Muratağa,Atlılar ve Sandallar’da İsyan
Emete GÖZÜGÜZELLİ CİVAN
Gazetelerde geçen gün Muratağa
Atlılar ve Sandallar Şehtlerini yaşatmak için kurulan derneğin duyurusu yer
aldı. Dernek Başkanı Ahmet Aşır ilan edildi ve hedefleri açıklandı. Kıbrıs’ta
geçmişte Türklere karşı yapılan mezalim ve soykırımları yapan “Rumların
değiştiğini, bu olayların geçmişte yapıldığını” defaatlarca dile getiren
iktidar yetkilileri ve temsilcileri öyle görünüyor ki böyle bir derneğin içinde
bulunduğumuz görüşmeler sürecinde kurulmasından pek hoşnut olmayacaklar. Zira derneğin kuruluş amaçları açık ve net. Başta verilen
şehitlerimizin unutulmamasını sağlamak ve Rumların Türklere yaptıkları
zulümları halkımıza yeniden duyurmak. Peki neden böyle
bir dernek kuruldu? Neden buna ihtiyaç hissedildi? Bunu iyi ele almak lazım.
Yeni yetişen Kıbrıs Türk gençliğine milli bilinç ve tarihinin öğretilmemesi
yönünde büyük çaba sarf eden seçilmiş “yetkililer ve öğretmenler” 2004
yılındaki hükümetin tarih kitaplarını değiştirme kararından sonra meydanı boş
bulmuş at oynatırlarsa, böyle bir derneğin kurulması pek tabiki kaçınılmaz
olacak. Hele hele de kapılar açıldıktan sonra, Rumların kuzeye geçmeleri
neticesinde katliama uğrayan ailelerin evlatlarının yaşadıkları travmalar
dikkate alındığında, bu oluşumlar bir savunma niteliğinde kendini gösterecektir..
Hatırlarsanız Annan planı döneminde
birtakım öğretmenler kendi sınıflarında farklı düşüncelerde olan çocuklarımız
üzerine baskılar kurmaktaydı. Hatta, daha ilkokul
öğrencilerine “Kıbrıs’ta barış engellenemez” diye nutuklar attırılmaktaydı.
Öyle görünüyor ki o seçilmiş bazı öğretmenler şimdilerde yeniden harekete
geçmiş ve Rumlarla ortak açıklamalar yapmak için yeniden kollarını
sıvamışlardır. Bu konuları deşeceğiz ama önce yıllarca ihmal edilen bir şehit
evladının haykırışını sizlere duyurmak istiyorum. Geçen gün Muratağa, Sandallar
ve Atlılar köylerine uğradım. Yanımda ekipler vardı. Çekimler yapacak ve burada
olan katliamları Türk televizyonlarından birinde duyurmaya çalışacaktık.
Kıbrıs’ta Rumların yaptığı vahşet ve katliamları belki tarih kitaplarında dile
getirmekten açıkça sakınabilirler ama bu gerçekleri unutturamayacaklardır!
Canlı tanıklar bugün halen yaşamaktadırlar! Bunu görmezden gelen
yetkililerimiz, kayıpların tespiti adı altında çok çirkin iddialar ortaya
atarak şehitliklerimizin tekrar açılarak DNA tespitlerinin yapılmasını ortaya
atmışlar ve köylülerce çok büyük tepki ile karşılaşmışlardı. Bu mezarlarımızda
Rumların da yattığını iddia edecek kadar gözü dönmüş bir düzen bizim
utancımızdır.
Köyde iktidar güçlerine karşı öyle
bir isyan varki...Bunu nasıl kaleme alırım diye
günlerce düşündüm. Oradaki insanların daha bu yılki törenlere hiçbir üst
yetkili kişinin katılmadığını bir tek Türk askeri komutanlarımızın
şehitlerimizi anma törenlerine iştirak ettiklerini dile getirirlerken dolan
gözlerinin acısını hiçkimse anlayamaz.
Köyde, üç şehitliğin de muhtarı olan Abdullah bey ile tesadüfen araç içerisindeyken sohbet etme
şansımız oldu. O anlattı biz dinledik. Nefeslerimiz kesildi. Çünkü bunca yıl bu
insanlara hiç değer verilmediğini anlamama bir kez daha vesile oldu. Şehit
çocukları oldukları halde hiçbir arsa alamadıklarını ifade eden Abdullah bey dört çocuğunun da devlette iş sahibi
olamadığını yani işe alınmadığını belirtti. Kendilerinin hiçbir koşulda hiçbir
ortamda itibar gösterilmediğini, yılarca sanki de başka milletin insanıymış
gibi acılarının görmezden gelinerek siyaset uygulandığını ortaya koyan muhtar,
köylünün yıllarca seçtiği ve güven duyduğu tek isim olmuş. Geçmişte tüm
ailesinin yani neslinin katledildiğini gözleri dolarak, yüreği kan ağlayarak
anlatan Abdullah bey bugün kendi neslinden bir tek eşi ve çocukları olduğunu
dile getirirken iktidar güçlerinin gereken ilgi ve alakayı göstermemesinden ötürü
isyan etti. Bu isyanı sadece kendi ailesine yapılan haksızlıktan ötürü değildi.
İsyanı tüm şehit ailelerine karşı yapılan iki yüzlülükten ötürüydü.
Abdullah
bey çok haklıydı. Yıllarca ihmal edilen
ve küstürülen çok insan oldu bu topraklarda. Şehit çocukları veya güneyden göç
edip de hakkını alamayan birçok soydaşımız, haksızlıklara uğradı...Kimi
malının karşılığını alamadı, kimi işe giremedi. Kimi de terfisi yendi. Gençlere
ise hiç değer verilmedi. Tıpkı şuan olduğu gibi...
Çok dışarı gitmeden sizlere birkaç
örnek vereyim. Nice vatanı için koşan gençler ve aileleri körçar edildi, bu
iktidarla daha bir talan edildi. Örneğin ne benim ailemden, ne de yakın
ailemizden devlet işine herhangi biri alınmış değil. Teyzemin kızı isyanlarda!
Minareliköy’de evinin önündeki asfaltı yapmayan Değirmenlik Belediyesi’ne başka
bir insan isyanda! Esnaf bağırıyor, dükkanlar iflas
ediyor, birçok çekler geri dönüyor! Zam üstüne zam.vergi
üstüne vergi! Bu halk ne de olsa sesini çıkarmaz! Halkı sadece sömürmek
için bir düzen kurmuşlar gibi...İnsanlar nasıl
geçiniyor, ne durumda merak eden yok! Siyasiler iç çekişmeler peşinde, kim
kimin önünü keser onun kavgasında! “Biz” Millet bilincinden “Ben” millet
bilincine büründük. Gemisini kurtaran kaptan! Okullarda ise eğitim iflas etmiş
durumda. Gençlerin ne öğretmenlerine ne ailelerine saygı ve disiplini kalmamış!
Parası olan özel okullara koşuyor! Parası olmayan AB ve Rum bursları ile
bağrımızdan koparılıp değerlerine karşı büyütülüyor! Ama bunlar kimin umrunda?
Topraklarımız Rumlara iade ediliyor, Rumlar tazmin ediliyor, ama bunu köylere
inip de anlatacak siyasi yok! Neden? Çünkü başındakiler buna göz yummayı tercih
ediyor! AKP ile ters düşmemek herşeyden önemli. Zira AKP ile ters düşmek
iktidar olmanın önünde engel! Bu nasıl milletimizi düşünmektir? Daha sayalım
mı?
Muratağa,Atlılar ve Sandallar’da İsyan(II)
Bütün insanlarımız Hepsi de aileleri
de yıllarca bu dava peşinde koşan insanların peşinde söylemleri için koştular.
Millete efendilik yapmaları için koşmadılar. Millete hizmet etmeleri için
koştular. Şimdi birbirleri ile kedi köpek gibi koltuk kavgası yapmaları için
değil! Ancak giden de gelen de hep ayni. İşte üç şehitler muhtarının
haykırışı bunaydı. Onun gibi daha birçok isim böyle. O nedenle
bizler bugün kişiler için değil dava için yani egemenliğimiz için mücadele
veriyoruz diyorlar! Kişilerin menfaatleri uğruna, bu değerlerimizi şimdiki
iktidarların tamamı ile görmezden gelmelerine isyan ediyorlar! Gelen gideni
aratmadı diyorlar! O nedenledir ki birçok insan küsmüştür. O nedenledir
ki birçok insan politikacılara güvensizdir.
Toplumda yalaka
olmayıp da işini bilmeyenler maalesef eziliyor, birçok şehit çocuğu güneye
gidip işçilik yapar duruma düşürüldü. Bırakınız bizi, ailesinin gözü önünde
katledilen atalarımızın çocukları bugün çeşitli travmaların
kurbanı olduğu için halen kendi özel dünyalarında birçok sorunla baş ediyorlar.
Ve dönüp soruyorlar, bizim atalarımız kimin için şehit oldu? Şehit çocuklarını
da bir kenara bırakalım,birçok soydaşımız bugün ayni
çilelerle boğuşmaya devam ediyor. Biz kendi içimizde bu sorunlarla boğuşurken
kalkıp da birilerinin Kıbrıs meselesini Rum tezleri ile örtüşen bir şekilde
dillendirmeye çalışması ve geçmişi görmezden gelmeye çalışması hiç de kabul
edilecek bir durum değil.
İşte bugün milli ve manevi
değerlerimize sahip çıkılmayan bir ortamda milli mücadelesini yürütmek için bir
araya gelen şehit yakınları halen atalarının yaptığı gibi vatan topraklarını
savunmak, dün değişmeyen Rumun iç yüzünü yeniden halkımıza, gençlerimize
göstermek için bir araya gelmişler. Çıkar menfaat beklemeden! Onları yürekten
tebrik ederim. Bu atılım esasen Kıbrıs Türkünün özüdür! Sesidir! Rum
taleplerine asla boyun eğmeyeceğinin göstergesidir! Bilmem farkındamısınız ama
Kıbrıs’ta yeni bir direniş dalgalanması başladı..
Hak yerini bulur, su çukurunu. Hain haine yardım eder, kalleş kalleşe...Bunun içindir ki bugün bu durumlarla halen boğuşur
durumdayız. Ne diyelim; Gün ola harman ola!
11 Eylül 2008
12:45
Sakat Keçi Yüksek Dağ’a Tırmanacam
Derse!
Emete GÖZÜGÜZELLİ
Son günlerde Kıbrıs’taki gündem; Talat ve Hristofyas’ın 1
Temmuz’da vardıkları sözlü mütabakatta ki “Tek egemenlik ve tek
vatandaşlık” hususunda ortaya çıkan tehlikenin boyutlarının tartışmalarından
oluşmaktadır. Nedense 1 Temmuz tarihinde gerçekleşen ve Kıbrıs Türkünün
geleceğini ilgilendiren bu tarihi olayın sonuçlarında yaratılan tablo,
Türkiye’deki Ergenekon operasyonu kapsamında alınan yeni gözaltılarla denk
düşmesinden ötürü bir anda Türk kamuoyunun gündemden
düşürülmesine imkan yaratmıştır. Ne üzücüdür ki Türk kamoyunun medyası Talat ve
Hristofyas arasında varılan tek egemenlik ve vatandaşlık konusundaki uzalşısını
sade başlıklarla geçiştirmiştir.
