler… gibi düşünceler etrafında
oluşturulan telkinler.
Bu arada
kötü bid’at ve hurafelerden korunma
adına bazı sosyal gelenek ve değerlerin de
yıpratılmamasına dikkat etmemiz gerekir. Mesela bid’at ve hurafeler konu edildiği bazı
konuşmalarda halkın yerleşmiş folkloruna, töresine de
karışılmak istenmekte olduğunu izliyoruz. Doğrudan doğruya
din ile ilgili olmayan, dine zarar vermeyen, akla ters düşmeyen
eğlenceler, törenler, toplantılar Hz. Peygamber ve sahabe
dönemlerinde yoktur diye din adına kötülenemez,
kınanamaz. Mesela şarkılara ve musikiye mutlak olarak toptan
karşı çıkılamaz. Kur’an’da
musiki vardır, rüzgarın esişinde,
yağmur damlalarının tıkırtısında,
kuşların ötüşünde musiki vardır. Merhum Katib Çelebi Mizan
ül-Hak adlı (yayımlayan O.Ş. Gökyay, İst. 1972, 19) kitabında
“… saz ve sözden de kimi vurmalı
çalgıyı, bazı defa maslahat gereği, caiz
gördüler. Savaşta gazileri cesaretlendirmek için
çalınan davul ve nakkâre
(mehterhanede iki değnekle çalınan davul) gibi ve
düğünlerde çalınan def, ney ve zil gibi”
şeklinde açıklama yapar. Tarikat erbabının zikir ve tevhid sırasında yaptıkları hareketler (raks, sema, devir… gibi) önlenemediği gibi
Anadolu’nun değişik yörelerinde yapılan
düğün ve nişan törenlerini de önlemeye
çalışmak, Hz. Peygamber içmedi diye kahveyi yasaklamak,
insanların ecdad yadigarı
ve bu toprakları vatan yaptıklarına inandıkları
türbe ve şehid mezarlarını
ziyaret edip onlara fatiha okumalarını dine aykırı
görmek mümkün de değildir, caiz de değildir.
Tokalaşma konusunda da Katip Çelebi (1609-1659)
adeta günümüzdeki bizlere nasihat etmektedir ve “Bu zaman
bu bid’atı (yani tokalaşmayı)
işlemek müminin hatırını kırmaktan
ehvendir” demektedir. Gerçekten de değişen dünya
şartlarına, coğrafî farklılıklara göre yeni
örf ve adetler oluşarak toplum sosyal bir değişime
uğrayacaktır. Bunların dine aykırı olup
olmadığını, hurafe (yani batıl itikat) içine
girip girmediğini anlamanın yolu vardır.
Bir
yeniliğin, bir bid’atın dinen
özüne aykırı olup olmadığını tespit
için şu özelliklere bakmalıyız:
Bir şey Kur’an’ın
amaçlarına, akla ve ilme aykırı değilse,
insanoğlunun canına, sağlığına, malına,
dinine, neslinin korunmasına zarar vermiyorsa, kamu işlerine (mesalih-i âmme’ye)
uygun düşüyorsa ve İslâm dininin evrenselliğine
ters düşmüyorsa o şey her çağa uygun
olduğuna inandığımız İslâm dinine de
uygundur. Müslümanlar çağdaş teknolojinin ve
yeniliklerin nimetlerinden yararlanmaktan mahrum edilmemelidir.
BİD’ATLAR HAKKINDA
Yrd. Doç.Dr. Ahmet Vehbi ECER
Erciyes
Üniversitesi Emekli Öğretim Üyesi
“Bir şey akıl ve
mantığa, milletin çıkarına,
İslâm’ın çıkarına uygunsa kimseye
sormayın. O şey dinî’dir”
Mustafa Kemal Atatürk
İslâm
tarihi boyunca halkı Müslüman toplumların
tartışma konusu olan bid’at ve
hurafeler günümüzde de güncelliğini
sürdürmektedir. Birçoklarımız için tekrar
olacak olan bu konuyu gençlerimiz için yeniden özet olarak
hatırlatmanın gereğine inanıyorum.
Günlük
dilimizde kullanılmakta olan bid’at kelimesi için Türkçe
sözlüklerde “İslâm
dininde Hz. Muhammet zamanından sonra ortaya çıkan
değişik yargılar ve ilkeler. Sonradan türeyen
şey” açıklaması yer alır (Bk: TDK, Türkçe
Sözlük, Ank. 2005, 264). Hurafe
kelimesi ise “Dine sonradan
girmiş yanlış, bâtıl
(çürük, temelsiz, asılsız, doğru olmayan,
geçersiz) inanç” olarak ifade edilir (Bk: Türkçe Sözlük,
904).
Terim
olarak bid’at,
Hz. Peygamber ve ondan sonra gelen tabiun (Hz.
Peygamberin arkadaşlarını –sahabeyi- görenler)
zamanlarında olmayan ve meşrû (yasal, geçerli)
görülmeyen bir inanış, ibadet, dinî anlayış
ve davranışı ifade eder (Bak: Cürcanî,
Ta’rifat,
?, 1283, 29; İA,
II, 599-600; İSAM, İlmihal,
İstanbul 1999, II, 143-145; Rahmi Yaran, “Bid’at”,
TDVİA, VI, 129-131; Saim
Kılavuz, “Bid’at”, İslâmda İnanç İbadet ve
Günlük Yaşayış Ansiklopedisi, İstanbul 1994,
I, 250-251; M. Zeki Pakalın, “Bid’at”, Osmanlı
Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul
1971, 231-232…). Bu tanımdan anlaşılması ve
üzerinde durulması gereken husus bid’atın
kapsamının dinî
konularla sınırlı olmasıdır. Ancak
bazıları bid’atın
kapsamını genişletmişler ve İslâm dininin temel
hükümlerini bozmayan, kaldırmayan örf ve âdeti,
günlük yaşayışa dayanan, hatta
insanlığın yararına olay yeni evrensel oluşumları
bid’at olarak değerlendirmişlerdir.
Konu ile
ilgili tartışmaları burada ele almak makale
sınırlarını aşmaya zorlar. Türkiye Diyanet
Vakfı İslâm Ansiklopedisi’ndeki madde yazarı Rahmi
Yağan, “her yeni şeyin bid’at
sayılması” genel anlayışına karşı “Dinî
görünümlü olmayan, dinî telakki edilmeyen hususlar bid’at sayılmaz” ifadesini
kullanır ve bu konudaki tartışmaları özetler (VI, 129-131). “… Bir kimsenin helâl olan her
şeyi kendisine yasaklaması bid’at
değildir; ancak bu yasaklamayı dindarlık vesilesi sayması bid’attır” örneğini verir. Sonradan ortaya konulan her şey bid’attır ve her bid’at
doğru yoldan ayrılma (dalalet)’dır” hadisine dayanarak
(Bak: Müslim, el-Cami’üs-Sahih, K. Cum’a,
43) tarih boyunca ortaya çıkan, iyi olsun kötü olsun her
yeniliğe karşı çıkan kimseler olmuştur. Oysa ki bid’at din ile
sınırlıdır. Konunun açıklık kazanması
için dinin ve din sayılmayan örf ve âdetlerin ne
olduğunun bilinmesi gerekir. Dinî demek din ile ilgili demektir. Ebu Hanife (öl. 768)
ekolünün izleyicisi ve dünya müslümanlarının
yarıdan fazlasının görüşlerini kabullendiği Ebu Mansur Muhammed el-Matüridî
(öl. 944), Ömer Nesefî (öl.
