MEHMET KILIÇ

 

 

VALİLİK YALANI ONAYLADI

Kuran kursu değil, İngilizce kursuymuş

AYŞE SAYIN

ANKARA - TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu, Konya'nın Balcılar beldesinde "kaçak Kuran kursu" olarak faaliyet gösteren kız öğrenci yurdunda, 1 Ağustos'ta meydana gelen patlamada 17'si öğrenci 18 kişinin yaşamını yitirmesi ve 27 kişinin yaralanması olayını mercek altına aldı.

Komisyon Başkanı Zafer Üskül, "kaçak Kuran kursu" olarak kullanılan Boğaziçi Kız Öğrenci Yurdu'nda 1 Ağustos'taki LPG patlaması sonucu 18 kişinin yaşamını yitirdiği olayla ilgili valilikten 4 Ağustos'ta gönderdiği yazıyla ayrıntılı bilgi istedi. Konya Valiliği tarafından hazırlanan soruşturma raporunda, milli eğitim müdürlüğü, müftülük, kaymakamlık dahil, bilgisine başvurulan "resmi" görevliler ile bazı ailelerin "Kuran kursu" düzenlendiğini inkâr eden ifadeleri yer aldı. İfadesine başvurulan kişilerin adeta ağız birliği etmişcesine, "binada Kuran kursu düzenlendiğini bilmedikleri, İngilizce kursu düzenlendiği bilgisine sahip oldukları, binaya, sadece o güne mahsus temizlik yapmaya gittiklerini" söylemeleri dikkat çekti. Oysa patlamadan sonra, sağ kurtulan çocuklar ile çok sayıda aile "yatılı Kuran kursu" için çocuklarını gönderdiklerini açıklamışlardı. Valilik raporundaki bazı "ibretlik" ifadeler şöyle:

Taşkent Kaymakamlığı: Kaymakamlıkça 07/08/2008 tarihli cevabi yazıda, derneğin son 1 yılda iki kez denetlendiği, yurt binasının da 2 kez denetlendiği, dernek ve yurt ile ilgili herhangi bir ihbar şikâyeti bulunmadığı bildirilmiştir.

Mehmet Ak (Taşkent İlçe Müftüsü): Olay sabahı bazı gazetecilerin sorularına cevap verdiğini, fakat basında yer aldığı gibi yurt binasında kaçak Kuran kursu verildiğine dair bir ifadesinin olmadığını, yurt ile ilgili bir bilgisinin bulunmadığını, kendisine şikâyet gelmediğini ifade etmiştir.

Arif Büyükgursak (Taşkent Halk Eğitim Müdürü): Dernek yöneticileri 01/08/2008 tarihinde saat 09.00'da İngilizce kursu açmak istediklerine dair 30/07/2008 tarihli bir dilekçe verdiklerini, ekinde 14 kız öğrencinin İngilizce Kursu almak istediklerine dair dilekçe olduğunu ifade etmiştir.

Ahmet Göktaş (Öğrenci abisi): Kardeşi Şerife Göktaş'ın çöken binada öldüğünü, yurda İngilizce kursuna kayıt için gittiğini, daha önce yurtta kalmadığını, kız çocukların yurtta kalıp kalmadığını bilmediğini ifade etmiştir.

Ömer Güllü (Öğrenci velisi): Patlama anında yurtta iki kızının olduğunu, İngilizce kursu açılacağından temizlik için yurda gittiklerini ve temizlik uzun sürdüğü için o gece yurtta kaldıklarını, daha önce yurtta kalmadıklarını bildirmiştir.

TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Zafer Üskül, kendisine gönderilen "soruşturma raporunun" yeterince aydınlatıcı olmadığını belirterek, kaçak yurtların denetimine ilişkin ayrıntılı bilgi istedi. Bunun üzerine Konya Valiliği, İl İnsan Hakları Kurulu tarafından hazırlanan rapor ile yurtta denetimi yapan Taşkent İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü'nün "denetim formunu" gönderdi. İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü'nün denetim formunda, yurtta hiçbir eksikliğin tespit edilemediği belirtiliyor.

Cumhuriyet 03.10.2008

 

XXXXXXXXXX

 

Başarısızlığa pirim verildikçe eğitimin de eğiticilerin de kalitesi düşüyor.Maksatları  da bu herhalde.Kemiyeti keyfiyete tercih etmekle ne hale düştüğümüz belli olmuyor mu?Türkiye her alanda baştan ayağa kötüye gidiyor.İnşallah bugün düşebileceğimiz en kötü seviyeye düşmüşüzdür ,gecenin en karanlık anlarını yaşıyoruzdur da daha fazla düşecek bir alçaklık,daha koyu bir karanlık  kalmamıştır;zira sabaha/güneşin doğumuna en yakın vakit, gecenin en koyu anıdır,alçalma imkânı kalmazsa yükselmekten başka yol da göremezsiniz.Böyle bir müjdeye bugün her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.

2008/5/30 ilhan Dulger <ilhan_dulger@hotmail.com>:

Küreselleşme, daha güçlü ve sistemleri işletebilen ve yönetebilen insan istiyor.
Küreselleştirmecilik ise, "küresel işçi"nin yetiştirilmesini telkin ederek milli sanayileri, verimli üretimi zayıflatma, onun yerine pazarlara kendisi girme niyetinde.
 
Bir zamandır, Bakan, "Dünya işçisini yetiştiriyoruz," beyanları yapıyor. Dinlediği yabancı danışmanlar
Türkiye'nin küresel sermayenin gelip düşük ücretle kullanacağı proleterleri yetiştirmesini uygun
görüyorlar anlaşılan.
 
Biz gündelik siyasetle çalkalanırken altımızdan üretim gücümüzün, insan sermayemizin, genç üretici enerjimizin, birikmiş sermayemizin çekildiğini gözden kaçırmayalım. Türkiye'nin üretim gücü ve güçlü eğitim konusunda bilinçlenip kendi geleceğine sahip çıkması lazım.
 
İlhan Dülger



 

LİSELERDE YENİ DÜZENLEME!

 

MEB liselerde yeni bir düzenlemeye gidiyor. Bugün var olan sistemde lise öğrencileri en çok üç dersten başarısız olduklarında "ortalama yükseltme" sınavına girebilme hakkını elde edebiliyordu. Yeni düzenlemeyle beraber öğrenci kaç dersten başarısız olursa olsun, o derslerden sınava girme hakkını elde edecek; hatta ve hatta bu sınavlarda başarılı olamasa dahi bir üst sınıfa devam edebilme hakkına sahip olacak. Bir de sınırlama getirilmiş güya. Yani öğrencinin başarısız olabileceği ders sayısı 6 ile sınırlandırılmış.

Bilgi çağında, iletişim kolaylığının üst düzeyde olduğu bir dönemde, MEB' in toplumla ve yayın organları ile arasında kurduğu iletişim hattından öğreniyoruz bunları. Belki, MEB de ne yapacağını bilmiyor. Bir şekilde basın yoluyla doğru yada yanlış topluma aksettirilmesi sağlanarak bir nevi nabız yoklaması yapılıyor böylece. Tabii MEB' in yapmayı düşündüğü bu türden düzenlemeleri eğitim fakülteleriyle paylaşmak, onların fikir ve görüşlerini almak gibi bir alışkanlığı yok. Ortaya bazı fikirler atılacak, gelen tepkilere göre yön verilecek. Ne mantıklı bir uygulama yöntemi değil mi? Ve ne yazık ki bu yöntemi MEB gibi bir kurum uyguluyor. Yazık bizlere.

