KARADENİZ FIRTINASI

 

NİHAT MALKOÇ  KÖŞESİ

 

 

 

Mübarek Ramazan Bayramınızı kutlar, Türk-İslam âlemi için hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ederim.

 

Çalışmalarınızda başarılar dilerim.

Allah’a emanet olunuz.

Selâm, saygı ve muhabbetlerimle…

 

 

M. Nihat MALKOÇ

 

Trabzon Lisesi(Anadolu)

 

Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni

 

E-mektup: mnm61mnm@hotmail.com

 

 

 

 

 

DOSYA:  RAMAZAN BAYRAMI

 

HAZIRLAYAN:  M.NİHAT MALKOÇ

 

BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN

 

Bir aylık ramazan orucunu gönül huzuru içerisinde tutup ramazana ‘Elveda’ dedik. Fakat bu sayılı günlerin tadına doyamadık. Ramazanı çok özleyeceğiz. Şimdiden on bir ay geriye doğru saymaya başladık bile. Ramazan nasıl hızlı geçtiyse önümüzdeki on bir ay da öyle hızlı geçecek ve ömrü olanlar yeni bir ramazana ‘Merhaba’ diyecektir. Bu akış ömrün nihayetine dek sürüp gidecektir.

Bayramlar hayatımızın gülen yüzüdür. Fakat son yıllarda her şey gibi bayramlarımızı da yozlaştırdılar. Artık bayram demek tatil demek!... İnsanlar bayram gelince (tatil birleştirilip uzatılmışsa) kendilerini tatil beldelerine atıyorlar. Yaşlıları ziyaret etmek, hâl hatır sormak, ellerini öpmek çok eskilerde kaldı. Bayramlar buluşmaların ve hasret gidermenin adresiyken şimdilerde tatil vesilesi oldu.

Nerde o eski sıla-i rahimler… Nerede o mezar ziyaretleri… Kur’an okumalar… Ev ev dolaşıp bayramlaşmalar… Şeker ve tatlı ikramları… Bayram namazına gitmenin o doyumsuz tadı ve heyecanı… Bunları doyasıya yaşayamıyoruz artık. Bayramlarımızın içini boşalttılar. Onların da ruhunu çaldılar. Gerçekçi olmak gerekirse bugün de böyle bir bayram yaşıyoruz. İçi boşaltılmış bir bayram…

Müslümanların iki büyük dini bayramından biri olan Ramazan Bayramı, İslam dinine göre Hicri Kamer yılının dokuzuncu ayı olan Ramazan ayının ardından onuncu ay olan Şevval ayının ilk üç günü boyunca kutlanan dini bir bayramdır. Ramazan bayramına “Şeker Bayramı” da diyoruz. Çünkü bu bayramda herkes birbirine şeker ikram eder; tatlı yenilir, tatlı konuşulur. Bu güne özel akide şekerleri, güllaç tatlıları, demirhindi şerbetleri ve hamur işi poğaçalar, simitler hazırlanır.

Bizler hoşlandığımız şeyleri ifade etmede ‘şeker gibi’ benzetmesini yaparız. Bu bayramın ‘şeker bayramı’ diye anılmasının bir sebebi de şeker gibi hoş ve manevi açıdan feyizli olmasından kaynaklanmaktadır. Bu isim gittikçe yerleşmiştir. Artık herkes Ramazan bayramını ‘Şeker Bayramı’ diye biliyor ve bildiriyor. Ramazan bayramına, o gün fıtır sadakası verilmesinden dolayı ‘Fıtır Bayramı’ adı da verilmektedir. Adı ne olursa olsun bu bayram Müslüman-Türk’ün en özel günlerinden biridir. Ümmet kavramının gerçek manada hayata geçirildiği zaman dilimidir.

Aslında dini bayramlar birbirinden uzak düşmüş aile fertlerinin buluşup kaynaşması için güzel bir vesiledir. Bu müstesna günde tatlılar, şekerler, çikolatalar ikram edilir. Baklava en çok sevilen ve ikram edilen tatlılardandır. Ayrıca küs olanların bayram sebebiyle barışması da bir gelenektir. Zira bir müminin mümin kardeşiyle üç günden fazla dargın kalması helal değildir. Bayramlar dargınlıkların ortadan kalkmasına ve dostlukların kurulmasına zemin hazırlarlar.

Geçmişe özlem duymak, insanoğlunun en büyük özeliklerinden biridir. Eski ramazanlara ne kadar özlem duyuyorsak eski bayramlara da o kadar özlem duyuyoruz. Geçen zaman bizleri iyice yozlaştırıyor. Eski bayramları çok arıyoruz. Eski dostlukları bugün bulamıyoruz. Günümüzde her şey paraya ve makama endekslenmiş. Makamlar büyüdükçe insanlar küçülmüş. Üstte olanlar düşmekten korkar olmuş, sırf bu korku yüzünden kendi olabilme onurunu göstermekten uzak kalmışlar.

