ÜZEYİR
LOKMAN ÇAYCI
Sezgiler
Üzeyir Lokman ÇAYCI
Türkiye’de oynanan emperyalist
oyunlara
«dur» denilmelidir !
¤ Kimyâ-yı Saadet isimli eserinin 477. sayfasında İmam-ı Gazâli, Peygamberimiz
(S.A.) ‘in bir sözünü nakleder : «Makam ve mal
kalpteki nifâkı, suyun tere otunu büyüttüğü gibi büyütür.»
¤ «Cahil bir toplum, özgür
bırakılıp kendine seçim hakkı verilse dahi, hiçbir zaman özgür bir seçim
yapamaz. Sadece seçim yaptığını zanneder. Cahil toplumla seçim yapmak, okuma
yazma bilmeyen adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır! Böyle
bir seçimle iktidara gelenler, düzenledikleri tiyatro ile halkın egemenliğini
çalan zalim ve madrabaz hainlerdir!» (Friedrich Wilhelm Nietzsche)
¤ Bir ulus kendi içindeki
aptal ve hatta muhteris olanlarla baş edebilir. Fakat içerisindeki satılmış ve
hainlerle yaşayabilmesi olanaksızdır. Sınırları zorlayan düşman silah ve
alemlerini açıkta taşıdığı için daha az tehlikelidir. Fakat bir hain, hain gibi
görünmez, Kurbanları ile aynı aksanda konuşur, onların çehresine bürünür ve onların
argümanlarını kullanarak ulusun politik yapısına nüfuz eder, bütün kapılardan
serbestçe geçer, sesi en üst düzey hükümet koridorlarında duyulur, ulusun
ruhunu çürütür. Politik yapıya her türlü hastalık bulaştırarak yaşam gücünü
elinden alır. Bir katil daha az korkuludur. (Marcus Tullius Cicero)
¤ Basri Gocul «Özlü Sözler»
isimli kitapçığının 15. sayfasında Tûslu Firdevsî’nin sözünü «Deniz
yüzme bilmeyeni boğar» başlığıyla nakleder : «Boğulsak
inci için girdiğimiz denizde, Denizin suçu nedir? Kabahat elbet bizde!»
«Bazı insanların sezgilerine,
sözlerine, görüşlerine, yaşanan vahim olaylara kulak vermeliydiniz !»
«Bakıyorsunuz göremiyorsunuz... İşitiyorsunuz anlamıyorsunuz...» Nefisleriniz def
çalıyor, döne döne yoruyorsunuz. Para tutkusu, servet aşkı, makam düşkünlüğü,
apartman ve ev sevdası ayaklarınızın altından kayan ilâhî ve millî dayanakları
size farkettirmiyor!
İhtiraslarınız galeyana geliyor,
köy köy, kasaba kasaba gezerek, evinizden, yurdunuzdan, sevdiklerinizden
koparak yaşatılacak felaketlere insanların destek olmalarını istiyorsunuz!
Bir çok kişi icraatlarıyla,
verdikleri tavizlerle, «ilâhî kurallara göre» dinlerinden çıkmış durumdalar! Vatanseverliklerin
rafa kaldırıldığı ise günümüzde hiç farkedilmiyor.
Kahramanlar terörist, teröristler kahraman gibi
karşılandığı sürece daha çok gözyaşı dökeceğiz!
02.07.2011 tarihli «Tertip Siyaseti» isimli yazımda «Gelişmelere bakarak bilinçlenmeyi biçimlendirmek zorundayız» başlığı
altında
«Türk Milleti AKP’yi mi
iktidara getirdi yoksa problemleri mi iktidar yaptı? Bir başka soru AKP’yi
tekrar iktidar yapmakla onlara ya da Türk Milletine iyilik mi yaptınız, yoksa
kötülük mü yaptınız? Bunları düşünmek zorundasınız! Ben ne demek
istiyorum? Bunun cevabını
yaşayacaklarınızla yine siz vereceksiniz! Yani AKP yöneticileri emperyalist
örgülemelerle dolu dönülemeyecek sorunlu, engebeli bir yola girmişlerdir. Ne yazık ki AKP
yöneticilerine yapılan uyarılar da etkili olamamaktadır. Türkiye’nin sorunu
sadece Anayasa değişikliği değil, özden kopma, inançlardan uzaklaşma, millî
birlik ve beraberliği sağlayacak asil duygulardan ya da adaletten uzaklaşmadır.
» demiştim.
Şimdi önünüze gelenlere
bakın! 13 vatan evlâdının şehadetini irdeleyin, şehit polislerimizin
itildikleri alanları inceleyin... Size gösterilen can acıtan resimler, açılım
adı altında felaket üreten emperyalist projeler, üstü örtülü
teslimiyetçilikler, suskunluklar, görev ihmalleri, korkular, tertipler sinsice
karşınıza çıkarılıyor...
«Şehitlerin kanları yerde
kalmayacak» sloganları, «terörü lanetlediler» söylemleri karşımıza çıkarılacak
acılara, yaşanacak olaylara karşı alınan tedbirleri işaret etmiyor. Aksine günü
kurtarma, durumu idare etme, felaketleri önemsememe, ihanetleri gizleme gibi
hafıza tırmalayan sinsi duruşları, millî hassasiyetleri hiçe sayan
umursamazlıkları önümüze seriyor!
Her taşın altından
emperyalistler çıkıyor!
12.01.2007 tarihinde Milliyet
Gazetesi’nde yer alan bir haberden bahsedeceğim : Janine Huard adlı Kanadalı
kadın, CİA’nın soğuk savaş döneminde finanse ettiği beyin yıkama deneylerinde
kobay olarak kullanıldığı nedeniyle hem kendisi, hem de diğer kurbanlar için
tazminat davası açmaya çalışıyor.»
Bugün bize sunulan eğitim
programları, sinema filmleri, televizyon yayınları neslimizi nereye sürüklüyor,
diye hiç düşündünüz mü? Olaylara, intiharlara, cinayetlere alıştırılmak,
yozlaştırılmalara boyun eğmek, olumsuzluklara tepkisizleştirilmek bize,
kültürümüze, hiç yakışıyor mu?
CIA’ya dokunan yanıyor! Polonya’nın önde gelen siyasi
gazetelerinden Gazeta Wyborcza’ya ulaşan belgelere göre, Varşova
Başsavcılığı’nın iki savcısı ülkedeki CIA faaliyetleriyle ilgili iddianame
hazırlıkları aşamasında görevden alındılar. Savcılar tarafından 2008 yılından
bu yana sürdürülen soruşturma, Polonya’nın kuzey doğusundaki Kiejkuty askeri
üssünde oluşturulan “gizli CIA hapishanesinde Afganistan ile Pakistan başta
olmak üzere, bazı başka ülkelerden getirilen İslamcı terör zanlılarının işkence
altında sorguya çekildiği” iddiası üzerinde odaklanıyordu. (Yeniçağ Gazetesi,
01.06.2011)
ABD’nin Ankara Büyükelçisi
görünümündeki CIA ajanı Ross Wilson, Cumhuriyet ve Milliyet’e açıklama yaparken
şok bir itirafta bulundu. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın 5 Kasım’daki ABD
ziyaretine atıfta bulunan Wilson, “Biz, bizim değerlerimizi ve dünyadaki
amaçlarımızı paylaşan ülkelerle birlikte çalışmak isteriz ve Türkiye bu
ülkelerden biri” diyerek Türkiye’nin Amerikan politikaları doğrultusunda yol
aldığını ileri sürdü. (Yeniçağ Gazetesi, 10.05.2008)
ABD Dışişleri Bakanlığı
yetkilisi Matt Bryza’nın “AKP kapatılırsa bu, bizim ulusal çıkarlarımıza zarar
verir” sözü size ne düşündürüyor? (Hürriyet Gazetesi, 25.06.2008)
Rauf Denktaş, CIA tarafından
tehdit edildiğini açıkladı.
Kuzey
Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin eski Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, 1981 seçimlerinde
CIA tarafından tehdit edildiğini açıkladı. (NTV, 10.04.2009)
Enerji kaynaklarına el koymak
isteyen ABD’nin, “Afganistan’a demokrasi, “Irak’a özgürlük” yalanıyla
başlattığı kanlı işgallerde, çoğu kadın ve çocuk 3.5 milyon sivil hayatını
kaybetti. Direnenler cezaevlerinde işkencelerden geçirildi. (Yeniçağ Gazetesi,
29.08.2009)
Köle gibi çalıştırılan Türk
çıldırdı : ABD’ye
“Work and Travel” ile giden Türk öğrencilerin dramına her gün bir yenisi
ekleniyor... Alaska’da köle gibi çalıştırılan bir Türk
öğrencinin akıl hastanesine kaldırıldığı, üç gün müşahade altında tutulduktan
sonar şizofrenik paranoya teşhisi konduğu ve çok zor koşullar altında
Türkiye’ye gönderilip tedavi altına alındığı öğrenildi. (Vatan Gazetesi,
26.07.2009)
Türkiye, AKP iktidarının
aymazlığı yüzünden büyük bir tehlikeyle daha yüz yüze geldi. ABD’nin
Avrupa’daki nükleer silahlarının yüzde 33’ünü İncirlik Üssü’nde depoladığı
ortaya çıktı. Pentagon’dan
tık yok! ABD’nin nükleer silah ağırlığını İngiltere’den
Türkiye’ye kaydırdığını belgeleyen rapor, ne Pentagon ne İngiltere tarafından
yalanlandı. CHP, konuyu soru önergesiyle Meclis gündemine taşıdı. (Yeniçağ Gazetesi, 30.06.2008)
İtalya Napoli'deki Nato üssü
İzmir Urla'ya taşınıyor… 4000 Amerikan askeri Urla'da ev tutmaya başladı bile… (Yeni Mesaj Gazetesi, 12.04.2005)
Amerika’da
yabancılarla yabancıları, Müslümanlarla Müslümanları savaştırmak için yabancı
nüfus artırılıyor
Emperyalistler hedef ülkerde iç düşmanlar ürettirerek
ülkelerin iç dengelerini bozuyorlar. Birbirleriyle çatışan gruplar,
topluluklar, siyasi teşekküller,
iftiralarla tertipler oluşturuyorlar!
Onların «önce parçala, sonra yut» taktiğine alet olanlar, ister istemez
kendi ülkelerine ihanet ediyorlar!
Amerika’da yabancıların nüfusu 1970’de 9 milyon iken, 1988’de 17
milyon oldu. 2010 yılında ise 36,5 milyon olması tahmin ediliyor.
(Ekim 1988, Ça m’intéresse)
Olumsuzlukları
kimler, neden körüklüyorlar?
Amerikalı yazar Jennifer
Eaton, ''Türkiye hakkında olumlu haber yapan yabancı gazetecilerin görev yeri
değiştiriliyor. Olumlu yapılan haberler editörler tarafından kullanılmıyor''
dedi. (Milliyet Gazetesi, 05.11.2006)
Fransa’da yayınlanan «Choc Mecmuası (Temmuz 2011)» birkaç gün önce kapak konusu olarak Amerikan
gizli servisi CIA’yı gündeme taşıdı : «Complot! DSK (Straus
Kahn) piégé par
«Straus Kahn’a
yüklenilen suçların, tertiplerin ve iftiraların yalan olduğu, tertiplere
dayandığı Fransa’da yankılandı. Oynanan oyunlar birer birer açığa çıkmaya
başladı. Temizlikçi kadının üç önemli konuda yalan söylediği belirlendi.» diye
yine aynı yazımda, yani 02.07.2011
tarihinde dile
getirdiğim konu bugün açık açık CIA tarafından gerçekleştirildiği ifade ediliyor!
Ki ben bu konuyu 16.05.2011 tarihinde Deniz Baykal’a, Devlet Bahçeli’ye, CHP ve MHP milletvekillerine gönderdiğim
mesajlarla da duyurmuştum.
ABD İslâm karşıtı
mücadeleler için yılda 3 milyar dolar harcıyor!
Eleştiri ve hakarette sınır
tanımayan ABD çizgi dizisi South Park, bir rezalete daha imza attı! Dizinin
200. bölümündeki rezaletin konusu şöyle: ABD’li ünlü aktör Tom Cruise, diziye
dava açmaya kalkar. Davadan vazgeçme şartı olarak Hz. Muhammed’in getirilmesini
ister. Bu dalga geçme ortamında da Hz. Muhammed, «oyuncak ayı» kostümü içinde
tasvir edilir! (Yeniçağ Gazetesi, 16.04.2010)
ABD’de
Amerikan Federal Soruşturma Bürosu’nun (FBI) camilere "muhbir"
yerleştirmesi ve camilerin "dinlenmesi" tepkilere yol açtı. (Kanal
Biz, 09.06.2009)
AKP Balıkesir Milletvekili
Turhan Çömez, ABD'nin PKK'ya destek verdiğini öne sürerek, "Bu adamlar
PKK'lılarla iletişimlerini çok rahatlıkla sağlıyorlar. Teröristlerin kamplarına
rahatlıkla para, silah, gıda ve çeşitli mühimmat yardımı yapıyorlar. Müttefik olduğunu
kabul ettiğimiz ABD'nin, Kandil Dağı'ndaki teröristlerle görüşmediğini mi
sanıyorsunuz?'' dedi. (Ortadoğu Gazetesi, 29.05.2007)
Üç
ABD helikopterleri, İran sınırındaki köye halılara sarılı halde uçaklara karşı
kullanılan 2 adet strella füzesi ve 18 paket C-4 patlayıcısı bıraktı. Silahlara
peşmergeler el koydu (Haber 7, 18.08.2006)
Yıllar önce
Güneydoğu vilayetlerimizde görev yapan iki valimizle bizzat Paris bölgesinde
görüşmüştüm. Onlar Amerika’lılar tarafından İncirlik’ten kalkan helikopterlerle
teröristlere silah, mühimmat ve yiyecek yardımı yapıldığının kendileri
tarafından tespit edildiğini, bunu devletin istihbarat birimlerine ve üst
kademelere duyurulduğunu söylediklerini bir gazete de duyurmuştum.
Gazetelerde yer
alan Amerikan askerlerinin itirafları ve vahşete bakış
Çavuş Aidan Delgado : Iraklı
mahkûmların cesetleri kamyonda duruyordu. Biri ceset torbasını açıp başına ateş
etti. Bir asker, eline kaşık aldı ve adamın beynini çıkardı. Yiyormuş gibi
yaparak gülümseyip fotoğraf çektirdi. Üstüne "Bu pislikle resmimi çekin.
Seni gerçekten s...tiler değil mi?" dedi. İğrençti.
Gözcü Joe Hatcher: Yanlışlıkla
öldürdüğümüz sivillerin yanlarına Kalaşnikof AK47 silahları bırakıyorduk ki bizimle
çatışmaya girip öldükleri sanılsın... Bazen bomba için kazıyormuş gibi
göstermek için kürek bile gömdük.
Çavuş Kelly
Dougherty: Konvoya
verilen tek emir asla durmamasıdır. Önümüze 3 eşeğiyle yürüyen bir çocuk çıktı.
10 yaşındaydı. Hiç durmadan çocuğu ve 3 eşeğini dümdüz ettik.
Uzman Çavuş Patrick Resta: Irak'a gelişimizden bu yana "uyarı ateşi"
yoktur şeklinde eğitildik. Onları yaralamak veya canlı ele geçirmek yerine
öldürmemiz istendi hep.
Teğmen Morgenstein :
Ailesiyle çatışma hattında kalan bir adamın frenleri patladı. Ateş ettik, adam
paramparça oldu...
(Sabah Gazetesi, 13.07.2007)
2006 yılında 14
yaşındaki Iraklı bir kız çocuğuna tecavüz ettikten sonra hem kızı hem de bütün
ailesini öldüren Amerikalı asker Steven Green, suçunu hafifletmek için "Bu
insanlardan ne kadar nefret ettiğimi anlatabilecek bir kelime bulamıyorum. O
zamanlar Iraklıları insan olarak görmüyordum" dedi.
Afganistan'da görev yapan
Amerikalı askeri çavuş Jeremy Morlock, 3 sivili zevk için öldürdüklerini kabul
etti. (CNN TÜRK, 24.03.2011)
Rolling Stone,
askerlerin ‘hacı’ diye adlandırdıkları Müslümanları öldürüp, cinayeti Taliban
saldırısına uğradıkları için işlemiş gibi görünmek üzere masum sivillerin
yanına silah yerleştirdiklerini yazdı. (Yazete, 29.03.2011)
6 Türkmen çocuğunu tankla ezdiler
ABD askerleri,
Ramadi’de öldürdükleri direnişçilerin cesetlerini, iplerle yerlerde
sürükledikten sonra tanklarla ezerek paramparça ettiler.
Musul’un Mithak bölgesinde
önceki gün direnişçilerin ABD konvoyuna saldırmasını bahane eden Amerikan
askerleri rastgele sağa sola ateş açarak Kur’an kursundan çıkan 6 Türkmen
çocuğu öldürdü
ABD’li askerler Ramadi
kentinde de öldürdükleri sivillerin üzerinden tank ile geçerek cesetleri daha
sonra sakladı. ABD’li askerlerin yaptıklarına ise bölge halkından büyük tepki
geldiği bildirildi. Irak’ta meydana gelen çatışmaların ve saldırıların
bilançosu ise her geçen gün ağırlaşıyor. ABD askerlerinin ve peşmergelerin
gerçekleştirdikleri saldırılarda ise 9 bin Irak subayının ve askerinin hayatını
kaybettiği açıklandı. Irakta meydana çatışmalarda ve saldırılarda 150 tane
gazeteci hayatını kaybederken, 700 din adamı, 3 bin 200 bilim adamı
(Tıp-Fizik-Kimya-Astronomi- Arkeolog akademisyen), 50 sporcu, 328 tüccar öldü. (Yeniçağ
Gazetesi)
Amerikan işgali Irak için
kaos, çatışma, ölüm, acı ve göz yaşından başka bir şey getirmedi. İşgal ile
birlikte 2 milyon Iraklı katledildi. Ülkede 5 milyonu aşkın yetim çocuk ve
yaklaşık 2 milyon kadın dul kaldı. Halkın yüzde 75’i fakirlik sınırında bulunuyor.
6 milyondan fazla insan açlık sorunu çekiyor. İşgal nedeniyle yaklaşık 3 milyon
Iraklı vatanlarını terk etmek zorunda kaldı. 14 yaş altındaki çocukların yüzde
15’inin ise çocuk işçi. 10 bin kişiye 6 doktorun düştüğü Irak’ta canlı doğan
her bin çocuktan 107’si yetersizlik sebebiyle ölüyor. Ülkedeki 34 bin doktordan
2 bini öldürülürken, 20 bini ülkeyi terk etti. (Yeniçağ Gazetesi, 02.01.2010)
“Öldürmek eğlencelidir” diyen ABD’li komutan,
Irak ve Afganistan operasyonlarını yöneten ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’na
aday gösterildi. Adaylığının onaylanması durumunda James Mattis,
Afganistan’taki Amerikan güçlerinin yeni komutanı olarak atanan General David
Petraeus’tan boşalan yeri dolduracak. (Ulusal Kanal, 10.07.2010)
Müslümanları
hunharca katledenlere dua edenler ise kendilerini gizlemiyorlar
«Zâlime duâ edip Allahü Teâlâ
sana uzun ömürler versin, sizi bize bağışlasın» gibi sözler söylenmesi
konuşmadaki günahlardandır. Peygamberimiz (S.A.) «Zâlime, Allah sana uzun
ömürler versin diyen, yeryüzünde Allahü Teâlâ’nın yasak ettiği şeyleri yapmak
isteyen bir kimsenin dâima bulunmasını ister» (İmam-ı Gazâli, Kimyâ-yı
Saadet, sayfa : 254)
Erzurumlu İbrahim Hakkı
Hazretleri «Marifetname» isimli eserinin birinci cildinin, 110. sayfasında
Peygamberimizin (S.A.) sözünü naklediyor : «Zalime yardım edene, muhakkak
Allah, o zalimi ona musallat eder.»
Erzurumlu İbrahim Hakkı
Hazretleri «Marifetname» isimli eserinin birinci cildinin, 110. sayfasında
Peygamberimiz S.A. sözünü naklediyor : «Devlet başkanlarının yalanlarını
tasdik eden ve zulümlerine yardımcı olan benden değildir.»
Turgut Özal Herkes
tarafından bilinmektedir ki Özal bütün tercihlerini Bush'tan yana koymuş ve
O'nun başarısı için «DUA » ettiğini açıkça söylemiştir. (Milli Gazete,
09/10.02.1991)
Recep Tayyip Erdoğan
ise Irak'ta savaşan ABD'li kahraman bay ve bayan askerlere, en az zayiatla
ülkelerine mümkün olan en kısa zamanda dönmeleri arzusuyla dua ediyoruz."
Bugünlerde Türkiye’de
konuşulanlara dikkatlerinizi çekiyorum :
«Amerikalıyı değil Mehmetçiği
koru!» «Amerika’nın istediği kalkan projesine boyun eğen AKP iktidarına böyle
seslendi!» Bu söz emniyet teşkilatında şerefle görev yapmış, önceki içişleri
bakanlarımızdan Yurt Partisi Genel Başkanı Sadettin Tantan’a ait... (Yeniçağ
Gazetesi, 13.07.2011)
Terörle mücadele konusunda
AKP’ye sert eleştiriler yönelten MHP Genel Başkan Yardımcısı Reşat Doğru,
«AKP önlem alsa bu kadar şehidimiz olmazdı. Terörden sorumlu olan AKP’dir» dedi.
(Yeniçağ Gazetesi, 13.07.2011)
Choc Mecmuasının ifadesine
benzer bir haberi de Yeniçağ Gazetesi yansıttı : Gerçek
fail ABD! Türk Silahlı Kuvvetleri’nin K. Irak’a girip bataklığı
kurutmasına Kandil’deki terör yuvasının hamiliğini yaparak engel oluyor...
(15.07.2011)
MHP Genel Başkan Yardımcısı
Prof. Dr. Semih Yalçın, AKP hükümetinin sonunda çürük tezlerinden çark etmeye
başladığını belirterek, «Açılım projesinin bir yıkım projesi olduğu ortaya
çıktı. Başbakan da aczini itiraf etti» dedi. (Yeniçağ Gazetesi, 16.07.2011)
Seçim öncesi, 16.04.2011
tarihli «Kaybettiklerimizi
arıyoruz» başlıklı yazımda da adeta bugünkü yaşananlara işaret
etmiştim :
“Tehlikeli bir döneme giriyoruz.
Ülkemizi, ülkemizin bütünlüğünü, millî birliğimizi, başşehrimiz Ankara’yı,
İstiklâl Marşımızı, camilerimizi, türbelerimizi, mezarlarımızı, huzurumuzu,
dinimize ait değerleri, tarihimizi, tarihi değerlerimizi kaybetmek üzereyiz...
Siyasi şartlanmışlık, menfaat suskunlukları adeta gözlerimizin önlerinde
yelpazeleniyor...Türkiye için 9 yılda hiçbir şey yapamayanlar 9 yıldan sonra
size bir şeyler yapacaklarını vaat ediyorlar. Bizim zekamızla
oynayanlara,Türkiye’yi kargaşalıklar içerisine düşürmek isteyen eşgüdüm
başkanlarına, emperyalist ülkelerden icazet alanlara, «Müslüman ülkelere bomba
yağdıranlara destek olanlara», milyonlarca Müslümanı katledenlere dua edenlere
bir cevabınız olsun!“ demiştim.
Sorunlar, problemler, sıkıntılar partizanlık yapılarak, particiliği
körükleyerek, özel yetkili mahkemelerin, icra kurumlarının, karakolların, emniyet mensuplarının ve hapishanelerin
sayılarını artırarak değil, adaleti, sevgiyi, dostluğu, kardeşliği, inanç
değerlerini, birliği, vatanseverliği tesis ederek, tarihi bağları, ahlâki değerleri
güçlendirerek, millî eğitimi sorunsuz hâle getirerek giderilebilir.
Birbirleriyle mücadeleye itilen toplumlar, geleceklerini, huzurlarını,
ülkelerini, millî değerlerini, dinlerini, hayatlarını ve güvenliklerini
kaybederler!
Böyle anlarda fakirleştirilerek köleleştirilenlerle, zenginleştirilerek
körleştirilenlerin idrak kayıplarını zamanın hangi yüzüne koyacaksınız?
Günümüzde zorluklar, hatalar, kayıplar, tehlikeler, sorunlar, olaylar,
tertipler emperyalist projelerle, zamana yayılarak toplumlara sunulmaktadır.