Düşünülen düzenlemede, öğrenci başarısız olduğu dersleri 4 yıl içinde düzeltemezse, öğrenciye 1-2 yıl daha ek süre verilecek belki de öğrencinin sınırsız sınav hakkı olacak. Aslına bakarsanız ilk bakıldığında olumlu bir karar gibi görünüyor: Liseye giden öğrenci yıl kaybına uğramadan tüm sınıfları okumuş olacak; sınırsız sınav hakkı verilirse, eninde sonunda (tabii isterse) lise diplomasına kavuşacağı düşüncesi geliyor insanın aklına.

Oysa durum aslında hiç de öyle değildir. Başarısızlığa prim verilerek ve toplumun gözünü boyanarak sağlıklı çözümlere ulaşmak asla mümkün değildir. Bu düzenlemenin pek çok sakıncası bulunmaktadır. Konu gündeme geldiğinde mikrofon uzatılan lise öğürencileri, "Bu uygulama öğrenciyi tembelliğe iter; bu uygulama başarısızlığa yol açar; ilk sınıflarda başarısız olan öğrencinin üst sınıflarda başarılı olması çok zor; bu uygulama okullardaki disiplin sorunlarının artmasına neden olur" şeklinde yanıtlar verdiler. Bunlar öğrencilerin gördükleri sakıncalar. Tabii başka sakıncalar da söz konusudur aslında. Öğretmenin iş yükü artar, yaz tatili zehir olur, üstelik hak ettiği ek ders ücretini de alamaz. Katlanacak iş yükünden bezginliğe düşen öğretmen, öğrencinin başarısız sayılmaması için yada başarısız olan öğrenciden kurtulmak adına hiç de istemeyeceği yolları deneme yoluna gidebilir.

Eğitim bakanı bir "eğitimci" değil, bu olumsuzlukları nereden bilecek diyerek bakanı savunanlar çıkabilir. Ancak, bu bakanın hiç mi danışmanı yok? Bu tür düzenlemeleri akıl eden,düşünen (!) bakan değilse bile, bakanlık bürokratları değil midir? Peki bu bürokratlar öğrencilerin dahi hemen sıraladıkları bu sakıncaları bilmiyorlar mı yada  düşünemiyorlar mı? Yetkililerin öğrenci kadar düşünemeyeceğini kabul edemeyeceğimize göre, bunların amaçlarının başka olduğu gibi bir şey çıkıyor ortaya.

AKP' nin MEB' i, ilköğretimin son sınıfında okuyan öğrencilere, ilk dönem başarılı olduklarında ikinci dönem okula devam etmeme izni vermişti. İkinci yarıyıl iznini daha çok kim kullanır, köylü-dar gelirli çocuğu mu, kentli-varlıklı aile çocuğu mu? İlköğretimde yaptıkları bir başka düzenlemeyle SBS' yi getirip bu sınavlarda İngilizce soru sorulmasını da benimsemişti. İngilizce'de başarısız olma olasılığı yüksek olan çocuklar, İngilizce öğretmeni yetersiz olan okullarda okuyan çocuklarla özel ders alamayan yada özel dershaneye gidemeyen çocuklar değil midir? Zorunlu eğitimi 9/10 yıla çıkarmak yerine liseler 4 yıla çıkarılmıştı. Süre zorunlu olarak uzatılmadığında, kimlerin okula gitmeyeceği/gidemeyeceği belli değil midir? Bu uygulamaların temel anlamı ne idi ise, sınıfta kalmanın kaldırılmasının da temel anlamı odur. Yani yoksulların, dar gelirlilerin ve öğrenim düzeyi sınırlı olup çocuğu ile ilgilenemeyen kesimlerin çocuklarını sistem dışına itmek.

Varlıklı yada eğitimli aile çocuğunun "Nasılsa kalma yok" diyerek tembelleşme olasılığı ya da şansı var mı? Bu nitelikteki aileler ne yapar eder, sık sık okula gider ve çocuğunu takipçisi olur, özel hocalar tutar, özel dershaneye gönderir, çocuğunun çalışkan öğrencilerle arkadaşlık kurmasını sağlar, tembelleşmeyi engeller. Köylü, işsiz, asgari ücretle çalışan, yoksul, dar gelirli yada örgün eğitimden yeterince yararlanamamış aile çocuklarına, aile sahip çıkabilir mi, okullarda bu tür çocuklara sahip çıkacak olanaklar ve süreçler var mıdır? Kaç lisede rehber öğretmen var ve kaç öğrenciye bir rehber düşüyor?

Liseye kadar gelmiş öğrencinin öğrenme güçlüğü içinde olacağı düşünülemez bile. Lisede başarısızlığın nedenini çocuğun yeteneğine bağlamak da anlamsız. Lisede başarısızlığın nedeni, ilköğretimden zayıf gelmek olduğuna göre, suç çocukta mı, MEB' de mi? Lisede karşılaşılan başarısızlığın nedenlerini bulup öğrenciye yardımcı olmak ve onu başarıya yönlendirmek MEB' in ve okulun görevleri içine değil midir? Öyledir ama bu görevler unutulmuş, başka şeylerle uğraşılır olunmuş maalesef.

ÖSYM başkanı geçenlerde 2006 ÖSS' de 750 bin kadar lise mezunu öğrencinin [15-(8-3)=?] işlemini yapamadığı gerçeğini açıklamıştı. Sınıf geçmenin  kolaylaştırılması durumunda bu işlemi doğru olarak çözeceklerin sayısının artmasını mı planlıyorlar acaba, yoksa daha da azalmasını mı?

Aslında bu düzenleme ile yapılmak istenen şey çok açıktır. MEB, öğrenciyi başarısızlığa iten nedenleri gidermek için çalışacağına, asli görevini boşlayıp sahipsiz olan öğrencinin sistem dışına itilmesini sağlamaya çalışıyor. Sistem dışına itilenlere de büyük olasılıkla cemaatler sahip çıkacak ve böylece de, bir taşla iki kuş vurulmuş olacak. Ne ince bir düşünce değil mi? Ancak görünen odur ki işin özü budur.

 

ARZU KÖK

kok.arzu@gmail.com

www.arzukok.blogspot.com

 

 

Osman Ağabey,
Rahatsızlığınızı az önce onurluhamle'den öğrendim;geçmiş olsun.Aman
ağabey,sağlığınıza dikkat ediniz, hem bizim hem aziz milletimizin size
ihtiyacı var.Gerçi içinde bulunduğumuz ortam -hele hele ülkücüyüm
diyenlerin,ülkücülükten geçinenlerin çok, ülkücü olanların mumla
arandığı bir dönemde insanın sağlığını bozmaması imkânsız denecek
kadar güç ama her şeye rağmen güçlü olmaya ve Allah'ın inayetiyle
ayakta kalmaya mecburuz ve bu mecburiyet bizim boynumuzun borcudur
diye düşünüyorum.
Allah şifa versin.Allah'a emanet olunuz.Saygılar.TTK

 

AKP'NİN  KAPATILMASI DAVASININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

 