1142)… lerin yorumlarına, açıklamalarına göre din: “Allahın varlığının ve birliğinin
bilinip kabul edilmesinin bir sonucu olarak, O’na boyun eğmek ve
teslim olmak; istisnasız bütün her şeyin tam olarak
O’na ait olduğunu kabul etmek ve ibadeti, başka herhangi bir
şeye değil, sadece O’na yapmak demektir” (Bk: Hanifi Özcan, Matüridî’de Dinî Çoğulculuk, İst. 1995, 40). Bu
tarifin dışında kalan eylemlerin bazıları
yanlış bile olsa dinden çıkmayı gerektirmeyen
hususlardır.
Bid’at konusundaki tartışmalar Kur’an-ı
Kerîm’i ve Sünnet’i iyi
kavrayamamaktan doğmaktadır. Kur’an-ı
Kerîm’in nazil olduğu (indirildiği) tarihi ve toplumsal
şartları bilerek O’nu anlamlandırmak ve içindeki mahallî hükümleri
şartlara göre değerlendirmek gerekir (örnek için
bakınız: M.S. Hatiboğlu, “Kur’an-ı Kerîm’de Mahallî
Hükümler Meselesi”, İslamiyat
Dergisi, Ocak-Mart 2004, Sayı 1, 7-12).
Ayrıca her sünnet, her hadis dinî yönden
yaptırım ifade etmez. Hadis diye nakledilen sözlerin
akılla, ilimle ve özellikle Kur’an-ı
Kerîm’le
karşılaştırılması, doğrulanması
lazımdır. Peygamberimiz “Benden
aldığınız Kur’an’a
uygun olan şey bendendir. Benden aldığınız ve Kur’an’a uygun olmayan şey benden
değildir” buyurur (Ebu Yusuf, Er-Redduâlâ
Siyer il-Evzaî, Haydarabad,
?, 25). Gene Peygamberimiz (SAS) Müslim’in el-Camiüssahih
adlı eserinde anlatıldığına göre (Bak: M. Sofuoğlu çevirisi, VII, 240-242) şöyle buyurur:
“Ben sizlere Allah’dan
gelme bir şey söylediğim zaman onu hemen alıp kabul
ediniz… Sizlere (dünya işleriyle ilgili olarak) re’y (düşünce, görüş)
çeşidinden herhangi bir şey emredersem, kuşku yok ki ben
de ancak bir insanım… Sizler dünya işinizi daha iyi
bilirsiniz”
İslâm
hukukçuları Peygamberimizin söz ve eylemlerinin
Müslümanlara yükümlülük getirmesi
şartının Allah’ın elçisi olmak
sıfatıyla söylenmiş ve yapılmış
olmasına bağlamaktadırlar. O’nun insanlık niteliğinden
doğan oturma, kalkma, uyuma, yeme-içme, giyinme… gibi işlerinin çıkış noktası
peygamberliği değil insanlığıdır. Bunun
yanında hayat şartları gereği ticaret, ziraat,
hastalığın ilaçla tedavisi, savaş
yönetimi… gibi dünyevî deneyim
ve kişisel takdire dayalı eylemleri de yükümlülük
(mükellefiyet) ifade etmez. Çünkü bunları Hz.
Peygamber peygamberlik sıfatıyla yapmamıştır,
bunların çıkış noktası kişisel takdir ve
deneyimdir (Bak: Abdulvahhab Hallâf,
İslam Hukuk Felsefesi, Çev: H. Atay, Ankara 1973, 188-190)
O halde hadis kitaplarında yazılmış olan her şeyi
mutlaka uyulması gerektirmediği anlaşılmaktadır.
Ölmez
eserler veren Osmanlı dönemi bilginlerinden Katip Çelebi (1609-1659),
dönemindeki bid’at sayılan hususlara Mizan ül-Hak
fî ihtiyari’l-Ahak
adlı (yay: O.Ş. Gökyay, İstanbul
1980) kitabında toplamış ve
cevaplandırmıştır. Onun tespitleri şöyledir:
“…
Şunu söyleyelim ki bütün bu bid’atlar
halkın arasında bir töreye ve âdete dayanır. Bir bid’at halkın arasına yerleşip
oturduktan sonra… halkı yasaklayıp
ondan döndürmek arzusunda olmak büyük ahmaklık ve
bilgisizliktir (sa. 72). Sünnete tamı
tamına riayet edip uymak istenirse hâl müşkildir.
Bu aykırılık, zamanın ve mekânın
başkalığından lâzım gelir. Aslı şehir
hayatı ve toplu halde yaşamak kaidesine dayanır (sa. 73)”
Bid’atlar konusunda aşırılığa kaçanlardan biri İbni Teymiye (öl. 1328) adıyla anılan bilgindir. Ona
göre tasavvuf akımı, tarikatlar, tarikat ehlinin zikirlerinde
“Allah, Allah!” veya “Hu, Hu!” demeleri bid’attır. El çırpmak, tef ve
düdük çalmak, sema yapmak, şarkı söylemek,
mezar ve türbe yaptırmak, mezar ziyaret etmek, mevlid
okumak ve okutmak… gibi hususların hepsi bid’attır. İbni Teymiye bu görüşleriyle
kendinden sonra yaşayan Muhammed b. Abdilvehhab’ı
(öl. 1792) etkilemiş, Vehhabilik
adıyla anılan şiddet ve terör yanlısı akıma
malzeme vermiştir. Vehhabilere göre bid’atın her çeşidi
“Allah’ın indirdiği kanundan başka bir kanun
koymadır. Allah’ın kanunları yanında kanunlar
oluşturan kimse kendisini İlâh (Tâgut)
sayıyor demektir. Bu anlayışa göre bid’at
olan bir eylemi işleyen kişi dinden çıkar, en
azından büyük günah işlemiş olur. Onlara göre mezara taş koymak, türbe yapmak,
türbede veya mezarlıkta namaz kılmak, mezarlar üzerine
yazı yazmak, mum yakmak, namazı cemaatle kılmamak, namazı
terk etmek, tütün ve kahve içmek, camileri süslemek ve
minare yapmak, sakal-ı şerif, hırka-i şerif ziyaretleri
yapmak, namazdan sonra tespih çekmek, tarikat şeyhlerine
aşırı saygı göstermek… ve benzerleri bid’attır ve sapıklıktır (Bak: A.
Vehbi Ecer, Tarihte
Vehhabî Hareketi ve Etkileri, Ankara 2001).