Problemleri göğüslemek ; maşa
olmayanların, şartlanmayanların, kullanılmayanların, bilgi sahibi ve inançlı
olanların, akıllıların, hayatı ve olayları okuyanların işidir!
«Bazı insanların sezgilerine, sözlerine, görüşlerine, yaşanan vahim
olaylara kulak vermeliydiniz !» «Bakıyorsunuz göremiyorsunuz...
İşitiyorsunuz anlamıyorsunuz...» Nefisleriniz def çalıyor döne döne
yoruyorsunuz. Para tutkusu, servet aşkı, makam düşkünlüğü, apartman ve ev
sevdası ayaklarınızın altından kayan ilâhî ve millî dayanakları size
farkettirmiyor!
İhtiraslarınız galeyana geliyor, köy köy, kasaba kasaba gezerek, evinizden,
yurdunuzdan, sevdiklerinizden koparak yaşatılacak felaketlere insanların destek
olmalarını istiyorsunuz!
Bir çok kişi icraatlarıyla, verdikleri tavizlerle, «ilâhî kurallara göre»
dinlerinden çıkmış durumdalar! Vatanseverliklerin rafa kaldırıldığı ise
günümüzde hiç farkedilmiyor.
Ankara,
18.07.2011
Açıklama
: Yukarıdaki yazımı daha önce yazmıştım. Kahramanlar tutuklanarak
sindirilemezler! Asil ve vatansever insanları iftiralarla, tertiplerle, devlet
gücü kullanılarak yıpratmak isteyenler hedeflerine asla ulaşamayacaklardır!
Bugün genel kurmay başkanımız ve kuvvet komutanlarımız, istifa ettiler. Önümüzdeki günlerde istenmeyen olaylarla,
endişe verecek uygulamalarla, bizi üzecek gelişmelerle karşı karşıya gelmemiz söz konusudur! Ben
bugünlere gelineceğini daha önceden bir çok yazımla ifade etmiştim. Ülkemizi
emperyalist güdümünde bu hale getiren ve tek sorumlu olan AKP yöneticileri derhal istifa etmelidirler.
AKP’ye destek veren kendilerinin inançlı olduklarını ilân eden din tüccarları
da, Türk Silahlı Kuvvetleri aleyhinde ahkâm kesen sözde gazeteciler de
başlarını önlerine eğerek derin derin
düşünmelidirler. (29.07.2011)
Nerede
yer aldı?
http://www.urfahabermerkezi.com/yazar/sezgiler-1513.html
http://www.haber50.com/sezgiler-5102yy.htm
http://www.borhaber.net/-sezgiler-makale,573.html
http://www.nigdehaberi.com/-sezgiler-makale,573.html
http://ciddiyizbiz.biz/ic-siyaset/sezgiler-uzeyir-lokman-cayci
http://www.mirhaber.com/artikel.php?artikel_id=1359
http://www.mevzuvatan.com/haber/4210-sezgiler-turkiye-de-oynanan-emperyalist-oyunlara-d.html
http://www.ereglitr.org/sezgiler/
http://www.huryildiz.com/Yazar.asp?id=152
http://www.kozanbilgi.net/koseyazi-kategori-28-u_lokman_cayci.html
Selam ve sevgilerimle.
Üzeyir Lokman ÇAYCI
İç Mimar – Endüstri Tasarımcısı
55, rue Louise Michel
78711 Mantes
FRANCE
Suriye
ve Şam
Üzeyir Lokman ÇAYCI
¤ Propagandalarla, Müslüman görünerek ve devlet
gücünü kullanarak halkın oylarını alanların yanıldıkları konular da vardır.
Belirsizliklere doğru giderlerken yaradanın gücünü hesaba katmayanlar
kendilerini durdurabilecek ilahî şartları hiç düşünememektedirler!
¤ Komşu ya da Müslüman ülkeler için arabulucuk
yapacak bir ülke önce askeri yönden ordusuyla kaynaşan bir iktidara sahip
olması gerekir. Bu konuda iktidar bize kuşku veriyor. Dış ilişkilerimizde
yapacağımız hatalar, içişlerimizde yaptığımız hatalarla birlikte gelişir.
Haberleşme, iletişim, istihbarat, doğal gaz, ekonomi, üretim, eğitim ve yönetim
bakımından bağımsız olmadığımızı düşündüğümüz zaman tehlikeli bir yöne
gittiğimizi görürüz.
¤ Komşu ülkelerin içişlerine müdahale etmek,
bize hiçbir zaman hayır getirmeyecektir. Müslüman bir ülkeye yapılan gereksiz
müdahaleler «gelişerek» «önlenemeyen» «zincirlemesine» sorunları karşımıza
getirebilir. Geleceği yani «yarını»
düşünmek ve temkinli olmak zorundayız. Kötülük eken kötülük biçer.
¤
AKP yöneticileri tarafından takip edilen tehlikeli politikalar yakın
gelecekte Türkiye üzerinde yapılacak emperyalist operasyonların
önlerini açmaktadır.
Geçen günler
içinde Suriye’li bir diplomat olan Bessam Ebu Abdullah büyük İsrail devletinin
kuruluşu ve Kürdistan için 3 ülkenin parçalanacağını iddia etti. Bu “Planın
başarılı olması için Suriye, Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Libya’nın
parçalanması gerekiyor”, uyanık olun diye uyaran Bessam Ebu Abdullah : Suriye’deki bölünmeyle birlikte Irak, Suriye
ve Türkiye’nin güneydoğusunun üzerinde bir Kürt devletinin kurulması için yol
açılacağını vurgulayan Ebu Abdullah, şöyle devam etti: “Suriye 45 farklı etnik
ve dini grubu barındıran bir ülke. Bu ülkede kaos olduğunda neler olabileceğini
düşününebiliyor musunuz? Türkler dikkatli olmalı. Eğer bir Kürt devleti
kurulacak olursa, Türkiye’nin güneydoğusu da buna katılacaktır. Ayrıca
Suriye’de Müslüman Kardeşler örgütünün başını çektiği bir konseyin Suriye’yi
yönetmesi öngörülüyor. Türkiye’nin çoğunluğu Sünni ve Şii olan Hizbullah ve
İran’a karşı bir hat oluşacak. Türkiye’deki aydınlara söylüyorum, bunun sadece
Suriye’ye karşı bir savaş olduğunu düşünmeyin. Suriye’deki plan başarılı olursa
Türkiye bundan çok olumsuz etkilenecek. Türk insanı bunu anlamalı. Türkiye’nin
etrafında bir laik devlet olması, ABD’nin güdümünde İslami bir devletin
olmasından çok daha iyidir. İkinci basamakta Türkiye var. Türkiye bir hedef,
sadece 3 parçaya bölünmeyecek. Atatürk, Cumhuriyet’i kurarken laikliği seçti,
İslamdan nefret ettiği için değil, dinin politik yaşamdan ayrı tutulması
gerektiğini bildiği için.” dedi. Bu konu 26.05.2011 tarihinde Yeniçağ
Gazetesi’nde yer aldı.
04.09.2008 tarihinde gazetelerde yer alan bir haberde Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’la birlikte, resmi temaslarda bulunmak için Suriye`nin başkenti Şam`a Özel “ANA” uçağıyla hareket ettiği duyurulmuştu.
Çıkar dostluklarının yerinde bugün farklı kimlikler, iki yüzlülükler ve düşmanlıklar konuşuluyor. Sergilenenleri İslâm’la, insanlıkla, barışla, demokrasiyle izah etmek de mümkün değil...
Şam
konusunda Peygamberimizin (S.A.) sözleri
«Şam’ın fazileti : Ebdaller Şam ehlindendir. Onların sayesinde yardım görülür. Ve onlar sayesinde rızıklanılır.»
Hadis, Hazret – i Avf İbni Malik (R.A.)
(Râmûz el-hâdîs’ten dersler 2, Kıyamet Alâmetleri, Sayfa 95)
«Batı tarafından gelen fitne,
doğu tarafından gelen bir fitne ile karşılaşınca Şam’ın ortasında toplanın. O gün yerin altı üstünden daha
hayırlıdır.»
Hadis,
Hazret – i İbni Abbas (R.A.) (Râmûz el-hâdîs’ten dersler 2, Kıyamet
Alâmetleri, Sayfa 95)
«Şam ehli Allah’ın
yeryüzündeki kamçısıdır. Kullarından dilediğinden onlar vasıtası ile
intikam alır. Onların münafıklarının, müminler üzerine galip gelmelerinin
imkânları yoktur. Onlar ancak hem gayz (kıymetten
düşerek, hiddet), gam, ve hüzün içinde
ölürler.»
Hadis,
Hazret – i Hüzeym İbni Fatik (R.A.)
(Râmûz el-hâdîs’ten dersler 2, Kıyamet Alâmetleri, Sayfa 95)
Muhalif
güçler denilerek emperyalist desteklerle oluşturulan Müslüman ülkelerdeki
bölücü gruplara destek çıkmanın gelecekte nelere mâl olacağı hiç hesaplanmıyor.
Müslüman ülkelerin birbirleriyle dayanışma içerisinde bulunmamaları, ellerinde
bulunan zenginlikleri değerlendirememeleri, dış güçlerin etkileriyle
oluşturulan yönetimleri, aşağılık kompleksindeki yöneticilerini irdeleyememeleri ya da
tanıyamamaları bu ülkelerin halklarını felâketlerin içerisine itiyor.
Gelecekte
AKP hükümetinin emperyalist dayatmalarla
Yapılan
bütün işlerin yani Müslüman ülkelerdeki muhalif güçlere yapılan askeri,
parasal, psikolojik yardımların veya
verilen desteklerin bilimsel, askeri, sosyolojik ve stratejik
dayanakları olması yani Türkiye Büyük Millet Meclisinde tartışılarak, güvenlik
kurulları ve bilimsel komiteler
oluşturularak incelenmesi gerekirken
bir tek kişinin ağzından çıkan kararlarla yürütülmesi ya da yönlendirilmesi endişeleri artırıyor.
Peygamberimizin (S.A.) «Şam ehli Allah’ın yeryüzündeki kamçısıdır. Kullarından dilediğinden
onlar vasıtası ile intikam alır.» ifadesi gayet açık bir şekilde geleceğimizle ilgili bizi endişeye
itiyor.
Ayrıca bu güzel sözün devamında bahsedilen «Onların münafıklarının,
müminler üzerine galip gelmelerinin imkânları yoktur. Onlar ancak hem gayz,
gam, ve hüzün içinde ölürler.» konusu muhaliflerin başarılı
olamayacaklarını belirlemektedir. Bu halde AKP yöneticilerinin Peygâmberimizin
ifadesinin dışında, muhalif güçlere destek olmaları, inanç ve takva yönünden yerlerini belirlemektedir.
ABD’li üst
düzey yetkilinin, Erdoğan’ın Esad’ı eleştirirken
Mart
ayında Paris'te açılan Uluslararası Turizm Fuarı'nda stant açan Suriye Turizm
Bakanlığı, ziyaretçilere dağıttığı Suriye haritasında Hatay ve İskenderun' u
kendi sınırları içerisinde göstermeleri de bu ülkenin ve yöneticilerinin
Türkiye’ye bakışını, çirkin emelleriyle kötü komşuluk ilişkilerini
sürdürdükleri anlaşılıyor. Suriye yöneticilerini inançlarına sadakat
göstermeleri gerekirken geçmişte de terör gruplarına destek verdiklerini ve
ülkemizde kan dökülmesine katkıda bulunduklarını görüyoruz. İslâm âleminin
içinde bulunduğu çarpıklıkları yansıtan bu tür kötü komşuluk gösterileri asla
hoş karşılanamaz.
Peygamberimizin (S.A.) «Allahü
Teâlâ mü’minler hakkında dört şeyi haram etmiştir : Mallarını almak, kanlarını
akıtmak, gıybet etmek ve onlara sû-i zan etmek»
Peygamberimizin (S.A.) komşuluk haklarıyla ilgili olarak da : «Komşunun, zararından emin olmadığı
komşu, mü’min değildir», «Komşusunun köpeğine taş atan, komşusunu
incitmiş olur» demektedir.
Peygamberimize (S.A.)
«Filan kadın gündüz oruç tutar, gece namaz kılar, fakat komşusuna
eziyet eder», dediler. Peygamberimiz de
«Onun yeri Cehennemdir», buyurdu. (1)
Bugüne kadar Suriye’de 2000’e yakın insanın ölmesi, Irak’ta 2 milyona yakın Müslüman’ın katledilmesi, oradaki olayları tetikleyenlerin kimlikleri ve BOP projesi, birlikte ele alındığı zaman, yanlış hesapları ve saplantılı hırs sahiplerini görmek zor olmayacaktır.
Bir çok
konuda olduğu gibi bu konuda da kendi kendimizi aldatmayalım!
° Kimyâ-yı Saadet, Beşinci asıl, İmam-ı Gazâli, Sayfa 285 (1)
Selam ve sevgilerimle.
Üzeyir Lokman ÇAYCI
İç Mimar – Endüstri Tasarımcısı
55, rue Louise Michel
78711 Mantes
FRANCE
uzeyir.cayci@free.fr
------------------------------------------------------------
http://www.artmajeur.com/serap/
http://www.haberevet.com/haber/20110412/312336/siir-sevenlerin-cok-yakindan-tanidigi-dev-bir-isim-uzeyir-lokman-cayci.html
------------------------------------------------------------
Resim : Üzeyir Lokman ÇAYCI
![]()
![]()
Tokmak Ali
Üzeyir
Lokman ÇAYCI
Tokmak Ali diye anılıyordu. Yaklaşık yarım asırdır
Fransa’da çalışıyordu… Telefona
hiç para vermez… Tütün satan dükkanlara girer, bir tas kahve içer, «şurdan
telefon açabilir miyim?» der ve onunla bununla konuşurdu. Palabıyıkları, çakmak
gibi gözleri ve cana yakın haliyle hiç kimse onun isteklerini geri çeviremezdi.
Kendisi için her yerde «ben dokuz kısmetliyim» diye hava atardı.
Bir gün
yine böyle bir dükkana girer ve kızına telefon açar : «Sevgili kızım ; geçen herifinle kavga
ettiğini duydum. Adamcağızın
ağzını yüzünü kırmışsın… Neresine, nasıl vurduysan, galiba sekkeleyerek
yürüyormuş ? Yazık kızım o sana öteberi taşıyor, karıncağızını doyuruyor,
Cevriye’m, fazla hırpalama onu emi ?… Birbirinizle iyi geçinin yavrum…»
der ve kızına konuşma fırsatı vermeden telefonu kapar.
Paris’e yakın bir bölgede, her katta 4 daire
bulunan bir evin dördüncü katında bir ev bulur. Tokmak Ali, avradı Keziban ile
eve yerleştikten sonra ona «bugün bu yayla gibi evimizde ilk kez rahat bir
şekilde, kemiklerimizi dinlendireceğiz» der. Amaaa çok geçmeden gürültüler,
patırtılar binada yankılanır… Bu gürültü neyin nesi, diye kapının gözleme
deliğinden gelenleri dikizler… Avradına : «Bak Keziban bizim komşular her
birisi üçer – dörder köpekle evlerine giriyorlar. Maşallah burası hayvanat
bahçesini de geçti, dur bakalım burada nelerle karşılaşacağız ?», der. Sonra koro halinde köpek sesleri binayı
inim inim inletir. Hırlamalar, ulumalar, köpek kavgaları birbirlerini takip
eder.
Tokmak Ali : «Bak avrat, büyüklerimiz ev alma
komşu al, diye boşa söylememişler. Gerçi kirada oturuyoruz, ama olsun, her ay
takır takır para veriyoruz ya... Bizim de söz söyleme hakkımız var... Yakında
kurban bayramımız var... Ben de inek mi olur öküz mü olur, koyun mu olur bu
asansörsüz eve onların da yardımıyla çıkarıp, banyo küvetinde hayvanı
keseceğim, bu bir.... İkincisi ise... sen de ben de kulaklarımıza pamuk
tıkayarak şu meretlerin seslerini duymayalım!» der. Ama nafile... Pamuk falan
da tesir etmiyor... Her ikisi sinirden küplere biniyorlar...
Tokmak Ali’nin canına tak ediyor… Ve evinin
önüne çıkıp ayaklarını yere vura vura o da köpek gibi avazı çıktığı kadar
uluyup havlamaya başlıyor. Tokmak Ali’nin sesini duyan köpekler de koro halinde
hepsi birden havlamaya başlıyorlar. Ne olup ne bitiyor diye kapılarını hafif
aralayarak açıp bakanlar tek tek kapılarını kapıyorlar. Yarım saat geçmeden
önce sirenler duyuluyor, sonra on kadar polis koşarak sıra halinde patır kütür
merdivenlerden yukarı çıkıyorlar… Tokmak Ali, o an polisleri umursamadan,
ulumasını ve havlamasını sürdürüyor. Polisler aniden ellerini arkadan
kelepçeleyerek onu karakola apar topar götürüyorlar. Keziban hanım olup
bitenleri şaşkınlıkla izliyor… Sonra giyinerek kocası için yollara düşüyor.
Orada Tokmak Ali polislere soruyor : «
Polisler
: «Köpek gibi havlayarak komşularınızı rahatsız ettiğiniz için…»
Tokmak Ali onlara : «Haydi beni mahkemeye mi
çıkaracaksınız, nereye götürecekseniz götürün, beni buradan kurtarın…» diyor.
Polislerden biri : «Dur bakalım... daha senin
defterini hazırlamadık», diyor.
Tokmak Ali içerde beton üzerinde, karısı
karakolun danışma kısmında bir koltuğa oturarak orada sabahlıyorlar.
Tokmak Ali Sabahleyin mahkemeye çıkarılıyor.
Hakim ona «neden köpek gibi havladığını» soruyor.
O : «Hakim bey, komşularımın her birisinin üçer
dörder köpekleri var… Eve taşınalı iki gün oldu. Hepsi birden koro halinde
ulumaya ve havlamaya başladılar…Bizde ne kafa kaldı, ne de beyin… Gürültüden
kalplerimiz dışarıya fırlayacak gibi oldu… Biz bu gürültüleri dinlemek mecburiyetinde
miyiz?»
Hakim: «Elbette hayır…»
Tokmak Ali : «O halde Hakim Bey, sanki hayvanat
bahçesi gibi köpekler, hep birlikte koro
halinde, avazları çıktığı kadar havlayıp, ulusunlar... suç değil... Yani
bunların bu halleriyle kimseyi rahatsız etmedikleri düşünülsün... Ben bu
manzaraya, gürültülere huzursuz edilişimize, sakinlik istemek için bir tepki
olarak havladığım veya uluduğum zaman bir ihbarla suçlu gibi karakola
getirileyim?... Bu
olacak iş değil… Biliyorum ki kanunlara göre siz sabahları horozların ötmesine dahi izin
vermiyorsunuz! O halde ben sizden adalet istiyor ve beni karakolda tutan
polislerle beni ihbar edenler hakkında 5000’er Frank tazminat isteğimin
kabulününü arz ve talep ediyorum efendim.
Tokmak Ali’nin bu serzenişinden sonra Hakim
kararı sekreterine yazdırıyor : «Sayın Tokmak Ali, haklı tepkisini ifade
edebilmek ve sesini duyurmak için havlamak ve ulumak suretiyle demokratik,
farklı bir yol, değişik bir yöntem seçmiştir. Yani o böyle bir tavıra mecbur
edilmiştir. Bugünden itibaren oturduğu evde sükunetin ve huzurun sağlanması
Tokmak Ali’nin komşularına düşecektir. Bu kişi suçsuzdur, tazminat talepleri de
Tokmak Ali ve avradı Keziban «yaşasın adalet»
diye bağırarak güle oynaya oradan ayrılırlar.
Selam ve sevgilerimle.
Üzeyir Lokman ÇAYCI
Concepteur industriel -
Architecte d'intérieur
55, rue
Louise Michel
78711
Mantes
uzeyir.cayci@free.fr
------------------------------------------------------------
http://www.artmajeur.com/serap/
http://www.haberevet.com/haber/20110412/312336/siir-sevenlerin-cok-yakindan-tanidigi-dev-bir-isim-uzeyir-lokman-cayci.html
------------------------------------------------------------
Resim : Üzeyir Lokman ÇAYCI
Hangi
gazete ?
09.08.1978 tarihinde Niğde’nin Bor ilçesinde
tertiplerle, iftiralarla karşılaştım. Babamım ruhsatlı tabancasıyla, okul
projelerime ait resimlerle, deniz yedek
subay elbiselerimle, arama izni olmadan,
arandığı da belirtilmeden babama ait attariye ve ruhsatlı satışı yapılan av
malzemeleri dükkanından alınan malzemelerle suçlandım. Gece yarısı yapılan
aramalarda evlilik yüzüğüme kadar anneme, babama ve bana ait kıymetli
eşyalarımız ve Zorki marka fotograf makinem gasbedildi. bunların sonucunda
üzerinde yüzlerce isim bulunan bir liste ile tertip tutanağına imza atmam için
çok feci bir şekilde 4 emniyet görevlisi tarafından gece yarısı işkenceye tabi
tutuldum. Evrakları işkenceye rağmen imzalamadım. İşkence sonrası öldü diye
Niğde Merkez Karakolu kömürlüğüne atıldım. Buradan baygın halde ambulansla Niğde Devlet Hastanesine kaldırılmışım. İşkenceci polisler burada da beni rahatsız
etttiler. Hastanenin penceresinden atarak intihar süsü vermek için tertiplere
giriştiler, bu sözlü olarak orada bulunan hastalar, hastabakıcılar ve refakatçı
olan annem tarafından farkedilerek polisler oradan uzaklaştırıldı. 16 Ağustos
1978 tarihli Aksaray Hasandağı Gazetesi benimle ilgili olarak zulmü :
«Hemşehrimiz Üzeyir Lokman ÇAYCI Niğde’de bir hafta işkence görerek hastahaneye
kaldırıldı» başlığıyla duyurdu. Benzer bir haber 28 Eylül 1978 tarihli Hergün
Gazetesi’nde yer aldı. Bir başka gazetede : «Ayakları patlayıncaya kadar
dövüldü : Karakola düşen işkence görmeden kurtulamıyor» şeklinde yer aldı.
33 gün Niğde Kapalı Cezaevinde kaldım. Sonra
tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldım.
Hapishaneye
gönderildiğim günden itibaren hapishaneye köylerimizden,
kasabalarımızdan ve ilçemizden yüzlerce insan benim için selelerle, karpuz,
kavun, üzüm, meyve taşıyarak, beni ziyaret etmişlerdi. Benim haksızlığa
uğradığıma adeta şahitlik yapmışlardı. Din adamları, önemli kişiler oraya
gelerek sahip çıktılar. ALLAH (C.C.) hepsinden razı olsun.
Ben bütün safhalarııyla yaşadıklarımı Karar isimli
kitabımda anlattım.
12 Eylül 1980 darbesinden çok önce İşkence sonrası
bünyemde oluşan rahatsızlık sebebiyle tedavi için yurt dışına çıktım. Önce
Almanya’ya, sonra Fransa’ya geçtim. Fransa’da Forbach’da bir ameliyat geçirerek
sıhhate kavuştum.
Ben «Sebeplere takılanlar» başlıklı yazımda
karşılaştıklarımı ayrıntılarıyla dile getirdim. Avrupa’da iken 10 yıl
Türkiye’ye gidemedim. Strasbourg T.C. Başkonsolosluğu Kenan Evren’in emriyle
pasaportuma el koydu ve Fransa’ya iltica etmem tavsiye edildi. Ben ise bütün
sıkıntılarıma rağmen Fransa’ya iltica etmedim.
Bir hakim her görev yaptığı yerden bana bir çok
mektup yazdı. Telefon açtı. Babamı ve annemi ziyaret etti. Ablamla
konuştu : «Bana polisler baskı
yaptı. Bunun dosyasını, Niğde Ağır Ceza
Mahkemesi’ne gönder dediler. Senin mutlaka cezalandırılman için ısrarcıydılar…
Niğde Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı polislerin bu baskı ve tehditleriyle senin
dosyanı bir suçluymuşsun gibi Niğde’ye gönderdim. Sen suçsuzdun. Ben verdiğim
karardan dolayı vicdan azabı duyuyorum ve uyuyamıyorum… Bazı gecelerimde seni
unuttuğum halde, aklımdan çıkarttığımı düşündüğüm anlarda dahi sen
masumiyetinle düşlerime girdin… Uykularım bana azap vermeye başladı…» dedi.
