KARADENİZ FIRTINASI
NİHAT MALKOÇ KÖŞESİ
Mübarek Ramazan Bayramınızı
kutlar, Türk-İslam âlemi için hayırlara vesile
olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz
ederim.
Çalışmalarınızda
başarılar dilerim.
Allah’a emanet olunuz.
Selâm, saygı ve muhabbetlerimle…
M. Nihat MALKOÇ
Trabzon Lisesi(Anadolu)
Türk Dili ve Edebiyatı
Öğretmeni
E-mektup: mnm61mnm@hotmail.com
DOSYA: RAMAZAN BAYRAMI
HAZIRLAYAN: M.NİHAT MALKOÇ
BAYRAMINIZ
KUTLU OLSUN
Bir aylık ramazan orucunu gönül
huzuru içerisinde tutup ramazana ‘Elveda’ dedik. Fakat bu
sayılı günlerin tadına doyamadık. Ramazanı
çok özleyeceğiz. Şimdiden on bir ay geriye doğru
saymaya başladık bile. Ramazan nasıl hızlı
geçtiyse önümüzdeki on bir ay da öyle
hızlı geçecek ve ömrü olanlar yeni bir ramazana
‘Merhaba’ diyecektir. Bu akış ömrün nihayetine
dek sürüp gidecektir.
Bayramlar hayatımızın gülen
yüzüdür. Fakat son yıllarda her şey gibi
bayramlarımızı da yozlaştırdılar. Artık
bayram demek tatil demek!... İnsanlar bayram
gelince (tatil birleştirilip uzatılmışsa) kendilerini tatil
beldelerine atıyorlar. Yaşlıları ziyaret etmek, hâl
hatır sormak, ellerini öpmek çok eskilerde kaldı.
Bayramlar buluşmaların ve hasret gidermenin adresiyken
şimdilerde tatil vesilesi oldu.
Nerde o eski sıla-i rahimler… Nerede o
mezar ziyaretleri… Kur’an okumalar… Ev ev
dolaşıp bayramlaşmalar… Şeker ve tatlı
ikramları… Bayram namazına gitmenin o doyumsuz tadı ve
heyecanı… Bunları doyasıya yaşayamıyoruz
artık. Bayramlarımızın içini boşalttılar.
Onların da ruhunu çaldılar. Gerçekçi olmak
gerekirse bugün de böyle bir bayram yaşıyoruz.
İçi boşaltılmış bir bayram…
Müslümanların iki büyük
dini bayramından biri olan Ramazan
Bayramı, İslam dinine
göre Hicri Kamer yılının dokuzuncu ayı olan Ramazan
ayının ardından onuncu ay olan Şevval ayının ilk üç
günü boyunca kutlanan dini bir bayramdır. Ramazan bayramına
“Şeker Bayramı” da diyoruz. Çünkü bu
bayramda herkes birbirine şeker ikram eder; tatlı yenilir, tatlı
konuşulur. Bu güne özel akide şekerleri, güllaç
tatlıları, demirhindi şerbetleri ve
hamur işi poğaçalar, simitler hazırlanır.
Bizler hoşlandığımız
şeyleri ifade etmede ‘şeker gibi’ benzetmesini
yaparız. Bu bayramın ‘şeker bayramı’ diye
anılmasının bir sebebi de şeker gibi hoş ve manevi
açıdan feyizli olmasından kaynaklanmaktadır. Bu isim
gittikçe yerleşmiştir. Artık herkes Ramazan
bayramını ‘Şeker Bayramı’ diye biliyor ve
bildiriyor. Ramazan bayramına, o gün fıtır
sadakası verilmesinden dolayı ‘Fıtır
Bayramı’ adı da verilmektedir. Adı ne olursa olsun bu
bayram Müslüman-Türk’ün en özel günlerinden
biridir. Ümmet kavramının gerçek manada hayata
geçirildiği zaman dilimidir.
Aslında dini bayramlar birbirinden uzak
düşmüş aile fertlerinin buluşup kaynaşması
için güzel bir vesiledir. Bu müstesna günde
tatlılar, şekerler, çikolatalar ikram edilir. Baklava en
çok sevilen ve ikram edilen tatlılardandır. Ayrıca
küs olanların bayram sebebiyle barışması da bir
gelenektir. Zira bir müminin mümin kardeşiyle üç
günden fazla dargın kalması helal değildir. Bayramlar
dargınlıkların ortadan kalkmasına ve dostlukların
kurulmasına zemin hazırlarlar.
Geçmişe özlem duymak,
insanoğlunun en büyük özeliklerinden biridir. Eski
ramazanlara ne kadar özlem duyuyorsak eski bayramlara da o kadar
özlem duyuyoruz. Geçen zaman bizleri iyice
yozlaştırıyor. Eski bayramları çok arıyoruz.