Bu bid’at kavgası Kurtuluş
Savaşı ve sonrası Anadolu’da ortaya çıkan
ayrılıkçı isyanlara malzeme olmuş, özellikle
şapka devrimi vesile yapılmıştır. İskilipli Atıf Efendi (1876-1926)
isimli bir hoca şapka giyenin kafir olacağını iddia
etmiş, bu görüşünü ispat etmek için Frenk Mukallitliği ve Şapka
başlıklı bir kitap (yeni baskısı Ömer Faruk isimli biri tarafından eski yazı ve yeni
Türk alfabesiyle 1994 yılında yayınlandı)
yayınladı. Şapkayı bir iman meselesi olarak gören
sadece Atıf Efendi olmadı. 14 Kasım 1925’te
Nakşî Tarikatı Şeyhi Mekkeli Ahmet Hamdi Sivas’ta
halkı şapka giymemeleri için gösteri düzenledi. 24
Kasım 1925 günü Erzurum’da Şeyh Hacı Osman üç bin kişilik
taraftarıyla çarşıyı kapattırdı ve Vali
konağını sardırdı. 25 Kasım 1925 günü
İmam Şaban ile Muhtar Yakup Rize’nin Botaniye
bölgesinde halkı Ulu Cami’de toplayarak şapka aleyhine
kışkırttılar. Kahramanmaraş’ta 27 Kasım
1925 günü camide Molla
İbrahim adlı kişinin şapka aleyhine duygusal bir
konuşma yaptı. Bu konuşma üzerine “Şapkaya
giymeyeceğiz, giydirmeyeceğiz, gavur vali
istemiyoruz” diye bağrışarak Hükümet
binasına yürüdüler. 4 Aralık 1925 günü
şapka kanunu bahane edilerek hükümet karşıtı
gösteriler ve isyan denemeleri yapıldı… Yakın
tarihlerde heykelleri put kabul eden ve onları kıran akımlar
aynı anlayıştan hareket ettiler. Atıf Hocanın
dayandıkları bazı hadis kitaplarında geçen “Bir kimse bir kavme (topluma)
benzerse o kavimden olur” hadisidir (Bak: Ebu
Davud, Libas; 41, Ahmed b. Hanbel, III, 50; Tirmizî, İsti’zan 7). Bu hadis kültür
milliyetçiliği ile ilgilidir ve doğru
anlaşılması halinde bir kimsenin dil, din, örf-âdet,
yaşayış, değer yargıları… yönlerinden sosyal değişime
uğramasını ifade eder. Oysa ki
kılık kıyafet ile ilgili bir kudsî
hadis (anlamı Allah’tan sözleri Hz. Peygamber’den olan)
de vardır:
“Kuşkusuz Allah sizin
şekillerinize (yani giyim-kuşamınıza) ve
mallarınıza bakmaz ama imanınıza (kalbinize) ve
amellerinize (yani iyiliklerinize, eylemlerinize) bakar” (Bak: Muslim,
Birr 33; İbni Hanbel, II, 285-539; İbn Mâce; Zühd 9).
Bu hadis
Hz. Peygamber döneminde olmadığı halde benimsenen yeni bir
olgunun iman meselesi haline getirilmediği sürece bir
sakıncası olmadığının delilidir. Gelişen
sosyal şartlar ve yeni teknolojiler hayatı kolaylaştırma
bakımından yeni oluşumlar getirmiş ve bunlar
insanların ve insanlığın yararına ise din
yönünden sakıncalı değildir. Yemeği
kaşık ve çatalla yemek, ayrı ayrı
tabaklarda yemek, minare yapmak, camide hoparlör kullanmak, masa
kullanmak, otomobile, trene binmek, kravat, eldiven takmak, jilet ile sakal
kesmek, asri tuvalet ve pisuvar kullanmak, yılbaşı ve doğum
günü kutlamak, tıraş olmak, dolma kalem, bilgisayar,
daktilo kullanmak… ve benzerleri sonradan ortaya
çıkmıştır. Giyim-kuşamın
şekillenmesinde dinî inanışların rolü
olduğu kadar korunma içgüdüsü, iklim
şartları, meslek farklılıkları ve
çalışma şartları, resmî memuriyetler
ayrımı, ekonomik şartlar, görgü kuralları,
değer yargıları, yönetici düzenlemeleri,
görgü kuralları, moda… gibi
faktörlerin rolü olduğu inkâr edilemez. Bu konuyu
ayrı bir yazıda ele almayı düşünüyorum.
Burada günümüzde gündemde tutulan iki konuyu kısaca
ele alacağım. Bunlardan biri Türk tarihinin en eski dönemlerinden
beri kutlanan nevruz bayramıdır.
Türk
Milletinin millî geleneklerinden biri olan nevruz kutlamaları nedense bazı dinî
çevreler ve kişiler tarafından bid’attır
diye engellenmek istenmektedir. Bugün nevruz millî bir
bayramdır, dinle ilgisi yoktur. 21 Mart Nevruz Şenlikleri Asya Türk boylarında,
Selçuklu ve Osmanlı Türklerinde kutlanagelmiştir.
Nevruz Selçuklularda resmî bayramdır. Osmanlılarda
nevruz kutlanır, birbirlerine nevruz macunları, nevruz
bahşişleri verilir, şairler bugün için nevruziye
başlığıyla şiirler yazarlardı. Bu bayramda
Osmanlı devlet adamları ve aydınları birbirlerini tebrik
ederlerdi. 1980’den sonra resmî bayramımız olan nevruzun
dinimize bir zararı olmadığı gibi bir kaynaşmaya,
dostlukların pekişmesine de vesile olduğu ortadadır. Osmanlı
döneminde nevruzun Mecusi geleneği olduğunu ileri süren
kişilerin söylemleri karşısında halktan bazı
kişiler devrin şeyhülislamına başvurmuşlar.
Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin bu
konuda ki fetva metni şöyledir: (Bak: Fahir İz, Eski Türk Edebiyatında Nesir,
İstanbul 1964, 1. cild).
Mes’ele: Nevruz gününde Zeyd-i müslim (Müslüman Zeyd)
iyi libaslarını (elbiselerini) giyip, yiyip içse,
yaranlarıyla (dostlarıyla) sahraya (kıra) gitse ism (günah) lazım gelirmi?
Cevap:
Nesne (hiçbirşey) lazım gelmez.
Nevruz Mecusi (İran dinine ait) değildir, nevruz
sultanî’dir (yani millidir).
Merhum
Kâtip Çelebi’nin dediği gibi nevruz da halkın
arasında oluşmuş bir töre ve âdettir, bu âdetin
İslâm diniyle bil ilgisi yoktur.