Ceza Hakimi İsmail Bakırcı’nın bana telefon
haricinde gönderdiği mektuplardan bir kaçının tarihleri 20.11.1989 (Merzifon),
22.12.1989, 14.05.1990 (Merzifon), 30.07.1990 (Merzifon) idi.
Ceza Hakimi İsmail Bakırcı’nın 20.11.1989 tarihli
Merzifon’dan gönderdiği mektubunda bahsettiği bir kaç husus : «1978 –
1984 yılları arasında Bor Ceza Hâkimi olarak sizin Bor ilçenizde çalışmıştım. 1984’de Nevşehir ve 1988 Mayısında da
Merzifon’a naklen geldim. Sizin olayla ilgili Niğde eski Emniyet Müdürü
görevden ihraç edildi. Ayrıca işkence yapan Komisere de 1 sene hapis vermiştim.
Kardeşim Üzeyir Bey, eğer Paris’teki
adresinizi daha önce bilseydim. 2 ay önce gezmek için Almanya, Belçika ve
Hollanda’ya izinde iken gitmiştim. Belki
size de uğrayabilirdim, fakat kısmet değilmiş. Belki bu adresiniz de tam
değil ve mektubum geri gelebilir kuşkusu
içinde yazıyorum.»
Burada mektuplarından bahsettiğim Ceza Hakimi
İsmail Bakırcı’nın trafik kazası sonucunda öldüğünü duydum.
Ben yazımın başında uğradığım haksızlıklardan
sözetmiştim. Cenab-ı ALLAH’ın (C.C.) adaleti;
işlemeyen, yozlaştırılan dünyevî adaletten önce tecelli etti. Kötülük
sahipleri birer birer döküldüler.
Bana kötülük ve işkence yapanların başında bulunan
Zülkifli Akbaba’yı «işkence cezası da
almasına rağmen» düzen emniyet müdürlüğüne kadar terfi ettirdi. Sonuçta, geçen
yıllar içinde o bunalıma girdi… Eşini ve çocuklarını öldürerek intihar
etti. Bu kişinin yaraladıklarından, onu
cinayete ve intihara sürükleyen sebeplerden hiç kimse bahsetmedi. Geçmişine,
kusurlarına ve vicdanına bakmadan onun için üzülenler, ona acıyanlar oldu.
İşkencecilerden biri felç oldu. Bir diğerinin de
trafik kazasında hayatını kaybettiği bana duyuruldu. Sadece bunlar değil… Perde arkasında kalanlar da vardı. Benim
kendilerinden haberimin olmadığını sananlar. Düşenler, düşüp de kalkamayanlar,
her birisi aynı kara sayfaların içlerinde kaldılar.
Sebeplere takılanlar peşlerinde sürüklendikleri
ihtirasların, içlerinde besledikleri kinlerin, beyinlerinde urlaşan siyasi
kirlerin, bir araya gelip benim
seslerimi izledikleri anların manevi resimlerini ne yazık ki göremediler.
13.12.1987 tarihli mektubuyla Almanya Tercüman Gazetesi’nden
Serhat ILICAK, 09.11.1987
tarihli yardım isteğime dair mektubuma cevap verdi : «Mektubunuzda
bahsettiğiniz üzücü olayları biz de
hayret ve üzüntüyle karşıladık. Allah haklının yanındadır. Bu inancınızı hiçbir
zaman yitirmeyin…..» şeklinde uzunca bir cevap verdi.
16 Ocak 1988’de Kemal
ILICAK da gönderdiğim mektubuma cevap verdi : «Başınızın durduk yerde
derde girdiği, büyük haksızlıklara uğradığınız anlaşılıyor….» şeklinde
teferruatlı cevap verdi.
Bana yapılan tertiplerin hukuksuzluğunu dile
getirmek için başvurmadığım yol kalmadı. O zaman darbe sonrası 06.02.1988 tarihli Türkiye Gazetesi’nde yer alan T.C.
Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan Kenan Evren dahil devletin bütün kurumlarına
isim isim yazarak bir duyuruyla hukuksuzluklara ismimle dikkat çektim.
Hürriyet Gazetesi köşe yazarlarından Emin ÇÖLAŞAN da kendisini Fransaya davet ederek
görüşme isteğime 23.02.1988 tarihinde cevap
verdi : «Sevgili Üzeyir Çaycı, Mektubun için teşekkürler… Gerçekten büyük bir
haksızlığa uğramışsınız… Ancak bu konuda benim elimden bir şey gelmez, çünkü uzaktayım. Bu gibi işler
yüz yüze konuşularak ortaya çıkarılır. Oralara gelmem de zaman açısından mümkün
değil. Sanırım en iyisi, bu işi oradaki
Türk gazetecileriyle konuşmak olacak.
Çok selam ve sevgiler…»
Velhasıl 3217 adet mektup yazdım. Bu 10.03.1988 tarihli Türkiye Gazetesi’nde : «Üzeyir
Lokman ÇAYCI, suçsuzluğunu ispatlamak için 3 bin 217 mektup yazdı : Rekorlar
kitabına girecek Türk» başlığıyla dile getirildi.
Vatan hasreti, ana, baba, kardeş hasreti beni
kavururken Ahmet Güçlü isimli Konya’lı bir vatandaşımız kamerasıyla çekerek
sevdiklerimin görüntülerini bana getirdi.
Türkiye, Tercüman, Milliyet, Hürriyet gibi büyük
gazetelerden olumlu bir cevap alamayınca bu kez Zaman Gazetesi’nden
hukuksuzlukların dile getirilmesi için yardım istedim. Zaman Gazetesi Genel
Yayın Müdürü Uğur ÖZTAŞ da 01.09.1988 tarihli
bir mektupla bana cevap verdi : Muhterem Kardeşim, Mektubunuz elimize geçti.
Derdinizi ve ıstırabınızı anlıyorum. Fakat yapacağımız yayınla pek birşey elde
edemeyeceğimiz gibi, ismini verdiğin kişilerin de tazminat davası açması gibi
olaylarla karşı karşıya gelebiliriz. Eğer hapiste falan olsaydın yapılan
haksızlıkları ortaya kor, sonuna kadar mücadele ederdik. Biz pekçok
meselelerde, TRT mevzuunda bu kadar yayın yaptık hâlâ bir netice yok. Onun
için, sevaba intikal etmiş işkenceli ve sıkıntılı halinizi «Yaşasın Zalimler
için Cehennem» diyerek ahirete bırakıp, sizden okuyucularımıza faydalı olacak
haber ve resimler bekliyoruz (....) Selam ve hürmetlerimle. Allah’a (C.C.)
emanet olunuz.»
Benim bu cevaptan sonra Zaman Gazetesi’nde 02.03.1989 tarihinden
itibaren İnancımdan, ilkemden taviz vermeden şiir, makale, haber gibi yazılarım
yayınlanmaya başlandı. 1995 yılına kadar bu gazetede yazılarım yer aldı. Bu
sırada gazetede çalışanlardan bir vatandaşımız bana telefon açtı : «Üzeyir
Ağabey Zaman Gazetesi, eski Zaman değil, burayı
şu an yabancı ajanlar yönetiyor, senin ve senin gibi ağabeylerin
yazıları çekmece boşluklarına atılıyor, Zaman; okuyuculara ve cemaate
farkettirilmeden geleceğe dönük olarak
yeniden şekillendirilmeye çalışılıyor», denildi.
O günlerde bana açılan telefon konuşmasını
doğrularcasına, bugün Zaman Gazetesi’nin geçmişteki yayınlarına göre çok önemli
bir değişikliğe girdiğini ibretle görüyorum. Ve çok tehlikeli bir yola
koyulduğunu farkediyorum. Bunu ağız birliği yaptıkları gazetelerin
yansımalarıyla, kimlikleriyle ölçerek, kıyaslayarak hissetmek hiç zor değil!
«Siyasetin ve şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım» diyen insanların gırtlaklarına
kadar kirli siyasetin içerisine gömüldüklerini gördüm. MHP’lilerle,
ülkücülerle, Türk Silahlı Kuvvetleriyle, vatanseverlerle, tehdit ederek, şantaj
yaparak mücadele ederek Allah’a kulluk yaptıklarına inanan bir topluluk haline
dönüştüler. Yeni doğmuş çocuklarından koparılan insanlar sırf AKP’ye muhalefet
ettikleri için, ya da Recep Tayyip Erdoğan karşısında ayağa kalkmadı denilerek
masum insanlar Silivri Hapishanesine dolduruldular. Her birisinin ALLAH’ın kulu
olduğu unutularak yakınlarının, eşlerinin, çocuklarının çektikleri acılar,
sıkıntılar, ayırmalar, koparmalar, yakınlarının hastalanmaları ve ölümleri
umursanmayarak AKP’nin zulmüne destek oldular. Günahta, hakkaniyetten
uzaklaşmada, zıtlaşmada, nefret tesis etmede, ayırmakta, yıkmakta; ölüme sebebiyet
vermede destek olarak çok ileriye gittiler. Kendilerine manevi olarak, insanî
olarak, ahlakî olarak «dur» diyen olmadı. Nefislerinin peşlerinde
koştururlarken kime ve neden hizmet ettiklerini de bilemeyecek hâle girdiler.
Bakın Türkiye’nin çeşitli vilayetlerinden mesajlar
alıyorum. Geçmişte Türkiye’nin çeşitli vilayetlerine izine giden gurbetçilere
Zaman okurları esnaflar beni sorarak onu tanıyor musunuz diyorlar ve verdikleri
malların parasını almıyorlardı. Bugün onlar ne diyorlar biliyor musunuz?
Geçmişte isteğimizle abone oluyorduk, şimdi başımıza bir şey gelmesin diye
korkumuzdan abone oluyoruz. Zaman eski zaman değil, diyorlar. Bu konuda din
adamları dahil bir çok kişiden mesajlar ve mektuplar alıyorum.
Zaman Gazetesi’nde şu an çalışanlardan bazılarının
da suskunluklarına aldanmayın. Onlar da Türkiye’yi yıkıma götüren süreçte
gafilleri işbirlikçileriyle birlikte ibretle izliyorlar.
Kendi kendinizi aldatmayın, kendinize, özünüze
dönün!
Yıllar önce Fehmi Koru’yu Japonya’dan Turgut Özal
gelirken havaalanında ben karşılamış ve arabamla Argenteuil’deki evime ben
getirmiştim. Yanında şu an Milletvekili olan gazeteci Ahmet Tan da vardı. Yani
ikisini evimde o zamanlar ben misafir ettim.
Dostluk, vefa, vatanseverlik, kul hakkı bu kadar
ucuz mu?
Ben, Fehmi Koru dahil, sizlere ve sizlere destek
olanlara haklarımı helâl etmiyorum.
Referandumdaki söylemleriniz dikkatimi çekti.
Gerekirse ölüleri kaldırarak oy kullandırın sözleriyle içine girdiğiniz alanı
itiraf etmiştiniz. Pekiyi canlıları, oldüren ve dirilten tek bir kudretten bana
bahsedebilir misiniz? Yani diriltme makamına geçtiğinizi ilân ettiğinize göre
şirke girdiğinizin bu şirke destek çıkıp günahkâr olduğunuzun farkında mısınız?
Yoksa beyinlerini yıkadığınız insanları birer ceset, bir iskelet olarak mı
gördüğünüzü açıklamak istiyorsunuz. İslâm’ı İslam dışındaki unsurların
içerisinde eritmeyiniz! Bu tür siyasi
hırslar manen size çok şeyler kaybettirecektir. Anadolunun temiz kalpli
insanlarının, ülkücülerin, vatanseverlerin
ve şerefli Türk Silahlı Kuvvetlerinin üzerlerinden ALLAH (C.C.) rızası
için ellerinizi çekiniz! Sizi uyarıyorum.
Dün ne diyordunuz bugün ne haldesiniz size bir kaç örnek
vereceğim?
¤ Bosna
yine ihanete uğradı : Sırp vahşetini
görmezlikten gelen dünya, NATO ağzı ile verdiği müdahale sözünü de tutmadı. Nato, Clinton, Yeltsin ağız birliği
etti. (Zaman Gazetesi, 22.02.1994)
Zaman dün CIA’nın Türkiye’deki faaliyetlerine dikkat çekiyordu, bugün
Amerikan çıkarlarınına hizmet ediyor
¤ Mehmet Kahraman : Türkiye’de darbeler ve CIA
Darbeler öncesinde çok sayıda ABD elçilik
görevlisi (CIA ajanı) Anadolu’yu karış karış gezerek ihtilâl zemini hazırlamak
için meçhul faaliyetlerde bulundu. İçteki birtakım işbirlikçiler de ülkeyi
darbe ortamına sürüklemede adeta yarış ediyordu : Darbeler CIA’nın eseri (Zaman
Gazetesi, 02.04.1994)
Zaman dün Irak’ı savunurken bugün Irak’ı bölenlerle, Irak’ta 2 milyon
insanı katleden Amerikan askerlerine dua eden Recep Tayyip Erdoğan’la işbirliği
içerisinde! Ekonomideki, tarımdaki, hayvancılıktaki çöküş ise hiç önemsenmiyor!
¤ Emekli Büyükelçi Olgaçay :
Batının Irak’ın bölünmezliği konusundaki sözlerine güvenmek safdillik
olur : Irak’a Sevr planı
«Batı, kendi menfaatleri sözkonusu olduğunda
herşeyi yapar.»
«Bir kere Türkiye’nin astronomik seviyelere çıkmış
dış borcu, dış politikada serbest hareket etme imkanını büyük oranda
sınırlandırmaktadır.»
«İkinci ipotek, Türkiye’nin silah sanayiindeki
Batı’ya bağımlılığıdır.»
«Üçüncü ipotek ise artık politikacılarımızı kendi irademizle
belirleme özgürlüğümüzün yavaş yavaş elimizden alınmasıdır. Artık
siyasilerimizi biz mi seçiyoruz, yoksa dışarıdan tayin edilip önümüze mi
konuyor, bu hususta ciddi tereddütlerim var»
«Musevilere karşı uyanık olmalı» (Zaman Gazetesi,
Abdülhamid Serdarlı, 01.02.1994)
¤ BM nezdinde, New York’ta yapılan görüşmade KTHY’yi kapama kararı alındı : Kıbrıs ihanet çemberinde
Problemler sona ermez
Kimler, niçin yapıyor?
Kararın büyük ihanetler ihtiva ettiğini belirten
bir yetkili, «Bağımsız devlet olmanın en bariz göstergeleri; toprak, bayrak,
milliyetini taşıyan vatandaşlar, hava sahası ve hava yolu sahibi olmaktır.
Fakat bugün Dışişleri Bakanlığı’nın yaptığı bir anlaşma taslağına dayanarak
(dosya ve kayıt numaraları belli kendisi ortada yok) Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti’nin varlık sebeplerinden biri olan millî havayolunu kendi elimizle
kapatmak hainlik olur» şeklinde konuştu.
1 -
KTHY’nin kapatılmasıyla, Kıbrıs davası için verilen mücadele yarım
kalacak
2 -
KKTC’nin bayrağı indirilmiş olacak. Dünya kamuoyunda «KKTC’yi Türkiye
bile tanımıyor yorumları yapılacak.
3 - Bağımsız
bir devlet, Rum’a bağlı hale gelecek.
4 - Kuzey
Kıbrıs hava ulaşımı Rum ipoteği altına alınacak, denetimler onların eline
geçecek.
5 - Yeni
havayolu kurmada KKTC yetkili olamayacak. Kıbrıs havacılığının devlet olarak
temsili Rum tarafına geçecek
6 - KKTC
ile birlikte Türkiye’nin de milletlerarası platformda prestiji sarsılacak
7 -
KTHY’nin kapatılmasıyla bazılarının maddi ihtiraslarına alet olunurken
Kıbrıs davası da derin bir yara alacak.
(Zaman Gazetesi, 20.01.1994)
Dün televizyonlarda hassasiyet gösterilen konular bugün Recep Tayyip
Erdoğan’ın ağzından çıkan ahlâka, eğitime uygun olmayan sözlere karşı
gösterilmiyor ! Recep Tayyip Erdoğan’ın «Edepsiz, şerefsiz, alçak,
ahlaksız...» sözlerini bugün küçük çocukların annelerine ve babalarına
söylediklerini biliyor musunuz? Bu mu Müslümanlık?
¤
İsmail Yediler : Televizyonda
televizyon tartışmaları
Bazıları diyor ki; «Eski, güzel dostluklar ve
güzel komşuluklarımız yerine evimize TV diye yeni bir dost ve komşu geldi.
Geldi ama bunun hırlı mı hırsız mı olduğunu bilmiyoruz. Yani ne idüğü belirsiz.
Şimdi artık tek yönlü bir haberleşme mevcut. TV veriyor, siz alıyorsunuz. O
konuşuyor, siz dinliyorsunuz. O aktif, siz pasifsiniz.»
……..
Zaman Gazetesi, 24.02.1995
Dün reklâmlara, millî
unsurlara hassasiyet gösteriliyordu, bugün millî çıkarlar ayaklar altına
alınıyor !
¤ Asuman Özgürel
: Utandıran reklam
Televizyonlarda gösterilen bir reklam var.
Seyrederken utanıyorum. Türk yemeklerinin satıldığı küçük bir lokanta,
lokantada muhtemelen aşçı yamağı olarak çalışan bir genç ve kasada fiş kesen
lokantanın sahibi...
Her ikisi de ha bire saatlerine bakıp bir an önce
çıkmak istiyorlar. Yemek (!) yemeğe gidecekler. Mc Donalds’ta, kuyrukta sıra
bizim aşçı yamağa geliyor ve gayet güzel konuşan, güleryüzlü bir genç kıza,
düzgün olmayan Türkçesiyle «Bir bigmenü ve bi de elmalı tatlu» diyor.
Hanburgerini ısırdığı sırada çalıştığı lokantanın
sahibi ile göz göze geliyor ve onu hiç görmemiş gibi yaparak sırtını dönüp
yemeye devam ediyor. Lokanta
sahibi de tabii...
Ben bu mesajı bir yerden hatırlıyorum. (Yapı Kredi
reklamlarının ünlü müdürü de başka bir bankada yanında çalışan memura
yakalanmamış mıydı?
Şövenist olduğum söylenemez; ama bu reklam filmi,
bir Türk olarak beni rencide ediyor. Bir Amerikan last – food firmasının reklamını,
Türk yemeklerini ve lokantalarını aşağılamadan yapamayan reklamcıları da
kınıyorum.
(Zaman Gazetesi, 16.10.1997)
Dün kültür, sanat, tarih bağlarımız ve haysiyet
gözetiliyordu bugün hiç umursanmıyor! Aksine geçmişte eleştirilenlerin
yaptıkları yapılıyor!
¤
Mustafa Yazgan :
…..
Yahudi’nin «sinemayı» ne korkunç bir ihtirasla
istismar ettiğini, «siyonizmin» hedeflediği plan ve protokollar istikametinde,
bu müthiş etki (tesir) ve cazibeye sahip «sanat alanına» ne denli kötü oyunlarına
«sempati alanı» haline getirmek istediğini biliyorduk. Ama bu kadar yüzsüz,
küstah ve pervasız bir noktaya düşeceğine ihtimal vermiyorduk, bu da oldu.
«Lawrence of Arabia» filmi, tam bir Osmanlı
düşmanı film. Türkiye’deki 1995’in sahte Kuvva-yı Milliye’cileri, filmde
Osmanlı kahramanları aziz Mehmetçiklerimiz’in Akabe’de, çöllerde, Hicaz
demiryolu güzergâhında yaylım ateşleri, baskın, yağma ve katliam ile şehid
etmelerini görüp, şifa bulmaz bir Osmanlı’ya kin duygusu ile, tıpkı filmdeki
…Ve «Kanal D» bu filmi ekranlara getirmekle,
millî, dinî, tarihî, kültürel ve ahlâkî
yapımıza ne katmış oldu? Yazık… vallahi çok yazık… Ayıp ki, ne ayıp…
……
Bu filmin sinsi teşvikçisi şüphesiz ki, dünyanın
en korkunç politikasını güden İngiliz’dir. İşin taşeronu David Lean adlı
muhtemelen fanatik bir Yahudi’dir. Türkiye’nin içte ve dışta «kritik»
bir noktada yürüdüğü bugünlerde, her zamandan fazla dikkatli olmak
mecburiyetindeyiz.
Anti-tez : 18
(Zaman Gazetesi, 18.07.1995)
Dün yolsuzluklara, yoksulluklara,
haksızlıklara duyarlılık gösteriliyordu, bugün destek çıkılarak Deniz Feneri
gibi görünenlere(!), bilinenlere(!) dahi tepki gösterilmiyor
¤ İlhan
Murad : Hırsızların devleti ve İslam…
Türkiye’yi hırsızlar yönetiyor…
Savcıların hemen harekete geçmesine gerek yok… Bu
sözü ben söylemiyorum. TV ekranlarına çıkan sayın Hasan Celal Güzel sarfetti bu
sözü, pazar günü. Örnekler verdi. Bir devrin en yetkili sorumlusu olarak
yaşadıklarını ve yaptığı mücadeleyi anlattı ve ilave etti :
«Bu rejimin adı demokrasi değil, kleptokrasi’dir».
Kullandığı cümle bu.
Kleptokrasi hırsızlık rejimi demektir. Hayret. Bu köşede 6 Temmuz 1994 Çarşamba
günü yayınladığım yazının başlığı da şu imiş : «Kleptokrasi». Sayın Güzel ile
aylar sonra aynı noktada buluşmuşuz. Garip bir teşhis tesadüfü.
…..
(Zaman Gazetesi, 05.10.1994)
Libya, Suriye, Irak, Afganistan gibi
Müslüman ülkelerde AKP ile Türkiye’nin emperyalistlerle işbirliği yaptığı
milyonlarca Müslümanın katledilmesine sebep olunduğu, bu ülkelerde 100’den
fazla caminin cemaatleriyle birlikte yerle bir edildiği, binlerce Müslüman
kadına tecavüz edildiği halde, içinde bulunduğumuz zaman içerisinde Zaman Gazetesi AKP’nin ve emperyalistlerin
yanında yer aldı! Bu işbirliğini süreklileştirmek için de hâlen yoğun bir
şekilde günah dolu yollara başvuruluyor!
¤ Hekimoğlu İsmail :
Önemli olan İslam ülkelerinin ayağa
kalkmamasıdır. Afganistan’ı Rusya yerle bir etti.
Bunlar güya bağımsız devletler. Bir de Türkistan gibi
esir İslâm ülkelerini düşününüz.
Şu sonuca varırız. İslâm ülkeleri bağımsız
olabilir fakat sosyalist veya kapitalist ülkelere pazar oldukları müddetçe
hayat hakları var, aksi halde bugünleri arayacak duruma düşerler.
İnsan hakları, demokrasi, medeniyet, onlar laf.
Formül şudur : İslâm ülkeleri iktisaden güçlenmemeli…
Libya’da petrol yatakları azalıyor. Bunun
için Kaddafi su kanalları yaptırarak ziraata önem vermeye başladı. Halk çok
cahil ve bilgisiz olduğundan
sosyalizm diye bir şey icat etti, göçebelere
ev verdi, onları iş sahibi yapmaya çalışıyor. Bilim ve teknik seviyesini
yükseltmek istiyor. Bunları yapabilmek için Arap milliyetçiliğini körükledi,
onları evvelâ ruhen ayağa kaldırdı, sonra birşeyler yaptırmaya çalışıyor.
Metod üzerinde durmayacağız, yalnız
kalkınan bir Libya olduğunu kimse inkâr edemez. İşte Amerika’nın Libya’ya saldırmasının sebebi
budur.
(Zaman Gazetesi, 08.01.1989)
«Dün misyonerlere dikkat çekiyorlardı, bugün
misyonerlere dikkat çekenleri suçlayarak mağduriyetlerine sebep oluyorlar.»
Size soruyorum «Prof. Dr. Zekeriya Beyaz’a neden, hangi konuda taciz yapıldı? Niçin ona destek olmadılar ? »
Dün dünya ülkelerinde bulunan camileşen
kiliseleri yazıyorlardı, bugün AKP
yöneticileri elleriyle Türkiye’de kiliseleştirilen camiler karşısında hiç
gıkları dahi çıkmıyor.
