NİĞDE BÖLGESİ’NDE YAŞAYAN EN ÇOK YAZI YAZAN,

ÖĞRETİM ÜYESİ, SAYISIZ KİTAP SAHİBİ,  HERKESİN BİLDİĞİ MÜTEVAZİ MEMLEKET EVLADI..

 


Date: Sat, 15 Nov 2008 23:58:01 +0200
From: tahsinecer@gmail.com
To: ahmetyavuz.sen@gmail.com; ahmetyucel58@hotmail.com; seferoglual@yahoo.com.tr; aynuryuce2006@yahoo.com; alpaslan@gmail.com; ahmet15bjk@gmail.com; eafsin@yahoo.com; avehbiecer@hotmail.com; cakmak.orhan@hotmail.com; cengizsezer123@gmail.com; cbingol.bingl@gmail.com; cetintuncel@hotmail.com; reva.bingol@trt.net.tr; gurekharun@gmail.com; rifat_kose@yahoo.com; rumiozdemir@yahoo.com.tr; gencselim@yahoo.com; sgumuser@hotmail.com; saracog@superonline.com; suereker@yahoo.com; Kadriye.Lewis@cchmc.org; hivzabingol@gmail.com; havatuncel@hotmail.com
Subject: ermeni soykirimi diye bir oylama var yine....


ermeni soykirimi diye bir oylama var yine....



 

 



MSNBC de Amerika da 'ermeni soykirimi kabul edilmeli mi, edilmemeli mi?' diye bir oylama var...

Lutfen once 'No' yu sonra da ''Vote'' yi tıklayın.
Ve de bu emaili tum tanidiklariniza acilen iletin.

Anket oranları hemen gosteriliyor...

ADRES© :  http://www.msnbc.msn.com/id/21253084/



 

A.        VEHBİ ECER

En yeni yazılarıyla karşınızda

 

BATIL İTİKADLAR HAKKINDA

 

Yrd. Doç.Dr. Ahmet Vehbi ECER

Erciyes Üniversitesi Emekli Öğretim Üyesi

 

Hurafe ve çoğulu olan hurafat terimi genellikle bid’at terimi ile birlikte kullanılır. Ortak özellikleri her ikisinin de dine ve dinî hayata sonradan sokulmalarıdır. Bid’at “İslâm dininde Hz. Muhammed zamanından sonra ortaya çıkan değişik yargılar ve ilkeler, sonradan türeyen şeyler” diye açıklanır (TDK, Türkçe Sözlük, Ank. 2005, 264). Hurafe kelimesinin karşılığında aynı sözlükte (sa. 94) “Dine sonradan girmiş yanlış, batıl (temelsiz, asılsız, geçersiz) inanç” cümlesi yer alır. Dilimizde bugün mitoloji karşılığında kullanılan esatîr kelimesinin de hurafeyi ifade ettiğini söyleyenler vardır. Mitoloji geleneksel olarak yayılan veya toplumun hayal gücü etkisiyle biçim değiştiren Tanrı, Tanrıça ve evrenin doğuşu ile ilgili hayali görüntülü bir anlatımı olan halk hikâyeleri diye tarif edilebilen mit’lerin neyi ifade ettiklerini ve doğuşlarını yorumlayan bilimdir. Kur’an’da geçen esatîr kelimesinin doğrudan mitoloji ile ilgili olmadığı konusunda müfessirlerin açıklamaları vardır. Her ne kadar bugünkü sözlüklerimizde esatîr kelimesi mitoloji karşılığı gösterilmiş ise de kelimenin etmolojisine inildiği takdirde böyle olmadığı ortaya çıkmaktadır.

Esatîr kelimesi Kur’an’da birkaç yerde (En’am/25, Enfal/31, Nahl/24…) geçmektedir. Büyük Türk Müfessiri (tefsir yapanı) Elmalı’lı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili adlı tefsir kitabında (Ank. 1932, III, 1903-1907) verdiği bilgilere göre esatîr, satır kelimesinin çoğuludur. Bundan türeyen ustûre kelimesi ile Latincedeki historia, Fransızcadaki histoire, İngilizce’deki history ile anlamdaş olarak tarih karşılığıdır. Bu sebeple Kur’an’da geçen esatir ül-evvelin ayetinden maksat öncekilerin yazdıklarıdır. O, bu konuda “Esatîr kelimesinin esas mefhumu tastîr edilmiş, yazılmış, mesturat (yazılı şeyler) demektir. Bunun hurafe olup olmaması ise kelimenin medlûlü (yani anlamı) değildir” ifadesini kullanır. Ancak bugün günlük dilimizde esatîr hurafe anlamında da kullanıldığı anlaşılmaktadır (Bak: A.V. Ecer, İslam Tarihi Dersleri,  Kayseri 2000, 6-7). Ancak Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisinde bu maddenin yazımında kullanılan “Hurafe kelimesi Kur’an’da yer almamakla birlikte onunla anlam yakınlığı bulunan ustüre’nin (uydurulmuş söz) çoğulu esatîr dokuz ayette geçmektedir” ifadesi (XVIII, 381) merhum M.H. Yazır’a göre yanlış ya da eksik sayılabilir.

Hurafe, din adına ileri sürülen, dinî ve mantıkî temeli olmayan anlayış ve uygulamaları tanımlayan bir sözdür. Dinin öz kaynaklarına dayanmadığı için de bid’at’dır, ama bidat-ı hasene (Yani zararı olmayan iyi bid’at) değildir.

Hurafe, tarifinden de anlaşılacağı üzere din ile ibadet ile ilgilidir. M. Şemseddin Günaltay (1883-1861) konumuzla ilgili olarak Zulmetten Nura (İst. 1925) ve Hurafattan Hakikata (Hurafeler ve İslâm Gerçeği başlığıyla yayınlayan Ahmet Gökbel, İst. 1997) isimli kitaplar yazdı. Hurafelerin çıkış sebebi olarak bazı şeyler sıralarlar. Günaltay ilk sebep olarak toplumun İslâm dinini kavrayamayacak kadar sosyal ve fikrî düzeyinin düşük oluşunu gösterir. Bu gerekçe her zaman için geçerli bir gerçektir.

Başka din ve din mensuplarından Kur’an’a ve akla ters düşen alıntılarla çeşitli hurafeler halk arasına yayılmıştır. Cahiliye dönemi Araplardan gelen kuşların uğursuz sayılması, Yahudilikten geçen tılsımlar, Hıristiyanlıktan geçen türbeleri kutsallaştırma gibi. Prof. Dr. Sadık Cihan, “Zındıkların Uydurma Hadislarla Münasebeti” başlıklı (19 Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Samsun, 1990, Sayı 4, 37-89) uzun makalesindeki bilgilere göre zındıklar başlıca şu hurafeleri Müslümanlar arasında yaymışlardır:

“Allah’ın insan gibi organları vardır, insan şeklindedir, Allah elbiseli olarak bir deve üzerinde oturmaktadır, cuma günleri ezan ile ikamet arasında yüzü kapalı olarak müminlerin önünde durur cemaat ona yönelerek namazlarını kılarlar ve namaz bitince semaya yükselir. Allah’ın giyeceği ve oturacağı kürsü Cebrail’e hazırlattırılır ve kürsüden konuşur. Nebi, Allah’ı kürsü üzerinde oturan bir genç suretinde görür Cuma namazı fakirlerin haccıdır. Yüzük ile kılınan namaz yüzüksüz kılınan yetmiş namaza eşittir. Duhan suresini cuma gecesi okuyan kimse affedilmiş olarak sabahlar.”