Eski dostlukları bugün bulamıyoruz. Günümüzde her
şey paraya ve makama endekslenmiş. Makamlar
büyüdükçe insanlar küçülmüş.
Üstte olanlar düşmekten korkar olmuş, sırf bu korku
yüzünden kendi olabilme onurunu göstermekten uzak kalmışlar.
Biz orta yaşlı insanlar o eski
ramazanları ve bayramları görme ve yaşama imkânı
bulduğumuz için onları bugünkülerle
kıyaslayabiliyoruz. Bugünkü gençler onu bile yapmaktan
mahrumdurlar. Onlara acımamak elde değil. Onlar tabir caizse
sılada gurbeti yaşıyorlar. Ne kendileri, ne de özendikleri
olabiliyorlar.
Hayat şartları ne olursa olsun
çocuklarımıza bayram neşesini tattıralım.
Çok küçük de olsa onlara bayram hediyesi alalım.
Böylelikle bayram, öteki zaman dilimlerinden daha ayrı ve
ayrıcalıklı olsun. Bayram harçlığını
da ihmal etmeyelim. Bazı şeyler verdikçe bereketlenir. Siz
verin ki Allah da size versin Boşluk olmalı ki o boşluğun
dolması söz konusu olsun. Mübarek Şeker
Bayramınızı kutluyor, İslam âleminin uyanmasına
ve kurtuluşuna vesile olmasını yüce Allah’tan niyaz
ediyorum.
NERDE
O ESKİ BAYRAMLAR?...
Gönüllerin islamla
aydınlandığı ülkemizde bütün bayramlar bir
başka kutlanır. Fakat dini bayramların yeri apayrıdır.
Halk uzun asırlardan beri ramazan ve kurban bayramlarını
benimsemiş ve sevmiştir. Gerçi milli bayramlar da milliyetçilik
duygularımızın zirveye çıktığı zaman
dilimleridir. Fakat bunlar dini bayramlarımız kadar halk katında
benimsenmemiştir.
Ramazan ve kurban bayramlarında herkeste bir
telaş ve heyecan gözlenir. Çocuklar ve büyükler
sabahın ilk ışıklarıyla yataklarından kalkarak
bayram namazını kılmak üzere evden ayrılıp
caminin yolunu tutarlar. Herkesin yüreği büyük bir sevgiyle
ve heyecanla atar. Bayram sabahlarında hemen herkes erkence kalkar
sımsıcak yatağından… Büyükler bayram
namazından döndüğünde bayramlaşma faslı
başlar uzun süre… El öpenler bir yandan bayram
harçlığını indirirler ceplerine. Bunu bir
karşılık değil, gönülden kopmuş bir hediye
olarak düşünmeliyiz. Bu gelenek uzun yılların
kültürel birikiminin bugüne yansımasıdır.
Bayram günlerinde evlerimiz bir anda
kalabalıklaşır. Yakın ve uzak çevreden insanlar
gelir doğup büyüdükleri memleketlerine… Hasret
giderir analar, gelinler ve bacılar… Mutluluklar
paylaşıldıkça çoğalır bayram
günlerinde. Huzur iklimine gireriz beraberce.
Eskiden bayramlar bambaşka bir heyecan ve
coşkuyla kutlanırdı. Çocuklara bayramlık hediyeler
alınarak sevindirilirdi. Bu yüzden bu müstesna günler
dört gözle beklenirdi. Günümüzde bayramlar daha
çok iş ortamından uzaklaşmak için vesile kabul
ediliyor. Bu güzide günlere ticaret penceresinden bakınca
farklı bir tabloyla karşılaşırız. Bayram
günlerinde alışverişler doğal olarak katlanıyor.
Piyasaya hareket geliyor. Bayramlık alışverişler
için bütçeler iyiden iyiye zorlanıyor. Bayram
sonrasında maddi gerçeklerle yüz yüze kalınca
bayramın o güzelim esintisi fırtınaya
dönüşüyor, dallarımız kırılıyor.
Aslında bayramı masumca ve doyasıya
yaşayanlar çocuklardır. Onlar bayramı, bu günlerin
ruhuna uygun olarak büyük bir keyif ve neşe içerisinde
kutluyorlar. Bir çikolata, bir şeker, az miktarda para onları
mutlu etmeye yetiyor. Mutlu olmak için çok fazla şey istemez
çocuklar… Bir güler yüze bile rıza
gösterirler. Bayramlarda kendi çocuklarımızı
sevindirirken yetim ve öksüz çocukları da
düşünmeliyiz. İmkânlarımız ölçüsünde
onların da elinden tutup bayram sevincini kendilerine
yaşatmalıyız. Asıl yardıma, sevgi ve şefkate muhtaç
olanlar onlardır. Garibin elinden tutmak ve onu düzlüğe
çıkarmak sosyal toplum olmanın gereğidir. Böylelikle
sosyal huzurun temelini de atmış oluruz. Büyük İslam
şairi Mehmet Akif Ersoy eski bayramları ve bu bayramlarda
çocukların konumunu şöyle anlatıyor:
“Gelinde bayramı Fatih’te
seyredin bir,
Hayale hatıra sığmaz o herc ü merci safa
Çoluk çocuk birer onluk verip de
girmek için
Nöbetleşe bekliyorlar acep içinde
ne var
Bu kâinat-ı sürurun içinde
gezdikçe
Çocukların tarafındaydı en
çok eğlence”
Bayramlar sıra dışı
günlerdir. Buluşma ve kaynaşma vakitleridir onlar… Sosyal
bağlarımız bu vakitlerde daha bir sıkılaşır.