EMEKLİ ÖĞRETMEN MEHMET KILIÇ


 
AKP'nin kapatılması için -mâlûm iddialarla- dava açanlar bilerek yahut bilmeyerek AKP'nin değirmenine su taşıyorlar.Yıllardan beri Türkiye'nin üniter millî devlet yapısının parça parça bozulmasına;vatan topraklarının,millî ekonomi kuruluşlarının,limanların v.b.nin  yabancılara  yok pahasına satılmasına;Kıbrıs,Kerkük ve Ege'deki haklarımızdan vazgeçilmesine;vakıflar yasasıyla Anadolu'daki bütün varlıklarımızın kaybedilmesine;Türkiye'nin 36 etnik gruptan oluşmuş bir mozaik olduğu söylemlerine;yeni azınlıklar yaratılmak istenmesine;Türk milletinin ve bayrağının horlanmasına;binlerce kilisenin açılmasına;misyonerlerin insanlarımızı alçakça ve insanlık dışı metotlarla çalmalarına;egemenlik haklarımızın AB'ye devredilmesi için yapılan düzenlemelere ve daha bir sürü olumsuz  icraata ses çıkarmayıp aksine alkışlayıp destek olanlar,şimdi AKP'nin laiklik karşıtı hareketlerin odak noktası olduğu gerekçesiyle kapatılması gerektiğini iddia ediyorlar.Başörtüsü serbestliğini sağlamaya çalıştıkları için laikliğin zedelendiğini ve devletin temellerini sarsılmak istendiğini iddia ediyorlar.AKP aleyhtarı görünerek onu dolaylı yoldan -bilerek yahut bilmeyerek- besleyip büyütüyorlar.Genel seçimler öncesi yaptıkları hatayı mahallî seçimler öncesinde tekrarlıyorlar.
Yukarıda sayılan ve sayılamayan o kadar önemli meselede seslerini çıkarmaları gerekenler niçin sustular, niçin hareketsiz kaldılar?Onlar suç değil miydi? Devleti ayakta tutmakla görevli müesseseler devletin temelleri sarsılırken ses çıkarmazlar da böyle başörtüsü gibi basit konuları büyütüp Türkiye'nin en önemli meselesi haline getirirlerse kendilerini yıpratmış olmazlar mı?Kendi kendini yıpratan bir müessenin kararları da elbette tartışma konusu yapılır .Devletin bütün müesseseleriyle yıpranmasından menfaat uman ve fırsat kollayan çevreler de bu müesseselerin yanlışlarını dillerine dolayarak devlete meydan okuma cür'etini gösterirler.Hukuku kendilerine göre yorumlarlar.Mahkeme kararları lehlerine olursa alkışlar,aleyhlerine olursa yerden yere vururlar.Partilerinin aldığı yüksek oy oranına güvenip demokrasi havarisi kesilirler ve hukuksuzluğu hukuk haline getirmeye çalışırlar.Sayı olarak çokluğu hukukun temeli olarak kabul edip veryansın ederler.
Adalet kavramı sadece lafta kalır ve milletin vicdanında felce uğrarsa ortada korunacak devlet de düzen de demokrasi de kalmaz.
Birkaç gündür AKP'nin kapatılması iddiasıyla dava açılmasının ardından yerli-yabancı mihrakların nasıl koro halinde hukuku bir kenara bırakıp demokrasi havarisi kesildiklerini ibretle fakat şaşkınlığa kapılmadan seyrediyorum.Bir Allah'ın kulu çıkıp da " Yahu,ne oluyorsunuz?Yargıyı rahat bırakın" demiyor.Savcıları ve mahkemeleri baskı altına almaya çalışıyorlar.Mahkeme üyelerinin kimin tarafından atandığına bakarak verilecek muhtemel kararları şimdiden kendilerine göre eleştirmeye hazırlanıyorlar.
Türkiye her geçen gün bir kaosa sürükleniyor.Bölücü çevreler açıkça özerklikten,federasyondan,ikinci bir resmî dilden söz ediyorlar;yeni bir topyekûn isyan provası yapıyorlar.Millet birbirine düşman çeşitli kamplara bölünmeye çalışılıyor.Devlet,bütün müesseseleriyle tartışmalı hale getirilip etkisizleştirilmek isteniyor.
Türk milletinin ve devletinin yaşamasını isteyenler!Neredesiniz?Susmayı bırakıp konuşunuz.Sesinizi yükseltiniz.Elinizdeki bütün imkânları kullanarak devletin ve milletin sahipsiz olmadığını haykırınız ve bunu dost düşman herkese gösteriniz.Unutmayınız ki:
 "Sahipsiz kalan memleketin batması haktır!
  Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır!"


 

 

Mailturka.Net - Türkiye'nin en gelişmiş email hizmeti. 1 GB alan, güçlü spam koruma.

 

Eğitim-Bir-Sen: "İstiklal Marşı Okunmasın !"

AKP'ye yakın sendikadan hükümete 'milli yapıyı hedef alan' öneriler !

Altı bin olan üye sayısını AKP iktidarları döneminde 100 binin üzerine çıkaran Eğitim-Bir-Sen'in talepleri arasında yükseköğrenimde türban yasağının kaldırılması, ilkokullarda okutulan öğrenci andının etnik farklılıklar dikkate alınarak yeniden düzenlenmesi, sadece kız öğrencilerin devam edeceği okulların açılması ve öğrencilerin törenlere katılma zorunluluğuna son verilmesi de bulunuyor.

AKP'ye yakınlığıyla bilinen Memur-Sen Konfederasyonu'na bağlı Eğitim-Bir-Sen, okullarda İstiklal Marşı'nın da okunduğu törenlere son verilmesini, ilkokullarda okutulan öğrenci andının etnik farklılıklara göre yeniden düzenlenmesini istedi. Türban yasağının kaldırılmasını da talep eden sendika, okullarda kılık kıyafet serbestliği sağlanması için gerekli adımların atılmasını beklediklerini açıkladı.

Daha önce 6 bin olan üye sayısını AKP iktidarları döneminde 100 binin üzerine çıkaran sendikanın bu girişimi, "Türkiye'nin laik, demokratik, üniter yapısını doğrudan hedef alan bir girişim" olarak değerlendirildi.

Eğitim-Bir-Sen'in, 1-2 Aralık 2007 tarihlerinde Şanlıurfa'da yaptığı istişare toplantısı sonuç bildirgesi açıklandı. Doğu ve Güneydoğu bölgesinde eğitim sorunlarının irdelendiği ileri sürülen toplantıya sendikanın Adıyaman, Bingöl, Hakkâri, Diyarbakır, Muş, Mardin, Elazığ, Van, Batman, Bitlis ve Şanlıurfa şubeleri katıldı. Toplantının ardından açıklanan sonuç bildirgesinde şaşırtıcı önerilere yer verildi.

Bildirgede özetle şunlara yer verildi:

* Yerel dil ve lehçelerin seçmeli ders olarak okutulması sağlanmalıdır. Eğitimin tüm kademelerinde herhangi bir ideolojinin dayatılmasından vazgeçilmeli, ideolojik eğitimden demokratik eğitime geçilmelidir.

* İlköğretim okullarında okutulan öğrenci andı yeniden gözden geçirilmeli, etnik farklılıklar ve evrensel değerler dikkate alınarak yeniden dizayn edilmelidir. Öğrencilerin törenlere katılma zorunluluğuna son verilmelidir.

* Karma eğitim ilkesi gereğince, bölgede sadece kız öğrencilerin devam edeceği pansiyonlu kız meslek liseleri açılmalı, kırsal kesimde ikamet eden kız öğrencilerin bu okulara devamı sağlanmalıdır.