1 Temmuz 08 Anlaşmasına itiraz eden KKTC’deki bazı siyasi
partiler, sivil toplum örgütleri alabildiğince çırpınarak bu konuya
itirazlarını gerçekleştirirken,Anavatan Türkiye
Cumhuriyeti’ndeki Türk Hükümetinin hiçbir şekilde konuya ses çıkartmaması ve
sessiz oyunu sergiler pozisyonda olması öyle gösteriyor ki AKP hükümeti de tek
egemenlik ve tek vatandaşlık konusunda Talat’ı desteklediği anlaşılmaktadır.
Kısa bir süre önce Türkiye’deki CHP,DSP
gibi partilerin varılan mutabakatla ilgili itirazlarının Yavruvatan’dan
işitilmesi de Anavatandaki Türk kamuoyunun KKTC Devletinin tasviyesini
öngörmediğini bir kez daha ortaya koymuştur. Hal böyleyken adada
bir “işgal” sorunu varmış gibi “Türk işgaline karşı mücadele vereceğiz”
şeklindeki Rum yönetimi liderliğinin politik çizgisi, dünya kamuoyuna
karşı sürdürdüğü yayagarası neticesinde Kıbrıs Türklerine dayatılan uzlaşı
önerileri tamamı ile Rum önerileri ile örtüştüğü anlaşılmaktadır. Rum siyasi
liderliğinin tüm yaklaşımları gerek iktidar partileri,gerekse
muhalefet kesimlerince desteklenmesi de halen Kıbrıs anlaşmazlığının Rumlar
tarafından nasıl algılandığının da göstergesidir.
1960 “Ortaklık Cumhuriyeti” kurulduğunda Kıbrıs Türkü bu
oluşturulan “Devletin” eşit egemen tarafıydı. Antlaşmalara imza koyan Makarios
her ne kadar bu “Cumhuriyet”in kurulmasına karşı çıksa da, istemeyerek bu
anlaşmalara imza koyduğu bilinen bir gerçektir. Makarios bu tatminsizliği de
ileride değiştirebileceği kanısındaydı. Bunun içindir ki 30 Kasım 1963’te
13 maddelik değşiklik önerisini sundu. Bu 13 madde Kıbrıs Türk tarafının
kurulan “Ortaklık Cumhuriyeti”ndeki eşit egemenliğini ortadan kaldırmaktaydı.
Hristofyas’ın adadaki Türk askeri varlığı, Anavatan’ın garantörlüğü, 1974’ten
sonra adaya gelen Türk göçmenlerin pozisyonları, egemenlik, vatandaşlık
hususlarında yıllardan beri ileri sürdüğü tezleri bugün AB ve diğer emperyalist
güçler tarafından da açıkça desteklenmektedir. Bunun içindir ki bugün
ortaya atılan federal çözüm modelinde tek egemenlik ve tek vatandaşlık
tezi desteklenmektedir. Özellikle de bu durumun KKTC Cumhurbaşkanı tarafından
kabul görmesi oldukça üzücüdür.
O halde iki ayrı halkın yaşadığı Kıbrısta tek egemenlik
konusu ne demektir? Bunu anlamak lazımdır. Rum hükümet sözcüsü Stefano’nun ve
eski başsavcı Markides’in “Hristofyas bugüne kadar hiçbir Türk liderin kabul
etmediği tek egemenliğin Talat’a kabul ettirdi” şeklindeki açıklamaları,
Talat’ın yapmış olduğu çok büyük bir hatayı da gün ışığına yeniden çıkartmış
oldu. Talat’ın, 8 Temmuz 2006 mutabakatı dahil, bugüne
kadar gerçekleştirdiği Rumlarla olan anlaşmalarda (23 Mayıs, 1 Temmuz gibi)
sergilediği tavizkar tutum, bilerek yada bilmeyerek Kıbrıs Türkünü Rum
egemenliğine sokacak niteliktedir. Bu lider konumunda olan bir kişinin
böylesine ciddi hatalarda bulunması iyi niyeti sergilememektedir.
Özellikle de, 23 Mayıs antlaşması “Tek egemenlik, tek
vatandaşlık ve AB üzerine kurulduğu ilkelere dayanma gerekliliği” düşüncesinde
olan bir anlaşmaydı. Daha sonra 5 Haziran’da İngiltere ve Güney
Kıbrıs Rum yönetimi arasında imzalanan memorandumda öngörülen “Bakir doğum ve
yeni bir Ortaklık Devleti olamayacağı,Kıbrıs
Cumhuriyeti’nin devam edeceği, Kıbrıs Cumhuriyeti anayasasının değiştirilerek
federal bir içeriğe kavuşturulacağı, AB antlaşmasının da bunu öngördüğü”
belirtilmişti.
Hristofyas’ın Temmuz ayında yaptığı açıklamalarında ise
“Tek egemenlik ve tek vatandaşlık” konusunda Talat’la anlaştıklarını
vurgularken, kurulacak olan federasyonun, iki toplumu, iki kesimli, iki eyalet
şeklinde olacağını, ilaveten, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin mevcut olduğunu ve iki
toplumun ürünü olduğunu” belirtmişti. Burada Hiristofyas yıllardan beri Güney
Kıbrıs Rum yönetiminin ulaşmaya çalıştığı “Birleşik Kıbrıs” mücadelesinin hangi
anlama geldiğini de ortaya koymaktadır.
Öyle görünüyorki Rumlar, Kıbrıs Türklerini Rum yönetimi
altında “eyalet” bir toplum olarak barındırmak ve egemenliklerini adadan
kaldırmak peşindedirler. Hedef,Rumların Kıbrıs
Türklerini yasa dışı olan “Kıbrıs Cumhuriyeti”ne yeniden nasıl katabilecekleri
hususudur. Bunu da eşit statüde eşit egemenlik temelinde yürüteceklerinden
bahsetmektedirler. Bu ne demektir onu iyi anlamak lazımdır. Rumlar 1960
Ortaklık Cumhuriyeti anaysasına yeni bir düzenleme getirerek, Kıbrıs
Türklerinden ve rumlardan oluşacak iki eyaletli bir sistem kurmayı, bu düzende
“Kıbrıs Türklerinin kendilerini kuzeydeki parça devletçiklerinde, belirli
alanlarda idare etmelerini, ancak ana yetkinin tek egemenlik hakkı olacak olan
Rum Merkezi Devleti’nin egemenliğinde olmasını” istedikleri ortaya çıkmaktadır.
8 Temmuz 2008 tarihinde GKRY lideri Hristofyas’ın açıklamaları da buna
dayanmaktadır.
Bu gelişmeler yaşanırken özellikle de Amerika ve AB
yetkililerinin 1 Temmuz antlaşması temelinde öngörülen “Tek vatandaşlık ve tek
egemenlik ve bölünmemiş bir ülke yaratılması” yönündeki çalışmalara müthiş bir
destek verdikleri görülmüştür. Kısa bir zaman önce Amerika’nın Avrupa ve
Avrasya’dan sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Daniel Fred’in Kıbrıs’a gelerek
temaslarda bulunması ve gelişen süreci destekleyen açıklamalarda bulunması bu
desteğe ufak bir örnektir. Güney Kıbrıs’a göre çözümün anahtarı Ankara’nın
elinde olduğu defalarca kez açıklanmıştır. Bu söylem ile Rumlar ne demek istemektedirler?Rumlar, Türk hükümetinin AB üyesi olan Güney
Kıbrıs Rum yönetimini tanımasını, KKTCdeki Türklerin (yani yerleşiklerin) geri
gönderilmesini ve Türk askerinin adadan tahliyesini istemektedirler. Bu
taleplerinin de yerine gelmesi için Eylül ayında başlatılmak istenen özlü
görüşmelerde Rumların istediği şekilde “Birleşik Kıbrıs” yaratılması için Türk
hükümetinden destek beklenmektedir.
Sakat Keçi Yüksek Dağ’a Tırmanacam
Derse!(II)
Türk hükümetinin iktidara geldiğinden beri “çözümsüzlük
çözüm değildir” diyerek Kıbrıs konusunda verdiği tavizler saymakla bitmez.
Mülkiyet konusu gibi hassas bir konuda kendi topraklarımızın Rumlara geri
iadesi takası ve tazmin edilmesini kabul gören Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
sonuçlarından olan Loizudu kararını kabul etmeleri ve hiçbir şekilde Kıbrıs
Türklerinin güneyde bıraktıkları toprak,mülkiyet,kültürel
mirasına sahip çıkan bir siyaset izlememeleri esasen AKP’nin kimin siyasetine
hizmet ettiğinin de apaçık bir göstergesidir. Gerçekte, Loizidu, Arestis
davaları AİHM’de iç hukuk yolu tüketilmeden kabul edilmiştir. KKTCde kurulan
Mal Tazmin Komisyonu sanki de AİHM’in alt kuruluşuymuş gibi yansıtılarak
tamamıyla Rumlara hizmet eder işlerlikte olması ve mevcut yönetimimizin buna destek
vermesi oldukça düşündürücüdür. Çünkü ortaya çıkan tabloda hiöbir şekilde
Kıbrıs Türk hakları savunulmamakta, bilakis Rumlar memnun edilmek
istenmektedir.
Nitekim, açıkça
anlaşılacağı üzere mevcut durumda Kıbrıslı Türklerinin mülkiyet ve tazminat haklarının
gözardı edildiğidir. Mülkiyet konusundaki global takas
ve tazmin yönteminin rafa kaldırıldığı, rumların savundukları geri dönüş ve
eski evlerine yerleşme tezlerinin uygulamaya geçilmesidir. Bu yolla da iki
kesimliliğin ortadan kalkacağı ve adanın üniter bir yapıya doğru gideceğidir.
Özellikle de AİHM’de görülen Tymvios davası, takas
kapsamında Kıbrıslı Rumlara maddi ve manevi olarak mülkleri için tazminat
ödenmesini öngördüğü gerçeği dikkate alındığında, acaba Kıbrıs Türklerinin gasp
edilen, istimlak edilen mülkleri için hiçbir girişimde
bulunmayan bir iktidarın ne kadar ahlaki ve adil davrandığı konusunu
doğurmaktadır. Bunun içindir ki derhal AİHM’e mülkiyet, kayıplar, tarihi
miraslarımızın tahrip edilişi ile ilgili dava açılması gerekmektedir.
Hal böyleyken, 1963-74 yılları
arasında defalarca kez evinden barkından göçmen duruma getirilerek adanın %11
lik bir alanına hapsedilen, toplu katliam ve soykırımlarla ortadan kaldırılmak
istenen Kıbrıs Türkünün hakkını kim savunacak? Keza, Güney’de bırakılan
binlerce dönüm arazimiz,mülkümüz ve kültürel tarihi
yerlerimizin, ayni şekilde tahrip edilen mezarlıklarımızın, şehitliklerimizin,
camilerimizin hesabını kimin soracakğı da ayrı bir merak konusudur. İlle
de birleşik Kıbrıs diyerek gözü kapalı bir şekilde Rum taleplerini yerine
getiren bir iktidarın apaçık bir şekilde Rum siyasi çizgisine hizmet ettiği
gerçeği gerçekleştirilen son mutabakatlarca da açık bir şekilde belirgin hal
almıştır. Bunun da en büyük suçlusu Anavatan’daki Türk Hükümeti’nin Kıbrıs’ı yeniden
birleştirmek için KKTC’nin tasfiyesini dolaylı olarak kabul etmesinden
kaynaklanmakta ve KKTC ikidarına sıvazlamalarda bulunmasından ötürüdür.
