MEHMET KILIÇ
VALİLİK YALANI
ONAYLADI
Kuran kursu değil, İngilizce kursuymuş
AYŞE SAYIN
ANKARA - TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu,
Konya'nın Balcılar beldesinde "kaçak Kuran kursu" olarak
faaliyet gösteren kız öğrenci yurdunda, 1 Ağustos'ta meydana gelen patlamada
17'si öğrenci 18 kişinin yaşamını yitirmesi ve 27 kişinin yaralanması olayını
mercek altına aldı.
Komisyon Başkanı Zafer Üskül,
"kaçak Kuran kursu" olarak kullanılan Boğaziçi Kız Öğrenci
Yurdu'nda 1 Ağustos'taki LPG patlaması sonucu 18 kişinin yaşamını yitirdiği
olayla ilgili valilikten 4 Ağustos'ta gönderdiği yazıyla ayrıntılı bilgi
istedi. Konya Valiliği tarafından hazırlanan soruşturma raporunda, milli eğitim
müdürlüğü, müftülük, kaymakamlık dahil, bilgisine
başvurulan "resmi" görevliler ile bazı ailelerin "Kuran
kursu" düzenlendiğini inkâr eden ifadeleri yer aldı. İfadesine
başvurulan kişilerin adeta ağız birliği etmişcesine, "binada
Kuran kursu düzenlendiğini bilmedikleri, İngilizce kursu düzenlendiği bilgisine
sahip oldukları, binaya, sadece o güne mahsus temizlik yapmaya
gittiklerini" söylemeleri dikkat çekti. Oysa patlamadan sonra, sağ
kurtulan çocuklar ile çok sayıda aile "yatılı Kuran kursu" için
çocuklarını gönderdiklerini açıklamışlardı. Valilik raporundaki bazı
"ibretlik" ifadeler şöyle:
Taşkent Kaymakamlığı: Kaymakamlıkça 07/08/2008 tarihli cevabi yazıda, derneğin son 1 yılda iki
kez denetlendiği, yurt binasının da 2 kez denetlendiği, dernek ve yurt ile
ilgili herhangi bir ihbar şikâyeti bulunmadığı bildirilmiştir.
Mehmet Ak (Taşkent İlçe Müftüsü): Olay sabahı bazı
gazetecilerin sorularına cevap verdiğini, fakat basında yer aldığı gibi yurt
binasında kaçak Kuran kursu verildiğine dair bir ifadesinin olmadığını, yurt
ile ilgili bir bilgisinin bulunmadığını, kendisine şikâyet gelmediğini ifade
etmiştir.
Arif Büyükgursak (Taşkent
Halk Eğitim Müdürü): Dernek yöneticileri 01/08/2008 tarihinde saat
09.00'da İngilizce kursu açmak istediklerine dair 30/07/2008 tarihli bir dilekçe
verdiklerini, ekinde 14 kız öğrencinin İngilizce Kursu almak istediklerine dair
dilekçe olduğunu ifade etmiştir.
Ahmet Göktaş (Öğrenci
abisi): Kardeşi
Şerife Göktaş'ın
çöken binada öldüğünü, yurda İngilizce kursuna kayıt için gittiğini, daha önce yurtta
kalmadığını, kız çocukların yurtta kalıp kalmadığını bilmediğini ifade
etmiştir.
Ömer Güllü (Öğrenci velisi): Patlama anında yurtta iki
kızının olduğunu, İngilizce kursu açılacağından temizlik için yurda
gittiklerini ve temizlik uzun sürdüğü için o gece yurtta kaldıklarını, daha
önce yurtta kalmadıklarını bildirmiştir.
TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı
Zafer Üskül, kendisine gönderilen "soruşturma
raporunun" yeterince aydınlatıcı olmadığını belirterek, kaçak
yurtların denetimine ilişkin ayrıntılı bilgi istedi. Bunun üzerine Konya
Valiliği, İl İnsan Hakları Kurulu tarafından hazırlanan rapor ile yurtta
denetimi yapan Taşkent İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü'nün "denetim
formunu" gönderdi. İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü'nün denetim formunda,
yurtta hiçbir eksikliğin tespit edilemediği belirtiliyor.
Cumhuriyet 03.10.2008
XXXXXXXXXX
Başarısızlığa pirim
verildikçe eğitimin de eğiticilerin de kalitesi düşüyor.Maksatları da
bu herhalde.Kemiyeti keyfiyete tercih etmekle ne hale düştüğümüz belli olmuyor
mu?Türkiye her alanda baştan ayağa kötüye gidiyor.İnşallah bugün düşebileceğimiz
en kötü seviyeye düşmüşüzdür ,gecenin en karanlık anlarını yaşıyoruzdur da daha
fazla düşecek bir alçaklık,daha koyu bir
karanlık kalmamıştır;zira sabaha/güneşin doğumuna en yakın
vakit, gecenin en koyu anıdır,alçalma imkânı kalmazsa yükselmekten başka
yol da göremezsiniz.Böyle bir müjdeye bugün her zamankinden daha çok
ihtiyacımız var.
2008/5/30 ilhan Dulger <ilhan_dulger@hotmail.com>:
Küreselleşme, daha güçlü
ve sistemleri işletebilen ve yönetebilen insan istiyor.
Küreselleştirmecilik ise, "küresel işçi"nin
yetiştirilmesini telkin ederek milli sanayileri, verimli üretimi zayıflatma,
onun yerine pazarlara kendisi girme niyetinde.
Bir zamandır, Bakan, "Dünya işçisini yetiştiriyoruz," beyanları
yapıyor. Dinlediği yabancı danışmanlar
Türkiye'nin küresel sermayenin gelip düşük ücretle kullanacağı proleterleri
yetiştirmesini uygun
görüyorlar anlaşılan.
Biz gündelik siyasetle çalkalanırken altımızdan üretim gücümüzün, insan
sermayemizin, genç üretici enerjimizin, birikmiş sermayemizin çekildiğini
gözden kaçırmayalım. Türkiye'nin üretim gücü ve güçlü eğitim konusunda
bilinçlenip kendi geleceğine sahip çıkması lazım.