Özellikle
Orta Anadolu halkının bazı dindar kesimlerinin ve bazı
müftülerin mezarların taşsız, tarla biçiminde
sadelik içinde olmasını istedikleri söylentileri
dolaşmaktadır. Böyle bir söylenti mezar ve türbe
düşmanı olarak tanınan Vehhabî
görüşlerini hatırlatmaktadır. Bu konuda
“Mezarlarımız Tarihimizdir” başlıklı bir
makale yazmıştım (Kayseri
Türk Ocağı Dergisi, Ekim 2006, Sayı 70, 9). Orada
yazdıklarımı tekrarlamayacağım. Ancak şunu
bilelim ki, Türk Milleti İslâmdan
önce de sonra da atalarına ve mezarlarına saygı
gösterme geleneğine daime sadık kalmışlardır.
Tarihçilerin atalar
kültü dedikleri bu anlayışla halkımız
dedelerinin, şehitlerinin, velilerinin, kahraman ve hayırsever
atalarının mezar ve türbelerini güç kazanmak, ibret
almak, onlara layık olma azmini kazanmak ve Tanrıya
şükranda bulunmak için ziyaret etmektedirler. Bu
davranış, kökü yüzyıllar öncesi Türk
kültürünün kalıntısı olan Türk halk dindarlığı
uygulamasıdır. Bu uygulama halkımızın manevî
duygularını güçlendirmekte ve mezarlarının
bulunduğu toprakları savunma ve sahiplenme duygusu
kazandırmaktadır. Mezarlar ve mezar taşları dinimizi,
kültürümüzü, bu toprakların sahibi
olduğumuzu belirler. Değerli bilim adamlarımızdan Prof. Dr. Harun Güngör’ün
“Türk Ruh Anlayışı Değişiminin Mezar
Taşlarına Yansıyışı”
başlıklı bildirisinden (Bak: E.Ü. Kayseri ve Yöresi Kültür, Sanat ve Edebiyat
Bilgi Şöleni Bildirileri, Kayseri 2007, 336-340)
iki cümleyi aktarmak isterim:
“…
Öyle anlaşılıyor ki ölünün başucuna
dikilen taş, o mezarda yatan ölünün hem dinî, hem
cinsel kimliğini ifade etmektedir… Unutmamak gerekir ki, mezarlar
yaşadığımız ülkenin tapuları,
kültürümüzün nesnel ifadeleridir. Onları mutlaka
koruyup gözetmemiz gerekmektedir”.
T.C.
Diyanet İşleri Başkanı Prof.
Dr. Ali Bardakoğlu, Diyanet
Vakfının yayınladığı İlmihal-II adlı (sa. 143-145) kitapta
yazdığı “Bid’at”
başlıklı açıklamasında,
günümüzde bid’at olarak
söylenenlerin ve âdetlerin “dinin aslî
unsurlarının yerini almadığı sürece,
içerdiği yararlar sebebiyle müsamaha ve
karşılanması” gerektiğini ifade eder. Bu beyan din
görevlilerine de bir talimat niteliğindedir.
İslâm
Dini evrensel (cihanşümul) bir dindir. Dünyanın her
köşesindeki insanları kucaklar. Farklı gelenek,
kültür ve coğrafyalardaki tüm insanlara,
çağdaş teknoloji ve sosyal oluşumlara
kucağının açık olması dinimizin evrenselliği
gereğidir. Bütün ilmihal kitaplarında dinin
yasaklarının amaçları diye gösterilen insanın
korunmasına, dinin korunmasına, neslin korunmasına, aklın
korunmasına, malın korunmasına aykırı olmayan her
şey dinimizce de mübahtır.
Devletimizin kurucusu büyük komutan Mustafa Kemal Atatürk dinimize sahip çıkmada ve
dinimizi anlamada da bize şöyle yol göstermektedir:
“Bizim dinimiz akla en uygun ve tabii bir
dindir… Bizim dinimiz için herkesin elinde bir değer
ölçüsü vardır. Bu değer
ölçüsüyle herhangi bir şeyin bu dine uygun olup olmadığını
kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa, toplum
çıkarlarına uygundur, biliniz ki o dinimize de uygundur. Bir
şey akıl ve mantığa, milletin çıkarına,
İslâm’ın çıkarına uygunsa kimseye
sormayın. O şey dinîdir. Eğer bizim dinimiz akıl ve
mantıkla uyuşan bir din olmasaydı, en mükemmel din
olmasaydı, en son din olmazdı (Atatürkçülük,
I, 455)”.
İLKESİ
İÇİN TEHLİKELER VE ETKİLERİ
Atatürk
ilkeleri diye adlandırdığımız Cumhuriyetçilik,
Milliyetçilik, Halkçılık, Lâiklik,
Devletçilik ve İnkılâpçılık, Türk
Devletinin ana nitelikleridir. Bu ilkeler Türk Milletinin ihtiyaç
ve eğilimlerine uygun, bütünleyici özelliklere sahip,
devleti dinamizme yönelten ilkelerdir. Bu ilkelerin en başta geleni
olan Cumhuriyetçilik, Atatürk’ün ifadeleriyle “Demokrasi
sistemiyle devlet şekli” dir (1). Gene
Atatürk’ün tarifiyle “Demokrasi prensibinin en modern
ve mantıkî uygulamasını sağlayan hükümet
şekli, Cumhuriyettir (2).” Cumhuriyet milletin idare ve
egemenliğini, devlet-vatandaş arasındaki hak ve vazifelerini,
milli egemenlik idealini en iyi bir şekilde düzenleyen bir
yöntemin şeklidir. Cumhuriyet, insanları
karşılıklı hakkaniyete alışmış ve
inanmış, ahlâk ve faziletin, haktanırlığın,
hoşgörünün, insanlığın –kısaca
medenîliğin- hâkim olduğu, en azından bu karakter ve
kültüre sahip topluluklarda uygulanabilir. Üçbin
yıllık –bilinen- geçmişe, tarihe sahip olan
milletimiz, yaratılış olarak Cumhuriyet gibi medenî bir
yönetime tamamen yabancı olmadığı için
Atatürk, milletine, bu yönetimi lâyık
görmüş; milleti ve Cumhuriyeti hakkında gerçekten
anlamlı ve övgü dolu sözler söylemiştir:
“Türk
Milletinin karakter ve âdetlerine en uygun olan idare; Cumhuriyet
idaresidir (3)”
Türk
Milletinin karakter ve âdetlerine uygun olduğu belirtilen bu idare
faziletli ve namuslu insanların bulunduğu toplumlarda uygulanabilir,
yaşatılabilir. Zira, Büyük Atatürk’ün de
belirttikleri gibi:
“Cumhuriyet,
yüksek ahlâkî niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet
fazilettir… Cumhuriyet idaresi faziletli ve namuslu insanlar
yetiştirir (4)”
Atatürk’ün
Cumhuriyetçilik ilkesinin en başta gelen özelliği “Egemenliğin
kayıtsız şartsız milletin (5)” oluşudur.