Biz orta yaşlı insanlar o eski ramazanları ve bayramları görme ve yaşama imkânı bulduğumuz için onları bugünkülerle kıyaslayabiliyoruz. Bugünkü gençler onu bile yapmaktan mahrumdurlar. Onlara acımamak elde değil. Onlar tabir caizse sılada gurbeti yaşıyorlar. Ne kendileri, ne de özendikleri olabiliyorlar.

Hayat şartları ne olursa olsun çocuklarımıza bayram neşesini tattıralım. Çok küçük de olsa onlara bayram hediyesi alalım. Böylelikle bayram, öteki zaman dilimlerinden daha ayrı ve ayrıcalıklı olsun. Bayram harçlığını da ihmal etmeyelim. Bazı şeyler verdikçe bereketlenir. Siz verin ki Allah da size versin Boşluk olmalı ki o boşluğun dolması söz konusu olsun. Mübarek Şeker Bayramınızı kutluyor, İslam âleminin uyanmasına ve kurtuluşuna vesile olmasını yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

 

NERDE O ESKİ BAYRAMLAR?...

 

Gönüllerin islamla aydınlandığı ülkemizde bütün bayramlar bir başka kutlanır. Fakat dini bayramların yeri apayrıdır. Halk uzun asırlardan beri ramazan ve kurban bayramlarını benimsemiş ve sevmiştir. Gerçi milli bayramlar da milliyetçilik duygularımızın zirveye çıktığı zaman dilimleridir. Fakat bunlar dini bayramlarımız kadar halk katında benimsenmemiştir.

Ramazan ve kurban bayramlarında herkeste bir telaş ve heyecan gözlenir. Çocuklar ve büyükler sabahın ilk ışıklarıyla yataklarından kalkarak bayram namazını kılmak üzere evden ayrılıp caminin yolunu tutarlar. Herkesin yüreği büyük bir sevgiyle ve heyecanla atar. Bayram sabahlarında hemen herkes erkence kalkar sımsıcak yatağından… Büyükler bayram namazından döndüğünde bayramlaşma faslı başlar uzun süre… El öpenler bir yandan bayram harçlığını indirirler ceplerine. Bunu bir karşılık değil, gönülden kopmuş bir hediye olarak düşünmeliyiz. Bu gelenek uzun yılların kültürel birikiminin bugüne yansımasıdır.

Bayram günlerinde evlerimiz bir anda kalabalıklaşır. Yakın ve uzak çevreden insanlar gelir doğup büyüdükleri memleketlerine… Hasret giderir analar, gelinler ve bacılar… Mutluluklar paylaşıldıkça çoğalır bayram günlerinde. Huzur iklimine gireriz beraberce.

Eskiden bayramlar bambaşka bir heyecan ve coşkuyla kutlanırdı. Çocuklara bayramlık hediyeler alınarak sevindirilirdi. Bu yüzden bu müstesna günler dört gözle beklenirdi. Günümüzde bayramlar daha çok iş ortamından uzaklaşmak için vesile kabul ediliyor. Bu güzide günlere ticaret penceresinden bakınca farklı bir tabloyla karşılaşırız. Bayram günlerinde alışverişler doğal olarak katlanıyor. Piyasaya hareket geliyor. Bayramlık alışverişler için bütçeler iyiden iyiye zorlanıyor. Bayram sonrasında maddi gerçeklerle yüz yüze kalınca bayramın o güzelim esintisi fırtınaya dönüşüyor, dallarımız kırılıyor.

Aslında bayramı masumca ve doyasıya yaşayanlar çocuklardır. Onlar bayramı, bu günlerin ruhuna uygun olarak büyük bir keyif ve neşe içerisinde kutluyorlar. Bir çikolata, bir şeker, az miktarda para onları mutlu etmeye yetiyor. Mutlu olmak için çok fazla şey istemez çocuklar… Bir güler yüze bile rıza gösterirler. Bayramlarda kendi çocuklarımızı sevindirirken yetim ve öksüz çocukları da düşünmeliyiz. İmkânlarımız ölçüsünde onların da elinden tutup bayram sevincini kendilerine yaşatmalıyız. Asıl yardıma, sevgi ve şefkate muhtaç olanlar onlardır. Garibin elinden tutmak ve onu düzlüğe çıkarmak sosyal toplum olmanın gereğidir. Böylelikle sosyal huzurun temelini de atmış oluruz. Büyük İslam şairi Mehmet Akif Ersoy eski bayramları ve bu bayramlarda çocukların konumunu şöyle anlatıyor:

“Gelinde bayramı Fatih’te seyredin bir,

Hayale hatıra sığmaz o herc ü merci safa

Çoluk çocuk birer onluk verip de girmek için

Nöbetleşe bekliyorlar acep içinde ne var

Bu kâinat-ı sürurun içinde gezdikçe

Çocukların tarafındaydı en çok eğlence”

Bayramlar sıra dışı günlerdir. Buluşma ve kaynaşma vakitleridir onlar… Sosyal bağlarımız bu vakitlerde daha bir sıkılaşır. Sıla-ı rahim bu günlerde hayatı daha da güzelleştirir ve anlamlı kılar. Bayram neşe ve sevinçtir. İlahi rahmet ve mağfiretin yeryüzüne bol bol indiği mübarek günlerdir bayramlar… Duaların kabul olduğu mübarek vakitlerdir. Bu günlerde müminler birbirleriyle daha çok kaynaşmalıdır. Verilecek fıtır sadakalarıyla garibanlar da sevindirilmelidir. Bayramlar zenginlerin keyif çattığı, yurtdışı gezilerine çıkıp oralarda yüklü alışverişler yaptığı günler olmaktan çıkarılmalıdır. Muhtaçlara her açıdan bayram ettirilmelidir. Çünkü durumu iyi olanların garibanı kollama yükümlülüğü vardır.

“Nerde o eski bayramlar…” deyip duruyoruz. Bayramların o eski manevi havasını kaybettiğinden şikâyetçi oluyoruz. Fakat bunun suçlusunun bizler olduğunu hiç düşünmüyoruz. Uzaydan gelen birileri bizi bu hale getirmedi. Nefsimize köle olarak basiret nazarlarımızı kaybettik. Suçluyu başka yerlerde aramak beyhudedir. Suçlu biziz… Bu müstesna günlere o eski havasını yine ancak bizler kazandırabiliriz. Çok zor değil aslında… İşe yakın çevremizden başlayıp halka halka manevi tamirata girişmeliyiz.

Anlaşılan o ki bu bayramı da buruk kutlayacağız. Çünkü bu yıl da İslam beldeleri zulüm ve işgal altında bulunuyor. Filistin’de, Çeçenistan’da, Keşmir’de, Filipinler’de, Irak’ta, Lübnan’da, Gazze’de, dünyanın pek çok yerinde Müslümanlar kan ağlıyor. Hatta Tunus gibi ülkelerde müminler öz vatanlarında parya olarak yaşamak mecburiyetinde bırakılıyorlar. Sokakta bile başörtülerine müdahale ediliyor. İnançlarını yaşamalarına izin verilmiyor. Bütün bu olumsuzluklara rağmen mübarek Ramazan Bayramınızı tebrik eder; milletimiz, ülkemiz ve tüm İslâm âlemi için hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ederim.

 

RAMAZAN BAYRAMI DÜŞÜNCELERİ

 

Bayramlar huzur ve sükûnun en yüksek seviyede cereyan ettiği zaman dilimleridir. Kültür ve medeniyetimizde bayramların apayrı bir yeri ve önemi vardır. Birlik ve beraberliğin çimentosudur bu müstesna vakitler… Milli bütünlüğümüzü bu gibi ortak değerlerimize borçluyuz. Değerlerini yaşayan ve yaşatan milletler geleceğe emin adımlarla ilerlerler. Türk milleti zor badirelerden geçerek bugüne gelebilmişse bunu milli ve manevi değerlerine borçludur. Onun için çocuklarımıza değerlerimizi anlatmalı ve benimsetmeliyiz. Özellikle dini bayramlarının manevi hazzını çocuklarımıza doyasıya yaşatmalıyız. Onların da gelecekte çocuklarına anlatacağı bayram hatıraları olmalıdır. Bayramlar herkeste derin duygu ve düşünce çağlayanları oluşturur. Bir zamanlar Ramazan Bayramının şair gönlümde meydana getirdiği duygu ve düşünceleri “Ramazan Bayramı Düşünceleri” adlı şiirimde kafiyelere dizerek şöyle ifade etmiştim. Bu bayram hissiyatımı sizlerle paylaşmak istiyorum:

 

Muhabbetin gölgesi düşerken can evine

Sıladan uzaktaki yürek neye sevine?

Zaman bildiğin zaman arife ne, bayram ne?