İlhan Dülger
LİSELERDE YENİ DÜZENLEME!
MEB liselerde yeni bir düzenlemeye gidiyor. Bugün
var olan sistemde lise öğrencileri en çok üç dersten başarısız olduklarında "ortalama
yükseltme" sınavına girebilme hakkını elde edebiliyordu. Yeni
düzenlemeyle beraber öğrenci kaç dersten başarısız olursa olsun, o derslerden
sınava girme hakkını elde edecek; hatta ve hatta bu sınavlarda başarılı olamasa
dahi bir üst sınıfa devam edebilme hakkına sahip olacak. Bir de sınırlama
getirilmiş güya. Yani öğrencinin başarısız olabileceği ders sayısı 6 ile
sınırlandırılmış.
Bilgi çağında, iletişim kolaylığının üst düzeyde
olduğu bir dönemde, MEB' in toplumla ve yayın organları ile arasında kurduğu
iletişim hattından öğreniyoruz bunları. Belki, MEB de ne yapacağını bilmiyor.
Bir şekilde basın yoluyla doğru yada yanlış topluma
aksettirilmesi sağlanarak bir nevi nabız yoklaması yapılıyor böylece. Tabii
MEB' in yapmayı düşündüğü bu türden düzenlemeleri eğitim fakülteleriyle
paylaşmak, onların fikir ve görüşlerini almak gibi bir alışkanlığı yok. Ortaya
bazı fikirler atılacak, gelen tepkilere göre yön verilecek. Ne mantıklı bir
uygulama yöntemi değil mi? Ve ne yazık ki bu yöntemi MEB gibi bir kurum
uyguluyor. Yazık bizlere.
Düşünülen düzenlemede, öğrenci başarısız olduğu
dersleri 4 yıl içinde düzeltemezse, öğrenciye 1-2 yıl
daha ek süre verilecek belki de öğrencinin sınırsız sınav hakkı olacak. Aslına
bakarsanız ilk bakıldığında olumlu bir karar gibi görünüyor: Liseye giden
öğrenci yıl kaybına uğramadan tüm sınıfları okumuş olacak; sınırsız sınav hakkı
verilirse, eninde sonunda (tabii isterse) lise diplomasına kavuşacağı düşüncesi
geliyor insanın aklına.
Oysa durum aslında hiç de öyle değildir.
Başarısızlığa prim verilerek ve toplumun gözünü boyanarak sağlıklı çözümlere
ulaşmak asla mümkün değildir. Bu düzenlemenin pek çok sakıncası bulunmaktadır.
Konu gündeme geldiğinde mikrofon uzatılan lise öğürencileri, "Bu
uygulama öğrenciyi tembelliğe iter; bu uygulama başarısızlığa yol açar; ilk
sınıflarda başarısız olan öğrencinin üst sınıflarda başarılı olması çok zor; bu
uygulama okullardaki disiplin sorunlarının artmasına neden olur"
şeklinde yanıtlar verdiler. Bunlar öğrencilerin gördükleri sakıncalar. Tabii
başka sakıncalar da söz konusudur aslında. Öğretmenin iş yükü artar, yaz tatili
zehir olur, üstelik hak ettiği ek ders ücretini de alamaz. Katlanacak iş yükünden
bezginliğe düşen öğretmen, öğrencinin başarısız sayılmaması için yada başarısız olan öğrenciden kurtulmak adına hiç de
istemeyeceği yolları deneme yoluna gidebilir.
Eğitim bakanı bir "eğitimci"
değil, bu olumsuzlukları nereden bilecek diyerek bakanı savunanlar çıkabilir.
Ancak, bu bakanın hiç mi danışmanı yok? Bu tür düzenlemeleri akıl eden,düşünen (!) bakan değilse bile, bakanlık bürokratları
değil midir? Peki bu bürokratlar öğrencilerin dahi hemen sıraladıkları bu
sakıncaları bilmiyorlar mı yada düşünemiyorlar
mı? Yetkililerin öğrenci kadar düşünemeyeceğini kabul edemeyeceğimize göre,
bunların amaçlarının başka olduğu gibi bir şey çıkıyor ortaya.
AKP' nin MEB' i, ilköğretimin son sınıfında okuyan
öğrencilere, ilk dönem başarılı olduklarında ikinci dönem okula devam etmeme
izni vermişti. İkinci yarıyıl iznini daha çok kim kullanır, köylü-dar gelirli
çocuğu mu, kentli-varlıklı aile çocuğu mu? İlköğretimde yaptıkları bir başka
düzenlemeyle SBS' yi getirip bu sınavlarda İngilizce soru sorulmasını da benimsemişti.
İngilizce'de başarısız olma olasılığı yüksek olan
çocuklar, İngilizce öğretmeni yetersiz olan okullarda okuyan çocuklarla özel
ders alamayan yada özel dershaneye gidemeyen çocuklar
değil midir? Zorunlu eğitimi 9/10 yıla çıkarmak yerine liseler 4 yıla
çıkarılmıştı. Süre zorunlu olarak uzatılmadığında, kimlerin okula
gitmeyeceği/gidemeyeceği belli değil midir? Bu uygulamaların temel anlamı ne
idi ise, sınıfta kalmanın kaldırılmasının da temel anlamı odur. Yani
yoksulların, dar gelirlilerin ve öğrenim düzeyi sınırlı olup çocuğu ile
ilgilenemeyen kesimlerin çocuklarını sistem dışına itmek.
Varlıklı yada eğitimli
aile çocuğunun "Nasılsa kalma yok" diyerek tembelleşme
olasılığı ya da şansı var mı? Bu nitelikteki aileler ne yapar eder, sık sık okula gider ve çocuğunu takipçisi olur, özel hocalar
tutar, özel dershaneye gönderir, çocuğunun çalışkan öğrencilerle arkadaşlık
kurmasını sağlar, tembelleşmeyi engeller. Köylü, işsiz, asgari ücretle çalışan,
yoksul, dar gelirli yada örgün eğitimden yeterince
yararlanamamış aile çocuklarına, aile sahip çıkabilir mi, okullarda bu tür
çocuklara sahip çıkacak olanaklar ve süreçler var mıdır? Kaç lisede rehber
öğretmen var ve kaç öğrenciye bir rehber düşüyor?