* Özellikle yükseköğretimde kılık-kıyafet serbesliği getirilip, başörtüsü (türban) yasağı kaldırılmalıdır

Eğitim-İş Genel Örgütlenme Sekreteri Hasan Kütük , "AKP, kendi gibi düşünen sendika ve kitle örgütleri yaratıyor, amacını bu sendikalar aracılığıyla yaymaya çalışıyor" dedi. Türkiye Cumhuriyeti'nin laik, demokratik, çağdaş üniter yapısının değiştirilmek istendiğini belirten Kütük "Asli görevleri sendikacılık olanlar, AKP'nin atama bürosu gibi çalışıp onun fikirlerini yaymak için uğraşıyor. Açıklanan bildiri Atatürk' ün kurduğu Cumhuriyetin temel kazanımlarını hedefliyor. Eğitim-İş olarak, Atatürk devrimlerine, ulusal bütünlüğümüze, laik, demokratik Cumhuriyetimize sahip çıkmayı sürdüreceğiz" diye konuştu.

 

İKİ BÜYÜK DAVA ADAMI İÇİN…

 

Büyük fikir, ilim ve dava adamı,yazar,öğretmen,büyük Türkçü ATSIZ
HOCA(Çiftçioğlu Hüseyin Nihal Atsız)'yı ebediyete irtihalinin
32.yılında rahmetle anıyorum.Mekânı cennet olsun.Bu vesile ile en az
onun kadar idealist,onun kadar pervasız,büyük dava adamı ve
öğretmen,yazar,kardeşi NEJDET SANÇAR HOCA'yı da rahmetle yadetmeyi ve
ülküdaşlarıma hatırlatmayı bir borç bilkiyorum.Allah onun da mekânını
cennet eylesin.Her milliyetçi onları ruhlarına bu vesile ile birer
Fatiha göndermelidir.


     ______________________________________________

YENİ MANATLARDA TÜRK TARİHİ VAR

|  |

Türkmenistan'da 1 Ocak 2009 tarihinden itibaren piyasaya sürülecek yeni Manat'ların üzerine Dede Korkut'tan Oğuz Han'a, Köroğlu'ndan Tuğrul Bey'e Türk tarihinin ölümsüz isimleri resmedildi...

Türk büyüklerinin resimlerinin yer aldığı Yeni Türkmen Manatı, Türkmenistan'da 2009

 

50 Manat'ta Dede Korkut, 20 Manat'ta Köroğlu bulunuyor


yılının Ocak ayında tedavüle girecek. Bağımsızlıktan sonra 1993'te tedavüle giren Türkmen manatının 14. yılını kutlayan Türkmenistan, 2009 yılında para birimi olan manattan üç sıfır atmaya hazırlanıyor. Piyasaya sürülecek yeni Türkmen manatlarının örneklerinde, Türk tarihinde önemli yeri olan kişilerin resimlerine yer verilmesi dikkat çekti.

Yeni 1 manatta Büyük Selçuklu devletinin kurucularından Tuğrul Bey'in resmi var. 5 manatlık para biriminde ise yine Büyük Selçuklu devletinin son sultanlarından Sultan Sencer'in resmine yer verilmiş. Yeni 10 manatta Türkmenistan'ın manevi atası ve milli şairi

Image

500 Manat'ta da Türkmenbaşı bulunacak

Mahtumkulu Pyragı'nın resmi var.

20 manatı Köroğlu'nun resmi süslerken, yeni 50'likte ise Türk tarihinin büyüklerinden Dede Korkut'un resmi bulunuyor. Yeni tedavüle girecek 100 manatta ise dünyadaki Türklerin  atası kabul edilen Oğuz Han'ın resmi yer alıyor.

 

GERÇEKTEN DE BELGELER ZEHİRLİDİR (YUSUF HALAÇOĞLU)
07 Kasım 2007, Kaynak : Radikal

Sayın Levent Yılmaz'ın 17.10.2007 tarihli Radikal'de çıkan yazısına cevaptır:

Sayın Yılmaz,
'Belge zehirli bir meyvedir' başlığı
ile bana cevap vermişsiniz. Tarih araştırmalarında herkes bilir ki belge, temel kaynaktır. Tabii ki belgenin niteliğini, tahlilini iyi yapma becerisini gösteremezseniz, başka kaynaklarla karşılaştırma yapamazsınız veya yapmazsanız, gerçekten zehirli bir meyve gibi olabilir. Hele hele geniş tarihi araştırmalar yapmamış, belgeyi tarih metodolojisinin kuralları doğrultusunda kullanmamış, arşivlere sadece istediği bir konuyu ispat için gitmiş veya 'belgelerin dilini' bilmeyenler için daha da etkileyicidir. Bir akademisyenin bunları bilmemesi mümkün değildir. Ama beni bunlardan çok, tarafıma yanıt olarak gazetede verdiğiniz cevaplar hayret içinde bırakmıştır ve bu yüzden aslında cevap verip vermemek ikileminde kaldım. Neden mi? Yazınızın başında ve 10. maddesinde öyle iddialar ve ifadeler kullanmışsınız ki, şaşırmamak elimde değildi.
Sayın Yılmaz. Osmanlı
Tapu tahrir defterlerinin en son geldiği tarih 1650 yıllarıdır. Yani tapu tahrir defterleri Osmanlı Devleti'nin kuruluş ve genişleme dönemine ait vergi veren nüfusu tespit için tutulmuştur. Yani 15. yüzyıldan başlar, 17. yüzyılın ortalarına kadar gelir. En yoğun olduğu dönem 16. yüzyıldır. Bu defterlerde bütün şehirlerdeki mahalleler, köyler, mezralar ve hatta aşiretler ile yaylak ve kışlakları dahil tüm bölgenin insanlarının baba adlarıyla kayıtları, elde ettikleri ürünler ve bunlardan alınan vergileri yer alır. Sizin düşündüğünüz gibi bu defterler tapu kayıtlarını ihtiva etmez. Dolayısıyla ifade ettiğiniz TARBİS projesi 16. yüzyıl kayıtlarıyla ilgilidir. Buna rağmen düşünün ki siz benden 1914 ve 1916 yıllarına ait tapu tahrir defterlerinin Türkçeleştirerek TTK sitesine konulmasını istiyorsunuz ve bunu 20. yüzyıldaki, yani 300 yıl sonraki Ermeni mülkleriyle ilişkilendiriyorsunuz. Ne büyük hataya düştüğünüzün farkında mısınız? Kusura bakmayınız ama bu isteğiniz bile sizin bu konuda ne kadar bilgisiz olduğunuzu ortaya koyuyor. Ayrıca 20. yüzyılda tapu tahrir defteri olmadığını bilmemenizin ötesinde, her tarih araştırıcısının haberdar olduğu böylesine basit bir konudaki bilgisizliğiniz Ermeni konusunda söylediklerinize de ne derece inanılıp inanılmayacağını sorgulamayı gerektiriyor.
İkincisi ise arşivde araştırma yapanların isimlerinin ve kullandıkları
belgelerin kayıt altına alınmasına şaşırmışsınız ve hatta bu konuda dava bile açabileceğinizi yazmışsınız. Komik duruma düşüyorsunuz. Arşivlerde araştırma yapanlar gayet iyi bilirler ki, aldıkları her belge kendilerine zimmetlenir, fotokopisini aldıkları her belgenin kaydı kendi dosyasına konulur; bundan bile haberiniz yok. Öyle ki bu durumda sizin İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri gibi yabancı arşivlerde de araştırma yapmadığınız ve buraları da bilmediğiniz ortaya çıkıyor.
Zira
İngiltere'de arşive gittiğinizde size üç nüsha kopyalı belge imzalatılırdı ve aldığınız her belgenin numarası da kaydedilirdi. Şimdi ise daha da ileri gidilmiş, tarafınıza verilen manyetik okumalı bir kart ile tüm belgeleri alma veya teslim etme usulü getirilmiştir. Hatta, kafeteryaya gittiğinizde bile bu kartla ancak giriş-çıkış yapabilmektesiniz.
Ayrıca araştırma salonları
kameralarla kontrol altında tutulmaktadır. Yani hangi saatte nerede olduğunuz sürekli takip altında bulunmaktadır. Bilim adamlarının arşivlerde yaptığı araştırmaların gizliliği yoktur ve bu, bütün arşivlerde böyledir. Çünkü belgeler araştırmaya açılmışsa, gizliliği kalkmış demektir. Belgelerin araştıranlara zimmetlenmesinin ve onun dosyasına kaydedilmesinin iki sebebi vardır. Birincisi belgeyi alan kişinin o belge üzerinde, konulmuş kurallara aykırı herhangi bir hareketi olup olmadığı ve gerektiğinde takibi (belgenin çalınması, tahribi vs.), ikincisi ise, bir konuda araştırma yapacakların, kendilerinden önce herhangi bir kişinin o konuyu araştırıp araştırmadıklarını öğrenmelerinin sağlanmasıdır. Bu, arşivcilikte normal bir uygulamadır. Galiba siz arşiv denince her şeyin gizli olduğu gibi bir inanca sahipsiniz. Halbuki arşiv araştırmaları bütün dünyada açık bilimsel çalışmalardır ve herkese serbesttir.
Bu girişten sonra size arşiv belgeleri konusunda nasıl bir cevap vereceğimi de doğrusu bilemiyorum. Zira belgelere tapan biri olmadığınızı
söylemekle birlikte gerekliliğini de söylüyorsunuz; buna karşılık ifadenizden, sanki bizim belgelere taptığımız gibi bir anlam çıkıyor. Tarih tabii olarak belge ile yazılır. Bu belge yazılı materyal olabilir, kültürel yapılar olabilir, arkeoloji olabilir, hatırat türünden olabilir. Tarih metodolojisi dediğimiz ve tarihçiler için olmazsa olmazların başında gelen şüphecilik, her bilim adamının uyması gereken bir husustur. Belgeye tapmadığını söyleyen, buna karşılık İzmir'den tehcir yapıldığını ifade eden birinden, nasıl belgenin zehrinin etkisinde kaldığını ve bilmeden yediği bu meyvenin onu nasıl yanlışlara düşürdüğünü görmesini bekleyemeyiz.
Anladığım kadarıyla Ermeniler için kullanılan 'tehcir'in ne demek olduğunu da bilmediğiniz anlaşılıyor. Zira
İzmir'den komite üyesi oldukları için nakledilen 256 kişi dışında kimse sevk edilmemiştir (Bkz. DH.EUM. 2. Şube, nr.68/260). Atıfta bulunduğunuz belgeyi dikkatlice inceyecek olursanız, sevk edildiği söylenenlerin, söz konusu edilen komite üyeleriyle ilgili olduğunu göreceksiniz ve ayrıca buradaki nüfusun tehcirden kurtulduğunu belirten yabancı arşiv kaynaklarıyla da teyit edebileceksiniz.
Tabii olarak, bu gibi belgelerden haberiniz olmadığı
için İzmir'in de tehcir alanı olduğunu iddia etmektesiniz. Keza aynı şekilde Manisa, İstanbul, Tekirdağ gibi yerlerden de İzmir gibi sadece komitelere destek veren kimseler sevke tabi tutulmuştur. Öte yandan şayet tehcir sizin söylediğiniz şekilde sadece Ermeniler için çıkarılmış olsa bile, o zaman aklınıza şu sorunun gelmesi gerekmez mi? Osmanlı yönetimi neden sadece Ermenilerden kurtulmak istedi de, onlardan daha fazla nüfusa sahip Rumlardan kurtulmak istemedi ve onları bir başka bölgeye sürmedi? Bunu da bir düşünseniz ya. Öte yandan İstanbul'daki 100 bin civarındaki Ermeni'yi, Kastamonu'daki 14 bin, Edirne'deki 19 bin Ermeni'yi neden sürmedi? Belki diyeceksiniz ki onlar çok göz önündeydi. Pekâlâ, o sırada Anadolu'da ABD, Almanya, Avusturya konsolosları ile misyonerler ve yabancı okul öğretmenleri yok muydu? Özellikle bu saydıklarımızın 'tehcir' denilen sevk sırasında Ermeni kafileleri ile birlikte hareket ettikleri de göz önüne alınacak olursa, Anadolu'daki Ermenilerin göz önünde olmadığı söylenebilir mi?
Öte yandan olaylara tek taraflı
bakmadığınızı söyleyebilir miyiz? Hele hele sadece 1914 başından 1915 Mayıs ayında 'tehcir' kararı alınıncaya kadar, Ermeni komiteleri tarafından katledilen Müslümanların sayısının 122 binden fazla olduğunu düşünürseniz. Dünya Savaşı başladıktan sonra Ruslarla, İngilizlerle ve Fransızlarla Ermeniler işbirliği yaptılar mı yapmadılar mı? Bunlara da bir baksanız ya? Kaç yerde aynı zamanda Ermeni isyanı çıktı, daha sevk ve iskân kanunu çıkmazdan önce? Bir tarihçinin bunları da düşünmesi gerekmez mi daha objektif olabilmek için? Ermenilerin yaşadığı trajediden veya katledilmelerinden bahsederken tarihçi olarak, her iki tarafın da yaşadıklarını araştırmak gerekmez mi?
Mesela 1914 ile 1922 yılları
arasında Ermeniler tarafından katledilen Müslümanların sayısının 530 bin kişi olduğunu biliyor musunuz? Bu katledilenlerle ilgili olarak Rus generallerin raporlarından haberiniz var mı? Bizzat olayların içinde olan ve katliamları bizzat gerçekleştiren Antranik'in hatıratını okudunuz mu?
Dolayısıyla olaylara ne
İttihat Terakki hükûmetini savunmak, ne Ermenilerin suçsuzluğunu ispat için çalışılmamalıdır. Tarihçinin sorumluluğu, yaşadığı zamandan onlarca yıl önce olmuş bir olayı en doğru şekilde ortaya koymak ve hiç kimsenin vebalini sırtına almamak için tarafsız olmaktır. Bu sebeple bizim bir tarih bilim adamı olarak, o tarihte nelerin yaşandığını araştırmamız ve olayların sebep ve sonuçlarını, başta Osmanlı ve diğer o dönem taraf devletlerin arşiv belgelerini kullanarak tespit etmemizdir ve tarafımızdan da bu yapılmaktadır.
Herkesin bildiği gibi, 1915 yılında 1.5 milyon Ermeni'nin öldüğü iddia ediliyor. Gerçekten bu iddia doğru mudur ve 1915'te neler olmuştur? Herkes bilir ki, tarihte birtakım olaylar olduğunda bunun karşı
yönü de vardır. İddiaların doğruluğunu araştırırken, nedenleri de araştırılır. Doğruya en yakına ulaşmak için her iki tarafın da belgelerine bakılır. Bu iddialara karşı başta Ermeni Milli Delegasyonu Başkanı olan Boghos Nubar Paşa'nın Fransız arşivlerinde bulunan ve Fransız Dışişleri Bakanı'na yazdığı mektuplar, ABD'nin Mersin, Halep konsoloslarının raporları, Alman konsolos ve büyükelçisinin raporları, o sırada yazılmış sürgündeki Ermenilerin mektupları, yardım kuruluşlarının raporları ve tabii olarak Osmanlı Devleti'nin belgeleri karşılaştırmalı olarak değerlendirilmek zorundadır.
Keşke Boston'da araştırmaya açık olmayan Taşnak arşivlerini de araştırmamız mümkün olsa. Herhalde tarihçi olarak çok
şey öğreniriz. Yoksa bir belgeyle, bundan 90 sene önce olmuş bir olayı, gözlerimizle görmüş, yaşanmış gibi kabul etmemiz bilim adamlığıyla bağdaşmaz. Şayet olaylara böyle bakacak olursanız, 1915'te neler olduğunu, mağdur Ermeniler kadar mağdur Müslümanları, emperyalist devletlerin Ermeniler üzerinde oynadıkları oyunları, Osmanlı Devleti'nin Ermenilere karşı uygulamasını daha tarafsız bir şekilde değerlendiremezsiniz.
Halbuki objektif olduğunuzda, 1895'te başlayan Ermeni isyanlarını
ve bu isyanların hangi örgütler tarafından çıkarıldığını, bu örgütlerin kimler tarafından kurdurulduğunu, isyanların sadece hak aramak için mi, yoksa başka hedeflere mi yönelik olduğunu, o tarihlerden sonra tutuklanan Ermeni militanlarının neden sık sık affa uğradığını ve serbest bırakıldığını da bütün yönleriyle ortaya koyabilirsiniz. Tabii buna bağlı olarak bugün hukuktan, demokrasiden bahseden, ama düne kadar sömürgelerindeki insanların sırtına basarak, ekonomik kaynaklarını kullanarak kalkınan ve bugünkü refah toplumu haline gelen devletlerin, parlamentolarında 'soykırım' kararlarını almalarındaki hikmeti daha iyi kavrayabilirsiniz. Aksi takdirde 18 Aralık 1918'de çıkarılan geri dönüş kararnamesine rağmen, bu defa da işgal kuvvetleriyle işbirliği yapan Ermenilerin, ikinci defa, bu kere sürgün edilmedikleri halde, yaşadıkları toprakları terk etmelerini anlayamazsınız.
Osmanlı
arşivlerinde 'henüz bulunmadığı' için nerede diye sorguladığınız emlâk-ı metruke defterlerine karşılık, Boston'da, Ermenistan'da Taşnak arşivlerinde ne gibi bilgilerin ve belgelerin olduğunu da sormak aklınıza gelmez. Aynı tarihlerde Erivan'dan ve Kafkasya'dan sürgün edilen Müslümanların mallarını da sormayı düşünmezsiniz; onların da Ermeniler gibi mağdur olup olmadıkları sizi hiç ilgilendirmez. Zira insanlık sadece Ermenilerin haklarını aramaktır size göre. Bu anlayış sizi, 16. yüzyıla ait olmasına rağmen tapu tahrir defterlerinin neden yayınlanmadığını sormak hatasına düşürür. Gerçekten hangi ölçüde tarafsız olduğunuzu sizin vicdanınıza havale ediyorum. Biz insan olarak, etnisitesine bakmaksızın acı çeken herkesin yanındayız, ama acı çektirenlerle ve yaşanmışları çarpıtanların yanında değil.