İslâm tarihinde Peygamberimizin söylemediği sözleri söyletme suretiyle üretilen sözlere uydurma hadisler denilir. Peygamberimiz bundan korktuğu için sağlığında kendisinin söylediklerinden Kur’an dışındakileri yazmamalarını emretmiştir. Bir konuşmalarında “Benden sonra birtakım hadisler yayılacaktır. Onları Kur’an’a sunun, hangi söz Kur’an’a uygun ise o benim sözümdür” buyurmuşlardır (Bak: Mehmed Şemseddin Günaltay, Hurafattan Hakikata, 251; Dârekutnî, IV, 208). İslâm topluluklarında menfaat sağlanması, siyasî amaçlar, dindarlık gösterisi ve başka sebeplerle akla ve Kur’an’a zıt olan hadisler uydurulmuştur. Halkın dindarlığını artıracağız düşüncesiyle uydurulan bu hadislerde bol vaatler yer alır:

“Kuşluk namazı kılan kimseye yetmiş bin peygamber sevabı verilir”

“Duanın her harfine karşılık yediyüz bin melek yaratılır ve bu melekler kıyamete kadar duayı okuyana istiğfarda bulunur”

“Kim recep ayında oruç tutarsa ve o gün dört rekat namaz kılarsa, ilk rekatta yüz defa Ayet ül-Kürsîyi, ikinci rekatta yüz defa ihlas suresini okursa cennetteki yeri gösterilinceye kadar ölmez”

“Haram ayında üç gün, perşembe, cuma ve cumartesi oruç tutan kimseye Allah dokuzyüz yıllık ibadet sevabı verir”

“Ümmetimin baharı üzüm ve karpuzdur”

“İneğe hürmet ediniz, çünkü o hayvanların efendisidir”

“Evinde beyaz horoz bulunan kimse kâfirin, kâhinin ve sihirbazın şerrinden korunur”

“Gül, Nebî’nin terinden yaratıldı”

Bu aslı olmayan ve hurafe içeren uydurma hadisler, eski imam ve vaizlerimizin ellerinden düşürmedikleri bazı kitaplarda (Bak: Günaltay, 262-277) yer almaktadır.

Örnekleri çoğaltabiliriz. Bunları sınıflandırmak gerekirse: 1) Önceki dinlere ait kalıntılar ve adetler; 2) Halkın cahilliği ve bu cahillikten yararlanmak isteyenlerin söylemleri; 3) Uydurma hadisler yoluyla Hz. Peygamberin ağzıyla yapılan telkinler; 4) Uğurluluk-uğursuzluk, ölülerden medet umma, cinler… gibi düşünceler etrafında oluşturulan telkinler.

Bu arada kötü bid’at ve hurafelerden korunma adına bazı sosyal gelenek ve değerlerin de yıpratılmamasına dikkat etmemiz gerekir. Mesela bid’at ve hurafeler konu edildiği bazı konuşmalarda halkın yerleşmiş folkloruna, töresine de karışılmak istenmekte olduğunu izliyoruz. Doğrudan doğruya din ile ilgili olmayan, dine zarar vermeyen, akla ters düşmeyen eğlenceler, törenler, toplantılar Hz. Peygamber ve sahabe dönemlerinde yoktur diye din adına kötülenemez, kınanamaz. Mesela şarkılara ve musikiye mutlak olarak toptan karşı çıkılamaz. Kur’an’da musiki vardır, rüzgarın esişinde, yağmur damlalarının tıkırtısında, kuşların ötüşünde musiki vardır. Merhum Katib Çelebi Mizan ül-Hak adlı (yayımlayan O.Ş. Gökyay, İst. 1972, 19) kitabında “… saz ve sözden de kimi vurmalı çalgıyı, bazı defa maslahat gereği, caiz gördüler. Savaşta gazileri cesaretlendirmek için çalınan davul ve nakkâre (mehterhanede iki değnekle çalınan davul) gibi ve düğünlerde çalınan def, ney ve zil gibi” şeklinde açıklama yapar. Tarikat erbabının zikir ve tevhid sırasında yaptıkları hareketler (raks, sema, devir… gibi) önlenemediği gibi Anadolu’nun değişik yörelerinde yapılan düğün ve nişan törenlerini de önlemeye çalışmak, Hz. Peygamber içmedi diye kahveyi yasaklamak, insanların ecdad yadigarı ve bu toprakları vatan yaptıklarına inandıkları türbe ve şehid mezarlarını ziyaret edip onlara fatiha okumalarını dine aykırı görmek mümkün de değildir, caiz de değildir. Tokalaşma konusunda da Katip Çelebi (1609-1659) adeta günümüzdeki bizlere nasihat etmektedir ve “Bu zaman bu bid’atı (yani tokalaşmayı) işlemek müminin hatırını kırmaktan ehvendir” demektedir. Gerçekten de değişen dünya şartlarına, coğrafî farklılıklara göre yeni örf ve adetler oluşarak toplum sosyal bir değişime uğrayacaktır. Bunların dine aykırı olup olmadığını, hurafe (yani batıl itikat) içine girip girmediğini anlamanın yolu vardır.

Bir yeniliğin, bir bid’atın dinen özüne aykırı olup olmadığını tespit için şu özelliklere bakmalıyız:

Bir şey Kur’an’ın amaçlarına, akla ve ilme aykırı değilse, insanoğlunun canına, sağlığına, malına, dinine, neslinin korunmasına zarar vermiyorsa, kamu işlerine (mesalih-i âmme’ye) uygun düşüyorsa ve İslâm dininin evrenselliğine ters düşmüyorsa o şey her çağa uygun olduğuna inandığımız İslâm dinine de uygundur. Müslümanlar çağdaş teknolojinin ve yeniliklerin nimetlerinden yararlanmaktan mahrum edilmemelidir.

 

 

BİD’ATLAR HAKKINDA

 

Yrd. Doç.Dr. Ahmet Vehbi ECER

Erciyes Üniversitesi Emekli Öğretim Üyesi

 

 

“Bir şey akıl ve mantığa, milletin çıkarına, İslâm’ın çıkarına uygunsa kimseye sormayın. O şey dinî’dir”

Mustafa Kemal Atatürk

 

İslâm tarihi boyunca halkı Müslüman toplumların tartışma konusu olan bid’at ve hurafeler günümüzde de güncelliğini sürdürmektedir. Birçoklarımız için tekrar olacak olan bu konuyu gençlerimiz için yeniden özet olarak hatırlatmanın gereğine inanıyorum.

Günlük dilimizde kullanılmakta olan bid’at kelimesi için Türkçe sözlüklerde “İslâm dininde Hz. Muhammet zamanından sonra ortaya çıkan değişik yargılar ve ilkeler. Sonradan türeyen şey” açıklaması yer alır (Bk: TDK, Türkçe Sözlük, Ank. 2005, 264). Hurafe kelimesi ise “Dine sonradan girmiş yanlış, bâtıl (çürük, temelsiz, asılsız, doğru olmayan, geçersiz) inanç” olarak ifade edilir (Bk: Türkçe Sözlük, 904).

Terim olarak bid’at, Hz. Peygamber ve ondan sonra gelen tabiun (Hz. Peygamberin arkadaşlarını –sahabeyi- görenler) zamanlarında olmayan ve meşrû (yasal, geçerli) görülmeyen bir inanış, ibadet, dinî anlayış ve davranışı ifade eder (Bak: Cürcanî, Ta’rifat, ?, 1283, 29; İA, II, 599-600; İSAM, İlmihal, İstanbul 1999, II, 143-145; Rahmi Yaran, “Bid’at”, TDVİA, VI, 129-131; Saim Kılavuz, “Bid’at”, İslâmda İnanç İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi, İstanbul 1994, I, 250-251; M. Zeki Pakalın, “Bid’at”, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1971, 231-232…). Bu tanımdan anlaşılması ve üzerinde durulması gereken husus bid’atın kapsamının dinî konularla sınırlı olmasıdır. Ancak bazıları bid’atın kapsamını genişletmişler ve İslâm dininin temel hükümlerini bozmayan, kaldırmayan örf ve âdeti, günlük yaşayışa dayanan, hatta insanlığın yararına olay yeni evrensel oluşumları bid’at olarak değerlendirmişlerdir.