Efendiler, AB yolunda KKTC Devleti pazarlık konusu
yapılamaz. Var olan Devletimizi pazarlık etmek isteyen her kim ya da
taraf olursa olsun bilinsinki Devleti’nin yaşatılması için and içen neferlerin
de amansız düşmanları olacaklardır. Kıbrıs Türkü ne geçmişte ne de bugün
Rum’a ve batı dünyasına uşak olmayı kabul etmemiştir,bundan
sonra da etmeyecektir. Buna imkan kılmak isteyen
içteki unsurlara da asla müsaade etmeyecektir.
Varılması hedeflenen “eyalet” temelindeki çözüm sisteminde
Kıbrıs Türk tarafı Rum yönetimi altında merkezi yönetime ait olan bazı
hak ve yetkilerin kendisine yani yerel yönetimine verilerek kendini idare
etmesi istenmektedir. Buna federal çözüm demektedirler. Tarihten kısa bir örnek
vermek gerekirse, eyaletler zaman içinde yokolabilirler veya başka uluslar
tarafından ele geçirilebilirler. Örneğin Amerika geçmişte Rus Çarlığı’ndan
Alaska eyaletini almıştır. Bir başka örnek de Almanya Federal Devleti tamamıyla
Alman ırkından oluşmaktaydı. Şuan güneydeki Kıbrıs Cumhuriyeti olarak
bilinen güney Kıbrıs Rum yönetimi de federal bir anayasanın sonucunda
kurulmuştur(ama işlemedi) ve şuan tek egemen gücü Rumların elindedir. Almanya
modeli birleşik Kıbrıs’ı savunanlar adada tek millet yaşamadığının bilincide
değillerdir. Bu modelin işlerlik kazanması içindir ki tek vatandaşlık dedikleri
“Kıbrıslılık” kimliği ülkemizde yaratılmak istenmekte ve okullarımızda bu yönde
eğitim sistemi uygulaması hayata geçirilmiştir. Bundan da açıkça anlaşılacağı
üzere, adada 1989 yılından sonra adım adım “Kıbrıslı milleti” yaratılması
yönünde Kıbrıs Türklerine uygulanan psikolojik harp eksenindeki
operasyonlardaki iki toplumlu etkinlikler ve medyanın buna destek veren rolü,
şuan önümüze sunulan eyalet sisteminin kabul görmesi için planlanan bir
projenin parçası değilmidir? Ayni zamanda son BMGK raporlarına da
geçirilen “Kıbrıslı” tanımlaması veya Amerika’nın, İngiltere’nin harcadıkları
milyonlarca dolarların iki toplumlu etkinlikler temelinde gençlerimize,
kadınlarımıza yeni bir “ırk ve kültür” yaratma projeleri bu planın bir parçası
değilmidir? Veya GKRY’nin Kıbrıs Türklerine verdiği kimliklerde “Kıbrıslı”
tanımlaması yapılarak Türklük kimliklerinin göz ardı edilmesine neden sessiz
kalınmaktadır? Bu ve buna benzer birçok uygulamanın Kıbrıs Tüklerinin
Devletlerinden, kimliklerinden, egemenliklerinden, kültür ve hatta dinlerinden
yoksunlaştırılması için milyonlarca dolarlar ülkemizde STÖ’lere aktarılmıyor
mu? Bu paraların göstermelik adı rüşvet değil de barış için katkı fonları adı
altında gerçekleşmiyor mu? O halde tüm bunlar kime hizmeti öngörmektedir?
Ne diyelim sakat keçi yüksek dağa çıkacam diyerek yola
çıkarsa yarı yolda kalmaz mı? Kurt'a yem olmaz mı? İşte birleşik Kıbrıs’ın
sevdalıları beyinciklerindeki bu hayallerinin asla mümkün olamayacağını
anlamayarak ille de birleşik Kıbrıs diyerek yola çıkmaya heves ederlerse, işte
o zaman el mi yaman bey mi yaman anlayacaklardır...Çünkü
KKTC Devleti ortadan kaldırılmak için kurulmamıştır! Anlayana sivrisinek saz
anlamayana davul zurna az...
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Domuzlar Çirkefsiz Yaşayamaz! (I)
Emete GÖZÜGÜZELLİ
(Ayşe KOCATÜRK)
Hakikaten
de öyledir; domuzlar çirkef olmazsa yaşayamazlar. İlle de o çirkef içinde
cirilenecekler, dışkılarının üstünde yatacaklar, oynayacaklar... Pislik içinde
olmazlar ise rahat edemez bu hayvanlar! Biliyorsunuz ki güney komşumuzda Rumlar
pek düşkündürler Domuzcuk beslemeye ve dönüp de o domuzu yemeye... Sorsanız
domuz eti nasıl? Gelecek cevap “şeker gibi”dir.. Öyle
ya KKTC’de nerede ise bir domuz çiftliği kurmadığımız kaldı. Artık
restoranlarımızda bile domuz eti diğer menüler arasına girdi bile...Ne
de olsa işimiz gücümüz Rum “kardeşlerimizi” memnun etmek(!).
Hazır
konumuz domuz eti ve ona düşkün olan Rumlardan açılmışken, Rumları kardeş
olarak gören iktidar güçlerine de değinmeden duramayacağım. Bazı
milletvekillerimiz ne yapmakta? Avrupa Birliği denilen emperyalist sömürü düzenini büyük bir “diyar”
olarak tanımlama çabasında. Tabi sadece bunlar değil elbet!
Bazı
“aydın ve siyasetçiler” de devamla “AB” adını kullanarak “demokrasi, refah,
adalet” gibi terimleri dillerine dolamışlar güneyin de AB kervanında olmasından
ötürü(!) onların “eğitim, sağlık, sistem, çevre” konularında bizlerden “üstün”
olduklarını gösterme gayretinde harıl harıl çalışıyorlar. Bu kesimcikler öyle bir çalışıyorlar ki
Kıbrıs Türkünün kendi Devletini benimsemesinin karşısında durarak bu durumun
“kötü” sonuçlar doğuracağını, Kıbrıs Türkünün “asimile olup yok olacağını”
iddia edecek kadar gözleri bürünmüş bir şekilde insanlarımıza bir “korku” vermeyi kendilerine misyon belirlemişler! Şüphesiz ki bu misyonları
bağlantıda oldukları batılı müttefikleri tarafından yazılmış onlar da
senaryonun oyuncuları olarak görevlerini yerine getirmekte oldukları
gözlemlenmektedir.
Bir
tarafta AB telalığı yapan iktidar güçleri ve örgütleri ülkemizde
gerçekleştirdikleri zam furyası ile yarattıkları dengesizliği görmezden
gelerek, bir şekilde insanlarımızın ülkemizdeki hayat pahalılığından ötürü
kendilerini Rum tarafına atıp alış veriş yapmalarına çanak tutuyorlar! Ne de
olsa bunun önlemini almayı düşünen bir iktidar zihniyeti yok! Hal böyle olunca güneye
kaydırılmak istenen ekonomimizin önüne geçilemiyor. Bilakis vatandaşlarımıza
her alanda vergi zam furyası dayatılıyor, insanlarımızın boğazından nice ekmek
kesilip Rumlara tazminat veriliyor! Peki buna itiraz
eden var mı? İtiraz eden kesimler var tabi ama bir iktidar yok!
Semliye Camii’de Cenaze namazı kılmak “HARAM”mı? !
Bazı
siyasi partiler ki bunların başında TDP geliyor, eline bir davul almış çala
çala gürültü çıkarıyor ve haykırıyor; Neymiş efendim ülkemizde camiler inşa
ediliyormuş! Acaba TDP’liler ezan sesini duymayan ne kadar köyümüz vardı
haberdarlar mı? Rum kardeşleri ülkemizdeki kiliseleri izinsiz inşa ederlerken
onlara ses yok ama bu adada Türklük mührünün en önemli göstergelerinden biri
olan dini değerlerimizin göstergesi olan cami inşaatları için yaygaralar
çıkarıyorlar!
Öte
yandan, Ülkemizde misyonerlik faaliyetlerini tam hızla yürütülmesine ses
çıkarmayan “şahsiyetler”, elbette KKTC’de cenaze arabalarının Rumlar ve
batılılar gibi “siyah” renge dönüştürülmesine de ses çıkarmayı tercih etmezler!
Ama cami inşa edilecek olursa en büyük yaygarayı koparırlar! Bilmem farkında
mısınız ama tarihte birçok şehit cenazelerinin kalktığı, Lefkoşa’daki
ölülerimiz için cenaze namazı
kılınan tarihi Semliye Camisi artık turistik ziyaret mekanı...
Bir de buraya turist gezdiren
bazı rehberler bu tarihi kutsal mekanın geçmişteki “katedral”
kimliğini öne çıkararak anlatımlarda bulunmaları doğrusu kime hizmet
ettirildiğini sormama mani olamayacaktır! Tüm bunların yanında Karpaz’da
kullanılmayan kiliselerin gelen Rumlar tarafından tadil edilerek içlerinin
resim, oturak yerleri ve mumlar ile doldurulmalarına ses çıkaran
siyasi irademiz de yok! Ama gel görün ki güneyde kapalı atıl olan camilerimiz
üzerine vurulu kilitleri açarak orayı ibadet haline getirmeye çalışacak bir
girişimimiz olsun, Rumların gösterecekleri tepkiyi görmesi için hodri meydan
diyorum!
Bir
de Anavatan aleyhtarı siyasi çizgileri ile zavallı siyasi kimlik sahibi olan
kişiler ve örgütler “Ankara elini eteğini üzerimizden çeksin” diyorlar! Nedense
bu misyonu kendine üstlenenler de kendi lakaplarını
biçmişler ve “biz barış mücadelesi veriyoruz” diyorlar! E hal böyle olunca Rumlar ile
ayni dili kullanmaktan geri durmuyorlar. Ne de olsa onlara batılı
“müttefiklerinden” gelen fonların özünde yatan siyasi ders öğretileri böyle
olsa gerek! Neyse biz yine de atalarımızın ünlü sözü ile onlara gönderme
yapalım; “Efendiler, cami duvarına işenmez!”...
Milli Varoluş Konseyi’nden rahatsızlık!
Öyle
görünüyor ki Milli Varouş Konseyi’nin kurulması adadaki AB çıkarlarına hizmet
ederek onların kültür ve propagandalarını savunarak topluma zehirli iğnelerini
enjekte etmek isteyenlerin pek de işine gelmedi. Tabi bu durum emperyalistlerin
vatanımızdaki seçme “gözbebeklerinin” ortaya attıkları “çözüm” sloganı ve propagandalarına
ters düşen herkesin kuracağı oluşumlar için geçerli. Bu aydın geçinen köşe
yazarları ne diyorlar; Milli Varoluş Konseyi, Kıbrıs Türk Platformu, Ulusal
Halk Hareketi, Ulusal Direniş Konseyi gibi oluşumlar “çözüm karşıtı oluşumlar”
imiş! Ama AB’nin verdiği rüşşşşvettttt “pardon” onların deyimi ile “yardım
fonları” kapsamında gerçekleştirilen “Kıbrıslılık kimliği” çalışmaları
“hak”imiş! Ha bir de hak olan tanımlama şu; şayet bireysel yada sivil toplum
örgütü veya parti olarak “birleşik Kıbrıs, Anavatan ve Türk askeri aleyhtarı” tutum, demeç ve
eylemler için organizasyon düşünülüyorsa yolunuz “hak” yolu! O zaman dünya ile
ayni dili konuşuyormuşsunuz! Ne de olsa,
Batılı ve Rum “dostlarınız” sizin “Arkanızda”!