Liseye kadar gelmiş öğrencinin öğrenme güçlüğü
içinde olacağı düşünülemez bile. Lisede başarısızlığın
nedenini çocuğun yeteneğine bağlamak da anlamsız. Lisede başarısızlığın
nedeni, ilköğretimden zayıf gelmek olduğuna göre, suç çocukta mı, MEB' de mi?
Lisede karşılaşılan başarısızlığın nedenlerini bulup öğrenciye yardımcı olmak
ve onu başarıya yönlendirmek MEB' in ve okulun görevleri içine değil midir?
Öyledir ama bu görevler unutulmuş, başka şeylerle uğraşılır olunmuş maalesef.
ÖSYM başkanı geçenlerde 2006 ÖSS' de 750 bin kadar
lise mezunu öğrencinin [15-(8-3)=?] işlemini
yapamadığı gerçeğini açıklamıştı. Sınıf geçmenin kolaylaştırılması
durumunda bu işlemi doğru olarak çözeceklerin sayısının artmasını mı
planlıyorlar acaba, yoksa daha da azalmasını mı?
Aslında bu düzenleme ile yapılmak istenen şey çok
açıktır. MEB, öğrenciyi başarısızlığa iten nedenleri gidermek için
çalışacağına, asli görevini boşlayıp sahipsiz olan öğrencinin sistem dışına
itilmesini sağlamaya çalışıyor. Sistem dışına itilenlere de büyük olasılıkla
cemaatler sahip çıkacak ve böylece de, bir taşla iki kuş vurulmuş olacak. Ne
ince bir düşünce değil mi? Ancak görünen odur ki işin özü budur.
ARZU KÖK
Osman Ağabey,
Rahatsızlığınızı az önce onurluhamle'den öğrendim;geçmiş olsun.Aman
ağabey,sağlığınıza dikkat ediniz, hem bizim hem aziz milletimizin size
ihtiyacı var.Gerçi içinde bulunduğumuz ortam -hele hele ülkücüyüm
diyenlerin,ülkücülükten geçinenlerin çok, ülkücü olanların mumla
arandığı bir dönemde insanın sağlığını bozmaması imkânsız denecek
kadar güç ama her şeye rağmen güçlü olmaya ve Allah'ın inayetiyle
ayakta kalmaya mecburuz ve bu mecburiyet bizim boynumuzun borcudur
diye düşünüyorum.
Allah şifa versin.Allah'a emanet olunuz.Saygılar.TTK
AKP'NİN KAPATILMASI DAVASININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
EMEKLİ ÖĞRETMEN MEHMET KILIÇ
AKP'nin kapatılması için -mâlûm iddialarla- dava açanlar bilerek yahut bilmeyerek
AKP'nin değirmenine su taşıyorlar.Yıllardan beri
Türkiye'nin üniter millî devlet yapısının parça parça bozulmasına;vatan topraklarının,millî ekonomi
kuruluşlarının,limanların v.b.nin yabancılara yok pahasına
satılmasına;Kıbrıs,Kerkük ve Ege'deki haklarımızdan vazgeçilmesine;vakıflar
yasasıyla Anadolu'daki bütün varlıklarımızın kaybedilmesine;Türkiye'nin 36
etnik gruptan oluşmuş bir mozaik olduğu söylemlerine;yeni azınlıklar yaratılmak
istenmesine;Türk milletinin ve bayrağının horlanmasına;binlerce kilisenin
açılmasına;misyonerlerin insanlarımızı alçakça ve insanlık dışı metotlarla
çalmalarına;egemenlik haklarımızın AB'ye devredilmesi için yapılan
düzenlemelere ve daha bir sürü olumsuz icraata ses çıkarmayıp aksine
alkışlayıp destek olanlar,şimdi AKP'nin laiklik karşıtı hareketlerin odak
noktası olduğu gerekçesiyle kapatılması gerektiğini iddia ediyorlar.Başörtüsü
serbestliğini sağlamaya çalıştıkları için laikliğin zedelendiğini ve devletin
temellerini sarsılmak istendiğini iddia ediyorlar.AKP aleyhtarı görünerek onu
dolaylı yoldan -bilerek yahut bilmeyerek- besleyip büyütüyorlar.Genel seçimler
öncesi yaptıkları hatayı mahallî seçimler öncesinde tekrarlıyorlar.
Yukarıda sayılan ve sayılamayan o kadar önemli meselede seslerini çıkarmaları
gerekenler niçin sustular, niçin hareketsiz kaldılar?Onlar
suç değil miydi? Devleti ayakta tutmakla görevli müesseseler devletin temelleri
sarsılırken ses çıkarmazlar da böyle başörtüsü gibi basit konuları büyütüp
Türkiye'nin en önemli meselesi haline getirirlerse kendilerini yıpratmış
olmazlar mı?Kendi kendini yıpratan bir müessenin kararları da elbette tartışma konusu yapılır
.Devletin bütün müesseseleriyle yıpranmasından menfaat uman ve fırsat
kollayan çevreler de bu müesseselerin yanlışlarını dillerine dolayarak
devlete meydan okuma cür'etini gösterirler.Hukuku
kendilerine göre yorumlarlar.Mahkeme kararları lehlerine olursa
alkışlar,aleyhlerine olursa yerden yere vururlar.Partilerinin aldığı yüksek oy
oranına güvenip demokrasi havarisi kesilirler ve hukuksuzluğu hukuk haline
getirmeye çalışırlar.Sayı olarak çokluğu hukukun temeli olarak kabul edip
veryansın ederler.
Adalet kavramı sadece lafta kalır ve milletin vicdanında felce uğrarsa ortada
korunacak devlet de düzen de demokrasi de kalmaz.
