Muratağa,Atlılar ve Sandallar’da İsyan

Emete GÖZÜGÜZELLİ CİVAN

Gazetelerde geçen gün Muratağa Atlılar ve Sandallar Şehtlerini yaşatmak için kurulan derneğin duyurusu yer aldı. Dernek Başkanı Ahmet Aşır ilan edildi ve hedefleri açıklandı. Kıbrıs’ta geçmişte Türklere karşı yapılan mezalim ve soykırımları yapan “Rumların değiştiğini, bu olayların geçmişte yapıldığını” defaatlarca dile getiren iktidar yetkilileri ve temsilcileri öyle görünüyor ki böyle bir derneğin içinde bulunduğumuz görüşmeler sürecinde kurulmasından pek hoşnut olmayacaklar. Zira derneğin kuruluş amaçları açık ve net. Başta verilen şehitlerimizin unutulmamasını sağlamak ve  Rumların Türklere yaptıkları zulümları halkımıza yeniden duyurmak. Peki neden böyle bir dernek kuruldu? Neden buna ihtiyaç hissedildi? Bunu iyi ele almak lazım. Yeni yetişen Kıbrıs Türk gençliğine milli bilinç ve tarihinin öğretilmemesi yönünde büyük çaba sarf eden seçilmiş “yetkililer ve öğretmenler” 2004 yılındaki hükümetin tarih kitaplarını değiştirme kararından sonra meydanı boş bulmuş at oynatırlarsa, böyle bir derneğin kurulması pek tabiki kaçınılmaz olacak. Hele hele de kapılar açıldıktan sonra, Rumların kuzeye geçmeleri neticesinde katliama uğrayan ailelerin evlatlarının yaşadıkları travmalar dikkate alındığında, bu oluşumlar bir savunma niteliğinde kendini gösterecektir..

Hatırlarsanız Annan planı döneminde birtakım öğretmenler kendi sınıflarında farklı düşüncelerde olan çocuklarımız üzerine baskılar kurmaktaydı. Hatta, daha ilkokul öğrencilerine “Kıbrıs’ta barış engellenemez” diye nutuklar attırılmaktaydı. Öyle görünüyor ki  o seçilmiş bazı öğretmenler şimdilerde yeniden harekete geçmiş ve Rumlarla ortak açıklamalar yapmak için yeniden kollarını sıvamışlardır. Bu konuları deşeceğiz ama önce yıllarca ihmal edilen bir şehit evladının haykırışını sizlere duyurmak istiyorum. Geçen gün Muratağa, Sandallar ve Atlılar köylerine uğradım. Yanımda ekipler vardı. Çekimler yapacak ve burada olan katliamları Türk televizyonlarından birinde duyurmaya çalışacaktık. Kıbrıs’ta Rumların yaptığı vahşet ve katliamları belki tarih kitaplarında dile getirmekten açıkça sakınabilirler ama bu gerçekleri unutturamayacaklardır! Canlı tanıklar bugün halen yaşamaktadırlar!  Bunu görmezden gelen yetkililerimiz, kayıpların tespiti adı altında çok çirkin iddialar ortaya atarak şehitliklerimizin tekrar açılarak DNA tespitlerinin yapılmasını ortaya atmışlar ve köylülerce çok büyük tepki ile karşılaşmışlardı. Bu mezarlarımızda Rumların da yattığını iddia edecek kadar gözü dönmüş bir düzen bizim utancımızdır.

Köyde iktidar güçlerine karşı öyle bir isyan varki...Bunu nasıl kaleme alırım diye günlerce düşündüm. Oradaki insanların daha bu yılki törenlere hiçbir üst yetkili kişinin katılmadığını bir tek Türk askeri komutanlarımızın şehitlerimizi anma törenlerine iştirak ettiklerini dile getirirlerken dolan gözlerinin acısını hiçkimse anlayamaz.

Köyde, üç şehitliğin de muhtarı olan Abdullah bey ile tesadüfen araç içerisindeyken sohbet etme şansımız oldu. O anlattı biz dinledik. Nefeslerimiz kesildi. Çünkü bunca yıl bu insanlara hiç değer verilmediğini anlamama bir kez daha vesile oldu. Şehit çocukları oldukları halde hiçbir arsa alamadıklarını ifade eden Abdullah bey dört çocuğunun da devlette iş sahibi olamadığını yani işe alınmadığını belirtti. Kendilerinin hiçbir koşulda hiçbir ortamda itibar gösterilmediğini, yılarca sanki de başka milletin insanıymış gibi acılarının görmezden gelinerek siyaset uygulandığını ortaya koyan muhtar, köylünün yıllarca seçtiği ve güven duyduğu tek isim olmuş.  Geçmişte tüm ailesinin yani neslinin katledildiğini gözleri dolarak, yüreği kan ağlayarak anlatan Abdullah bey bugün kendi neslinden bir tek eşi ve çocukları olduğunu dile getirirken iktidar güçlerinin gereken ilgi ve alakayı göstermemesinden ötürü isyan etti. Bu isyanı sadece kendi ailesine yapılan haksızlıktan ötürü değildi. İsyanı tüm şehit ailelerine karşı yapılan iki yüzlülükten ötürüydü.

Abdullah bey çok haklıydı. Yıllarca ihmal edilen ve küstürülen çok insan oldu bu topraklarda. Şehit çocukları veya güneyden göç edip de hakkını alamayan birçok soydaşımız, haksızlıklara uğradı...Kimi malının karşılığını alamadı, kimi işe giremedi. Kimi de terfisi yendi. Gençlere ise hiç değer verilmedi. Tıpkı şuan olduğu gibi...

Çok dışarı gitmeden sizlere birkaç örnek vereyim. Nice vatanı için koşan gençler ve aileleri körçar edildi, bu iktidarla daha bir talan edildi. Örneğin  ne benim ailemden, ne de yakın ailemizden devlet işine herhangi biri alınmış değil. Teyzemin kızı isyanlarda! Minareliköy’de evinin önündeki asfaltı yapmayan Değirmenlik Belediyesi’ne başka bir insan isyanda! Esnaf bağırıyor, dükkanlar iflas ediyor, birçok çekler geri dönüyor! Zam üstüne zam.vergi üstüne vergi!  Bu halk ne de olsa sesini çıkarmaz! Halkı sadece sömürmek için bir düzen kurmuşlar gibi...İnsanlar nasıl geçiniyor, ne durumda merak eden yok! Siyasiler iç çekişmeler peşinde, kim kimin önünü keser onun kavgasında! “Biz” Millet bilincinden “Ben” millet bilincine büründük. Gemisini kurtaran kaptan! Okullarda ise eğitim iflas etmiş durumda. Gençlerin ne öğretmenlerine ne ailelerine saygı ve disiplini kalmamış! Parası olan özel okullara koşuyor! Parası olmayan AB ve Rum bursları ile bağrımızdan koparılıp değerlerine karşı büyütülüyor! Ama bunlar kimin umrunda? Topraklarımız Rumlara iade ediliyor, Rumlar tazmin ediliyor, ama bunu köylere inip de anlatacak siyasi yok! Neden? Çünkü başındakiler buna göz yummayı tercih ediyor! AKP ile ters düşmemek herşeyden önemli. Zira AKP ile ters düşmek iktidar olmanın önünde engel! Bu nasıl milletimizi düşünmektir? Daha sayalım mı?

Muratağa,Atlılar ve Sandallar’da İsyan(II)

Bütün insanlarımız Hepsi de aileleri de yıllarca bu dava peşinde koşan insanların peşinde söylemleri için koştular. Millete efendilik yapmaları için koşmadılar. Millete hizmet etmeleri için koştular. Şimdi birbirleri ile kedi köpek gibi koltuk kavgası yapmaları için değil!  Ancak giden de gelen de hep ayni. İşte üç şehitler muhtarının haykırışı bunaydı. Onun gibi daha birçok isim böyle.   O nedenle bizler bugün kişiler için değil dava için yani egemenliğimiz için mücadele veriyoruz diyorlar! Kişilerin menfaatleri uğruna, bu değerlerimizi şimdiki iktidarların tamamı ile görmezden gelmelerine isyan ediyorlar! Gelen gideni aratmadı diyorlar!  O nedenledir ki birçok insan küsmüştür. O nedenledir ki birçok insan politikacılara güvensizdir.

Toplumda yalaka olmayıp da işini bilmeyenler maalesef eziliyor, birçok şehit çocuğu güneye gidip işçilik yapar duruma düşürüldü. Bırakınız bizi, ailesinin gözü önünde katledilen atalarımızın çocukları bugün çeşitli travmaların kurbanı olduğu için halen kendi özel dünyalarında birçok sorunla baş ediyorlar. Ve dönüp soruyorlar, bizim atalarımız kimin için şehit oldu? Şehit çocuklarını da bir kenara bırakalım,birçok soydaşımız bugün ayni çilelerle boğuşmaya devam ediyor. Biz kendi içimizde bu sorunlarla boğuşurken kalkıp da birilerinin Kıbrıs meselesini Rum tezleri ile örtüşen bir şekilde dillendirmeye çalışması ve geçmişi görmezden gelmeye çalışması hiç de kabul edilecek bir durum değil.

İşte bugün milli ve manevi değerlerimize sahip çıkılmayan bir ortamda milli mücadelesini yürütmek için bir araya gelen şehit yakınları halen atalarının yaptığı gibi vatan topraklarını savunmak, dün değişmeyen Rumun iç yüzünü yeniden halkımıza, gençlerimize göstermek için bir araya gelmişler. Çıkar menfaat beklemeden! Onları yürekten tebrik ederim. Bu atılım esasen Kıbrıs Türkünün özüdür! Sesidir!  Rum taleplerine asla boyun eğmeyeceğinin göstergesidir! Bilmem farkındamısınız ama Kıbrıs’ta yeni bir direniş  dalgalanması başladı.. Hak yerini bulur, su çukurunu. Hain haine yardım eder, kalleş kalleşe...Bunun içindir ki bugün bu durumlarla halen boğuşur durumdayız. Ne diyelim; Gün ola harman ola!

 

11 Eylül 2008

12:45

 

 

 

Sakat Keçi Yüksek Dağ’a Tırmanacam Derse!

Emete GÖZÜGÜZELLİ

ayse@aysekocaturk.com

 

Son günlerde Kıbrıs’taki gündem; Talat ve Hristofyas’ın 1 Temmuz’da vardıkları sözlü mütabakatta ki  “Tek egemenlik ve tek vatandaşlık” hususunda ortaya çıkan tehlikenin boyutlarının tartışmalarından oluşmaktadır. Nedense 1 Temmuz tarihinde gerçekleşen ve Kıbrıs Türkünün geleceğini ilgilendiren bu tarihi olayın sonuçlarında yaratılan tablo, Türkiye’deki Ergenekon operasyonu kapsamında alınan yeni gözaltılarla denk düşmesinden ötürü bir anda Türk kamuoyunun gündemden düşürülmesine imkan yaratmıştır. Ne üzücüdür ki Türk kamoyunun medyası Talat ve Hristofyas arasında varılan tek egemenlik ve vatandaşlık konusundaki uzalşısını sade başlıklarla geçiştirmiştir.