Bu
beyinciklere sahip olanlar Kıbrıs Türkünün kendi öz tarihinde yaşananları
bilmesine gerek olmadığına inanarak geçmişi; “geride kalanlar” olarak
nitelendirmeye devam ederek halen “çözüm” naraları atıyorlar ve AB’ni Kıbrıs
Türkünün yanında gibi göstermeye çalışıyorlar! Dünyanın “küreselleşme” adı
altında bütünleştiğini iddia edecek kadar da ileri gidiyorlar!.
Öyle ya AB “adaletlerin, zenginliklerin, refahın diyarı” imiş! Bunun için de
halen utanmadan Annan planına “evet” diyen Kıbrıs Türklerine hiçbir hak
vermeyen AB’ni ve birleşik Kıbrıs propagandalarını sürdürmekten geri
durmuyorlar! Ne de olsa onlar için söz vermek, umut pompalamak kolay!
Milli Varoluş Konseyi’nden rahatsızlık!(II)
Bugün, Kıbrıs Türkünü “AB diyarına” ulaştırmak için
şartlar konuluyor! Buradaki sözcüler de bunun seslendirmesini yapıyorlar!
Kıbrıs Türkünden istenilen nedir? Önce “Kıbrıs Cumhuriyeti”ni kendi yasal
idaresi olarak görmesi, KKTC’den vazgeçmesi, bunun için de okullarda tarih
kitaplarını değiştirerek birleşik Kıbrıs’a yeni neslin hazırlaması! Yani
ENOSİS’İn yeni adı OZMOSİS! Peki ne oldu? iktidar önce Tarih
kitaplarını değiştirtti, ekonomi, eğitim, sağlık alanında tedbirler
almayarak güneye kaydırılması aşamasına
sektörümüzü getirdi! Öte yandan da Ana
Vatan ile olan bağlarının göz ardı edilerek, Kıbrıs Türklerinin öz Türk
kimlikleri bilincinin yok edilmesi ve halkımızın kendisini Kıbrıs adasının
“yerli kabileleri” gibi görerek “Kıbrıslılığı” benimsemesi istendi(!)...Buna
çanak tutanlar da o ünlü “barış” naracılığını yapan parti ve örgütler oldu!
Onlara biz milliyetçiler şu dizeler ile ses vermek istiyoruz; Kıbrıs’ın
dağlarında kol gezer Mücahitler, Kurtuluş savaşında türkü söyler Kahramanlar!
Türkün tarihinde boyun eğmek yoktur, bundan sonra da olmayacaktır! Toprak bizim, deniz bizim, güneş bizim, gök
bizim, insan bizim, emek bizim, hak bizim! Bugün ister Milli Varoluş Konseyi
ister başka bir Kırmızı çizgisi KKTC olan oluşumlar
olsun, hiç de küçümsenmemelidir! Zira geçmişten gelen şanlı bir mücadelenin
kahramanlarını barındırdığı Kıbrıs adasında Türklerin asla Rumun emellerine
çanak tutanlara müsaade etmeyeceğini bilmeleri gerekmektedir. Enosis sosiscileri unutmasınlar ki tarihlere
şeref salan gök bizimdir! Ne AB ne ABD ne Rum ne Yunan ne de Emperyalizim
sömürüsüne boyun eğmeyeceğiz! Uşak hiç olmayacağız! Kıbrıs bizim canımız, namusumuz! Bayrağımız
kanımız! Yaşasak da ölsek de KKTC bizim vatanımız! Onu ilelebet yaşatmak da ANDIMIZ’dır!
Özlü Görüşmeler Başlamasını İple Çekenler!
Şimdi
yeni bir görüşmeler süreci baş gösterecek. KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat
inişli çıkışlı söylemleri ile bir nala bir mıha siyasetini iyi benimsemiş.
Hristofyas ne diyor? Kıbrıs konusunda müspet gelişmeler sağlanmazsa, görüşmeler
başlamaz! Nedir bu müspet gelişmeler? Türkiye Cumhuriyeti’nin “Kıbrıs Cumhuriyeti”
olarak Rumları tanıması, adadan Türk askerinin sayısının azaltılması öncelikli
konular arasında. Ama bunu arkasında daha pek çok talepler var. peki Talat ne diyor?
Özlü görüşmeler başlaması halinde umutluyum! Ne de olsa dış güçler 2009 Mart
ayında bir referandum tasarladıkları dikkate alındığında, ilerleyen sürecin
oldukça hayati geçeceğini gözler önüne seriyor! Ayni zamanda Talat’ın
Hristofyas’ın açık açık ifade ettiği müspet gelişmelere rağmen umutlu olması da
oldukça düşündürücü değimlidir?
Bilindiği
üzere içerisinde bulunduğumuz bu süreç AB ve dış unsurlar için son süreçtir!
Şayet hedefledikleri birleşik Kıbrıs’ı bu iktidar döneminde sağlayamazlar ise
artık birleşik Kıbrıs tamamen bir hayal olacak ve ada TAKSİM’e gidecektir! Yani
KKTC Tanınacaktır! İşte bu noktada tüm Kıbrıs Türkünün yıllarca KKTC’ye dört
bir elle sarılmasının meyvesi alınmış olacaktır! Bu sonucu almamamız için dış
unsurların dört bir koldan saldırıya geçecekleri aşikardır.
Bu sinsi tezgahlarını ilerleyen süreçte kaleme alacağım.
KTOEÖS raydan çıktı!
Bir
diğer önemli konu olan KTOEÖS’ün pozisyonudur! Her sınav zamanı sendikacı
öğretmenlerin tertip ettikleri grevler hem öğrencilerimiz hem de velileri için
bir ızdırap haline gelmektedir! Her ne kadar, öğrencilerimiz perişan bir
vaziyette öğretmenlerinin grevlerinin sona ermesini ve sınav zamanı öncesinde
bir şeyler öğrenme peşinde öğretmenlerini
bekliyorlar ise de , bu grevleri gerçekleştiren
bazı öğretmenler için öğrencilerin yaşadıkları bu stresli ortam pek de önemli
olmadığı görülmektedir. Zira onların çocuklarının Devlet okullarında
düzenledikleri grevler ile
perişan olma durumları yok. Hepsinin de hemen hemen evlatları
özel kolejlerde eğitimde! Geride kalan memur ve işçi çocuklarının Devlet
okullarındaki çileli
vaziyetleri kimin umurunda değil mi? Hele hele de Rum tarafındaki
özel kolejler 2’den 6’ya yükselerek Kıbrıs Türk öğrencilerimiz güneye eğitime
mecbur bırakılmaları da birlerinin pek umurunda değil! Sendikacılık adı altında kendi öğretmenlik misyonundan uzaklaşarak işi siyasete dökenlerin diğer
öğretmenlerimizi toplum önünde karalamaya hiç hakları yoktur! Ne diyelim
bindikleri trenin sonunda acaba neler olacak...Emperyalist
dostlarına pek güvenmeseler yerinde olacaktır...
14
May. 08
16:59
Emete GÖZÜGÜZELLİ
www.aysekocaturk.com
2. Bölüm www.olumluyol.com
daki yazarımızın köşesinde
Live.com'u
deneyin - hızlı ve kişiselleştirilmiş giriş sayfanızla istediğiniz her şey tek
bir yerde. tek bir yerde.
EMETE
GÖZÜGÜZELLİ
(( Şuanda Kıbrıs Türk Gençliği Çözüm Hareketi
Derneği’nin kurucu Başkanlığını, Kıbrıs Türk Soykırım Eylem Komitesi Genel
Sekreterliğini ve Kıbrıs Türk Platformunun Kurucu üyeliğini sürdürmekte olan
Gözügüzelli’nin 2004 ve 2006 yılları arasında 50’yi aşkın yayınlanmış makalesi
bulunmaktadır ))
HAYAT
HİKAYESİ
5 Eylül 1978
yılında Lefkoşa’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Kıbrıs’ta tamamlayan Gözügüzelli,
lisans eğitimini de Yakın Doğu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler
Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde tamamladı.
Yine aynı okulda
“Etnik Çatışmalar ve Makedonya’nın Güvenliği” konularında hazırladığı tezi ile
2002’de yüksek lisans eğitimini tamamladı. Üniversitede yüksek lisans yaptığı
dönemde Uluslararsı İlişkiler bölümünde asistan olarak da çalışan
Gözügüzelli, özel bir dershanede (Bil-test) tarih ve ingilizce öğretmeni olarak
çalışmış ve ayni dershanede yöneticilik görevinde bulunmuştur.
Bunun yanı sıra
2002 Ağustos ayında dönemin Bakanı tarafından Dışişleri Bakanlığına çağrılarak
göreve alınmış ve TBMM’de de İngilizce konusunda Danışman olarak görev
yapmıştır.
Çeşitli alanlarda unvanı
ve ödülü bulunan Gözügüzelli, 1990 yılında “Model Uçak Ankara” yarışmalarında
“En Centilmen” yarışmacı unvanına sahiptir. 1994–95 yılında Lefkoşa Türk
Lisesi’nde okul kaptanlığına seçilen ve 1995 yılında okul kaptanlığı süresince
göstermiş olduğu performanstan ötürü yılsonunda Takdirname almıştır.
Aynı sene Polis
Günü vesilesi ile düzenlenen kompozisyon yarışmasında birinci olmuştur. 1998
yılında Fikir Kulübünde Gençlik Kolları As başkanı seçilmiş ve 1994 yılından
günümüze değin KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’tan birçok takdir mektubu
almıştır.
1996 yılından
başlayarak Kıbrıs’ın yerel gazetelerinde (Çengel, Kıbrıs, Birlik, Güneş) Kıbrıs
konusunda çeşitli yazılar yazmıştır.
2001 yılında 5 Aralık Türk
kadınına verilen seçme ve seçilme hakkı günü vesilesi ile
düzenlenen konferasta konuşmacılardan biri olarak yer almış Gözügüzelli, 2002
yılında Yerel ve özel bir kanalda “Vizyon” adında siyasi konularda program
yapıp sunmuş; 2002 Aralık ayında BB/75/76/9 sayılı
yazı ile Başbakanlıktan Annan planının çevirisinde yer almasından ve 2004 Mayıs
ayında Cumhurbaşkanlıktan Annan planında komitelerde çalışmalarından ötürü
teşekkür mektupları almıştır.
2002–2005 yılları
arasında KKTC Dışişleri Bakanlığında sözleşmeli personel olarak görevli olarak
bulunan Gözügüzelli, 2003 yılında Ağustos ve Eylül aylarında eski Başbakanın
(Derviş Eroğlu) Basın ve Halkla İlişkiler sorumlusu olarak geçici görevde
bulmuştur.
2005 yılında
Birleşmiş Milletler Kıbrıs Türk Cemiyeti Yönetim Kurulu üyesi seçilmiş ve söz
konusu derneğin Basın ve Halkla İlişkiler Sorumlusu olarak da yer almıştır.
