ÜNİVERSİTEMİZE
SAHİP ÇIKALIM
Araştırmacı - Yazar
İdris
Yavuz
Niğde Üniversitesi, Niğde için
paha biçilmez, bacasız fabrika gibidir. 10.000’in üzerinde öğrencisi, akademik
personeli ve çalışanlarıyla birlikte Niğde’nin ekonomisine ne denli katkıda
bulunduğunu söylememize bilmem gerek var mıdır? Rektör Prof. Dr. Adnan GÖRÜR,
önümüzdeki dönemlerde öğrenci sayısını 20 binin üzerine çıkaracaklarını, Tıp
fakültesini, Ziraat fakültesini, Uygulamalı Bilimler fakültesi ile Hukuk Fakültesin
inin fizibilite raporlarının hazırlandığını ifade ettiler.
Kısıtlı imkânlarla, 12 milyonluk
bir bütçe ile üniversitede bir takım düzenlemeler yapıldığını söyleyen GÖRÜR,
bazı fakültelerde yeni bölümlerin açılacağının da müjdesini verdi.
Rektörün bu çabalarını
desteklemek gerekiyor. “Lafla peynir gemisi yürütülmez”. Çevremize bir bakalım.
Kayseri, Nevşehir, Aksaray illerinde iyi bir dayanışmanın ürünü olarak
hayırseverler üniversitelerin altyapısını, kendi isimlerini yansıtan fakülte
binalarını yaptıktan sonra hizmete sunmuşlardır. Ben biliyorum ki, Niğde
kamuoyu bu konuda istenilen duyarlılığı yeterince gösteremiyor.
İl Jandarma komutanı Albay İsmet
Cansever’i Gazeteciler Cemiyeti olarak ziyaret ettik. Cansever, Niğde’ye ilk
gelişini anlatırken;
“Kolsuz rampasından aşağı iniyordum.
Karşımda geniş bir Niğde ovası, yıldızlar gibi parlayan lambalar, hiç ummadığım
bir şekilde, beklemediğim bir güzel görüntü adeta beni büyülemişti. Sonra Niğde’yi tanıdıkça bu düşüncemde
yanılmadığımı fark ettim. Bor’daki Fizik Tedavi Merkezi, bölge hastanesi
niteliğinde fevkalade güzeldi. Keşke Niğde’de bir Tıp Fakültesi olsaydı da,
burada öğrenciler cıvıl cıvıl uygulamalı ders yapsalardı dedim.
Birçok ilde Niğdeli girişimci
işadamları tanıdım. Niğde’de gözlerim Ferit Şahenk ya da Doğuş Holding’e ait
bir yatırım aradı, ama göremedim” dedi.
Komutan belki de haklıydı ama ne
yapalım! Niğdeli, Şahenk ailesine kucak açtı ve Ayhan Şahenk’in manevi
varlığına sahip çıktı. Bolu’da Abant İzzet Baysal, Erciyes, Muğla, Nevşehir,
Aksaray üniversitelerinde fakülteler ilin hayırsever işadamlarının adıyla
anılıyorlar. Yozgat Bozok Üniversitesi ve Aksaray Üniversitesinde tıp
fakültelerinin binaları ve donanımını ilin işadamları yaptırmış, bu yılda
açılıp eğitim öğretime başlamıştır.
Gelin hep birlikte Niğde
Üniversitesi için çoban ateşlerini yakıp, Kuva-i Milliye ruhuyla
Üniversitemizin meselelerine neşter vuralım. İl Jandarma Komutanı Albay
CANSEVER’in dediği gibi bir Megakent Niğde için hayal değildir. Bor ilçesini de
içine alan Sazlıca, Bahçeli, Kemerhisar, Koyunlu ve Fertek kasabalarının arası kapansın.
Bu hususta at gözlüğü ile şaşı bakanlara fırsat vermeyelim.
Sayın Valinin başkanlığında,
belediye başkanları, muhalefetin il başkanları, sivil toplum örgüt yöneticileri
bir araya gelmeli ve bir komite kurulmalı. Üniversitede adı geçen fakültelerin
hayata geçirilmesi konusu geniş bir şekilde hayırsever işadamlarına defalarca
anlatılmalı, kampanyalar düzenlenip mutlaka neticeye varılmalıdır.
İlin basın-yayın organları bu
işi sürekli gündemde tutmalı, milletvekilleri vasıtasıyla bakanlıklara sorunlar
iletilmeli, bundan da kesin neticeler alınmalıdır.
Belediye Başkanı Faruk Akdoğan
için bu büyük fırsat ve vebaldir. Hamle Gazetesi, Niğde Üniversitesinin açılış
döneminde gösterdiği çabayı yeniden ele almalı, NTV ve diğer yayın organları
Niğde ile ilgili fakültelerin açılması konusunda gündem oluşturmalıdır.
Kuva-i Milliye ruhu demiştim.
Fransızlar, Milli Mücadele dönemde eğer Gülek Boğazı’nı geçebilselerdi Anadolu’yu
rahat işgal edeceklerdi. Niğde ve Ulukışla Kuva-i Milliye mücahitleri Toros
Dağlarının eteklerinde Gülek Boğazı çevresinde çoban ateşlerini yaktılar.
Fransız ordularını püskürttüler. Bu inanmışlığın neticesinde Niğde’nin gururu,
şerefi, azmi, gayreti hiçbir zaman göz ardı edilemez.
Gelin bu azmi ve gayreti bir kez
daha gösterelim. Bu gün Niğde’nin kurtuluşu, ekonomik açıdan gelişmesi, refah
seviyesinin yükselmesi üniversitenin büyümesine bağlıdır. Rektör Adnan Görür
“Bana destek verilirse bir iki yıl içerisinde öğrenci sayısını 20.000’e
ulaştırırız” diyor. Bunun Niğde için ne anlama geldiğini hepimiz çok iyi
biliriz.
Size bir anekdot anlatarak
sözlerimi bitirmek istiyorum. Süleyman Demirel Başbakan iken çeşitli illerden
gelen heyetleri kabul etmektedir. Demirel, özel kalemine dışarıda kimler var
diye sorar. O da “İzmir, Adana, Konya, Samsun, İstanbul heyetleri, bir de yeni
gelen Niğde’den bir heyet var.” Demirel, “Niğde’yi hemen içeri al, çünkü
onların sorunları basit, hemen çözeriz. Ya iş isterler, ya da tayin, nakil, ama
diğerleri büyük projelerle gelmiştir, uzun sürer” der.
Buradan ilgili ve yetkililere
tekrar sesleniyor ve diyorum ki Rektör Adnan GÖRÜR’ün hazırladığı projelere sözle
değil özden inanarak sahip çıkalım.
Bakınız, Selçuklu döneminde ve
Osmanlı İmparatorluğunun ilk zamanlarında Niğde, Anadolu’nun 5. büyük şehrinden
biri olarak tarihe geçmiştir.
Haydi, şimdi hep birlikte, elbirliği yaparak Niğde Üniversitesi için yeniden Kuva-i Milliye ruhuyla, çoban ateşlerini yakalım ve üniversitemize sahip çıkalım. Açıkhava müzesi niteliğinde, kültür ve medeniyetin beşiği olan Niğde’yi hak ettiği yere taşıyalım.
İŞTE DEVLET ADAMI BÖYLE OLMALI
İdris Yavuz
Son
dönemlerde özlemini duyduğumuz, gururla anacağımız, örnek insan, gerçek devlet
adamı, İsmet İnönü hükümetinin Milli Eğitim Bakanı (Niğdeli) Zeynel Abidin
Özmen hakkındaki bir anekdotu sizlerle paylaşmak istiyorum.
Z.Abidin
Özmen 1934 yılında, Milli Eğitim Bakanlığının Ulus’taki çalışma odasında
bulunduğu bir sırada kapı çalınır. Atatürk'ün
yaverlerinden biri, yanında iki çocukla birlikte içeri girer. Bakan konuklarına
yer gösterir. Yaverin kendisine takdim ettiği zarfı itinayla açar. Bu mektup
Mustafa Kemal Atatürk tarafından gönderilmiştir. Zarfın üzerinde:
“Bay Abidin ÖZMEN’E
Milli Eğitim Bakanı.”
yazılmaktadır.
Paşanın gönderdiği
mektupta;
“Yaver Bey'le, size
iki fakir ve kimsesiz çocuk gönderiyorum. Bu çocukları, uygun göreceğiniz, bir
liseye (parasız yatılı olarak) kaydını yaptırın.” Yazılıdır.
Bu, Atatürk'ün bir
emridir. Kesinlikle yerine getirilecektir. Bakan ÖZMEN, Orta Öğretim Genel
Müdürünü makamına çağırır ve ona şu direktifi verir;
“Yaver Bey'in
yanındaki bu iki çocuğun evrakını alınız ve bu çocukları Haydarpaşa Lisesi'ne
paralı yatılı olarak kaydını yaptırıp her ikisi için de üçer yıllık paralı
yatılı makbuzlarının veli ve ödeyen hanesine Atatürk'ün ismini yazdırarak bana
getiriniz”
Genel Müdür vakit
kaybetmeden emrin gereğini derhal yerine getirir. Bunun üzerine Bakan Özmen,
çocukların kayıt makbuzunu zarfın içerisine koyar ve Atatürk’e hitaben bir
mektup yazar ve yavere verir.
Mektupta;
“Muhterem Atatürk,
Yaver Bey'le göndermiş
olduğunuz iki çocuk hakkında emirlerinizi aldım. Ancak, arkasında Türkiye
Cumhuriyeti'nin kurucusu ve Cumhurbaşkanı Atatürk gibi biri bulunduğu için; bu
iki çocuğu fakir ve kimsesiz olarak kabul etmeme, hem yasalarımız, hem de
mantığımız izin vermedi. Bu nedenle her iki çocuğunda emirleriniz gereği
Haydarpaşa Lisesi'ne paralı yatılı olarak kayıtlarını yaptırdım. Çocukların
üçer yıllık okul taksitlerine ait makbuzları ekte takdim ediyorum...”
Atatürk bu mektup alıp
okuduktan sonra, devrin Başbakanı İsmet İnönü'yü arayıp, ona;
“Bak senin Milli
Eğitim Bakanın bana ne yaptı?” diyerek olanları ona anlatınca İnönü, Milli
Eğitim Bakanı’nın yaptığı bu işleminden dolayı, bakan adına, Atatürk’ten özür
diler Olanlardan oldukça memnun olduğunu ifade eden Atatürk İnönü’ye;
“Hayır, hayır! Özür dilemenize gerek yok. Onun bu davranışı hoşuma
gitti, mutlu oldum. Keşke her devlet adamı bu medeni cesarete sahip olabilse ve
doğruyu gösterebilse ne kadar güzel olurdu” diyerek devlet yönetimindeki
özlemini dile getirir.