Sıla-ı rahim bu günlerde hayatı daha da
güzelleştirir ve anlamlı kılar. Bayram neşe ve
sevinçtir. İlahi rahmet ve mağfiretin yeryüzüne bol bol indiği mübarek günlerdir
bayramlar… Duaların kabul olduğu mübarek vakitlerdir. Bu
günlerde müminler birbirleriyle daha çok
kaynaşmalıdır. Verilecek fıtır
sadakalarıyla garibanlar da sevindirilmelidir. Bayramlar zenginlerin keyif
çattığı, yurtdışı gezilerine
çıkıp oralarda yüklü alışverişler
yaptığı günler olmaktan
çıkarılmalıdır. Muhtaçlara her
açıdan bayram ettirilmelidir. Çünkü durumu iyi
olanların garibanı kollama yükümlülüğü
vardır.
“Nerde o eski bayramlar…” deyip
duruyoruz. Bayramların o eski manevi havasını
kaybettiğinden şikâyetçi oluyoruz. Fakat bunun
suçlusunun bizler olduğunu hiç
düşünmüyoruz. Uzaydan gelen birileri bizi bu hale
getirmedi. Nefsimize köle olarak basiret nazarlarımızı
kaybettik. Suçluyu başka yerlerde aramak beyhudedir. Suçlu
biziz… Bu müstesna günlere o eski havasını yine ancak
bizler kazandırabiliriz. Çok zor değil aslında…
İşe yakın çevremizden başlayıp halka halka manevi tamirata girişmeliyiz.
Anlaşılan o ki bu bayramı da buruk
kutlayacağız. Çünkü bu yıl da İslam
beldeleri zulüm ve işgal altında bulunuyor. Filistin’de, Çeçenistan’da, Keşmir’de, Filipinler’de, Irak’ta, Lübnan’da, Gazze’de, dünyanın pek çok yerinde
Müslümanlar kan ağlıyor. Hatta Tunus gibi ülkelerde
müminler öz vatanlarında parya olarak yaşamak mecburiyetinde
bırakılıyorlar. Sokakta bile başörtülerine
müdahale ediliyor. İnançlarını
yaşamalarına izin verilmiyor. Bütün bu olumsuzluklara rağmen
mübarek Ramazan Bayramınızı tebrik eder; milletimiz,
ülkemiz ve tüm İslâm âlemi için
hayırlara vesile olmasını Cenab-ı
Allah’tan niyaz ederim.
RAMAZAN
BAYRAMI DÜŞÜNCELERİ
Bayramlar huzur ve sükûnun en
yüksek seviyede cereyan ettiği zaman dilimleridir. Kültür
ve medeniyetimizde bayramların apayrı bir yeri ve önemi
vardır. Birlik ve beraberliğin çimentosudur bu müstesna vakitler…
Milli bütünlüğümüzü bu gibi ortak
değerlerimize borçluyuz. Değerlerini yaşayan ve
yaşatan milletler geleceğe emin adımlarla ilerlerler. Türk
milleti zor badirelerden geçerek bugüne gelebilmişse bunu
milli ve manevi değerlerine borçludur. Onun için
çocuklarımıza değerlerimizi anlatmalı ve
benimsetmeliyiz. Özellikle dini bayramlarının manevi
hazzını çocuklarımıza doyasıya
yaşatmalıyız. Onların da gelecekte çocuklarına
anlatacağı bayram hatıraları olmalıdır. Bayramlar
herkeste derin duygu ve düşünce çağlayanları
oluşturur. Bir zamanlar Ramazan Bayramının şair
gönlümde meydana getirdiği duygu ve düşünceleri
“Ramazan Bayramı Düşünceleri” adlı
şiirimde kafiyelere dizerek şöyle ifade etmiştim. Bu bayram
hissiyatımı sizlerle paylaşmak istiyorum:
Muhabbetin gölgesi düşerken can
evine
Sıladan uzaktaki yürek neye sevine?
Zaman bildiğin zaman arife ne, bayram ne?