26–29 Mayıs 2005
tarihleri arasında Türk Düyası Dostluk ve Dayanışma Derneği ve Yör-Türk Vakfı
ile ortaklaşa Kayseri’de düzenlenen konferansta Kıbrıs Türkleri adına katılarak
sunumda bulunmuş; 16–30 Ocak tarihlerinde İsveç Parlementosunun davetlisi
olarak İsveç Dışişleri Enstütüsünde eğitim programına katılmış, Kıbrıs
konusunda Türk tezlerimizle ilgili sunumda bulunmuş; 31 Ocak - 4 Şubat
tarihleri arasında ise İsveç Parlamentosunda yer alarak Kıbrıs konusunda bir
yuvarlak masa toplantısında özellikle de mülkiyet konusunda AİHM kararları ile
ilgili konuşmada yer almış; 1 Kasım 2005 tarihinden başlıyarak TBMM’de
Uzman/Danışman olarak İngilizce konusunda çeşitli görevlerde bulunmuştur.
Tercüman gazetesinde
zaman zaman köşe yazarlığı yapan Emete Gözügüzelli, aynı zamanda Türkiye’de
birçok internet sitesi, dergi ve yerel gazetede (Anamur, Alanya, Karadeniz,
Yozgat, Sincan, Mersin…) köşe yazarlığı yapmaktadır.
Kıbrıs konusundaki
mevcut gelişmeleri içeren Pamukkale Üniversitesi, Gazi Üniversitesi, Hacettepe
Üniversitesi, Denizli, Karadeniz Teknik Üniversitesi ve Bodrum’da
gerçekleştirilen birçok konferansa konuşmacı olarak katılmıştır.
YAZARIMIZIN SAİR
YAZILARINI GÖRMEK İÇİN AŞAĞIDA İSMİ VERİLEN SİTEYE GİRMENİZ YETERLİDİR.
Emete
GÖZÜGÜZELLİ
www.aysekocaturk.com
EN
SON VE EN GÜNCEL YAZISI:
Garantiler mi İdam
Sehpasında Yoksa Onu Yatıranlar mı?
Emete
GÖZÜGÜZELLİ
Kıbrıs konusunda
iktidar güçlerinin bir an önce “halkı çözüme hazır hale” getirmek için
yaptıkları çalışmaların ekseninde esasen “birleşik Kıbrıs” hayali yatmakta
olduğu bilinen bir gerçektir. Bu maksada destek için Nisan ayı içerisinde
Girne’de “Avrupa’daki Türkiye kökenli
milletvekilleri Kuzey Kıbrıs Zirvesi” gerçekleştirildi. Anılan toplantıda
Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat iki taraf arasında ciddi bir düzelme yaşandığına
işaret ederek “Olumsuzluklar da var.
Ancak eskiden olmayan çok ciddi olumlu gelişmeler var. Bu olumlu gelişmeler bir
birikim yaratma potansiyeline sahiptir. İki halk arasındaki ilişki yavaş yavaş
iyileşme trendine girdi” şeklindeki açıklamalarda bulundu. Bu açıklamaların
içeriğinin doğru tespit edilmesi oldukça önem arz etmektedir. Açıkçası,
Talat’ın ifade ettiği “her iki taraf arasında var olan iyileşme trendinin”
hangi yönlerde gerçekleştiği doğrusu merak konusudur. Özellikle de önceleri Türk tarafı Annan
planı zemininde görüşmelerden bahsederken,
diğer tarafın da 8 Temmuz 2006 mutabakatı çerçevesinde görüşmelere başlanması
yönündeki açıklamaları dikkate alındığında Talat’ın bahsettiği iyileşmenin
hangi çerçevelerde cereyan ettiği düşündürücüdür.
Öte yandan
Talat’ın, 27 Nisan 2008’deki TAK haber ajansına düşen açıklamalarında, Annan
planı ile ilgili; “Bir kere biz Annan
planını görüşeceğiz, onu masaya koyup görüşeceğiz” demedik. Ama biz şunu dedik;
bizim taraf açısından, biz Annan planının ruhuna sadığız ve Annan planının
unsurlarını görüşme masasına getireceğiz. Rum tarafı reddetti, ama benim halkım
da kabul etti. Benim halkım kabul ettiğine göre, benim o planın unsurlarını
masaya götürmem kadar doğal ne olabilir. Annan planı mükemmel bir plan
olmamasına rağmen, benim halkım tarafından onaylandığına göre ben onun ruhuna
sadık olabilirim, bu çok doğal karşılanmalı” şeklindeki açıklamaları
oldukça düşündürücüdür. Talat bu sözleri ile ne demek istemektedir? Öyle
görünüyor ki Talat’ın Annan planı söylemi yerini Annan planı ruhuna
bırakmıştır. O ruh ki kendisine çoktan
Kıbrıs Türkü tarafından el fatiha denmiştir. Ölen ruhun ardından ise halkımız
artık KKTC Devletine sımsıkı sarılma arzusu büyümüştür.
Özellikle de
Talat’ın her iki tarafın da kabul edeceği bir plan hazırlanmalı şeklinde devam
eden beyanatı, esasen 5 Temmuz 2005 yılında Başbakan Ferdi Sabit Soyer ile
dönemin Rum Meclis Başkanı ve AKEL Genel Sekreteri Dimitris Hristofyas’ın
güney’de AKEL Genel Merkezinde yaklaşık 2.5 saat süren
görüşme sonrasında yaptıkları basın açıklamasında yer alan açıklamaları ile
örtüşmekte olduğu gözlemlenmektedir.
Hristofyas ve Soyer’in “Kıbrıs Türkünün “evet”ini rencide etmeden, Rum
tarafının “hayır”ını da gönül rahatlığı ile “evet”e çevirecek çalışmaları
başlatacakları, varacakları anlaşmanın temelinde “ortak vatan” yaratmak olduğu,
bunun da siyasi eşitliğe dayalı iki toplumlu ve iki bölgeli federasyon
temelinde olacağını
açıklamışlardı. Nitekim
bugün bu söylem değişmemiş olduğu görülmektedir.
Hakikat şuydu ki
güney temsilcileri ile gerçekleştirilen her toplantıda değinilen “iki bölgeli,
iki toplumlu siyasi eşitlik temelindeki federal bir yapı” açıklamalarına
nedense garantiler ve buna bağlı olan temel kuruluş antlaşmalarının
parametreleri hiç ağza alınmamakta olduğu gerçeğidir. Talat’ın da daha önceleri
dillendirdiği Annan planını görüşmelere hazır olduğu söylemi, şimdi Annan planı
olmasa da olur, ancak onun ruhu olmalı şeklinde değişikliğe uğramıştır. Bu konu
oldukça ciddidir. Zira Talat’ın “biz bir kere Annan planını görüşeceğiz, onu
masaya koyup görüşeceğiz demedik” şeklindeki sözleri Rumların şuan ki söz ve
demeçleri ile örtüşmekte olduğunu da göstermektedir. Bunun için olsa gerek ki,
Avrupa Türk parlamenterlerinin zirvesinde yaptığı açıklamada her iki taraf
arasında ciddi yakınlaşmalar olduğundan bahsetmiştir.
Daha önce Ferdi
Sabit Soyer’in Hristofyas’la birlikte yaptıkları ortak açıklamada Kıbrıslı
Türklerin “evet”ine zarar gelmemelidir” sözü bugünkü süreci Talat’ın yaptığı
son açıklamaları ile daha net hale getirmektedir. Zira, yapılan açıklamalar ile ileride Kıbrıs
Türklerinin önüne sunulacak olan herhangi bir belgeye, içeriği ne olursa olsun
yine“evet” denmesi sağlanmak istenmektedir. Ancak bugün Kıbrıs Türkünde pek çok
kişinin Annan planına “evet” dediği için pişman olduğu gerçeği göz ardı
edilerek hareket edilmektedir. Bu durumun dikkate alınmadığını bir yana
bırakacak olursak, diğer taraftan muhalefet partilerin bile arzulanan çözüm
konusundaki görüşleri dikkate alınmamakta olduğu ortaya çıkmaktadır. Cumhurbaşkanı Talat’ın bu konuda daha
hassasiyet göstermesi gerekmektedir.
Garantiler mi İdam Sehpasında Yoksa Onu Yatıranlar mı?(II)
Şüphesiz ki,
Kıbrıs Türklerinin kamuoyu önünde her daim ne sunulursa sunulsun “evet” diyecek
konumda olması için BM, AB ve ABD kanadı KKTC’deki sivil toplum örgütlerini
kullanma yoluna gitmektedirler. Özellikle de Haziran sonunda başlayacak
görüşmeler sürecinde taraflara sunulması düşünülen planın esasen Rumların
lehine şekillenmesi için çalışmalar yapılmakta olduğu yüksek bir ihtimaldir. Bu
çalışmalar yapılırken de adada Kıbrıs Türklerinin üzerinde USAID,UNOPS,
UNDP fonları harekete geçirilerek gençlik, eğitim, kadın, dinler arası diyalog,
kültürel miras, konularında Kıbrıs Türklerinin kıskaca alınması hedeflenmekte
ve kitle tabanın hareketleri Sivil Toplum Örgütleri ile yönlendirilmeye
çalışılmaktadır. Bu çalışmalarda ise Kıbrıs Türklerinin “milli ve manevi
bilinçten yoksunlaştırılarak birleşik Kıbrıs’a evet demesinin sağlanması” ana
hedeftir. Kendi tarih, kimlik, din ve milli bilincinden yoksunlaştırılan ve
sadece kendini “Kıbrıslı” diye tanımlaması için gerçekleştirilen etkinliklerde
büyük rol sahibi olan bu güçler adada yeniden harekete geçmek için
çalışmalarını hızlandırmışlardır. Bu yolla şuan AB üyesi olan GKRY’nin AB
müktesebatında 1960 “Ortaklık Cumhuriyeti”nin Garanti ve İttifak antlaşmalarının
temel parametrelerinin yer aldırtmaması gerçeği de kamuoyunun bilgisinden uzak
tutulmaya çalışılmaktadır. Bu temel parametrelerin müktesebatta yer almaması
ileride Türkiye’nin adanın garantörlüğü konusunda dışlanmasının hedeflendiğinin
de apaçık göstergesi durumundadır.
Keza, Annan
planına “evet” diyen birçok kişinin, oluşturulan teknik komitelerde
görevlendirilmesi büyük tepkilere yol açsa da iktidar güçlerinin bu konuda
duyulan tedirginliklerin giderilmesi yönünde herhangi bir adım atmadığı
görülmektedir. Acaba Kıbrıs’ta iki taraf arasında var olduğu iddia edilen
yumuşama yani yakınlaşma açıklamaları bir hakikatimi yansıtmaktadır? Şayet
KKTC’nin makamları ülkemizde gerçekleştirilen Avrupa’daki Türk parlamenterlerin
zirvesinde sadece “Kuzey Kıbrıs” tabirini kullanırlarsa tabi ki Rumlarla bir
kriz yaşanmaz. İlginç olan şudur ki bahse konu zirvenin gerçekleştirildiği
sırada Güvenlik Konseyi Başkanlığı Kıbrıs konusu ile ilgili bir açıklamada
bulunmasıdır. Bu açıklamada Türk tarafının “Annan planı”
zemininde iki toplumlu iki kesimli siyasi eşitliğe dayalı çözüme atıfta
bulunmaktan ziyade sadece Kıbrıs’ın iki bölgeli iki toplumlu federasyon ve BM
kararlarında belirtildiği şekilde siyasi eşitlik temelinde birleştirilmesine
olan bağlılığının teyidi yapılmış ve BM Genel Sekreterinin bu yöndeki
çalışmalara destek vermeye hazır olduğu açıklanmıştır. Bu açıklamalar
Rumlar tarafından memnuniyet verici bulunmuştur. Buna gerekçe olarak da daha
önceki Annan planına atıfta bulunulmaması gösterilmiş ve 8 Temmuz 2006 mutabakatına
dolaylı olarak işaret edildiği açıklanmıştır.