Geliniz bir de günümüz
Türkiye’sine bir göz atalım. Eğer Mustafa Kemal Atatürk bugün yaşasaydı, sapla
samanın karıştığı, Ergenekon ve açılım adı altında kavram kargaşalarının
yaşandığı bir dönemde, siyasi rant adına bir çok yanlışlıklar yapan
bürokratlara karşı acaba onun tutumu ne olurdu?
Atatürk döneminin
Milli Eğitim Bakanı “Niğdeli ”Z.Abidin Özmen’in örnek davranışını özlem ve
takdirle karşılamak gerekir. Yukarıda ifade edilen bu tarihi belge ilk kez
bakanın yeğeni Yüksek Mimar H. Rahmi Özmen tarafından 1985 yılında
Gazeteci-Yazar Vahap Okay’a verilmiş ve basında yayınlanmış, sonrada unutulup
gitmiştir.
İşte devlet ve işte
devlet adamlığı böyle olmalıdır! Mustafa Kemal Atatürk’ün bakanları, o zor
dönemlerde, böylece Türkiye’yi yönettiler. Ya şimdi?
**********************
ÜNİVERSİTEMİZE DESTEK VERELİM
Araştırmacı-Yazar
İdris YAVUZ
Yıl 1992,
Niğde halkı tatlı bir heyecan içinde esnafıyla, sivil toplum örgütleriyle, siyasi
partilerin temsilcileriyle bir araya gelerek, birlik ve beraberliğinin en güzel
örneğini verdiler. O dönemin milletvekillerine baskı yaptılar, bunun neticesini
de aldılar ve kuru bir ağaçtan adeta düdük çıkarmasını bildiler. Böylece
Niğde’de üniversitenin açılmasına da vesile oldular.
Şimdi gelin,
zaman tünelinden geçip 1992 yılı öncesine bir yolculuk yapalım. O dönemde,
akşamları saat 20’den sonra caddelerde in cin top oynardı. Şehirde açık bir
lokantaya rastlanmazdı. Bakkal ve iş yerleri erkenden kapanırdı. “Balık suda
yaşar da, suyun değerini bilmez. Hele bir sudan çıksın, bak başına neler
gelir?”
Bu gün
üniversite Niğde’nin konumunu çok farklı bir noktaya getirdi. Ama ne yazık ki,
Niğde kamuoyu, üniversitenin açılış dönemindeki o güzel heyecanı yitirdi.
Aslında üniversite, bir kentin kalkınmasının lokomotifi, bacasız fabrikası
gibidir.
Daha düne
kadar Niğde’ye bağlı bir ilçe olan Aksaray’ın hayırsever işadamları,
üniversitelerinin altyapısını, binalarını tamamlayıp, eğitim-öğretime hazır
hale getirdikten sonra üniversiteye kavuşmanın haklı gurur ve mutluluğunu
yaşadılar. Bununla da yetinmeyip Aksaray’a tıp fakültesini açmayı da
başardılar.
Yozgat-Bozok-
Üniversitesi, Niğde Üniversitesinin çok gerisinde fiziki yapısı, öğretim
görevlileri açısından da yetersiz olmasına rağmen burada Tıp fakültesi açıldı.
Aslında “Akıllı düşünene kadar, deli oğlunu-kızını everir” atasözünü dikkate
almalıydık.
Şimdi
Niğdeli hayırsever iş adamlarının harekete geçmelerinin tam zamanıdır. Bu
konuda ilgili ve yetkililerin de üniversite yönetimiyle işbirliği yaparak,
problemlerin çözümüne yardımcı olmaları açısından destek vermeleri
gerekmektedir. Bu hususta sayın vali ve belediye başkanına önemli görevler
düşmektedir. Gelin bir kıvılcımı siz çıkarın, çoban ateşinin yanışını hep
beraber mutlu bir şekilde izleyelim.
Bir diğer
önemli konu ise, Niğde Üniversitesinin arsa sorununun çözülmesi gerekir.
Sağda-solda dağınık durumda olan fakülte ve yüksek okulların yerleşke alanında
toplanması için Kent orman parkının bitişiğinde bulunan bademlik arsasının
üniversiteye tahsisi uygun olacaktır. Olaya olumlu bakıldığında göreceksiniz
ki, “Tekeden süt sağılır mı; sağılır”
Niğde’nin
kalkınması, üniversitenin gelişmesine bağlıdır. Şimdi olup bitenlere aklıselim
ve tarafsız bir gözle bakalım. Niğde Üniversitesinin kuruluş dönemindeki
heyecanı gelin yeniden yaşayalım. Niğde için elzem olanda budur. Üniversitemize
destek verelim. Fazla söze ne gerek var. İşte şimdi sözün bittiği yerdeyiz.
TARİH BOYUNCA ANADOLU’NUN ÜZERİNDE OYNANAN OYUNLAR
İdris YAVUZ
Araştırmacı-Yazar
Oldum
olası Türk milletinin başı hiç beladan kurtulmadı. Önceleri Orta Asya’da
Çinlilerle başladı, sonraları Anadolu’da Haçlı Ordularıyla devam etti.
Türk-Cihan hâkimiyeti dönemlerinde el etek öpenler, bir müddet sonra adeta
sırtlan kesildiler.
Anadolu’nun
çevresi Ermenistan, İran, Irak, Suriye, İsrail, Güney Kıbrıs, Yunanistan,
Bulgaristan ve Sovyetler Birliğince adeta abluka altına alınmıştır. Peki, bu
saydığımız devletlerin hangisi gerçek Türk dostudur? Etrafımızı ağ gibi saran
bu devletleri aleyhimize kimler kışkırtıyor dersiniz? Hiç şüphe yoktur ki,
günümüzde kendilerine halen değer verdiğimiz, bizim Avrupalı dostlarımız olan,
Haçlı intikamıyla yanan, kuyruk acıları bulunan Almanya, Fransa, İtalya,
İngiltere destekli, ABD ve AB devletleridir. Bunlar yıllarca gizli emellerini
dostça görünüp sinsice sürdürdüler. Önce Türkiye’nin İslam ülkeleriyle ilgisini
kestiler. Türkmenistan, Kazakistan, Azerbaycan gibi Türk devletleriyle
Türkiye’nin arasına fitne, fesat tohumunu saçtılar. Daha sonrada azınlık, etnik
sınıf ayrımı yapıp Kürt-Türk düşmanlığını körüklediler.“Hizbullah-Dev sol-Apo”
gibi hain terör örgütlerini destekleyerek Türkiye’yi bir iç savaşın eşiğine
getirdiler ve on binlerce masum insanımızın canına kıydılar. “Milliyetçi,
Şeriatçı, Dev-Sol, Faşist” diye bu milleti birbirine kırdırdılar. Ülkeyi,
kurtarılmış bölgelere ayırdılar. Sonra da “Laik-Anti
laik” fikrini ortaya atıp bu milleti ordusuyla karşı karşıya getirmeye
gayret ettiler. Neyse ki sağduyulu ordumuzun sayesinde bu oyunlar bozuldu, daha
çok kan dökülmesine izin verilmedi.
1965 ve
sonrasında,“Gönüllüler” adı altında
Türkiye’ye gelen yabancı misyonerler, Hıristiyanlığı ve Siyonizm’i aşılama
yolunu denediler. Bu da tutmadı. Her defasında değişik uygulama ve Bizans
oyunlarıyla ellerinden gelenleri yaptılar. Son dönemlerde siyasi iktidarı
kullanarak “Dinler arası diyalog”
adı altında yeni bir ayrımcılığın peşine düştüler. Bu tuzağa Diyanet İşleri
Başkanlığını da alet ettiler. Biz millet olarak Hz. Davut peygambere, Hz.
Musa’ya, Hz. İsa’ya ve onların getirdiği muharref olmayan kitaplarına
inanıyoruz. Peki, onlar neden İslam’ın son peygamberi olan Hz. Muhammed’e ve
onun getirdiği Kuran’ı kabul etmiyorlar? Bu nasıl bir dinler arası diyalog
anlayışıdır?
Korkarım
ki, Irak örneğinde olduğu gibi, gelecekte kendimizi Tarikat ve Mezhep
çatışmalarıyla yeni bir kardeş kavgası kurgusuyla karşı karşıya getirebilirler.
Bütün bu
belaların ilk adımı Kanuni Sultan Süleyman Döneminde atıldı. O dönemde
yabancılara kapitülasyonlarla büyük tavizler verildi. Sultan Mahmut’un Tanzimat
Fermanı ile de bu iş rayından çıktı. “Tıpkı bu günlerde devletin çok değerli
taşınır taşınmaz gelir kaynaklarının yabancılara peşkeş çekildiği gibi”. Bu
nedenle ülkemiz üzerindeki yabancıların baskısı gün geçtikçe arttı. İç
işlerimize müdahale eder oldular. Özellikle, koltuk sevdasıyla siyasi
iktidarların, AB’ye girme adına taviz üstüne taviz vererek, bu cennet vatanı ne
hale getirdiğini hep birlikte görüyoruz. Avrupalı dostlarımız, sinsi planlarını
ısıtarak, uyutarak, deneyerek, tepkileri ölçerek nasıl bir yol haritası
çiziyorlar görüyorsunuz.
Tarihin
her döneminde, ABD ve AB ülkeleri, Türklere karşı bu azınlık grupları
kışkırtmaya devam etmişler. Fırsat buldukça da, Avrupa İnsan Hakları’nı gündeme
getirip Türklerin aleyhine kullanmasını bilmişlerdir.
Bir
zamanlar, Beyaz Rusların yüzlerce Yahudi’yi katledip diğerlerini sürgüne
gönderdiğini, Almanya’da Hitler iktidarının birçok Yahudi’yi binalara doldurup
yaktığını ne çabuk unuttular?
Bu gün dost
gibi görünen Fransa, İtalya, Almanya hatta Amerika ne hikmetse Ermenilerin ve
Yahudilerin koruyucusu konumuna geldi ve Türkleri sözde soykırım ile
yargılamaya başladılar. Hiç bir zaman “Domuzdan post, düşmandan dost olmaz”.
Bakınız,
Ermenilerin Selçuklu dönemlerinde çok rahat yaşadıklarını Ermeni yazar Anili
nasıl anlatıyor?
“Melikşah,
İmparatorluğu her yanına sulh ve adalet getirdi. Onun davranışı asil,
düşünceleri yüksek, tavrı şahane idi. O halkı tarafından çok sevilirdi. Böyle
giderse bütün Avrupa Müslüman Türklerin eline geçecektir”
İşte bu
düşünce Avrupa’yı ürküttü. Papa’nın önderliğinde müşterek kararlar alındı. Şu
garip tecelliye bakınız ki, o günden bu güne hiçbir şey değişmedi ve aynı
zihniyet devam edip gitti. Haçlı Seferleri sırasında Süryaniler Türklere sadık
kaldılar. Fakat Ermeniler zaman zaman Haçlılarla dirsek teması kurdu ve onlara
destek verdi.