Konu ile ilgili tartışmaları burada ele almak makale sınırlarını aşmaya zorlar. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’ndeki madde yazarı Rahmi Yağan, “her yeni şeyin bid’at sayılması” genel anlayışına karşı “Dinî görünümlü olmayan, dinî telakki edilmeyen hususlar bid’at sayılmaz” ifadesini kullanır ve bu konudaki tartışmaları özetler (VI, 129-131). “… Bir kimsenin helâl olan her şeyi kendisine yasaklaması bid’at değildir; ancak bu yasaklamayı dindarlık vesilesi sayması bid’attır” örneğini verir. Sonradan ortaya konulan her şey bid’attır ve her bid’at doğru yoldan ayrılma (dalalet)dır hadisine dayanarak (Bak: Müslim, el-Cami’üs-Sahih, K. Cum’a, 43) tarih boyunca ortaya çıkan, iyi olsun kötü olsun her yeniliğe karşı çıkan kimseler olmuştur. Oysa ki bid’at din ile sınırlıdır. Konunun açıklık kazanması için dinin ve din sayılmayan örf ve âdetlerin ne olduğunun bilinmesi gerekir. Dinî demek din ile ilgili demektir. Ebu Hanife (öl. 768) ekolünün izleyicisi ve dünya müslümanlarının yarıdan fazlasının görüşlerini kabullendiği Ebu Mansur Muhammed el-Matüridî (öl. 944), Ömer Nesefî (öl. 1142)… lerin yorumlarına, açıklamalarına göre din: “Allahın varlığının ve birliğinin bilinip kabul edilmesinin bir sonucu olarak, O’na boyun eğmek ve teslim olmak; istisnasız bütün her şeyin tam olarak O’na ait olduğunu kabul etmek ve ibadeti, başka herhangi bir şeye değil, sadece O’na yapmak demektir” (Bk: Hanifi Özcan, Matüridî’de Dinî Çoğulculuk, İst. 1995, 40). Bu tarifin dışında kalan eylemlerin bazıları yanlış bile olsa dinden çıkmayı gerektirmeyen hususlardır.

Bid’at konusundaki tartışmalar Kur’anKerîm’i ve Sünnet’i iyi kavrayamamaktan doğmaktadır. Kur’an-ı Kerîm’in nazil olduğu (indirildiği) tarihi ve toplumsal şartları bilerek O’nu anlamlandırmak ve içindeki mahallî hükümleri şartlara göre değerlendirmek gerekir (örnek için bakınız: M.S. Hatiboğlu, “Kur’an-ı Kerîm’de Mahallî Hükümler Meselesi”, İslamiyat Dergisi, Ocak-Mart 2004, Sayı 1, 7-12). Ayrıca her sünnet, her hadis dinî yönden yaptırım ifade etmez. Hadis diye nakledilen sözlerin akılla, ilimle ve özellikle Kur’anKerîm’le karşılaştırılması, doğrulanması lazımdır. Peygamberimiz “Benden aldığınız Kur’an’a uygun olan şey bendendir. Benden aldığınız ve Kur’an’a uygun olmayan şey benden değildir” buyurur (Ebu Yusuf, Er-Redduâlâ Siyer il-Evzaî, Haydarabad, ?, 25). Gene Peygamberimiz (SAS) Müslim’in el-Camiüssahih adlı eserinde anlatıldığına göre (Bak: M. Sofuoğlu çevirisi, VII, 240-242) şöyle buyurur:

“Ben sizlere Allah’dan gelme bir şey söylediğim zaman onu hemen alıp kabul ediniz… Sizlere (dünya işleriyle ilgili olarak) re’y (düşünce, görüş) çeşidinden herhangi bir şey emredersem, kuşku yok ki ben de ancak bir insanım… Sizler dünya işinizi daha iyi bilirsiniz”

İslâm hukukçuları Peygamberimizin söz ve eylemlerinin Müslümanlara yükümlülük getirmesi şartının Allah’ın elçisi olmak sıfatıyla söylenmiş ve yapılmış olmasına bağlamaktadırlar. O’nun insanlık niteliğinden doğan oturma, kalkma, uyuma, yeme-içme, giyinme… gibi işlerinin çıkış noktası peygamberliği değil insanlığıdır. Bunun yanında hayat şartları gereği ticaret, ziraat, hastalığın ilaçla tedavisi, savaş yönetimi… gibi dünyevî deneyim ve kişisel takdire dayalı eylemleri de yükümlülük (mükellefiyet) ifade etmez. Çünkü bunları Hz. Peygamber peygamberlik sıfatıyla yapmamıştır, bunların çıkış noktası kişisel takdir ve deneyimdir (Bak: Abdulvahhab Hallâf, İslam Hukuk Felsefesi, Çev: H. Atay, Ankara 1973, 188-190) O halde hadis kitaplarında yazılmış olan her şeyi mutlaka uyulması gerektirmediği anlaşılmaktadır.

Ölmez eserler veren Osmanlı dönemi bilginlerinden Katip Çelebi (1609-1659), dönemindeki bid’at sayılan hususlara Mizan ül-Hak fî ihtiyari’l-Ahak adlı (yay: O.Ş. Gökyay, İstanbul 1980) kitabında toplamış ve cevaplandırmıştır. Onun tespitleri şöyledir:

“… Şunu söyleyelim ki bütün bu bid’atlar halkın arasında bir töreye ve âdete dayanır. Bir bid’at halkın arasına yerleşip oturduktan sonra… halkı yasaklayıp ondan döndürmek arzusunda olmak büyük ahmaklık ve bilgisizliktir (sa. 72). Sünnete tamı tamına riayet edip uymak istenirse hâl müşkildir. Bu aykırılık, zamanın ve mekânın başkalığından lâzım gelir. Aslı şehir hayatı ve toplu halde yaşamak kaidesine dayanır (sa. 73)”