Bu gelişmeler
yaşanırken adada yakınlaşma faaliyetleri kapsamında Lefkoşa Türk ve Rum
belediyelerinin 1979 yılında birlikte başlattıkları “Lefkoşa Master Planı”nın
ödül kazandığı Ağa Han Mimarlık Ödül töreni Ledra Palace’da
gerçekleştirilmiştir. Bu törende Türk-Rum eski ve yeni belediye başkanları da
katılmıştır. Toplantıda katılımcılar tarafından verilen mesajlarda verilen
ödüllerin gerçekte “barış ve birleşme” örneğini teşkil ettiği ifade edilmiştir.
Öte yandan daha sonra Ağa Han Mimarlık Ödüllerinde Osmanlı’nın “işgalci” olarak
belirtilmesi ortaya çıktığı görülmüştür. Bu konuda kamuoyuna bilgi veren Kıbrıs
Türk Mühendis ve Mimarlar Odası Başkanı Ekrem Bodamyalızade Osmanlı’nın
“işgalci” olarak betimlenmesinin kabul edilemez olduğunu açıklamıştır. Öyle
görünüyor ki ödül törenine katılan ve barış mesajları veren Türk yetkililer
ödüllerle ilgili Rumların oynamak istedikleri politik oyundan bihaber oldukları
da bu açıklama ile ortaya çıkmış oldu.
Garantiler mi İdam Sehpasında Yoksa Onu Yatıranlar mı?(III)
Ne üzücüdür ki
“medeniyetler arası ittifak, kültürler arası diyalog, dinler arası diyalog,
küreselleşme, medeniyetler çatışması” gibi kavramlar çerçevesinde Kıbrıs
Türklerinin geleceği şekillendirilmek istenmektedir. Kıbrıs konusunda da
kültürler arası ve dinler arası diyalog adı altında gerçekleştirilen
faaliyetler kapsamında Kıbrıs Türklerinin kendi dinlerine veya kimliklerine
sımsıkı sarılmasının önüne geçilecek çalışmalar da adada hız kazanmış durumdadır.
Kıbrıs’ta farklı din, ırk, kültür, dil, tarih ve medeniyete sahip iki toplum
yaşadığı gerçeği görmezden gelinmektedir. Yüzyıllardır bu iki toplumun iç içe
uyum içerisinde yaşadığı tarihin hiçbir evresinde görülmemiştir. O halde bugün
neden batı dünyası ille de iki halkın yeniden birleşmesi için çaba sarf
etmektedir? Olası birleşme ile Doğu
Akdeniz’de tesis edilen güvenliğin, var olan barış ve sükunetin
ortadan kaldırabileceği hakikati yanında Türkiye Cumhuriyetinin ve Kıbrıs
Türklerinin gelecek ve güvenliği tehlike altına sokulmak istenmektedir. Türk
milleti üzerinde hedeflenen Bizans entrikalarına emperyalist güçlerin son
süratle destek verdiği apaçık ortadadır. Kıbrıs Türkü Annan planına “evet”
dediği halde kendisine verilen hiçbir sözün tutulmaması karşı taraftaki
unsurların kime hizmet ettiklerinin de bariz bir açıklaması değimlidir?
Avrupa’dan gelen
Türk milletvekillerinin Girne’de gerçekleştirilen zirve sonrasında yaptıkları
açıklamalarda ise Lokmacı kapısının açılmasından duydukları memnuniyeti dile
getirmişler ve Kıbrıs’ta iki halkı “yakınlaştıracak” çalışmaların devam
etmesini kapsamlı çözüme giden yolu kısaltacak ve iki taraf arasında güvenin
karşılıklı olarak artmasına yardımcı olacağı belirtilmiştirler. Bu noktada şu
hatırlatma da yapılmalıdır ki; Lokmacı kapısı 21 Aralık 1963 yılında başlatılan
Türklere karşı soykırım planları çerçevesinde oluşturulan bir barikat durumunda
idi. Bu barikat 1968 yılına kadar kapalı kaldı. Daha sonra 1968 yılında
toplumlararası görüşmelerin başlaması ile birlikte yeniden açılan kapı,
Yunanlıların 15 Temmuz 1974 Darbesi ile yeniden kapatıldı. Nitekim,
günümüze kadar kapalı kalan Lokmacı “yakınlaşma” adı altında bugün yeniden
açılmıştır. Lokmacı kapısının açılması her ne kadar bölgedeki esnaf için olumlu
karşılansa da Rumların siyasi hedeflerinde var olan “sınırların kalkması,
askersizleştirmenin sağlanması ve Kıbrıs Türklerinin güney’deki otoritelere
bağımlı hale gelmesi” hedeflerine bir hizmeti teşkil ettiği gerçeğidir.
Hatırlanacağı
üzere Kara Kuvvetleri komutanı Org. İlker Başbuğ’un KKTC’ye yaptığı ziyarette
adada iki halk arasında halen süren bir güven sorunun hakim
olduğunu ifade etmişti. Başbuğ’un ardından, adaya gelen Türk parlamenterler ve
Talat yaptıkları açıklamalarda Başbuğ’un beyanatlarının aksini ortaya koyacak açıklamalarda
bulunarak adada iki toplum arasında hızla artan bir “güven”den bahsetmişlerdir.
Hakikat şuydu ki bugün şayet Kıbrıs Türklerinin Rumlara güveni olsaydı çoktan
birleşik Kıbrıs yolunda Rumlarla kaynaşma olmaz mıydı?
Garantiler mi İdam Sehpasında Yoksa Onu Yatıranlar mı?(IV)
Bugün üzücü olan
şudur ki Rumların yüzyıllardır süren “milli hedeflerinin” bilincinden bihaber
olan “aydın” kesimler mevcuttur.
Kıbrıs’ta dünkü Rum söylemleri ile bugünkü Rum söylemlerinin
değişmediğini görmek çok zor değildir.
Geçmişte de siyasi eşitlik temelinde kurulan 1960 “Ortaklık Cumhuriyeti”
Rumların “tüm adanın sahibi biziz” inancından hareketle işleyemedi. 1963 Aralık
ayından itibaren mezalim dolu yıllar Kıbrıs Türklerine karşı Rumlar tarafından
başlatıldı ve 11 yıl Kıbrıs Türkü yerinden toprağından oldu. 1974 Mutlu Barış Harekatı gerçekleşmesi Garanti antlaşmalarına dayanarak
oldu. Bu garantilerin ortadan kaldırılarak bir birleşme olmasını arzulayan
Rumlara AB de destek vermektedir.
Gelinen noktada
Kıbrıs Türkünün gasp edilen topraklarının, mülklerinin hesabını soran bir
iktidar yerine bilakis Kıbrıs Türkünü devamla göçe zorlayan Rumların eski
mülklerini iade, takas tazmin yoluna giden bir iktidar tarafından Kıbrıs Türkü
yönetilmektedir. Yönetilmekten öte Kıbrıs Türkünün mukadderatını belirleyecek
pozisyonda bulunmaktadırlar. Halbuki Kıbrıs Türkünün
mukadderatı sadece iktidar güçlerinin siyasi görüşleri doğrultusunda
gerçekleşemez. Bu böyle olursa o zaman ülkede demokrasi kavramı tehlikeye
girer. Ölen bir Annan planına sığınarak Kıbrıs Türkü buna “evet” dedi diye, bu
temeller üzerine anlaşma olacak diyerek bir sonuca varmaya çalışmak hepimizi
idam sehpasına yatırmak demektir. Hakikat şudur ki pek çok Kıbrıs Türkü planı
okumadan, Rumların “hayır” diyeceğini bildiği için “evet” demek zorunda
bırakılmıştır. Bu “evet” de gerek Anavatandaki Türk iktidarı gerekse dış
unsurların elçileri, temsilcileri ve fonları sayesinde gerçekleşmiştir. Apaçık
bir şekilde Kıbrıs Türkünün iradesine müdahale edilmiş ve “evet” çıkması
sağlanmıştır.
İktidar
yetkilileri, mülkiyet konusunda eski Rum mülklerini kendilerine tazmin edecekler diye Kıbrıs Türküne
devamla zam, vergi dayatmalarını getirmiş ve
halkımızı perişan etmiştir. Istırabımız büyüktür. Ancak bu durum
bizlerin susacağı anlamına gelmemelidir.
Kıbrıs
Türklerinin en büyük güvencesi olan garantiler konusu bugün idam sehpasında
sallanmakta olduğu görülmektedir. Zira 6-11 Şubat 1959
tarihinde Zürih’te Türkiye ve Yunanistan arasında yapılan Kıbrıs Antlaşmalarını
oluşturan temel metinler yani belgeler 11 Şubat’ta Rum ve Türk liderleri
arasında kabul gördükten sonra 19 Şubat’ta Londra’da İngiltere Başbakanı
McMillan, Yunanistan Başbakanı Karamanlis, Türkiye Başbakanı Menderes arasında
da onaylanarak imzalanmıştı. İşte bu temel belgeler bugün AB müktesebatı
dışındadırlar. 21 Mart sürecinin başlaması ile Rumların artık garantilere gerek
yok çığırtkanlığı, her iki tarafta yer alan teknik komitelerde “ılımlı
Annancıların” ağırlıkta olduğu görüşmelerin başlaması bizleri hayli tedirgin
etmektedir. Çünkü bugün AB müktesebatında yer almayan temel belgelerin bundan
sonra varılması hedeflenen çözüm planında da yer almayacağının yüksek ihtimali
ortaya çıkmaktadır. Bu konu Kıbrıs Türkünün ölüm kalım meselesidir. AB’den
medet umarak sonuç alınacağını hayal edenler önce AB’nin verdiği sözleri yerine
getirip getirmediğine bakmaları yeterli olacaktır. AB veya hukukunu savunanlar
acaba 1963-74 yılları arasında dünyanın gözü önünde
katledilen halkımızın ne derece yanında olmuşturlar ki bundan sonra da Kıbrıs
Türkünün yanında olsunlar? Bunları düşünmek gerekir.
Garantiler mi İdam Sehpasında Yoksa Onu Yatıranlar mı?(V)
Bugün GKRY’nin
yasa dışı yönetimi Garanti ve İttifak Antlaşmalarını görmezden gelme yönünde
sergilediği kararlılık AB tarafından da desteklenmektedir. Garanti antlaşması
ile garantör devletlere verilen hak ve sorumlukların başında adanın
güvenliğinin tesis edilmesi hakikatı dikkate alındığında gerek AB’nin gerekse
Rumların adanın garantörlüğünü kendilerine çekme yönündeki gayretleri Kıbrıs’ta AB’nin de devreye girmesi
planlarının ortaya çıkması ile somut bir hal almıştır. Nitekim, AB, KKTC’de yani onların tabiri ile “AB
müktesebatının uygulanamadığı Kuzey Kıbrıs’ta” güvenlik ve mülkiyet konularında
çalışmalara başlayacağının sinyallerini vermiştir. Zaten KKTC Meclisindeki
parlamenterlerle gerçekleştirilen toplantılar bu çalışmaların öncesini
oluşturmaktadır.