 

Kurulsun yüce mizan, haklar yerini bulsun

Şen ola gönül köşkü, bayramlar bayram olsun

 

Yanar yürek dağları giryenin ateşinden

Sayılı gün tez geçer, uyanırsın düşünden

Gelir bayram neşesi ramazanın peşinden

 

Gururlanma ey insan sen de bir garip kulsun

Şen ola gönül köşkü, bayramlar bayram olsun

 

Kul çekmezse müşkülât ulaşamaz menzile

Huzur damlacıkları akar durur gönüle

Şeker bayramı gelir lezzeti değer dile

 

Gönül bahçelerinde gül açsın, zakkum solsun

Şen ola gönül köşkü, bayramlar bayram olsun

 

Şairlerin dilinde bayram aşk güftesidir

Çağları aşıp gelen Itri’nin bestesidir

Bayram yetime kucak, gariplerin sesidir

 

Mümin bayram ederken müşrik saçını yolsun

Şen ola gönül köşkü, bayramlar bayram olsun

 

Dursun bozuk saatler, çekin gönüle ayar

Sevgi coğrafyasında dolaşın diyar diyar

Girsin düşlerimize mübarek gül yüzlü yâr

 

Zalime balyoz yumruk, mazluma ayak kolsun

Şen ola gönül köşkü, bayramlar bayram olsun

 

Zihinlerde ateşten heyulalar örülür

Arasat meydanında suretimiz görülür

Fanilerin defteri elbet bir gün dürülür

 

Sevap çeşmelerinden amel kabımız dolsun

Şen ola gönül köşkü, bayramlar bayram olsun

 

Gönül penceresinden girsin cennet kokusu

Kuş uykusuna dönsün müminin kış uykusu

Sarsın hücrelerimi vahdet, vefa duygusu

 

Ey sırat-ı müstakim sen ne mübarek yolsun!...

Şen ola gönül köşkü bayramlar bayram olsun

Feyiz ve bereket ayı olan ramazanın sonunda bayram sevincini doyasıya yaşıyoruz. Gönüllerimiz taptaze bahar rüzgârlarıyla doluyor. Pörsüyen ruhlarımız bayram müjdesiyle diriliyor. Vicdanlar kirli duygulardan arınıyor. Keşke bu güzide ve mübarek zaman diliminde bütün Müslüman milletler ümmet şuuru içerisinde özgürce yaşayabilseler. Iraklı kardeşlerimizin başına akıllı bombalar yağmasa… Filistinliler sürgünlere mahkûm olmasa… Çocukların tatlı uykuları bomba sesleriyle bölünmese… Barut değil, huzur solusa bebeler…

İslam’ın yanlış tanıtıldığı, Müslümanların sabır ve tahammüllerinin fazlasıyla zorlandığı bu dönemde ne kadar bayram edilirse biz de o kadar yaşıyoruz bayram düşüncelerini. Bayramlarda içimiz gülse de suretimiz kan ağlıyor. Bayramın yankısı cevap bulmuyor gönüllerimizde. Günümüzde atlastan cepkenli yiğit akıncıların ruhu toprağın derinliklerinden ses vermiyor. Eski bayramların tadı hayallerimizi süslüyor. ‘Nerde o eski bayramlar…’ sözü dudaklardan düşmüyor. Ramazanlar ve bayramlar mahzun geldi, mahzun gidiyor. Fakat bizler yine de gelecekten ümitliyiz. Güneş battıysa tasalanmaya gerek yok. Zira güneş doğmak için batar. Bizler o kutlu doğuşun intizarıyla yaşıyoruz. Her şeye rağmen ramazan bayramınız mübarek olsun; şeker bayramı Türk-İslam âlemine hayırlar getirsin.

 

BU HATIRLATMALARI EZBERLE…

 

YAKINI, ÇOCUĞU, BABASI, ANASI, DOSTU OLMAYANLAR YERİNMEMELİ…

BU MEMLEKET BİZİMSE, İNSANLARI DA BİZİMDİR. KÜRDÜ’NDEN ÇERKEZ’İNE

ZAZASINDAN ABAZASI’NA KADAR…

TÜRKMENİNDEN LAZINA,

ERMENİSİNDEN ARABI’NA KADAR…

ALLAH MİLLETİMİZİ EVLİYALARIN, ŞEHİTLERİN  YÜZÜ HÜRMETİNE BİRLİK VE BERABERLİĞİMİZİ KORUSUN..

 

SEVMESİNİ BİLİRSENİZ ANA KARNINDAN BİR DOĞDUĞUNUZ İNSANLARDAN YAKIN KİMSELERLE BİRLİKTE OLURSUNUZ..

OĞLUNUZ KADAR SİZE YAKIN MEMLEKETLİ BULURSUNUZ..

KIZINIZ KADAR ETRAFINIZDA PERVANE OLANLARA RASTLARSINIZ…

 

DOSTUNUZ KADAR VARLIĞINI  ÖNÜNÜZE SEREN,

SEVGİLİNİZ KADAR SİZİN İÇİN ÖLMEYİ BİLEN ADAMLARA RASTLAYABİLİRSİNİZ..

 

SEVGİ.. TANRI’NIN VAR EDİŞ SEBEBİ..

VARLIĞIMIZIN ANLAMI…

 

TRABZON’DAN KALKIP OSMAN ÜÇER’İN BAĞINA GELEN BU OĞUZ TÜRK’Ü SAYDIKLARIMIZDAN BİR ÖRNEK…

 

SEVGİYİ UNUTMUŞLAR.