Birkaç gündür AKP'nin kapatılması iddiasıyla dava açılmasının ardından
yerli-yabancı mihrakların nasıl koro halinde hukuku bir kenara bırakıp
demokrasi havarisi kesildiklerini ibretle fakat şaşkınlığa kapılmadan seyrediyorum.Bir Allah'ın kulu çıkıp da " Yahu,ne
oluyorsunuz?Yargıyı rahat bırakın" demiyor.Savcıları ve mahkemeleri baskı
altına almaya çalışıyorlar.Mahkeme üyelerinin kimin tarafından atandığına
bakarak verilecek muhtemel kararları şimdiden kendilerine göre eleştirmeye
hazırlanıyorlar.
Türkiye her geçen gün bir kaosa sürükleniyor.Bölücü
çevreler açıkça özerklikten,federasyondan,ikinci bir resmî dilden söz
ediyorlar;yeni bir topyekûn isyan provası yapıyorlar.Millet birbirine düşman
çeşitli kamplara bölünmeye çalışılıyor.Devlet,bütün müesseseleriyle tartışmalı
hale getirilip etkisizleştirilmek isteniyor.
Türk milletinin ve devletinin yaşamasını isteyenler!Neredesiniz?Susmayı
bırakıp konuşunuz.Sesinizi yükseltiniz.Elinizdeki bütün imkânları kullanarak
devletin ve milletin sahipsiz olmadığını haykırınız ve bunu dost düşman herkese
gösteriniz.Unutmayınız ki:
"Sahipsiz kalan memleketin batması haktır!
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır!"
Mailturka.Net - Türkiye'nin en gelişmiş email
hizmeti. 1 GB alan, güçlü spam koruma.
Eğitim-Bir-Sen:
"İstiklal Marşı Okunmasın !"
AKP'ye yakın sendikadan hükümete 'milli yapıyı hedef alan' öneriler
!
Altı bin olan üye sayısını AKP iktidarları döneminde 100 binin üzerine çıkaran
Eğitim-Bir-Sen'in talepleri arasında yükseköğrenimde türban yasağının
kaldırılması, ilkokullarda okutulan öğrenci andının etnik farklılıklar dikkate
alınarak yeniden düzenlenmesi, sadece kız öğrencilerin devam edeceği okulların
açılması ve öğrencilerin törenlere katılma zorunluluğuna son verilmesi de
bulunuyor.
AKP'ye yakınlığıyla bilinen Memur-Sen Konfederasyonu'na bağlı Eğitim-Bir-Sen,
okullarda İstiklal Marşı'nın da okunduğu törenlere son verilmesini,
ilkokullarda okutulan öğrenci andının etnik farklılıklara göre yeniden
düzenlenmesini istedi. Türban yasağının kaldırılmasını da talep eden sendika,
okullarda kılık kıyafet serbestliği sağlanması için gerekli adımların
atılmasını beklediklerini açıkladı.
Daha önce 6 bin olan üye sayısını AKP iktidarları döneminde 100 binin üzerine
çıkaran sendikanın bu girişimi, "Türkiye'nin laik, demokratik, üniter yapısını doğrudan hedef alan bir girişim"
olarak değerlendirildi.
Eğitim-Bir-Sen'in, 1-2 Aralık 2007 tarihlerinde
Şanlıurfa'da yaptığı istişare toplantısı sonuç bildirgesi açıklandı. Doğu ve
Güneydoğu bölgesinde eğitim sorunlarının irdelendiği ileri sürülen toplantıya
sendikanın Adıyaman, Bingöl, Hakkâri, Diyarbakır, Muş, Mardin, Elazığ, Van,
Batman, Bitlis ve Şanlıurfa şubeleri katıldı. Toplantının ardından açıklanan
sonuç bildirgesinde şaşırtıcı önerilere yer verildi.
Bildirgede özetle şunlara yer verildi:
* Yerel dil ve lehçelerin seçmeli ders olarak okutulması sağlanmalıdır.
Eğitimin tüm kademelerinde herhangi bir ideolojinin dayatılmasından
vazgeçilmeli, ideolojik eğitimden demokratik eğitime geçilmelidir.
* İlköğretim okullarında okutulan öğrenci andı yeniden gözden geçirilmeli,
etnik farklılıklar ve evrensel değerler dikkate alınarak yeniden dizayn edilmelidir. Öğrencilerin törenlere katılma
zorunluluğuna son verilmelidir.
* Karma eğitim ilkesi gereğince, bölgede sadece kız öğrencilerin devam edeceği
pansiyonlu kız meslek liseleri açılmalı, kırsal kesimde ikamet eden kız
öğrencilerin bu okulara devamı sağlanmalıdır.
* Özellikle yükseköğretimde kılık-kıyafet serbesliği
getirilip, başörtüsü (türban) yasağı kaldırılmalıdır
Eğitim-İş Genel Örgütlenme Sekreteri Hasan Kütük , "AKP, kendi gibi
düşünen sendika ve kitle örgütleri yaratıyor, amacını bu sendikalar
aracılığıyla yaymaya çalışıyor" dedi. Türkiye Cumhuriyeti'nin laik,
demokratik, çağdaş üniter yapısının değiştirilmek
istendiğini belirten Kütük "Asli görevleri sendikacılık olanlar, AKP'nin
atama bürosu gibi çalışıp onun fikirlerini yaymak için uğraşıyor. Açıklanan
bildiri Atatürk' ün kurduğu Cumhuriyetin temel kazanımlarını hedefliyor.
Eğitim-İş olarak, Atatürk devrimlerine, ulusal bütünlüğümüze, laik, demokratik
Cumhuriyetimize sahip çıkmayı sürdüreceğiz" diye konuştu.
İKİ BÜYÜK DAVA
ADAMI İÇİN…
Büyük fikir, ilim
ve dava adamı,yazar,öğretmen,büyük Türkçü ATSIZ
HOCA(Çiftçioğlu Hüseyin Nihal Atsız)'yı ebediyete
irtihalinin
32.yılında rahmetle anıyorum.Mekânı cennet olsun.Bu vesile ile en az
onun kadar idealist,onun kadar pervasız,büyük dava adamı ve
öğretmen,yazar,kardeşi NEJDET SANÇAR HOCA'yı da
rahmetle yadetmeyi ve
ülküdaşlarıma hatırlatmayı bir borç bilkiyorum.Allah
onun da mekânını
cennet eylesin.Her milliyetçi onları ruhlarına bu vesile ile birer
Fatiha göndermelidir.