Kurulsun yüce mizan, haklar yerini bulsun
Şen ola gönül köşkü,
bayramlar bayram olsun
Yanar yürek dağları giryenin ateşinden
Sayılı gün tez geçer, uyanırsın
düşünden
Gelir bayram neşesi ramazanın
peşinden
Gururlanma ey insan sen de bir garip kulsun
Şen ola gönül köşkü,
bayramlar bayram olsun
Kul çekmezse müşkülât
ulaşamaz menzile
Huzur damlacıkları akar durur gönüle
Şeker bayramı gelir lezzeti değer
dile
Gönül bahçelerinde gül
açsın, zakkum solsun
Şen ola gönül köşkü,
bayramlar bayram olsun
Şairlerin dilinde bayram aşk
güftesidir
Çağları aşıp gelen
Itri’nin bestesidir
Bayram yetime kucak, gariplerin sesidir
Mümin bayram ederken müşrik
saçını yolsun
Şen ola gönül köşkü,
bayramlar bayram olsun
Dursun bozuk saatler, çekin gönüle ayar
Sevgi coğrafyasında dolaşın
diyar diyar
Girsin düşlerimize mübarek gül
yüzlü yâr
Zalime balyoz yumruk, mazluma ayak kolsun
Şen ola gönül köşkü,
bayramlar bayram olsun
Zihinlerde ateşten heyulalar
örülür
Arasat meydanında suretimiz
görülür
Fanilerin defteri elbet bir gün
dürülür
Sevap çeşmelerinden amel
kabımız dolsun
Şen ola gönül köşkü,
bayramlar bayram olsun
Gönül penceresinden girsin cennet kokusu
Kuş uykusuna dönsün müminin
kış uykusu
Sarsın hücrelerimi vahdet, vefa duygusu
Ey sırat-ı müstakim sen ne
mübarek yolsun!...
Şen ola gönül köşkü
bayramlar bayram olsun
Feyiz ve bereket ayı olan ramazanın
sonunda bayram sevincini doyasıya yaşıyoruz.
Gönüllerimiz taptaze bahar rüzgârlarıyla doluyor.
Pörsüyen ruhlarımız bayram müjdesiyle diriliyor.
Vicdanlar kirli duygulardan arınıyor. Keşke bu güzide ve
mübarek zaman diliminde bütün Müslüman milletler
ümmet şuuru içerisinde özgürce yaşayabilseler.
Iraklı kardeşlerimizin başına akıllı bombalar
yağmasa… Filistinliler sürgünlere mahkûm
olmasa… Çocukların tatlı uykuları bomba sesleriyle
bölünmese… Barut değil, huzur solusa bebeler…
İslam’ın yanlış
tanıtıldığı, Müslümanların sabır
ve tahammüllerinin fazlasıyla zorlandığı bu dönemde
ne kadar bayram edilirse biz de o kadar yaşıyoruz bayram
düşüncelerini. Bayramlarda içimiz gülse de suretimiz
kan ağlıyor. Bayramın yankısı cevap bulmuyor
gönüllerimizde. Günümüzde atlastan cepkenli yiğit
akıncıların ruhu toprağın derinliklerinden ses vermiyor.
Eski bayramların tadı hayallerimizi süslüyor. ‘Nerde
o eski bayramlar…’ sözü dudaklardan
düşmüyor. Ramazanlar ve bayramlar mahzun geldi, mahzun gidiyor.
Fakat bizler yine de gelecekten ümitliyiz. Güneş battıysa
tasalanmaya gerek yok. Zira güneş doğmak için batar.
Bizler o kutlu doğuşun intizarıyla yaşıyoruz. Her
şeye rağmen ramazan bayramınız mübarek olsun;
şeker bayramı Türk-İslam âlemine hayırlar getirsin.
BU HATIRLATMALARI EZBERLE…
YAKINI, ÇOCUĞU, BABASI,
ANASI, DOSTU OLMAYANLAR YERİNMEMELİ…
BU MEMLEKET BİZİMSE,
İNSANLARI DA BİZİMDİR. KÜRDÜ’NDEN
ÇERKEZ’İNE
ZAZASINDAN ABAZASI’NA
KADAR…
TÜRKMENİNDEN LAZINA,
ERMENİSİNDEN
ARABI’NA KADAR…
ALLAH
MİLLETİMİZİ EVLİYALARIN, ŞEHİTLERİN
YÜZÜ HÜRMETİNE BİRLİK VE
BERABERLİĞİMİZİ KORUSUN..
SEVMESİNİ BİLİRSENİZ
ANA KARNINDAN BİR DOĞDUĞUNUZ İNSANLARDAN YAKIN
KİMSELERLE BİRLİKTE OLURSUNUZ..
OĞLUNUZ KADAR SİZE YAKIN
MEMLEKETLİ BULURSUNUZ..