Tanzimat’ın
ilanı ile devletin yönetimi ve otoritesi zayıfladı. Ülkedeki azınlıklar dış
güçler kanalıyla beslendi ve idareyi ele geçirme gayretine girdiler. Bunda da
başarılı oldular.
1912–1913
yıllarında (Balkan Savaşları sırasında) Hariciye Nazırlığına (Dışişleri
Bakanlığı) Ermeni asıllı Gabriel Nuradunkyan getirildi. Bu, İttihat ve Terakki
yönetiminin yaptığı en büyük hata idi. İşte bu dönemde Ermeniler, İngiliz ve
Rusların desteğiyle iç isyanlar çıkarmaya başladılar. Ermeni Patrikleri, gizli
emellerini masumane bir şekilde “Hayır
Cemiyetleri” adı altında yürüttüler. Sonrada çeteciliğe geçtiler. “Hınçak ve Taşnak Tedhiş Komitelerini”
kurdular ve bağımsız bir Ermeni Devleti için hazırlık yaptılar. Böylece ülkede
yer yer isyanlar çıkardılar.
1876
senesine gelindiğinde, Osmanlı meclisine Ermeni milletvekilleri de katıldı. Bu
arada Erzurum ve Sason isyanında toplu katliamlar yapıldı (20 Haziran 1890),
Kumkapı Nümayişi (Temmuz 1890), Merzifon, Kayseri, Yozgat İsyanları
(1892–1893), İstanbul Ermeni Olayları (30 Ekim 1896), Banka Vak’ası (26 Ağustos
1896), İkinci Sason İsyanı (1904). Bu olaylar dalga dalga yayıldı. Savunmasız
Türk kadınları ve çocuklarına karşı akla gelmedik melanetler yapıldı.
Maksatları ülkede iç savaşın çıkmasını sağlamaktı. Sağduyulu Türk halkı bu
oyuna gelmedi. Tıpkı bu günlerde “Türk-Kürt
sorunu, Demokrasi açılımı” saçmalığı ile bu ülkeyi parçalamaya yönelik
çabaların gündeme getirilmesi gibi.
21
Temmuz 1905 Cuma günü Yıldız Camiinde Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit’e bombalı
suikast düzenlediler, ama başarılı olamadılar. 1908’de ikinci meclis açılınca
isyanı hazırlayan liderler meclise milletvekili olarak girdiler. 5 Ekim 1908’de
Adana’da büyük bir isyan başlattılar.
Balkan
ve Birinci Dünya Savaşı sıralarında dış ülkelerin de yardımıyla diğer
azınlıklar gibi Ermeni çeteleri de Türkleri arkadan vurmaya devam ettiler.
Mayıs 1915’de Van’da büyük bir Türk katliamı yapıldı. Burada birçok Türk’ü diri
diri işkenceyle yaktılar. Adana, Urfa, Antep, Maraş yörelerinde tüyler
ürpertici cinayetler işlendi. O dönemde çoluk çocuk, kadın kız, genç yaşlı
demeden masum Türkleri kılıçtan geçirdiler. Maraş’ta Sütçü İmamı isyan ettiren,
gebe gelinlerin karınlarındaki çocukları süngüyle parçalayarak çıkarmaları,
Adana’nın Kozan ilçesinde fırına atılıp yakılan insanların anılarını, o günleri
yaşayan insanlardan bizzat dinledim ve kaleme aldım. Bu korkunç katliamlar
tarihe bir kara leke olarak geçmiştir.
Şimdi bu
katil Ermeniler Fransa’nın “ALTIN
TEPELER” adı verilen Lyon şehrinin
Bunlar
dünyanın her yerinde lobiler oluşturup hükümetlere baskı yapmaktadırlar. Son
günlerde Amerika meclisini yönlendirenler de bunlardır. Osmanlı topraklarında
huzurlu ve mutlu yaşayan, onun ekmeğini yiyip nankörlük eden Ermenilerin konumu
budur.
Bugün
Türkiye Cumhuriyeti Devletinde doksan bin civarında refah içinde yaşayan Ermeni
vatandaşı vardır. Bunlar hiçbir baskı görmeden serbest olarak Kiliselerde
ibadet etmekte ve kendi okullarında okumaktadır. Türkiye’deki Ermeni okulları,
Amerika’dakinden daha çoktur. Türkiye’de birçok Ermeni asıllı vatandaş meslek
sahibidir ve devletin çeşitli kurumlarında devlet memuru olarak görev
yapmaktadır. Bu da Türk milletinin intikam duygusundan uzak, İnsan Haklarına ne
kadar bağlı olduğunun kanıtıdır.
Şimdilerde
“Kürt sorunu vardır, demokrasi açılımı
kaçınılmaz” diye dayatan siyasilere soruyorum? İttihat ve Terakki
hükümetlerinin düştüğü hatalara sakın ola ki siz de düşmeyin. O, dönemde
yukarda belirtildiği gibi azınlıklardan bakanlar, genel müdürler, müsteşarlar,
yüksek tabakadan memurlar görev yapmışlar, sonuçta İttihat ve Terakki
hükümetleri, bencilliğin, hırsın, yabancılara yalakalık yapmanın bedelini de
çok ağır ödemişlerdir.
Eski
kaynak kitaplarında, Kürtlerin Oğuz boyu, Kürt aşireti olduğu ifade ediliyor.
Bin yıldan beri aynı inanç etrafında, aynı topraklarda yaşayan, birbirinden kız
alıp kız vermiş, etle tırnak gibi kaynaşmış bu insanları sanki ayrı bir
milletmiş gibi birbirine düşürmeye çalışanlara karşı uyanık olmalıyız.
Bu ülkede Kürt Cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar, genel müdürler, müsteşarlar, üst düzey devlet memurları iş başına gelmedi mi? Başkalarının dediği gibi eğer Kürtler azınlık statüsünde iseler, bizimde söyleyecek çok şeylerimiz olacaktır. Doğuya yapılan yatırımların, götürülen hizmetlerin onda biri İç Anadolu’ya getirilmemiştir. Yıllık geliri 3000 TL olmayan köyleri sizlere göstermeye hazırım. Ama bu insanlar “Allah devlete millete zeval vermesin” diye dua etmektedir. Bu insanlar, çığırtkanlık yaparak buzdolabı, mobilya, yiyecek, içecek, giyecek talebinde bulunmuyorlarsa, bunun esas nedeni vatanını, milletini, devletini ve bayrağını canından çok sevmesindendir.
ALTAY KÖYÜNÜN YAŞAYAN
TARİHİ H. SAKİY KARAYİĞİT
Araştırmacı-Yazar
İdris
YAVUZ

Altay köyüne ziyarete giden Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Öğretmenliği
Öğretim Üyesi Doç. Dr. Fatma Açık, Niğde Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı
Bölümünden Doç. Dr. Mevlüt Gültekin, Yrd. Doç. Dr. Hikmet Koraş, Dr. Ahmet
Büyükakkaş, Türkolog Esra Yavuz ve Araştırmacı-Yazar İdris Yavuz, köy muhtarı
Abay Orhan tarafından karşılandılar. Önce taş çadıra alınan konuklar burada
Kazak kültrünü yansıtan tüm unsurları tek tek inceledikten sonra Kazakistan’dan
getirilip kurulan kiygiz üy (keçe ev)’e geçtiler. Bu çadır evin kanatları at
derisi ile bağlanmış tek bir çivi kullanılmamıştır. Tepelik, günün saatlerine
göre ayarlanan ışık vermektedir. Bu çadırın İçi Kazak geleneğine göre döşenmiş,
Aksakallılar ve konukların bir düzen içinde oturup istişare toplantılarının
yapıldığı güzel bir mekân haline getirilmiştir.
Muhtar, konukları öğle yemeği için evine davet etti. Burada yemekten
önce Kazak kültürüne ait tuzlu çay ve yiyecekler ikram edildi. Daha sonra Ayşe
Yavaş adlı Kazak hanımın ve köylü kadınların hazırladığı enfes pilav üstü mantı
ve çeşitli Kazak kültürüne ait yemekler iştahla ve zevkle yenildi.

FOTO: Ayşe Yavaş,
Kazak kültürüne ait buharda pişirilen mantıyı hazırlarken.
Altaylardan göç serüveni bizzat yaşayıp Çin’den Anadolu’ya gelen Altay köyüne
yerleşen üç kişinin kaldığını öğrenen misafirler, onlarla sohbet etmeyi, bir
kez daha göç olayını onların ağzından dinlemeyi istediler. Muhtar bu
aksakallılardan hayatta kalan ikisini eve getirdi. H. İslam Zengin 76
yaşındaydı. Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Fatma Açık Özbekçe-Kazak
Türkçesiyle, Kazak Türklerinin Anadolu’ya gelene kadar göç serüvenini sordu, 92
yaşındaki H. Sakiy Karayiğit Türkiye’ye geldiklerinde 17 yaşında olduğunu
söyledi ve sanki o günleri yeniden yaşar gibi göç olayını anlattı.

FOTO: Doç Dr. Fatma
Açık, Sakiy Karayiğit (92) ve İslam Zengin (76)
Türkistan;
M.Ö. 220 ile M.S. 216 yıllarında Hun Türk İmparatorluğu ve Göktürkler, 840–860 yıllarında Uygurlar, Cengiz istilasına kadar da Karahanlılar ve
Karahıtaylılar, 1219- 1699 yıllarında Çağatay
Hanlığı, 1699’dan 1753’e kadar
Kalmuklular, 1760 Mançur istilası 103
yıl sürmüş, sonra Çugarya Saidiler ve Hocalar adındaki küçük siyasi otoriteler
tarafından yönetilmişler.1863’te istiklalleri elde
ettiler.
Doğu Türkistan 1863’te istiklallerini elde ettikleri sırada
bir milyondan fazla insan öldürülmüştür.
Bu katliamdan sonra Çin Hükümeti buraya Çinlileri getirmiş ve Türk topraklarını işgal
etmeyi serbest bırakmıştır. Türk tarihi eserleri yıkılmış, halk Çin kıyafetlerini giymeye mecbur edilmiş, yüksek vergiler koyulmuş, Çinli memurlara şikâyet yasaklanmıştır. Bu işgal
sırasında Türkler 17 kez isyan etmiş, en
sonunda Doğu Türkistan bağımsız olmuştur.
Yakup Bey devleti kurmuştur..
1863–1875
arası Doğu Türkistan toparlanmaya çalışmış, 1876’da ikinci Mançur istilası başlamış, Yakup
Bey’in sülalesinden 1166 kişi
katledilmiş yarım milyona yakın Türk şehit edilmiştir.