1 Temmuz 08 Anlaşmasına itiraz eden KKTC’deki bazı siyasi partiler, sivil toplum örgütleri alabildiğince çırpınarak bu konuya itirazlarını gerçekleştirirken,Anavatan Türkiye Cumhuriyeti’ndeki Türk Hükümetinin hiçbir şekilde konuya ses çıkartmaması ve sessiz oyunu sergiler pozisyonda olması öyle gösteriyor ki AKP hükümeti de tek egemenlik ve tek vatandaşlık konusunda Talat’ı desteklediği anlaşılmaktadır.

Kısa bir süre önce Türkiye’deki CHP,DSP gibi partilerin varılan mutabakatla ilgili itirazlarının Yavruvatan’dan işitilmesi de  Anavatandaki Türk kamuoyunun KKTC Devletinin tasviyesini öngörmediğini  bir kez daha ortaya koymuştur. Hal böyleyken  adada bir “işgal” sorunu varmış gibi “Türk işgaline karşı mücadele vereceğiz” şeklindeki  Rum yönetimi liderliğinin politik çizgisi, dünya kamuoyuna karşı sürdürdüğü yayagarası neticesinde Kıbrıs Türklerine dayatılan uzlaşı önerileri tamamı ile Rum önerileri ile örtüştüğü anlaşılmaktadır. Rum siyasi liderliğinin tüm yaklaşımları gerek iktidar partileri,gerekse muhalefet kesimlerince desteklenmesi de halen Kıbrıs anlaşmazlığının Rumlar tarafından nasıl algılandığının da göstergesidir.

1960 “Ortaklık Cumhuriyeti” kurulduğunda Kıbrıs Türkü bu oluşturulan “Devletin” eşit egemen tarafıydı. Antlaşmalara imza koyan Makarios her ne kadar bu “Cumhuriyet”in kurulmasına karşı çıksa da, istemeyerek bu anlaşmalara imza koyduğu bilinen bir gerçektir. Makarios bu tatminsizliği de ileride  değiştirebileceği kanısındaydı. Bunun içindir ki 30 Kasım 1963’te 13 maddelik değşiklik önerisini sundu. Bu 13 madde Kıbrıs Türk tarafının kurulan “Ortaklık Cumhuriyeti”ndeki eşit egemenliğini ortadan kaldırmaktaydı. Hristofyas’ın adadaki Türk askeri varlığı, Anavatan’ın garantörlüğü, 1974’ten sonra adaya gelen Türk göçmenlerin pozisyonları, egemenlik, vatandaşlık hususlarında yıllardan beri ileri sürdüğü tezleri bugün AB ve diğer emperyalist güçler tarafından da açıkça desteklenmektedir. Bunun içindir ki bugün  ortaya atılan federal çözüm modelinde  tek egemenlik ve tek vatandaşlık tezi desteklenmektedir. Özellikle de bu durumun KKTC Cumhurbaşkanı tarafından kabul görmesi oldukça üzücüdür.

O halde iki ayrı halkın yaşadığı Kıbrısta tek egemenlik konusu ne demektir? Bunu anlamak lazımdır. Rum hükümet sözcüsü Stefano’nun ve eski başsavcı Markides’in “Hristofyas bugüne kadar hiçbir Türk liderin kabul etmediği tek egemenliğin Talat’a kabul ettirdi” şeklindeki açıklamaları, Talat’ın yapmış olduğu çok büyük bir hatayı da gün ışığına yeniden çıkartmış oldu. Talat’ın, 8 Temmuz 2006 mutabakatı dahil, bugüne kadar gerçekleştirdiği Rumlarla olan anlaşmalarda (23 Mayıs, 1 Temmuz gibi) sergilediği tavizkar tutum, bilerek yada bilmeyerek Kıbrıs Türkünü Rum egemenliğine sokacak niteliktedir. Bu lider konumunda olan bir kişinin böylesine ciddi hatalarda bulunması iyi niyeti sergilememektedir.

Özellikle de, 23 Mayıs antlaşması “Tek egemenlik, tek vatandaşlık ve AB üzerine kurulduğu ilkelere dayanma gerekliliği” düşüncesinde olan bir anlaşmaydı. Daha sonra   5 Haziran’da İngiltere ve Güney Kıbrıs Rum yönetimi arasında imzalanan memorandumda öngörülen “Bakir doğum ve yeni bir Ortaklık Devleti olamayacağı,Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devam edeceği, Kıbrıs Cumhuriyeti anayasasının değiştirilerek federal bir içeriğe kavuşturulacağı, AB antlaşmasının da bunu öngördüğü” belirtilmişti.

Hristofyas’ın Temmuz ayında yaptığı açıklamalarında ise “Tek egemenlik ve tek vatandaşlık” konusunda Talat’la anlaştıklarını vurgularken, kurulacak olan federasyonun, iki toplumu, iki kesimli, iki eyalet şeklinde olacağını, ilaveten, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin mevcut olduğunu ve iki toplumun ürünü olduğunu” belirtmişti. Burada Hiristofyas yıllardan beri Güney Kıbrıs Rum yönetiminin ulaşmaya çalıştığı “Birleşik Kıbrıs” mücadelesinin hangi anlama geldiğini de ortaya koymaktadır.

Öyle görünüyorki Rumlar, Kıbrıs Türklerini Rum yönetimi altında “eyalet” bir toplum olarak barındırmak ve egemenliklerini adadan kaldırmak peşindedirler. Hedef,Rumların Kıbrıs Türklerini yasa dışı olan “Kıbrıs Cumhuriyeti”ne yeniden nasıl katabilecekleri hususudur. Bunu da eşit statüde eşit egemenlik temelinde yürüteceklerinden bahsetmektedirler. Bu ne demektir onu iyi anlamak lazımdır. Rumlar 1960 Ortaklık Cumhuriyeti anaysasına yeni bir düzenleme getirerek, Kıbrıs Türklerinden ve rumlardan oluşacak iki eyaletli bir sistem kurmayı, bu düzende “Kıbrıs Türklerinin kendilerini kuzeydeki parça devletçiklerinde, belirli alanlarda idare etmelerini, ancak ana yetkinin tek egemenlik hakkı olacak olan Rum Merkezi Devleti’nin egemenliğinde olmasını” istedikleri ortaya çıkmaktadır. 8 Temmuz 2008 tarihinde GKRY lideri Hristofyas’ın açıklamaları da buna dayanmaktadır.

Bu gelişmeler yaşanırken özellikle de Amerika ve AB yetkililerinin 1 Temmuz antlaşması temelinde öngörülen “Tek vatandaşlık ve tek egemenlik ve bölünmemiş bir ülke yaratılması” yönündeki çalışmalara müthiş bir destek verdikleri görülmüştür. Kısa bir zaman önce Amerika’nın Avrupa ve Avrasya’dan sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Daniel Fred’in Kıbrıs’a gelerek temaslarda bulunması ve gelişen süreci destekleyen açıklamalarda bulunması bu desteğe ufak bir örnektir. Güney Kıbrıs’a göre çözümün anahtarı Ankara’nın elinde olduğu defalarca kez açıklanmıştır. Bu söylem ile Rumlar ne demek istemektedirler?Rumlar, Türk hükümetinin AB üyesi olan Güney Kıbrıs Rum yönetimini tanımasını, KKTCdeki Türklerin (yani yerleşiklerin) geri gönderilmesini ve Türk askerinin adadan tahliyesini istemektedirler. Bu taleplerinin de yerine gelmesi için Eylül ayında başlatılmak istenen özlü görüşmelerde Rumların istediği şekilde “Birleşik Kıbrıs” yaratılması için Türk hükümetinden destek beklenmektedir.

Sakat Keçi Yüksek Dağ’a Tırmanacam Derse!(II)

Türk hükümetinin iktidara geldiğinden beri “çözümsüzlük çözüm değildir” diyerek Kıbrıs konusunda verdiği tavizler saymakla bitmez. Mülkiyet konusu gibi hassas bir konuda kendi topraklarımızın Rumlara geri iadesi takası ve tazmin edilmesini  kabul gören Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi sonuçlarından olan Loizudu kararını kabul etmeleri ve hiçbir şekilde Kıbrıs Türklerinin güneyde bıraktıkları toprak,mülkiyet,kültürel mirasına sahip çıkan bir siyaset izlememeleri esasen AKP’nin kimin siyasetine hizmet ettiğinin de apaçık bir göstergesidir. Gerçekte, Loizidu, Arestis davaları AİHM’de iç hukuk yolu tüketilmeden kabul edilmiştir. KKTCde kurulan Mal Tazmin Komisyonu sanki de AİHM’in alt kuruluşuymuş gibi yansıtılarak tamamıyla Rumlara hizmet eder işlerlikte olması ve mevcut yönetimimizin buna destek vermesi oldukça düşündürücüdür. Çünkü ortaya çıkan tabloda hiöbir şekilde Kıbrıs Türk hakları savunulmamakta, bilakis Rumlar memnun edilmek istenmektedir.

Nitekim, açıkça anlaşılacağı üzere mevcut durumda Kıbrıslı Türklerinin mülkiyet ve tazminat haklarının gözardı edildiğidir. Mülkiyet konusundaki global takas ve tazmin yönteminin rafa kaldırıldığı, rumların savundukları geri dönüş ve eski evlerine yerleşme tezlerinin uygulamaya geçilmesidir. Bu yolla da iki kesimliliğin ortadan kalkacağı ve adanın üniter bir yapıya doğru gideceğidir.

Özellikle de AİHM’de görülen Tymvios davası, takas kapsamında Kıbrıslı Rumlara maddi ve manevi olarak mülkleri için tazminat ödenmesini öngördüğü gerçeği dikkate alındığında, acaba Kıbrıs Türklerinin gasp edilen, istimlak edilen mülkleri için hiçbir girişimde bulunmayan bir iktidarın ne kadar ahlaki ve adil davrandığı konusunu doğurmaktadır. Bunun içindir ki derhal AİHM’e mülkiyet, kayıplar, tarihi miraslarımızın tahrip edilişi ile ilgili dava açılması gerekmektedir.

Hal böyleyken, 1963-74 yılları arasında defalarca kez evinden barkından göçmen duruma getirilerek adanın %11 lik bir alanına hapsedilen, toplu katliam ve soykırımlarla ortadan kaldırılmak istenen Kıbrıs Türkünün hakkını kim savunacak? Keza,  Güney’de bırakılan binlerce dönüm arazimiz,mülkümüz ve kültürel tarihi yerlerimizin, ayni şekilde tahrip edilen mezarlıklarımızın, şehitliklerimizin, camilerimizin hesabını kimin soracakğı da ayrı bir merak konusudur.  İlle de birleşik Kıbrıs diyerek gözü kapalı bir şekilde Rum taleplerini yerine getiren bir iktidarın apaçık bir şekilde Rum siyasi çizgisine hizmet ettiği gerçeği gerçekleştirilen son mutabakatlarca da açık bir şekilde belirgin hal almıştır. Bunun da en büyük suçlusu Anavatan’daki Türk Hükümeti’nin Kıbrıs’ı yeniden birleştirmek için KKTC’nin tasfiyesini dolaylı olarak kabul etmesinden kaynaklanmakta ve KKTC ikidarına sıvazlamalarda bulunmasından ötürüdür.