Bid’atlar konusunda aşırılığa kaçanlardan biri İbni Teymiye (öl. 1328) adıyla anılan bilgindir. Ona göre tasavvuf akımı, tarikatlar, tarikat ehlinin zikirlerinde “Allah, Allah!” veya “Hu, Hu!” demeleri bid’attır. El çırpmak, tef ve düdük çalmak, sema yapmak, şarkı söylemek, mezar ve türbe yaptırmak, mezar ziyaret etmek, mevlid okumak ve okutmak… gibi hususların hepsi bid’attır. İbni Teymiye bu görüşleriyle kendinden sonra yaşayan Muhammed b. Abdilvehhab’ı (öl. 1792) etkilemiş, Vehhabilik adıyla anılan şiddet ve terör yanlısı akıma malzeme vermiştir. Vehhabilere göre bid’atın her çeşidi “Allah’ın indirdiği kanundan başka bir kanun koymadır. Allah’ın kanunları yanında kanunlar oluşturan kimse kendisini İlâh (Tâgut) sayıyor demektir. Bu anlayışa göre bid’at olan bir eylemi işleyen kişi dinden çıkar, en azından büyük günah işlemiş olur. Onlara göre mezara taş koymak, türbe yapmak, türbede veya mezarlıkta namaz kılmak, mezarlar üzerine yazı yazmak, mum yakmak, namazı cemaatle kılmamak, namazı terk etmek, tütün ve kahve içmek, camileri süslemek ve minare yapmak, sakal-ı şerif, hırka-i şerif ziyaretleri yapmak, namazdan sonra tespih çekmek, tarikat şeyhlerine aşırı saygı göstermek… ve benzerleri bid’attır ve sapıklıktır (Bak: A. Vehbi Ecer, Tarihte Vehhabî Hareketi ve Etkileri, Ankara 2001). Bu bid’at kavgası Kurtuluş Savaşı ve sonrası Anadolu’da ortaya çıkan ayrılıkçı isyanlara malzeme olmuş, özellikle şapka devrimi vesile yapılmıştır. İskilipli Atıf Efendi (1876-1926) isimli bir hoca şapka giyenin kafir olacağını iddia etmiş, bu görüşünü ispat etmek için Frenk Mukallitliği ve Şapka başlıklı bir kitap (yeni baskısı Ömer Faruk isimli biri tarafından eski yazı ve yeni Türk alfabesiyle 1994 yılında yayınlandı) yayınladı. Şapkayı bir iman meselesi olarak gören sadece Atıf Efendi olmadı. 14 Kasım 1925’te Nakşî Tarikatı Şeyhi Mekkeli Ahmet Hamdi Sivas’ta halkı şapka giymemeleri için gösteri düzenledi. 24 Kasım 1925 günü Erzurum’da Şeyh Hacı Osman üç bin kişilik taraftarıyla çarşıyı kapattırdı ve Vali konağını sardırdı. 25 Kasım 1925 günü İmam Şaban ile Muhtar Yakup Rize’nin Botaniye bölgesinde halkı Ulu Cami’de toplayarak şapka aleyhine kışkırttılar. Kahramanmaraş’ta 27 Kasım 1925 günü camide Molla İbrahim adlı kişinin şapka aleyhine duygusal bir konuşma yaptı. Bu konuşma üzerine “Şapkaya giymeyeceğiz, giydirmeyeceğiz, gavur vali istemiyoruz” diye bağrışarak Hükümet binasına yürüdüler. 4 Aralık 1925 günü şapka kanunu bahane edilerek hükümet karşıtı gösteriler ve isyan denemeleri yapıldı… Yakın tarihlerde heykelleri put kabul eden ve onları kıran akımlar aynı anlayıştan hareket ettiler. Atıf Hocanın dayandıkları bazı hadis kitaplarında geçen “Bir kimse bir kavme (topluma) benzerse o kavimden olur” hadisidir (Bak: Ebu Davud, Libas; 41, Ahmed b. Hanbel, III, 50; Tirmizî, İsti’zan 7). Bu hadis kültür milliyetçiliği ile ilgilidir ve doğru anlaşılması halinde bir kimsenin dil, din, örf-âdet, yaşayış, değer yargıları… yönlerinden sosyal değişime uğramasını ifade eder. Oysa ki kılık kıyafet ile ilgili bir kudsî hadis (anlamı Allah’tan sözleri Hz. Peygamber’den olan) de vardır:

“Kuşkusuz Allah sizin şekillerinize (yani giyim-kuşamınıza) ve mallarınıza bakmaz ama imanınıza (kalbinize) ve amellerinize (yani iyiliklerinize, eylemlerinize) bakar” (Bak: Muslim, Birr 33; İbni Hanbel, II, 285-539; İbn Mâce; Zühd 9).

Bu hadis Hz. Peygamber döneminde olmadığı halde benimsenen yeni bir olgunun iman meselesi haline getirilmediği sürece bir sakıncası olmadığının delilidir. Gelişen sosyal şartlar ve yeni teknolojiler hayatı kolaylaştırma bakımından yeni oluşumlar getirmiş ve bunlar insanların ve insanlığın yararına ise din yönünden sakıncalı değildir. Yemeği kaşık ve çatalla yemek, ayrı ayrı tabaklarda yemek, minare yapmak, camide hoparlör kullanmak, masa kullanmak, otomobile, trene binmek, kravat, eldiven takmak, jilet ile sakal kesmek, asri tuvalet ve pisuvar kullanmak, yılbaşı ve doğum günü kutlamak, tıraş olmak, dolma kalem, bilgisayar, daktilo kullanmak… ve benzerleri sonradan ortaya çıkmıştır. Giyim-kuşamın şekillenmesinde dinî inanışların rolü olduğu kadar korunma içgüdüsü, iklim şartları, meslek farklılıkları ve çalışma şartları, resmî memuriyetler ayrımı, ekonomik şartlar, görgü kuralları, değer yargıları, yönetici düzenlemeleri, görgü kuralları, moda… gibi faktörlerin rolü olduğu inkâr edilemez. Bu konuyu ayrı bir yazıda ele almayı düşünüyorum. Burada günümüzde gündemde tutulan iki konuyu kısaca ele alacağım. Bunlardan biri Türk tarihinin en eski dönemlerinden beri kutlanan nevruz bayramıdır.

Türk Milletinin millî geleneklerinden biri olan nevruz kutlamaları nedense bazı dinî çevreler ve kişiler tarafından bid’attır diye engellenmek istenmektedir. Bugün nevruz millî bir bayramdır, dinle ilgisi yoktur. 21 Mart Nevruz Şenlikleri Asya Türk boylarında, Selçuklu ve Osmanlı Türklerinde kutlanagelmiştir. Nevruz Selçuklularda resmî bayramdır. Osmanlılarda nevruz kutlanır, birbirlerine nevruz macunları, nevruz bahşişleri verilir, şairler bugün için nevruziye başlığıyla şiirler yazarlardı. Bu bayramda Osmanlı devlet adamları ve aydınları birbirlerini tebrik ederlerdi. 1980’den sonra resmî bayramımız olan nevruzun dinimize bir zararı olmadığı gibi bir kaynaşmaya, dostlukların pekişmesine de vesile olduğu ortadadır. Osmanlı döneminde nevruzun Mecusi geleneği olduğunu ileri süren kişilerin söylemleri karşısında halktan bazı kişiler devrin şeyhülislamına başvurmuşlar. Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin bu konuda ki fetva metni şöyledir: (Bak: Fahir İz, Eski Türk Edebiyatında Nesir, İstanbul 1964, 1. cild).

Mes’ele: Nevruz gününde Zeyd-i müslim (Müslüman Zeyd) iyi libaslarını (elbiselerini) giyip, yiyip içse, yaranlarıyla (dostlarıyla) sahraya (kıra) gitse ism (günah) lazım gelirmi?

Cevap: Nesne (hiçbirşey) lazım gelmez. Nevruz Mecusi (İran dinine ait) değildir, nevruz sultanî’dir (yani millidir).

Merhum Kâtip Çelebi’nin dediği gibi nevruz da halkın arasında oluşmuş bir töre ve âdettir, bu âdetin İslâm diniyle bil ilgisi yoktur.

Özellikle Orta Anadolu halkının bazı dindar kesimlerinin ve bazı müftülerin mezarların taşsız, tarla biçiminde sadelik içinde olmasını istedikleri söylentileri dolaşmaktadır. Böyle bir söylenti mezar ve türbe düşmanı olarak tanınan Vehhabî görüşlerini hatırlatmaktadır. Bu konuda “Mezarlarımız Tarihimizdir” başlıklı bir makale yazmıştım (Kayseri Türk Ocağı Dergisi, Ekim 2006, Sayı 70, 9). Orada yazdıklarımı tekrarlamayacağım. Ancak şunu bilelim ki, Türk Milleti İslâmdan önce de sonra da atalarına ve mezarlarına saygı gösterme geleneğine daime sadık kalmışlardır. Tarihçilerin atalar kültü dedikleri bu anlayışla halkımız dedelerinin, şehitlerinin, velilerinin, kahraman ve hayırsever atalarının mezar ve türbelerini güç kazanmak, ibret almak, onlara layık olma azmini kazanmak ve Tanrıya şükranda bulunmak için ziyaret etmektedirler. Bu davranış, kökü yüzyıllar öncesi Türk kültürünün kalıntısı olan Türk halk dindarlığı uygulamasıdır. Bu uygulama halkımızın manevî duygularını güçlendirmekte ve mezarlarının bulunduğu toprakları savunma ve sahiplenme duygusu kazandırmaktadır. Mezarlar ve mezar taşları dinimizi, kültürümüzü, bu toprakların sahibi olduğumuzu belirler. Değerli bilim adamlarımızdan Prof. Dr. Harun Güngör’ün “Türk Ruh Anlayışı Değişiminin Mezar Taşlarına Yansıyışı” başlıklı bildirisinden (Bak: E.Ü. Kayseri ve Yöresi Kültür, Sanat ve Edebiyat Bilgi Şöleni Bildirileri, Kayseri 2007, 336-340) iki cümleyi aktarmak isterim:

“… Öyle anlaşılıyor ki ölünün başucuna dikilen taş, o mezarda yatan ölünün hem dinî, hem cinsel kimliğini ifade etmektedir… Unutmamak gerekir ki, mezarlar yaşadığımız ülkenin tapuları, kültürümüzün nesnel ifadeleridir. Onları mutlaka koruyup gözetmemiz gerekmektedir”.