Bir zamanlar evimin bulunduğu İstanbul
Haznedar’da bir çok defa kendisiyle bizzat konuştuğum Ahmed Şahin’e ve
Hekimoğlu İsmail’e, Abdullah Aymaz’a (İsmail Yediler’e) sesleniyorum, bir
saniye dahi durmadan Zaman’dan ayrılınız !
Avrupa’ya gönderdikleri bazı kişilerin kötü örnek olarak bir çok
kişinin çoluk çocuğuyla yuvalarını dağıttıklarını isim isim biliyoruz ?
Bunların herbirisiyle ben yakından görüşüyorum. Şu an sefilleri oynuyorlar. Ayrıca bizim yuvamızın
yıkılmasına sebep oldular diye onlara beddua yağdırıyorlar.
Fransa’da Diyanete bağlı camilerde bir kaç imamla
görüştüm. İmamlar : «Cemaate mensup kişiler, allem edip, kallem edip bizim
ders verdiğimiz çocukları bizden kopardılar. Üç dört ay sonra çocuklar
annelerine babalarına isyan etmeye başlayınca bu farkı gören aileler
çocuklarını onların ellerinden kurtararak bize tekrar geri getirdiler. Çocuklar
bizim öğrettiklerimizi tamamen unutmuşlar, isyankar başka bir kimlikle bize
getirildiler. Bu, düşünün 80 – 90 kişinin beddualarıyla karşılık buldu»
diyorlar.
Hiç bir Müslüman kusur meydanlarında, tezgah
kuramaz. Kendilerini sık sık savunma konumuna da giremezler. Bizim ecdadımızda
lisanla değil, kalple konuşan din adamları vardı. Henüz gariplere, masumlara,
günahsızlara dokunduklarının karşılıklarını almadılar, insanların sahibi yüce
ALLAH’ı (C.C.) unutanların akıbetlerini de hiç iyi görmüyoruz.
Yine Cemaatin Fransa’ya gönderdiği S isimli bir
imam Lyon Türk Kültür Ocağına müracat ediyor. Bu teşkilat yetkilileri imamız
yok, gel burada görev yap diye onu bağırlarına basıyorlar. Sonra Paris’te
bulunan Kayseri’li bir vatandaşımızın kızıyla da evlendiriyorlar. O bir gün
büyük bir mağazadan parfüm çalıyor, bu mağazanın güvenlik kameraları ve
görevlileri tarafından tespit ediliyor. Parfümle birlikte kasadan çıkarken
yakalanıyor ve polise teslim ediliyor. Lyon Türk Kültür Ocağı yöneticileri
kefaletle onu kurtarıyorlar ve teşkilatlarından da uzaklaştırıyorlar. Sadece bu
mu, bir kaç kişiden para alıp vermediği de ortaya çıkıyor. O bu kez cemaate ait
Paris bölgesindeki Saint Gratien Mescidine geliyor, Mescidin kamerasını,
televizyonunu ve bazı eşyalarını gizlice evine götürdüğü tespit ediliyor. Bu Mescidin Almanya’dan gelen imamı onu ikaz
ederek derhal götürdüklerini geri getirtiyor. Sadece bunlar mı, Hollanda’ya
uzanan ahlâkî olmayan davranışlar zinciri oluşuyor. Ben bunları bütün
teferruatıyla Abdullah Aymaz’a bildirdim. Bana cevap vermedi.
Sonra’dan Zaman Gazetesi’ne Genel Müdür olan İlhan
İşbilen bir gün Paris’e geldi. Fransa gümrüğünde şüpheli olarak karşılanmış ve
büyük kamerasına el konulmuştu. Onun şimdi AKP’den milletvekili adayı olduğunu
duydum. Zaman AKP yöneticilerinin Türkiye’ye yaşattıkları olumsuzlukları
umursamıyor ve çeşitli şekillerde destek olmayı da sürdürüyor.
Bana Zaman’da yayınlanan yaklaşık 500 kadar yazıma
rağmen maaş ödenmedi. Sigorta da yaptırılmadı.
Benim yazılarımın Zaman’da yayınladığı sırada Avrupa’dan haber, yazı ve
makale gönderen gurbetçilerin bugün birçoğunun
Zaman’la irtibatları yok!
1990 yılında anneme, babama ve sevdiklerime
kavuştum. 1991 yılında da babamı kaybettim. Sonra annemi geçici de olsa, buraya
getirtmek için başvuruda bulundum. Vize almak oldukça güçtü. Paris, Cidde,
Brüksel gibi bir çok yerde toptan tekstil mağazaları bulunan cemaate de büyük
miktarlarda paraca yardımda bulunduğu bilinen M.H.’nin İstanbuldaki bürosunun
adresini vererek annemi ve ablamı gönderdim. «Bu insan, dindar, beni tanıyor,
ayrıca büyükelçilerle arası çok iyi, vize konusunda yardımcı olması için gidin
ona ricada bulunun, benim de selamımı söyleyin» dedim. (Bu arada unutmadan
söyleyeyim, Hüseyin Gülerce’nin de bu kişinin Paris bürosunda çalıştığını
duymuştum. Sonra Mehmet Özen isimli bir vatandaşımız Paris’deki şirketin başına
getirildi. Bu şirketin geçen yıllarda kriz nedeniyle kapatıldığını da bizzat
Mehmet Özen’den öğrendim.)
Annem ve ablam bu M.H.’nin bürosuna dışardakilere
benim ismimi de vererek rahatlıkla girdiler. Ne görsünler, muhterem, dindar M.H. kucağına
yarıçıplak bir kadın oturtmuş, gözleri hiç bir şey görmüyor, kendilerinden
geçmişler, yani fuhuş yapıyorlar. Annem ve ablam kendilerini dışarıya zor
atmışlar. Annem ablama bak kardeşinin
dindar dediği adama, bundan gelecek yardım orda kalsın diyerek, orayı süratle
terkediyorlar. Bana da
başlarından geçenleri bildirdiler. Cenab-ı ALLAH (C.C.) çok geçmeden yerinde
işlerimizi kolaylaştırdı, vizeyi aldık, bir kaç ay da olsa annemi buraya
getirttim. Annem ise 3 yıl önce vefat etti, ablam sağ.
İşte bazı vicdanlarda İslâm, ahlâk ve insanlık
böyle yaşanıyor. Yorum yapmayacağım.
Paris, 05.06.2011
Ne dediler?
¤ Lokman
Kardeşim
Böyle güzel bir yazıyı bizlere ulaştıran Bor
Haber’e teşekkür ederim. Beni 30 yıl geriye götürdü. Hüzünlendirdi. Ama
unutturmadı, hatırlattı. Tekrar teşekkür ederim. Bu vesile ile sevgili Üzeyir’e
de mutluluk dolu uzun ömürler dilerim.
Tahir Mısırlı
http://www.borhaber.net/secim-2011/hangi-gazete--makale,433.html
¤ Saman,
Bor’lu
Bor ve Niğde’de milliyetçi ve ülkücü bir sürü
esnaf ne yazık ki Saman Gazetesi abonesi, artık tavır gösterme zamanı gelmedi
mi ?
http://www.borhaber.net/hangi-gazete--makale,433.html
¤ Yalnız ALLAH’tan medet umarız...
Sevgili Kardeşim Lokman
Hemşehrin ve sınıf arkadaşın olarak görüşlerine katılıyor ve seninle gurur
duyuyorum. Yüce ALLAH bizleri münafıklardan uzak tutsun. Gözlerinden öperim.
Atilla Yıldız
http://www.borhaber.net/hangi-gazete--makale,433.html
Nerede yer aldı?
http://www.mirhaber.com/artikel.php?artikel_id=1302
http://www.haber50.com/hangi-gazete--5021yy.htm
http://www.borhaber.net/secim-2011/hangi-gazete--makale,433.html
http://www.nigdehaberi.com/secim-2011/hangi-gazete--makale,433.html
http://www.urfahabermerkezi.com/yazar/hangi-gazete--1450.html
http://www.alamanyabeyleri.com/Uzeyir_Lokman_Cayci.htm
http://www.isikgazetesi.org/hangi-gazete--makale,33.html
Selam ve
sevgilerimle.
Üzeyir Lokman ÇAYCI
İç Mimar – Endüstri Tasarımcısı
55, rue Louise Michel
78711 Mantes
FRANCE
uzeyir.cayci@free.fr
------------------------------------------------------------------
http://www.artmajeur.com/serap/
http://www.haberevet.com/haber/20110412/312336/siir-sevenlerin-cok-yakindan-tanidigi-dev-bir-isim-uzeyir-lokman-cayci.html
-------------------------------------------------------------------
![]()
![]()
![]()
![]()
![]()
Seçimler ve
propagandalar
Üzeyir Lokman ÇAYCI
12 Haziran’da
Türkiye’nin geleceği oylanacak!
¤ Erdoğan’ların gemileri, Amerika’da evleri,
Türkiye’de şirketleri, İsviçre bankalarında paraları var. Anayasa’ya göre
milletvekilleri, bakanlar, başbakanlar, Cumhurbaşkanları ticaretle
uğraşamazlar, devlet imkanlarını, unvanlarını kullanarak, servet üzerine servet
katamazlar. Yakınlarıyla, akrabalarıyla şeffaf olmaları, şüphe uyandıracak
eylem, tavır ve yolsuzluk söylentilerine azami duyarlı olmaları gerekir!
¤ Halk ise yoksullaştı. Bugün Türkiye’de 6
yaşındaki çocuk dahi icralık oluyor... AKP gerçeklere sırt dönerek «akrabaları kollama partisi» haline geldi. 9
yılda tek bir fabrika açılmadı. Aksine Cumhuriyet döneminde elde edilen bütün
zenginlikler birer birer satıldı. Her bir satıştan AKP’nin komisyon aldığı
söylentileri yaygın... Yolsuzluklar yapıldığı söyleniyor. 9 yılda 49 hapishane
yaptırıldı. Bunlar duyulanlar, bir de duyulmayanlar var. Recep Tayyip Erdoğan
karanlıkta kalan icraatları dolayısıyla, muhalif partilerine hakaret ederek,
tehdit ve şantaj yaparak iktidarda kalma yollarını arıyor. Kaybettiği takdirde
çok ciddi soruşturmalar geçireceği, kurumların birer birer yeni baştan
düzenlenerek partizanlıktan arındırılacağını biliyor. Bu sebeple ne yapıp ne
edip iktidarda kalma çareleri arıyor.
¤ Seçim pusulalarının seçmen sayısından 10
milyondan fazla basılması, son günlerde seçmen kartlarının epey sayıda toplu
olarak sağda solda bulunmaları adaletli bir seçim yapılamayacağı endişesini
yaygınlaştırmaktadır. Bu haliyle Yüksek Seçim Kuruluna güven duyulmamakta,
Yüksek Seçim Kurulu üstünde başka bir Yüksek Kurul oluşturularak Yüksek Seçim
Kurulunun denetlenmesi gerektiğini söyleyenler dahi var. Yani AKP ile hiçbir
kurum güven vermiyor.
¤
Seçim sonuçlarını kendi çıkarlarına uygun hale getirmek için AKP siyaseti
pusuda... MHP ve CHP hukuksuz ve ahlâk dışı yollarla tuzağa düşürülmeye
çalışılıyor!
¤
Dini konuları, imam hatipliliği öne sürerek, din üzerinden propaganda yapmaya
çalışıyorlar. Dinde olmayan yolsuzlukların, hukuksuzlukların, İslâm dışı
tavırların, kabalıkların, kul hakkını hiçe sayan icraatların, kaset
tertiplerinin içlerinde olduklarını da halktan gizliyorlar. Irak’ta 2 milyona
yakın Müslüman’ın katliamına, 2 milyon çocuğun yetim kalmalarına kim sebep
oldu, işlenilen insanlık suçlarına kim
destek oldu? Libya’da, Yemen’de,
Suriye’de, Filistin’de, Lübnan’da, Afganistan’da, Pakistan’da,
Gürcistan’da işlenilen cinayetlerden kimler sorumlu? AKP yöneticileri kimlerin
yanlarında yer aldılar?
¤
Haksız oy temini yoluna gidilerek görev ihlali yapıyorlar... Valiler resmi
araçlara sivil plaka takılarak, köy ve kasabalardan AKP mitingine vatandaşların
taşınması için imzalı, unvanlı, valilik mühürüyle talimat verebiliyorlar. İşte
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin seçim adaleti ve tarafsız valileri (?)
Gazetelere intikal eden bu haberlerden sonra Yüksek Seçim Kurulunun ve
Cumhuriyet Savcılarının ne gibi işlemler yaptıklarını merak ediyorum.
¤
Tunceli Valiliği'nde AKP propaganda malzemelerinin bulunduğunu
duydunuz mu? Tunceli Valisi olduğu dönemde özellikle seçim dönemlerinde halka
dağıttığı "seçim rüşvetleri"yle tanınan, şimdinin Kırklareli Valisi
Mustafa Yaman'ın, Tunceli'de görev yaptığı yıllarda en ufak kişisel
ihtiyaçlarını bile devlete ödettirdiğindan haberiniz var mı? (06.04.2011)
¤
Bitlis Valisi Nurettin Yılmaz ile Emniyet Müdürü Halil İbrahim Doğan’ın,
iddialara göre AKP’ye oy istemek için esnaf ziyareti yaptığını duydunuz mu?
¤ ‘’MGK kaldırılsın, Genelkurmay, Savunma
Bakanlığına bağlansın. Askeri Yargıtay kapatılsın. Jandarma’nın varlığı gözden
geçirilsin. Abant Platformu’nun düzenlediği toplantıdaki sözleriyle dikkatleri
çeken Bolu Valisi Halil İbrahim Akpınar, şimdi de Milli Güvenlik Kurulu ve
Askeri Yargıtay’ın kaldırılmasını, Genelkurmay Başkanlığının da Milli Savunma
Bakanlığına bağlanmasını istediğine dair haberler AKP ile valilerin de tarafsız
olmadıklarına dair endişeleri artırmaktadır.
Yani Türkiye bu valilerle seçime gidecek!
¤ Tayyip Erdoğan kürsüde şunları söylüyor
: «BDP’nin ilgililerinden biri, açıklama
yapıyor. Ses kayıtları öyle zannediyorum ki bugün yarın yayınlanabilir. Ne
diyor biliyor musunuz. Elazığ’da biz güçlü değiliz, dolayısı ile biz
MHP’yi destekliyelim.» Bu
konuşmadan tam yarım saat sonra Başbakanın sözünü ettiği o dinleme kaydı
internete düşüyor. Hangi sitelere
mi? «Habervaktim, Haber 7 ve Samanyolu
Haber» ki bu üç haber portalı AKP’nin militanı haber siteleridir. (Sabahattin
ÖNKİBAR, Yeniçağ Gazetesi, 03.06.2011)
¤ Bir çok dünya
ülkesinde bulunan şair, yazar, sanatçı ve müzisyenlerden mesajlar alıyorum.
Bana, Sevgili Üzeyir, ülkenizdeki bugünkü iktidarın demokrasi dışı ve
emperyalist destekli, bölge ülkelerindeki katliamları destekleyen bir yol
izlediğini endişeyle görüyoruz. Seni tanıyan kişiler olarak Türkiye’nin özgür
bir ülke konumuna girmesi için muhalefet partilerine destek çıkmanı ve hassasiyet göstermeni bekliyor, bu konuda
başarılı olacağını biliyoruz. Ülkenizle ilgili son yazdığın değişik dillerden
şiirlerini de, yeni desenlerini de merakla bekliyoruz. Selam ve saygılarımızla.
¤ The Economist
internet sitesinde Recep Tayyip Erdoğan hakkında çok sert bir yazı kaleme aldı.
«Recep Tayyip Erdoğan’ın yargı, ordu ve basının denetim mekanizmalarını
kırdığını, AKP’nin öz denetimden yoksun bir parti haline dönüştüğünü, Türkiye
demokrasisine zarar verdiğini belirtti.» Bizim Türklere tavsiyemiz, «oylarını
CHP’ye vermeleri. Kılıçdaroğlu ve partisinin seçimlerden güçlenerek çıkması,
hem anayasanın tek taraflı bir biçimde oluşturularak şimdikinden de kötü bir
hale gelmesini önleyecek, hem de muhalefet için gelecek seçimleri kazanmak adına
anlamlı bir umut verecektir. Bu tercih, Türkiye demokrasisini garanti altına
almak için atılabilecek en mantıklı adımdır.» denildi.
Paris’te yaşayan Denizli’li vatandaşlarımızdan Veli
Kalli ile Türkiye’deki seçim sistemini konuştuk.
Ünlülerin terziliğini yapan, çok kitap okuyan, siyasi
konularda oldukça duyarlı, vatansever bu insanla ben ismen 32 yıl önce
Türkiye’de iken tanışmıştım. O zamanlar bir müddet Ankara’da bir dergiye ait
büroda kalmıştım. Veli Kalli ise bu derginin Fransa’da bulunan abonelerinden
biriydi.
ALLAH (C.C.) aylar sonra onunla beni Paris’de
buluşturdu. Ve yaklaşık 29 yıldır da ailece birbirimize gelip gidiyoruz?
Veli Kalli Türkiye’de bir çok şeyin olumsuzluğunu,
çarpıklığını çeşitli vasıtalarla yazarak, konuşarak dile getiriyor. Bahsettiği
konulardan bir tanesi de Türkiye’de gerçekleştirilen seçimler...
O diyor ki, «milyarlarca lira harcanarak yapılan
propagandalar, dev afişler, binlerce kilometre yol gidilerek yapılan masraflar
bizim siyasetçileri hiç düşündürmüyor mu? Yüksek Seçim Kurulu, neden eşit,
adil, çağdaş, masrafsız ve akılcı çözümler üretmiyor? Bu kurum seçimden seçime
mi çalışıyor? Diğer zamanlarda ne yapıyor? Avrupa’da seçimlerin nasıl
gerçekleştiği neden araştırılmıyor?» diye soruyor...
Avrupa’da siyasî partiler köy köy, kasaba kasaba,
şehir şehir dolaşmıyorlar. Meydanlara dev afişler asılmıyor. Ulusal ve yerel televizyonlarda yapılan
propagandalarla seçimlere gidiliyor. Türkiye’de de bu yol izlenilmelidir.
Avrupa’lılar
masrafsız seçime giderlerken bizde Avrupa’daki seçim sitemi, uyum yasaları
kapsamında neden uygulanmıyor?
«Bugüne kadar Afişlere, mitinglere, propagandalara
harcanan paralarla kaç fabrika, kaç iş yeri açılabilir, kaç kişiye bu yolla iş
imkanı sunulabilirdi?»
İktidarda bulunan partiye verilen seçim yardımının
oldukça yüksek, diğer partilere verilenlerin az miktarda olması, bazı partilere
seçim yardımı verilmemesi adaletli, ölçülü, eşit bir seçimin yapılmadığını
gösteriyor. Yani seçime girecek partilerin her birisinin 0 (sıfır) milletvekili
sayısıyla kabul edilerek seçimlere girmeleri gerekirken, devlet imkânları da
kullandırılan iktidar partisine, daha seçime girmeden bazı kolaylıklar
sağlanıyor... Daha milletvekili seçilmeden yapılan bu ayırımcılık
giderilmelidir. Bu mantıklı değil... Hukukî de değil... Adaletli bir seçim için
seçim yardımı eşit olarak bütün partilere dağıtılmalıdır. Bu konuda da kul
hakkı gözetilmiyor.
İnsanların umutsuzluklarından ve çaresizliklerinden
faydalanan bu sistem kazalar, ölümler, çatışmalar üretiyor. Devlet gücü ve
çalışanların enerjileri ise çar çur ediliyor.
Recep Tayyip Erdoğan’ın «bugün
yarın yayınlanabilir» diye yaptığı
açıklamalar, kaset tertiplerinin AKP eliyle
yapıldığının bir göstergesidir!
Seçimler topluma huzursuzluk, hukuk ve ahlâk dışı
uygulamalar taşımak için yapılmadığına göre, iktidar partisinin, zihinlerde
oluşturduğu bu tür psikolojik tahribatlar sorgulanmalıdır! AKP yöneticilerinin bu seçimde seçim
sonuçlarını etkileyecek hile ve tertiplere başvuracağı endişesi de konuşulmaktadır
ve yaygındır!
Recep Tayyip Erdoğan’ın mitinglerine 4000
– 5000 sivil polis ve devlet memurları getirtilerek yapay kalabalıklar
oluşturuluyor!
Başbakan, «365 eserin açılışını yaptı»,
«29 tesisin açılışını yaptı», «30 tesisin açılışını yaptı», «66 tesisin
açılışını yaptı», «28 tesisin açılışını yaptı» gibi her birisi boş, mesnetsiz
ve propaganda amaçlı bu açılışların veya haberlerin seçim dönemine denk
getirilmeleri normal değil, göz boyama
ya da seçimi etkileme
girişimleridir. Daha önceki seçimlerde temellerini attıklarını söyledikleri
yerlerde bugüne kadar tek bir çivi dahi çakılmadığı da gözlemlenmiştir!
«Amerikancı
Müslümanlığa dur demek» her Müslüman’ın ve her
inananın görevi olmalı!
Recep Tayyip Erdoğan’ın kavgalı olmadığı kurum ve
kişi kalmadı! Gerekirse vatan uğrunda canımızı feda ederek şerefli Ordumuzun ve
vatanseverlerin yanlarında yer alacağız.
AKP yöneticileri vatandaşlarımızın umutlarını
boşalttılar. İnsanlarımızın sorunlarıyla, hastalıklarıyla, dertleriyle,
ihtiyaçlarıyla hiç ilgilenen yok. Millet devleti arıyor!
AKP konvoylarına saldırı yapıldığı haberlerinin
mağduriyeti oynamak ve oy toplamak için kurgulandığına dair haberler AKP’nin
takip ettiği hukuk dışı politikalarla örtüşüyor gibi...
Oy kazanmak ve güç gösterisi yapmak için yargıyı ve
devlet gücünü kullanarak işte biz Orgenerali bile tutukluyoruz diye adeta
zulümle propaganda yapar hale geldiler, ayağa kalkmadı diye vatansever
subayları yargısız cezalandırma yollarına girdiler. Bu hukuk dışı emelleri için
Türkiye’nin ve Türk Milleti’nin güvenliği ve geleceği hiçe sayılarak Türk
Silahlı Kuvvetleri’nin kahraman mensupları ve vatanseverler (aşağılanarak) tutuklanıyorlar!
Yarınlarda her bir mağdurun tepkisinin AKP
yöneticilerinin başlarına nasıl düşeceği ise hiç hesaplanmıyor. Amerikancı bir
Müslümanlık yaygınlaştırılmaya çalışılıyor!
Seçim propagandalarına alet edilen, fayda umulan,
insan onurunu, devlet otoritesini aşağılayan tutuklamalar, MHP’ye yapılan kaset
tertipleri Yüksek Seçim Kurulu, muhalefet partileri ve halk tarafından mutlaka sorgulanmalıdır. Seçimden
sonraya bırakılabilecek bu tür
tutuklamaların siyasi amaçlı olduğunu,
yargının siyasallaştığını, yargı ve emniyet mensuplarının
partizanlaştırıldıklarını göstermektedir. Ülke güvenliğini ilgilendiren ve emperyalist
yönlendirmelerle hukuksuzluklar sergileyen iktidar partisi mensuplarının
hakarete varan söylemleri de, tehditleri de, güç gösterileri de Yüksek Seçim
Kurulu tarafından mutlaka izlenmelidir!
Ülkücülerin tutuklanmalarını da MHP’ye ve CHP’ye
yapılan tertipleri de şiddetle kınıyoruz. Bu tertiplere destek olanları da
lânetliyoruz.
Ankara, 03.06.2011
Selam ve
sevgilerimle.
Üzeyir Lokman ÇAYCI
İç Mimar – Endüstri Tasarımcısı
55, rue Louise Michel
78711 Mantes
FRANCE
uzeyir.cayci@free.fr
------------------------------------------------------------------
http://www.artmajeur.com/serap/
http://www.haberevet.com/haber/20110412/312336/siir-sevenlerin-cok-yakindan-tanidigi-dev-bir-isim-uzeyir-lokman-cayci.html
-------------------------------------------------------------------
Resim : Üzeyir Lokman ÇAYCI
![]()
![]()
Yıl 1993... bir sabah, güneşi henüz görmeden : «Ses ver anne... Bugün yine sesini duymak
istiyorum.» derken… O da benimle yürek bağı kurdu. O anda annem
bana telefon açtı : «Oğlum baban
hastalandı, hep seni sayıklıyor. Mümkünse hemen buraya gel.» dedi.