Efendiler, AB yolunda KKTC Devleti pazarlık konusu yapılamaz. Var olan Devletimizi  pazarlık etmek isteyen her kim ya da taraf olursa olsun bilinsinki Devleti’nin yaşatılması için and içen neferlerin de amansız düşmanları olacaklardır.  Kıbrıs Türkü ne geçmişte ne de bugün Rum’a ve batı dünyasına uşak olmayı kabul etmemiştir,bundan sonra da etmeyecektir. Buna imkan kılmak isteyen içteki unsurlara da asla müsaade etmeyecektir.

Varılması hedeflenen “eyalet” temelindeki çözüm sisteminde Kıbrıs Türk tarafı Rum yönetimi altında merkezi yönetime ait olan  bazı hak ve yetkilerin kendisine yani yerel yönetimine verilerek kendini idare etmesi istenmektedir. Buna federal çözüm demektedirler. Tarihten kısa bir örnek vermek gerekirse, eyaletler zaman içinde yokolabilirler veya başka uluslar tarafından ele geçirilebilirler. Örneğin Amerika geçmişte Rus Çarlığı’ndan Alaska eyaletini almıştır. Bir başka örnek de Almanya Federal Devleti tamamıyla Alman ırkından oluşmaktaydı.  Şuan güneydeki Kıbrıs Cumhuriyeti olarak bilinen güney Kıbrıs Rum yönetimi de federal bir anayasanın sonucunda kurulmuştur(ama işlemedi) ve şuan tek egemen gücü Rumların elindedir. Almanya modeli birleşik Kıbrıs’ı savunanlar adada tek millet yaşamadığının bilincide değillerdir. Bu modelin işlerlik kazanması içindir ki tek vatandaşlık dedikleri “Kıbrıslılık” kimliği ülkemizde yaratılmak istenmekte ve okullarımızda bu yönde eğitim sistemi uygulaması hayata geçirilmiştir. Bundan da açıkça anlaşılacağı üzere, adada 1989 yılından sonra adım adım “Kıbrıslı milleti” yaratılması yönünde Kıbrıs Türklerine uygulanan psikolojik harp eksenindeki operasyonlardaki iki toplumlu etkinlikler ve medyanın buna destek veren rolü, şuan önümüze sunulan eyalet sisteminin kabul görmesi için planlanan bir projenin parçası değilmidir?  Ayni zamanda son BMGK raporlarına da geçirilen “Kıbrıslı” tanımlaması veya Amerika’nın, İngiltere’nin harcadıkları milyonlarca dolarların iki toplumlu etkinlikler temelinde gençlerimize, kadınlarımıza yeni bir “ırk ve kültür” yaratma projeleri bu planın bir parçası değilmidir? Veya GKRY’nin Kıbrıs Türklerine verdiği kimliklerde “Kıbrıslı” tanımlaması yapılarak Türklük kimliklerinin göz ardı edilmesine neden sessiz kalınmaktadır? Bu ve buna benzer birçok uygulamanın Kıbrıs Tüklerinin Devletlerinden, kimliklerinden, egemenliklerinden, kültür ve hatta dinlerinden yoksunlaştırılması için milyonlarca dolarlar ülkemizde STÖ’lere aktarılmıyor mu? Bu paraların göstermelik adı rüşvet değil de barış için katkı fonları adı altında gerçekleşmiyor mu? O halde tüm bunlar kime hizmeti öngörmektedir?

Ne diyelim sakat keçi yüksek dağa çıkacam diyerek yola çıkarsa yarı yolda kalmaz mı? Kurt'a yem olmaz mı? İşte birleşik Kıbrıs’ın sevdalıları beyinciklerindeki bu hayallerinin asla mümkün olamayacağını anlamayarak ille de birleşik Kıbrıs diyerek yola çıkmaya heves ederlerse, işte o zaman el mi yaman bey mi yaman anlayacaklardır...Çünkü KKTC Devleti ortadan kaldırılmak için kurulmamıştır! Anlayana sivrisinek saz anlamayana davul zurna az...

 

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Domuzlar Çirkefsiz Yaşayamaz! (I)

 

Emete GÖZÜGÜZELLİ

(Ayşe KOCATÜRK)

 

Hakikaten de öyledir; domuzlar çirkef olmazsa yaşayamazlar. İlle de o çirkef içinde cirilenecekler, dışkılarının üstünde yatacaklar, oynayacaklar... Pislik içinde olmazlar ise rahat edemez bu hayvanlar! Biliyorsunuz ki güney komşumuzda Rumlar pek düşkündürler Domuzcuk beslemeye ve dönüp de o domuzu yemeye... Sorsanız domuz eti nasıl? Gelecek cevap “şeker gibi”dir.. Öyle ya KKTC’de nerede ise bir domuz çiftliği kurmadığımız kaldı. Artık restoranlarımızda bile domuz eti diğer menüler arasına girdi bile...Ne de olsa işimiz gücümüz Rum “kardeşlerimizi” memnun etmek(!).

 

Hazır konumuz domuz eti ve ona düşkün olan Rumlardan açılmışken, Rumları kardeş olarak gören iktidar güçlerine de değinmeden duramayacağım. Bazı milletvekillerimiz ne yapmakta? Avrupa Birliği denilen emperyalist  sömürü düzenini büyük bir “diyar” olarak tanımlama çabasında. Tabi sadece bunlar değil elbet!

 

Bazı “aydın ve siyasetçiler” de devamla “AB” adını kullanarak “demokrasi, refah, adalet” gibi terimleri dillerine dolamışlar güneyin de AB kervanında olmasından ötürü(!) onların “eğitim, sağlık, sistem, çevre” konularında bizlerden “üstün” olduklarını gösterme gayretinde harıl harıl çalışıyorlar.  Bu kesimcikler öyle bir çalışıyorlar ki Kıbrıs Türkünün kendi Devletini benimsemesinin karşısında durarak bu durumun “kötü” sonuçlar doğuracağını, Kıbrıs Türkünün “asimile olup yok olacağını” iddia edecek kadar gözleri bürünmüş bir şekilde insanlarımıza bir  “korku” vermeyi kendilerine misyon belirlemişler! Şüphesiz ki bu misyonları bağlantıda oldukları batılı müttefikleri tarafından yazılmış onlar da senaryonun oyuncuları olarak görevlerini yerine getirmekte oldukları gözlemlenmektedir.

 

Bir tarafta AB telalığı yapan iktidar güçleri ve örgütleri ülkemizde gerçekleştirdikleri zam furyası ile yarattıkları dengesizliği görmezden gelerek, bir şekilde insanlarımızın ülkemizdeki hayat pahalılığından ötürü kendilerini Rum tarafına atıp alış veriş yapmalarına çanak tutuyorlar! Ne de olsa bunun önlemini almayı düşünen bir iktidar zihniyeti yok! Hal böyle olunca güneye kaydırılmak istenen ekonomimizin önüne geçilemiyor. Bilakis vatandaşlarımıza her alanda vergi zam furyası dayatılıyor, insanlarımızın boğazından nice ekmek kesilip Rumlara tazminat veriliyor! Peki buna itiraz eden var mı? İtiraz eden kesimler var tabi ama bir iktidar yok!

 

Semliye Camii’de Cenaze namazı kılmak “HARAM”mı? !

 

Bazı siyasi partiler ki bunların başında TDP geliyor, eline bir davul almış çala çala gürültü çıkarıyor ve haykırıyor; Neymiş efendim ülkemizde camiler inşa ediliyormuş! Acaba TDP’liler ezan sesini duymayan ne kadar köyümüz vardı haberdarlar mı? Rum kardeşleri ülkemizdeki kiliseleri izinsiz inşa ederlerken onlara ses yok ama bu adada Türklük mührünün en önemli göstergelerinden biri olan dini değerlerimizin göstergesi olan cami inşaatları için yaygaralar çıkarıyorlar!

 

Öte yandan, Ülkemizde misyonerlik faaliyetlerini tam hızla yürütülmesine ses çıkarmayan “şahsiyetler”, elbette KKTC’de cenaze arabalarının Rumlar ve batılılar gibi “siyah” renge dönüştürülmesine de ses çıkarmayı tercih etmezler! Ama cami inşa edilecek olursa en büyük yaygarayı koparırlar! Bilmem farkında mısınız ama tarihte birçok şehit cenazelerinin kalktığı, Lefkoşa’daki ölülerimiz için cenaze namazı  kılınan tarihi Semliye Camisi artık turistik ziyaret mekanı... Bir de buraya turist gezdiren  bazı rehberler bu tarihi kutsal mekanın geçmişteki “katedral” kimliğini öne çıkararak anlatımlarda bulunmaları doğrusu kime hizmet ettirildiğini sormama mani olamayacaktır! Tüm bunların yanında Karpaz’da kullanılmayan kiliselerin gelen Rumlar tarafından tadil edilerek içlerinin resim, oturak yerleri ve mumlar  ile doldurulmalarına ses çıkaran siyasi irademiz de yok! Ama gel görün ki güneyde kapalı atıl olan camilerimiz üzerine vurulu kilitleri açarak orayı ibadet haline getirmeye çalışacak bir girişimimiz olsun, Rumların gösterecekleri tepkiyi görmesi için hodri meydan diyorum!

 

Bir de Anavatan aleyhtarı siyasi çizgileri ile zavallı siyasi kimlik sahibi olan kişiler ve örgütler “Ankara elini eteğini üzerimizden çeksin” diyorlar! Nedense bu misyonu kendine üstlenenler de kendi lakaplarını biçmişler ve “biz barış mücadelesi veriyoruz” diyorlar! E hal böyle olunca  Rumlar ile ayni dili kullanmaktan geri durmuyorlar. Ne de olsa onlara batılı “müttefiklerinden” gelen fonların özünde yatan siyasi ders öğretileri böyle olsa gerek! Neyse biz yine de atalarımızın ünlü sözü ile onlara gönderme yapalım;  “Efendiler, cami duvarına işenmez!”...

 

Milli Varoluş Konseyi’nden rahatsızlık!

 

Öyle görünüyor ki Milli Varouş Konseyi’nin kurulması adadaki AB çıkarlarına hizmet ederek onların kültür ve propagandalarını savunarak topluma zehirli iğnelerini enjekte etmek isteyenlerin pek de işine gelmedi. Tabi bu durum emperyalistlerin vatanımızdaki seçme “gözbebeklerinin” ortaya attıkları “çözüm” sloganı ve propagandalarına ters düşen herkesin kuracağı oluşumlar için geçerli. Bu aydın geçinen köşe yazarları ne diyorlar; Milli Varoluş Konseyi, Kıbrıs Türk Platformu, Ulusal Halk Hareketi, Ulusal Direniş Konseyi gibi oluşumlar “çözüm karşıtı oluşumlar” imiş! Ama AB’nin verdiği rüşşşşvettttt “pardon” onların deyimi ile “yardım fonları” kapsamında gerçekleştirilen “Kıbrıslılık kimliği” çalışmaları “hak”imiş! Ha bir de hak olan tanımlama şu; şayet bireysel yada sivil toplum örgütü veya parti olarak “birleşik Kıbrıs, Anavatan ve  Türk askeri aleyhtarı” tutum, demeç ve eylemler için organizasyon düşünülüyorsa yolunuz “hak” yolu! O zaman dünya ile ayni dili konuşuyormuşsunuz! Ne de olsa,  Batılı ve Rum “dostlarınız” sizin “Arkanızda”!