Cumhuriyette son söz millete ve millet tarafından
seçilmiş meclistedir. Atatürk’e göre:
“Cumhuriyet,
milletvekillerinden oluşan meclisi ve belirli zaman için
seçilmiş devlet başkanı ile, millî egemenliğin
korunmasının en iyi kefilidir. Cumhuriyette, meclis,
cumhurbaşkanı ve hükümet, halkın hürriyetini,
güvenliğini ve rahatını düşünmekten ve
sağlamaya çalışmaktan başka bir şey
yapamazlar… Ve yine bunlar bilirler ki, iktidara, saltanat sürmek
için değil, millete hizmet için getirilmişlerdir.
Millete karşı durum ve vazifelerini kötüye
kullandıkları takdirde, şu veya bu şekilde kendilerini
millî iradenin kararı karşısında bulabilirler
(6)”
Cumhuriyetçilikte
millet adına devleti idareye memur edilenlerin gücü milletten
gelmektedir ve gerektiğinde millete hesap vermek zorundadırlar.
Böyle bir anlayış tarzıyla seçime, millet iradesine
dayanmayan ve millete karşı sorumlu olmayan bütün
yönetim şekilleri onunla ters düşer.
Atatürkçü Cumhuriyet rejiminin belirgin özelliği
hükümet ile millet arasında ayrılık
bırakmamış olmasıdır. Bu konuyla ilgili olarak
Atatürk bizlere, talimat niteliğindeki şu sözleri
söyler:
“Bugünkü
hükümetimiz, devlet teşkilâtımız, doğrudan
doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı
bir devlet teşkilâtı ve hükümettir ki, onun ismi, Cumhuriyettir.
Artık hükümet ve hükümet mensupları kendilerinin
milletten başka bir şey olmadıklarını ve milletin
efendi olduğunu tamamen anlamışlardır (7).”
Millete,
yani halka dayalı bir yönetim olan Cumhuriyet halkçılık
ilkesiyle kaynaşmış durumdadır. Halkçılık
ilkesinde de eşitlik anlayışı, iç
barışın öngörülmesi, sınıf mücadelesinin
reddedilmesi vardır ve Atatürk bu konuya şu sözleriyle
açıklık getirir:
“Türkiye
Cumhuriyeti halkını, ayrı ayrı
sınıflardan oluşmuş değil ve fakat kişisel ve
sosyal hayat içinde işbölümü itibariyle
çeşitli mesleklere ayrılmış bir toplum olarak görmek,
esas prensibimizdendir… Amaç, sınıf mücadelesi
yerine sosyal düzen ve dayanışmayı sağlamak ve
birbirlerine zarar vermeyecek şekilde çıkarlarda uyum
sağlamaktır (8)”
Cumhuriyet
yönetiminin önemli bir özelliği de düşünce
serbestliğidir. Cumhuriyetçilik ilkesinde samimi ve kanuni olmak
şartıyla her fikre saygılı olma anlayışı
mevcuttur. Cumhuriyetçilik ilkesini Türk Devletinin ana
özelliği olması. Türk Milletinin hayatına yeni bir
yön vermiş, Türk Milletini içerde ve
dışarıda hür, şahsiyetli, onurlu, itibarlı hale
getirmiştir.
Cumhuriyetin
korunması ve kollanması konusunda Atatürk, milletin kendisi ile
Türk Ordusuna güvenmekte (9) ve Türk Milletinin geleceği
olan Türk Gençliğine emanet etmektedir. “Bütün
ümidim gençliktir” diyen (10) Atatürk, Cumhuriyeti
gençliğe emanet ettiğini şu sözleriyle anlatır:
“Gençler!
Cumhuriyeti biz kurduk; onu yükseltecek ve devam ettirecek sizsiniz!
(11)”
Cumhuriyetin
ilânıyla birlikte içte ve dışta, lehte ve aleyhte
bazı akisler uyanmıştır. Ancak Atatürk, bir fazilet
bir hürriyet rejimi ve istiklâl ve
çağdaşlaşmanın simgesi olan Cumhuriyete gölge
düşürebilecek kurum ve kuruluşları
kaldırttı. 3 Mart 1924 günü kabul edilen kanunlarla hilâfetin
kaldırılmasına, eğitimin birleştirilmesine ve
millileştirilmesine, Osmanoğulları hanedanının
yurt dışına çıkartılmasına, şer’iye ve evkaf bakanlıklarının
kaldırılmasına karar aldırttı. Cumhuriyetçilik
ilkesinin yerleşebilmesi ve hayatiyetini devam ettirebilmesi için
ise, lâiklik, halkçılık, milliyetçilik
esaslarına dayandırılmasını sağlayabilecek
bazı inkılâp kanunları çıkartıldı
(12). Tekke ve zaviyelerin kapatılması, Türk Medeni Kananunun kabulü ve kadınlara medeni
hakların tanınması (13), kılık ve kıyafetlerde
düzenlemelerin yapılması (14), eğitim-öğretim ve
harf inkılâbı, ilmin en hakiki mürşid
olarak benimsenmesi, Türk dili ve tarihi üzerindeki
çalışmalar, spor ve güzel sanatlar alanındaki
faaliyetler Türk Milletini çağdaş medeniyete
ulaştıracak basamaklardı ve Cumhuriyet ilkesinin de
yerleşmesi için yardımcı unsurlardı. Cumhuriyet insani,
hürriyetçi, kişiye değer veren bir yöntemin
şekli olarak belirtilen bir uygulamadır (15). Bu sebeple Cumhuriyeti
savunacak, uygulayacak, koruyacak kişilerin bazı özelliklere
sahip olması gerektiği tabiî idi. Cumhuriyetin
savunucuları sağlam, erdemli, bilgili ve iyi karakterli olursa
Cumhuriyetin devamlılığı da aynı oranda sağlam
olur. 1924 yılında bu konuya işaret eden Atatürk,
kurduğu Cumhuriyetin koruyucu ve savunucularının nasıl
olmaları gerektiğini şöyle anlatır:
“Cumhuriyet,
düşünceli, bilgili, kültürlü, sağlam
vücutlu ve yüksek karakterli koruyucular ister (16)”
Atatürk
bu özellikler ve karakterlerle donanmış kişilerin
yetişmesi için ard arda
inkılâplar yaptı. Bu inkılâpları, Cumhuriyeti
boğmak isteyen iç ve dış düşmanlarla
uğraşarak, mücadele ederek gerçekleştirdi.
Cumhuriyetin
ilanını bütün vatanseverler alkışladılar.
Anadolu insanı ve Anadolu basını bütünüyle
Atatürk’ün yanında yer aldı (17). Bazı
halkı Müslüman olan mazlum milletler için
Atatürk’ün kurduğu hür Türkiye Cumhuriyeti
iftihar ve hayranlık vesilesi oldu (18). Doğu ve batı
basınında Atatürk ve eserleri hakkında zaman zaman sitayişkâr beyanlara yer verildi (19).
Cumhuriyet
ilkesinin karşısında olanların karşı
çıkış sebeplerini şu noktalarda toplayabiliriz:
1.
Menfaati tehlikeye düşenler: Cumhuriyet istiklâl ve hürriyet simgesidir.