İşyerinden atılma
ihtimaline rağmen Türkiye’ye gitmeye karar verdim. Bana emek veren, destek olan
yıllarca birlikte aynı çatı altında yaşadığım babam için yola koyuldum. Uçaktan iner inmez vakit
kaybetmeden garajlara geldim. İlk saat içerisinde Mersin’e hareket edecek
otobüslerden birinde yer buldum.
Sabahleyin erken saatlerde Mersin’e geldim. Babamın hastanede olduğunu
komşulardan öğrendim. Koşar adımlarla oraya gittim. Giriş oldukça zor idi.
Ahiret suali gibi sorulan sorulara cevaplar verdim. Babamın hastalığı sebebiyle
Fransa’dan geldiğimi söyledim. Kimliğimi bırakmam istendi.Onu da verdim. Gözüm hiç bir
şeyi görmüyordu. Babam, annem gözümde tütüyordu. Hasret öyle bir anda, bir iki kelimeyle izah edilebilecek bir şey
de değildi.
Yukarı çıktığım zaman babamın durumunun çok ciddi
olduğunu gördüm. Gözyaşlarımı tutamadım.
Oradaki bulunanların tek tek bakışlarını inceledim.
«Sürekli sevgileriyle sizi büyütenlere söyleyecek bir
sözünüz yok mu?» dedim kendi kendime...
Ateşin özünde yaşayan günah tacirleri geçti gözlerimin önünden... Çivi çakılan aykırılıklar... Yüzlerine bakılmayan ayrılıklar resimlendi...
Üç gün üç gece babamla
birlikte kaldık. Ona hizmet etmek, onun bana söylediklerini dinlemek bana haz verdi. Bana : « Dindar
görünenlere, dini kullananlara inanma! Din yaşanır. Aldatanlar ve aldananlar
din dışında kalırlar. İki yüzlü insanlara dikkat et. » dedi. Bu sözlerden sonra babam ALLAH’ın
ismini anarak gözlerini kapadı. Gece veya gündüz, üç gün içinde oraya tek bir doktorun
geldiğini görmedim. Babamın ölüm raporu yazıldı… Cenazeyi mezarlığa veya cenaze
namazının kılınacağı yere nasıl götüreceğimi sordum. Taksi tut dediler. Taksi tuttum,
babamın ayakları arkadan sarkıyordu. Oradakilere sordum : «Bu vilayette, bu
hastanede hiç cenaze arabası veya ambulans yok mu» dedim. Bana «olmaz olur mu? Baştabip beye söylemeniz gerekir»,
dediler. Neyse, baştabip odasının
kapısını tıklayarak içeriye girdim. Baştabip masanın üzerine ayaklarını atmış,
sınırsız bir keyifle döner koltuğa yatar gibi iyice yaslanmış, dönerek
televizyon seyrediyordu. Bana olmaz dedi önce… sonra ben biraz sert konuşunca
ambulans şöforüne emir verdi ve babamı mezarlığa götürdük. Kefen ve mezar yeri
de hızla hazırlandı. Mezarlıkta iki imam öncülüğünde cenaze yıkandı ve
namaz da gerçekleştirildi.
Bir yıl sonra Fransa’da
gördüğüm rüyalar sebebiyle bir gece uyuyamadım. Sabahleyin erkenden anneme
telefon açtım.
Erkek kardeşimi annemin,
gözyaşlarıyla askere yolcu ettiğini öğrendim. Annem bana : « Hasan’ımı bu gün
yolcu ettim... Askere gitti oğlum! » dedi.
İki ay sonra doğuda
teröristlerle yapılan bir çatışmada kardeşimin şehit olduğunu öğrendim. Üç gün
sonrası için uçak bileti bulabildim.
Vakit kaybetmeden iş yerinden
otuz altı gün izin alarak Türkiye’ye
hareket ettim.
Ben gittiğim zaman
cenazenin kaldırıldığını ve babamın mezarıyla komşu olduğunu öğrendim. Bir
taksi tutarak annemle, «babamın ve kardeşimin mezarlarını» ziyaret ettim.
Annem için için
ağlıyordu. Onu hergün kardeşime ait
teslim edilen eşyalarla, ayakkabılarıyla başbaşa görüyordum.
İzin süremin son
haftasında bir perşembe gecesi annemin gece yarısı gezinerek dua ettiğini
gördüm. Uyuya kalmıştım.
Bu esnada kapının
açıldığını ve annemin dışarıya çıktığını hissettim. Kalktım, abdest aldım ve evimizin yakınında
bulunan camiye gittim.
Geldiğim zaman annem
evdeydi. «Anneciğim neredeydin?» diye sordum.
Oğlum kardeşin Hasan bir çok kez
uyudum uyandım bana: «Anne, benim yanıma gel, mezarımın başucundaki taşı
kaldır... bir pamukla başımdan akan kanı sil», dedi. Gittim oğlumun toprağa konulmasının otuz
üçüncü gününde başından akan sıcak kanları sildim. Hasan’ımı çok iyi
gördüm... Biraz da sohbet ettik. Bana : «Anneciğim şu an iktidarda bulunan
insanlar bize kurşun sıkanlarla işbirliği içerisindeler... Bu tehlikeli
işbirliğini sinsice gizliyorlar. Onlar ve işbirlikçileri üstelik inançlı görünerek
insanlara ve komutanlarımıza kötülük yapmaktan çekinmiyorlar. Onların bizim
hallerimizden ve sizin acılarınızdan hiç haberleri yok! Siyasi ihtirasları için
dinimizi ve teröristleri kullanıyorlar... Kuran-ı Kerim başka kitapların, başka
niyetlerin içerisinde eritilmeye çalışılıyor... Abdülhâlik Gücdevani
Hazretleri’nin manevi evlâdına ilettiği öğütlerini mutlaka okuyun. İnsanlar
içtikleri sulara, yedikleri gıdalara, karşılaştıkları bilinmezlere dikkat
etsinler... Unutmayın, sır kapısı tektir. Anneciğim son bir defa daha alnımdan
akan kanı sil ve üstümü ört. Ağabeyime selamımı söylemeyi de unutma. Allah’a
emanet olun...» dedi bana. «Alnından akan kanı sildikten sonra tekrar kapadım
kardeşinin mezarını... Ve buraya geldim oğlum».
Mersin,
10.11.2006
Selam ve
sevgilerimle.
Üzeyir
Lokman ÇAYCI
İç Mimar – Endüstri Tasarımcısı
55, rue Louise Michel
78711 Mantes
FRANCE
uzeyir.cayci@free.fr
------------------------------------------------------------------
AKP
ile gözlerden
kaçırılanlar
Üzeyir Lokman ÇAYCI
Siz bize farklı
görünebilirsiniz, yalan söyleyebilirsiniz, geri planda, aldığınız görevleri ve
sorumlulukları gizleyerek bizlere karşı çeşitli entrikalar çevirebilirsiniz...
Yetkinizi kötüye kullanarak, ettiğiniz yeminlerin dışına çıkarak bizi
aldatabilir ve bize işkence çektirebilirsiniz... İsminizi, cisminizi kamufle
ederek çamur atabilir, özünüzdekileri eveleyerek geveleyerek sinsice
örtebilirsiniz... Kötülük
yaptıklarınızın, canlarını acıttıklarınızın varlıkları, halleri, masumiyetleri
size çarptığı anlarda ise, ne siz, ne de
sizi ödüllendirenler, karşılaştıklarınızı, yaşadıklarınızı asla
okuyamayacaklar. Zulme araç olanlar, duygu ve istikbal katilleri unutmasınlar
ki dünya ve onurlu insanlar sahipsiz değillerdir!
1976 yılında bir akşam namazını Beşiktaş Sinan
Paşa Camii’nde kıldım. Namaz sonrası
orada bulunanlardan iki kişi ayağa kalkarak arapça bir şeyler ifade ettiler.
İmam Efendi onların sözlerini tercüme
ederek bize aktardı : «Değerli Müslümanlar, biz Paris’den
geliyoruz. Sizinle sadece beş dakika konuşmak istiyoruz. Bizi dinlerseniz
sevineceğiz.» dediler.
O anda bir kaç kişi ayrılmak isterlerken
tekrar konuşmaya başladılar : «Biz para dilenmeye gelmedik. Eğer içinizde
paraya ihtiyaçları olanlar varsa yardım da edebiliriz. Biz senemizin 9 ayında
Paris’de otomobil tamircisi olarak çalışıyor, üç ayında da dünya ülkelerini
geziyoruz. Dünya insanlarının geleceğini karanlık gördüğümüz için manevi olarak
insanlara bir şeyler anlatmaya, maddî ve manevî
destek olmaya çalışıyoruz.
Amacımız insanları uyarmak, uyandırmak ve kendi varlıklarını
irdeletmek...»
Hepimiz tekrar oturduk ve onları dinlemeye
koyulduk. Onlardan biri : «İnsanlar
kendilerini, çocuklarını, sıkıntılarını ve ülkelerini yönetemiyorlar.
Parmaklarının aralarına sigaralarını alanları, kahvehanelerde vakitlerini
öldürenleri, ilimden, bilimden uzaklaşanları, ahlâk dışına çıkanları kimler
yönetiyorlar? Her geçen gün sahip
çıkılacak değerlerimizin sayısı artıyor. Ucunu kaçırdığımız fırsatlar,
yitirdiğimiz ömür, yaşlandırdığımız vücut, bizden uzaklaşan samimiyet, erdemlik
ve vefa gibi insanî duygulara tekrar
ulaşmak oldukça güçleşti. Bu sebeple önce kendi kimliğinize, ülkenize sonra
çevrenize ve değerlerinize sahip çıkın! Yakın gelecekte yani 2000 yılından sonra
üzerinize gelebilecek felaketlere hazır olun... Yöneticilerinizi seçerken
dikkat edin... Size en çok kötülük Müslüman’ım diyen İslâm’la ilgisi olmayan,
emperyalist ülkelerle işbirliği yapan insanlardan gelecektir. Ülkenizi,
değerlerinizi, geleceğinizi koruyun...» dedi. Ve her ikisi ayağa kalkarak : «Bizim gibi yapacağınıza söz verin ve içinizden ne geliyorsa dua edin» dediler.
Hepimiz ayağa kalktık ve ellerimizi açarak dua ettik.
Ben de içimden : Ya Rab bana da sen
Paris’i nasip et, gerçekleri göster. Oradan dünyaya sesimi duyur… Şahsıma insanlara uyarıcılık görevi ver.
İnsanlara faydalı olmamı, kalplere girmemi sağla ! Nerede olursam olayım
uzakları ; uzaklıkları bana
yakınlaştır.» diye dua ettim.
«
Orada yaptığım duanın yankıları bir
sır halinde Bor’a yansırken ben oluşacak şartlara da bilmeden hazırlık yapıyordum. Günahkârlar,
hainler, gafiller, seyirciler, suskunlar da bu yönde sanki
görevlendirilmişlerdi. Bu insanlar, içlerinde
barındırdıkları karanlıkların açtığı kapılardan girecekler, bana
sataşacaklar veya kötülük yapacaklar ve kendilerini idama götürecek suçları
işleyeceklerdi. Benim masumiyetime bulaşacaklar ve bu suçlarının karşılıklarını
da alacaklardı.(1)
Ben
bugün ekonomik gerekçelerle, servet üzerine servet katmak için Paris’de
bulunmuyorum.
Recep Tayyip Erdoğan ortaya çıkıyor,
İstanbul’la yapacakları çılgın kanal projesinden bahsediyor. Ben bir çok kez
söyledim Paris’e gelin, burada hiç bir güç Paris’in görüntüsünü değiştiremez.
Avrupa’da Van Gogh, Emile Zola, Pablo Ruiz Picasso dahil, Avrupa halklarının
anılarına, izlerine, evlerine, mezarlarına cadde ve sokaklarına dokunulduğunu
göremezsiniz. Ama kapasitesiz insanlar, emperyalist güdümlü yöneticiler, en
ufacık bir endişe duymadan ülkemizde, bizi tarihimizden, geçmişimizden,
ecdadımızdan, kültürümüzden mezarlarımızdan yıkarak, bozarak, ortadan
kaldırarak koparmaktadırlar. Bu tür faaliyetler emperyalist projelerdir. Milleti millet yapan
unsurlar dil birliği, din birliği, tarih
birliği, kültür birliği ve ülkü birliğidir. İstabul’a yapılacağı söylenen
kanalın, Ankara’ya, Niğde’ye, Nevşehir’e, Kayseri’ye, Konya’ya, Adıyaman’a,
Van’a, Diyarbakır’a, Tunceli’ye velhasıl Türkiye’ye ne faydası olacak? Kaç kişiyi işsizlikten kurtaracak ? Ne üretecek ? Oraya harcanacak para
ile fabrikalar yapılsa ülkeye ne gibi katkılar sağlanacak ? Buna benzer sorular nedense sorulmuyor.
AKP yöneticileri hizmet üretemedikleri için lüzumsuzluklar ortaya çıkarıyorlar.
Pekiyi «çılgın proje»
denilmesi doğru mu?
Bir insan filan kişiyi
çılgınca seviyor derseniz, sevgisinin yüceliğini göstermiş olursunuz... Bir
kişi için çılgınlık yapmasından korkuyoruz diyorsanız, sözünü ettiğiniz kişinin
bir delilik yapacağından, akıl dışı bir yola başvuracağından bahsetmiş
olursunuz.
Bir projeye «çılgın proje»
dediğiniz zaman o projenin akıl dışı, delicesine ve mantıksız olduğunu söylemiş
olursunuz.
AKP
yöneticilerinin gelir getiren bütün kurumları ve kuruluşları stratejik
hassasiyetlerine bakmadan yabancı ülkelere satmaları da, bir çırpıda 163 subayı
terörist diye tutuklatmaları da, Amerika’nın Türkiye’yi de içine alan
Ortadoğu’yu parçalama projesi BOP’a eşbaşkanlık yapmaları da, Müslüman ismi
altında Haçlı seferlerini övüp göklere çıkartmaları da, Türkiye üzerinde
oynanan oyunlar karşısında sus pus olmaları da akılla, izanla bağdaşmıyor.
Mersin Akkuyu’ya Nükleer Santral yapılacağını söylüyorlar. «Nükleer felaketlerden ders almayanlar» başlığıyla 11.05.2011 tarihinde
yayınladığım yazımla bazı ciddi hususlara dikkat çekmiştim. O zaman bu
bahsettiğim yazımın ekinde Fransa’da
yayınlanan 24 Mart 2011 tarihli Le Point Mecmuası’ndan bir resim sundum. Bu
resimde Mersin Bölgesinin yoğun deprem bölgesi olduğu koyu renklerle ifade
edildi. Şimdi bu konuyla ilgili size söyleyeceklerime dikkat edin. Önünüze bir
Türkiye haritası alın. Mersin ve çevresindeki vilayetlere bakın. Soldan
Antalya, Sağdan Hatay, Kuzeyden Konya, Karaman, Niğde, Adana, Güneyden Kıbrıs
olmak üzere doğrudan etki altında tutacak tehlikeli bir projeden bahsediyorlar.
Dolaylı olarak da Kilis’i, Urfa’yı, Maraş’ı, Gaziantep’i, Kayseri’yi,
Nevşehir’i Aksaray’ı, İsparta’yı, Burdur’u ve Muğla’yı etkileyecek bu proje
daha geniş bir çerçevede önce bütün Türkiye’yi sonra dünyayı tehdit edecektir.
AKP yöneticileri tutarsızlıklarla, ülkemize taşıyacakları sıkıntı verecek,
huzursuzluğu tesis edecek işlerle uğraşmaktadırlar. Ülkemizde güvenliği
sağlayamayanlar, doğru dürüst imtihan dahi yapamayanlar size büyük projelerden
bahsediyorlar(?!)
Bu yazım için çok değerli Kimya Yüksek
Mühendisi Tamer Çınar’ın gönderdiği
mesajı sunuyorum : «Üzeyir Bey, Bu
çok kıymetli özet bilgileriniz ve yüksek duyarlılıkla yapmış olduğunuz ortak
sorumluluk ve insanlık değerlerimize ait çalışmalarınız için şahsınıza teşekkür
eder çalışmalarınızda başarılar dilerim. Yüksek inanç, azim ve ümit ile bu
insanlık değerlerinin her türlü şerrin üzerinde galip gelmesini Allah’tan
diliyorum. Selam, Saygı ve Hürmetlerimle.»
Olumsuzluklarına
bakarak AKP yöneticilerini sorgulayın
2002’de hapiste 59 bin kişi vardı, 2011’de bu
sayı 123 bine ulaştı. AKP döneminde yani
9 yılda yaptırılan hapishane sayısı ise 49...
Bununla ne anlaşıyor ? AKP
yöneticileri önlerine gelen her şeyi yozlaştırıyorlar. Eğitimden imtihanlara
kadar her yapılanmada aynı şehirler gibi çılgınlıklar yani skandallar
yaşanıyor! Sağlık sistemimiz can çekişiyor! Adalet kurumları güven vermiyor.
Irak böyle çökertildi... Libya bu sebeple
can çekişiyor, Türkiye kuşatma altında, Filistin huzursuzlukların odağına
itildi, Pakistan ve Afganistan kargaşalıklar içinde. Helikopterlerinizden,
uçaklarınıza kadar her kullandığınız aracın kumandaları emperyalist ülkelerin
ellerinde.
Uçağınızı, helikopterinizi, araçlarınızı
kendiniz üretemediğiniz sürece helikopterlerinizin, uçaklarınızın kaza
süsleriyle düşürüldüğünü sık sık göreceksiniz.
Basri Gocul «Özlü
Sözler» isimli kitapçığının 7. sayfasında Mevlâna’nın sözünü naklediyor :
«Avcının kuşlara saçtığı dane, zulme bahanedir, zulme bahane!»
AKP’lilerin seçimden seçime size
sundukları yardımlar, hediyeler, temel atmalar size ilerde yapacakları zulümlerin, haksızlıkların
bir örtüsüdür.
Maden
kazaları, siyanürle altn ya da gümüş arama sonucunda ortaya çıkan
olumsuzlukları, deprem ve depremlerle oluşan kayıpları kader olarak
yorumlamayın. Evinizin sağlam olup olmadığı devlet tarafından araştırılmıyor,
ilim adamı edasıyla bilir bilmez her kafadan «gerekli tedbirler alındı» gibi
sesler çıkıyorsa, afetleri, felaketleri, seli, yağmuru başınızdakiler yönetemiyorlarsa tek yapılacak
iş böyle kişileri iktidara getirdiğiniz için kendi kendinizi suçlamak
olacaktır. BOP’a eşbaşkanlık yapan adamlar emperyalistleri beslemek
zorundalar. Çil çil altınlarınız onlara
aktarılıyor... Size de bu sömürme işine eşbaşkanlık yapan insanları alkışlama
görevi düşüyor(!). Yani biz yiyemedik siz yiyin diyorsunuz. Bir taraftan da
ülke sahnesinde yoksulluğu oynuyorsunuz. Diyorsunuz ki, hem Müslüman’ız, hem de
uyanığız. Önce kimin yanında olduğunuza, kimi desteklediğinize,
desteklediklerinizin de kimlerin yanlarında olduklarına bakın. Bunlar «hayra
alâmet» değil.
Ben «Demokrasi çarkı» başlığıyla 10.08.2005 tarihinde yayınladığım ve bir çok gazete ve dergide yer alan yazımda :
«Zamanımızda deprem oluşturan,
bulutlara yön veren uzay teknolojilerinin varlığını biliyorsunuz. Bunu hadiselerin yaşandığı bölgelerden ve ülkelerden de
anlayabiliyoruz. Günümüzde İstanbul gibi büyük şehirlerden insanların
uzaklaştırılmaları için emperyalist güçlerin organize ettiği ya yapay
planlanmış olaylar ya da depremle ilgili haberler sık sık gündeme getiriliyor.
Bizim hazır olmadığımız, dış güçlerin aylarca hazırlık yaparak körüklediği
olaylarla sıkıntılarımız arttıkça
artıyor. Dünyanın bozulan dengesi üzerinde yapılan hesaplar sadece insanlar ve
ülkeler üzerinedir. Bu sebeple akıllı ve güçlü olanlar söz sahibi oluyorlar. Her şey şimdi uzaydan takip ediliyor. Biz bir yerlerde
zaman öldürürken onlar çeşitli şekillerle ülkeleri işgal ediyorlar. Ülkenizdeki
herhangi bir yöneticiyi dahi etkileri altına alarak hedeflerine ulaşmaya
çalışıyorlar. Zamanımızda paranın köleleri
ve kukla insanlar çoğaldılar.»
şeklinde bahsetmiştim.
Bir çok yerde yer alan «A99
ÜLKESİ» başlıklı bir yazım içinde de 05.07.2007 tarihinde :
«KOMA :
İçinde yaşadığınız ülkeyi özünden sarsacak psikolojik sarsıntılar, elektronik saptırma
cihazlarıyla şifre ve kodları sizde de bulunan uçakların düşürülmesi, görünmez sistem içerisinde mağma uzantılı üç ayaklı deprem oluşturan nükleer ışın
bombaları, manyetik çekirdekler ve cinayet metodlarının uygulama
safhasında olduğu, üçüncü kişiler tarafından kesinlikle anlaşılmamalı.
Gerekirse bazı olaylar kaza görüntüsü şeklinde ya da tesadüflerden ibaret gibi
ön plana çıkarılıp medyanın desteğiyle farklı yönlere çekilmelidir.» şeklinde
konu içinde içimde şekillenenleri aktarmıştım.
Yaklaşık bu yazımdan 2 yıl, önceki yazımdan 4 yıl sonra
davet üzerine Brüksel’de şiirlerimi tercüme
Yakup Yurt ona benim bir kaç
yıl önce bu konuyu yazılarımda dile getirdiğimi ifade etti. Doktor Yorgo Bey o anda hayret
içerisinde kaldı.
Ülkenizde düşmana hoş görüyle
bakan, kendi insanlarına benim karşımda ayağa kalkmadı diye terörist muamelesi
yapan Recep Tayyip Erdoğan size daha çok çeşitli acılar, kederler yaşatacak…
Emperyalist savaş gemileri ülkenizde rahatça gezebiliyorlar, ama siz ülkenizde
rahatça yaşayamayacak şartlara itiliyorsunuz. Ben AKP’ye adaylıklarını koyan
insanlarımızın yerlerinde olsam, derhal AKP’den ve adaylıktan çekilirim. BOP’a
eşbaşkan olanlara hizmet etmek yerine mütevazi bir hayatı tercih ederek yüce
Türk Milleti’ne sade bir vatandaş olarak
hizmet etmeyi yeğlerim.
AKP yöneticilerini bugünkü halleriyle tanıyamıyorsunuz.
Gelecekte onların size yükledikleri olumsuzlukları bütün yönleriyle görünce (ki
bunlar bir bir açıklanacak) kendi kendinizden tiksineceksiniz : «Böyle bir
partiyi niçin destekledim ?» diye!
Sizin geleceğinizi ve neslinizi yok
etmek için GDO’lu yiyecekler yediriliyor. Dışarıdan getirilen buğdayınızdan
şekerinize, tatlılarınızdan sularınıza, meyvelerinizden sebzelerinize kadar
size yedirilenler veya içirilenler kontrolsüz, riskli ve size bunların neler
yükleyeceğini bilemiyorsunuz. Emperyalist ülkeler AKP yöneticilerine bizim
dediğimizi yapın, gerisine karışmayın diyorlar, onlar da iktidarda kalma uğruna
onların istediklerini harfiyen yerine getiriyorlar. Yani size söyledikleri parlak sözler, Müslüman
görünmeler, çılgın proje diye size yaptırdıkları tezahüratların arka
planlarında emperyalizmin oyunları yatmaktadır. «Taviz vermeden, kendi
ülkesinin insanlarına kötülük yapmadan BOP’a eş başkan olunamaz!»
Bor ilçemizde şu an park yerinde bulunan
mezarlıktan demiryolu geçirilmesini isteyen zamanın Bor Belediye Başkanı, Alman
Demiryolu Mühendisi Dedewal’a baskı yapar. Alman Mühendis ise «bizim
dinimizde mezarlara dokunmak yoktur», diyerek bu teklifi kabul etmez. Aynı
belediye başkanı daha sonra mezarlığı yıktırır, yerine kendi ismini de vererek
bir park yaptırır. Bu gün zaman zaman düğünlerin yapıldığı, içki de içilen bu
yerde, bu yıkım için Bor halkı kendi tarihinden, ecdadından koparılışını kuzu
kuzu kabul eder ve tepki gösteremez. Biz
dedelerimizin, ninelerimizin mezarlarını bu şekilde kaybettik. Gelin Avrupa’ya ben size asırlar öncesine ait
mezarları göstereyim.