 

Bu beyinciklere sahip olanlar Kıbrıs Türkünün kendi öz tarihinde yaşananları bilmesine gerek olmadığına inanarak geçmişi; “geride kalanlar” olarak nitelendirmeye devam ederek halen “çözüm” naraları atıyorlar ve AB’ni Kıbrıs Türkünün yanında gibi göstermeye çalışıyorlar! Dünyanın “küreselleşme” adı altında bütünleştiğini iddia edecek kadar da ileri gidiyorlar!. Öyle ya AB “adaletlerin, zenginliklerin, refahın diyarı” imiş! Bunun için de halen utanmadan Annan planına “evet” diyen Kıbrıs Türklerine hiçbir hak vermeyen AB’ni ve birleşik Kıbrıs propagandalarını sürdürmekten geri durmuyorlar! Ne de olsa onlar için söz vermek, umut pompalamak kolay!

 

Milli Varoluş Konseyi’nden rahatsızlık!(II)

 

Bugün,  Kıbrıs Türkünü “AB diyarına” ulaştırmak için şartlar konuluyor! Buradaki sözcüler de bunun seslendirmesini yapıyorlar! Kıbrıs Türkünden istenilen nedir? Önce “Kıbrıs Cumhuriyeti”ni kendi yasal idaresi olarak görmesi, KKTC’den vazgeçmesi, bunun için de okullarda tarih kitaplarını değiştirerek birleşik Kıbrıs’a yeni neslin hazırlaması! Yani ENOSİS’İn yeni adı OZMOSİS! Peki ne oldu? iktidar  önce Tarih kitaplarını değiştirtti, ekonomi, eğitim, sağlık alanında tedbirler almayarak  güneye kaydırılması aşamasına sektörümüzü getirdi!  Öte yandan da Ana Vatan ile olan bağlarının göz ardı edilerek, Kıbrıs Türklerinin öz Türk kimlikleri bilincinin yok edilmesi ve halkımızın kendisini Kıbrıs adasının “yerli kabileleri” gibi görerek “Kıbrıslılığı” benimsemesi istendi(!)...Buna çanak tutanlar da o ünlü “barış” naracılığını yapan parti ve örgütler oldu! Onlara biz milliyetçiler şu dizeler ile ses vermek istiyoruz; Kıbrıs’ın dağlarında kol gezer Mücahitler, Kurtuluş savaşında türkü söyler Kahramanlar! Türkün tarihinde boyun eğmek yoktur, bundan sonra da olmayacaktır!  Toprak bizim, deniz bizim, güneş bizim, gök bizim, insan bizim, emek bizim, hak bizim! Bugün ister Milli Varoluş Konseyi ister başka bir Kırmızı çizgisi KKTC olan oluşumlar olsun, hiç de küçümsenmemelidir! Zira geçmişten gelen şanlı bir mücadelenin kahramanlarını barındırdığı Kıbrıs adasında Türklerin asla Rumun emellerine çanak tutanlara müsaade etmeyeceğini bilmeleri gerekmektedir.  Enosis sosiscileri unutmasınlar ki tarihlere şeref salan gök bizimdir! Ne AB ne ABD ne Rum ne Yunan ne de Emperyalizim sömürüsüne boyun eğmeyeceğiz! Uşak hiç olmayacağız!  Kıbrıs bizim canımız, namusumuz! Bayrağımız kanımız! Yaşasak da ölsek de KKTC bizim vatanımız!  Onu ilelebet yaşatmak da ANDIMIZ’dır!

 

Özlü Görüşmeler Başlamasını İple Çekenler!

 

Şimdi yeni bir görüşmeler süreci baş gösterecek. KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat inişli çıkışlı söylemleri ile bir nala bir mıha siyasetini iyi benimsemiş. Hristofyas ne diyor? Kıbrıs konusunda müspet gelişmeler sağlanmazsa, görüşmeler başlamaz! Nedir bu müspet gelişmeler? Türkiye Cumhuriyeti’nin “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak Rumları tanıması, adadan Türk askerinin sayısının azaltılması öncelikli konular arasında. Ama bunu arkasında daha pek çok talepler var. peki  Talat ne diyor? Özlü görüşmeler başlaması halinde umutluyum! Ne de olsa dış güçler 2009 Mart ayında bir referandum tasarladıkları dikkate alındığında, ilerleyen sürecin oldukça hayati geçeceğini gözler önüne seriyor! Ayni zamanda Talat’ın Hristofyas’ın açık açık ifade ettiği müspet gelişmelere rağmen umutlu olması da oldukça düşündürücü değimlidir?

 

Bilindiği üzere içerisinde bulunduğumuz bu süreç AB ve dış unsurlar için son süreçtir! Şayet hedefledikleri birleşik Kıbrıs’ı bu iktidar döneminde sağlayamazlar ise artık birleşik Kıbrıs tamamen bir hayal olacak ve ada TAKSİM’e gidecektir! Yani KKTC Tanınacaktır! İşte bu noktada tüm Kıbrıs Türkünün yıllarca KKTC’ye dört bir elle sarılmasının meyvesi alınmış olacaktır! Bu sonucu almamamız için dış unsurların dört bir koldan saldırıya geçecekleri aşikardır. Bu sinsi tezgahlarını ilerleyen süreçte kaleme alacağım.

 

 

KTOEÖS raydan çıktı!

 

Bir diğer önemli konu olan KTOEÖS’ün pozisyonudur! Her sınav zamanı sendikacı öğretmenlerin tertip ettikleri grevler hem öğrencilerimiz hem de velileri için bir ızdırap haline gelmektedir! Her ne kadar, öğrencilerimiz perişan bir vaziyette öğretmenlerinin grevlerinin sona ermesini ve sınav zamanı öncesinde bir şeyler öğrenme peşinde öğretmenlerini  bekliyorlar ise de , bu grevleri gerçekleştiren bazı öğretmenler için öğrencilerin yaşadıkları bu stresli ortam pek de önemli olmadığı görülmektedir. Zira onların çocuklarının Devlet okullarında düzenledikleri grevler ile  perişan olma durumları yok. Hepsinin de hemen hemen evlatları özel kolejlerde eğitimde! Geride kalan memur ve işçi çocuklarının Devlet okullarındaki çileli  vaziyetleri kimin umurunda değil mi? Hele hele de Rum tarafındaki özel kolejler 2’den 6’ya yükselerek Kıbrıs Türk öğrencilerimiz güneye eğitime mecbur bırakılmaları da birlerinin pek umurunda değil!  Sendikacılık adı altında kendi öğretmenlik misyonundan uzaklaşarak işi siyasete dökenlerin diğer öğretmenlerimizi toplum önünde karalamaya hiç hakları yoktur! Ne diyelim bindikleri trenin sonunda acaba neler olacak...Emperyalist dostlarına pek güvenmeseler yerinde olacaktır...

 

 

14 May. 08

16:59


Emete GÖZÜGÜZELLİ
www.aysekocaturk.com
2. Bölüm www.olumluyol.com daki yazarımızın köşesinde


Live.com'u deneyin - hızlı ve kişiselleştirilmiş giriş sayfanızla istediğiniz her şey tek bir yerde. tek bir yerde.

EMETE GÖZÜGÜZELLİ

 

((    Şuanda Kıbrıs Türk Gençliği Çözüm Hareketi Derneği’nin kurucu Başkanlığını, Kıbrıs Türk Soykırım Eylem Komitesi Genel Sekreterliğini ve Kıbrıs Türk Platformunun Kurucu üyeliğini sürdürmekte olan Gözügüzelli’nin 2004 ve 2006 yılları arasında 50’yi aşkın yayınlanmış makalesi bulunmaktadır  ))

HAYAT HİKAYESİ

 

5 Eylül 1978 yılında Lefkoşa’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Kıbrıs’ta tamamlayan Gözügüzelli, lisans eğitimini de Yakın Doğu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde tamamladı.

Yine aynı okulda “Etnik Çatışmalar ve Makedonya’nın Güvenliği” konularında hazırladığı tezi ile 2002’de yüksek lisans eğitimini tamamladı. Üniversitede yüksek lisans yaptığı dönemde Uluslararsı İlişkiler bölümünde asistan olarak da çalışan Gözügüzelli, özel bir dershanede (Bil-test) tarih ve ingilizce öğretmeni olarak çalışmış ve ayni dershanede yöneticilik görevinde bulunmuştur.

 

Bunun yanı sıra 2002 Ağustos ayında dönemin Bakanı tarafından Dışişleri Bakanlığına çağrılarak göreve alınmış ve TBMM’de de İngilizce konusunda Danışman olarak görev yapmıştır.

 

Çeşitli alanlarda unvanı ve ödülü bulunan Gözügüzelli, 1990 yılında “Model Uçak Ankara” yarışmalarında “En Centilmen” yarışmacı unvanına sahiptir. 1994–95 yılında Lefkoşa Türk Lisesi’nde okul kaptanlığına seçilen ve 1995 yılında okul kaptanlığı süresince göstermiş olduğu performanstan ötürü yılsonunda Takdirname almıştır.

Aynı sene Polis Günü vesilesi ile düzenlenen kompozisyon yarışmasında birinci olmuştur. 1998 yılında Fikir Kulübünde Gençlik Kolları As başkanı seçilmiş ve 1994 yılından günümüze değin KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’tan birçok takdir mektubu almıştır.

 

1996 yılından başlayarak Kıbrıs’ın yerel gazetelerinde (Çengel, Kıbrıs, Birlik, Güneş) Kıbrıs konusunda çeşitli yazılar yazmıştır.

 

2001 yılında 5 Aralık Türk kadınına verilen seçme ve seçilme hakkı günü vesilesi ile düzenlenen konferasta konuşmacılardan biri olarak yer almış Gözügüzelli, 2002 yılında Yerel ve özel bir kanalda “Vizyon” adında siyasi konularda program yapıp sunmuş; 2002 Aralık ayında BB/75/76/9 sayılı yazı ile Başbakanlıktan Annan planının çevirisinde yer almasından ve 2004 Mayıs ayında Cumhurbaşkanlıktan Annan planında komitelerde çalışmalarından ötürü teşekkür mektupları almıştır.

 

2002–2005 yılları arasında KKTC Dışişleri Bakanlığında sözleşmeli personel olarak görevli olarak bulunan Gözügüzelli, 2003 yılında Ağustos ve Eylül aylarında eski Başbakanın (Derviş Eroğlu) Basın ve Halkla İlişkiler sorumlusu olarak geçici görevde bulmuştur.

 

2005 yılında Birleşmiş Milletler Kıbrıs Türk Cemiyeti Yönetim Kurulu üyesi seçilmiş ve söz konusu derneğin Basın ve Halkla İlişkiler Sorumlusu olarak da yer almıştır.