______________________________________________
|
YENİ
MANATLARDA TÜRK TARİHİ VAR |
Türkmenistan'da 1 Ocak 2009
tarihinden itibaren piyasaya sürülecek yeni Manat'ların üzerine Dede Korkut'tan
Oğuz Han'a, Köroğlu'ndan Tuğrul Bey'e Türk tarihinin ölümsüz isimleri
resmedildi...
Türk büyüklerinin
resimlerinin yer aldığı Yeni Türkmen Manatı, Türkmenistan'da 2009
50
Manat'ta Dede Korkut, 20 Manat'ta Köroğlu bulunuyor
yılının Ocak ayında tedavüle girecek. Bağımsızlıktan
sonra 1993'te tedavüle giren Türkmen manatının 14. yılını kutlayan
Türkmenistan, 2009 yılında para birimi olan manattan üç sıfır atmaya
hazırlanıyor. Piyasaya sürülecek yeni Türkmen manatlarının örneklerinde, Türk
tarihinde önemli yeri olan kişilerin resimlerine yer verilmesi dikkat çekti.
Yeni 1 manatta Büyük Selçuklu devletinin kurucularından Tuğrul Bey'in
resmi var. 5 manatlık para biriminde ise yine Büyük Selçuklu devletinin
son sultanlarından Sultan Sencer'in resmine yer verilmiş. Yeni 10
manatta Türkmenistan'ın manevi atası ve milli şairi

500
Manat'ta da Türkmenbaşı bulunacak
Mahtumkulu Pyragı'nın
resmi var.
20 manatı Köroğlu'nun
resmi süslerken, yeni 50'likte ise Türk tarihinin büyüklerinden Dede Korkut'un
resmi bulunuyor. Yeni tedavüle girecek 100 manatta ise
dünyadaki Türklerin
atası kabul edilen Oğuz Han'ın resmi yer alıyor.
GERÇEKTEN DE
BELGELER ZEHİRLİDİR (YUSUF HALAÇOĞLU)
07 Kasım 2007, Kaynak : Radikal
Sayın
Levent Yılmaz'ın 17.10.2007 tarihli Radikal'de çıkan yazısına cevaptır:
Sayın
Yılmaz,
'Belge zehirli bir meyvedir' başlığı ile bana cevap
vermişsiniz. Tarih araştırmalarında herkes bilir ki belge, temel kaynaktır.
Tabii ki belgenin niteliğini, tahlilini iyi yapma becerisini gösteremezseniz, başka
kaynaklarla karşılaştırma yapamazsınız veya yapmazsanız, gerçekten zehirli bir
meyve gibi olabilir. Hele hele geniş tarihi
araştırmalar yapmamış, belgeyi tarih metodolojisinin
kuralları doğrultusunda kullanmamış, arşivlere sadece istediği
bir konuyu ispat için gitmiş veya 'belgelerin dilini'
bilmeyenler için daha da etkileyicidir. Bir akademisyenin bunları bilmemesi
mümkün değildir. Ama beni bunlardan çok, tarafıma yanıt olarak gazetede
verdiğiniz cevaplar hayret içinde bırakmıştır ve bu yüzden aslında cevap verip
vermemek ikileminde kaldım. Neden mi? Yazınızın başında ve 10. maddesinde öyle
iddialar ve ifadeler kullanmışsınız ki, şaşırmamak elimde
değildi.
Sayın Yılmaz. Osmanlı Tapu tahrir defterlerinin en son geldiği
tarih 1650 yıllarıdır. Yani tapu tahrir defterleri Osmanlı Devleti'nin
kuruluş
ve genişleme dönemine ait vergi veren nüfusu tespit için
tutulmuştur. Yani 15. yüzyıldan başlar, 17. yüzyılın ortalarına kadar gelir. En
yoğun olduğu dönem 16. yüzyıldır. Bu defterlerde bütün şehirlerdeki
mahalleler, köyler, mezralar ve hatta aşiretler ile yaylak ve kışlakları dahil tüm bölgenin
insanlarının baba adlarıyla kayıtları, elde ettikleri ürünler ve bunlardan
alınan vergileri yer alır. Sizin düşündüğünüz gibi bu defterler tapu
kayıtlarını ihtiva etmez. Dolayısıyla ifade ettiğiniz TARBİS
projesi 16. yüzyıl kayıtlarıyla ilgilidir. Buna rağmen düşünün ki siz benden
1914 ve 1916 yıllarına ait tapu tahrir defterlerinin Türkçeleştirerek TTK
sitesine konulmasını istiyorsunuz ve bunu 20. yüzyıldaki, yani 300
yıl sonraki Ermeni mülkleriyle ilişkilendiriyorsunuz. Ne büyük hataya
düştüğünüzün farkında mısınız? Kusura bakmayınız ama bu isteğiniz bile sizin bu
konuda ne kadar bilgisiz olduğunuzu ortaya koyuyor. Ayrıca 20. yüzyılda tapu
tahrir defteri olmadığını bilmemenizin ötesinde, her tarih
araştırıcısının haberdar olduğu böylesine basit bir konudaki bilgisizliğiniz
Ermeni konusunda söylediklerinize de ne derece inanılıp inanılmayacağını sorgulamayı gerektiriyor.
İkincisi ise arşivde araştırma yapanların isimlerinin ve kullandıkları belgelerin
kayıt altına alınmasına şaşırmışsınız ve hatta bu konuda dava bile
açabileceğinizi yazmışsınız. Komik duruma düşüyorsunuz. Arşivlerde araştırma
yapanlar gayet iyi bilirler ki, aldıkları her belge kendilerine zimmetlenir, fotokopisini aldıkları her
belgenin kaydı kendi dosyasına konulur; bundan bile haberiniz yok.
Öyle ki bu durumda sizin İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri gibi
yabancı
arşivlerde de araştırma yapmadığınız ve buraları da
bilmediğiniz ortaya çıkıyor.