KIZINIZ KADAR ETRAFINIZDA PERVANE
OLANLARA RASTLARSINIZ…
DOSTUNUZ KADAR VARLIĞINI
ÖNÜNÜZE SEREN,
SEVGİLİNİZ KADAR
SİZİN İÇİN ÖLMEYİ BİLEN ADAMLARA
RASTLAYABİLİRSİNİZ..
SEVGİ..
TANRI’NIN VAR EDİŞ SEBEBİ..
VARLIĞIMIZIN ANLAMI…
TRABZON’DAN KALKIP OSMAN
ÜÇER’İN BAĞINA GELEN BU OĞUZ
TÜRK’Ü SAYDIKLARIMIZDAN BİR ÖRNEK…
SEVGİYİ UNUTMUŞLAR.
ŞAİRİN
GÖZLERİNE BAKINIZ..
BİRLİĞİ ANLAMAYANLAR
GÜLÜMSEMELERİ TEŞHİS EDİNİZ…
SEVGİYİ,
BAĞLILIĞI, ÜMİDİ BULACAĞINIZDAN EMİNİM..
BİR TAKIM KİMSELERE
VERİP VERİŞTİRİYORSAK VALLAHİ DE
BİLLAHİ DE BU GÜZELLİKLERİ KORUMAK
İÇİNDİR.
VATANDA KİMSEYİ
AYIRMIYORUZ..
YEMİN EDERİZ.
IRKÇILIK YAPMADAN, BU VATANIN YARINLARDI İÇİN
KENDİNİ ADAYAN HERKES TÜRKTÜR..
BİZİMDİR..
TÜRKÇÜLÜĞE
SARILIYORSAK OSMANLI’NIN KALLEŞÇE YIKILIŞINI
UNUTMADIĞIMIZ İÇİNDİR..
VATANIMIZDA NEFES ALANLAR…
KARDEŞİMİZDİR.
KARDEŞİNİZDİR..
KARDEŞİYİZDİR..
SİZLERDEN BU SATIRLARDA
İŞLEDİĞİMİZ KONUYU KOMPOZİSYON HALİNE
GETİRİP SİTEMİZE YOLLAMANIZI İSTİYORUZ..
TANRI
İYİ İNSANLARI KORUSUN!...

OSMAN ÜÇER’İN
BAĞINDA…
GÖNLÜNÜN
DERİNLİKLERİNDE…

EMNİYET VE HUZUR DUYDUĞU
YUVASINDA

SAFLIĞINDA..
SIRLARINDA…
ÜMİTLERİNDE…

BİRLİK VE
BERABERLİĞİN TESÇİLİ

YURT SATHINDA
HUZUR VE
REFAH DUASIYLA…
YAZARIMIZIN
KAPADOKYADAN İKİNCİLİK ALMA OLAYINDAKİ DİĞER
RESİMLER OLUMLUYOL SİTESİNDEKİ
KÖŞESİNDE…
YAZARIMIZ M.NİHAT MALKOÇ GEZİ YAZISI
YARIŞMASINDA TÜRKİYE
BİRİNCİSİ OLDU
Çanakkale bizim tarihi dönüm
noktalarımızdandır. Yedi düvele karşı
kazandığımız bu şanlı zafer; şiirlere,
hikâyelere, romanlara, gezi yazılarına konu olmuştur.
Milletimiz yıllarca bu kaynaktan milli ve manevi duygularını
beslemiştir.
Aslında Çanakkale bizim için
çok büyük bir ibret vesikasıdır. Fakat bunu
hakkıyla kullanamıyoruz. Japonlar belli bir bilinç
kazansınlar diye, çocuklarını öncelikle
Hiroşima ve Nakazaki kentlerine
götürüp oradaki atom bombası tahribatını
göstermektedirler. ABD’nin söz konusu kentlere attığı
atom bombalarından ders çıkarmaktadırlar. “Bilim ve
teknolojide ilerlemezseniz böyle bombalara hedef olursunuz. Bilim ve
teknolojide yol alırsanız kimse kılınıza
dokunamaz.” denmektedir. O çekik gözlü çocuklar
bu durumu zihinlerine yerleştirerek geleceğe yol almaktadırlar.
İşte bugün Japonya’nın geldiği yer
ortadadır.
Ya biz….Çanakkale’den
yeterince ibret alabiliyor muyuz? Çocuklarımıza dört
duvar arasında tarih şuuru kazandıracağımızı
sanıyoruz. Oysa onları evvela Çanakkale’ye götürüp
atalarımızın cengâverliğini, düşmanın
zalimliğini canlı örneklerle göstermeliyiz. Mehmet Akif
Ersoy ne güzel söylemiş:
"Geçmişten adam hisse
kaparmış... Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?"
Türkiye’de Çanakkale
Savaşları pek çok yarışmaya konu oluyor.