 

26–29 Mayıs 2005 tarihleri arasında Türk Düyası Dostluk ve Dayanışma Derneği ve Yör-Türk Vakfı ile ortaklaşa Kayseri’de düzenlenen konferansta Kıbrıs Türkleri adına katılarak sunumda bulunmuş; 16–30 Ocak tarihlerinde İsveç Parlementosunun davetlisi olarak İsveç Dışişleri Enstütüsünde eğitim programına katılmış, Kıbrıs konusunda Türk tezlerimizle ilgili sunumda bulunmuş; 31 Ocak - 4 Şubat tarihleri arasında ise İsveç Parlamentosunda yer alarak Kıbrıs konusunda bir yuvarlak masa toplantısında özellikle de mülkiyet konusunda AİHM kararları ile ilgili konuşmada yer almış; 1 Kasım 2005 tarihinden başlıyarak TBMM’de Uzman/Danışman olarak İngilizce konusunda çeşitli görevlerde bulunmuştur.

 

Tercüman gazetesinde zaman zaman köşe yazarlığı yapan Emete Gözügüzelli, aynı zamanda Türkiye’de birçok internet sitesi, dergi ve yerel gazetede (Anamur, Alanya, Karadeniz, Yozgat, Sincan, Mersin…) köşe yazarlığı yapmaktadır.

Kıbrıs konusundaki mevcut gelişmeleri içeren Pamukkale Üniversitesi, Gazi Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi, Denizli, Karadeniz Teknik Üniversitesi ve Bodrum’da gerçekleştirilen birçok konferansa konuşmacı olarak katılmıştır.

 

YAZARIMIZIN SAİR YAZILARINI GÖRMEK İÇİN AŞAĞIDA İSMİ VERİLEN SİTEYE GİRMENİZ YETERLİDİR.
Emete GÖZÜGÜZELLİ
www.aysekocaturk.com

EN SON VE EN GÜNCEL YAZISI:


Garantiler mi İdam Sehpasında Yoksa Onu Yatıranlar mı?

 

Emete GÖZÜGÜZELLİ

 

Kıbrıs konusunda iktidar güçlerinin bir an önce “halkı çözüme hazır hale” getirmek için yaptıkları çalışmaların ekseninde esasen “birleşik Kıbrıs” hayali yatmakta olduğu bilinen bir gerçektir. Bu maksada destek için Nisan ayı içerisinde Girne’de “Avrupa’daki Türkiye kökenli milletvekilleri Kuzey Kıbrıs Zirvesi” gerçekleştirildi. Anılan toplantıda Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat iki taraf arasında ciddi bir düzelme yaşandığına işaret ederek “Olumsuzluklar da var. Ancak eskiden olmayan çok ciddi olumlu gelişmeler var. Bu olumlu gelişmeler bir birikim yaratma potansiyeline sahiptir. İki halk arasındaki ilişki yavaş yavaş iyileşme trendine girdi” şeklindeki açıklamalarda bulundu. Bu açıklamaların içeriğinin doğru tespit edilmesi oldukça önem arz etmektedir. Açıkçası, Talat’ın ifade ettiği “her iki taraf arasında var olan iyileşme trendinin” hangi yönlerde gerçekleştiği doğrusu merak konusudur. Özellikle de önceleri Türk  tarafı Annan planı zemininde görüşmelerden bahsederken,  diğer tarafın da 8 Temmuz 2006 mutabakatı çerçevesinde görüşmelere başlanması yönündeki açıklamaları dikkate alındığında Talat’ın bahsettiği iyileşmenin hangi çerçevelerde cereyan ettiği düşündürücüdür.

 

Öte yandan Talat’ın, 27 Nisan 2008’deki TAK haber ajansına düşen açıklamalarında, Annan planı ile ilgili; “Bir kere biz Annan planını görüşeceğiz, onu masaya koyup görüşeceğiz” demedik. Ama biz şunu dedik; bizim taraf açısından, biz Annan planının ruhuna sadığız ve Annan planının unsurlarını görüşme masasına getireceğiz. Rum tarafı reddetti, ama benim halkım da kabul etti. Benim halkım kabul ettiğine göre, benim o planın unsurlarını masaya götürmem kadar doğal ne olabilir. Annan planı mükemmel bir plan olmamasına rağmen, benim halkım tarafından onaylandığına göre ben onun ruhuna sadık olabilirim, bu çok doğal karşılanmalı” şeklindeki açıklamaları oldukça düşündürücüdür. Talat bu sözleri ile ne demek istemektedir? Öyle görünüyor ki Talat’ın Annan planı söylemi yerini Annan planı ruhuna bırakmıştır.  O ruh ki kendisine çoktan Kıbrıs Türkü tarafından el fatiha denmiştir. Ölen ruhun ardından ise halkımız artık KKTC Devletine sımsıkı sarılma arzusu büyümüştür.

 

Özellikle de Talat’ın her iki tarafın da kabul edeceği bir plan hazırlanmalı şeklinde devam eden beyanatı, esasen 5 Temmuz 2005 yılında Başbakan Ferdi Sabit Soyer ile dönemin Rum Meclis Başkanı ve AKEL Genel Sekreteri Dimitris Hristofyas’ın güney’de AKEL Genel Merkezinde yaklaşık 2.5 saat süren görüşme sonrasında yaptıkları basın açıklamasında yer alan açıklamaları ile örtüşmekte olduğu gözlemlenmektedir.  Hristofyas ve Soyer’in “Kıbrıs Türkünün “evet”ini rencide etmeden, Rum tarafının “hayır”ını da gönül rahatlığı ile “evet”e çevirecek çalışmaları başlatacakları, varacakları anlaşmanın temelinde “ortak vatan” yaratmak olduğu, bunun da siyasi eşitliğe dayalı iki toplumlu ve iki bölgeli federasyon temelinde olacağını  açıklamışlardı.  Nitekim bugün bu söylem değişmemiş olduğu görülmektedir.

 

Hakikat şuydu ki güney temsilcileri ile gerçekleştirilen her toplantıda değinilen “iki bölgeli, iki toplumlu siyasi eşitlik temelindeki federal bir yapı” açıklamalarına nedense garantiler ve buna bağlı olan temel kuruluş antlaşmalarının parametreleri hiç ağza alınmamakta olduğu gerçeğidir. Talat’ın da daha önceleri dillendirdiği Annan planını görüşmelere hazır olduğu söylemi, şimdi Annan planı olmasa da olur, ancak onun ruhu olmalı şeklinde değişikliğe uğramıştır. Bu konu oldukça ciddidir. Zira Talat’ın “biz bir kere Annan planını görüşeceğiz, onu masaya koyup görüşeceğiz demedik” şeklindeki sözleri Rumların şuan ki söz ve demeçleri ile örtüşmekte olduğunu da göstermektedir. Bunun için olsa gerek ki, Avrupa Türk parlamenterlerinin zirvesinde yaptığı açıklamada her iki taraf arasında ciddi yakınlaşmalar olduğundan bahsetmiştir.

 

Daha önce Ferdi Sabit Soyer’in Hristofyas’la birlikte yaptıkları ortak açıklamada Kıbrıslı Türklerin “evet”ine zarar gelmemelidir” sözü bugünkü süreci Talat’ın yaptığı son açıklamaları ile daha net hale getirmektedir. Zira,  yapılan açıklamalar ile ileride Kıbrıs Türklerinin önüne sunulacak olan herhangi bir belgeye, içeriği ne olursa olsun yine“evet” denmesi sağlanmak istenmektedir. Ancak bugün Kıbrıs Türkünde pek çok kişinin Annan planına “evet” dediği için pişman olduğu gerçeği göz ardı edilerek hareket edilmektedir. Bu durumun dikkate alınmadığını bir yana bırakacak olursak, diğer taraftan muhalefet partilerin bile arzulanan çözüm konusundaki görüşleri dikkate alınmamakta olduğu ortaya çıkmaktadır.  Cumhurbaşkanı Talat’ın bu konuda daha hassasiyet göstermesi gerekmektedir.

 

Garantiler mi İdam Sehpasında Yoksa Onu Yatıranlar mı?(II)

 

Şüphesiz ki, Kıbrıs Türklerinin kamuoyu önünde her daim ne sunulursa sunulsun “evet” diyecek konumda olması için BM, AB ve ABD kanadı KKTC’deki sivil toplum örgütlerini kullanma yoluna gitmektedirler. Özellikle de Haziran sonunda başlayacak görüşmeler sürecinde taraflara sunulması düşünülen planın esasen Rumların lehine şekillenmesi için çalışmalar yapılmakta olduğu yüksek bir ihtimaldir. Bu çalışmalar yapılırken de adada Kıbrıs Türklerinin üzerinde USAID,UNOPS, UNDP fonları harekete geçirilerek gençlik, eğitim, kadın, dinler arası diyalog, kültürel miras, konularında Kıbrıs Türklerinin kıskaca alınması hedeflenmekte ve kitle tabanın hareketleri Sivil Toplum Örgütleri ile yönlendirilmeye çalışılmaktadır. Bu çalışmalarda ise Kıbrıs Türklerinin “milli ve manevi bilinçten yoksunlaştırılarak birleşik Kıbrıs’a evet demesinin sağlanması” ana hedeftir. Kendi tarih, kimlik, din ve milli bilincinden yoksunlaştırılan ve sadece kendini “Kıbrıslı” diye tanımlaması için gerçekleştirilen etkinliklerde büyük rol sahibi olan bu güçler adada yeniden harekete geçmek için çalışmalarını hızlandırmışlardır. Bu yolla şuan AB üyesi olan GKRY’nin AB müktesebatında 1960 “Ortaklık Cumhuriyeti”nin  Garanti ve İttifak antlaşmalarının temel parametrelerinin yer aldırtmaması gerçeği de kamuoyunun bilgisinden uzak tutulmaya çalışılmaktadır. Bu temel parametrelerin müktesebatta yer almaması ileride Türkiye’nin adanın garantörlüğü konusunda dışlanmasının hedeflendiğinin de apaçık göstergesi durumundadır.

 

Keza, Annan planına “evet” diyen birçok kişinin, oluşturulan teknik komitelerde görevlendirilmesi büyük tepkilere yol açsa da iktidar güçlerinin bu konuda duyulan tedirginliklerin giderilmesi yönünde herhangi bir adım atmadığı görülmektedir. Acaba Kıbrıs’ta iki taraf arasında var olduğu iddia edilen yumuşama yani yakınlaşma açıklamaları bir hakikatimi yansıtmaktadır? Şayet KKTC’nin makamları ülkemizde gerçekleştirilen Avrupa’daki Türk parlamenterlerin zirvesinde sadece “Kuzey Kıbrıs” tabirini kullanırlarsa tabi ki Rumlarla bir kriz yaşanmaz. İlginç olan şudur ki bahse konu zirvenin gerçekleştirildiği sırada Güvenlik Konseyi Başkanlığı Kıbrıs konusu ile ilgili bir açıklamada bulunmasıdır. Bu açıklamada Türk tarafının “Annan planı” zemininde iki toplumlu iki kesimli siyasi eşitliğe dayalı çözüme atıfta bulunmaktan ziyade sadece Kıbrıs’ın iki bölgeli iki toplumlu federasyon ve BM kararlarında belirtildiği şekilde siyasi eşitlik temelinde birleştirilmesine olan bağlılığının teyidi yapılmış ve BM Genel Sekreterinin bu yöndeki çalışmalara destek vermeye hazır olduğu açıklanmıştır. Bu açıklamalar Rumlar tarafından memnuniyet verici bulunmuştur. Buna gerekçe olarak da daha önceki Annan planına atıfta bulunulmaması gösterilmiş ve 8 Temmuz 2006 mutabakatına dolaylı olarak işaret edildiği açıklanmıştır.