Yusuf Halaçoğlu: Türk Tarih Kurumu (TTK) Başkanı

 

Nuri Tat

Granite Construction Northeast, Inc.
Grand Avenue Bus Depot & Central Maintenance Facility
48-05 Grand Avenue, Maspeth NY 11378-3008
P: 718.326.8088 x:114           F: 718.326.7776

 

 

----------------------

Özyurdumuzda kendi elimizle,isteğimizle paryalaşıyoruz.Devlet de vatan
da hürriyetlerimiz de elimizden alınıyor.Yetkililer,görevliler sessiz
hatta teşvikkâr.
İşte Behiç Kılıç'ın yazdıkları,ona gönderilen feryat mektuplarının içi
sızlatan satırları.


Gitti gidiyor!..

18.09.2007
BEHİÇ KILIÇ
behic.kilic@tercuman.com.tr



--------------------------------------------------------------------------------

    MÜTAREKE medyasının en taze manşeti "Türkiye mülk satışında
İspanya'yı geçti".
Yani Avrupalılar, tıpkı İspanya'ya gösterdikleri rağbeti şimdi
Türkiye'ye gösteriyorlar... Mütareke medyasının her yırtık eldivenden
çıkan patronu, şimdi harıl harıl arazi kapatıp süper konutlar yapıyor,
memleketin bütün ballı köşe bucağını parselleme peşinde... Göz diktiği
müşterileri de global para sahipleri... Bu yüzden, manşetler matluba
uygun...
Avrupa Birliği, uluslararası sermaye, muasır olma diye diye rezaletin
bu alandaki boyutu da gırtlağa taşmış durumdadır...
Memleketin çakıl taşına kadar pazarlanması durumundan söz ediyoruz!..
Bizdeki durum asla İspanya'daki gibi değil... İspanyol, vatanını kendi
bağrındaki gözü dönmüşlerce anahtar teslimi pazarlamıyor ki...
Geçtiğimiz günlerde Muğla Dalaman'a bayrak diken Alman'ı ve bu duruma
kayıtsız kalan, devleti yönetenleri yazdık...
Yazımıza gelen bir mesaj, işte o sözünü ettiğim "Rezilliğin boyutu
gırtlağı aştı" ölçüsüne mesnet oldu... Değerli okuyucumuzun adını
mahfuz tutarak yazdıklarını bilginize aktarıyorum...
"Geçenlerde gazetenizde yayınlanan bir yazınız dikkatimi çekti. Evine
Alman bayrağı diken bir Alman'ın ve buna karşı koyan vatandaşımızın
karşılaştığı tepki.
Ben de Antalya Kadriye - Belek Beldesi'nde yazdan yaza yaşayan emekli
bir mühendisim. Buna benzer hadise geçen sene burada da oldu.
Hollandalı'nın biri Belek Resort denen Isparta Yalvaçlı bir Türk'le
bir Hollandalı'nın kurdukları sitede kocaman bir Hollanda bayrağı
diktiler. Ben ve birkaç arkadaşımız bunun kaldırılması için siteyi
kuranların yanına gittik, ama canımızı zor kurtardık. Bize hem küfür
ettiler hem de üzerimize yürüdüler. Daha sonra jandarmaya haber verdik
ama karşında mafya gibi bir grup var olayı kapattılar. Daha sonra bir
Kanadalı bayrak çekti. Ardından İngiliz'i, Danimarkalısı , İsveçlisi,
bayrak çekmeye başladı. Belek Resort denen site arkamızda akan 'Acı
Su'yu korkunç derecede kirletiyordu. Akdeniz Üniversitesi Çevre
Bölümü'ndeki kişilere haber verdik ama o kişileri de tehdit ettiler.
Şu anda biz burada yabancı gibiyiz. Belediye ne mi yapıyor?
Güldürmeyin. Kadriye Belediye Başkanı'nın ortak olduğu benzin
istasyonu Burhanettin Kaya Okulu'nun hemen yanına konduruldu. Onunla
uğraşıyorlar. Benzin istasyonu havaya uçarsa ne olacağını düşünün.
Zaten 3 yıldır Belek ve Kadriye ormanları golf uğruna kesildi. Aşağı
yukarı 1.5 milyon fıstık çamı ve okaliptus ağacı kesildi ve hala
kesiliyor. Şimdi de o alanların bir kısmına milyon dolarlık villalar
yapılıyor. 150'ye yakın kuş türü kayboldu. Bir çok endemik bitki yok
oldu. Ve buranın halkı ne diyor biliyormusunuz. 'Önemli olan para'
diyor. Buralarda fuhşun ve uyuşturucunun en alası var. İngiliz'in
Alman'ın vb. serserisi, eroinmanı buralarda emlakçılık yapıyor. Bazı
yabancıların evlerinin teraslarında Hintkeneviri yetiştirdiği
söyleniyor. Şikayet edeceğimiz jandarma var ama onu da pek tavsiye
etmiyorlar.
Belek, Kadriye pazarlarında mesela dün olan bir hadisede; 'Bana üzümün
kilosu 2.5 YTL, Alman bir turiste ise 1 USD' dediler. Behiç Bey, biz
herhalde bitirildik. Her gün kahroluyoruz. Hele bir anayasa değişsin
neler olacak neler. Allah hepimizi korusun. Saygılar, N.T."
İnsanın "Yok artık, çüş artık" demekten başka elinden bir eylem
gelememesi çok kötüdür...
Hale bakınız...
Belediye Başkanı, çıkar kovalıyor, "Şikayet edeceğimiz jandarma var
ama onu da pek tavsiye etmiyorlar" gibi bir durum hakim... Felaketin
doruk noktaları burasıdır...
Ve en korkuncu da yöre halkının "Önemli olan para" temelinde
globalleşmesi(!)dir...
Allah selamet versin, tuz leş gibi kokuyor!..