Özellikle Mart ayında öğrencilere ve diğer serbest
katılımcılara yönelik çeşitli yarışmalar
düzenleniyor. Geçenlerde Elvan Yayınları tarafından
“Çanakkale Gezi Yazısı Yazma Yarışması”
düzenlendi. Elvan Yayınları’nın Türkiye
genelinde düzenlediği Çanakkale izlenimleri içerikli
gezi yazısı yazma yarışmasında gazetemizin köşe
yazarı M.Nihat MALKOÇ “Al
Bayrağın Gölgesinde” adlı gezi yazısıyla
Türkiye birincisi, oldu. Yazarımız bu neticeyle 200 ytl’lik kitap ödülü kazandı.
Kendisini tebrik ediyor, başarılarının devamını
diliyoruz. Yazarımızın Türkiye birinciliği getiren
“Al Bayrağın Gölgesinde” adlı gezi
yazısını dikkatlerinize sunuyoruz…
AL BAYRAĞIN
GÖLGESİNDE
M.NİHAT MALKOÇ
Kanın su olup aktığı o
mübarek toprakları görmeden ölürsem gözüm
açık gidecekti. “Ya Çanakkale’yi görmeden
ruhum tenimden çıkıp giderse…” Uzun yıllar bu
korkuyla yaşadım. Ülkeleri için, en kıymetli
varlıkları olan canlarını, gözlerini kırpmadan
veren Mehmetçiklerin, meleklerin omuzları üzerinde
göklere yükseldikleri bu nurlu beldeyi görme, oralara nazar
eyleme arzusu içimde bir çağlayan olup coştukça
coşmuştu. Hissiyatım bunu yaşama isteğiyle bir
kuş gibi çırpınıyordu göğüs
kafesimde.
Gitmeliydim, Avustralya’dan Kanada’ya
kadar yedi düvelin küçük bir kara parçası
üzerinde mazlum bir devlete karşı gösterdiği
acımasızlığı yerinde temaşa etmeliydim. Bu belki
bir ömür boyunca girdiğim teorik tarih derslerinden çok
daha tesirli ve kıymetliydi. Belki değil, kıymeti muhakkaktı
bunun. Tarih yazıldığı ve yaşandığı
coğrafyanın üzerinde öğrenilmeliydi ki tesiri
yıllarca sürsün, belleğimizi çepeçevre
kuşatsın.
Şanlı ve kahraman
atalarımızın makamlarını ziyaret edip onlara
şükran duygularımızı iletmek vefalı olmanın
gereğiydi. Onlar ki Çanakkale’de, bir metrekareye altı
bin kurşunun düştüğü kanlı coğrafyada
korkmadan, yurtlarını yaban ellere kaptırmamak için
göğüs göğse çarpışmışlardı.
Henüz bıyıkları bile terlemeden dünyanın
nimetlerini ellerinin tersiyle itip Allah’ın şehitlere dair
vaadine itibar etmişlerdi.
Çanakkale’ye gitmeden gerçek
kahramanlığın ne demek olduğunu anlayamazsınız.
Metrekareye altı bin merminin, bazı yerlerde de metrekareye en az iki
şehidin düştüğü, kahraman Mehmetçiğin
ölüme gülerek gittiği, tarihimizin en şanlı
savunmasının gerçekleştiği Çanakkale’de
yaşanan destanı, Çanakkale kahramanlarının ibret
dolu yaşamlarını, dünyaya verdikleri insanlık derslerini
yerinde görmek lazımdı. Orada akan kanlarla boyandı
bayrağımızın atlastan kumaşı… Tabir caizse
Çanakkale bizim ikinci Kâbe’mizdir.
Şu anda onurlu öğretmenlik vazifesini
ifa ettiğim koca bir eğitim çınarı
hükmündeki Trabzon Lisesi, Çanakkale
Savaşı’nın cereyan ettiği yılda mezun
vermemişti. Peki, ne olmuştu da eğitim sekteye
uğramıştı? Çanakkale nere, Trabzon nere…
Trabzon’la Çanakkale’nin arsındaki mesafe 1365 km’yi geçiyor. Fakat gönül mesafe
dinlemez. Çanakkale Savaşı ile Trabzon Lisesi’nin mezun
vermemesinin nasıl bir bağlantısı olabilirdi?
Trabzon Lisesi’nin ve bunun gibi pek çok
köklü eğitim öğretim kurumunun, henüz
bıyıkları bile çıkmamış
delikanlıları ana babalarını, yüreklerinde filizlenen
aşklarını geride bırakarak yurt savunması için
Çanakkale Cephesine akmışlardı. Onları bu cepheye
götüren ne cebir, ne de korkuydu. Onlar içlerinde
depreşen vatan aşkıyla ölümün soğuk
kollarına atılmışlardı. Geri dönemeyeceklerini
bile bile çetin ve dikenli bir yola revan
olmuşlardı.
Hem Kurtuluş Savaşı’nın
şanlı komutanı Atatürk ne demişti: Türk
çocuğu ecdadını tanıdıkça daha
büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.
Medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi parlayacak ve tarih
sayfalarına yine Türk adı ile yazılacaktır.”
Ecdadımızı tarih sayfalarından tanımak ne kadar
tesirli olabilirdi ki? Saman kâğıdı sayfalardan tarih
bilinci kazanmayı umut etmek göğe merdiven dayayarak
bulutları sağıp kuraklıktan boynunu büken
başaklara can suyu vermek kadar beyhude bir hayaldi.
Bu hissiyat yoğunluğu içerisinde
Trabzon’dan çıktım başım selamet…
Gönül heybemde sadece Çanakkale vardı. Uzun yol
çağırıyordu beni kendine. Karanlığın
gözleri parlıyordu her dönemecin ardında. Zaman bir
türlü geçmek bilmiyordu. Heyecan fırtınası
sarmıştı dört bir yanımı. Bir gün, bir
gecelik yolculuktan sonra gönlümün aktığı
topraklardaydım. İçimdeki heyecan sağanağı
yorgunluğumu unutturmuştu bana.
Sabahın ilk ışıklarıyla
birlikte Çanakkale’ye ilk adımımızı
attık. Çanakkale girişindeki bir lokantada hafif bir
kahvaltı yaptıktan sonra konaklayacağımız otele
doğru hareket ettik. Kafile başkanı en az iki saat istirahat
etmemiz gerektiğini söyledi. Bize ayrılan odalara
çıkıp yorgunluğumuzu gidermeye
çalıştık. Fakat ne mümkün… Gözlerime
uyku girmiyordu. Yatakhanenin pencerelerinden etrafı seyre
dalmıştım. Ne zaman gidecektik Mehmetçiğin yedi
düvele kafa tuttuğu şanlı topraklara. Kafamı
yastığa koysam da gözlerime uyku girmedi bir türlü...
İki, saat iki asır gibi geldi bana. Çok şükür
ki bu çileli dakikalar son buldu.
Ölümü
ölümsüzleştiren Çanakkale’ye, sebeplerin
bittiği yerde sebepleri yaratana sığınmanın
şahidi Boğaz’a, Seyit Onbaşı’nın
kendini aştığı yamaca, dünyanın “Düvel-i
Muazzama”nın
hevesini kursağında bırakan isimlerin meftun bulunduğu
şehitliğe nazar ediyoruz. Sabahleyin munis görülen hava bir
anda hırçınlaşıyor. Kararan gökler çok
geçmeden ilk damlalarını toprakla buluşturuyor. Belli ki
bulutlar Çanakkale şehitleri için yüreklerinde
sakladıkları gözyaşlarını döküyor.
Öte yandan şimşekler karşı cenahta yatan Anzaklara ve diğer mücrim mezarlara
kaşlarını çatıyor. Gök
kızıllaştıkça kızıllaşıyor;
asuman adeta kan kırmızı bir renge bürünüyor.
Güneş kırmızılığını şehit
kanlarına değen ziyasından alıyor gibi…
Toprağın altında sıcaklığını ve
tazeliğini koruyan kanlar, göklere sirayet ediyor. Dağın
bağrına koca harflerle yazılan bir dörtlük dikkatimi
üzerine çekiyor:
“Dur yolcu! Bilmeden gelip
bastığın
Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.
Eğil de kulak ver bu sessiz yığın
Bir vatan kalbinin attığı
yerdir.”
Bu dizeler iyiden iyiye sarsıyor beni…
Destursuz bağa giren bir yabancı gibi hissediyorum kendimi. Demek ki
bastığımız toprakların manevi ehemmiyetinden
hakkıyla haberdar değiliz. Pamuk tarlasını andıran
mermer taşlar bizi tefekküre davet ediyor. Eski hisarlık
sırtında Ömer Kaptan Tepesi üzerindeki Şehitler
Anıtı’nın manevi ihtişamı
karşısında biz faniler küçüldükçe
küçülüyoruz. Morto Limanı
ile Çanakkale Boğazı’nın girişi
arasındaki bu anıtın ihtişamlı
görüntüsü zaferin büyüklüğünü
tüm dünyaya haykırıyor. Sömürülen
ulusların umutlarını artırarak mücadele
güçlerini perçinliyor. Yekpare bronzdan yapılan direğin
Gelibolu’da hayat kabre, kabir hayata
açılıyor. Nereye baksan bir şehitlik göze
çarpıyor. Böyle bir manzara karşısında insan
muhayyilesi darmadağın oluyor. Yürekteki medcezirler
içimizdeki sevgi ve hoşgörü kumlarını hayat
sahiline taşıyor. Şehitliklerin birinin bittiği noktada
öbürü başlıyor. Her şehitlik bir liman, her kabir
meçhule kalkan gemi hükmünde zihnimizde anlam buluyor. Faniler
melek olup sonsuzluğa kanatlanıyor.