ŞAİRİN GÖZLERİNE BAKINIZ..

 

BİRLİĞİ ANLAMAYANLAR  GÜLÜMSEMELERİ TEŞHİS EDİNİZ…

 

SEVGİYİ, BAĞLILIĞI, ÜMİDİ BULACAĞINIZDAN EMİNİM..

 

BİR TAKIM KİMSELERE VERİP VERİŞTİRİYORSAK VALLAHİ DE BİLLAHİ DE BU GÜZELLİKLERİ KORUMAK İÇİNDİR.

VATANDA KİMSEYİ AYIRMIYORUZ..

YEMİN EDERİZ. IRKÇILIK YAPMADAN, BU VATANIN YARINLARDI İÇİN KENDİNİ ADAYAN HERKES TÜRKTÜR..

BİZİMDİR..

 

TÜRKÇÜLÜĞE SARILIYORSAK OSMANLI’NIN KALLEŞÇE YIKILIŞINI UNUTMADIĞIMIZ İÇİNDİR..

 

 

VATANIMIZDA NEFES ALANLAR…

KARDEŞİMİZDİR.

KARDEŞİNİZDİR..

KARDEŞİYİZDİR..

 

SİZLERDEN BU SATIRLARDA İŞLEDİĞİMİZ KONUYU KOMPOZİSYON HALİNE GETİRİP SİTEMİZE YOLLAMANIZI İSTİYORUZ..

 

TANRI   İYİ   İNSANLARI   KORUSUN!...

 

 

 

OSMAN ÜÇER’İN BAĞINDA…

GÖNLÜNÜN DERİNLİKLERİNDE…

 

 

EMNİYET VE HUZUR DUYDUĞU YUVASINDA

 

 

SAFLIĞINDA..

SIRLARINDA…

ÜMİTLERİNDE…

 

 

BİRLİK VE BERABERLİĞİN TESÇİLİ

 

 

 

YURT SATHINDA

HUZUR VE

REFAH DUASIYLA…

 

YAZARIMIZIN KAPADOKYADAN İKİNCİLİK ALMA OLAYINDAKİ DİĞER RESİMLER OLUMLUYOL SİTESİNDEKİ KÖŞESİNDE…

YAZARIMIZ M.NİHAT MALKOÇ GEZİ YAZISI YARIŞMASINDA TÜRKİYE

 

BİRİNCİSİ OLDU

 

Çanakkale bizim tarihi dönüm noktalarımızdandır. Yedi düvele karşı kazandığımız bu şanlı zafer; şiirlere, hikâyelere, romanlara, gezi yazılarına konu olmuştur. Milletimiz yıllarca bu kaynaktan milli ve manevi duygularını beslemiştir.

Aslında Çanakkale bizim için çok büyük bir ibret vesikasıdır. Fakat bunu hakkıyla kullanamıyoruz. Japonlar belli bir bilinç kazansınlar diye, çocuklarını öncelikle Hiroşima ve Nakazaki kentlerine götürüp oradaki atom bombası tahribatını göstermektedirler. ABD’nin söz konusu kentlere attığı atom bombalarından ders çıkarmaktadırlar. “Bilim ve teknolojide ilerlemezseniz böyle bombalara hedef olursunuz. Bilim ve teknolojide yol alırsanız kimse kılınıza dokunamaz.” denmektedir. O çekik gözlü çocuklar bu durumu zihinlerine yerleştirerek geleceğe yol almaktadırlar. İşte bugün Japonya’nın geldiği yer ortadadır.

Ya biz….Çanakkale’den yeterince ibret alabiliyor muyuz? Çocuklarımıza dört duvar arasında tarih şuuru kazandıracağımızı sanıyoruz. Oysa onları evvela Çanakkale’ye götürüp atalarımızın cengâverliğini, düşmanın zalimliğini canlı örneklerle göstermeliyiz. Mehmet Akif Ersoy ne güzel söylemiş:

"Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?"

 

Türkiye’de Çanakkale Savaşları pek çok yarışmaya konu oluyor. Özellikle Mart ayında öğrencilere ve diğer serbest katılımcılara yönelik çeşitli yarışmalar düzenleniyor. Geçenlerde Elvan Yayınları tarafından “Çanakkale Gezi Yazısı Yazma Yarışması” düzenlendi. Elvan Yayınları’nın Türkiye genelinde düzenlediği Çanakkale izlenimleri içerikli gezi yazısı yazma yarışmasında gazetemizin köşe yazarı M.Nihat MALKOÇ “Al Bayrağın Gölgesinde” adlı gezi yazısıyla Türkiye birincisi, oldu. Yazarımız bu neticeyle 200 ytl’lik kitap ödülü kazandı. Kendisini tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyoruz. Yazarımızın Türkiye birinciliği getiren “Al Bayrağın Gölgesinde” adlı gezi yazısını dikkatlerinize sunuyoruz…