İsrafil K.KUMBASAR
israfilkumbasar@yenicaggazetesi.com.tr
Yazı Tarihi: 23/08/2007



'Kürt' ya da 'Alevi' görünen dönmelerin

deşifre olma korkusu

TÜRK Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Kayseri'de
yapılan 'Dadaloğlu Şenlikleri' kapsamında Avşarlılar Kültür Derneği
tarafından düzenlenen sempozyumda yaptığı konuşmada aynen şöyle
diyordu:
- "Araştırmalarımızda şunu gördük ki bugün Kürt dediğimiz insanların
birçoğu aslında Türkmen asıllıdır. Bugün Kürt olarak bilinen hatta
hatta şöyle söyleyeyim; Kürt Alevi olarak görünen birçok insan da
maalesef Ermeni dönmeleridir. Ve TİKKO'nun, PKK'nın içerisinde yer
alan insanlardan birçoğu bunlardan. Yani PKK ve TİKKO bizim
zannettiğimiz gibi bir Kürt hareketi değildir."
Halacoğlu'nun bu sözleri bazı medya organları tarafından 'maksatlı'
olarak şu şekilde çarpıtıldı:
- "Kürtler Türkmen asıllı, Kürt Alevi olarak bilinen vatandaşlar ise
Ermeni kökenlidir."
Ve kızılca kıyamet koptu.
Ama kimse, şu gerçeği aklına dahi getirmedi:
Yusuf Halaçoğlu bir bilimadamıdır.
Aynı zamanda Türk Tarih Kurumu gibi önemli bir birimin başkanlığını yapmaktadır.
Söylediklerini kafasından mı uyduruyor?

* * *

Medya'nın köşebaşlarında yuvalanmış olan 'Ermeni diosporasının'
işbirlikçi mensupları, 'mal bulmuş mağribi' gibi hemen saldırıya
geçtiler.
'Tarihi bir gerçeği' açıklığa kavuşturan Yusuf Halaçoğlu'nun 'ırkçılık
yaptığını' öne sürerek, hakkında 'soruşturma' açılması için Cumhuriyet
savcılarını göreve çağırdılar.
'Yargısız infaz' kampanyasını fırsat bilen bazı alevi derneklerinin
sözcüleri, iddiaların 'Türk-İslam Sentezi' ekseninde bir tarih
algılamasının ürünü olduğunu öne sürerek, Halaçoğlu'nu bir an önce
istifaya davet ettiler.
Dikkat çeken en çarpıcı sözler ise şöyleydi:
- "Halaçoğlu'nun sözlerinin halkları birbirine düşman edecek
niteliktedir. Bölücülüğü geliştiren, adeta kamplaşmayı esas alan bu
ırkçı yaklaşım karşısında hükümetin suskun kalmaması gerekir. Tarih
Kurumu Başkanı derhal görevden alınmalı."
Peki bu sözleri söyleyen kim?
Ahmet Türk.
Hani şu 'bölücü' örgütün Meclis'teki uzantısı olarak bilinen partinin
Genel Başkanı.

* * *

Oysa, iddialar yeni bir şey değil.
İhanet örgütlerinin cirit attığı 'Sivas-Malatya-Tunceli-Van'
eksenindeki bazı bölgelerde Ermenice konuşulduğuna dair iddialar daha
önce de vardı.
Ancak, bugüne kadar kimse kıçını kaldırıp da ciddi bir araştırma
yapmaya cesaret etmediği için bu iddialar hep öylesine bir 'iddia'
olarak havada kaldı.
Ermeni diasporasının ortaya attığı asılsız 'soykırım' iddialarına
cevap verebilmek için yıllardan beri 'tehcirden kurtulun' Ermenileri
araştırmak üzere 'arşivlerde' dirsek çürüten Prof. Dr. Yusuf
Halaçoğlu, sonunda bu iddiaları da 'ispatlayacak' olan 'bilgi' ve
'belgelere' ulaşmayı başardı.
Elinde 'kapı gibi' arşiv belgeleri var.
Ve işte bu belgeler, bugüne kadar 'gerçek kimliklerini' gizlemeyi
başarıp, kendilerini 'Kürt' ya da 'Kürt alevisi' gibi göstererek,
insanların arasına 'nifak tohumları' eken ve 'Kürt-Türk çatışması'
çıkarmayı amaçlayan 'sünnetsiz' Ermeni dönmelerini fena şekilde köşeye
kıstırdı.
Şimdi 'deşifre olma' korkusuyla ciyak ciyak bağırıyorlar.

* * *

Kendilerine 'Alevi' süsü veren bazı hainlerin neden 'İslam düşmanlığı'
yapıp 'azınlık statüsü' arayışına girdikleri, kendilerine 'Türk' veya
'Kürt' süsü veren bazı hainlerin neden 'haç madalyonları' ile
dolaştıkları şimdi daha da iyi anlaşılıyor.
Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, eleştirilere cevap vermek amacıyla
düzenlediği basın toplantısında aynen şu ifadeleri kullandı:
- "Elimde resmi belgelere göre bir liste var. Kimlerin dönme
oldukları, Ermeni ismi, Türk ismi hepsi var. Hangi evde oturduklarına
kadar var. Ama bunları hiçbir zaman açıklamayacağım."
Halaçoğlu'na işte bu noktada itirazımız var.
Bizce, elindeki listenin tamamını bir an önce kamuoyuna açıklaması gerekir.
Ekmeğini yedikleri, suyunu içtikleri, sırtından sefa sürdükleri bir
millete ihanet edenlerin 'gerçek kimliklerini' bilmek hakkımız değil
mi?
Buldukları her fırsatta sokaklara dökülüp "Hepimiz Ermeniyiz" diye
böğüren hainlere "Zaten öylesiniz" demek hakkımız değil mi?
O halde?