1876’dan 1911 yılına kadar devam etmiştir.
Mançur İmparatorluğu’nun yıkılıp Cumhuriyet’in kurulmasıyla Doğu Türkistan’daki Çin umumi valilerinin Çin’den bağımsızlık istemeleri devri başlamış,
Kumul Ayaklanması ile 12 Kasım 1933’de Kaşgar’da
Doğu Türkistan’ın istiklali ilan edilmiştir. Hoca Niyaz Hacı cumhurbaşkanlığına,
Sabit Damolla başkanlığa getirilmiştir. Kaşgar, Bağımsız Doğu Türkistan’ın başkenti olmuştur.
1933
Yılının son aylarında bağımsızlığını kazanan Doğu Türkistan henüz devlet teşkilatını ve ordusunu kurmadan komünist Rus birlikleri
tarafından istila edilmiştir. 1934’te başlayan Rus istilası 1944’e kadar insanlık dışı işkencelerle devam etmiştir. 1944’te Doğu
Türkistan yeniden el değiştirmiş ve milliyetçi Çin orduları tarafından işgal edilmiştir.
Bu
dönemde Alihan Töre, Çin’e karşı
isyan etmiş ve 7 Kasım 1944’te Doğu Türkistan Türklüğünü
istiklale kavuşturmuştur. Fakat 1949’da komünist Çin kuvvetleri doğu Türkistan’ı istila etmiştir. Türkler 1949–yılından 1968 yılına kadar direnmişler ve bu arada yüz binlerce Türk katledilmiştir.
GÖÇE
SEBEP OLAN OLAYLAR
Komünist
Çin işgali sırasında;
1– Türklerin
her türlü alışveriş yapmaları yasaklandı.
2–
Halkın elindeki kazançları banka görevlilerince zorla alınıp bankaya yatırıldı.
3–
Vatansever kişiler katledilip yerlerine ahlaksız
insanlar getirildi.
4–
Herkes, üç günde polise gidip neler yaptığını anlatmak
zorunda tutuldu.
6– İzinsiz birine oturmaya gitmek, başka köye taşınmak
yasaklandı.
7–
Herkes birbirinin casusu haline getirildi.
8–
Posta hanelerde mektuplar denetlendi.
9– Doğu Türkistan’ı Çinlileştirme
politikası izlendi.
10–
Çinlilerle evlilik teşvik edildi
11–
Çinliler verimli topraklara yerleştirildi.
12–
Milliyetçi aydınlar hapsedildi.
Bunlardan
bazıları; Kadınlara her türlü saldırı, baş ve
ayaklarını ayrı araçlara bağlayıp
ters yönde hareket ettirmek, Askeri eğitimde
canlı insanları hedef olarak kullanmak, Maden ocaklarında zehirli gaz, vücutta
yaralar açıp buralara koydukları iplerle bu yaraları deşmek.
Bu işkencelere daha fazla dayanamayan Kazaklar gruplar halinde
göçe başlatılmıştır.1936 Sonlarında başlayan
göçler 1951’e kadar devam etmiş,
18.000 kişi göçe katılmış. Hindistan’a çeşitli
zamanlarda 7.000 kişi ulaşmış fakat Hindistan’da da çok fazla can
kaybı olmuş ve Türkiye’ye 1.379 kişi göç etmiştir.
Bu günlerde yine Uygur Türkleri aynı işkencelere maruz kalmaktadır.
Ulukışla Altay Köyünde yaşayan Kazak Türklerinin Türkiye’ye göç
hikâyesi dayanılması güç, yürekleri dağlayan bir insanlık dramıdır. Altay
yaylaklarında yaşayan, Kazak Türkleri ata topraklarını terk etmek zorunda
kalmışlardır. Buradaki insanlarımız Çin zulmünden bıkmışlar ve 1953 yılında
Pakistan’daki Türk konsolosluğuna başvurmuşlardır. Başvurularının kabulü
sonucu, zor şartlar altında, kona göçe dünyanın en yüksek dağlarını aşarak
Türkiye’ye gelmişlerdir.
Doğu Türkistan’dan çıkan Kazaklar yaptıkları uzun yolculuğun
sonunda Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne başvuru
yapmışlardır. 13 Mart 1952 tarih ve 3/14595
sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla, 1850 kişinin
iskânlı göçmen olarak Türkiye’ye yerleştirilmesine
karar verilmiştir. Türkiye’ye gelen Kazaklar İstanbul’da çeşitli yerlerdeki
misafirhanelere yerleştirilmişler ve daha sonra değişik illere dağıtılmışlardır. Bu alanlardan biri de Niğde ili Ulukışla
ilçesi Altay Köyü’dür.
Niğde ili Ulukışla
İlçesi’ne bağlı Altay Köyünün ilk yerleşme tarihi 30 Temmuz 1955’te olmuştur.
Altay
Köyü Ulukışla’ya 29, Niğde merkeze de
Altay
Köyü, 2510 sayılı İskân Kanunu’na göre köye 165 hane
olarak yerleştirilmişler. Köyde kişi başına 30
dekar arazi verilmiş. Ayrıca herkese 3 dekar bağlık verilmiş. Her
evin kurulduğu alan
Bu gün Altay köyü, eski geleneklerini devam ettiren mütevazı bir köy
konumundadır. Burada yerleşenlerin birçoğu, köyünü terk edip büyük şehirlere
gitmişlerdir. Eğer Altay köyüne yolunuz düşer de bir evin kapısını çalarsanız
güler yüzlü, sevecen tavırlarıyla sizi evlerinin başköşesine alırlar, izzet ve
ikramlarında asla kusur etmezler.
Altay köyünde yaşayanların birçoğu köylerinden ayrılıp İstanbul, İzmir,
Ankara, Adana gibi büyük illerde dericilik sektöründe önemli hizmetlere imza
atmışlardı.
Altay köylüleri geldikleri yeri, gelenek ve göreneklerini bugün de
yaşatmaya devam etmektedirler. Altay köyü muhtarlığı Kazakistan’dan kiygiz
üy (keçe ev) getirerek Kazak kültürünü köylerinde yaşatmaya devam
etmektedir.

FOTO: Altay köyünde Orta Asya Otağından bir
görüntü

ALTAY
KÖYÜNE ÖZGÜ YEMEK KÜLTÜRÜ
Kazaklarda
yemek kültürü her, daha çok et, süt, kımız, tereyağı, peynir gibi hayvansal gıdalar temel besin türleri, değişik yemek çeşitleri bulunmaktadır.
Kazaklarda
Et ve süt Yemekleri
Beşparmak, Kavurma, Sucuk,
Ülpersek, Cavbüyrek, Mipalav, Kazı, Kuyru, Bağır, Cörgem, Narın, Karta, Asip, Cumur, Tüymes, Sirne, Bors,
Mantı, Kimay, Ca, Caya, Karın börtpe, Kilegey –Koymak, Yoğurt, Katık, Kur, Uvuz, Tereyag, Turta, Ayran, Süzme, Ak irimsik, Lor, Kırmızı irimsik
(Kızıl İrimsik)

FOTO: Buharda hazırlanan pilav üstü mantı yemeği
Kazaklarda
Çorba Çeşitleri ve İçecekler
Kazaklarda
çorba (sorpa) olarak söylenir. Genelde et suyuna çorba yapılır. Çorbaya tat
vermek için baharatlar, sogan, ve
süt ürünleri kullanılır. Bazı çorba çeşitleri;
Jas sorpa, ak sorba, kespe, tuzdık, et sorpa, süttü sorpa, kökönüs sorpa, buğday köce, darı köce, ak köce, külse sorba, bozbas.
Subat, Ayran, Katık, Salap, Koyurtpak, Çay, Köçe, Karma çay, Ak çay ve
Kazakların geleneksel içeceği,
halkın misafir periliğinin simgesi olan Kımızdır. Kımız,
kısrak sütünden yapılan, sofraların vazgeçilmezidir.
Kazaklarda
Unlu, tahıl Yemekleri ve Tatlılar
Mantı,
doğalatba, baursak, selpek, alme, külse,
kuymak, orama, taba nan, tandır nan, ekmek bökpen, salma, atala, bılamık,
cayma, kattama vb. Bu yemeklerden baursak ve selpeksiz bir Kazak sofrası düşünülemez.
Tahıl
ve ürünleri yemeklerde bolca kullanılır. Bunların baslıcaları; talkan, darı, cent, mısır, carma, bugday kavurması, cügeri, maysök, canıspa, sırt–pırt,
maysurkan, bökpe, kavuzu, balav (iç pilav) [1]
Tatlı
yapmak için un, meyve, sebze kullanılır. Milli tatlılar; aluva (helva), cüzüm,
kavunkurt, sak–sak,
toptama, tosap, kavunkak, kıtırlak.
Altay
Köyünde El Sanatları

Marangozlukta;
ev eşyası, sandık, dolap, karyola, divan, beşik vb. bunların oyma ve boyaması, kap kacakların yapımı,
oyması ve boyaması, hayvan koşum
takımlarının yapılması ve dericilik gibi el sanatları yapılmaktadır.
****************************
ZÜBEYDE
HANIMIN MANEVİ HAYATI
İDRİS
YAVUZ
ARAŞTIRMACI
YAZAR
Mustafa Kemal Atatürk’ün annesi
Zübeyde Hanım, merhametli, hayırsever, hoşgörülü, İslam’a son derece bağlı bir
Türk anasıdır. Şimdi onun gerçek hayatının bir kesitini sizlerle paylaşmak
istiyorum.
Mustafa Kemal’in, devlet ve millet
adına bu denli büyük fedakârlıklara katlanmasının altında yatan gerçek, onun
aile geleneklerine son derece bağlılığından kaynaklanmaktadır.
Zübeyde Hanım, 28 Ekim 1921
tarihinde Daruşşafaka’ya 20 bin kuruş, bugünün parasıyla iki milyon TL bağışta
bulunmuştur. Bu paranın karşılığında her yıl Kadir gecesinde Daruşşafaka
öğrencileri tarafından Kur’an-ı Kerimi hatim indirilmesini ve buradan hâsıl
olacak sevabın çocukları ve diğer akrabalarının ruhlarına bağışlanması
karşılığında onlara ücret ödenmesini şart koşmuştur.
Zübeyde Hanımın kızları; İsmet,
Naciye ve manevi evladı Rabia, oğulları Ömer ve Ahmet vefat etmişler, hayatta
olan Mustafa Kemal ve Makbule ile birlikte (6)
altı çocuğu bulunmaktaydı.