BM Genel
Sekreter Yardımcısı Lynn Pascoe’nun Kıbrıs Yunanistan ve Türkiye
ziyaretlerinden sonra 15 Nisan’da Güvenlik Konseyine sunduğu raporunda
Ankara-Atina arasındaki siyasi irade kararlığı olduğunu ve Talat ve Hristofyas
arasındaki ilişkinin kimyasından etkilendiğini dolayısıyla da bu sefer çözüm
müzakerelerinin olumlu sonuç getireceğini umduğu belirtmesi sıradan bir
açıklama olmasa gerek. Arka kapılar ardında gerçekleştirilen çalışmalardan
halkımız habersizdir. Hristofyas ve Talat arasındaki bu yakın ilişkinin kimyası
yarın referanduma gitmeden imzalanabilecek bir anlaşmayı da ortaya
koyabilecektir. Zira Talat Annan planı ruhuna “evet” dediği için halkımız bunu
kendisine dayanak noktası alarak yola çıkmıştır. Nitekim,
liderlerin yaptıkları açıklamalar ile tekrar referanduma gitmeden anlaşma
imzalanmasına açık bir pencere bırakıldığı görülmektedir.
Netice
itibarıyla, bugün Kıbrıs’ta milli bir uyanışın ve hareketlenmenin olmaması için
baskın güçler devrededir. Muhalefet partileri kendi iç çekişmelerinden halkı
ihmal eder vaziyete girmiştirler. Sancılı ve sıkıntılı bir sürecin içerisinde
Kıbrıs Türkleri kurtuluş aramaktadırlar. İdam sehpasının ipi dış unsurların
sinsi tezgahları ile halkımız için hazırlanırken,
kimileri Rum sözcülüğü kimileri koltuk sevdası peşinde birbirleri ile
çekişmekte ve halkımıza adeta diri diri işkence yapılmaktadır. Ancak Kıbrıs
Türkünün moral ve gücünü sımsıkı ayakta tutacak olan desteği Kara Kuvvetleri
Komutanı Org. İlker Başbuğ’un açıklamaları sayesinde bir kez daha netlik
kazanmıştır. Başbuğ GKRY’nin şuan kullandığı “Kıbrıs Cumhuriyeti” yasadışıdır
dedi ve ekledi; KKTC gerçektir!. BM’de şayet bir
kalıcı anlaşma olacaksa bu gerçek dikkate alınmalıdır!
Unutulmaması
gereken şudur ki Kıbrıs Türkünün boynuna geçirilmek istenen ipe hizmetkarlık edenler bir gün o ipi kendi boyunlarında
görürlerse şaşırmasınlar. Zira KKTC hem Kıbrıs Türkünün hem de Anavatan’ın şah
damarıdır! Ne diyelim Kıbrıs Türkünün ve Anavatanın geleceğini güvenliğini
tehlike altına sokacak belgelere ister iç ister dış cepheler kol kanat gerse de
bizi ve garantilerimizi idam sehpasına sokamayacaklardır! Tarihin tekerrür
ettiği gerçeği nazarı itibara alınması dileğiyle...
29 Nis. 08
15;32
Referandum'a Gitmeden Anlaşma İmzalanır mı?(I)
Emete
GÖZÜGÜZELLİ
Yıl 2003'dü.
Mehmet Ali Talat'ın daha seçimlerle iktidara gelmediği dönemlerdi. Annan planı
ile ilgili "evet" propagandası yapıldığı en hengameli
dönemlerdi. Talat da "evet" için köy ziyaretleri yapmakta ve halka
çağrıda bulunmaktaydı. Bu amaç doğrultusunda, hiç durmadan hemen hemen her köye
ziyaretler gerçekleştirmekte ve halka çözüm umudu vermek istemekteydi. Köy
ziyaretlerindeki bir konuşma programını ben de tesadüfen dinleme şansına sahip
olmuştum..Yer Doğancı.
Referandum kampanya sürecinde oldukça gündeme gelen köylerden biriydi. Nitekim, Annan planı döneminde, "Birleşik Kıbrıs"
çığırtkanlıkları ile oldukça meşhur bir köy olmuştu...
Doğancı,
şüphesiz ki sonralarda da CTP iktidarının da en uğrak yerlerinden biri oldu. Hatırlanacağı üzere, Annan
planı döneminde Doğancı'da Başbakan Ferdi Sabit Soyer'in de katılımı ile yapay
seçim sandıklarına "evet" oyları atılarak "hayır" cephesine
isyan bayrağı sallanmıştı...
Talat'ın
Doğancı'daki konuşmasında işaret ettiği en önemli husus şuydu; "Kıbrıs
Türkü ya Annan planına evet diyecek yada 1960
Antlaşmalarına geri dönecek!" O dönemler bu açıklamaları duyduğumda
gülümsemiştim. Zira, 1960 "Ortaklık
Cumhuriyeti"ne geri dönüş de ne demekti? Hele de Rumlar bu ortaklıktan
Türkleri atmak için bu kadar çaba harcamışken...O
dönem bu açıklamayı pek önemsemedim. Zira konjektür gereği de bu konunun gündeme
gelmesi hiç mümkün değildi. Fakat diğer taraftan, Rumların her siyasi
çıkışlarında gasp edilen ve işgal ettikleri "Kıbrıs Cumhuriyeti"nin
varlığından taviz vermeyecekleri propagandası aklıma geldi. Zaten Annan planını reddetmelerinin de en
büyük gerekçelerinden biri buydu. "Kıbrıs Cumhuriyeti"nin lağıv
edilmesini istememekteydiler. Bu nedenle 1 Mayıs'ta tüm ada adına AB toprağı
oldular. Bu hadisenin ardından Kıbrıs Türkleri ile akla gelmeyecek bir tarihi
süreç yaşanmaya başladı.
AB yetkilileri
Kıbrıs Türklerini güneye entegre etmek için KKTC
yetkilileri ile yakın temasa geçtiler. Temas Grubu raporlarında Kuzey ile
güneyin otoritelerinin yakınlaşması, Kıbrıs Türk gençlerinin Rum pasaportu
alarak Avrupa'ya eğitime gönderilmesi, tarih kitaplarının değiştirilmesi, Rum
hizmetlerinden Türklerin kolaylıkla faydalanabilmesi, Rum tarafındaki TV
kanallarına Türklerin alınarak programlar yaptırılması derken yavaş yavaş Kıbrıs Türkü güneye muhtaç
duruma getirildi. Bunun adı kısaca Ozmosis'ti! AB'nin de misyonu
buydu. Bugün özellikle de KKTC'deki Devlet kurumlarında vatandaşlarımızın
çektiği ıstıraplar, yaşanılan ekonomik krizler, sağlık, eğitim, inşaat
alanındaki ciddi çöküşler gerçekte iktidardakilerin üstlendiği bir misyonun parçasıydı. Bu yolla düzensizlikten bıkacak Kıbrıs
Türkünün kendi Devletinden vazgeçerek olası bir anlaşmaya evet denilmesi
halinde bunu kabullenmesini sağlamak istenmekteydi. Zaten pek çok CTP'li milletvekili veya diğer
sol partilerin mücadelesi de Annan planı olmazsa eski "Ortaklık Cumhuriyeti"ne
geri dönüş değil miydi? İşte geldiğimiz bu süreç daha 2003'te Talat'ın Doğancı
meydanında dile getirdiği konuşmasının boyutunu açıkça ortaya koymaktaydı.
Özellikle de kurdukları Mal Tazmin Komisyonu ile sadece Rum haklarını savunan
ve onlara eski mallarını iade, takas veya tazminini öngören bir çalışma
içerisinde bulunmaları, olası 1960 dönemine geri dönüşü de sağlayabilecek
uygulamalardan biriydi. Zira Rumlara eski mallarının iadesini öngören kararlar
iki kesimliliği de Devlet bütünlüğümüzü de ortadan kolaylıkla
kaldırabilmekteydi. Üzücü olan buna muhalefet eden bir sesimizin olmamasıdır.
Nitekim bugün,
CTP'nin yakın bağı olduğu AKEL partisinden seçilen Hristofyas eski Rum lider Tasos Papadopulos'tan görevi
devralmak için Rum Meclisinde yapılan törende ağzından baklayı çıkardı. Yaptığı
konuşma ile Hristofyas ile Talat'ın hedeflerinin ortak olduğu daha anlaşılır
bir hal aldı. Hristofyas, anılan açıklamalarında her ne kadar "çözümün
Ankara'nın elinde olduğunu" ifade etse de, bizleri ilgilendiren çok daha
önemli sözleri vardı. Bu nedenle onun kullandığı üsluptaki cümle
aralıklarındaki notları sizlerle paylaşmak önemliydi. Zira bu sözler gelecekte
adadaki Türklerin ve Devletlerinin mukadderatını şekillendirecek içerikteydi.
Hristofyas "hedefin adil, yaşayabilir ve işlevsel bir çözüme ulaşmak olduğunu, bu çözümün 'Kıbrıs
Cumhuriyeti'nin egemenliğini, bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve birliğini
yeniden tesis eden ve ülkenin iç meselelerine yabancı güçler tarafından
müdahale edilme hakkını öngörmeyen bir çözüm olduğunu" açıklamıştı.
Bu açıklamalardan da görüleceği üzere, "Kıbrıs
Cumhuriyeti"nin egemenliğini, bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve birliğini
yeniden tesis eden bir anlaşma istemesi öyle gösteriyordu ki 1960
"Ortaklık Cumhuriyeti" üzerinde yeniden bir anlaşmaya gidebileceği
mesajına dayanmaktaydı. Diğer taraftan Hristofyas yabancı güçler tarafından
müdahale edilme hakkını öngörmeyen bir çözüm istemekteydi. Bu da var olan 1960
Garanti ve İttifak antlaşmalarının ortadan kaldırılarak, Türkiye
Cumhuriyeti'nin adaya herhangi bir müdahale hakkını engellemekti.
Hirstofyas mecliste yaptığı konuşmasında 8 Temmuz
mutabakatı için Talat ile görüşmelere hazır olduğunu da açıkladı. Peki neydi bu 8 Temmuz olayı? Talat ve Papadopluos arasında
8 Temmuz 2006'da imzalanan 5 maddelik bir anlaşmaydı. BM Genel Sekreteri'nin Siyasi İşlerden
Sorumlu Yardımcısı İbrahim Gambari himayesinde imzalanmıştı. İşin özünde de bu
anlaşmaya Talat'ın ne Anavatana ne de TSK'ne danışmadan imzaladığı bir anlaşma
olarak tarihe geçen hususlardan biriydi.
Peki bu anlaşmada neler öngörülmekteydi? Neden
Hristoryfas Rum Meclisindeki konuşmada 8 Temmuz 2006 mutabakatı için görüşmelere
hazır ve anlaşmaya varma istencini göstermişti?