T.C. Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, Diyanet Vakfının yayınladığı İlmihal-II adlı (sa. 143-145) kitapta yazdığı “Bid’at” başlıklı açıklamasında, günümüzde bid’at olarak söylenenlerin ve âdetlerin “dinin aslî unsurlarının yerini almadığı sürece, içerdiği yararlar sebebiyle müsamaha ve karşılanması” gerektiğini ifade eder. Bu beyan din görevlilerine de bir talimat niteliğindedir.

İslâm Dini evrensel (cihanşümul) bir dindir. Dünyanın her köşesindeki insanları kucaklar. Farklı gelenek, kültür ve coğrafyalardaki tüm insanlara, çağdaş teknoloji ve sosyal oluşumlara kucağının açık olması dinimizin evrenselliği gereğidir. Bütün ilmihal kitaplarında dinin yasaklarının amaçları diye gösterilen insanın korunmasına, dinin korunmasına, neslin korunmasına, aklın korunmasına, malın korunmasına aykırı olmayan her şey dinimizce de mübahtır. Devletimizin kurucusu büyük komutan Mustafa Kemal Atatürk dinimize sahip çıkmada ve dinimizi anlamada da bize şöyle yol göstermektedir:

“Bizim dinimiz akla en uygun ve tabii bir dindir… Bizim dinimiz için herkesin elinde bir değer ölçüsü vardır. Bu değer ölçüsüyle herhangi bir şeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa, toplum çıkarlarına uygundur, biliniz ki o dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin çıkarına, İslâm’ın çıkarına uygunsa kimseye sormayın. O şey dinîdir. Eğer bizim dinimiz akıl ve mantıkla uyuşan bir din olmasaydı, en mükemmel din olmasaydı, en son din olmazdı (Atatürkçülük, I, 455)”.

 

Zamanımızın meselelerini özetleyen müthiş yazı:

MİLLİ KÜLTÜRÜMÜZÜN PARÇASI CUMHURİYETÇİLİK

İLKESİ İÇİN TEHLİKELER VE ETKİLERİ

 

Yrd.Doç.Dr. A.Vehbi ECER

Erciyes Ü. Emekli Öğr. Üyesi

 

 

Atatürk ilkeleri diye adlandırdığımız Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Lâiklik, Devletçilik ve İnkılâpçılık, Türk Devletinin ana nitelikleridir. Bu ilkeler Türk Milletinin ihtiyaç ve eğilimlerine uygun, bütünleyici özelliklere sahip, devleti dinamizme yönelten ilkelerdir. Bu ilkelerin en başta geleni olan Cumhuriyetçilik, Atatürk’ün ifadeleriyle “Demokrasi sistemiyle devlet şekli” dir (1). Gene Atatürk’ün tarifiyle “Demokrasi prensibinin en modern ve mantıkî uygulamasını sağlayan hükümet şekli, Cumhuriyettir (2).” Cumhuriyet milletin idare ve egemenliğini, devlet-vatandaş arasındaki hak ve vazifelerini, milli egemenlik idealini en iyi bir şekilde düzenleyen bir yöntemin şeklidir. Cumhuriyet, insanları karşılıklı hakkaniyete alışmış ve inanmış, ahlâk ve faziletin, haktanırlığın, hoşgörünün, insanlığın –kısaca medenîliğin- hâkim olduğu, en azından bu karakter ve kültüre sahip topluluklarda uygulanabilir. Üçbin yıllık –bilinen- geçmişe, tarihe sahip olan milletimiz, yaratılış olarak Cumhuriyet gibi medenî bir yönetime tamamen yabancı olmadığı için Atatürk, milletine, bu yönetimi lâyık görmüş; milleti ve Cumhuriyeti hakkında gerçekten anlamlı ve övgü dolu sözler söylemiştir:

Türk Milletinin karakter ve âdetlerine en uygun olan idare; Cumhuriyet idaresidir (3)”

Türk Milletinin karakter ve âdetlerine uygun olduğu belirtilen bu idare faziletli ve namuslu insanların bulunduğu toplumlarda uygulanabilir, yaşatılabilir. Zira, Büyük Atatürk’ün de belirttikleri gibi:

Cumhuriyet, yüksek ahlâkî niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir… Cumhuriyet idaresi faziletli ve namuslu insanlar yetiştirir (4)”

Atatürk’ün Cumhuriyetçilik ilkesinin en başta gelen özelliği “Egemenliğin kayıtsız şartsız milletin (5)” oluşudur. Cumhuriyette son söz millete ve millet tarafından seçilmiş meclistedir. Atatürk’e göre:

Cumhuriyet, milletvekillerinden oluşan meclisi ve belirli zaman için seçilmiş devlet başkanı ile, millî egemenliğin korunmasının en iyi kefilidir. Cumhuriyette, meclis, cumhurbaşkanı ve hükümet, halkın hürriyetini, güvenliğini ve rahatını düşünmekten ve sağlamaya çalışmaktan başka bir şey yapamazlar… Ve yine bunlar bilirler ki, iktidara, saltanat sürmek için değil, millete hizmet için getirilmişlerdir. Millete karşı durum ve vazifelerini kötüye kullandıkları takdirde, şu veya bu şekilde kendilerini millî iradenin kararı karşısında bulabilirler (6)”

Cumhuriyetçilikte millet adına devleti idareye memur edilenlerin gücü milletten gelmektedir ve gerektiğinde millete hesap vermek zorundadırlar. Böyle bir anlayış tarzıyla seçime, millet iradesine dayanmayan ve millete karşı sorumlu olmayan bütün yönetim şekilleri onunla ters düşer. Atatürkçü Cumhuriyet rejiminin belirgin özelliği hükümet ile millet arasında ayrılık bırakmamış olmasıdır. Bu konuyla ilgili olarak Atatürk bizlere, talimat niteliğindeki şu sözleri söyler:

Bugünkü hükümetimiz, devlet teşkilâtımız, doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet teşkilâtı ve hükümettir ki, onun ismi, Cumhuriyettir. Artık hükümet ve hükümet mensupları kendilerinin milletten başka bir şey olmadıklarını ve milletin efendi olduğunu tamamen anlamışlardır (7).”

Millete, yani halka dayalı bir yönetim olan Cumhuriyet halkçılık ilkesiyle kaynaşmış durumdadır. Halkçılık ilkesinde de eşitlik anlayışı, iç barışın öngörülmesi, sınıf mücadelesinin reddedilmesi vardır ve Atatürk bu konuya şu sözleriyle açıklık getirir:

Türkiye Cumhuriyeti halkını, ayrı ayrı sınıflardan oluşmuş değil ve fakat kişisel ve sosyal hayat içinde işbölümü itibariyle çeşitli mesleklere ayrılmış bir toplum olarak görmek, esas prensibimizdendir… Amaç, sınıf mücadelesi yerine sosyal düzen ve dayanışmayı sağlamak ve birbirlerine zarar vermeyecek şekilde çıkarlarda uyum sağlamaktır (8)”

Cumhuriyet yönetiminin önemli bir özelliği de düşünce serbestliğidir. Cumhuriyetçilik ilkesinde samimi ve kanuni olmak şartıyla her fikre saygılı olma anlayışı mevcuttur. Cumhuriyetçilik ilkesini Türk Devletinin ana özelliği olması. Türk Milletinin hayatına yeni bir yön vermiş, Türk Milletini içerde ve dışarıda hür, şahsiyetli, onurlu, itibarlı hale getirmiştir.