Eceabat’a 12, Gelibolu’ya
Şehitlikler silsile halinde uzayıp
gidiyor… İşte hemen önümüzde Kumköy
Şehitliği… Onun da acıklı bir öyküsü
var… Çanakkale muharebeleri sırasında Kumköy’de ikmal tesisleri bulunuyordu. Buradaki bir
kuyu civarında askerler çamaşırlarını
yıkarken uçaktan atılan bomba ile 72 er şehit
olmuştur. Kumköy göletinin
üzerinden geçtikten sonra sağ tarafa selvi
ağaçları ile çevrili şehitlik
görülmektedir. Bugün hâlâ kuyu mevcut ise de
bombanın açtığı büyük çukur
artık kapanmak üzeredir. Bu izlerin kapanması için
yüz sene gerekmiştir.
Daha sonra yolumuz Anzak
Koyu’na düşüyor. Bugün, yolu Gelibolu ve
Eceabat’a düşen herkese tarihi Anzak
koyuna uğramasını şiddetle öneriyoruz. Muhteşem
bir manzara ile birlikte Anzak ve Türklere ait
onlarca şehitlik, yüzlerce tabya ve Atatürk’ün bu
yabancı topraklar üzerinde son nefesini vermiş binlerce Anzak askeri için söylemiş olduğu
sözlerin bulunduğu, o gözlerimizi yaşartan abideyi
görmeden geçmemek gerekir. Savaşın da bir ahlakı
olabileceği bu abidedeki ifadelerden kolayca anlaşılabilir. Bu
abidede Atatürk’ün Anzaklara dair
şu sözleri altın yaldızlı harflerle tarihin
hafızasına kazınmıştır: “Bu memlekette
kanlarını döken kahramanlar, burada bir dost vatanın
toprağındasınız. Huzur içinde uyuyunuz. Sizler
Mehmetçiklerle yan yana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan
evlatlarını harbe gönderen analar!
Gözyaşlarınızı dindiriniz; evlatlarınız
bizim bağrımızdadır, huzur içindedirler. Onlar bu
toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim
evladımız olmuşlardır.”
Çanakkale gezisi beni ecdadımla
yüzleştirdi bir anlamda. Onlardan af diledim, vefa duygusunun
ölmediğini kanıtlamak için düştüm yollara.
Geç kalmışlığın hicabıyla mermerden mezar
taşlarına yüz sürdüm. Onlara layık
olamadığın için pişmanlığım
kirpiklerimden sıcak ipince damlalar halinde süzüldü.
İki kuşak evvelki dedemin izini aradım
Çanakkale’nin hâlâ barut kokan
yamaçlarında… Şehitliklerden otel odama
döndüğümde gecenin kaskatı kurşundan bir yorgan
gibi üzerime çökmesiyle duygularım sağnak
sağnak döküldü bembeyaz
sayfalara… Çanakkale’ye dair şu terennümler
geçti ruh imbiklerimden:
“Kasırgalar savurur; buz kestirir kar bizi
Gece gündüz kavurur sıcağında
nâr bizi
Çanakkale’de zaman
açılır sonsuzluğa
Çağırır gül
yüzüyle agûşuna yâr bizi
Sabır ateşten gömlek, dua semaya
kapı
Bülbülün nağmesinde yakar ahûzar bizi
Gözlerim kapanmadan ruhum dalar uykuya
Elinde kırmızı gül,
çağırır mezar bizi
Fazilet yarışında önde gider
yiğitler
Zekeriya misali bölse de hızar bizi
Gayya çukurlarından beslenirse kem
gözler
Sirkeyle bal misali öylece bozar bizi
Kalbin orta yerine siner kirli bakışlar
Kendimize getirir ilâhî nazar bizi
Gök yarılsa ikiye, gün batsa da
şafakta
Çağların göbeğine tarihler
yazar bizi
Gök kubbenin altında dolaşırken
avare
Hicran ateşlerine atar intizar bizi
Hafakanlar basmadan yetiş rahmet meleği
Ölüme çeyrek kala
çepeçevre sar bizi
Efkâr basar sinsice hüzün
coğrafyamıza
Sevgilinin hayali eder bahtiyar bizi
Gelibolu’da yağmur fırtınaya
dönüşür
Sular kaynar derinden, ateşi yakar bizi
Ürperir maveradan koparıldıkça
ruhlar
Maziden arda kalan sermaye bakar bizi
Ölü toprağı serper, gaflet
kurşundan ağır
Bir kez uyumaya gör yılanlar sokar bizi
Doğar Anafartalar alacakaranlığa
Aynadaki akisler Hakk’a muştular bizi
Zaman alevden bir gül, safın
önünde kısrak
Düşmanı haklarım ben dostlardan
kurtar bizi
Kirli çizmeleriyle girer de haremime
Hallac-ı Mansur gibi beyhude soyar bizi