 

AL BAYRAĞIN GÖLGESİNDE

M.NİHAT MALKOÇ

 

Kanın su olup aktığı o mübarek toprakları görmeden ölürsem gözüm açık gidecekti. “Ya Çanakkale’yi görmeden ruhum tenimden çıkıp giderse…” Uzun yıllar bu korkuyla yaşadım. Ülkeleri için, en kıymetli varlıkları olan canlarını, gözlerini kırpmadan veren Mehmetçiklerin, meleklerin omuzları üzerinde göklere yükseldikleri bu nurlu beldeyi görme, oralara nazar eyleme arzusu içimde bir çağlayan olup coştukça coşmuştu. Hissiyatım bunu yaşama isteğiyle bir kuş gibi çırpınıyordu göğüs kafesimde.

Gitmeliydim, Avustralya’dan Kanada’ya kadar yedi düvelin küçük bir kara parçası üzerinde mazlum bir devlete karşı gösterdiği acımasızlığı yerinde temaşa etmeliydim. Bu belki bir ömür boyunca girdiğim teorik tarih derslerinden çok daha tesirli ve kıymetliydi. Belki değil, kıymeti muhakkaktı bunun. Tarih yazıldığı ve yaşandığı coğrafyanın üzerinde öğrenilmeliydi ki tesiri yıllarca sürsün, belleğimizi çepeçevre kuşatsın.

Şanlı ve kahraman atalarımızın makamlarını ziyaret edip onlara şükran duygularımızı iletmek vefalı olmanın gereğiydi. Onlar ki Çanakkale’de, bir metrekareye altı bin kurşunun düştüğü kanlı coğrafyada korkmadan, yurtlarını yaban ellere kaptırmamak için göğüs göğse çarpışmışlardı. Henüz bıyıkları bile terlemeden dünyanın nimetlerini ellerinin tersiyle itip Allah’ın şehitlere dair vaadine itibar etmişlerdi.

Çanakkale’ye gitmeden gerçek kahramanlığın ne demek olduğunu anlayamazsınız. Metrekareye altı bin merminin, bazı yerlerde de metrekareye en az iki şehidin düştüğü, kahraman Mehmetçiğin ölüme gülerek gittiği, tarihimizin en şanlı savunmasının gerçekleştiği Çanakkale’de yaşanan destanı, Çanakkale kahramanlarının ibret dolu yaşamlarını, dünyaya verdikleri insanlık derslerini yerinde görmek lazımdı. Orada akan kanlarla boyandı bayrağımızın atlastan kumaşı… Tabir caizse Çanakkale bizim ikinci Kâbe’mizdir.

Şu anda onurlu öğretmenlik vazifesini ifa ettiğim koca bir eğitim çınarı hükmündeki Trabzon Lisesi, Çanakkale Savaşı’nın cereyan ettiği yılda mezun vermemişti. Peki, ne olmuştu da eğitim sekteye uğramıştı? Çanakkale nere, Trabzon nere… Trabzon’la Çanakkale’nin arsındaki mesafe 1365 km’yi geçiyor. Fakat gönül mesafe dinlemez. Çanakkale Savaşı ile Trabzon Lisesi’nin mezun vermemesinin nasıl bir bağlantısı olabilirdi?

Trabzon Lisesi’nin ve bunun gibi pek çok köklü eğitim öğretim kurumunun, henüz bıyıkları bile çıkmamış delikanlıları ana babalarını, yüreklerinde filizlenen aşklarını geride bırakarak yurt savunması için Çanakkale Cephesine akmışlardı. Onları bu cepheye götüren ne cebir, ne de korkuydu. Onlar içlerinde depreşen vatan aşkıyla ölümün soğuk kollarına atılmışlardı. Geri dönemeyeceklerini bile bile çetin ve dikenli bir yola revan olmuşlardı.

Hem Kurtuluş Savaşı’nın şanlı komutanı Atatürk ne demişti: Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır. Medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi parlayacak ve tarih sayfalarına yine Türk adı ile yazılacaktır.” Ecdadımızı tarih sayfalarından tanımak ne kadar tesirli olabilirdi ki? Saman kâğıdı sayfalardan tarih bilinci kazanmayı umut etmek göğe merdiven dayayarak bulutları sağıp kuraklıktan boynunu büken başaklara can suyu vermek kadar beyhude bir hayaldi.

Bu hissiyat yoğunluğu içerisinde Trabzon’dan çıktım başım selamet… Gönül heybemde sadece Çanakkale vardı. Uzun yol çağırıyordu beni kendine. Karanlığın gözleri parlıyordu her dönemecin ardında. Zaman bir türlü geçmek bilmiyordu. Heyecan fırtınası sarmıştı dört bir yanımı. Bir gün, bir gecelik yolculuktan sonra gönlümün aktığı topraklardaydım. İçimdeki heyecan sağanağı yorgunluğumu unutturmuştu bana.