Zübeyde Hanımın ilk eşi ve Mustafa
Kemal’in babası Ali Rıza Bey’in belgede adı “Ali” olarak geçmektedir. Mustafa
Kemal’in üvey babası Ragıp Bey’in akrabalarını da içine alan resmi vasiyetname
aşağıda belirtildiği şeklinde düzenlenmiştir;
“Hicri 1337, Ekim ayının 28. günü,
Daruşşafaka, Ankara T.B.M.M. Reisi ve Anadolu Kuva-i Milliye Başkumandanı Gazi
Mustafa Kemal Paşa hazretlerinin valideleri Zübeyde ve halaları Emine Hanımlar, Cemiyet-i Tedrisiye-i
İslamiye ( İslami Eğitim Cemiyeti) müdürü Cemil, Daruşşafaka müdürü Ali Kami,
Dışişleri Bakanlığı Selanik konsolos memuru Cemal huzurunda iş bu belge imza
altına alınmıştır.
Buna göre her yıl Kadir gecesinde,
öğrencilerin indirdiği hatimin, yapılan dua ve salâvatların sevabını, önce
Peygamber Efendimizin ve onun Ehlibeytine, diğer peygamberlere, ilk dört
halifeye, evliya ve şehitlere, Zübeyde Hanımın ölen babası Feyzullah
Efendi, valideleri Ayşe, kardeşi
Hüseyin, teyzeleri Fatma, büyük
valideleri Hatice, kızları İsmet, Naciye ve Rabi’a, oğulları, Ömer ve Ahmed’in
ruhlarına bağışlamak üzere iki bin kuruşu İslami Eğitim Cemiyeti tarafından
işletilmesi, gelirlerini vasiyet gereği yerine getirilmesi şartıyla, teberru
bağış makbuzu Daruşşafaka müdürü Ali Kami Bey’e teslim edilmiştir (28 Ekim,
1921).
Şahitler: Dışişleri Bakanlığı
Selanik Konsolos memuru Cemal, İslami Eğitim Cemiyeti müdürü Cemil.
Alınan Mahkeme kararı kasada
saklanmak üzere muhasebeye verildi. 21 Aralık
Yukarıda adı geçen 20 bin kuruş,
yani iki milyon TL. İş Bankası hisselerinde değerlendirildiğinde, ortaya
çıkacak rakamın ne boyutta olacağını varın siz hesabını yapın.
Burada esas vurgulamak istediğim konu, Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanımın İslami kurallara ne denli bağlı olduğudur. İşte Mustafa Kemal ve işte örnek alınacak Türk anası Zübeyde Hanım gerçeği.
1950
– 2002 YILLARI ARASINDAKİ
DENENEN
VE ELENEN PARTİLER
Hazırlayan: İdris YAVUZ
“Tarih tekerrürden ibarettir” denir.
Eğer tarihten ibret alınsaydı tarih hiç tekerrür eder miydi? Haziran1946’da çok
partili sisteme geçildiğinde, CHP baskın bir siyasi manevra yaptı. Demokrat
Parti teşkilatlarını tamamlayamadı, CHP tek başına iktidara geldi
—1950
yılında yeni seçim yasası değişikliği yapıldı. Bu seçimlere iki parti katıldı
—D.P;
4.241.393 Oy-aldı- Genel oyların %
—C.H.P;3.176.561
Oy-aldı, 69 Milletvekili.
—DP 1954
ve 57 seçimlerinde, tek parti iktidarları, TBMM'ye DP ve CHP girebildi.
—27
Mayıs 1960 ihtilali oldu. 1961 seçiminde CHP birinci parti, Adalet Partisi ise
ikinci oldu.
—1965
seçiminde Milli Bakiye sistemi getirildi Süleyman Demirel'in liderliğindeki
Adalet Partisi' birinci parti oldu, CHP ikinci parti olarak meclise girdi
—1969
seçiminde yine. Meclis'e Adalet Partisi ve CHP girdi.
—1973
seçiminde Meclis’e; CHP, AP ve MSP girdi.
—1977
Kıbrıs Harekâtı'nın ardından Ecevit'in başında olduğu CHP oldu
—2 Eylül
1980 askerî müdahalesinin ardından yeni anayasayla yapılan (1983) ilk seçimde
Turgut Özal rüzgârı esti. Yüzde 10 ülke barajı ilk kez uygulandı
—ANAP, %
45 15oyla 400 milletvekilinin 211'ini alarak tek başına iktidar oldu.
—HP,
%30.46 oyla 117 milletvekili aldı
—MDP,%23,27
oyla 71 vekil çıkardı
—Bağımsızlar;%1.12
oy aldı
—1987
erken seçiminde Meclis'e ANAP, CHP ve SHP girdi. İktidarda yıpranan Özal, erken
seçim kararı aldı. Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan ve Bülent Ecevit yeniden
siyaset sahnesine çıktı. 1987 seçiminde sadece Demirel DYP'yi Meclis'e
sokabildi.
—1989'da
cumhurbaşkanı olan Özal'ın ardından ANAP'ta iktidar kavgası çıktı. Başbakan
Mesut Yılmaz erken seçim kararı aldı. Demirel'in DYP'si birinci parti oldu.
—1991 seçimi ittifaklara sahne oldu. RP, MÇP, IDP örtülü ittifak
yaparak RP listelerinden, -HEP de SHP listelerinden seçime katılarak Meclis'e
girmeyi başardı.
—DYP;%27.03
oy alarak 178 milletvekili çıkardı
—ANAP;%24.01
oy alarak 115 milletvekili çıkardı.
—SHP;%20.75
ile 88 milletvekili aldı
—RP;(İttifakla),%
16.88 oyla 62 vekil çıkardı.
—DSP;%10.75
oyla 7 mebus aldı.
Özal'ın
ölümünün ardından Demirel, Çankaya'ya çıktı ve yine erken seçime gidildi.
Milletvekili sayısı 450'den 550'ye çıkarıldı. 100 Türkiye milletvekili belirlendi.
Tercihli oy sisteminin kaldırıldı. Yüzde 10 ülke barajlı D'hont sisteminin
uygulandığı 1995 seçimlerinde Refah Partisi'nin çıkışı yaşandı. RP birinci, DYP
ikinci, ANAP üçüncü parti oldu. DSP'nin Anayasa Mahkemesi'ne müracaat etmesiyle
Türkiye milletvekilliği ve bölge barajı iptal edildi
—1995
yılında DYP-CHP hükümeti, Cumhurbaşkanı Demirel tarafından onaylandı
—28
Şubat sürecinin ardından birbiri ardına kurulan koalisyon hükümetleri
yürütülemedi,1999 seçimlerinde;
—DSP;6.980.423
oy alarak %18.77 ile 136 vekil çıkardı.
—MHP;5.592.891’lik
oy oranıyla %14.91 ile 130 milletvekili çıkardı.
—FP;4.764.523
oy alarak%12.70 ile 110 Millet vekili.
çıkardı.
—ANAP;4.108.267.
rey alarak %10.95 ile 86 milletvekili aldı.
—DYP;3.726.977
oyla%10.00 ile 85 milletvekiline sahip oldu.
DSP
azınlık hükümeti döneminde CHP yüzde 10 barajına takıldı. DSP-MHP-ANAP
koalisyon hükümeti, Başbakan Bülent Ecevit'in sağlığının bozulması, peş peşe
yaşanan ekonomik krizlerin ardından yıprandı. Fazilet Partisi bölündü.
Yenilikçiler olarak bilinen Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül liderliğinde Adalet
ve Kalkınma Partisi'ni kurdu.
Cumhurbaşkanı
Ahmet Necdet Sezer'le Başbakan Ecevit arasında MGK toplantısında yaşanan
Anayasa kitapçığı kriziyle başlayan süreç, ülkeyi ekonomik bir buhrana sürükledi.
Koalisyon ortakları arasında anlaşmazlık oldu. MHP lideri Devlet Bahçeli'nin 3
Kasım erken seçim kararını aldı
—3 Kasım
2002 seçimlerine yüzde 10 ülke barajlı sistemiyle gidildi. Erken seçim,
koalisyon ortaklarının siyasi sonunu getirdi. DSP, MHP ve ANAP yüzde 10
barajını aşamadı. Siyasi yasaklı olması nedeniyle 3 Kasım seçimlerine giremeyen
Erdoğan, Siirt seçimlerinin yenilenmesiyle Meclis'e girdi ve 59. hükümetini
Kurdu. 3 Kasım 2002 genel seçiminde;
—AKP;10.848.000
oyla,%34,29 la 365 milletvekili çıkardı,
—CHP;6.114.000
oy oranıyla ve %19,41 le 178 milletvekili aldı Diğer partiler % 10 barajını
aşamadıkları için meclise giremediler..
3
Kasımda erken genel seçim yapıldı. 41 milyon 407 bin 27 seçmenden, 32 milyon
768 bin 161'i sandık başına gitti. 8 milyon 638 bin 866 seçmen, katılmadı
Seçimde, DSP % 1.22, MHP % 8.36 ve ANAP % 5.13, ana muhalefet partisi DYP % 9.54, SP yüzde 2.49, YTP yüzde 1.15, BBP’si
%1,5 oy oranı ile barajı aşamayan partiler arasında bulundular.
—MHP
Genel Başkanı Devlet Bahçeli, görevi bırakacağını ilan etti.
—ANAP
Genel Başkanı Mesut Yılmaz, politikadan ayrılmayı kararlaştırdığını bildirdi.
—DYP
Genel Başkanı Tansu Çiller, genel başkan adayı olmayacağını açıkladı.
Başbakan
Bülent Ecevit, Ahmet Necdet Sezer'e hükümetin istifasını sundu.
Siirt
bağımsız milletvekili Fadıl Akgündüz’e verilen gıyabi tutuklama kararı geri
alındı.
7
Kasımda Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, AK Parti Genel Başkanı Erdoğan ve CHP
Genel Başkanı Baykal'ı ayrı ayrı kabul etti. Bu görüşme, Erdoğan'ın
milletvekili olmaması nedeniyle Başbakan atamasına ''Muhatap'' tartışmalarına
neden oldu.
15
Kasımda Cumhurbaşkanı Sezer, Ak Parti Genel Başkanı Erdoğan'ı kabul etti. ve 16
Kasımda Abdullah Gül'e hükümeti kurma görevi verildi
18
Kasımda Başbakan Abdullah Gül, 58. Hükümet'in listesini Cumhurbaşkanı’na sundu.
19
Kasımda Abdullah Gül, Bülent Ecevit'ten Başbakanlık görevini devraldı. TBMM’de yapılan oylama sonucunda, Bülent
Arınç 369 oy alarak ilk turda Meclis Başkanı oldu.
23
Kasımda Başbakan Gül, hükümet programını TBMM Genel Kurulu'na sundu.