Zira İngiltere'de
arşive gittiğinizde size üç nüsha kopyalı belge imzalatılırdı ve
aldığınız her belgenin numarası da kaydedilirdi. Şimdi
ise daha da ileri gidilmiş, tarafınıza verilen manyetik okumalı bir
kart ile tüm belgeleri alma veya teslim etme usulü getirilmiştir. Hatta, kafeteryaya gittiğinizde bile bu kartla ancak
giriş-çıkış yapabilmektesiniz.
Ayrıca araştırma salonları kameralarla kontrol altında tutulmaktadır.
Yani hangi saatte nerede olduğunuz sürekli takip altında bulunmaktadır. Bilim
adamlarının arşivlerde yaptığı araştırmaların gizliliği yoktur ve
bu, bütün arşivlerde böyledir. Çünkü belgeler araştırmaya açılmışsa, gizliliği
kalkmış
demektir. Belgelerin araştıranlara zimmetlenmesinin
ve onun dosyasına kaydedilmesinin iki sebebi vardır. Birincisi belgeyi alan
kişinin o belge üzerinde, konulmuş kurallara aykırı herhangi
bir hareketi olup olmadığı ve gerektiğinde takibi (belgenin çalınması,
tahribi vs.), ikincisi ise, bir konuda araştırma yapacakların, kendilerinden
önce herhangi bir kişinin o konuyu araştırıp araştırmadıklarını öğrenmelerinin
sağlanmasıdır. Bu, arşivcilikte normal bir uygulamadır. Galiba siz arşiv
denince her şeyin gizli olduğu gibi bir inanca sahipsiniz. Halbuki arşiv araştırmaları bütün dünyada açık
bilimsel çalışmalardır ve herkese serbesttir.
Bu girişten sonra size arşiv belgeleri konusunda nasıl bir cevap vereceğimi de
doğrusu bilemiyorum. Zira belgelere tapan biri olmadığınızı söylemekle
birlikte gerekliliğini de söylüyorsunuz; buna karşılık ifadenizden, sanki bizim
belgelere taptığımız gibi bir anlam çıkıyor. Tarih tabii olarak belge ile
yazılır. Bu belge yazılı materyal olabilir, kültürel yapılar
olabilir, arkeoloji olabilir, hatırat türünden olabilir. Tarih metodolojisi dediğimiz ve tarihçiler için olmazsa olmazların
başında gelen şüphecilik, her bilim adamının uyması gereken
bir husustur. Belgeye tapmadığını söyleyen, buna karşılık İzmir'den
tehcir yapıldığını ifade eden birinden, nasıl belgenin
zehrinin etkisinde kaldığını ve bilmeden yediği bu meyvenin onu
nasıl yanlışlara düşürdüğünü görmesini bekleyemeyiz.
Anladığım kadarıyla Ermeniler için kullanılan 'tehcir'in ne demek olduğunu da
bilmediğiniz anlaşılıyor. Zira İzmir'den komite üyesi oldukları için
nakledilen 256 kişi dışında kimse sevk edilmemiştir (Bkz. DH.EUM.
2. Şube,
nr.68/260). Atıfta
bulunduğunuz belgeyi dikkatlice inceyecek olursanız,
sevk edildiği söylenenlerin, söz konusu edilen komite üyeleriyle ilgili
olduğunu göreceksiniz ve ayrıca buradaki nüfusun tehcirden kurtulduğunu
belirten yabancı arşiv kaynaklarıyla da teyit
edebileceksiniz.
Tabii olarak, bu gibi belgelerden haberiniz olmadığı için İzmir'in
de tehcir alanı olduğunu iddia etmektesiniz. Keza aynı şekilde Manisa, İstanbul,
Tekirdağ gibi yerlerden de İzmir gibi sadece
komitelere destek veren kimseler sevke tabi tutulmuştur. Öte yandan şayet
tehcir sizin söylediğiniz şekilde sadece Ermeniler için çıkarılmış olsa
bile, o zaman aklınıza şu sorunun gelmesi gerekmez mi? Osmanlı yönetimi
neden sadece Ermenilerden kurtulmak istedi de, onlardan daha fazla nüfusa sahip
Rumlardan kurtulmak istemedi ve onları bir başka bölgeye
sürmedi? Bunu da bir düşünseniz ya. Öte yandan İstanbul'daki
100 bin civarındaki Ermeni'yi, Kastamonu'daki 14 bin, Edirne'deki 19 bin
Ermeni'yi neden sürmedi? Belki diyeceksiniz ki onlar çok göz önündeydi. Pekâlâ,
o sırada Anadolu'da ABD, Almanya, Avusturya konsolosları ile
misyonerler ve yabancı okul öğretmenleri yok muydu? Özellikle bu
saydıklarımızın 'tehcir' denilen sevk sırasında Ermeni kafileleri ile birlikte
hareket ettikleri de göz önüne alınacak olursa, Anadolu'daki Ermenilerin göz
önünde olmadığı söylenebilir mi?
Öte yandan olaylara tek taraflı bakmadığınızı söyleyebilir
miyiz? Hele hele sadece 1914 başından 1915 Mayıs
ayında 'tehcir' kararı alınıncaya kadar, Ermeni komiteleri
tarafından katledilen Müslümanların sayısının 122 binden fazla olduğunu
düşünürseniz. Dünya Savaşı başladıktan sonra Ruslarla, İngilizlerle
ve Fransızlarla Ermeniler işbirliği yaptılar mı yapmadılar mı? Bunlara
da bir baksanız ya? Kaç yerde aynı zamanda Ermeni isyanı çıktı,
daha sevk ve iskân kanunu çıkmazdan önce? Bir tarihçinin bunları da
düşünmesi gerekmez mi daha objektif olabilmek için? Ermenilerin yaşadığı trajediden
veya katledilmelerinden bahsederken tarihçi olarak, her iki tarafın da
yaşadıklarını araştırmak gerekmez mi?
Mesela 1914 ile 1922 yılları arasında Ermeniler tarafından
katledilen Müslümanların sayısının 530 bin kişi olduğunu biliyor musunuz? Bu
katledilenlerle ilgili olarak Rus generallerin raporlarından haberiniz var mı?
Bizzat olayların içinde olan ve katliamları bizzat gerçekleştiren Antranik'in hatıratını okudunuz mu?