Bir kere 8 Temmuz 2006 mutabakatı artık Annan planının
ortadan kalktığını ve 8 Temmuz mutabakatı çerçevesinde kabul gören hususlar
üzerinde anlaşmaya gidilebileceğini tarafların kabul ettiğinin imzasıydı. Bu
esaslar doğrultusunda anlaşmayı açılımları ile uygulamaya gitmek için
çalışmaların başlatılması önümüzdeki süreçte adada eş taraflı bir referandum
gerçekleşmesinde sadece tarafların liderlerinin imzalarına bakabilecektir. Tıpkı 1960 dönemindeki gibi...
Referandum'a Gitmeden Anlaşma İmzalanır mı?(II)
8 Temmuz 2006
mutabakatında, ana hedef adanın yeniden
birleştirilmesi olduğu açıklandı. Bu kapsamda beş madde taraflarca onaylandı.
Gambari o dönem tarafların iki kesimli, iki toplumlu ve siyasi eşitliğe dayalı
bir federasyonla Kıbrıs'ın birleştirilmesini ve bunun da Güvenlik Konseyi
kararları doğrultusunda olması taahhüdünde bulunmuştu. Bu anlaşma doğrultusunda
iki liderin Temmuz sonuna kadar çalışmalara başlaması ve kurulacak Teknik
Komitelerin çalışmalarını gözden geçirmesi,
iki toplumlu çalışma gruplarına gerekli talimatları vermesi ve zaman zaman bir
araya gelme kararı almışlardı.
İlkeler Dizisi'nin tam metni de şöyle
idi:
1.İlgili Güvenlik Konseyi
kararlarında belirtilmiş olduğu üzere, Kıbrıs'ta iki toplumlu, iki bölgeli bir
federasyona ve siyasi eşitliğe dayalı bir çözüme bağlılık.
(Burada söz konusu GK kararlarında 1977 ve 1979 yılında
alınan Denktaş-Makarios ve Denktaş-Klerides arasında varılan mutabakattan söz
edilmekteydi. İki bölgeli(Bi-zonal), iki toplumlu(bi-communal) federal bir yapı
ile Kıbrıs meselesinin çözümü arzulanmakta olduğu belirtilirken bunun hangi
şartlarda olacağı açıklanmadı. Lakin unutmamakta fayda vardı ki, Rumlar söz
konusu mutabakatı oldukça olumlu bularak memnuniyetlerini dile getirmişlerdi. Nitekim, adı siyasal eşitlik denilen bu mutabakatta,
Rumların %29'dan daha düşük bir oranla bu kez Kıbrıs Türklerinin kuzeyde ki
bölgesini ve yönetimini oluşturmasını isteyecekleri, geri dönecek Rum göçmenler
ile bu siyasi eşitliğin uygulamada ortadan kaldırılacağı, Türkiye'den gelen
soydaşlarımızın geri gönderileceği hususları dikkate alındığında durum daha
bariz bir şekilde algılanabilecektir. )
2.Statükonun kabul edilemez olduğunun
ve devamının, Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rumlar için olumsuz sonuçlar
doğuracağının kabulü.
(Statüko'nun tanımı nedir? Sualinin cevabı "mevcut
durum" demektir. Peki bugün adanın mevcut durumu
nedir? (1)Adada iki kesimli ve iki ayrı egemen devletin var olması, (2)Türk
askerinin KKTC'deki meşru varlığı. Öte yandan tüm ada adına AB'nde olan ve
yasal kabul edilen "Kıbrıs Cumhuriyeti". Dolayısıyla, GKRY ve AB, ABD
ya da BM Kuzey Kıbrıs'ta var olan KKTC Devletinin varlığının devamı ve Türk
askerinin adadaki meşru varlığının sürmesini istememektedir. Bunu devamla
demeçlerinde ortaya koymaktadırlar. Ayni zamanda,AB
raporlarında dahi kuzey sözde "Kıbrıs Cumhuriyeti"nin kontrol
edilemeyen toprakları ve Türkiye'nin "alt idaresi" olarak görülmeye
devam etmektedir. Rum göçmenlerin eski
evlerine dönmelerini sağlamak yani eski mülklerin iade, takas ve tazmini,
Türkiye'nin Garanti ve İttifak Antlaşmalarındaki var olan haklarının yeninden
gözden geçirilerek şekillendirilmesi yani müdahale hakkının kaldırılması
istenmektedir. O halde bu madde ile hangi taraf kaybediyor ?
suali sorulması lazımdır...)
3.Kapsamlı bir çözümün hem arzu
edilir hem de mümkün olduğu ve daha fazla gecikmemesi gerektiği önerilerine
bağlılık.
(Kapsamlı çözüm (comprehensive settlement) tanımlaması Annan
planı sürecinde açıkça gündeme getirilmiştir. Bunun Türk tarafı için sonuçları
yıkım niteliğinde olsa da söz konusu tanımlamanın nihayetinde Rumlar aklanmakta
ve Türkler Ozmosis sürecine doğru sürüklenmektedirler. Kapsamlı çözümün açılımı
belirtilmemesi doğabilecek tehlikeleri de gösterebilmektedir.)
4.İnsanların günlük yaşamlarını
etkileyen olaylar hakkında iki toplumlu görüşmelerin hemen başlatılması, aynı
anda özlü konuların da görüşülmesi.
Bunlar, kapsamlı çözüme katkıda bulunacaktır.
(İnsanların günlük yaşamlarını
etkileyen olaylar ve özlü konular hususunda Kıbrıs Rumları ve dünyanın
algıladığı konular şu şekildeydi; Rumların eski mülklerine dönme hakkının
sağlanması, KKTC'de Beşparmak Dağlarında var olan ve geceleri ışıklandırılan Ay
Yıldızlı Bayrağının yanmasından duyulan rahatsızlık, KKTC'de ki Türk askeri varlığı, Maraş'ın açılması
ve Rumlara iadesi, Garanti antlaşmalarının yeniden masaya yatırılması ve
müdahale hakkının kaldırılması, sınırların kalkması ve kapıların açılması,
mayınların temizlenmesi ile KKTC'deki kiliselerde Hristiyanların toplu ayin
hakkını elde etmeleri belirtilebilir. Kıbrıs Türk yöneticileri de güney'de
tahrip edilen tarihi eserler veya oradaki Türklerin yaşam koşulları, eski
mülklerinin istimlak edilmesi konularında çalışma yapmaktan ziyade yoğunlaştığı
tek konu olan haksız tecridin kaldırılması konusundaki
girişimleri ele aldığı gözlemlenmektedir. Nitekim, özlü konular masaya
yatırıldığında Rumların talepleri ağır basmakta ve Kıbrıs Türklerinin kırmızı
çizgileri belirtilmeden önkoşulsuz görüşmelere devam etmek istediği ortaya çıkmaktadır..)
5.Bu sürecin başarılı olması için
"doğru ortamın" devam etmesini sağlamaya bağlılık. Bu bağlamda, hem
ortamın iyileştirilmesi, hem de tüm Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rumlar'ın
hayatlarının daha iyi olması için güven artırıcı önlemler elzemdir. Yine bu
bağlamda, taraflar birbirini suçlamaya son vermelidir.
(Sürecin devam etmesi için doğru ortam devam etmeli
denilirken, tarafların hayatlarının daha iyi olması için güven yaratıcı
önlemlere de atıfta bulunulmuştur. Burada esasen niyet, adada bir an evvel
askersizleştirmenin başlaması hususudur. Doğru ortam denilirken, Türk tarafının
şuan izlediği önkoşulsuz tavrına alkış tutulmaya devam etmek istendiği ortaya
çıkmaktadır...)
24 Ağustos 2006 tarihinde Rum günlük
gazetelerinden Fileleftheros Papadopulos'un bir toplantıda yaptığı
konuşmalarına yer vermişti. Papadopulos "Sayın Talat'la görüşmem
sırasında, çözümün iki eşit bağımsız devletin işbirliği olması talebinden
vazgeçmesi ve çözümün iki toplumlu, iki kesimli federasyon olacağını teyit etmesi
için bir buçuk saat yetti" demişti. Hemen bu açıklamadan sonra da KKTC
Cumhurbaşkanlık Sözcüsü
"Cumhurbaşkanı Talat, bütün ömrünü Kıbrıs'ta barış için harcamış ve
bunun iki toplumlu, iki kesimli ve siyasi eşitliğe dayanan federal bir çözüm
ile mümkün olabileceğine inanmış bir liderdir" denilmişti.
8 Temmuz mutabakatı bir sonuç
getiremedi ama altına imza edilen tüm hususlar Kıbrıs Türklerinin idam
sehpasında ipinin de çekilmesine imkan verecek kadar
hayati bir içerikte olmasına zemin hazırladı. Dün Papadopulos da iki toplumlu
iki kesimli federasyon demekteydi, bugün Hristofyas da aynisini dillendirdiği
görülmektedir. 8 Temmuz anlaşması gereği, Teknik komitelerdeki görüşmelerin
tıkanmasının 4 sebebi vardı. Anlaşmada Talat'ın imzalayarak kabul ettiği madde
açılımlarını kapsayan; Askerin
çekilmesi, hava sahası, münhasır ekonomik faydalanma bölgesi, ekonominin
birleştirmesi alanlarında çalışmaların yapılması konularıydı. Bu konular
ışığında Papadopulos "8 Temmuz anlaşmasını kayıtsız ve şartsız hayata
geçirilmelidir" demişti. Zira bugün de Hristofyas başa gelirkenden 8
Temmuz mutabakatını gündeme getirdi. Şimdi Talat Ankara, Hristofyas da Atina
ziyaretleri ile bu konuda görüşmelerde bulunacaklar.
8 Temmuz 2006 mutabakatında
belirtilen hususlarda Rumların Türk tarafına önerileri aslında halka yansıtılan
iki devletli çözümü değil Kıbrıs Türk eyaletine dayalı bir birleşik Kıbrıs'tan
söz ediyordu.
Hristofyas Rum meclisindeki
konuşmasında Türk askerinin adadan gitmesini istediğini de ifade etmişti.
Özellikle de 8 Temmuz 2006 mutabakatının hayata geçirilmesi konusunda diyaloğa
hazır olduğunu söyleyen Hristofyas tabi ki 8 Temmuz anlaşması içeriğindeki
hususları Talat'ın önüne koyma gayreti içerisinde olacaktır. Dikkat çeken bir
diğer konu da, Hristofyas verdiği her mesajında Kıbrıs Türkleri için mücadele
edeceğini ifade etmesi ve Avrupa'dan da Kıbrıs sorunun çözümünde yardım
isteyeceğini açıklamasıdır. Öyle görünüyor ki, Avrupa Birliği de artık Kıbrıs
sorununa taraf duruma getirildi. Zira AB bu işe karışmasın diye çıkış yapacak
Türk hariciyesinin herhangi bir resti yok! Bugüne kadar görüşmelerde ana taraf
BM'di, ancak bugün AB bu konuda da taraf duruma getirildi.
Son söz olarak, şu unutulmamalıdır
ki; 8 Temmuz 2006 mutabakatı gibi idam içeriği taşıyan bir anlaşmayı hiçbir tarafa
danışmadan imza koyan bir KKTC Cumhurbaşkanı, acaba bundan sonra batının isteği
ile referanduma gitmeden bir anlaşmaya imza koymayacağının garantisini kim
verebilir? ...Takdir sizlerin!