27
Kasımda Mesut Yılmaz, 3 Kasım seçimlerinin ardından aldığı Genel Başkanlıktan
ve aktif politikadan ayrılma kararını aldı. ANAP Genel Başkan Vekilliği'ne
Ekrem Pakdemirli getirildi. Daha sonra da Erkan Mumcu Genel başkan olarak
ANAP’ın başına getirildi
28
Kasımda Abdullah Gül başkanlığında kurulan 58. Hükümet, 170 milletvekilinin
''ret'' oyuna karşı 346 milletvekilinin ''kabul'' oyuyla güvenoyu aldı.
Fadıl
Akgündüz’den boşalan Siirt Milletvekilliği seçimlere katılıp kazanan AKP Genel
Başkanı Erdoğan daha sonra Başbakanlığa getirilmiştir
Halka
verilen sözleri tutmayan, ya da şahsi çıkarlarını ön planda tutan, yolsuzluğa,
yandaş korumacılığına pirim veren, bir takım değerleri istismar eden partilere
oy verenler gerektiğinde inandığı partileri sandığa gömmesini bilmiştir.
Bir kere
bu millet, geçmişten ders almasını bilen siyasiler ve partileri yeniden
bağışlayabiliyor. Ama ne hikmetse her defasında seçimlerden sonra verilen sözler
unutuluyor, aynı hatalar, aynı senaryolarla tekrarlanıyor. Seçimlerden sonra
seçmenine tepeden bakanlar, bunun bedelini geçmişte yeterince ödemişlerdir.
Yukarıda
çizdiğim siyasi tablodan her parti kendine ait özeleştirisini yapmalı ve
kendisine vazife çıkarmalıdır.
Bu gün
işçisi, çiftçisi, memuru, esnafı, milyonlarca işten çıkarılan gariban
vatandaşıyla, kapanan iş yerleriyle ülkenin perişanlığı dikkate alınmadan,
sürekli gündem değiştirerek günü kurtarma adına hamasetle iktidar koltuğuna
sarılanlar, geçmişten ibret almalıdırlar.” Mahkeme
kadıya mülk değildir” Keşke gelen gideni aratır duruma gelmeseydi. Hak ve adalet bir gün yerini mutlaka
bulacaktır. Herkesin bir hesabı, C.Allah’ın da bir hesabı vardır.
NİĞDE’DE EN KÂRLI ÇIKACAK PARTİ
BÜYÜK BİRLİK OLACAKTIR
BBP’si Niğde’nin genelinde seçimlere katılıyor. Denenmiş partilerden
beklentileri kalmayan siyasiler Büyük Partisinden aday olmak, ya da ona destek
verme adına bu partide hizmete hazır olduklarını ifade etmişlerdir.
BBP NİĞDE İL VE İLÇE BELEDİYE
ADAYLARININ LİSTESİ
1- Niğde
Merkez Belediye Başkan adayı: A.Nabi
Tekiner,
2-Bor
İlçe Belediye Başkan adayı: Mahmut
Çetiner,
3-Ulukışla İlçe Belediye Başkan adayı: Hulusi Kiper
4-Altunhisar İlçe Belediye
Başkan adayı: Ramazan Doğanay
5-Çamardı İlçe Belediye Başkan adayı Yunus Şekerci
BELDE BELEDİYE BAŞKAN ADAYLARI
Karaltı: Süleyman
Soylu
Aktaş: Bilal
Tarım
Hacı Abdullah: Ramazan
Tanındı
Yıldıztepe: Hüseyin
Babaoğlu
Dündarlı: H.
Hüseyin Gezer
Hacıbeyli: Adem
Tanındı
Gölcük: Yaşar
Sevinç
Kiledere: Onur
Baydemir
Sazlıca: Erhan
Turan
Fertek: Kenan
Atıcı
Koyunlu: Musa
Sarıçam
Çayırlı: Levent
Oymak
Elmalı: Coşkun
Kumsal
İçmeli: Adem
Aslan
Bozköy: Kemal
Doğruer
Divarlı: Yusuf
Demirci
Burç: Fatih
Uğur
Bademdere: Yusuf Ören
Çiftehan: Yılmaz
Yüksel
Bahçeli: Menderes
Şengül
Karakapu: Cumali
Baysal
Yakacık: Tekingöze
Niğde Merkez İl Genel Meclis
Adayları
1.
Kemalettin Ören
2.
Hacı Ahmet Kılınç
3.
Murat Gümüş
Çiftlik İl Genel Meclis Adayları
1.
Burhaneddin Tekin
2.
Rüstem Gültekin
3.
Sefa Yıldız
Ulukışla İl Genel Meclis Adayı
Mehmet
Erdoğan
Çamardı İl Genel Meclis Adayı
Yakup
Gün
Bor İl Genel Meclis Adayları
1.
Tahir Faruk Ataman
2.
Hasan Yılmaz
3.
Yahya Özkan
4.
Ahmet Kıran
Altunhisar İl Genel Meclis
Adayları
1.
Nurettin Bircan
2.
Murat Çiçek
ÜLKE KİRLENMİŞ, KOKMUŞ SİYASETLE
YÖNETİLEMEZ
Araştırmacı-Yazar
İdris YAVUZ
Büyük Birlik
Partisi Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun, Ankara Tez-İş Sendikası
tesislerinde 81 ilin il, ilçe başkanları, yerel seçimde aday olacak belediye
başkanları ve il genel meclis üyelerine yaptığı konuşmasını başından sonuna
kadar bizzat izledim. Burada çok önemli mesajlar verildi. Sözde demokrasi
havarisi kesilen liderlerin ülkeyi ne hale getirdiği anlatıldı.
Güvenin
olmadığı yerde, elbette ki haktan, adaletten, özgürlükten bahsedilemez.
Günümüzde seçmenler, seçim listelerinin sağlıklı olmadığını yüksek sesle dile
getirirken, yetkililerin verdiği cevap hiç kimseyi tatmin etmiş görünmüyor.
Birçok vatandaş seçmen listelerinde ismini bulamamanın şaşkınlığı
içerisindeyken, boş arazilerde, hayali kondurulmuş binalarda yazılanlar,
dağdaki teröristler listelerde yer almaktadır. Hâlbuki demokrasinin yolu
sandıktan geçmektedir. Eğer sandık şaibeli ise demokrasiden bahsetmek mümkün
değildir. Temiz siyaset ve temiz yönetimin şartı haktan, adaletten, özgürlükten
geçer. Dokunulmazlık zırhı ortadan kaldırılmadıkça hırsızlığın, yolsuzluğun,
yoksulluğun, haksızlığın önüne geçemezsiniz. Hele hele adaletin siyasileştiği
bir ortamda huzur ve güven de kalmaz.
Fakir-fukaraya
yardım yapılmasına kim ne diyebilir ki! Türk-İslam geleneğinde sağ elin
verdiğini, sol elin bilmemesi gerekirken, peki şimdi ne yapılıyor? TV
ekranlarında, ulusal basında, herkesin gözü önünde Vali ve Kaymakamlara
kamyonlara binip ev ev yardım paketlerini dağıtmaları talimatı veriliyor.
Burada hem ilin yöneticileri hem de yardım alan halkımızın gönlü inciniyor. Bu
yardımların seçim dönemine rastlaması da pek hoş karşılanmıyor.
Demokrasi
adına siyaset yapanlar, dokunulmazlığın kaldırılması, adil, şeffaf bir yönetim
vaat ettiler, ama sonuç ortada hırsızlıklar, yolsuzluklar, haksız kazanç temin
edenler gün geçtikçe artmaktadır. “Tarih tekerrürden ibarettir”. Eğer tarihten
ders alınabilseydi, tarih hiç tekerrür eder miydi? Geçmişte aynı hataları
yapanlar, iktidar sarhoşluğuna kapıldılar, bedelini de sandıkta ağır ödediler.
“Devletin malı deniz” demek yerine yetimin, yoksulun hakkını koruyan bir
yönetim anlayışı olmalıydı. Hiçbir zaman “Mahkeme Kadıya Mülk Değildir”.
Gördüğüm
kadarıyla Yazıcıoğlu halka hizmetin, Hakka hizmet olduğunu savunan liderlerden
biridir. Ona göre; “Çürük demokrasiyle devlet yönetilmez. Anadolu insanı Kürdü,
Lazı, Çerkezi, Alevisi ve Sünnisi, başı açık ya da kapalı olanıyla bir bütün
olarak hepsi bizim kardeşimizdir” diyor. Doğru da söylüyor. İktidar, sırf
siyasi rant uğruna “üst kimlik, alt kimlik, Kürt sorunu benim sorunum” diyerek
bölücü örgütlere cesaret vermiştir. “Kriz bizi teğet geçti” deme gafletinde
bulunarak bu milleti perişan etmiştir. Bunun neticesinde fabrikalar, iş yerleri
bir bir kapanırken, on binlerce işçi işten çıkarılmıştır. Bugün çiftçinin,
memurun, emeklinin, esnafın feryadını dinleyen var mıdır? Ülkede sefiller
sahnededir. Yetkililere göre ise ülke güllük gülistanlıktır. Doğrusu bu
pişkinliğe söyleyecek söz bulamıyorum.
Yazıcıoğlu,
“Gönüllerin Sultanı Sandıktan Çıkacaktır” diyor. Onun bu sözüne yürekten
katılıyorum. Ama nerede o günler? Hani ülke sorunları çözüldü mü? Terör
önlenebildi mi? İşsizliğe çare bulunabildi mi? Tam aksine gün günü aratır hale
geldi. Taşınır-taşınmaz milli değerlerimiz yabancılara peşkeş çekildi ve
geleceğimiz ipotek altına alındı. Çocuklarımız değil, torunlarımız borçlu
doğmaya başladı. Bu bağımlılıktan kurtulmanın bir yolu olmalıdır. Aksi takdirde
yardım aldığınız yere hizmet etmek durumunda kalırsınız!
Yazıcıoğlu,
“AKP bu yerel seçimlerde kan kaybedecektir. BBP %5 ve üzerine çıktığı takdirde
iki yıl sonra genel seçimlerde baraj sorunumuz olmayacaktır. Biz laf cambazlığı
ile hamaset yaparak bu milleti kandırmayacağız. Bu yolu seçenler, ait oldukları
yere döneceklerdir” diye ifade etti.
Görünen odur
ki, BBP’si ve onun lideri Yazıcıoğlu bugüne kadar duruşuyla, davranışıyla,
karizmatik yapısıyla denenmeye değerdir ve halk arasında gündem olarak yerini
almış görünmektedir.
Samimi
eleştirimi burada belirtmek isterim; Yazıcıoğlu yıllarca Ülkü ocakları
başkanlığı yaptı. Davanın çilesini çekti. Bence MHP ile BBP arasında
inatlaşmanın dışında siyasi ve dünya görüşü açısından herhangi bir farklılık
göremiyorum. Bu birliği, beraberliği sağlamanın bir yolu olmalıdır. Aksi
takdirde ülkenin içinde bulunduğu kirlenmiş ve kokuşmuş siyasetin etkileri
devam edecektir.