Cumhuriyetin korunması ve kollanması konusunda Atatürk, milletin kendisi ile Türk Ordusuna güvenmekte (9) ve Türk Milletinin geleceği olan Türk Gençliğine emanet etmektedir. “Bütün ümidim gençliktir” diyen (10) Atatürk, Cumhuriyeti gençliğe emanet ettiğini şu sözleriyle anlatır:

Gençler! Cumhuriyeti biz kurduk; onu yükseltecek ve devam ettirecek sizsiniz! (11)”

Cumhuriyetin ilânıyla birlikte içte ve dışta, lehte ve aleyhte bazı akisler uyanmıştır. Ancak Atatürk, bir fazilet bir hürriyet rejimi ve istiklâl ve çağdaşlaşmanın simgesi olan Cumhuriyete gölge düşürebilecek kurum ve kuruluşları kaldırttı. 3 Mart 1924 günü kabul edilen kanunlarla hilâfetin kaldırılmasına, eğitimin birleştirilmesine ve millileştirilmesine, Osmanoğulları hanedanının yurt dışına çıkartılmasına, şer’iye ve evkaf bakanlıklarının kaldırılmasına karar aldırttı. Cumhuriyetçilik ilkesinin yerleşebilmesi ve hayatiyetini devam ettirebilmesi için ise, lâiklik, halkçılık, milliyetçilik esaslarına dayandırılmasını sağlayabilecek bazı inkılâp kanunları çıkartıldı (12). Tekke ve zaviyelerin kapatılması, Türk Medeni Kananunun kabulü ve kadınlara medeni hakların tanınması (13), kılık ve kıyafetlerde düzenlemelerin yapılması (14), eğitim-öğretim ve harf inkılâbı, ilmin en hakiki mürşid olarak benimsenmesi, Türk dili ve tarihi üzerindeki çalışmalar, spor ve güzel sanatlar alanındaki faaliyetler Türk Milletini çağdaş medeniyete ulaştıracak basamaklardı ve Cumhuriyet ilkesinin de yerleşmesi için yardımcı unsurlardı. Cumhuriyet insani, hürriyetçi, kişiye değer veren bir yöntemin şekli olarak belirtilen bir uygulamadır (15). Bu sebeple Cumhuriyeti savunacak, uygulayacak, koruyacak kişilerin bazı özelliklere sahip olması gerektiği tabiî idi. Cumhuriyetin savunucuları sağlam, erdemli, bilgili ve iyi karakterli olursa Cumhuriyetin devamlılığı da aynı oranda sağlam olur. 1924 yılında bu konuya işaret eden Atatürk, kurduğu Cumhuriyetin koruyucu ve savunucularının nasıl olmaları gerektiğini şöyle anlatır:

Cumhuriyet, düşünceli, bilgili, kültürlü, sağlam vücutlu ve yüksek karakterli koruyucular ister (16)”

Atatürk bu özellikler ve karakterlerle donanmış kişilerin yetişmesi için ard arda inkılâplar yaptı. Bu inkılâpları, Cumhuriyeti boğmak isteyen iç ve dış düşmanlarla uğraşarak, mücadele ederek gerçekleştirdi.

Cumhuriyetin ilanını bütün vatanseverler alkışladılar. Anadolu insanı ve Anadolu basını bütünüyle Atatürk’ün yanında yer aldı (17). Bazı halkı Müslüman olan mazlum milletler için Atatürk’ün kurduğu hür Türkiye Cumhuriyeti iftihar ve hayranlık vesilesi oldu (18). Doğu ve batı basınında Atatürk ve eserleri hakkında zaman zaman sitayişkâr beyanlara yer verildi (19).

Cumhuriyet ilkesinin karşısında olanların karşı çıkış sebeplerini şu noktalarda toplayabiliriz:

1. Menfaati tehlikeye düşenler: Cumhuriyet istiklâl ve hürriyet simgesidir. Dışta emperyalist devletler, içte basit siyasî ve maddî menfaatler peşinde koşanların maddî menfaatleri, makamları, otoriteleri tehlikeye girdiği için karşı çıkmışlar, yıpratmaya çalışmışlardır. Bu konuda en güzel örnekleri Atatürk’ün NUTUK adlı eserinden takip edebiliriz. Cumhuriyetin ilânı sırasında halifenin ve emperyalist güçlerin baskısı altında bulunan İstanbul’daki basın-yayın organlarının bir kısmı aleyhte tavır aldılar, yazılar yazdılar (20). Bazı gazetecilerle birlik olan o zamanki büyük isimlerden Rauf Bey, Cumhuriyeti benimsemediğini meclis konuşmalarında ortaya koydu (21). Gene bu sıralarda Rauf Bey ve taraftarlarının “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası” adıyla bir parti kurduklarını görüyoruz. Cumhuriyete karşı olanların, fakat ilerici Cumhuriyetçi görünmek için “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası” kuranların samimiyetsiz olduğunu bilen Atatürk (22), “Rauf Bey ve arkadaşlarının teşkil ettikleri fırka muhafazakâr ünvanı altında çıksaydı, belki manâsı olurdu. Fakat bizden daha ziyade Cumhuriyetçi ve bizden daha ziyade terakkiperver olduklarını iddiaya kalkışmaları, doğru değildi” der (23). Bu parti mensupları dinî taassubu kışkırtarak irtica ve isyan çıkartmak için tertip ve teşviklere girişti. Bazı irticaî isyanların arkasında olduğu tespit edilerek kapatıldı (24).

2. Diktatörlükle yönetilen ülkeler: Faşizm, nazizm’in yanında, krallıkla yönetilen totaliter rejime sahip ülkeler Cumhuriyetçilik ilkesinin yayılmasından hoşlanmazlar. Çünkü totaliter rejimler, baskı ve korku rejimleridir, oysaki demokrasi insanlara, korkudan uzak yaşama imkânını sağlayabilen tek yönetim şeklidir (25).

3. Komünistler: Komünist yönetimlerin hakim olduğu idareler de: Cumhuriyetin karşısında yer alır. Komünizm, demokrasiye aykırı akımdır.

Faşist, nazist ve komünistler Türkiye’de buldukları yandaşlarıyla demokrasiyi çökertmek, soysuzlaştırmak istemiş, bunların yollarını aramışlardır. Gericilik ve terör olaylarını geniş ölçüde desteklemişlerdir (26).