Dışta emperyalist devletler, içte basit siyasî ve
maddî menfaatler peşinde koşanların maddî
menfaatleri, makamları, otoriteleri tehlikeye girdiği için
karşı çıkmışlar, yıpratmaya
çalışmışlardır. Bu konuda en güzel
örnekleri Atatürk’ün NUTUK adlı eserinden takip
edebiliriz. Cumhuriyetin ilânı sırasında halifenin ve
emperyalist güçlerin baskısı altında bulunan
İstanbul’daki basın-yayın organlarının bir
kısmı aleyhte tavır aldılar, yazılar yazdılar
(20). Bazı gazetecilerle birlik olan o zamanki büyük isimlerden
Rauf Bey, Cumhuriyeti benimsemediğini meclis konuşmalarında
ortaya koydu (21). Gene bu sıralarda Rauf Bey ve taraftarlarının
“Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası” adıyla bir
parti kurduklarını görüyoruz. Cumhuriyete karşı
olanların, fakat ilerici Cumhuriyetçi görünmek
için “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası” nı kuranların samimiyetsiz olduğunu bilen
Atatürk (22), “Rauf Bey ve arkadaşlarının
teşkil ettikleri fırka muhafazakâr ünvanı
altında çıksaydı, belki manâsı olurdu. Fakat
bizden daha ziyade Cumhuriyetçi ve bizden daha ziyade terakkiperver
olduklarını iddiaya kalkışmaları, doğru
değildi” der (23). Bu parti mensupları dinî taassubu
kışkırtarak irtica ve isyan çıkartmak için
tertip ve teşviklere girişti. Bazı irticaî isyanların
arkasında olduğu tespit edilerek kapatıldı (24).
2.
Diktatörlükle yönetilen ülkeler: Faşizm, nazizm’in
yanında, krallıkla yönetilen totaliter rejime sahip ülkeler
Cumhuriyetçilik ilkesinin yayılmasından hoşlanmazlar.
Çünkü totaliter rejimler, baskı ve korku rejimleridir,
oysaki demokrasi insanlara, korkudan uzak yaşama imkânını
sağlayabilen tek yönetim şeklidir (25).
3.
Komünistler:
Komünist yönetimlerin hakim olduğu idareler de: Cumhuriyetin
karşısında yer alır. Komünizm, demokrasiye aykırı
akımdır.
Faşist,
nazist ve komünistler Türkiye’de
buldukları yandaşlarıyla demokrasiyi çökertmek,
soysuzlaştırmak istemiş, bunların yollarını
aramışlardır. Gericilik ve terör olaylarını
geniş ölçüde desteklemişlerdir (26).
4.
Hilafetçiler veya teokratik diktatör taraftarları: Hilafetin ve saltanatın,
lâik bir yönetimin kabul edilişi, şeriatçı ve
tarikatçı zümreleri ve bu zümrelerin
sömürücülerini harekete geçirdi. Dış
düşmanların da teşvikleriyle, açık ve gizli
teşkilâtlar yoluyla Cumhuriyet ilkesi gözden
düşürülmek istendi. 1924 yılında kurulan
“Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası”
yönetmeliğinde (6. maddesinde): “Fırka efkar ve itikâd-ı diniyyeye
hürmetkârdır” (yani, parti fikir ve dinî
inanışlara saygılıdır) prensibine yer verdiler ve
mutaassıp mürteci grupları (27) etraflarında toplayarak
onlara ümitlendirdiler. Bu partinin meydana getirdiği ortam
içerisinde hilâfetçi, şeriatçı Şeyh
Sait ayaklanması ortaya çıktı. 13 Şubat 1925
tarihinde başlayan ayaklanmanın arkasında İngiltere
vardı. Doğu Anadolu’da bir Kürdistan Devletinin
kurulması İngiltere’nin Ortadoğu’daki menfaatlerinin
korunmasında kolaylık sağlayacaktı. Lozan
antlaşmasıyla Kürdistan hayali yıkılınca,
Doğu Anadolu’daki ayrılıkçı
Kürtçülük propagandalarını ve tahriklerini
artırdı. Muş ve çevresi ile Diyarbakır’a kadar
uzanan bölgede ayaklanmalar çıkartılarak bu bölgenin
anavatandan ayrılması planlandı. Ancak açıktan
Kürtlük ve Kürtçülük, propagandasından
daha ziyade, daha çok etkili olacağı bilinen “dinin
elden gittiği” propagandasının uygulanmasına
karar verildi. Nakşibendî Tarikatının ileri gelenlerinden Palulu
Şeyh Sait, dışta İngiltere’nin, içte
şeriatçı, tarikatçı, hilâfetçi
gruplar ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın
desteğiyle 13 Şubat 1925’te isyan bayrağını
açtı. Kısa sürede birçok köy ve aşiret
Şeyh Sait’in yanında yer aldı. Şeriat istekleri ve
yeşil bayraklara sarılmış Kur’an’larla
Şeyh Sait’i kurtarıcı gibi karşılıyorlar ve
devlet memurlarını hapsediyorlardı. Kısa sürede
güçlenen ve yayılan isyanın bastırılması
için sert tedbirler almaya mecbur kalan Başbakan İsmet
İnönü, 4 Mart 1925’te “Takrir-i Sükun”
kanununu meclisten çıkarttı. “İstiklal
Mahkemeleri’ni kurdurttu, kısmî seferberlik ilân
etti, isyancıların güney ve doğudan
kuşatılması plânlandı. Yapılan
başarılı harekâtla 31 Mayıs 1925’te isyan
bastırıldı ve 29 Haziran 1925 günü mahkeme
kararıyla Şeyh Sait idam edildi (28).
25
Kasım 1925 günü, şapka giymeyi kâfirlik sayan ve
hükümetin zorla şapka giydirmekle kalmayıp,
“kadınların çarşaflarını
açacağı, Kur’an’ı
kaldıracağı” yolundaki propagandalarla cahil
dindarları istismar eden bir grup Rize, Of ve Giresun’da olaylar
çıkardılar (29). Bu olaylarda Nakşibendî
Tarikatı mensuplarının rolü olduğu tespit edildi. 1926
yılının Ocak ayında bir pazar günü okunan mevlidden sonra hocalar, Erzurum’da bir
yürüyüş yaptılar; bu hareketin “İslâm
Teâli Cemiyeti” ile “Muhafaza-i Mukaddesat
Cemiyeti” nin kurucularının
rolleri olduğu anlaşıldı.
27
Kasım 1925 Kahramanmaraş Ulu camisinde aynı caminin imam-hatibi
Molla İbrahim’in şapka kanunu aleyhine ağlayarak ve
duygusal bir üslupla yaptığı konuşmadan sonra cemaat
galeyana geldi. Ellerine aldıkları kırmızı ve
yeşil bayraklarla, tekbirler getirerek hükümet binasına
yürüdüler, “Hükümeti tanımıyoruz,
gâvur vali istemiyoruz, şapka giymeyiz, şapka giyen
hükümeti tanımıyoruz” diye sloganlar
attılar. 200 kadar tutuklu bulunan tutukevine saldırarak,
kapılarını kırdılar, tutukluların
kaçmalarını sağladılar. Alay Komutanı Celal
Bey isyan görünümündeki
yürüyüşü kontrol altına aldı. Ertesi
gün (28 Kasım 1925 cumartesi) yürüyüşün elebaşıları olan kişiyi tutukladı.