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Çanakkale’ye ilk adımımızı attık. Çanakkale girişindeki bir lokantada hafif bir kahvaltı yaptıktan sonra konaklayacağımız otele doğru hareket ettik. Kafile başkanı en az iki saat istirahat etmemiz gerektiğini söyledi. Bize ayrılan odalara çıkıp yorgunluğumuzu gidermeye çalıştık. Fakat ne mümkün… Gözlerime uyku girmiyordu. Yatakhanenin pencerelerinden etrafı seyre dalmıştım. Ne zaman gidecektik Mehmetçiğin yedi düvele kafa tuttuğu şanlı topraklara. Kafamı yastığa koysam da gözlerime uyku girmedi bir türlü... İki, saat iki asır gibi geldi bana. Çok şükür ki bu çileli dakikalar son buldu.

Ölümü ölümsüzleştiren Çanakkale’ye, sebeplerin bittiği yerde sebepleri yaratana sığınmanın şahidi Boğaz’a, Seyit Onbaşı’nın kendini aştığı yamaca, dünyanın Düvel-i Muazzama”nın hevesini kursağında bırakan isimlerin meftun bulunduğu şehitliğe nazar ediyoruz. Sabahleyin munis görülen hava bir anda hırçınlaşıyor. Kararan gökler çok geçmeden ilk damlalarını toprakla buluşturuyor. Belli ki bulutlar Çanakkale şehitleri için yüreklerinde sakladıkları gözyaşlarını döküyor. Öte yandan şimşekler karşı cenahta yatan Anzaklara ve diğer mücrim mezarlara kaşlarını çatıyor. Gök kızıllaştıkça kızıllaşıyor; asuman adeta kan kırmızı bir renge bürünüyor. Güneş kırmızılığını şehit kanlarına değen ziyasından alıyor gibi… Toprağın altında sıcaklığını ve tazeliğini koruyan kanlar, göklere sirayet ediyor. Dağın bağrına koca harflerle yazılan bir dörtlük dikkatimi üzerine çekiyor:

“Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın

Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.

Eğil de kulak ver bu sessiz yığın

Bir vatan kalbinin attığı yerdir.”

Bu dizeler iyiden iyiye sarsıyor beni… Destursuz bağa giren bir yabancı gibi hissediyorum kendimi. Demek ki bastığımız toprakların manevi ehemmiyetinden hakkıyla haberdar değiliz. Pamuk tarlasını andıran mermer taşlar bizi tefekküre davet ediyor. Eski hisarlık sırtında Ömer Kaptan Tepesi üzerindeki Şehitler Anıtı’nın manevi ihtişamı karşısında biz faniler küçüldükçe küçülüyoruz. Morto Limanı ile Çanakkale Boğazı’nın girişi arasındaki bu anıtın ihtişamlı görüntüsü zaferin büyüklüğünü tüm dünyaya haykırıyor. Sömürülen ulusların umutlarını artırarak mücadele güçlerini perçinliyor. Yekpare bronzdan yapılan direğin 25 metre yükseklikteki tepe noktasında dalgalanan şanlı Türk bayrağı bu toprakların tapusunun sonsuza kadar Türklerde kalacağını cihana haykırıyor.

Gelibolu’da hayat kabre, kabir hayata açılıyor. Nereye baksan bir şehitlik göze çarpıyor. Böyle bir manzara karşısında insan muhayyilesi darmadağın oluyor. Yürekteki medcezirler içimizdeki sevgi ve hoşgörü kumlarını hayat sahiline taşıyor. Şehitliklerin birinin bittiği noktada öbürü başlıyor. Her şehitlik bir liman, her kabir meçhule kalkan gemi hükmünde zihnimizde anlam buluyor. Faniler melek olup sonsuzluğa kanatlanıyor.

Eceabat’a 12, Gelibolu’ya 34 km mesafede ve yol üzerinde bulunan bin metrekareden fazla yüzeyi kapsayan, içinde kesme taştan yapılmış beş metre yükseklikte bir abide bulunan Akbaş Şehitliğine düşüyor yolumuz… Acıklı bir öykü bekliyor burada bizi… Çanakkale Kara Savaşları’nda, 25 Nisan 1915 tarihinde, Arıburnu ve Anafartalar mıntıkasında ağır yaralanan askerlerimizi, İstanbul’da hastane haline getirilen Selimiye Kışlasına götürmek üzere Akbaş İskelesinde bekleyen “Halep” adlı gemi, İngilizler tarafından batırılmış; geminin personeliyle beraber ağır yaralı iki yüz Türk askeri şehit düşmüştür. Şehitler kanlı elbiseleriyle toplu olarak buraya gömülmüştür. Emperyalist Batının gerçek yüzünü gösteren bu hadise bize sessizlik içerisinde çığlık atarcasına ince ve manalı mesajlar veriyor.