Dolayısıyla olaylara ne İttihat Terakki hükûmetini
savunmak, ne Ermenilerin suçsuzluğunu ispat için çalışılmamalıdır. Tarihçinin
sorumluluğu, yaşadığı zamandan onlarca yıl önce olmuş bir
olayı en
doğru şekilde
ortaya koymak ve hiç kimsenin vebalini sırtına almamak için tarafsız olmaktır.
Bu sebeple bizim bir tarih bilim adamı olarak, o tarihte
nelerin yaşandığını araştırmamız ve olayların sebep ve
sonuçlarını, başta Osmanlı ve diğer o dönem taraf devletlerin arşiv
belgelerini kullanarak tespit etmemizdir ve tarafımızdan da bu yapılmaktadır.
Herkesin bildiği gibi, 1915 yılında 1.5 milyon
Ermeni'nin öldüğü iddia ediliyor. Gerçekten bu iddia doğru mudur ve 1915'te
neler olmuştur? Herkes bilir ki, tarihte birtakım olaylar olduğunda bunun karşı yönü
de vardır. İddiaların doğruluğunu araştırırken, nedenleri de
araştırılır. Doğruya en yakına ulaşmak için her iki tarafın da belgelerine
bakılır. Bu iddialara karşı başta Ermeni Milli Delegasyonu
Başkanı olan
Boghos Nubar Paşa'nın
Fransız arşivlerinde bulunan ve Fransız Dışişleri Bakanı'na yazdığı mektuplar,
ABD'nin Mersin, Halep konsoloslarının raporları, Alman konsolos ve
büyükelçisinin raporları, o sırada yazılmış sürgündeki Ermenilerin
mektupları, yardım kuruluşlarının raporları ve tabii olarak Osmanlı Devleti'nin
belgeleri karşılaştırmalı olarak değerlendirilmek zorundadır.
Keşke Boston'da araştırmaya açık olmayan Taşnak
arşivlerini de araştırmamız mümkün olsa. Herhalde tarihçi olarak çok şey
öğreniriz. Yoksa bir belgeyle, bundan 90 sene önce olmuş bir
olayı, gözlerimizle görmüş, yaşanmış gibi kabul etmemiz
bilim adamlığıyla bağdaşmaz. Şayet olaylara böyle bakacak olursanız,
1915'te neler olduğunu, mağdur Ermeniler kadar mağdur Müslümanları, emperyalist
devletlerin Ermeniler üzerinde oynadıkları oyunları, Osmanlı Devleti'nin
Ermenilere karşı uygulamasını daha tarafsız bir şekilde
değerlendiremezsiniz.
Halbuki objektif olduğunuzda, 1895'te başlayan Ermeni
isyanlarını ve bu isyanların hangi örgütler tarafından
çıkarıldığını, bu örgütlerin kimler tarafından kurdurulduğunu, isyanların
sadece hak aramak için mi, yoksa başka hedeflere mi yönelik olduğunu, o
tarihlerden sonra tutuklanan Ermeni militanlarının neden sık sık affa uğradığını ve serbest
bırakıldığını da bütün yönleriyle ortaya koyabilirsiniz. Tabii buna
bağlı olarak
bugün hukuktan, demokrasiden bahseden, ama düne kadar sömürgelerindeki
insanların sırtına basarak, ekonomik kaynaklarını kullanarak kalkınan ve
bugünkü refah toplumu haline gelen devletlerin, parlamentolarında 'soykırım'
kararlarını almalarındaki hikmeti daha iyi kavrayabilirsiniz. Aksi
takdirde 18 Aralık 1918'de çıkarılan geri dönüş kararnamesine rağmen, bu defa
da işgal kuvvetleriyle işbirliği yapan Ermenilerin, ikinci defa, bu kere sürgün
edilmedikleri halde, yaşadıkları toprakları terk
etmelerini anlayamazsınız.
Osmanlı
arşivlerinde 'henüz bulunmadığı' için nerede diye
sorguladığınız emlâk-ı metruke defterlerine karşılık, Boston'da,
Ermenistan'da Taşnak arşivlerinde ne gibi bilgilerin
ve belgelerin olduğunu da sormak aklınıza gelmez. Aynı tarihlerde
Erivan'dan ve Kafkasya'dan sürgün edilen Müslümanların mallarını da
sormayı
düşünmezsiniz; onların da Ermeniler gibi mağdur olup
olmadıkları sizi hiç ilgilendirmez. Zira insanlık sadece
Ermenilerin haklarını aramaktır size göre. Bu anlayış sizi,
16. yüzyıla ait olmasına rağmen tapu tahrir defterlerinin neden
yayınlanmadığını sormak hatasına düşürür. Gerçekten hangi
ölçüde tarafsız olduğunuzu sizin vicdanınıza havale ediyorum. Biz insan olarak,
etnisitesine bakmaksızın acı çeken
herkesin yanındayız, ama acı çektirenlerle ve yaşanmışları çarpıtanların
yanında değil.
Yusuf
Halaçoğlu: Türk Tarih Kurumu (TTK) Başkanı
Nuri Tat
Granite Construction Northeast,
Inc.
Grand Avenue Bus Depot & Central Maintenance Facility
48-05 Grand Avenue, Maspeth
NY 11378-3008
P: 718.326.8088
x:114 F:
718.326.7776
----------------------
Özyurdumuzda kendi elimizle,isteğimizle paryalaşıyoruz.Devlet de vatan
da hürriyetlerimiz de elimizden alınıyor.Yetkililer,görevliler sessiz
hatta teşvikkâr.
İşte Behiç Kılıç'ın yazdıkları,ona gönderilen feryat
mektuplarının içi
sızlatan satırları.
Gitti gidiyor!..
18.09.2007
BEHİÇ KILIÇ
behic.kilic@tercuman.com.tr
--------------------------------------------------------------------------------
MÜTAREKE medyasının en taze manşeti "Türkiye mülk
satışında
İspanya'yı geçti".