10 Aralık 1925 tarihinde tutuklanan 45 kişiyi yargılanmak
üzere Ankara’ya gönderdi. Yargılama sonucunda yedisinin
idamına ve diğerlerine değişik cezalar verilmesine karar
verildi (30).
Yayınlarıyla
Cumhuriyet ve inkılâplara karşı çıkan
İskilipli Âtıf Hoca idam edildi. Yazarlardan Tahir ül-Mevlevî, Ömer Rıza Doğrul,
Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Emin Yalman, Lütfi
Fikri… tutuklandılar (31). Bu arada bazı gazeteler
kapatıldı. Cumhuriyet’in korunması için ceza
kanununda değişiklikler yapıldı. Nihayet 1930
yılında Derviş Mehmet ve arkadaşlarının
çıkarttığı Menemen isyanını (32) 1935
yılında Nakşî Şeyhi Şeyh Halit’in
Siirt’te kendisini mehdi ilân etmesi olayı takip etti (33).
Türk
Milletinin medenîleşmesi, büyümesi, çağdaşlaşması
ve gelişmesinin sembolü olan Cumhuriyetçilik ilkesinin
içte ve dışta yıpratılması faaliyetleri devam
etmektedir ve edecektir. Her şeyden önce yönetim
bakımından Türkiye Cumhuriyeti ile yapı
farklılığı bulunanlarla Türkiye topraklarında
gözü ve iştihası olanlar güçlü Türk
Devletinin ve Cumhuriyetçilik ilkesinin Türkiye’de
yerleşmesinin düşmanıdırlar. Türkiye’yi
çevreleyen ve Ortadoğu bölgesinde bulunan 20 kadar devlete
baktığımız zaman çok az sayıdaki devletlerin
çok partili siyasî hayata sahip bulunduğunu görmekteyiz
(34). Cumhuriyet ilkesinin yayılması, tanınması,
başarılı olması, bu ilkeyi benimseyen yönetimleri
rahatsız etmektedir. Bu sebeple bazı dostça
münasebetlerimiz ve kültür beraberliklerimiz bulunan devletler
bile Cumhuriyetçilik-Lâiklik ilkelerimizden taviz beklediklerini
en azından ima etmekte, fırsat buldukları zaman yıpratmaya
çalışmaktadırlar. Türkiye’yi ve Türkiye
Cumhuriyeti’ni yıkmaya yönelik dış tehlikeler devam
etmektedir. Bu tehlikeler Prof. Dr. Fahir Armaoğlu’nun bir kitabında anlattıklarına
göre dört ana bölümde toplanır:
1.
Yunan emperyalizmi: Yunanlı komşumuz Anadolu’yu içine alan Bizans
İmparatorluğu’nun ihyası fikrine dayalı bir
yayılmacı politika gütmekte ve topraklarımız
üzerinde emeller beslemektedir. Bu sebeple Türkiye’yi
yıpratmak için milletlerarası faaliyetlerinin ve
propagandalarının yanında Türkiye’ye yönelik
yıkıcı ve bölücü faaliyetlere kendi
topraklarında kucak açmıştır (35).
2.
Milletlerarası komünizm: Milletlerarası komünizm, millî
mücadelemizin başından itibarın Anadolu’yu hedef
alarak seçmiş; 12 Eylül öncesi terör
olaylarında milletlerarası komünizmin desteği
açıkça ortaya çıkmıştır (36).
3.
Bölücü faaliyetler: “Türk menşe’li oymaklardan
ayrı milletler türetmek” için faaliyette bulunan
milletlerarası komünizm 1970’ten sonra da Ermeni
terörü karşısında yer almamakta direnmiştir.
Ermeni terörü Atina-Şam-Moskova üçgeni
tarafından idare edilir görünmektedir (37).
4.
Bölgedeki mezhep mücadeleleri: İran-Irak savaşı hem siyasî,
hem de Ortadoğu’da dinî bölünmeyi tahrik etmiştir.
Bunun Türkiye’de de etkileri olmuş, “Türk Milletini
de mezhep bakımından ikiye bölmek” tehlikesinin
işaretleri belirmiştir. “Türkiye, bir yandan Suudi
Arabistan, öte yandan da İran arasındaki mezhep
mücadelesinin bir başka sahnesi olma istidadını
göstermiştir. Eylül’den önce, İslâmın
bu iki büyük (Sünnî - Şiî) mezhebi,
Türkiye’yi de bölerek, farkında olmadan,
milletlerarası komünizme dolaylı hizmette bulunmuş
olmaktaydılar (38).
Bütün
bu maddelerin dışında yakın zamanda
propagandalarını artıran küreselleşme
(globalleşme) akımı da millî birliğimiz ve
Atatürk inkılâpları yönünden tehlike arz
etmektedir. Küreselleşmenin sözlük anlamı “Dünya
milletlerini ekonomi, siyaset ve iletişim bakımlarından
birbirine yaklaşmaya ve bir bütün olmaya
götürmedir” Ancak konu, bu masum ve kabul edilebilir
tarifin sınırları içinde kalmamaktadır. Bazı
güçlü devletlerin dayatmasıyla bu tek ve yeni dünya
düzeni olarak sunulan küreselleşme millî devletlerdeki
bütün dengeleri alt üst etmeye ve millî kimlikleri
aşındırmaya (erozyona) yönelik olduğu
görülmektedir. Bu akım yurdumuzda çok
kültürlülüğün gün yüzüne
çıkartılmasını, millî hükümetlerin
yetkilerinin azaltılmasını, milliyetçiliğin
(ulusalcılığın) bırakılmasını,
globalleşmeye ayak bağı olduğu ifade edilen
Atatürkçülüğün özellikle
Atatürkçü düşüncedeki milliyetçilik ve
lâiklik ilkelerinin zayıflatılmasını ve bunlardan
vazgeçilmesini istemektedir. Böylece tek kutuplu, millî
kültürlerin, millî devletlerin, millî değerlerin yok
edildiği ve yeni dünya düzeni diye
adlandırdıkları alternatifsiz bir dünya
oluşturmak istemektedirler (39). Bu konunun tehlikesine parmak basan Suat
İlhan “Küreselleşme kapitalizmi, kapitalizm emperyalizmi
destekliyor. Küreselleşme-kapitalizm-emperyalizm
döngüsü dünyayı kontrol altına almaya
çalışıyor (40)” ifadesini kullanır. Prof.