Şehitlikler silsile halinde uzayıp gidiyor… İşte hemen önümüzde Kumköy Şehitliği… Onun da acıklı bir öyküsü var… Çanakkale muharebeleri sırasında Kumköy’de ikmal tesisleri bulunuyordu. Buradaki bir kuyu civarında askerler çamaşırlarını yıkarken uçaktan atılan bomba ile 72 er şehit olmuştur. Kumköy göletinin üzerinden geçtikten sonra sağ tarafa selvi ağaçları ile çevrili şehitlik görülmektedir. Bugün hâlâ kuyu mevcut ise de bombanın açtığı büyük çukur artık kapanmak üzeredir. Bu izlerin kapanması için yüz sene gerekmiştir.

Daha sonra yolumuz Anzak Koyu’na düşüyor. Bugün, yolu Gelibolu ve Eceabat’a düşen herkese tarihi Anzak koyuna uğramasını şiddetle öneriyoruz. Muhteşem bir manzara ile birlikte Anzak ve Türklere ait onlarca şehitlik, yüzlerce tabya ve Atatürk’ün bu yabancı topraklar üzerinde son nefesini vermiş binlerce Anzak askeri için söylemiş olduğu sözlerin bulunduğu, o gözlerimizi yaşartan abideyi görmeden geçmemek gerekir. Savaşın da bir ahlakı olabileceği bu abidedeki ifadelerden kolayca anlaşılabilir. Bu abidede Atatürk’ün Anzaklara dair şu sözleri altın yaldızlı harflerle tarihin hafızasına kazınmıştır: “Bu memlekette kanlarını döken kahramanlar, burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yan yana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz; evlatlarınız bizim bağrımızdadır, huzur içindedirler. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evladımız olmuşlardır.”

Çanakkale gezisi beni ecdadımla yüzleştirdi bir anlamda. Onlardan af diledim, vefa duygusunun ölmediğini kanıtlamak için düştüm yollara. Geç kalmışlığın hicabıyla mermerden mezar taşlarına yüz sürdüm. Onlara layık olamadığın için pişmanlığım kirpiklerimden sıcak ipince damlalar halinde süzüldü. İki kuşak evvelki dedemin izini aradım Çanakkale’nin hâlâ barut kokan yamaçlarında… Şehitliklerden otel odama döndüğümde gecenin kaskatı kurşundan bir yorgan gibi üzerime çökmesiyle duygularım sağnak sağnak döküldü bembeyaz sayfalara… Çanakkale’ye dair şu terennümler geçti ruh imbiklerimden:

 

“Kasırgalar savurur; buz kestirir kar bizi

Gece gündüz kavurur sıcağında nâr bizi

 

Çanakkale’de zaman açılır sonsuzluğa

Çağırır gül yüzüyle agûşuna yâr bizi

 

Sabır ateşten gömlek, dua semaya kapı

Bülbülün nağmesinde yakar ahûzar bizi

 

Gözlerim kapanmadan ruhum dalar uykuya

Elinde kırmızı gül, çağırır mezar bizi

 

Fazilet yarışında önde gider yiğitler

Zekeriya misali bölse de hızar bizi

 

Gayya çukurlarından beslenirse kem gözler

Sirkeyle bal misali öylece bozar bizi

 

Kalbin orta yerine siner kirli bakışlar

Kendimize getirir ilâhî nazar bizi

 

Gök yarılsa ikiye, gün batsa da şafakta

Çağların göbeğine tarihler yazar bizi

 

Gök kubbenin altında dolaşırken avare

Hicran ateşlerine atar intizar bizi

 

Hafakanlar basmadan yetiş rahmet meleği

Ölüme çeyrek kala çepeçevre sar bizi

 

Efkâr basar sinsice hüzün coğrafyamıza

Sevgilinin hayali eder bahtiyar bizi

 

Gelibolu’da yağmur fırtınaya dönüşür

Sular kaynar derinden, ateşi yakar bizi

 

Ürperir maveradan koparıldıkça ruhlar

Maziden arda kalan sermaye bakar bizi

 

Ölü toprağı serper, gaflet kurşundan ağır

Bir kez uyumaya gör yılanlar sokar bizi

 

Doğar Anafartalar alacakaranlığa

Aynadaki akisler Hakk’a muştular bizi

 

Zaman alevden bir gül, safın önünde kısrak

Düşmanı haklarım ben dostlardan kurtar bizi

 

Kirli çizmeleriyle girer de haremime

Hallac-ı Mansur gibi beyhude soyar bizi