Bu uğurda kendilerine başarılar diliyor ve yolunuz açık olsun diyorum.
ATATÜRK
VE HZ.MUHAMMED
İdris Yavuz
Araştırmacı Yazar
Prof..Dr.Nevzat Yalçıntaş, Atatürk'ün İslam dini konusunda ne
kadar hassas davrandığına dair bir
anısını şöyle nakletmektedir;
“Suudiler 1926 yılında sınırları içinde tüm mezarlıkları yıkıyorlardı.
Atatürk, sıranın Hazreti Muhammed'in kabrine geldiğini öğrenince, Suudi Kralına
bir telgraf çekerek, Eğer Peygamber’in bir tekmezar taşına dokunursanız ordumu
üzerinize gönderirim” demiştir. Bunun üzerine Suudiler Hazreti Muhammed (AS)'in
kabrine dokunmaktan vazgeçmişlerdi. Ama bu telgraf, bu güne kadar sır olarak
saklanmıştır” itirafında bulundu..
Yalçıntaş, 1981 yılında, İlim Kurulu'nun başında bulunuyordu. Gayesi,
Atatürk'le ilgili çeşitli kaynaklardan arşiv araştırması yapmak ve “Bilinmeyen
Atatürk'ü'”ortaya çıkarmaktı..
O dönemde Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde araştırılma görevi yapan
Münir Bey, Çok ilginç bir belgeyi buldu ve Prof. Dr.Yalçıntaş’a getirip
gösterdi. Bu belge, bir telgraf metniydi. Henüz yeni kurulan Suudi devletinin
kralına gönderilmişti. Telgrafta;“Hazreti Muhammed'in mezarının yıkılacağını
derin üzüntü içinde öğrendim. Bu kutsal emanete asla dokunamazsınız. Bir tek
taşının bile zarar gördüğünü duyarsam orduyu üzerinize gönderirim” anlamına
gelen cümleler yer almıştı.
Yalçıntaş, bu konu ile ilgili bir başka anısın da ise; İngiliz işgali sırasında
komutan olan Fahrettin Paşa'nın Medinede bulunan, Hz.Muhammed (sav) nin kabrini
terk etmemek için uzun süre direndiğini, aç kaldıklarını bu nedenle çekirge
yiyerek beslendiklerini, sonunda İngilizler'in hiçbir şekilde, Hazreti
Muhammed'in mezarına dokunmayacaklarına dair bir andlaşmayı yaptıktan
sonra oradan ayrılırken, kutsal
emanetleri de yanlarına getirdikleri dair belgeden bahsetmektedir.
Prof. Dr.Nevzat Yalçıntaş'ın anlattığına göre Münir Bey belgeyi önce
bir üst amirine götürüyor. Belge oradan daha yukarı taşınıyor. Sonunda
müsteşara oradan da Bakan İlter Türkmen'e veriliyor.Tabii bundan Evren Paşa veMilli Güvenlik
Konseyi'nin de haberi oluyor.
Bu belgenin akibeti sır olup ortalıktan kayboluyor. Birileri bu belgeyi
her nedense gizlemeyi ve Atatürk’ün Hz. Muhammed(SAV) ye olan bağlılığının
açığa çıkmasına mani oluyor. Kısacası konu adeta kapatılıyor.
Peki bu belge şimdi nerede? Kimin koruması altında? Bu da bilinmiyor.
Bilinen tek şey, Atatürk'ün İslam aleminin peygamberi, Hazreti Muhammed (SAV)'in
mezarının ortadan kaldırılmasını önlemesi herkesten saklanıyor.
Bugün 600 bin kişinin aynı anda namaz kılabildiği. Mescidi Nebevi'nin
korumasını, uzun yıllar Osmanlı askerleri yapmıştı.
Arabistan'da mezar adeti yoktur. Ölüler herhangi bir yerde toprağa
verilir, üzerine belirleyici bir şey konmaz. Bu nedenle sadece Hazreti
Muhammed'in mezar yeri ile ilgili bilgi vardır. O'nun dışındaki İslam
büyüklerinin mezarlarının yeri bilinmez. Bir süre önce Hazreti Muhammed'in
annesine ait olduğu ileri sürülen bir mezar ortaya çıkarılmış fakat Suudi
yönetimi bu mezarı da ortadan kaldırmış ve yerine otopark yapmıştı.
Atatürk'ün müdahalesi olmasa Suudiler, Mescidi Nebevi'nin hemen
dibindeki Hazreti Muhammed (SAV)'in mezarını da tamamen ortadan kaldıracaktı.
Nitekim Hazreti Muhammed'le aynı yere defnedildikleri bilinen Sahabe'nin mezar
yerleri bugün dümdüzdür.
Atatürk'ü din ve İslam dışı göstermek isteyenler elbette bu belgeden rahatsız olacaklardır. Bu nedenle dini siyasete alet edenlerle Ateistler bu belgenin ortaya çıkmasını asla istemezler .
TÜRKLER
3000 YILDAN BERİ ANADOLUDA
Türkler Anadoluya.1071
Malazgirt savaşından çok daha önceleri gelmiştir. Son zamanlarda Anadolu’da
bulunan tarihi kalıntılarda bunu isbat etmektedir. Eskişehir’in Yazılıkaya köyünde,
ortaya çıkarılan
Orta
Anadolu'da yüzlerce tarihi Türk eserinden biri olan YAZILIKAYA’nın hâlâ Yunanca
"MİDAS" adıyla anılması, geçmişimize yapılan en büyük haksızlıktır.
Tarihçi Kazım Mirşan;
"Türkler,
göçlerle sahip oldukları medeniyeti her gittikleri yere taşımışlardır. Bu göçbe
kollardan biri de Etrüsklerdir. Etrüskler, M.Ö. 1600'lerden itibaren İtalya'nın
Toskara bölgesinde büyük bir medeniyet meydana getirmişlerdir. Etrüks yazısı
olarak bilinen Türk yazıtları bugünkü Avrupa yazısının temelini teşkil
etmektedir. Etrüskler Anadolu'ya İsa'dan binlerce yıl önce gelmişlerdir. Bu
yüksek medeniyete sahip halkın yerleştiği topraklar, bugünkü Limni Adası'ndan
başlayan Eskişehir, Ankara, Afyon ve Uşak'ı kapsayan Orta Anadolu
topraklarıdır. Anadolu başından beri Türk vatanıdır Anadolu Etrüsklerindeki
bütün kelimeler öz Türkçedir. Buna göre Yazılıkaya'nın hâlâ Yunanca
"MİDAS" adıyla anılması doğru olmasa gerek” diyor.
Eski
Kültür Bakanlarından Namık Kemal Zeybek bu konudaki görüşlerini
açıklarken;"Avrupalı bilim adamları bir türlü bu yazıtların üzerini
okuyamıyorlar. Şimdiye kadar okunamadı. Neden okunamadı? Çünkü kendilerine mal
etmeye çalışıyorlar. Ne yazık ki, bizde de cesaretle, Avrupa, bizbilebiliriz,
biz bilebiliriz diyen bir bilim adamı da bugüne kadar çıkmamıştır. Türk
yazıları okunamamıştır. Şimdi Kazım Mirşan bu yazıları okuyor. Atatürk'ün
ruhunun bizim aramızda ve sevinç içinde olduğuna inandığımı söylemek istiyorum.
Atatürk bu gerçeği, Kazım Mirşan beyden de, başkalarından da önce söylemişti.
Ama o bekledi ki oğulları, kendisinin kurduğu ve temeline bilimi, Türk
kültürünü koyduğu bu Cumhuriyet'te yetişen nesiller, bunları bilim yoluyla
okusunlar. Hayır olmadı. Ne yazık ki, biz bu anlayışı Atatürk'den sonra terk
ettik. Ama şimdi Atatürk'ün büyük vasiyetini yerine getiren Kazım Mirşan,
Atatürk'ün ruhunu da şad etti” demektedir.
Türkler,
Güneyde Himalaya dağları, kuzeyde Kuzey Buz Denizi, doğuda Kore Denizi, Batıda
Balkanlar"a kadar uzanan, Asya ve Avrupa kıtalarında, milyonlarca
kilometre karelik topraklarında, 12 bin yıldan beri yaşayan bir toplumdur.
Yazılı eserlerde ortak dil olarak da Türkçeyi kullanmışlardır.
Türklere Ait İlk Parayı Göktürkler Bastırmış.
Kırgızistan,
Özbekistan ve Tacikistan’da yapılan arkeolojik kazılarda ilk büyük Türk
uygarlığı olan Göktürklere ait ay yıldızlı paralar bulunduğu ortaya çıkmıştır.
Dokuz Eylül
Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Yavuz Daloğlunun yaptığı araştırmalarda;
“Göktürklerden
sonra 8′inci yüzyılda Türgişlere ait paralar bulunmuştu. Ancak
Göktürklere ait paralar onlardan 150–200 sene daha önceye, dayanır. Göktürk
sikkeleri, Orhun Yazıtları kadar önemlidir. Ancak, yeni bulunan Göktürk
paralarında da ay-yıldızlı figürler vardır. Altıncı ve yedinci yüzyılda
basıldığı tahmin edilen ay yıldız motifli sikkeleri, Türk tarihindeki en eski
paralardır” diyor.
Mustafa Kemal
Atatürk’e Göre “Tarih Türklerle Başlamışır”.
Bundan 74 bin yıl önce başlayan ve bugün Almanya’nın Berlin şehrine kadar
uzanan buzul döneminin 12 bin yıl önce sona ermesiyle, dünya ısısı 4–5 C°
artmaya başlamıştır. Artan ısıya bağlı olarak buzulların erimesi ve şiddetli
yağmurlar nedeniyle deniz ve göllerdeki su seviyesi
Diğer yandan Türklerin ana yurdu Orta Asya topraklarında yaşayan Türkler
suyun bol olduğu dönemlerde bu topraklarda yerleşerek tarım yapmış, hayvanları
ehlileştirmiş, yeraltı madenlerini bulup işletmişler Dünyada yazıyı ilk
kullanan da Türkler olmuştur.
Asya kıtasının ortasında Baykal gölü, Tanrı dağlarından Hazar Denizine
kadar uzanan Altay, Kazakistan ve Kırgızistan toprakları, ilkyazının ortaya
çıktığı yerlerdir. Buralarda 20.000 yıllarına ait Mağara resimleri ve
heykelcikler, petroglifler, 15.000 yıl önce tamgalar, 10.000 yıl önce harfler
ve sonunda alfabeye geçişin dünyada ilk kez Türkistan topraklarında
görülmüştür.