4. Hilafetçiler veya teokratik diktatör taraftarları: Hilafetin ve saltanatın, lâik bir yönetimin kabul edilişi, şeriatçı ve tarikatçı zümreleri ve bu zümrelerin sömürücülerini harekete geçirdi. Dış düşmanların da teşvikleriyle, açık ve gizli teşkilâtlar yoluyla Cumhuriyet ilkesi gözden düşürülmek istendi. 1924 yılında kurulan “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası” yönetmeliğinde (6. maddesinde): “Fırka efkar ve itikâddiniyyeye hürmetkârdır” (yani, parti fikir ve dinî inanışlara saygılıdır) prensibine yer verdiler ve mutaassıp mürteci grupları (27) etraflarında toplayarak onlara ümitlendirdiler. Bu partinin meydana getirdiği ortam içerisinde hilâfetçi, şeriatçı Şeyh Sait ayaklanması ortaya çıktı. 13 Şubat 1925 tarihinde başlayan ayaklanmanın arkasında İngiltere vardı. Doğu Anadolu’da bir Kürdistan Devletinin kurulması İngiltere’nin Ortadoğu’daki menfaatlerinin korunmasında kolaylık sağlayacaktı. Lozan antlaşmasıyla Kürdistan hayali yıkılınca, Doğu Anadolu’daki ayrılıkçı Kürtçülük propagandalarını ve tahriklerini artırdı. Muş ve çevresi ile Diyarbakır’a kadar uzanan bölgede ayaklanmalar çıkartılarak bu bölgenin anavatandan ayrılması planlandı. Ancak açıktan Kürtlük ve Kürtçülük, propagandasından daha ziyade, daha çok etkili olacağı bilinen “dinin elden gittiği” propagandasının uygulanmasına karar verildi. Nakşibendî Tarikatının ileri gelenlerinden Palulu Şeyh Sait, dışta İngiltere’nin, içte şeriatçı, tarikatçı, hilâfetçi gruplar ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın desteğiyle 13 Şubat 1925’te isyan bayrağını açtı. Kısa sürede birçok köy ve aşiret Şeyh Sait’in yanında yer aldı. Şeriat istekleri ve yeşil bayraklara sarılmış Kur’an’larla Şeyh Sait’i kurtarıcı gibi karşılıyorlar ve devlet memurlarını hapsediyorlardı. Kısa sürede güçlenen ve yayılan isyanın bastırılması için sert tedbirler almaya mecbur kalan Başbakan İsmet İnönü, 4 Mart 1925’te “Takrir-i Sükun” kanununu meclisten çıkarttı. “İstiklal Mahkemeleri’ni kurdurttu, kısmî seferberlik ilân etti, isyancıların güney ve doğudan kuşatılması plânlandı. Yapılan başarılı harekâtla 31 Mayıs 1925’te isyan bastırıldı ve 29 Haziran 1925 günü mahkeme kararıyla Şeyh Sait idam edildi (28).

25 Kasım 1925 günü, şapka giymeyi kâfirlik sayan ve hükümetin zorla şapka giydirmekle kalmayıp, “kadınların çarşaflarını açacağı, Kur’an’ı kaldıracağı” yolundaki propagandalarla cahil dindarları istismar eden bir grup Rize, Of ve Giresun’da olaylar çıkardılar (29). Bu olaylarda Nakşibendî Tarikatı mensuplarının rolü olduğu tespit edildi. 1926 yılının Ocak ayında bir pazar günü okunan mevlidden sonra hocalar, Erzurum’da bir yürüyüş yaptılar; bu hareketin “İslâm Teâli Cemiyeti” ile “Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti” nin kurucularının rolleri olduğu anlaşıldı.

27 Kasım 1925 Kahramanmaraş Ulu camisinde aynı caminin imam-hatibi Molla İbrahim’in şapka kanunu aleyhine ağlayarak ve duygusal bir üslupla yaptığı konuşmadan sonra cemaat galeyana geldi. Ellerine aldıkları kırmızı ve yeşil bayraklarla, tekbirler getirerek hükümet binasına yürüdüler, “Hükümeti tanımıyoruz, gâvur vali istemiyoruz, şapka giymeyiz, şapka giyen hükümeti tanımıyoruz” diye sloganlar attılar. 200 kadar tutuklu bulunan tutukevine saldırarak, kapılarını kırdılar, tutukluların kaçmalarını sağladılar. Alay Komutanı Celal Bey isyan görünümündeki yürüyüşü kontrol altına aldı. Ertesi gün (28 Kasım 1925 cumartesi) yürüyüşün elebaşıları olan kişiyi tutukladı. 10 Aralık 1925 tarihinde tutuklanan 45 kişiyi yargılanmak üzere Ankara’ya gönderdi. Yargılama sonucunda yedisinin idamına ve diğerlerine değişik cezalar verilmesine karar verildi (30).

Yayınlarıyla Cumhuriyet ve inkılâplara karşı çıkan İskilipli Âtıf Hoca idam edildi. Yazarlardan Tahir ül-Mevlevî, Ömer Rıza Doğrul, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Emin Yalman, Lütfi Fikri… tutuklandılar (31). Bu arada bazı gazeteler kapatıldı. Cumhuriyet’in korunması için ceza kanununda değişiklikler yapıldı. Nihayet 1930 yılında Derviş Mehmet ve arkadaşlarının çıkarttığı Menemen isyanını (32) 1935 yılında Nakşî Şeyhi Şeyh Halit’in Siirt’te kendisini mehdi ilân etmesi olayı takip etti (33).

Türk Milletinin medenîleşmesi, büyümesi, çağdaşlaşması ve gelişmesinin sembolü olan Cumhuriyetçilik ilkesinin içte ve dışta yıpratılması faaliyetleri devam etmektedir ve edecektir. Her şeyden önce yönetim bakımından Türkiye Cumhuriyeti ile yapı farklılığı bulunanlarla Türkiye topraklarında gözü ve iştihası olanlar güçlü Türk Devletinin ve Cumhuriyetçilik ilkesinin Türkiye’de yerleşmesinin düşmanıdırlar. Türkiye’yi çevreleyen ve Ortadoğu bölgesinde bulunan 20 kadar devlete baktığımız zaman çok az sayıdaki devletlerin çok partili siyasî hayata sahip bulunduğunu görmekteyiz (34). Cumhuriyet ilkesinin yayılması, tanınması, başarılı olması, bu ilkeyi benimseyen yönetimleri rahatsız etmektedir. Bu sebeple bazı dostça münasebetlerimiz ve kültür beraberliklerimiz bulunan devletler bile Cumhuriyetçilik-Lâiklik ilkelerimizden taviz beklediklerini en azından ima etmekte, fırsat buldukları zaman yıpratmaya çalışmaktadırlar. Türkiye’yi ve Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmaya yönelik dış tehlikeler devam etmektedir. Bu tehlikeler Prof. Dr. Fahir Armaoğlu’nun bir kitabında anlattıklarına göre dört ana bölümde toplanır:

1. Yunan emperyalizmi: Yunanlı komşumuz Anadolu’yu içine alan Bizans İmparatorluğu’nun ihyası fikrine dayalı bir yayılmacı politika gütmekte ve topraklarımız üzerinde emeller beslemektedir. Bu sebeple Türkiye’yi yıpratmak için milletlerarası faaliyetlerinin ve propagandalarının yanında Türkiye’ye yönelik yıkıcı ve bölücü faaliyetlere kendi topraklarında kucak açmıştır (35).

2. Milletlerarası komünizm: Milletlerarası komünizm, millî mücadelemizin başından itibarın Anadolu’yu hedef alarak seçmiş; 12 Eylül öncesi terör olaylarında milletlerarası komünizmin desteği açıkça ortaya çıkmıştır (36).

3. Bölücü faaliyetler: “Türk menşe’li oymaklardan ayrı milletler türetmek” için faaliyette bulunan milletlerarası komünizm 1970’ten sonra da Ermeni terörü karşısında yer almamakta direnmiştir. Ermeni terörü Atina-Şam-Moskova üçgeni tarafından idare edilir görünmektedir (37).

4. Bölgedeki mezhep mücadeleleri: İran-Irak savaşı hem siyasî, hem de Ortadoğu’da dinî bölünmeyi tahrik etmiştir. Bunun Türkiye’de de etkileri olmuş, “Türk Milletini de mezhep bakımından ikiye bölmek” tehlikesinin işaretleri belirmiştir. “Türkiye, bir yandan Suudi Arabistan, öte yandan da İran arasındaki mezhep mücadelesinin bir başka sahnesi olma istidadını göstermiştir. Eylül’den önce, İslâmın bu iki büyük (Sünnî - Şiî) mezhebi, Türkiye’yi de bölerek, farkında olmadan, milletlerarası komünizme dolaylı hizmette bulunmuş olmaktaydılar (38).