 

Bu gelişmeler yaşanırken adada yakınlaşma faaliyetleri kapsamında Lefkoşa Türk ve Rum belediyelerinin 1979 yılında birlikte başlattıkları “Lefkoşa Master Planı”nın ödül kazandığı Ağa Han Mimarlık Ödül töreni Ledra Palace’da gerçekleştirilmiştir. Bu törende Türk-Rum eski ve yeni belediye başkanları da katılmıştır. Toplantıda katılımcılar tarafından verilen mesajlarda verilen ödüllerin gerçekte “barış ve birleşme” örneğini teşkil ettiği ifade edilmiştir. Öte yandan daha sonra Ağa Han Mimarlık Ödüllerinde Osmanlı’nın “işgalci” olarak belirtilmesi ortaya çıktığı görülmüştür. Bu konuda kamuoyuna bilgi veren Kıbrıs Türk Mühendis ve Mimarlar Odası Başkanı Ekrem Bodamyalızade Osmanlı’nın “işgalci” olarak betimlenmesinin kabul edilemez olduğunu açıklamıştır. Öyle görünüyor ki ödül törenine katılan ve barış mesajları veren Türk yetkililer ödüllerle ilgili Rumların oynamak istedikleri politik oyundan bihaber oldukları da bu açıklama ile ortaya çıkmış oldu.

 

Garantiler mi İdam Sehpasında Yoksa Onu Yatıranlar mı?(III)

 

Ne üzücüdür ki “medeniyetler arası ittifak, kültürler arası diyalog, dinler arası diyalog, küreselleşme, medeniyetler çatışması” gibi kavramlar çerçevesinde Kıbrıs Türklerinin geleceği şekillendirilmek istenmektedir. Kıbrıs konusunda da kültürler arası ve dinler arası diyalog adı altında gerçekleştirilen faaliyetler kapsamında Kıbrıs Türklerinin kendi dinlerine veya kimliklerine sımsıkı sarılmasının önüne geçilecek çalışmalar da adada hız kazanmış durumdadır. Kıbrıs’ta farklı din, ırk, kültür, dil, tarih ve medeniyete sahip iki toplum yaşadığı gerçeği görmezden gelinmektedir. Yüzyıllardır bu iki toplumun iç içe uyum içerisinde yaşadığı tarihin hiçbir evresinde görülmemiştir. O halde bugün neden batı dünyası ille de iki halkın yeniden birleşmesi için çaba sarf etmektedir?  Olası birleşme ile Doğu Akdeniz’de tesis edilen güvenliğin, var olan barış ve sükunetin ortadan kaldırabileceği hakikati yanında Türkiye Cumhuriyetinin ve Kıbrıs Türklerinin gelecek ve güvenliği tehlike altına sokulmak istenmektedir. Türk milleti üzerinde hedeflenen Bizans entrikalarına emperyalist güçlerin son süratle destek verdiği apaçık ortadadır. Kıbrıs Türkü Annan planına “evet” dediği halde kendisine verilen hiçbir sözün tutulmaması karşı taraftaki unsurların kime hizmet ettiklerinin de bariz bir açıklaması değimlidir?

 

Avrupa’dan gelen Türk milletvekillerinin Girne’de gerçekleştirilen zirve sonrasında yaptıkları açıklamalarda ise Lokmacı kapısının açılmasından duydukları memnuniyeti dile getirmişler ve Kıbrıs’ta iki halkı “yakınlaştıracak” çalışmaların devam etmesini kapsamlı çözüme giden yolu kısaltacak ve iki taraf arasında güvenin karşılıklı olarak artmasına yardımcı olacağı belirtilmiştirler. Bu noktada şu hatırlatma da yapılmalıdır ki; Lokmacı kapısı 21 Aralık 1963 yılında başlatılan Türklere karşı soykırım planları çerçevesinde oluşturulan bir barikat durumunda idi. Bu barikat 1968 yılına kadar kapalı kaldı. Daha sonra 1968 yılında toplumlararası görüşmelerin başlaması ile birlikte yeniden açılan kapı, Yunanlıların 15 Temmuz 1974 Darbesi ile yeniden kapatıldı. Nitekim, günümüze kadar kapalı kalan Lokmacı “yakınlaşma” adı altında bugün yeniden açılmıştır. Lokmacı kapısının açılması her ne kadar bölgedeki esnaf için olumlu karşılansa da Rumların siyasi hedeflerinde var olan “sınırların kalkması, askersizleştirmenin sağlanması ve Kıbrıs Türklerinin güney’deki otoritelere bağımlı hale gelmesi” hedeflerine bir hizmeti teşkil ettiği gerçeğidir.

 

Hatırlanacağı üzere Kara Kuvvetleri komutanı Org. İlker Başbuğ’un KKTC’ye yaptığı ziyarette adada iki halk arasında halen süren bir güven sorunun hakim olduğunu ifade etmişti. Başbuğ’un ardından, adaya gelen Türk parlamenterler ve Talat yaptıkları açıklamalarda Başbuğ’un beyanatlarının  aksini ortaya koyacak açıklamalarda bulunarak adada iki toplum arasında hızla artan bir “güven”den bahsetmişlerdir. Hakikat şuydu ki bugün şayet Kıbrıs Türklerinin Rumlara güveni olsaydı çoktan birleşik Kıbrıs yolunda Rumlarla kaynaşma olmaz mıydı?

 

Garantiler mi İdam Sehpasında Yoksa Onu Yatıranlar mı?(IV)

 

Bugün üzücü olan şudur ki Rumların yüzyıllardır süren “milli hedeflerinin” bilincinden bihaber olan “aydın” kesimler mevcuttur.  Kıbrıs’ta dünkü Rum söylemleri ile bugünkü Rum söylemlerinin değişmediğini görmek çok zor değildir.  Geçmişte de siyasi eşitlik temelinde kurulan 1960 “Ortaklık Cumhuriyeti” Rumların “tüm adanın sahibi biziz” inancından hareketle işleyemedi. 1963 Aralık ayından itibaren mezalim dolu yıllar Kıbrıs Türklerine karşı Rumlar tarafından başlatıldı ve 11 yıl Kıbrıs Türkü yerinden toprağından oldu. 1974 Mutlu Barış Harekatı gerçekleşmesi Garanti antlaşmalarına dayanarak oldu. Bu garantilerin ortadan kaldırılarak bir birleşme olmasını arzulayan Rumlara AB de destek vermektedir.

 

Gelinen noktada Kıbrıs Türkünün gasp edilen topraklarının, mülklerinin hesabını soran bir iktidar yerine bilakis Kıbrıs Türkünü devamla göçe zorlayan Rumların eski mülklerini iade, takas tazmin yoluna giden bir iktidar tarafından Kıbrıs Türkü yönetilmektedir. Yönetilmekten öte Kıbrıs Türkünün mukadderatını belirleyecek pozisyonda bulunmaktadırlar. Halbuki Kıbrıs Türkünün mukadderatı sadece iktidar güçlerinin siyasi görüşleri doğrultusunda gerçekleşemez. Bu böyle olursa o zaman ülkede demokrasi kavramı tehlikeye girer. Ölen bir Annan planına sığınarak Kıbrıs Türkü buna “evet” dedi diye, bu temeller üzerine anlaşma olacak diyerek bir sonuca varmaya çalışmak hepimizi idam sehpasına yatırmak demektir. Hakikat şudur ki pek çok Kıbrıs Türkü planı okumadan, Rumların “hayır” diyeceğini bildiği için “evet” demek zorunda bırakılmıştır. Bu “evet” de gerek Anavatandaki Türk iktidarı gerekse dış unsurların elçileri, temsilcileri ve fonları sayesinde gerçekleşmiştir. Apaçık bir şekilde Kıbrıs Türkünün iradesine müdahale edilmiş ve “evet” çıkması sağlanmıştır.

 

İktidar yetkilileri, mülkiyet konusunda eski Rum mülklerini kendilerine  tazmin edecekler diye Kıbrıs Türküne devamla zam, vergi dayatmalarını getirmiş ve  halkımızı perişan etmiştir. Istırabımız büyüktür. Ancak bu durum bizlerin susacağı anlamına gelmemelidir.

 

Kıbrıs Türklerinin en büyük güvencesi olan garantiler konusu bugün idam sehpasında sallanmakta olduğu görülmektedir. Zira 6-11 Şubat 1959 tarihinde Zürih’te Türkiye ve Yunanistan arasında yapılan Kıbrıs Antlaşmalarını oluşturan temel metinler yani belgeler 11 Şubat’ta Rum ve Türk liderleri arasında kabul gördükten sonra 19 Şubat’ta Londra’da İngiltere Başbakanı McMillan, Yunanistan Başbakanı Karamanlis, Türkiye Başbakanı Menderes arasında da onaylanarak imzalanmıştı. İşte bu temel belgeler bugün AB müktesebatı dışındadırlar. 21 Mart sürecinin başlaması ile Rumların artık garantilere gerek yok çığırtkanlığı, her iki tarafta yer alan teknik komitelerde “ılımlı Annancıların” ağırlıkta olduğu görüşmelerin başlaması bizleri hayli tedirgin etmektedir. Çünkü bugün AB müktesebatında yer almayan temel belgelerin bundan sonra varılması hedeflenen çözüm planında da yer almayacağının yüksek ihtimali ortaya çıkmaktadır. Bu konu Kıbrıs Türkünün ölüm kalım meselesidir. AB’den medet umarak sonuç alınacağını hayal edenler önce AB’nin verdiği sözleri yerine getirip getirmediğine bakmaları yeterli olacaktır. AB veya hukukunu savunanlar acaba 1963-74 yılları arasında dünyanın gözü önünde katledilen halkımızın ne derece yanında olmuşturlar ki bundan sonra da Kıbrıs Türkünün yanında olsunlar? Bunları düşünmek gerekir.

 

Garantiler mi İdam Sehpasında Yoksa Onu Yatıranlar mı?(V)

 

Bugün GKRY’nin yasa dışı yönetimi Garanti ve İttifak Antlaşmalarını görmezden gelme yönünde sergilediği kararlılık AB tarafından da desteklenmektedir. Garanti antlaşması ile garantör devletlere verilen hak ve sorumlukların başında adanın güvenliğinin tesis edilmesi hakikatı dikkate alındığında gerek AB’nin gerekse Rumların adanın garantörlüğünü kendilerine çekme yönündeki gayretleri  Kıbrıs’ta AB’nin de devreye girmesi planlarının ortaya çıkması ile somut bir hal almıştır. Nitekim,  AB, KKTC’de yani onların tabiri ile “AB müktesebatının uygulanamadığı Kuzey Kıbrıs’ta” güvenlik ve mülkiyet konularında çalışmalara başlayacağının sinyallerini vermiştir. Zaten KKTC Meclisindeki parlamenterlerle gerçekleştirilen toplantılar bu çalışmaların öncesini oluşturmaktadır.