Size soruyorum AKP’lilerin yaptıkları
tahribatların, kutuplaştırmaların, kabalıkların, yozlaştırmaların,
yolsuzlukların, bizim dinimizde yeri var
mı? Yani AKP’ye oy vermekle dolaylı olarak Emperyalizme destek olduğunuzu
düşünebiliyor musunuz?
Sanat eserlerine «ucube» diyen
insanlardan size hiç bir hayır gelmez!
İstanbul Yeni Cami vaizlerinden Osman
Demirci Hoca, Paris’e geldiği zaman Argenteuil’deki komşum Şerefli Koçhisar’lı
Tahir Yılmaz’ın evinde kaldı. Vatandaşlarımız onu Paris’te gezdirmişlerdi.
08.04.1989 tarihinden önce, oradan döndükten sonra ona : «Eyfel kulesini gördün
mü?» diye sordum.
Bana
«evet gördüm», dedi. «Pekiyi Eyfel’i görünce büyüklüğüyle, şekliyle,
dokusuyla ne hissettin, nasıl yorumladın ?» dedim.
Bana «Allah’ın büyüklüğünü gördüm»
dedi ve açıkladı : Allah insanlara zeka vermeseydi, Allah’ın büyüklüğü insan
zekâsına yansımasaydı, sanat da, sanatçı da, Eyfel de olmazdı…» dedi.
Bir din adamının sanata ve sanatçıya
bakışı bu… Yani sanatı dışlamak, sanatçıyı aşağılamak Osman Demirci Hoca’ya
göre Allah’ı tanımamak anlamına geliyor. Çünkü zekâ yansımalarına ucube demekle
bu yansımalara sebep olan kudreti Recep Tayyip Erdoğan inkar etmiş oluyor.
O daha da ileriye gidiyor, «bunun burada
ne işi var, yıkın bunu» diyerek yıktırıyor. Dikkat edin bu tepkilerin,
hitapların emirlerin sahibi olan kişi «Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık
koltuğunda oturuyor. Aynı zamanda bir «milletvekili…» yani milletin vekili…
Onun öfkesi nereye uzanıyor ? : Kars’a… Yapıcı mı? : Hayır…yıktırıcı…
Onurlandırıcı mı? : Aşağılayıcı.
Yani aslında onun görev alanında satmak, sattırtmak,
yıkmak, yıktırtmak, üzmek, yıpratmak gibi olumsuzluklar yok… Ama o ülke
topraklarını, kurumlarını stratejik konumlarına bakmadan satıyor ve
sattırıyor… Emeğe, göznuruna, zekâ
yansımalarına, kaybedilen zamana, harcanan paraya bakmadan sanat eserlerini
yıkıyor veya yıktırıyor… Bu sanat eserine göznurunu ve alın terlerini döken
sanatçıyı yıpratıyor ve üzüyor! (2)
9 yılda tek bir fabrika, üretim ya da
eğitim kurumu açamayanlar seçimlere yakın bir zamanda temel atma törenleri
düzenleyerek sizleri aldatmaya çalışıyorlar.
Tayyip Erdoğan akıllı olmayan anlamına
gelen İstanbul için düşündükleri çılgın kanal projesini açıkladığı zaman onun
çevresine toplananlar ne
yaptılar ? Getireceklerini, götüreceklerini, kaybedeceklerini
hiç irdelemeden, tartmadan, ölçmeden, bilimsel,
teknik, tarih ve kültür dokusu açılarından İstanbul’a ne gibi
olumsuzluklar yükleyeceğini düşünmeden particilik saplantılarıyla alkışladılar.
(3)
Siz de Filistin, Afganistan, Pakistan, Suriye, Libya ve Irak Müslümanlarına bomba yağdıranlara dua edenlerin arkalarından gittikçe neleri, nasıl yitirdiğinizi ne yazık ki bilemeyeceksiniz!
Emperyalist bir proje olan «dinler arası
diyalog» kapsamında Recep Tayyip Erdoğan bağlı olduğu ve görev üstlendiği BOP
kapsamında, Haçlı istilalarını «başarı», «lütuf», «kültürel kaynaşma» gibi
mesnetsiz, çürük ifadelerle size takdim etme gayretine girmiştir. Bu kişilerin
bir çok konuda olduğu gibi bu konuda da size ters düştüklerini ne zaman idrak
edeceksiniz ?
Bir diğer husus «AKP yöneticilerinin İslam’a aykırı
icraatları da» akıllara durgunluk verecek nitelikte : AKP döneminde kapatılan Kuran kursu sayısı 1715’i aştı. Yurt çapında
açtırdıkları kilise sayısı ise 16’ya ulaştı. (06.02.2011) Kilise evler ise binler ile
ifade ediliyor... Yani AKP yöneticileri Müslümanlar için hizmet vermiyorlar.
Bu konular, olaylar infilak ettikçe birer birer önünüze dökülecek. Ne yazık ki sizi geriye dönüşü olmayan bir yolda yapayalnız bırakacaklar!
Fert fert, en ince ayrıntılarına kadar olayları, karşılaştıklarınızı, yaşanılanları, konuşmaları, yazılanları hatta sıfatları, çehreleri irdeleyiniz. Dün benim başıma gelenler yarın sizin başınıza gelebilir! Ben her zaman olduğu gibi, kimliğinize, kişiliğinize, düşüncelerinize bakmadan Peygamberimizin «Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır» sözüne bağlı kalarak, kim olursanız olun sizin yanınızda olmayı sürdüreceğim.
Emperyalist ülkelerin aşağı yukarı amblemleri lamba, ampul, ışık olan, isimleri de birbirlerine benzeyen, Adalet ve Kalkınma Partisi adları altında bir çok Müslüman ülkede kurdurdukları partiler aracılığıyla tahribatlar yaptırdıkları artık açık açık gözlemleniyor.
Katliamlar,
istilalar petrol ve yeraltı zenginliklerini ele geçirmek için yapılıyor!
Demokrasi, özgürlük getirmek veya götürmek ise
bahane! Yani bazı ülkelere bombayla, insanları katlederek girerlerken bazı ülkelere de insan kiralayarak, insanları satın alarak, para vererek, ya da kültür ve propaganda yollarıyla giriyorlar.
Son günlerde «yalnızdı, kimsesizdi, bunalımlıydı, karısından ayrılmıştı, tedavi görüyordu, denilerek veya trafik kazasında can verdi» süslemeleriyle bir çok ölüm, intihar görüntülemeleri bize yansır hale geldi. Televizyonlarda Türkiye’de 800 emperyalist ajanın cirit attığından bahsediliyor. AKP döneminde 14 MIT görevlisinin ortadan kaldırıldığına dair haberleri de işitir hale getirildik.
Emperyalistler «önce parçala sonra yut» taktiğiyle Kuzey Irak’tan başlayarak ülkemizin doğu ve güneydoğusunu içine alacak bir «Kürt Devleti» kurma gayreti içerisindeler. Amaç Kürt Devleti kurarak Kürt kardeşlerimizi, ekonomik, kültürel ve siyasi özgürlüklerine kavuşturmak değil... Onların geleceklerini karartmak, varlıklarını, zekalarını, güçlerini sömürmek! Yoksullaştırarak, yalnızlaştırarak yok etmek! Bulundukları bölgelerdeki yer altı zenginliklerine el koymak... Yani sömürmek!
Ne yazık ki bu konuda yayınlanan haritalara toplum olarak ciddi bir tepki de gösteremedik!
Yarın oynanan oyunlarla birbirimizle kaynaştığımız ve Türkiye’nin bir çok kentine yerleşen, evlilikler gerçekleştiren Kürt kardeşlerimizle biz kendi ülkemizde birbirimize yabancı hale düşürüleceğimizi unutmayalım. Eğer böyle bir bölünmenin yolu açılırsa, ortaya çıkacak tepkilerin, meydana gelecek olayların veya dökülecek kanların tek sorumlusu AKP hükümeti ve destekçileri olacaktır!
Bugün Türkiye’de yaşanan ve açılım, ılımlı İslâm, Medeniyetler arası ittifak, dinler arası diyalog gibi tabirlerin içerisinde sizi tüketecek, eritecek, birbirinize düşürecek, dininizi ve inancınızı süpürecek tahribatlar peşi peşine, açık olarak önünüze getirilmektedir. Sizin hassasiyetlerinizi
köreltmek, tepkilerinizi ortadan kaldırmak, vatanınızı, bayrağınızı, kutsal kavramlarınızı savunamaz hale getirmek için akla gelmeyecek usul ve yöntemler uygulanmaktadır!
Terör
olayları körüklenmekte, mahkemeler güvenilirliğini yitirecek, çelişkili
ve şüphe uyandıran siyasi içerikli kararlara alet edilmektedir.
AKP ile Türkiye’deki gelişmeler
particiliği de düşünce saplantılarını da aşmıştır : Türkiye, «varlık – yokluk»,
«ülke bütünlüğü ya da bölünme -parçalanma» gibi kaygıların yaşandığı bir ülke
konumuna düşürülmüştür.
Avrupa’daki duyarlı insanlar AKP ile
Türkiyenin giderek güvenliksiz bir ülkeye dönüştürülmekte olduğunu açıklamaktan
çekinmemektedirler. Yani «AKP’yi destekleyerek ülkelerinin parçalanmasına
katkıda bulunanlarla, ülkelerinin bölünmesini ya da parçalanmasını istemeyenler
arasında ciddi bir mücadele ve kargaşa başlatılmıştır.» denilmektedir.
AKP haksızlıklarına, hukuksuzluklarına,
tahribatlarına destek olma gibi bir görev üstlenmeyin. «Haksızlık karşısında
susan dilsiz şeytandır» diyerek Peygamberimize bağlılığınızı gösterin!
Önümüzdeki seçimlerde ALLAH (C.C.) rızası
için AKP’ye destek olmayınız, oyunuzu ve kimliğinizi onurlu kılmak, korumak
sizin elinizdedir. İnancınıza ve vatanınıza sahip çıkacağınız umuduyla bana
gönderdiğiniz mektup ve mesajlarınız için ayrı ayrı hepinize teşekkür ediyorum.
Sağolun varolun.
Ankara, 14.05.2011
(1) Sebeplere takılanlar, Üzeyir
Lokman ÇAYCI, 2011
(2) Sanattan
ve sanatçılardan kopanlar, Üzeyir Lokman ÇAYCI, 2011
(3) «Çılgınlık» kelimesi ise Türk Dil Kurumu Büyük Türkçe Sözlük’te «aşırı davranış»
sonra Fransızca’sını yazarak «folie» şeklinde anlamlandırıyor. Bir soru : Neden folie’nin
Türkçe karşılığını yazmadılar?
Ben yazayım, «Folie : Delilik,
çılgınlık, cinnet, hezeyan» şeklinde ifade ediliyor. Türk Dil Kurumu bu
ifadeleri neden yazmadı? (Söylenişli Fransızca – Türkçe Sözlük, Nijat
Özön, İnkılâp Kitabevi, 1988, Sayfa 264)
26 Nisan 2011 tarihinde «Fransızca «populiste» kelimesi bir sıfat olup sözlüklerde «halkçı» olarak ifade edilmesine rağmen Türk Dil Kurumu’na ait Büyük Türkçe Sözlük’te Populist : «Halk yardakçısı» şeklinde açıklanıyor. Populist kelimesinin neye dayandırılarak «Halk yardakçısı» şeklinde anlamlandırıldığı hususunda bir açıklama yapmanızı bekliyorum.» şeklinde Türk Dil Kurumu’na bir soru yönelttim. Ne yazık ki bu güne kadar cevap alamadım.
AKP ile yozlaşanlar
ve yozlaştırılanlar
Geçtiğimiz günler içinde vatan toprağı
olan iki adamız Yunanlılar tarafından işgal edildi! Bunlardan bir tanesi «Eşek
Adası.» Biz Deniz Yedek Subay Okulunda yani Yassıada’da eğitim görürken
karşımızda bulunan stratejik bir adaydı! Şu an oraya Yunan bayrağı
çekildi! Bu konu Namık Kemal Zeybek
tarafından açıklandı. Başbakanlık koltuğunda oturan Recep Tayyip Erdoğan ve
Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan Abdullah Gül’ün hiç sesleri çıkmıyor!
Devleti yönetenlerin bu konudaki duyarsızlıklarına dikkatlerinizi
çekiyorum!
AKP ile Türkiye’de
insan kimliği ve değerlerimiz örselendi!
Dr. Özcan Yeniçeri : «Bütün
yaratıklar içerisinde onur, yalnızca insana özgüdür. İnsandan onurunu alırsanız
geride et ve kemik yığını bir enkaz kalır. Bu sebepledir ki olgun insan için
onursuz yaşamak ölmekle eşdeğerdir. » (1)
Seyyid Ahmet Arvasi ise Türk
İslâm Ülküsü
isimli kitabında bunu : «İnsanı, maddi ve objektif kriterlerle değerlendirmeye
kalkıştınız mı, onu alçaltırsınız, insanın kas gücü, bir beygirden daha azdır.
Maddi elementler bakımından değeri, otuz-kırk kilogram gübreye eşittir. Protein
değeri bakımından bir koyundan daha az para eder. İnsanın asıl değeri, ancak
sübjektif ve manevi bir yaklaşımla anlaşılabilir. Biz insanlar, birbirimize,
zengin bir elementler komposizyonu, güçlü bir protein deposu, verimli bir
enerji kaynağı veya kullanılması gereken bir âlet ve makine gözü ile bakamayız.
İnsana, madenler, bitkiler ve hayvanlar gibi muamele edemeyiz. İnsan, kendine
yönelmek isteyen böyle bir bakış tarzını, bütün tarihi boyunca şiddetle
reddetmiş bulunmaktadır. İnsanın alçaltılması demek, ona maden, bitki ve hayvan
muamelesi yapmak demektir. Bütün insanlık tarihi, insanların böyle bir
muameleye isyanı ile doludur.» şeklinde izah etmektedir.
İslâmî olmayan davranış sahipleri kendilerini «Müslüman»
gibi gösteriyorlar!
«İleri demokrasi
safsatalarından bahsedenlerden bize yansıyanları ve onları iyi irdeleyin!»
«Irak’ta
ve Libya’da Müslümanları kömür haline getiren ve Irak’ta cemaatleriyle birlikte
23 camiyi yerle bir eden BOP projesine eşbaşkan olanlara destek olmayınız!»
« Emin ÇÖLAŞAN, 22.06.2005 tarihli
Hürriyet Gazetesinde «1998
yılında 4 tinerci, bir bayan öğretmenle kızını kaçırdı. Tecavüz ettiler, gasp
ettiler. Anneyi ağır yaralayıp kızını öldürdüler. Korkunç bir olaydı. Bu
kişiler yargılandı ve ömür boyu hapis cezası aldı. Ama AKP döneminde yeni TCK
çıktı ve bu herifler yeni yasadan yararlanıp tahliye edildiler. Bu
nasıl yasadır? Bu nasıl hukuktur? Nasıl adalettir? Anlayan varsa bize anlatsın.» diyor;
Bir
zamanlar «Ben ülkemi satmakla yükümlüyüm» diyen Recep Tayyip Erdoğan’ın birkaç gün önce Libya’da batan
bir gemi içerisinde bulunan 600 Müslüman’ı ölüme terk ederek kurtarılmalarını
önlemesini, Ergenekon tarihî ismine duyarlı olması gerekirken bu isim altında
terörle, teröristlerle mücadele eden yüzlerce kahraman Türk Subaylarına ve
vatansever insanlara terörist damgası
vurdurularak tutuklatılmalarını, üniversite imtihanlarında partizanlık adına
oluşturulan kurgulamalarla dünyada eşi görülmeyecek şekilde gençler üzerine
umutsuzluk pompalanmasını, MHP’ye karşı sürdürülen şantaj, tertip ve iftira
kampanyaları hadiselerini, bunu siyasete alet ederek propagandaya
dönüştürmelerini hangi ahlâk, hukuk,
insanlık ve sorumluluk gerekçeleriyle açıklayacaksınız?
«Devlet yardımı olmadan
MHP’ye tertip de yapılamaz, kaset de hazırlanamaz!»
«Siyaset, BOP eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ağzından
çıkan hukuksuz ifadelerle yozlaştırılıyor. Siyasi partiler halk iradesiyle
değil emperyalist oyunlarla şekillendirilmeye çalışılıyor! Muhalefet
partilerine yapılacak her tertipten Recep Tayyip Erdoğan sorumlu tutulmalıdır!»
Recep Tayyip Erdoğan’ın aylar önce 2 partili bir sisteme
geçeceğiz şeklindeki BOP eşbaşkanı kimliğiyle yaptığı açıklamasına bağlı olarak
hukuksuz bir şekilde MHP’ye tertiplerin yapıldığını görüyoruz. Yani bu anayasa dışı iftira ve tertipler
Recep Tayyip Erdoğan’ın daha önceki açıklamalarıyla ele alınacak ve bir suç itirafı olarak mutlaka geleceğe
taşınacaktır!
Sayın Devlet Bahçeli meydanlarla birlikte televizyonlarda
da konuşmalıdır. Sadece Devlet Bahçeli
de değil, bütün MHP Milletvekilleri ve MHP Milletvekili adayları bütün
vilayetlerde (kazalarda, köylerde) çok sesli bir propaganda yaparak yapılacak
tertipleri etkisizleştirmelidirler!
Olayları ve
gelişmeleri müzik dinler gibi izlemeyin. Derinliklerine inin. Bir çok yerde
hukuksuzluklarıyla AKP yöneticilerinin izlerini bulacaksınız!
Tolstoy’un «Nerede
kölelerinizin olmasını isterseniz, orada müziğe elinizden geldiğince çok önem
vermelisiniz.» sözüyle günümüzde karşılaştıklarınızı kıyaslayınız. İnsanlar,
değişik vasıtalarla beyinleri yıkanarak,
kaybettikleri vakitlerini, kimi neden alkışladıklarını, nerelere
sıkıştırıldıklarını irdeleyebiliyorlar mı? Ne yazık ki onlar hüzünleri,
acıları, ölümleri, savaşları, tertipleri, kirli senaryoları, kaybettiklerini ve
işgalleri görmezlikten gelerek bir yerlere sürüklendiklerini düşünemiyorlar.
Size soruyorum gerçeklerden kaçış ne zamana ve nereye kadar sürdürülecek?
Kofüçyüs ise : «Bir
yıl içinde ürün almak istiyorsan; tohum ek, on yıl içinde meyve almak
istiyorsan; ağaç dik, yüz yıl içinde ürün almak istiyorsan insan eğit.» sözüyle eğitimin önemine işaret etmektedir. O halde
vakit geçirmeden hayatı okumayı öğrenin!
Erich Fromm da «sahip
olmak ya da olmamak» adlı eserinde
«İnsanlık büyük bir hızla yok olmaya doğru sürüklenmektedir. Ekonomik gelişimin
giderek insanları tutsak alması, doğaya karşı takınılan düşmanca tavır ve bir
atom savaşı tehlikesi, insan soyunu ve dünyayı tehdit etmektedir... Yeni bir
insan ve yeni bir topluma geçişin tek yolu, her şeyi elde etmek, onlara egemen
olmak biçiminde beliren ve kâr tutkusu, açgözlülük, bir de ihtiras demek olan «sahip
olmak» karakterini terk etmekten geçer.
İnsanlar onları huzura, mutluluğa ve diğer insan kardeşlerini sevmeye
yöneltecek olan bir dünya görüşüne geçemedikleri sürece, kurtulmaları
imkânsızdır.» (2)
«İnsanlar farklı kişilikler
kazandırılarak, olumsuzluklar yüklenerek, toplumu, hayatı, çevreyi, geleceği
düşünemez hale getirildiler!»
Buğday satıyorduk,
dışardan buğday satın alır hale getirildik! Bu çökertmelere «hizmet»diyerek,
bu hazin halleri gizleyerek size boş vaatlerde bulunuyorlar... Yapmadıkları
işlerle övünüyorlar. Sizi aldatmakta kararlılar... Devlet imkânlarını
kullanarak propaganda yapıyorlar... Seçim döneminde attıkları temellere asla
inanmayınız! Size hizmetsiz geçirdikleri ve sorunlarla kararttıkları 9 yılın
hesabını versinler!
İmam-ı Gazali kitaplarında kendisini hiç övmemiştir. «Fahr yani övünme haramdır, kötü bir haslettir. Ucub
yani kibir
ve riyâya sevk eder.»
denilmektedir. Sanatkär bir terzinin
diktiği elbiseyle farklı görünen bir adama «bu elbise çok güzel, seni de çok
güzelleştirdi» denilse, o da «bu elbisenin neresi güzel?» karşılığını verse,
sanatkârı tahkir (hakaret) ederek küçültmüş olur. Ama «senin dediğin doğru,
giydiğim bu elbise gayet güzel, fakat bu güzelliği veren ben değilim,
sanatkârdır...» derse sanatkârı ve sanatını da övmüş olur, kendisini övmüş
olmaz. (3)
«ALLAH’tan uzaklaşanlar
size ve Müslümanlara kötülük yapıyorlar!»
Bugün dindarlık
kisvesi altında karşınıza çıkıp yapmadıkları işlerle öğünenlerin kendilerini
Tanrılaştırma gayretlerinin iç cephelerini İmam-ı Gazali’nin söz ve yaşayışına göre
tespit edip isimlendirmeniz zor olmayacak! Yani bugün emperyalizme sırtlarını
dayayarak, Libya’da batan bir gemide bulunan 600 Müslüman’ın, Irak’ta bir buçuk
milyon Müslüman’ın katledilmelerine sebep olan Recep Tayyip Erdoğan sadece bu
günahların içlerinde kalmamış, ALLAH diyen insanları, Peygambere sadakat gösteren Müslümanları katleden Amerikan askerlerine
«Irak'ta savaşan ABD'li kahraman bay ve bayan askerlere,
en az zayiatla ülkelerine mümkün olan en kısa zamanda dönmeleri arzusuyla dua
ediyoruz.»
şeklinde yakarışta bulunmuştur.
«ALLAH’ı tanımayan insanların yanlarında yer aldığınızı
öğrenmeniz için»
bunlar size ibret verici bir ders olsun!
AKP yöneticileri faizciliği kâr kapısı
haline dönüştürdüler.
Çiftçilerimiz devlete olan
borçlarını ödeyemez hale getirildiler. Faizin faizini almak için evlerine gelen
icra memurlarıyla karşılaşma durumuna düşürüldüler. Bu halleriyle varlıklarını,
huzurlarını ve sağlıklarını da kaybediyorlar.
«AKP yöneticileri zinayı da suç olmaktan çıkardılar!»
Hazret-i
Enes dedi ki ; «Resûl-i Ekrem (S.A.V.) bize bir hutbe okudu ve faizden
bahsetti. Faizin büyük bir
günah olduğunu» söyledikten sonra dedi ki : «Bir insanın aldığı veya verdiği bir dirhem faiz, Allah’ın
indinde bir kimsenin otuz altı defa zina yapmasından daha büyük günahtır. Faizlerin faizi de Müslümanların ırzlarına
tecavüzdür.»
(4)
AKP yöneticileri hizmetsiz
geçen 9 yıldan sonra, kendi binlerce yolsuzluk söylentilerini bir kenara
iterek, gittikçe güçlenen MHP’ye çamur atmak ve yıpratmak için, rontgencilik
ürünü kasetlere sığınarak bel altı vuruşlara sığınma çaresizliğine düştüler!
Hazret-i
Abbas (R.A.) buyuruyor ki : «Arkadaşının
veya başkalarının ayıplarını söylemek istediğin zaman kendi kusur ve ayıplarını
hatırla.»
(5)
Hazret-i
Hasan (R.A.) : «Gıybet yapmaktan
sakın. Çünkü gıybet köpeklerin katığıdır.» (6)
Peygamber
Efendimiz (S.A.V.) buyurdular ki : «Eğer söylediğin şey doğru ise ve o kimsede mevcutsa
şüphesiz ki sen gıybet yapmış olursun. Eğer söylediğin şey o kimsede yoksa hem
gıybet ve hem de iftira etmiş olursun.» (7)
«Bu zavallı büyük bir âfete
müptelâ oldu. Allah onu ve bizi mağfiret buyursun» demek de çirkin bir
gıybettir.