Mehmet Kılınç kardeşim Durmuş hoca oğlunun bir yazısını göndermiş. Bu yazıyı OnurluHamle Fikir bölümüne koydum. Oradan okuyabilirsiniz…

-----------------------

Mehmet kardeşimin beğendiği makaleyi sitemize havale etmesi sebebiyle aşağıdaki makaleyi yayınlıyorum. Bildiğim kadarıyla Sedat bucak mensubu bulunduğu kimseler bu memlekete ve bu devlete tarih boyunca sahip çıkmışlardır. Buna rağmen  PKK şerefsizleri her zaman onlara:

Sizin bölgenizde de  devlet kuvvetlerine katliam yapalım demektedirler. Bucak hayır demektedir. İşte bunun belgeli bir anlatımı:


Zana’nın bayrağı kimde?!

06.08.2007

BEHİÇ KILIÇ
behic.kilic@tercuman.com.tr


 

MÜTAREKE medyasının, ABD-AB talimatları doğrultusunda, ahaliye “fikirlerinden ötürü cezaevine girdi” diye sunduğu Leyla Zana ve arkadaşları, TBMM koridorlarında, Apo’dan talimat getiren PKK militanları ile tur atarlar, odalarında oturup planlar yaparlardı...
PKK terörünün tırmanışa geçtiği sıralarda, Apo’nun kadrosu TBMM’dedir.. HEP milletvekilleri olarak.. Yıl 1992.
O sırada, Şanlıurfa’nın önemli ailelerinden Bucak Aşireti’nin Lideri Sedat Bucak da DYP Milletvekili olarak TBMM’dedir.. Bucak Aşireti’nin Hilvan ve Siverek ilçeleri mücavir alanında arazileri bulunmaktadır. Beri yanda ise PKK bölgeye yayılabilmek için, Bucak’lara ait araziyi, devlete saldırı üssü, geçiş yolu ve lojistik destek için kullanma çabasındadır.. Sedat Bucak aşılamamaktadır..
O günlerde..
Leyla Zana, Zübeyir Aydar ve Ali Yiğit, Sedat Bucak’ı Meclis Lokantası’na davet ederler...
Apo’nun TBMM kadrosu Sedat Bucak’tan, Hilvan ve Siverek’te PKK faaliyetlerine müdahale etmemesini, “Başkan’ın talebi!..” diye iletirler..
Sedat Bucak, aynı gün Ankara Emniyet Müdür Yardımcısı Abdurrahman Toygar’ı makamında ziyaret eder. Olup bitenleri anlattır. Toygar, durumu DGM Savcısı Talat Şalk’a aktarır.
Bir süre sonra, Leyla Zana, Sedat Bucak’tan tekrar randevu ister.. Gerekçe şudur. Apo, bir adamını Zana’ya göndermiş, Sedat Bucak’la buluşturmasını istemiştir. Bucak, Dedeman Oteli’nde randevu verir.. Polisler de “işadamı” gibi bir kenarda durumu kontrole alırlar. Zana ile Öcalan’ın emriyle görüşmeye gelen Abdülcabbar Gezici, otele adım attıktan sonra gizli kameraya alınmaya başlanır...
Sedat Bucak’ın üzerindeki teypler şu görüşmeyi kaydederler..
Zana: Bir hemşehrinle görüş, daha iyi olur.
Bucak: Benim hemşehrim kim?
Zana: Genel Sekreterim Abdullah Öcalan, senin hemşehrin. Telefon numarasını verelim Abdullah Öcalan’la görüş. PKK’nın Hilvan ve Siverek’e girip girmemesi konusunda daha rahat anlaşırsınız.
Bucak: Görüşmem. Sizi buraya kim gönderdi?
Gezici: Ben Kürdistan halkının isteği doğrultusunda geldim.
Bucak: Bu cevap yeterli değil.
Gezici: Sayın Genel Sekreter Abdullah Öcalan beni buraya gönderdi.
Bucak: Siverek ve Hilvan’a girmeyin.
Gezici: Biz Siverek ve Hilvan’da size zarar vermeyeceğiz. Askere, polise, kamu kurumlarına yönelik, yani devletle mücadelemiz var. Devlete eylem yapacağız.
Bucak: Hilvan ve Siverek’te sıkılacak bir tek kurşunu dahi Bucak Ailesi’ne sıkılmış sayarız. Müsaade edemeyiz.
Gezici: Senin bu teklifin çok anlamsız. Biz Kürdistan’da her karış toprağa girmek zorundayız, gireceğiz.
Bu sözler üzerine Bucak sinirlenir, Leyla Zana müdahale eder..
- Çok çabuk sinirleniyorsun. Bunu konuşarak çözeriz, anlaşalım. Eğer sen Abdullah Öcalan’la görüşürsen daha iyi olur. Ama ben aramam dersen, senin verdiğin telefon ve saate göre Abdullah Öcalan seni arar!..
- Abdullah Öcalan’ın da aramasını istemiyorum.
Gezici: Konuşalım.
Bucak: Kiminle?
Gezici: Ben nasıl sizinle konuşuyorsam, arkadaşlar da gelip sizin oradakilerle konuşabilirler.
Bucak: Siverek’e girmeyin. Güneydoğu’yu alırsanız, biz de malımızı mülkümüzü her şeyimizi bırakır, bizimle gelen insanlarla kamyonlara biner gideriz.
Gezici: Bırakmayız sizi, kapıları kapar dışarıya kimseyi bırakmayız.
Bucak: Tamam o zaman bırakın Siverek’i. Girmeyin Siverek’e.
Gezici: Devleti oradan çıkarın biz de girmeyelim.
Bucak: Devleti nasıl çıkaralım? Yani, devlet gelse bize dese ki, hadi eşyalarınızı yükleyin buradan defolun gidin. Bir aile ne yapabilir? Devletin bize böyle bir şey yapacağını sanmıyorum.
Gezici: Yapıyor, bunu her zaman yapıyor.
Bucak: Ne zaman bize yaptı ki? Şimdi bunları genel sekreterinize aktarın. Girmeyin Siverek’e.
Gezici: Siverek olmayınca olmuyor.
Bucak: Bence olur. Ya girmeyin, ya da ne zaman alırsanız biz bırakır gideriz.
Sonrasını biliyorsunuz. Bu konuşma yüzünden Leyla Zana cezaevine girdi, ama şimdi AB değerleri çerçevesinde serbest. Zengin bir müteahhit olarak Barzani’den ihaleler alıyor, İstanbul’da mali yatırımlar yapıyor ve..
Apo-Barzanı-Talabani şemsiyesinde, federasyon çerçevesinde bir yapının bayraktarlığını serbestçe yürütüyor..
Sedat Bucak ise devlet yanlısı olmanın bedelini, taa o zamandan beri ağır biçimde ödüyor.
Bakalım, Zana’nın TBMM bayrağını kim, nasıl taşıyacak!?.


Mailturka.Net - Türkiye'nin en gelişmiş email hizmeti. 1 GB alan, güçlü spam koruma.