 

BM Genel Sekreter Yardımcısı Lynn Pascoe’nun Kıbrıs Yunanistan ve Türkiye ziyaretlerinden sonra 15 Nisan’da Güvenlik Konseyine sunduğu raporunda Ankara-Atina arasındaki siyasi irade kararlığı olduğunu ve Talat ve Hristofyas arasındaki ilişkinin kimyasından etkilendiğini dolayısıyla da bu sefer çözüm müzakerelerinin olumlu sonuç getireceğini umduğu belirtmesi sıradan bir açıklama olmasa gerek. Arka kapılar ardında gerçekleştirilen çalışmalardan halkımız habersizdir. Hristofyas ve Talat arasındaki bu yakın ilişkinin kimyası yarın referanduma gitmeden imzalanabilecek bir anlaşmayı da ortaya koyabilecektir. Zira Talat Annan planı ruhuna “evet” dediği için halkımız bunu kendisine dayanak noktası alarak yola çıkmıştır. Nitekim, liderlerin yaptıkları açıklamalar ile tekrar referanduma gitmeden anlaşma imzalanmasına açık bir pencere bırakıldığı görülmektedir.

 

Netice itibarıyla, bugün Kıbrıs’ta milli bir uyanışın ve hareketlenmenin olmaması için baskın güçler devrededir. Muhalefet partileri kendi iç çekişmelerinden halkı ihmal eder vaziyete girmiştirler. Sancılı ve sıkıntılı bir sürecin içerisinde Kıbrıs Türkleri kurtuluş aramaktadırlar. İdam sehpasının ipi dış unsurların sinsi tezgahları ile halkımız için hazırlanırken, kimileri Rum sözcülüğü kimileri koltuk sevdası peşinde birbirleri ile çekişmekte ve halkımıza adeta diri diri işkence yapılmaktadır. Ancak Kıbrıs Türkünün moral ve gücünü sımsıkı ayakta tutacak olan desteği Kara Kuvvetleri Komutanı Org. İlker Başbuğ’un açıklamaları sayesinde bir kez daha netlik kazanmıştır. Başbuğ GKRY’nin şuan kullandığı “Kıbrıs Cumhuriyeti” yasadışıdır dedi ve ekledi; KKTC gerçektir!. BM’de şayet bir kalıcı anlaşma olacaksa bu gerçek dikkate alınmalıdır!

 

Unutulmaması gereken şudur ki Kıbrıs Türkünün boynuna geçirilmek istenen ipe hizmetkarlık edenler bir gün o ipi kendi boyunlarında görürlerse şaşırmasınlar. Zira KKTC hem Kıbrıs Türkünün hem de Anavatan’ın şah damarıdır! Ne diyelim Kıbrıs Türkünün ve Anavatanın geleceğini güvenliğini tehlike altına sokacak belgelere ister iç ister dış cepheler kol kanat gerse de bizi ve garantilerimizi idam sehpasına sokamayacaklardır! Tarihin tekerrür ettiği gerçeği nazarı itibara alınması dileğiyle...

 

29 Nis. 08

15;32

 

Referandum'a Gitmeden Anlaşma İmzalanır mı?(I)

 

Emete GÖZÜGÜZELLİ

 

Yıl 2003'dü. Mehmet Ali Talat'ın daha seçimlerle iktidara gelmediği dönemlerdi. Annan planı ile ilgili "evet" propagandası yapıldığı en hengameli dönemlerdi. Talat da "evet" için köy ziyaretleri yapmakta ve halka çağrıda bulunmaktaydı. Bu amaç doğrultusunda, hiç durmadan hemen hemen her köye ziyaretler gerçekleştirmekte ve halka çözüm umudu vermek istemekteydi. Köy ziyaretlerindeki bir konuşma programını ben de tesadüfen dinleme şansına sahip olmuştum..Yer Doğancı.  Referandum kampanya sürecinde oldukça gündeme gelen köylerden biriydi. Nitekim, Annan planı döneminde, "Birleşik Kıbrıs" çığırtkanlıkları ile oldukça meşhur bir köy olmuştu...

 

Doğancı, şüphesiz ki sonralarda da CTP iktidarının da en uğrak yerlerinden  biri oldu. Hatırlanacağı üzere, Annan planı döneminde Doğancı'da Başbakan Ferdi Sabit Soyer'in de katılımı ile yapay seçim sandıklarına "evet" oyları atılarak "hayır" cephesine isyan bayrağı sallanmıştı...

 

Talat'ın Doğancı'daki konuşmasında işaret ettiği en önemli husus şuydu; "Kıbrıs Türkü ya Annan planına evet diyecek yada 1960 Antlaşmalarına geri dönecek!" O dönemler bu açıklamaları duyduğumda gülümsemiştim. Zira, 1960 "Ortaklık Cumhuriyeti"ne geri dönüş de ne demekti? Hele de Rumlar bu ortaklıktan Türkleri atmak için bu kadar çaba harcamışken...O dönem bu açıklamayı pek önemsemedim. Zira konjektür gereği de bu konunun gündeme gelmesi hiç mümkün değildi. Fakat diğer taraftan, Rumların her siyasi çıkışlarında gasp edilen ve işgal ettikleri "Kıbrıs Cumhuriyeti"nin varlığından taviz vermeyecekleri propagandası aklıma geldi.  Zaten Annan planını reddetmelerinin de en büyük gerekçelerinden biri buydu. "Kıbrıs Cumhuriyeti"nin lağıv edilmesini istememekteydiler. Bu nedenle 1 Mayıs'ta tüm ada adına AB toprağı oldular. Bu hadisenin ardından Kıbrıs Türkleri ile akla gelmeyecek bir tarihi süreç yaşanmaya başladı.

 

AB yetkilileri Kıbrıs Türklerini güneye entegre etmek için KKTC yetkilileri ile yakın temasa geçtiler. Temas Grubu raporlarında Kuzey ile güneyin otoritelerinin yakınlaşması, Kıbrıs Türk gençlerinin Rum pasaportu alarak Avrupa'ya eğitime gönderilmesi, tarih kitaplarının değiştirilmesi, Rum hizmetlerinden Türklerin kolaylıkla faydalanabilmesi, Rum tarafındaki TV kanallarına Türklerin alınarak programlar yaptırılması derken  yavaş yavaş Kıbrıs Türkü güneye muhtaç duruma getirildi. Bunun adı kısaca Ozmosis'ti! AB'nin de misyonu buydu. Bugün özellikle de KKTC'deki Devlet kurumlarında vatandaşlarımızın çektiği ıstıraplar, yaşanılan ekonomik krizler, sağlık, eğitim, inşaat alanındaki ciddi çöküşler gerçekte iktidardakilerin üstlendiği bir misyonun parçasıydı. Bu yolla düzensizlikten bıkacak Kıbrıs Türkünün kendi Devletinden vazgeçerek olası bir anlaşmaya evet denilmesi halinde bunu kabullenmesini sağlamak istenmekteydi.  Zaten pek çok CTP'li milletvekili veya diğer sol partilerin mücadelesi de Annan planı olmazsa eski "Ortaklık Cumhuriyeti"ne geri dönüş değil miydi? İşte geldiğimiz bu süreç daha 2003'te Talat'ın Doğancı meydanında dile getirdiği konuşmasının boyutunu açıkça ortaya koymaktaydı. Özellikle de kurdukları Mal Tazmin Komisyonu ile sadece Rum haklarını savunan ve onlara eski mallarını iade, takas veya tazminini öngören bir çalışma içerisinde bulunmaları, olası 1960 dönemine geri dönüşü de sağlayabilecek uygulamalardan biriydi. Zira Rumlara eski mallarının iadesini öngören kararlar iki kesimliliği de Devlet bütünlüğümüzü de ortadan kolaylıkla kaldırabilmekteydi. Üzücü olan buna muhalefet eden bir sesimizin olmamasıdır.

 

Nitekim bugün, CTP'nin yakın bağı olduğu AKEL partisinden seçilen Hristofyas  eski Rum lider Tasos Papadopulos'tan görevi devralmak için Rum Meclisinde yapılan törende ağzından baklayı çıkardı. Yaptığı konuşma ile Hristofyas ile Talat'ın hedeflerinin ortak olduğu daha anlaşılır bir hal aldı. Hristofyas, anılan açıklamalarında her ne kadar "çözümün Ankara'nın elinde olduğunu" ifade etse de, bizleri ilgilendiren çok daha önemli sözleri vardı. Bu nedenle onun kullandığı üsluptaki cümle aralıklarındaki notları sizlerle paylaşmak önemliydi. Zira bu sözler gelecekte adadaki Türklerin ve Devletlerinin mukadderatını şekillendirecek içerikteydi. Hristofyas "hedefin adil, yaşayabilir ve işlevsel  bir çözüme ulaşmak olduğunu, bu çözümün 'Kıbrıs Cumhuriyeti'nin egemenliğini, bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve birliğini yeniden tesis eden ve ülkenin iç meselelerine yabancı güçler tarafından müdahale edilme hakkını öngörmeyen bir çözüm olduğunu" açıklamıştı.

 

Bu açıklamalardan da görüleceği üzere, "Kıbrıs Cumhuriyeti"nin egemenliğini, bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve birliğini yeniden tesis eden bir anlaşma istemesi öyle gösteriyordu ki 1960 "Ortaklık Cumhuriyeti" üzerinde yeniden bir anlaşmaya gidebileceği mesajına dayanmaktaydı. Diğer taraftan Hristofyas yabancı güçler tarafından müdahale edilme hakkını öngörmeyen bir çözüm istemekteydi. Bu da var olan 1960 Garanti ve İttifak antlaşmalarının ortadan kaldırılarak, Türkiye Cumhuriyeti'nin adaya herhangi bir müdahale hakkını engellemekti.

 

Hirstofyas mecliste yaptığı konuşmasında 8 Temmuz mutabakatı için Talat ile görüşmelere hazır olduğunu da açıkladı. Peki neydi bu 8 Temmuz olayı? Talat ve Papadopluos arasında 8 Temmuz 2006'da imzalanan 5 maddelik bir anlaşmaydı.   BM Genel Sekreteri'nin Siyasi İşlerden Sorumlu Yardımcısı İbrahim Gambari himayesinde imzalanmıştı. İşin özünde de bu anlaşmaya Talat'ın ne Anavatana ne de TSK'ne danışmadan imzaladığı bir anlaşma olarak tarihe geçen hususlardan biriydi.  Peki bu anlaşmada neler öngörülmekteydi? Neden Hristoryfas Rum Meclisindeki konuşmada 8 Temmuz 2006 mutabakatı için görüşmelere hazır ve anlaşmaya varma istencini göstermişti?