Dr. Bayram Kodaman ise bir makalesinde hem küreselleşmenin
amacını hem de küreselleşmecilerden kurtulmanın
gereğini “Alternatifsiz bir dünya…, millî
kültürlerin, millî kimliklerin, millî değerlerin
bozulması, yok olması anlamına gelmektedir. Bütün bu
değerler, ekonomi adına, verimlilik adına, özellikle de
birkaç devletin nâm-ı hesabına heba edilmemelidir”
cümleleriyle anlatır (41).
Bütün
bu tehlike ve tehditlerin karşısında toplum olarak Atatürkçü
düşünce sistemine ve Atatürk inkılâplarına
sahip çıkmamız millî
kültürümüzün ayrılmaz parçası haline
getirmemiz gerekmektedir. Bir yazarımızın “Her
kötülük, her tehdit karşısında
Atatürkçülük, tek önlem olarak, hâlâ
pırıl pırıl ortaya
çıkıyor (42)” cümlesiyle yapılan
uyarıya sahip çıkmalıyız. Milletimizi
aydınlatmalı, uyarmalı, ancak ümitsizliğe
kapılmamalıyız. Zira devletimizin ve Atatürkçü
düşüncedeki Cumhuriyetçilik inkılâbının
yaşaması konusunda Atatürk’ün olduğu gibi hepimizin
ümidi ve güvencesi Türk Milleti, Türk Ordusu ve Türk
gençliğidir. O, Türk Gençliğini, Cumhuriyeti
sonsuza kadar korumakla, savunmakla görevlendirmiş ve şöyle
demiştir:
“Gençler!..
Cesaretimizi kuvvetlendiren ve devam ettiren sizsiniz. Siz almakta
olduğunuz terbiye ve irfan ile, insanlık meziyetinin, vatan sevgisinin,
fikir hürriyetinin en kıymetli sembolü
olacaksınız…Cumhuriyeti biz kurduk; onu yükseltecek ve
devam ettirecek sizsiniz”
DİPNOTLAR
1. Genel Kurmay
Başkanlığı, Atatürkçülük,
İstanbul 1984, I, 43.
2. Atatürkçülük,
I, 41; III, 26.
3.
Atatürkçülük, I, 43.
4.
Atatürkçülük, I, 45.
5.
Atatürk, Nutuk, İstanbul 1938, 402; Atatürkçülük,
I, 7.
6.
Atatürkçülük, I, 43.
7.
Atatürkçülük, I, 125, Türk
İnkılâp Tarihi Enstitüsü, Atatürk’ün
Söylev ve Demeçleri, Ankara 1952, II, 234.
8.
Atatürkçülük, I, 487.
9.
Atatürkçülük, III, 27-28.
10.
Atatürkçülük, III, 28 vd.
11.
Atatürkçülük, I, 337, III, 28.
12. Nutuk,
610 vd; Ayrıca bak: Ahmet Mumcu, Tarih
Açısından Türk Devriminin Temelleri ve Gelişmesi,
İstanbul 1982, 115 vd.
13. Bak: Afetinan, Tarih Boyunca Türk
Kadınının Hak ve Görevleri, İstanbul 1975; Tezer Taşkıran Cumhuriyetin 50.
Yılında Türk Kadın Hakları, Ankara 1983; Afetinan’ın anılan eserindeki (246-255
sayfalar arası) bibliyografya.
14. Mumcu,
166-168.
15. Afetinan, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Devrimi,
Ankara 1977, 128 vd; Komisyon, Atatürk,
İstanbul 1970, 189 vd; A.Vehbi Ecer, “Atatürk’ün Kültür
Politikasında Akılcı Yön”, E.Ü. İlahiyat
Fakültesi Dergisi, Kayseri 1985, Sayı 2, 139-154; Mumcu, 135 vd.
16. Atatürk’ün
Söylev ve Demeçleri, II, 174.
17. Yücel Özkaya, “Milli Mücadele
Başlangıcında Basın ve Mustafa Kemal
Paşa’nın Basınla İlişkileri”, Atatürk
Araştırma Merkezi Dergisi (AAMD), Temmuz 1985, Sayı 3,
871-911; Zeki Arıkan, Cumhuriyetin
İlânı ve İzmir Basını¸AAMD, Temmuz
1985, Sayı 3, 959-976.
18. Sadi Irmak,
“Atatürk’ün Dünyadaki Yankıları”, AAMD,
Kasım 1985, Sayı 4, 27-54.
19. Halil
İnalcık, “Atatürk ve Atatürk Devrimi Üzerinde
Yabancı Tarihçiler”, Türk Kültürü,
Kasım 1963, Sayı 13, 50-67; Sadi Irmak, aynı makale; Cemal Enginsoy, “Batı Dünyasında
Atatürk”, AAMD, Temmuz 1985, Sayı 3, 831-846;
İsmail Soysal, “Atatürk’ün Barış
Politikası ve Dünyadaki Etkileri”, AAMD, Kasım
1985, Sayı 4, 111-120.
20. Nutuk,
586.
21. Nutuk,
589 vd.
22. Nutuk,
639 vd.
23. Nutuk,
640.
24. Bak: Hans Behrend, Almanya’da
Milliyetçi Sosyalizm, Çev. Burhan Arpad, İstanbul 1965; Giompiare
Carocci, Faşizmin Tarihi, Çev. M. Yılmaz, İstanbul 1965.
25. Turan Feyzioğlu, “Atatürkçülük
ve Milli Egemenlik”, AAMD, Temmuz 1985, Sayı 3, 741-792;
Tayfur Ketenci, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Aşırı Sol,
Ankara, ?; Suzan Labin, Komünist Propaganda
Taktikleri, Ankara 1972; Aclan Sayılgan, Yeni Kavga-Milli Demokratik Devrim Nedir?,
Ankara 1970.
26. Nutuk,
640; Neşet Çağatay, Türkiye’de Gerici Eylemler,
Ankara 1972, 26-27; Mumcu, 129-133; Mahmut Goloğlu,
Devrimler ve Tepkileri, Ankara 1972.
27.
Şerafettin Turan, Türk Devrim Tarihi, Ankara 1995, III, Kitap,
106-125.
28. Neşet
Çağatay, Türkiye’de Gerici Eylemler, Ankara 1972,
26-27; Mahmut Goloğlu, Devrimler ve Tepkileri,
Ankara 1972; Yaşar Kalafat, Şark Meselesi
Işığında Şeyh Sait Olayı, Karakteri,
Dönemindeki İç ve Dış Olaylar, Ankara 1992, 182 vd; A. Vehbi Ecer, Zararlı
Dinî Faaliyetler ve Amaçları, Kayseri 2004, 10 vd.
29. Tarık
Zafer Tunaya, İslamcılık
Cereyanı, İstanbul 1962, 178; Çağatay, 29; Turan, I,-3,
292.
30. Ahmet Eyici, “İstiklâl Mahkemelerinde Yargılanan Kahramanmaraşlılar”, Tarih Konferansları, Kahramanmaraş 1995, (Sütçü İmam Üniversitesi Rektörlük Yayını: 12), 5-55; Ecer, 20-23.