Kazakistan’da Altın
Elbiseli Adam, ilk Türk tamgaları, 10.000 yıllık Yedi Su yazıtları,
Yakutistan’da Baykal-Lena yazıtları, İtalya’da Etrüks yazıtları, Moğolistan’da
Kül Tigin yazıtları, Yenisey yazıtları, Rusya Yazılıkaya Karayüz yazıtı,
Altaylar’daki Pazırık, Kurganı yazıtları, Anadolu’da; Antalya Side yazıtı,
Eskişehir’in Han İlçesinde Yazılıkaya ve Uçuz yazıtları, Konya Çatalhöyük
yazıtları, Ankara Polatlı da Yassı Höyük’teki Erken Türk yazıtları, Hakkâri’de
Gevaruk yaylası Sat Köyü tamgaları, Antalya’da Beldibi mağarasındaki tamgalar,
Şanlıurfa Göbekli Tepedeki tamgalar, Hakkari Çelo Dağı Kahn-ı Melik ve Taht-ı
Melih kaya üstü resimleri, Erzurum ili Karayazı ilçesi Salyamaç Köyünde Cunni
Mağarası yazıtları, Burdur Hacılar Höyüğünde kaya yazıtları, Çatalhöyük
yazıtları, Van Tirşin alanı Çilgiri Köyü yazıtları, İstanbul Erenköy yazıtları,
Sinop kalesinde kapı yazıtları, Trabzon Mağara Yazıtları, Suriye Lazkiye’de Ras
Şamra’da Ugarit yazıtları, Ege denizi Lemnos Adası yazıtları, şu ana kadar
bulunan ve bilinen eserlerden bazılarıdır.
1789 yılında bir
İngiliz İstihbarat subayı Anadolu topraklarından geçerken Eskişehir
Yazılıkaya’ya rastlar Yazılı Kaya’yı Bizans kültürüne ait olduğunu ve metin
içerisinde geçen “Midai” ibaresinden dolayı da kral Midas’a ait olduğunu iddia
eder ve literatüre de bu şekilde geçer. Bu da gerçek değildir. Aslında bu mezar
M.Ö.740’a aittir. Oysa bu tarihlerde Yunan’a ait hiçbir yazılı eser
bulunmadığını Yunanlı tarihçi Herodot da belirtmiştir.
Atatürk, genç bir subayken Sinop’ta yazmış
olduğu şiirde;
Gafil, hangi üç asır, hangi on asır
Tuna ezelden Türk diyarıdır.
Bilinen tarihler söylememiş bunu
Kalkıyor örtüler; örtülen doğacak
Dinleyin sesini, doğan tarihin,
Aydınlıkta karaltı, karaltıda şafak
Yalan tarihi görüp, doğru tarihe giden.
Asya’nın ortasında Oğuz Oğulları
Avrupa’nın Alplerinde Oğuz Oğulları,
Doğudan çıkan biz, Batı da yine biz,
Nerede olsa, ne de olsa kendimizi biliriz.
Hep insanlar kendilerini bilseler,
Bilinir o zaman ki hep biriz.
Türk sadece bir milletin adı değil,
Türk bütün adamların birliğidir.
Ey birbirine diş bileyen yığınlar,
Ey yığın yığın insan gafletleri,
Yırtılsın gözlerdeki gafletten perde,
Dünya o zaman görecek,
Hakikat nerede, hakikat nerede?
Mustafa Kemal Atatürk
Mustafa Kemal ATATÜRK, 1922"de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 130.
toplantısının açılışında yaptığı konuşmada:“Efendiler, bu insanlık dünyasında
en az yüz milyonu aşkın nüfustan oluşan büyük bir Türk Milleti vardır ve bu
milletin yeryüzündeki genişliği oranında da tarih alanında da bir derinliği
vardır. Türk Milletinin kökünün dayandığı Türk adındaki insan, insanlığın
ikinci babası Nuh Aleyhisselamın oğlu Yasef"in oğlu olan kişidir...”
Atatürk öncülüğünde 2 Temmuz 1932 ve 20 Eylül 1937 tarihlerinde yapılan
Türk Tarih Kurultaylarında yerli ve yabancı bilim adamlarıyla bu konuyu gündeme
getirmiştir. Fakat ne yazık ki bu çalışmalar, Atatürk"ün ölümünden sonra
durdurulmuştur.
Etrüskler,
Türk Müdür? Orta Asya"dan dünyanın diğer yerleşik yerlerine
yapılan göçler, ilk olarak M.Ö. 5.000’lerde İskandinav ülkelerine doğru
başlamıştır. ETRÜSK olarak adlandırılan bu toplum İtalya’ya gelmeden önce,
Fransa’da, Glozel’de ve Avusturya’da (M.Ö. 4.000) yaşamışlardır. Roma şehri
M.Ö. 743’de Etrüsklü Romulus tarafından kurulmuştur. Roma şehrinin simgesi olan
heykeller, Türklere Ergenekon’da yol gösteren dişi kurt Asena’nın memelerinden
süt emen iki çocuk heykelleri yer almaktadır.
Roma şehrini kuranların Etrüskler olduğu ve
bunların da Türk oldukları, 2004 yılında Etrüsk mezarlarındaki kemiklerin
genetik araştırmalarından da anlaşılmıştır. İtalya’da Ferrara Üniversitesi
Genetik bilimci Prof. Guido BARBUJANİ, Prof. Guido BARBUJANİ, Firenze
Üniversitesinden Prof. Davit CARAMELLİ, Bologna Üniversitesi Prof. Loredana
CASTRY, Parma Üniversitesi Prof. Antonella CASOLİ, Pisa Üniversitesi Prof.
Francesco MALLEGNİ, İspanya Barselona’da Pompeu Farba Üniversitesi Prof. Carles
LALUEZA imzalı raporda yaşları 2700 ile 2300 arasında değişen 80 Etrüks
iskeletinin genetik araştırması sonucunda Etrüsklerin Doğulu olduğu sonucu
açıklanmıştır.
Etrüsklerin Orta
Asya’dan gelip Avusturya’daki İnsburg bölgesineoradan da İtalya’nın Po ovası
bölgesine yerleşmişlerdir.
İtalya’da 1995
yılında Etrüsk konusunda en yetkili bilim adamı olan Floransa’dan Prof.Dr. Giovannangelo
CAMPOREALE, Mirşan ile bir hafta süren görüşmeleri sonrasında Etrüsk
yazıtlarının Erken Türkçe olduğunu kabul etmiştir.
Ayrıca
araştırmacı-yazar rahmetli Adile AYDA, “Etrüskler Türk mü idi?” (Ankara 1974),
kitabında da aynı konuyu işlemiştir. Adile AYDA ayrıca,“Herodot (M.Ö. 484–425 )
Attika halkının Helen asıllı olmadığını söylemekte” diyerek, Etrüsklerin Türk
olduğunu belirtmektedir.
Roma’yı kuran
Etrüsklerin M.Ö. 100 yılına kadar bu bölgede üstünlüklerinin sürmesine karşın
bir süre sonra kendi dillerini konuşmayı bırakarak Latince konuşmaya
başlamışlar, sonrasında da kültürlerini kaybederek tarih sahnesinden
silinmişlerdir.
Türklerin Orta
Asya’dan, Avrupa içlerine, Anadolu topraklarına 7000 yıl önce gelmişlerdir
Avrupada, İsveç, Norveç, Danimarka, Almanya, İsviçre, Romanya, Fransa gibi
coğrafyalarda, birçok tarihi eserlerdeki yazıların okunmasıyla bu durum ortaya
çıkmıştır.
Çin"Deki Beyaz Piramitler. Doğu Türkistan’da Himalaya
Dağı eteklerinde Shensi Bölgesinde Çin hükümeti tarafından dünyadan gizlenen
Beyaz Piramit ve civarındaki 100 kadar piramit Türk’ün Orta Asya’daki geçmiş
tarihinin birçok sırlarını içlerinde saklamaktadır. Meksika’daki ve Mısır’daki
piramitlerin atası kabul edilen bu Beyaz Piramitin Mısır’daki büyük piramitten
iki misli büyüklükte ve yaşının 5000 yıldan fazla olduğu bilinmektedir.
Beyaz Piramit
bölgesinden dünyada ilk defa 1912’de iki Avusturyalı gezgin tarafından ortaya
çıkarılmıştır.1957’de Life dergisindeki II. Dünya Savaşı’nda uçaktan çekilmiş
resminin yayınlanması takip etti. En sonunda da yasaklanan bu bölgeye girmeyi
başaran Alman araştırmacı Harwig Hausdort’ın fotoğrafları yayınlandı. Prof. Dr.
Cevdet Bayburtluoğlu da;
“Günümüze kadar
ulaşan yüzlerce Likya yazıları mademki eski Yunancadır, neden Yunanca temel
alınarak hala okunamamaktadır! Batılı bilim adamlarının Etrüsk yazılarını
okunmayamamışlardır Etrüsk, Attika ve Firik yazısı ile Likya yazısı aynı kökten
doğan alfabenin farklı zaman ve coğrafyalarda çok az değişmiş halleridir, ama
ana kök aynıdır ve bu yazılar Tarihçi Doç.Dr. Haluk Berkmen tarafından
okunabilmektedir” derken.
Tarihçi Dr. Serhat
Kunar ;“Antalya ve yakın çevresi” adlı kitabında, Midilli’de oturan
Yunanlıların Anadolu’da yaşayan Türklere bayraklarındaki Kurt başından dolayı,
Yunancada Kurt anlamına gelen Likos diye hitap ettiklerini belirterek
Likyalıların bıraktıkları yazılardan da bunların Erken Türk olduklarının
anlaşıldığını” söylemektedir.
Sunuş
olarak;
İlk Alfabetik yazıyı Türkler
buldu.12 Hayvanlı Türk Takvimi dünyadaki ilk takvimdir.
İlk devleti Türkler kurmuştur.
Pusulayı, saati, kâğıdı ve matbaayı Türkler bulmuştur. Avrupa medeniyetinin
temeli Etrüskler Türk’tür. Türk Topraklarının en eski sahibi Türklerdir.
Anadolu
topraklarının eski Yunan medeniyeti ile hiçbir alakası yoktur! Anadolu
topraklarının en eski sahipleri Atatürk’ün de dediği gibi Türklerdir! Bizlerden
önce bu topraklarda başkalarının olduğunu kabul etmek, büyük bir yanılgıdır!
Tarihini
bilmeyen nesil, geleceğine güvenle bakamaz. Ne yazık ki, Milli Eğitim
politikası bugüne kadar bu konuda milli bir duruşla, ciddi bir araştırma da
yapmamıştır Bilinmeli ve hiç unutulmamalıdır ki, bu devletin temelinde “Bağımsızlık
benim karakterimdir!” diyen Mustafa Kemal ATATÜRK vardır.
[1] Yrd. Doc. Dr. Nuri İnan’ın danışmanlığında, Ömer
Özsoylu’nun hazırladığı “Ulukışla’nın
tarihi” Yüksek Lisans tezi