 

Bir kere 8 Temmuz 2006 mutabakatı artık Annan planının ortadan kalktığını ve 8 Temmuz mutabakatı çerçevesinde kabul gören hususlar üzerinde anlaşmaya gidilebileceğini tarafların kabul ettiğinin imzasıydı. Bu esaslar doğrultusunda anlaşmayı açılımları ile uygulamaya gitmek için çalışmaların başlatılması önümüzdeki süreçte adada eş taraflı bir referandum gerçekleşmesinde sadece tarafların liderlerinin imzalarına bakabilecektir.  Tıpkı 1960 dönemindeki gibi...

 

Referandum'a Gitmeden Anlaşma İmzalanır mı?(II)

 

8 Temmuz 2006 mutabakatında,  ana hedef adanın yeniden birleştirilmesi olduğu açıklandı. Bu kapsamda beş madde taraflarca onaylandı. Gambari o dönem tarafların iki kesimli, iki toplumlu ve siyasi eşitliğe dayalı bir federasyonla Kıbrıs'ın birleştirilmesini ve bunun da Güvenlik Konseyi kararları doğrultusunda olması taahhüdünde bulunmuştu. Bu anlaşma doğrultusunda iki liderin Temmuz sonuna kadar çalışmalara başlaması ve kurulacak Teknik Komitelerin çalışmalarını gözden geçirmesi,  iki toplumlu çalışma gruplarına gerekli talimatları vermesi ve  zaman zaman bir araya gelme kararı almışlardı.

İlkeler Dizisi'nin tam metni de şöyle idi:

1.İlgili Güvenlik Konseyi kararlarında belirtilmiş olduğu üzere, Kıbrıs'ta iki toplumlu, iki bölgeli bir federasyona ve siyasi eşitliğe dayalı bir çözüme bağlılık.

(Burada söz konusu GK kararlarında 1977 ve 1979 yılında alınan Denktaş-Makarios ve Denktaş-Klerides arasında varılan mutabakattan söz edilmekteydi. İki bölgeli(Bi-zonal), iki toplumlu(bi-communal) federal bir yapı ile Kıbrıs meselesinin çözümü arzulanmakta olduğu belirtilirken bunun hangi şartlarda olacağı açıklanmadı. Lakin unutmamakta fayda vardı ki, Rumlar söz konusu mutabakatı oldukça olumlu bularak memnuniyetlerini dile getirmişlerdi. Nitekim, adı siyasal eşitlik denilen bu mutabakatta, Rumların %29'dan daha düşük bir oranla bu kez Kıbrıs Türklerinin kuzeyde ki bölgesini ve yönetimini oluşturmasını isteyecekleri, geri dönecek Rum göçmenler ile bu siyasi eşitliğin uygulamada ortadan kaldırılacağı, Türkiye'den gelen soydaşlarımızın geri gönderileceği hususları dikkate alındığında durum daha bariz bir şekilde algılanabilecektir. )

2.Statükonun kabul edilemez olduğunun ve devamının, Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rumlar için olumsuz sonuçlar doğuracağının kabulü.

(Statüko'nun tanımı nedir? Sualinin cevabı "mevcut durum" demektir. Peki bugün adanın mevcut durumu nedir? (1)Adada iki kesimli ve iki ayrı egemen devletin var olması, (2)Türk askerinin KKTC'deki meşru varlığı. Öte yandan tüm ada adına AB'nde olan ve yasal kabul edilen "Kıbrıs Cumhuriyeti". Dolayısıyla, GKRY ve AB, ABD ya da BM Kuzey Kıbrıs'ta var olan KKTC Devletinin varlığının devamı ve Türk askerinin adadaki meşru  varlığının sürmesini istememektedir. Bunu devamla demeçlerinde ortaya koymaktadırlar. Ayni zamanda,AB raporlarında dahi kuzey sözde "Kıbrıs Cumhuriyeti"nin kontrol edilemeyen toprakları ve Türkiye'nin "alt idaresi" olarak görülmeye devam etmektedir.  Rum göçmenlerin eski evlerine dönmelerini sağlamak yani eski mülklerin iade, takas ve tazmini, Türkiye'nin Garanti ve İttifak Antlaşmalarındaki var olan haklarının yeninden gözden geçirilerek şekillendirilmesi yani müdahale hakkının kaldırılması istenmektedir. O halde bu madde ile hangi taraf kaybediyor ? suali sorulması lazımdır...)

3.Kapsamlı bir çözümün hem arzu edilir hem de mümkün olduğu ve daha fazla gecikmemesi gerektiği önerilerine bağlılık.

(Kapsamlı çözüm (comprehensive settlement) tanımlaması Annan planı sürecinde açıkça gündeme getirilmiştir. Bunun Türk tarafı için sonuçları yıkım niteliğinde olsa da söz konusu tanımlamanın nihayetinde Rumlar aklanmakta ve Türkler Ozmosis sürecine doğru sürüklenmektedirler. Kapsamlı çözümün açılımı belirtilmemesi doğabilecek tehlikeleri de gösterebilmektedir.)

4.İnsanların günlük yaşamlarını etkileyen olaylar hakkında iki toplumlu görüşmelerin hemen başlatılması, aynı anda özlü konuların da görüşülmesi. Bunlar, kapsamlı çözüme katkıda bulunacaktır.

(İnsanların günlük yaşamlarını etkileyen olaylar ve özlü konular hususunda Kıbrıs Rumları ve dünyanın algıladığı konular şu şekildeydi; Rumların eski mülklerine dönme hakkının sağlanması, KKTC'de Beşparmak Dağlarında var olan ve geceleri ışıklandırılan Ay Yıldızlı Bayrağının yanmasından duyulan rahatsızlık, KKTC'de ki  Türk askeri varlığı, Maraş'ın açılması ve Rumlara iadesi, Garanti antlaşmalarının yeniden masaya yatırılması ve müdahale hakkının kaldırılması, sınırların kalkması ve kapıların açılması, mayınların temizlenmesi ile KKTC'deki kiliselerde Hristiyanların toplu ayin hakkını elde etmeleri belirtilebilir. Kıbrıs Türk yöneticileri de güney'de tahrip edilen tarihi eserler veya oradaki Türklerin yaşam koşulları, eski mülklerinin istimlak edilmesi konularında çalışma yapmaktan ziyade yoğunlaştığı tek konu  olan  haksız tecridin kaldırılması konusundaki girişimleri ele aldığı gözlemlenmektedir. Nitekim, özlü konular masaya yatırıldığında Rumların talepleri ağır basmakta ve Kıbrıs Türklerinin kırmızı çizgileri belirtilmeden önkoşulsuz görüşmelere devam etmek istediği  ortaya çıkmaktadır..)

5.Bu sürecin başarılı olması için "doğru ortamın" devam etmesini sağlamaya bağlılık. Bu bağlamda, hem ortamın iyileştirilmesi, hem de tüm Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı  Rumlar'ın hayatlarının daha iyi olması için güven artırıcı önlemler elzemdir. Yine bu bağlamda, taraflar birbirini suçlamaya son vermelidir.


(Sürecin devam etmesi için doğru ortam devam etmeli denilirken, tarafların hayatlarının daha iyi olması için güven yaratıcı önlemlere de atıfta bulunulmuştur. Burada  esasen niyet, adada bir an evvel askersizleştirmenin başlaması hususudur. Doğru ortam denilirken, Türk tarafının şuan izlediği önkoşulsuz tavrına alkış tutulmaya devam etmek istendiği ortaya çıkmaktadır...)

24 Ağustos 2006 tarihinde Rum günlük gazetelerinden Fileleftheros Papadopulos'un bir toplantıda yaptığı konuşmalarına yer vermişti. Papadopulos "Sayın Talat'la görüşmem sırasında, çözümün iki eşit bağımsız devletin işbirliği olması talebinden vazgeçmesi ve çözümün iki toplumlu, iki kesimli federasyon olacağını teyit etmesi için bir buçuk saat yetti" demişti. Hemen bu açıklamadan sonra da KKTC Cumhurbaşkanlık Sözcüsü  "Cumhurbaşkanı Talat, bütün ömrünü Kıbrıs'ta barış için harcamış ve bunun iki toplumlu, iki kesimli ve siyasi eşitliğe dayanan federal bir çözüm ile mümkün olabileceğine inanmış bir liderdir" denilmişti.

8 Temmuz mutabakatı bir sonuç getiremedi ama altına imza edilen tüm hususlar Kıbrıs Türklerinin idam sehpasında ipinin de çekilmesine imkan verecek kadar hayati bir içerikte olmasına zemin hazırladı. Dün Papadopulos da iki toplumlu iki kesimli federasyon demekteydi, bugün Hristofyas da aynisini dillendirdiği görülmektedir. 8 Temmuz anlaşması gereği, Teknik komitelerdeki görüşmelerin tıkanmasının 4 sebebi vardı. Anlaşmada Talat'ın imzalayarak kabul ettiği madde açılımlarını kapsayan;  Askerin çekilmesi, hava sahası, münhasır ekonomik faydalanma bölgesi, ekonominin birleştirmesi alanlarında çalışmaların yapılması konularıydı. Bu konular ışığında Papadopulos "8 Temmuz anlaşmasını kayıtsız ve şartsız hayata geçirilmelidir" demişti. Zira bugün de Hristofyas başa gelirkenden 8 Temmuz mutabakatını gündeme getirdi. Şimdi Talat Ankara, Hristofyas da Atina ziyaretleri ile bu konuda görüşmelerde bulunacaklar.

8 Temmuz 2006 mutabakatında belirtilen hususlarda Rumların Türk tarafına önerileri aslında halka yansıtılan iki devletli çözümü değil Kıbrıs Türk eyaletine dayalı bir birleşik Kıbrıs'tan söz  ediyordu.

Hristofyas Rum meclisindeki konuşmasında Türk askerinin adadan gitmesini istediğini de ifade etmişti. Özellikle de 8 Temmuz 2006 mutabakatının hayata geçirilmesi konusunda diyaloğa hazır olduğunu söyleyen Hristofyas tabi ki 8 Temmuz anlaşması içeriğindeki hususları Talat'ın önüne koyma gayreti içerisinde olacaktır. Dikkat çeken bir diğer konu da, Hristofyas verdiği her mesajında Kıbrıs Türkleri için mücadele edeceğini ifade etmesi ve Avrupa'dan da Kıbrıs sorunun çözümünde yardım isteyeceğini açıklamasıdır. Öyle görünüyor ki, Avrupa Birliği de artık Kıbrıs sorununa taraf duruma getirildi. Zira AB bu işe karışmasın diye çıkış yapacak Türk hariciyesinin herhangi bir resti yok! Bugüne kadar görüşmelerde ana taraf BM'di, ancak bugün AB bu konuda da taraf duruma getirildi.

Son söz olarak, şu unutulmamalıdır ki; 8 Temmuz 2006 mutabakatı gibi idam içeriği taşıyan bir anlaşmayı hiçbir tarafa danışmadan imza koyan bir KKTC Cumhurbaşkanı, acaba bundan sonra batının isteği ile referanduma gitmeden bir anlaşmaya imza koymayacağının garantisini kim verebilir? ...Takdir sizlerin!