«Gösteriş ve övünme arzusu da
gıybete sürükleyen sebeplerdendir.»
«Maskaralığa almak, alay etmek
ve başkalarını küçük görmek hastalığı da gıybete götüren sebeplerdendir.»
Peygamber Efendimiz (S.A.V.)
buyurdular ki : Gıybeti dinleyen de iki gıybetçiden birisidir. (8)
Hücurât
Sûresi, 12. Âyet : «Ey iman
edenler! Zandan çokça kaçının. Çünkü
zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz
diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten
hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah,
tövbeyi kabul edendir, çok esirgeyicidir.»
Uluslararası Basın Enstitüsü Türkiye’yi basın özgürlüğüne müdahale
konusunda bir numaraya oturttu! Yani bu yönde Türkiye, Çin ve İran’dan da
kötü...
Türkiye’de bugün 64 gazeteci
tutuklu. Fikirlere saygı gösterilmiyor. AKP yöneticilerini eleştirmek,
yaptıkları, hukuksuzlukları, yolsuzlukları ve zulümleri dile getirmek suç
sayılıyor!
Peygamber
Efendimiz (S.A.V.) buyurdular ki : «Facirin kötülüklerini anlatmaktan yüz mü çevirirsiniz?
Onun perdesini yırtıp kaldırın ki, insanlar onu tanısınlar. Faciri, içerisinde
bulunduğu çirkef hallerle anlatın ki onun şerrinden sakınsınlar.»
Din büyükleri derler ki; üç
kişi vardır ki, onların gıybetini yapmak
caizdir :
1)
Halka zulmeden amirler
2)
Bid’at sahipleri
3)
Aşikâre günah işleyen fasıklar (9)
AKP hangi
olaylarla anıldı?
«Recep
Tayyip Erdoğan zulmeden değil, zulme karşı olan bir iktidarız, diyor. Ama
sergiledikleri olaylar ise bu ifadeleri yalanlıyor!»
«AKP İlçe Başkanı
uyuşturucudan tutuklandı», «Deniz Baykal: "AKP PKK ile
işbirliği içinde"», «Başbakanlık
müşavirinden seks kasetli şantaj!», «AKP'li yeğene kıyak iş», «Ambulansta
fuhuş rezaleti : Bakırköy'de, alkollü
bir ambulans şoförü, yoldan aldığı transseksüel bir travesti ile devletin resmi
plakalı ambulansında fuhuş yaparken yakalandı.», «Doktoru hastaneden kaçırdılar», «Bakan Adana’da ve
sağlıkta son rezalet :
Adana'da 7 aylık hamile kadın, 4 saatte 12 hastaneye
götürüldü. Hastanelerde "kuvöz" olmadığı gerekçesiyle kabul
edilmedi», «Turizm cenneti Bodrum'da sağlık rezaleti... Yazın nüfusu 300 bine
çıkan ilçedeki Devlet Hastanesi'nde tek görevli ortopedist tatile çıktı.
Hastalar ortada kaldı»,
«Gaziantep'in
İslahiye ilçesinde bir kişi, müdahale edilmeyen eşinin hastanenin tuvaletinde
ölü doğum yapmak zorunda kaldığını öne sürerek suç duyurusunda bulundu.»
«Ayırımcılık, bölücülük, baskı, adam kayırma, yolsuzluk ve
hukuksuzluk devlet politikası haline getirildi. Yandaşlara verilen desteklerle
gençlerimiz istenmeyen alanlara itiliyorlar. 9 yıllık AKP ile Türkiye tarihinde
ilk kez 14 yaşındaki gençlerimiz haklarını aramak için sokaklara döküldüler!» Bin kere yazıklar olsun! Bin kere
yazıklar olsun!...
Seyyid
Ahmet Arvasi : «Esefle itiraf edelim
ki, insanlık âlemini ve ilişkilerini incelediğimiz zaman, kazanılmış hakların yanında gasbedilmiş haklara, şerefle
temsil edilen makam ve mevkilerin yanında çalınmış makam ve mevkilere, alın
teri ve helâl kazançla ulaşılmış mal ve mülklerin yanında hile ile gayrimeşru
yollarla ele geçirilmiş mal ve mülklere, yerde sürünen devlere, yükselmiş
cücelere, sömüre sömüre balon gibi olmuş sülüklere, sömürüle sömürüle iskelete
dönmüş kişilere, ailelere, sınıflara, milletlere ve devletlere rastlıyoruz.» diyor. (10)
İslâm dışında yaşayan farklı dünyaların insanları bir yerlere
çöreklendiler. Sizin, çocuklarınızın umutlarını, geleceklerini, devlete olan
güvenlerini ve İslâm’a bağlılıklarını çalıyorlar. Siz ise bu olumsuz görüntüler
karşısında sesinizi gür bir şekilde çıkaramıyorsunuz, haklarınızı
arayamıyorsunuz, verdiğiniz tavizlerle, suskunluklarınızla,
teslimiyetciliklerinizle, alkışlarınızla hukuk yolları kapandı, şikayet
edeceğiniz bir makam, başvurabileceğiniz bir kurum, konuşabileceğiniz bir
yetkili kalmadı.
«Sahtekârlığa âlet edilerek, haksız bir şekilde bir
yerlere götürülerek, kestirmeden, onursuz bir şekilde hak etmedikleri okullar ve
meslekler kazandırılarak, en üst görevlere getirilerek, birileri yandaşlık ve partizanlık adına
yozlaştırılıyorlar.»
«Bu tahribatlarla, bilim, meslek, teşhis, tedavi,
teknoloji, tasarlayıcılık – zekâ, hizmet, inanç, itikat, sadakat, özgüven,
millî hassasiyetler ve hayat seviyeleri çökertiliyor.»
Pekiyi seçime yakınlaştığımız şu günlerde AKP
yöneticilerinin ağızlarından neler duyuyorsunuz?
Hani gözyaşlarıyla oluşturdukları sahnelerde, ağlama
ekranlarından size hitap edip 12 Eylül darbecilerinden hesap soracaklarını
söyleyenler vardı ya, bunlar şimdi neredeler? Bir çok şey gibi, harcanan, boşa
geçirilen 9 yıl gibi, bu konu da çabuk
unutuldu değil mi? Hani sizi kandırarak, size inandırarak oylarınızı
çalanlardan, beklentilerinizi ayaklar altına alanlardan bahsediyorum! Verdiğiniz oyların hesabını sandıklarda ne
zaman soracaksınız? Ben size ne demiştim o zamanlar : «Amerika 12 Eylülcüleri,
12 Eylül’cüler de onları hazırladı, besledi ve büyüttüler. Kendilerini var edenlerden
hiç hesap sorabilirler mi?» diye!
Geçtiğimiz günlerde Recep Tayyip Erdoğan gerine gerine
1992’de yapılmış Karaelmas Üniversitesi’ni 2007’de biz yaptırdık diye kosalarak
öğünürken vatandaşlarımızın çığlıklarını, alkışlarını işittiğiniz zaman, ne
hissettiniz, ne düşündünüz Allah aşkına? İşte bizim anlatmak istediğimiz de bu
: Kimi neden alkışladığınızı bilin artık,
sizi sürekli bir şekilde aldatanları, saflığınızdan faydalananları,
inançlarınız kullananları kendi başlarına ve yüzüstü bırakma zamanı daha
gelmedi mi?
«Akıl, kaynak, proje yok ;
propaganda ve dayatma var!»
9 yılda yapamadıkları, yanlarına dahi yaklaşmadıkları,
hiç bilgisi olmadıkları konularla, asla inandırıcı olmayan proje ve vaatlerle
karşınıza çıkıyorlar. AKP yöneticilerine ve AKP Milletvekilleri adaylarına asla
güvenmeyiniz. Onlara «hayır» demek ve «oy vermemek» inancınız, onurunuz ve geleceğiniz için oldukça
önemlidir!
Urfa, Diyarbakır, Adıyaman, Siirt, Erzurum, Van, Aksaray,
İstanbul, Kayseri ve Konya’dan bana
teşekkür mektupları gönderen vatandaşlarımıza ve öğrenci kardeşlerimize selam
ve sevgilerimle teşekkürlerimi
sunuyorum. Her zaman sizlerin yanınızda olacağım. Sağ olun, var
olun.
(1)
Dr. Özcan Yeniçeri, Yozlaşma ve
yabancılaşmaya karşı itirazlar, sayfa : 33
(2)
Erich Fromm,
«To Have or To be»
(3)
Gıybet, İmam-ı Gazali, Bahar Yayınevi, 1985,
Sayfa : 21
(4)
Gıybet, İmam-ı Gazali, Bahar Yayınevi, 1985,
Sayfa : 31
(5)
Gıybet, İmam-ı Gazali, Bahar Yayınevi, 1985,
Sayfa : 34
(6)
Gıybet, İmam-ı Gazali, Bahar Yayınevi, 1985,
Sayfa : 35
(7)
Gıybet, İmam-ı Gazali, Bahar Yayınevi, 1985,
Sayfa : 40
(8)
Gıybet, İmam-ı Gazali, Bahar Yayınevi, 1985,
Sayfa : 47
(9)
Gıybet, İmam-ı Gazali, Bahar Yayınevi, 1985,
Sayfa : 102
(10) Türk İslâm Ülküsü, Seyyid Ahmet
Arvasi, Ocak Yayınları, 1982, Sayfa :38
Nükleer felaketlerden
ders almayanlar
«Devlet, bir
sürünün, benzer bir biçimde örgütlenen diğer bir sürüye karşı,
saldırmaya veya
savunmaya yönelik harekete geçmek üzere örgütlenmesidir.»
Randolph Bourne
Kendilerine
yapılan kötülükleri kavrayabilecek inançlı ve vatansever toplumlar nasıl
şekillendirilirler?
Bugüne kadar
bütün yazdıklarımın çok önemli dayanakları vardı. Bunları kitap haline
getirmeye çalışıyorum.
Kendi geleceğiniz ve karşılaşacağınız zulümler
için oylarınızla Recep Tayyip Erdoğan’a yetki verirseniz, o sizi karanlığa
sürükleyecek kararları almaktan çekinmez! Çünkü o Amerika’ya siz de AKP’ye
bağlı kaldıkça ne ahirette Cennet yüzü
ne de dünyada huzur görmeyeceksiniz!
ABD’nin Türkiye’yi de içine alan Ortadoğu’yu parçalama projesi olan BOP’a
eşbaşkanlık yapan Recep Tayyip Erdoğan Türk Silahlı Kuvvetlerini
etkisizleştirdiği ve Türkiye’yi bu yolla
güvenliksizleştirdiği bir dönemde
ülkemizin tümünü felekete sürükleyecek bir projeden bahsediyor! Bu
Nükleer Santral Projesine karşı çıkmak bir vatandaşlık görevidir.
Zihnen, algı olarak, sorgulayıcılık açısından
kendimizi yetiştirmek zorundayız.
İmam-ı Gazâli üç kab alın, «birine soğuk,
ikincisine ılık, üçüncüsüne sıcak su koyun».
«Ellerinizin birini sıcak suya, diğerini soğuk suya sokun, sonra her iki
elinizi çıkararak ortada bulunan ılık su kabına sokun» diyor. Soğuk sudan çıkan
elimizin ılık suyu sıcak, sıcak sudan çıkan elinizin de ılık suyu soğuk olarak
algılayacaktır, halbuki aynı sudur, diyor. Yani duyu organlarımızla algılamada
yanılma ihtimallerinin söz konusu olduğunu ifade ediyor. Yani akıl her zaman
gerçeği fark edemiyor. Tecrübe, bilgi, araştırma ise yanılmamızı önleyebilir.
Dün televizyonlarda bize yansıyan bir haberle
Sivas’ta üçüncü katta bulunan Valilik makamına çıkarken ve inerken özürlülerin çektikleri sıkıntıları gördük.
Paris’de yaşlılar ve özürlüler için oluşturulan
korkulukta yürüyen koltuklardan, dinlenme için konulan oturaklardan
haberleri olmayanlar oldukları yerde, bulundukları konumda kalma içgüdülerinden
vazgeçemiyorlar. Bahsettiğim uygulamalar da tarihi binalarda yer almaktadır. Bu
konu tasarımcılarla konuşularak çözümlenebilir ve gerçekleştirilebilir. Prof. Dr. Muhammet
Hamidullah Paris’de böyle bir evde kalıyordu.
AKP’nin çılgın proje diye ortaya attığı
İstanbul’u çökertecek Kanal İstanbul Projesi de Mersin Akkuyu’ya yapılması
düşünülen Nükleer Santral projesinden daha vahim ve daha tehlikelidir.
Türkiye’yi bir bütün olarak görmek istemeyenler Türkiye’nin tümünü
ilgilendirecek yanlış, sakıncalı ve tehlikeli projeleri gündeme taşıyorlar.
Mersin çökerse, Türkiye çöker... İstanbul parçalanırsa Türkiye parçalanır
Recep Tayyip Erdoğan’ın 9 yıl sonra ortaya
attığı proje bir belediye projesidir. Başbakanlık kendi görev alanının dışına çıkarak hukuksuz
bir şeklinde belediyenin görev alanına girmekte ve bu projeyi devlet projesi olarak
açıklamaktadır! Kaldı ki bununla ilgili felaket üretecek yüzlerce sorun daha
şimdiden görülmektedir. Yani bu proje ile seçim döneminde gerçekleri, bilimsel
konuları, sorunları İstanbul’un genel yapısını, Karadeniz’in doğal yapısını
görmezlikten gelerek ya da dışlayarak
size propaganda yapmaktadırlar! Henüz İstanbul’da yolları, yağmur sularını,
çukurları kontrol edemeyenler, doğal felaketler konusunda tedbir almayı
akıllarından geçirmeyenler size İstanbul’a açacakları kanaldan bahsediyorlar!
Tuhaf bir şey... İşin ucunda çıkar ve rant var...
Bölge halkının
görüşlerine başvurmadan, referanduma gidilmeden nükleer santral açılamaz!
Bu proje sadece bölge halkını da değil, tüm Türkiye’yi ilgilendiren bir projedir.
37 senedir Mersin Akkuyu’ya Nükleer Santral
yapılacağını söyleyenler, dünya gerçeklerinden, ilimden, Türkiye’nin
çıkarlarından, stratejik hassasiyetlerden, gelecekte oluşabilecek
olumsuzluklardan habersiz olarak sizi uyutmaya çalışıyorlar.
AKP yöneticileri millete
saygılı olsalardı bu tür tehlike saçan projelere kendi başlarına karar
veremezlerdi!
25 Ocak 2011 tarihli Milliyet Gazetesi’nde sınır
komşumuz Ermenistan’da oldukça eski model Medzamor Nükleer Santralı’ndan
radyasyon sızmaları olduğu iddiası üzerine Iğdır, Ağrı, Muş, Tunceli, Hakkari
ve Şırnak’ta 100 yerde ölçümler yapıldığı, konusu yer aldı. Bu konuda bile
endişeler giderilemedi.
Japonya, ülküleri ve ilmî üstünlükleri ile ayakta duran bir ülke olduğu halde,
deprem ve nükleer felaket ile tarihten
silinme noktasına geldi. Ayrıca oradan dünyaya yayılan radyoaktif sızıntı bütün
milletleri tehdit ediyor.
Japonya’da Maki kasabasında yapılmak
istenen nükleer santral için halkın, referandumda “hayır” dediğini biliyor
musunuz?
Avusturya’da yapımı 1978’de tamamlanan
Zwentendorf Nükleer Santralı da, referandum sonucu hiç çalıştırılmadan
kapatıldı.
İsveç, 1980 yılında yapılan referandum
sonucunda nükleer santrallarını kapatma kararı aldı.
Kanada, 1997 yılında 21 adet CANDU
nükleer santrallarından 7’sini, yapılan denetimler yetersiz, tehlikeli ve
yönetim hatası bulunduğu için kapattı. 1975 yılından itibaren yeni bir nükleer
santral siparişi verilmedi. ABD’de 116, Kanada’da 10 nükleer santral
siparişinden vazgeçildi.
Rusya, hâlâ etkileri devam eden Çernobil
faciasından sonra daha önce planladığı birçok santral projesini iptal etti.
AKP’nin tayin ettiği YÖK Başkanı Yusuf Ziya
Özcan’ın gazetelere yansıyan sözlerine dikkatlerinizi çekiyorum : «Domates
tohumu ile bir milleti yok edebilirler.»
Bu sözün doğruluğunu bir çok basiret sahibi
dünya insanlarının serzenişlerinde de görüyoruz.
Önümüzdeki yıllarda çocuklarınızı teslim
edeceğiniz gerçek ilim adamlarını bulmanız mümkün olamayacak! Partizanlığın
ve dinle bağlantıları kopmuş
cemaatçiliğin ülkemize yükleyecekleri sorunlarla, ilmî, düşünsel, ahlâkî, ilerlemeye ya da yükselmeye dayalı, ülke
menfaatlerini gözeten, inançlı ilim adamlarını bulmak oldukça güçleşecek... Üniversitelerde,
ilimde, araştırmalarda, şehirleşmede, endüstride, sporda, sanatta, ekonomide,
ahlâkta, iletişimde, kültürde, sağlıkta, ulaşımda, eğitimde seviye düşecek.
AKP partizanlığından en az zararla kurtulmaktan
bahsetmek 9 yıllık tahtibatlardan sonra oldukça güç. Toplum propaganda yoluyla,
beyinleri yıkanarak uyuşturuldu. Fert fert AKP’nin tahribat alanlarından
kurtulmanın yolunu Gustave Le Bon «Kitleler Psikolojisi» isimli kitabında Jean
Paul Sartre, Albert Camus gibi yazarlara dayanarak şu şekilde ifade etmektedir
: «Kitle içinde kaybolan ferdi kurtarmak, ona kendi müstakil hayatının,
varoluşunun anlamını anlatarak ve bunu
ona yaşatarak mümkün olabileceğini» ifade ediyor.
«Uyutulmuş kimsede şuurlu faaliyet felce
uğradığından, uyutucunun kendi arzusuna göre idare ettiği bütün şuuraltı
faaliyetlerinin esiri olur. Artık bu adamda şuurlu şahsiyet kaybolmuş, irade ve
temyiz kalmamıştır. Hisleri, fikirleri o zaman uyutucunun tayin edeceği
istikamete yönelir», denilmektedir. (Gustave Le Bon «Kitleler Psikolojisi,
Sayfa 38»
Sanayileşmeyle birlikte insanların büyük
şehirlere akın etmeleri sebebiyle sosyal düzenin nasıl alt –üst edildiğinin
irdelenmediğini biliyoruz. Eğer siyasi propaganda gayesiyle verilen mesnetsiz
demeçler gerektiği şekilde ölçülüp eleştirilebilseydi, bu kişiler bu tür
yozlaştırıcı projelerle tekrar karşınıza çıkmaya cesaret edemeyeceklerdi!
Bunların yerine emperyalist güdümlü, sapık,
saplantılı, köşe kapmak için her türlü kötülüğü yapmaktan çekinmeyen, bencil,
korkak, ihbarcı, kalleş, unvanları olan, hak etmedikleri yerlerde tahribatlar
yapacak, ilim
adamlığı görüntülü kişiler geleceğimize kuşkular, ölümler,
arızalar, çöküntüler, yıkımlar, kavgalar, cinayetler ve huzursuzluklar
taşıyacaklar. Burada ifade ettiğim her olumsuzluk yansıtan kelimenin içini
doldurmak ya da geniş kapsamlı olarak yorumlamak mümkündür.
Zararlı
oluşumlar ve kurgulanmalar
«Türkiye, Zonguldak’taki maden
ocağında yaşanan patlamaya ağlıyor. Göçük altında kalan işçilerden hâlâ haber
yok.» şeklinde vurdumduymazlıklarına ya da sorumsuzluklarına şahit olduğumuz
AKP’li yöneticiler bugün Mersin bölgesine nükleer santral yapma saplantısı
içerisine girdiler. Geçtiğimiz haftalarda Fransa’da yayınlanan Le Point
Mecmuası’nda Türkiye’nin; dolayısıyla Mersin’in ciddi bir deprem bölgesi
olduğuna dair açıklamalar yer aldı. Yani AKP yöneticileri bugüne kadar
uyguladığı bilim dışı, çıkara dayalı, emperyalist politikalarla bilerek
Türkiye’yi, Türk Milletini tehlikelerin içerisine sürüklüyorlar!
Birileri bizleri
hedef haline getirdiler, diğerleri de bütün olumsuzlukları keyifle
seyrediyorlar!
Bilmeden veya bilerek ellerimizle evlerimize ve
şehirlerimize neleri taşıyoruz? Eskiden doğal ürünlerden yapılmış sepetlerimiz,
filelerimiz ve heybelerimiz vardı. İlaçlarımızı cam şişeler içerinde satın
alırdık... Şuruplarımız renkli cam şişeler içerisindeydi. Zeytinlerimiz ve pekmezlerimiz tahta kutular
içerisinde evlerimize girerdi. 50 veya
100 kiloluk eşyalara «sen misin?» demezdik.
Onları kuvvetle kaldırır bir kenara koyardık. Hevenklerle üzümlerimizi kilerlerimize asar,
elmalarımızı ve üzümlerimizi tahtadan yapılmış küfeler içerisinde evlerimize
taşırdık. Meyvelerimizin damaklarımızda bıraktığı tat tartışılmayacak
kadar lezzetli idi.
Süngere benzeyen karpuzlar, keçe gibi kavunlar, dayanıksız
sebzeler geleceğimizi tehdit ediyor
Biz Fransa’da satın
alacak doğal karpuz bulamıyoruz. Bilhassa
İspanya’dan getirilen özüyle oynanmış, GDO’lu çekirdeksiz karpuzlar
satılıyor. Bu karpuzları tatlarının farklarıyla, dayanıksızlıklarıyla ve
çekirdeksizlikleriyle tanıyoruz. Bozulması kesilir kesilmez başlıyor, adeta iç
dokusu kısa zamanda çöküyor! Pekiyi gıda alındıktan sonra vücutlarda ne gibi
olumsuz etkiler bırakıyor? İşte bu konu
ilim adamlarınca endişeyle toplum sağlığını olumsuz etkileyecek açıklamalarla
dillendiriliyor. Gelecek nesillere uzanan
tahribatlarından, organizmalara yüklenecek hastalıklardan uzun uzun
bahsediliyor. Yani kapitalist yapılanma, çıkar düşkünlüğü ve para sevdası
insanlar üzerinde oynanan oyunları ortaya çıkarıyor.
Karadeniz bölgesinde yaptırılması düşünülen termik
santralların bile bölge halklarına yükleyecekleri olumsuzluklar hiç
hesaplanmıyor. Deniz suyunun 12 dereceye çıkması, atıklar ve diğer etkiler
balıkçılığı öldürecek. Toplum sağlığına sorunlar yükleyecek.
İngiltere de ise gizlenen ve daha sonra ortaya çıkan 17
ciddi nükleer kaza yaşandı. 1957 yılında İngiltere Windscale askeri yakıt
üretim tesisinde kaza oldu. 9 Şubat 2002 tarihinde Japonya’da Onagawa Nükleer Santrali’nde yangın çıktı. 200 derecedeki buhar, 5 kişinin ölümüne, 18
kişinin yaralanmasına yol açtı. Çevrede oluşan tahribatlar ise toplumdan
gizlendi. Geçmişte olan olaylardan ders alınsaydı, Japonlar bugün
karşılaştıkları olumsuzluklara düşmeyeceklerdi.
¤
1952’de Chalk River deneme
reaktöründe çekirdek erimesi oluştu.
¤ 8-10 Ekim 1957
tarihinde İngiltere’de Windscale Nükleer santralında reaktörde çıkan yangın
faciaya yol açtı. Radyasyon
kaçağı oluştu.
¤ 1958 Vinca/Yugoslavya deneme reaktörü
çekirdeğinin aşırı ısınması sonucunda 6 bilim adamı radyasyona maruz kaldı,
bunlardan biri öldü
¤ 14 Aralık 1959 tarihinde Fransa’da gerçekleşen Marcoule
nükleer faciası.
¤ 1961 yılında ABD’nin, SL 1, İDAHO FALLS’da Askeri deneme reaktörü infilak etti, 3 işçi
öldü
¤ 03 Ocak 1961
tarihinde Amerika’da Iddaho’da reaktör faciası, bir çok ışınlama meydana geldi
ve üç kişi öldü.
¤ 30 Aralık 1965
tarihinde Belçika’nın Mol şehrinde reaktörlerden birinde problem oluştu ve bir
kişi ağır bir ışınlamaya uğradı.