Yani Avrupalılar, tıpkı İspanya'ya gösterdikleri rağbeti şimdi
Türkiye'ye gösteriyorlar... Mütareke medyasının her yırtık eldivenden
çıkan patronu, şimdi harıl harıl arazi kapatıp süper
konutlar yapıyor,
memleketin bütün ballı köşe bucağını parselleme peşinde... Göz diktiği
müşterileri de global para sahipleri... Bu yüzden,
manşetler matluba
uygun...
Avrupa Birliği, uluslararası sermaye, muasır olma diye diye
rezaletin
bu alandaki boyutu da gırtlağa taşmış durumdadır...
Memleketin çakıl taşına kadar pazarlanması durumundan söz ediyoruz!..
Bizdeki durum asla İspanya'daki gibi değil... İspanyol, vatanını kendi
bağrındaki gözü dönmüşlerce anahtar teslimi pazarlamıyor ki...
Geçtiğimiz günlerde Muğla Dalaman'a bayrak diken
Alman'ı ve bu duruma
kayıtsız kalan, devleti yönetenleri yazdık...
Yazımıza gelen bir mesaj, işte o sözünü ettiğim "Rezilliğin boyutu
gırtlağı aştı" ölçüsüne mesnet oldu... Değerli okuyucumuzun adını
mahfuz tutarak yazdıklarını bilginize aktarıyorum...
"Geçenlerde gazetenizde yayınlanan bir yazınız dikkatimi çekti. Evine
Alman bayrağı diken bir Alman'ın ve buna karşı koyan vatandaşımızın
karşılaştığı tepki.
Ben de Antalya Kadriye - Belek Beldesi'nde yazdan
yaza yaşayan emekli
bir mühendisim. Buna benzer hadise geçen sene burada da oldu.
Hollandalı'nın biri Belek Resort
denen Isparta Yalvaçlı bir Türk'le
bir Hollandalı'nın kurdukları sitede kocaman bir
Hollanda bayrağı
diktiler. Ben ve birkaç arkadaşımız bunun kaldırılması için siteyi
kuranların yanına gittik, ama canımızı zor kurtardık. Bize hem küfür
ettiler hem de üzerimize yürüdüler. Daha sonra jandarmaya haber verdik
ama karşında mafya gibi bir grup var olayı kapattılar. Daha sonra bir
Kanadalı bayrak çekti. Ardından İngiliz'i, Danimarkalısı ,
İsveçlisi,
bayrak çekmeye başladı. Belek Resort denen site
arkamızda akan 'Acı
Su'yu korkunç derecede kirletiyordu. Akdeniz
Üniversitesi Çevre
Bölümü'ndeki kişilere haber verdik ama o kişileri de tehdit ettiler.
Şu anda biz burada yabancı gibiyiz. Belediye ne mi yapıyor?
Güldürmeyin. Kadriye Belediye Başkanı'nın ortak
olduğu benzin
istasyonu Burhanettin Kaya Okulu'nun hemen yanına
konduruldu. Onunla
uğraşıyorlar. Benzin istasyonu havaya uçarsa ne olacağını düşünün.
Zaten 3 yıldır Belek ve Kadriye ormanları golf uğruna
kesildi. Aşağı
yukarı 1.5 milyon fıstık çamı ve okaliptus
ağacı kesildi ve hala
kesiliyor. Şimdi de o alanların bir kısmına milyon dolarlık villalar
yapılıyor. 150'ye yakın kuş türü kayboldu. Bir çok
endemik bitki yok
oldu. Ve buranın halkı ne diyor biliyormusunuz.
'Önemli olan para'
diyor. Buralarda fuhşun ve uyuşturucunun en alası var. İngiliz'in
Alman'ın vb. serserisi, eroinmanı buralarda emlakçılık
yapıyor. Bazı
yabancıların evlerinin teraslarında Hintkeneviri yetiştirdiği
söyleniyor. Şikayet edeceğimiz jandarma var ama onu da
pek tavsiye
etmiyorlar.
Belek, Kadriye pazarlarında mesela dün olan bir
hadisede; 'Bana üzümün
kilosu 2.5 YTL, Alman bir turiste ise 1 USD' dediler.
Behiç Bey, biz
herhalde bitirildik. Her gün kahroluyoruz. Hele bir anayasa değişsin
neler olacak neler. Allah hepimizi korusun. Saygılar, N.T."
İnsanın "Yok artık, çüş artık" demekten başka elinden bir eylem
gelememesi çok kötüdür...
Hale bakınız...
Belediye Başkanı, çıkar kovalıyor, "Şikayet edeceğimiz jandarma var
ama onu da pek tavsiye etmiyorlar" gibi bir durum hakim...
Felaketin
doruk noktaları burasıdır...
Ve en korkuncu da yöre halkının "Önemli olan para" temelinde
globalleşmesi(!)dir...
Allah selamet versin, tuz leş gibi kokuyor!..
|
İsrafil
K.KUMBASAR deşifre olma korkusu Mehmet Kılınç kardeşim Durmuş hoca oğlunun
bir yazısını göndermiş. Bu yazıyı OnurluHamle Fikir
bölümüne koydum. Oradan okuyabilirsiniz… ----------------------- Mehmet kardeşimin beğendiği makaleyi sitemize havale etmesi sebebiyle
aşağıdaki makaleyi yayınlıyorum. Bildiğim kadarıyla Sedat bucak mensubu bulunduğu
kimseler bu memlekete ve bu devlete tarih boyunca sahip çıkmışlardır. Buna rağmen PKK
şerefsizleri her zaman onlara: Sizin bölgenizde de
devlet kuvvetlerine katliam yapalım demektedirler. Bucak hayır
demektedir. İşte bunun belgeli bir anlatımı:
BEHİÇ KILIÇ |
|
MÜTAREKE medyasının,
ABD-AB talimatları doğrultusunda, ahaliye “fikirlerinden ötürü cezaevine girdi”
diye sunduğu Leyla Zana ve arkadaşları, TBMM koridorlarında, Apo’dan talimat getiren PKK militanları ile tur atarlar,
odalarında oturup planlar yaparlardı... |
Mailturka.Net - Türkiye'nin en
gelişmiş email hizmeti. 1 GB alan, güçlü spam koruma.