Bütün bu maddelerin dışında yakın zamanda propagandalarını artıran küreselleşme (globalleşme) akımı da millî birliğimiz ve Atatürk inkılâpları yönünden tehlike arz etmektedir. Küreselleşmenin sözlük anlamı “Dünya milletlerini ekonomi, siyaset ve iletişim bakımlarından birbirine yaklaşmaya ve bir bütün olmaya götürmedir” Ancak konu, bu masum ve kabul edilebilir tarifin sınırları içinde kalmamaktadır. Bazı güçlü devletlerin dayatmasıyla bu tek ve yeni dünya düzeni olarak sunulan küreselleşme millî devletlerdeki bütün dengeleri alt üst etmeye ve millî kimlikleri aşındırmaya (erozyona) yönelik olduğu görülmektedir. Bu akım yurdumuzda çok kültürlülüğün gün yüzüne çıkartılmasını, millî hükümetlerin yetkilerinin azaltılmasını, milliyetçiliğin (ulusalcılığın) bırakılmasını, globalleşmeye ayak bağı olduğu ifade edilen Atatürkçülüğün özellikle Atatürkçü düşüncedeki milliyetçilik ve lâiklik ilkelerinin zayıflatılmasını ve bunlardan vazgeçilmesini istemektedir. Böylece tek kutuplu, millî kültürlerin, millî devletlerin, millî değerlerin yok edildiği ve yeni dünya düzeni diye adlandırdıkları alternatifsiz bir dünya oluşturmak istemektedirler (39). Bu konunun tehlikesine parmak basan Suat İlhan “Küreselleşme kapitalizmi, kapitalizm emperyalizmi destekliyor. Küreselleşme-kapitalizm-emperyalizm döngüsü dünyayı kontrol altına almaya çalışıyor (40)” ifadesini kullanır. Prof. Dr. Bayram Kodaman ise bir makalesinde hem küreselleşmenin amacını hem de küreselleşmecilerden kurtulmanın gereğini “Alternatifsiz bir dünya…, millî kültürlerin, millî kimliklerin, millî değerlerin bozulması, yok olması anlamına gelmektedir. Bütün bu değerler, ekonomi adına, verimlilik adına, özellikle de birkaç devletin nâm-ı hesabına heba edilmemelidir” cümleleriyle anlatır (41).

Bütün bu tehlike ve tehditlerin karşısında toplum olarak Atatürkçü düşünce sistemine ve Atatürk inkılâplarına sahip çıkmamız millî kültürümüzün ayrılmaz parçası haline getirmemiz gerekmektedir. Bir yazarımızın “Her kötülük, her tehdit karşısında Atatürkçülük, tek önlem olarak, hâlâ pırıl pırıl ortaya çıkıyor (42)” cümlesiyle yapılan uyarıya sahip çıkmalıyız. Milletimizi aydınlatmalı, uyarmalı, ancak ümitsizliğe kapılmamalıyız. Zira devletimizin ve Atatürkçü düşüncedeki Cumhuriyetçilik inkılâbının yaşaması konusunda Atatürk’ün olduğu gibi hepimizin ümidi ve güvencesi Türk Milleti, Türk Ordusu ve Türk gençliğidir. O, Türk Gençliğini, Cumhuriyeti sonsuza kadar korumakla, savunmakla görevlendirmiş ve şöyle demiştir:

Gençler!.. Cesaretimizi kuvvetlendiren ve devam ettiren sizsiniz. Siz almakta olduğunuz terbiye ve irfan ile, insanlık meziyetinin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli sembolü olacaksınız…Cumhuriyeti biz kurduk; onu yükseltecek ve devam ettirecek sizsiniz”

 

DİPNOTLAR

1. Genel Kurmay Başkanlığı, Atatürkçülük, İstanbul 1984, I, 43.

2. Atatürkçülük, I, 41; III, 26.

3. Atatürkçülük, I, 43.

4. Atatürkçülük, I, 45.

5. Atatürk, Nutuk, İstanbul 1938, 402; Atatürkçülük, I, 7.

6. Atatürkçülük, I, 43.

7. Atatürkçülük, I, 125, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Ankara 1952, II, 234.

8. Atatürkçülük, I, 487.

9. Atatürkçülük, III, 27-28.

10. Atatürkçülük, III, 28 vd.

11. Atatürkçülük, I, 337, III, 28.

12. Nutuk, 610 vd; Ayrıca bak: Ahmet Mumcu, Tarih Açısından Türk Devriminin Temelleri ve Gelişmesi, İstanbul 1982, 115 vd.

13. Bak: Afetinan, Tarih Boyunca Türk Kadınının Hak ve Görevleri, İstanbul 1975; Tezer Taşkıran Cumhuriyetin 50. Yılında Türk Kadın Hakları, Ankara 1983; Afetinan’ın anılan eserindeki (246-255 sayfalar arası) bibliyografya.

14. Mumcu, 166-168.

15. Afetinan, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Devrimi, Ankara 1977, 128 vd; Komisyon, Atatürk, İstanbul 1970, 189 vd; A.Vehbi Ecer, “Atatürk’ün Kültür Politikasında Akılcı Yön”, E.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, Kayseri 1985, Sayı 2, 139-154; Mumcu, 135 vd.

16. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, 174.

17. Yücel Özkaya, “Milli Mücadele Başlangıcında Basın ve Mustafa Kemal Paşa’nın Basınla İlişkileri”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi (AAMD), Temmuz 1985, Sayı 3, 871-911; Zeki Arıkan, Cumhuriyetin İlânı ve İzmir Basını¸AAMD, Temmuz 1985, Sayı 3, 959-976.

18. Sadi Irmak, “Atatürk’ün Dünyadaki Yankıları”, AAMD, Kasım 1985, Sayı 4, 27-54.

19. Halil İnalcık, “Atatürk ve Atatürk Devrimi Üzerinde Yabancı Tarihçiler”, Türk Kültürü, Kasım 1963, Sayı 13, 50-67; Sadi Irmak, aynı makale; Cemal Enginsoy, “Batı Dünyasında Atatürk”, AAMD, Temmuz 1985, Sayı 3, 831-846; İsmail Soysal, “Atatürk’ün Barış Politikası ve Dünyadaki Etkileri”, AAMD, Kasım 1985, Sayı 4, 111-120.

20. Nutuk, 586.

21. Nutuk, 589 vd.

22. Nutuk, 639 vd.

23. Nutuk, 640.

24. Bak: Hans Behrend, Almanya’da Milliyetçi Sosyalizm, Çev. Burhan Arpad, İstanbul 1965; Giompiare Carocci, Faşizmin Tarihi, Çev. M. Yılmaz, İstanbul 1965.

25. Turan Feyzioğlu, “Atatürkçülük ve Milli Egemenlik”, AAMD, Temmuz 1985, Sayı 3, 741-792; Tayfur Ketenci, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Aşırı Sol, Ankara, ?; Suzan Labin, Komünist Propaganda Taktikleri, Ankara 1972; Aclan Sayılgan, Yeni Kavga-Milli Demokratik Devrim Nedir?, Ankara 1970.

26. Nutuk, 640; Neşet Çağatay, Türkiye’de Gerici Eylemler, Ankara 1972, 26-27; Mumcu, 129-133; Mahmut Goloğlu, Devrimler ve Tepkileri, Ankara 1972.

27. Şerafettin Turan, Türk Devrim Tarihi, Ankara 1995, III, Kitap, 106-125.

28. Neşet Çağatay, Türkiye’de Gerici Eylemler, Ankara 1972, 26-27; Mahmut Goloğlu, Devrimler ve Tepkileri, Ankara 1972; Yaşar Kalafat, Şark Meselesi Işığında Şeyh Sait Olayı, Karakteri, Dönemindeki İç ve Dış Olaylar, Ankara 1992, 182 vd; A. Vehbi Ecer, Zararlı Dinî Faaliyetler ve Amaçları, Kayseri 2004, 10 vd.

29. Tarık Zafer Tunaya, İslamcılık Cereyanı, İstanbul 1962, 178; Çağatay, 29; Turan, I,-3, 292.

30. Ahmet Eyici, “İstiklâl Mahkemelerinde Yargılanan Kahramanmaraşlılar”, Tarih Konferansları, Kahramanmaraş 1995, (Sütçü İmam Üniversitesi Rektörlük Yayını: 12), 5-55; Ecer, 20-23.