¤
1966 yılında
ABD’nin Enrico Fermi’de deneme
reaktörü kısmi çekirdek erimesi oluştu.
¤ 05 Ekim 1966
tarihinde ABD’nin Lagoona Beach’da
problem oluştu. Bu olumsuzluk dört yılda onarıldı.
¤
1969 İsviçre’nin Lucens’de deneme
reaktörü kısmi çekirdek erimesi oluştu.
¤
1972 yılında Almanya’nın Fürgassen’de 640 MW kaynar sulu reaktörde bir
yüksek basınç sübabının çalışmaması, radyoaktif buhar kaçağı tespit edildi.
¤ 1973 yılı Eylül
ayında Rusya’nın Chevtchenko’da
atmosfere zararlı gazlar karıştı.
¤
1975 yılında Japonya’nın Tsuruga-1 340
MW kaynar su reaktörü bir boru hattında kırık meydana geldi. 37 işçi radyasyona
maruz kaldı
¤
1975 yılında
Rusya’nın Leningrad-1/ 380 basınçlı-su soğutmalı reaktörde kısmi
çekirdek erimesi oluştu.
¤ 1975 yılı Şubat
ayında Rusya’nın Chevtchenko’da 300
kiloluk sodyum ateşiyle problem oluştu.
¤ 1977 yılında Slovakya’nın Bohunice A-1
100 MW gaz soğutmalı reaktörde çekirdeğin aşırı ısınması, radyasyon
sızıntısı tespit edildi.
¤
1978 yılında
Almanya’nın Brunsbüttel 770 MW kaynar su reaktöründe bir buhar hattının
kopması, radyasyon sızıntısı tespit edildi.
¤ 28 Mart 1979
tarihinde ABD’nin Middletown’da meydana gelen problemle 1 milyar dolarlık zarar
meydana geldi.
¤
1979 yılında ABD İsland Three Miles 880MW
basınçlı su reaktörü çekirdek erimesi, iyot-131 kaçağı tespit edildi.
¤ 26 Nisan1986
tarihinde Ukrayna'nın Kiev iline bağlı Çernobil’de meydana gelen reaktör
patlaması faciası sonucunda 32 kişi öldü.
20. yüzyılın ilk büyük nükleer kazasıdır. Nükleer Güç Reaktörünün 4.
ünitesinde 200 kişi ışınlamalardan etkilendi. 1000 MW basınçlı su soğutmalı grafit reaktörü güç infilakı,
yangın-yakıtının yüzde 70'i dünyaya yayıldı.
Bu kaza sonrasında atmosfere büyük miktarda fisyon ürünleri salındığı 30 Nisan
1986 günü tüm dünya tarafından öğrenildi.
¤
1987 yılında İngiltere’nin
Trawsfynydd’de 200 MW gaz soğutmalı reaktör yangını çıktı.
¤
1991 yılında Japonya’nın Mihama-2 500 MW basınçlı su reaktörü bir boru
hattının kopması ile radyoaktif buhar kaçağı tespit edildi.
¤ 24 Mart 1992
tarihinde Rusya’da Saint-Petersbourg yakınlarında bulunan
nükleer santralda dışarıya sızan radyoaktif gazdan 8 kişi etkilendi
¤ 1992
yılında Rusya’nın Sosnovy Bor 1000 MW basınçlı su soğutmalı reaktörün bir yakıt
elemanı kanalının kopmasıyla risk oluştu.
Bilindiği gibi en büyük nükleer facia 16 Nisan 1986 yılında
Ukranya Çernobil’de gerçekleşti. Çevreyi olumsuz etkileyen bu santral kaza
gerçekleştiği zaman 3 yaşındaydı.
İkinci derecede büyük kaza ise 29 Eylül 1957’de Rusya’da
Maïak santralında gerçekleşti. Rusya’daki bu Nükleer Santral 8 yaşındaydı.
Türkiye’yi yakından ilgilendiren Rusya Nükleer
santrallarına dikkatlerinizi çekiyorum.
Japonya’da 11 Mart 1997 tarihinde 18 yaşındaki Tokaï-Mura
Nükleer faciası ile 14 yıl sonra 12 Mart 2011 tarihinde 40 yaşında olan
Fukushhima-Daiichi nükleer faciası ki bu kaza etkisi bakımında 3. sırada yer
alıyor.
İsviçre’de 21 Ocak 1969 tarihinde gerçekleşen Lucens
Nükleer Santralı, Fransa’da 17 Ekim 1969 tarihinde gerçekleşen Saint-Laurent-des Eaux Santralı, Almanya’da
07 Aralık 1979 tarihinde gerçekleşen Lubmin Nükleer Santralı, ABD’de 28 Mart 1979 tarihinde
gerçekleşen Three Mile Island Nükleer
Santralı nükleer kazalar olduğu zaman birer yaşındaydılar.
1957 yılı Eylül ayında ABD’nin Rocky Flats’da meydana gelen
yangın ve plutonyum yayılması sorun
oluşturdu.
1957 – 1958 kış ayında Rusya’nın Kytchyim’de kimyasal
kaynaklı patlama ve 1000 kilometrekareyi içine alan radyoaktif etkiyle çok
sayıda kişi kansere yakalandı.
16 Haziran 1958 tarihinde ABD’nin Oak Ridge’de meydana gelen
ciddi bir kaza sonucunda 8 kişi etkilendi.
11 Mayıs 1969 tarihinde ABD’nin Rocky Flats’da meydana
gelen yangın ve sodyum yayılması
sonucunda kansere yakalananların oranı yükseldi.
26 Eylül 1973 tarihinde İngiltere’nin Windscale’de kimyasal
kaza sonucunda çevrede bulunanlar etkilendi.
1987 yılı Ocak ayında İngiltere’nin Sellafield’de oluşan
kazadan 12 kişi etkilendi.
Kanada :
18 Santral ( 85,1
TWh, %14,8)
A.B.D. :
104 Santral (769,9
TWh, %20,2)
Meksika :
2 Santral (10,1
TWh, %4,8)
Arjantin :
2 Santral (7,59
TWh, %6,95)
Brezilya :
2 Santral (12,2
TWh, %2,93)
Fransa :
58 Santral (391,7 TWh, %75,2)
İspanya :
8 Santral (50,6
TWh, %17,5)
İngiltere :
19 Santral (50,6 TWh, %17,5)
Hollanda :
1 Santral (4,02 TWh, %3,7)
Çekoslavakya : 6
Santral (25,7 TWh, %33,8)
İsviçre :
5 Santral (26,3 TWh, %39,5)
Almanya :
17 Santral (127,7 TWh, %26,1)
İsveç : 10 Santral (50 TWh, %37,4)
Güney Afrika : 2
Santral (11,6 TWh, %4,84)
Romanya :
2 Santral (10,8 TWh, %20,6)
Macaristan :
4 Santral (14,3 TWh, %43)
Bulgaristan :
2 Santral (14,2 TWh, %35,9)
Finlandiya : 4 Santral
(22,6 TWh, %32,87)
Litvanya :
1 Santral (10,3 TWh, %76,23)
Ukranya :
15 Santral (77,9 TWh, %48,6)
Hindistan :
18 Santral (14,75 TWh, %2,16)
Slovanya : 1 Santral (5,46 TWh, %37,8)
Slovakya :
4 Santral (13,1 TWh, %53,5)
Rusya :
31 Santral (152,8 TWh, %17,8)
Çin : 11 Santral (65,7 TWh, %1,9)
Ermenistan :
1 Santral (2,3 TWh, %45)
Tayvan :
6 Santral (40 TWh, %20)
Güney Kore :
20 Santral (141,1 TWh, %34,8)
Santral gücü ve elektrik
enerjisinde % olarak nükleer enerji payı
(France Soir, 16.03.2011)
Etrafı
denizlerle çevrili olan ülkemizin nükleer santrallara asla ihtiyacı yok!
Yetersiz ilimle, gerektiği şekilde kontrol edilemeyen
teknolojiyle, önlenemeyen kazalarla, insan ölümlerine sebep olan
olumsuzluklarla doğa ve insanlık
düşmanları hâlâ iş başındalar...
Kettering Üniversitesi (ABD) Elektrik Bölümü Öğretim üyesi
Prof. Dr. Hüseyin Hızıroğlu’a göre; «Nükleer Santrallar bilhassa 1979’daki
Three Mile Island kazası ve 1986’daki Çernobil olaylarından sonra artık hiç
kimse tarafından istenmiyor. Başlanmış olanlar bile durduruldu, kimisi buhar
santralına, kimisi de doğalgaz santralına dönüştürüldü. Artık ABD’de nükleer
santral bitmiş (istenmeyen) bir teknoloji çeşidi olarak göz önüne alınabilir»
diyor.
Mart 1997 Monju’dan sonra, Eylül 1999’da Tokaimura’da
yaşanan Japonya’nın en büyük nükleer kazası nedeniyle, Japonya halkı da nükleer
santrallara karşı çıkmaya başladı. Japonya’da, 1996 yılında Maki Kasabası’na
yapılmak istenen nükleer santral için, halk referandumda «hayır» demişti.
Kanada’da, 13 Ağustos 1997 tarihinde 21 adet CANDU nükleer
santralından 7’si, ABD’li ve Kanada’lı uzmanlarca yapılan denetimlerde
yetersiz, tehlikeli ve yönetim hatası bulunduğu için kapatıldı.
Avusturya’da yapımı 1978 yılında biten Zwentendorf Nükleer
Santral’ı, referandum sonucu hiç çalıştırılmadan kapatıldı. Filipinler’de
Marcos zamanında bitirilen Bataan Nükleer Santral’ı, yapılan binlerce
mühendislik hatası ve güvenlik nedeniyle işletmeye alınmadı.
Brezilya ise, yapımı bitmekte olan ikinci santralından ve
1.1 milyar dolar harcadığı üçüncü nükleer santralından vazgeçti. İsveç, 1980
yılında yapılan referandum sonucunda 2010 yılında, elektriğinin %46’sını elde
ettiği tüm nükleer santrallarını kapatma kararı aldı ve 1999 Kasım ayında
Barseback-1 Santralı’nı sökmeye başladı.
İtalya, Kasım 1987’de yapılan referandum sonucu, nükleer
enerjiden vazgeçti ve %70’ tamamlanmış olan Montalto di Castro dahil 4 nükleer
santralını kapattı. Almanya, 1991’de bitirilen SNR-300 Kalkar santralını ve
Hanau MOX tesisini hiç işletmeden kapattı. İspanya 1984 yılında %92’si
bitirilen Lemoniz 1-2 ve Valdecaballeros 1-2 santrallarını kapattı. Belçika,
AB’nin yoğun baskısı sonucu santrallardan birisini kapatacağını açıkladı. ABD,
1984 yılında bitmiş olan Shoreham santralını, işletmeye almadan kapattı. Rusya,
etkileri hala devam eden Çernobil faciasından sonra, daha önce planladığı onlarca
santral projesini iptal etti. Endonezya, Tayland ve Vietnam gibi «Asya
Kaplanları», nükleer planlarını terk ettiler.
Bız biliyoruz ki yaşanmış
yüzlerce olumsuzluklara rağmen bu nükleer santral projelerinin Türkiye
üzerinde de uygulanması dayatmalarının arkasında ve kaynağında emperyalist
ülkeler vardır.
Şimdi nükleer lobilerin, beyinleri gözleri, kulakları ve
elleri Türkiye’ye odaklanmış durumda. Hemen hemen her konuda; onlar tarafından
demokrasi, insan hakları, insanların gelecekleri, sağlık hakları ve
güvenlikleri hiç önemsenmiyor! Zararlı, kirli teknolojiler, atıklar vb.
konularında çifte standart uyguluyorlar. Batılı ülkeler, artık kendi halklarına
reva görmedikleri nükleer santralları, batmakta olan nükleer sektörlerini
kurtarmak için, ya da kendi nükleer artıklarını gömmek için Türkiye’yi ve
Türkiye gibi ülkeleri hedef olarak seçiyorlar.
Kişisel
çıkarları için faciaları üstlenenler bize karanlık bir gelecek hazırlıyorlar!
Fransa’da yayınlanan France Soir Gazetesi 16.03.2011
tarihinde «Japonya’da Nükleer Facia, Dünyanın korkuyor» başlığıyla olayı
duyurdu.
Avrupa Birliği’nin 27.09.2001 tarih ve 2001/77/EC sayılı
“Dahili Elektrik Pazarındaki Yenilenebilir Enerji Kaynaklarından Üretilen
Elektriğin Teşvik Edilmesi” başlıklı Yönetmeliği’nde, AB ülkelerinde 2010
yılında tüketilecek tüm elektriğin %22.1’inin yenilenebilir (yeşil) enerji
kaynaklı olması öngörülmekte ve rüzgar, güneş, jeotermal, dalga, gelgit,
hidrolik, biokütle, çöp ve arazi dolgularından elde edilen gaz, pis su tasfiye
tesisleri gazı, biyogaz gibi kaynaklardan elde edilen enerji, “yenilenebilir
(yeşil) enerji” olarak tanımlanmaktadır.
Türkiye de, yönünü “yenilenebilir enerji” kaynaklarına
çevirmek zorundadır. Bu nedenle artık zorunlu olarak tercihlerini,
teşviklerini, kaynaklarını, planlamalarını, yatırımlarını, uygulamalarını buna
göre düzenlemek zorundadır. Çünkü, yenilenebilir ve temiz enerji kaynakları
arasında «nükleerler» yoktur.
Neden Mersin
seçildi?
Rusya kendi elindeki tehlikeli atıkları ve kullanacağı
malzemeleri rahatça getirebilmesi için deniz yolunu kullanacak! Getirilecek
atıkların yapılacak santralın temellerinde kullanılma durumu da söz konusu
olabilecek! Akdeniz’in ve Mersin çevresinin karşılaşacağı risklerle kurulacak
santralın model olarak 40 yıl öncesine ait olması gibi konular hiç
umursanmıyor. Bilimsel, millî, askeri hiç bir güvenlik araştırması
yapılmadan, halktan dünya gerçekleri
kaçırılarak menfaate ve paraya dayalı bir proje oluşturulmaya çalışılıyor.
Böylece bölgenin dünyaya ulaştırılan sebze ve meyve üretimi ve ihracatı da
tehlikeye atılıyor! Bundan sonra bölge halkına ve dünyaya zehirli ve sağlıksız
ürünler yedirilecek!
AKP yöneticileri gerçek dışı olduğunu bile bile «İleri demokrasi», «Büyük ekonomi», «Güçlü toplum», «Yaşanabilir çevre ve yaşanabilir şehirler»
«Lider Ülke» şeklinde projelerden bahsediyorlar. 9 yılda demokrasiyi,
ekonomiyi, çevreyi ve şehirlerimizi ne hale getirdiklerini binlerce kötü
örnekleriyle gördük! Türkiye’nin hangi
olumsuz konularda lider olduğunu da sadece bizler değil, bütün dünya gördü.
AKP yöneticilerinin teknolojide,
sağlıkta, güvenlikte, çevrecilikte, insan hayatına karşı sorumlulukta, nerede
bulundukları çağ dışı uygulamalarıyla gördük!
En son örnek Kütahya'da özelleştirilen Eti Gümüş A.Ş.'nin madeninde
yaşanıyor. Ülkemiz ve bölge insanı Macaristan’daki felaketin 25 katı tehlikeyle
karşı karşıya.siyanürle işlem yapılamayacağına» dikkat çekti.
Kütahya'nın Tavşanlı
İlçesi'ndeki gümüş tesislerinde 7 Mayıs 2011 tarihinde saat 15.30 civarında 5
havuzdan oluşan atık barajının 2 ve 3 numaralı havuz arasındaki setin bir
kısmının yıkılması bölge halkının sağlığını ve hayatını tehlikeye itiyor. Recep
Tayip Erdoğan’a kadar bir çok yetkili tarafından yapılan bilimsel ve
hukuki olmayan «sehven», «tatmin olduk», «ikna olduk» açıklamalarına benzer
açıklamalar tedirginlikleri, endişeleri, karamsarlıkları körüklüyor.
AKP
ile hiçbir işletmede, kurumda, felakette, öngörü, tedbir, denetim ve sorumluluk
göremiyoruz
AKP yöneticilerinin Türk
Milletinin geleceğini ilgilendiren hiçbir ciddi projesi yok. 9 yılımızı hiçbir
şey yapmadan hiç ettiler. Tam seçim dönemine getirerek yaptıkları fabrika
temelleri atma girişimleri ise birere göz boyama girişimleridir. Onlar söyleyecek
hiçbir sözleri, hizmetleri kalmadığı için
rontgencilik ürünü, bel altı vuruşlarıyla, ahlâk dışı siyasete
sığındılar! İktidarın görevi bugün onlara gelen yarın bize gelebilir diyerek
yatak odalarına girenleri yakalamak ve cezalandırmak olmalıydı. AKP
yöneticileri İslâm’ı da insanî değerleri de temsil edemiyorlar!
AKP yöneticilerinin,
partizanlık, adam kayırma gibi yollarla seli, yağmuru, maden kazalarını, tren
ve yol kazalarını kadere bağlayarak, şirke düşerek nasıl karşıladıklarını,
sorunları yönetme yerine artırdıklarını esefle görüyoruz.
Hani 12 Eylül darbecilerinden
hesap soracaklardı? Deniz Feneri yolsuzluğunun üzerine neden gitmediler?
Önümüzdeki seçimlerde AKP’ye
oylarınızı vermeyerek kendinize, geleceğinize, sağlığınıza, onurunuza ve vatanınıza
sahip çıkın!
Bazı AKP
milletvekillerini
hiddete iten
siyaset
¤ Nahl Sûresi,
85. âyet : O zulmedenler, azabı gördüklerinde, artık onlardan azap
hafifletilmez, onlara mühlet de verilmez.
¤ Hucurât Sûresi,
12. âyet : Ey iman edenler! Zandan çokça kaçının. Çünkü zannın bir kısmı
günahtır. Birbirinizin kusurlarını araştırmayın. Biriniz diğerinin arkasından
çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte
bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan
korkun. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.
¤ Hucurât Sûresi, 11. âyet : Ey mü’minler! Bir
topluluk diğer topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha
iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden
daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lâkâplarla
çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık (1) ne kötü bir isimdir! Kim tövbe etmezse
böylesi kimseler zâlimlerdir.
Daha önce iki AKP
milletvekilinden aldığım onurlu cevaplar
beni sevindirmişti
Ben bazı yazılarımı ayırım yapmadan zaman zaman milletvekillerine de gönderiyorum. Aldığım olumlu veya olumsuz tepkileri de zaman içerisinde değerlendiriyorum.
AKP
İstanbul Milletvekili Prof. Dr. Nevzat
Yalçıntaş’ın 26.03.2005 tarihinde
bana gönderdiği mesajdaki ifadele dikkatinizi çekiyorum :
«Sayın Üzeyir ÇAYCI
Gönderdiğiniz maili aldım. Teşekkür ederim. Vatandaşlarımızın yurtdışındaki
başarıları her zaman beni gururlandırmıştır. Şahsınızı tebrik eder,
başarılarının devamını dilerim.
Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş
AKP Milletvekili»
AKP’nin Çankırı bölgesi
Milletvekili Prof. Dr. Hikmet ÖZDEMİR gönderdiğim «DAĞ BABAMIN ATININ ADIYDI» başlıklı şiirimle ilgili bana 30.11.2005 tarihinde şu şekilde cevap vermişti :
«Üzeyir
Bey,
Geçen cumartesi aksamı babam vefat etmişti. Maraş'a gittim. Bu sabah ofisime
döndüm. Baktım sizin bir şiiriniz gelmiş. Müthiş bir rastlantı oldu. Size
minnettarım. Benim babamın atı yoktu ama sanki varmış gibi okudum şiiri. Lütfen bana posta adresinizi iletir
misiniz?
Size bazı kitaplarımı göndermek istiyorum.
Prof. Dr. Hikmet ÖZDEMİR
Çankırı Milletvekili»
Bu değerli Milletvekili
daha sonra bana hediye olarak
kitaplarından da göndermişti.
Bugün
AKP yöneticileri, toplumu da, milletvekillerini de olumsuzluklara sürüklediler
« DAĞ BABAMIN ATININ ADIYDI» şiirimi de AKP Malatya Milletvekili Mehmet Şahin’in içinde bulunduğu bir gurup AKP milletvekillerine de göndermiştim.
Bu şiirimi alan AKP milletvekillerinden biri aşağıdaki mesajı gönderici kısmına «Hotmail» ismini yazarak 10.04.2011 tarihinde bana gönderdi. Gönderici ismi altındaki e-mail adresinin de AKP Malatya Milletvekili Mehmet Şahin’in ikinci adresine ait olduğunu gösteriyordu.
Bakın bana gönderilen mesaja (IP: 178.247.163.73), hiçbir düzeltme yapmadan aynen naklediyorum :
«Chp
Bütün Ergenekon sanıklarını bunyesine almalı ve ömür boyu milletvekili yapmalı
Cunku
bazılarını aday gösterip bazılarını göstermemek büyük ayrımcılıktır. Bütün
sanıklar aday yapılıp eşitlik sağlanmalıdır. Kamuoyunun yakından tanıdığı ve
CHP ye oldukça prestij kazandıracak anlı şanlı generallerden Sener
Eruygur, Hurşit Tolon,Çetin Doğani listenin başına
yerleştirlmelidir.Cihaner,Balbay,Haberal,Özbek için öncelik tanınması da
Anayasayı ihlaldir. Yanı böylelikle bazılarını aday yaparak suçsuz olduklarını,
aday yapmadıklarını da suçlu olarak töhmet altında bırakmış olmuyor
mu?Hani Anayasamızda herkes eşitti? CHP Anayasayi ihlal ediyor Derhal anayasaya
uymali ve bütün Masum ve mazlum Ergenekeon saniklarini aday yapmali TBMM
catisi altinda dokumulmazlik zirhina burundurmelidir Hatta bana kalsa
yazık degil mi bu adamlara Sunun surasinda 3 milyoncuk insani
oldureceklermis topu topu Hem daha oldurmemisler ki Sadece 17 500
tanesini deneme mahiyetinde faili malumnolarak temizlemişler ama hiçbir sucu
günahı olmayan bu rütbeli ve konfora alışık adamlar için aslında
ömür boyu milletvekilliği diye bir anayasa maddesi koymak hiç de fena
olmaz. Ya da hiç olmazsa ömür boyu. Hadi bunu da çok görüyorlarsa bari
bunlar için ozel bir yargilanamaz kanunu çıkarılsa ne olur yanı?
Çünkü ayıptır günahtır. Hem sonra elaleme ne diyeceğiz. Bakın AB den bunu
soruyorlar ABDden bunu soruyorlar Mutlaka bunun hesabını Akpye birgun sorarlar
Acemi nalbant Kemal Kilicdaroglu CHPde siyaseti yeni öğrendiği için durmadan çark ediyor : bugüne kadar 100 kusur defa çark eden Kulicdaroglu son olarak bazi Ergenekon sanıklarını da liste disinda bırakarak bir kez daha çark etti»
Bu mesaj bana gönderilirken kopyası aynı anda aşağıdaki kişilere de gönderildi :
1) AKP Kütahya Milletvekili Hüsnü ORDU
2) AKP Kütahya Milletvekili Hüseyin TUĞCU
3) AKP Malatya Milletvekili ve MKYK Üyesi Öznur ÇALIK
4) AKP Malatya Milletvekili Mücahit FINDIKLI
5) AKP
Malatya Milletvekili Fuat ÖLMEZTOPRAK
6) AKP
Malatya Milletvekili Ömer Faruk ÖZ
7) AKP
Manisa Milletvekili ve Başbakan yardımcısı Bülent ARINÇ
8) AKP Manisa Milletvekili Recai BERBER
9) Genel Başkan Yardımcısı ve Manisa Milletvekili Hüseyin TANRIVERDİ
10) AKP Mardin Milletvekili Süleyman
ÇELEBİ
11) AKP Mardin Milletvekili Yard.Doç.
Dr. Cüneyt YÜKSEL
12) AKP İzmir
Milletvekili Prof. Dr. Mehmet TEKELİOĞLU
Türk Silahlı
kuvvetlerini savunmak, hepimizin görevi
olmalı!
Bu mesajdaki onur kırıcı sözlere bakın :
1) Kamuoyunun yakından tanıdığı ve CHP ye oldukça prestij kazandıracak «anlı şanlı generallerden» Şener Eruygur, Hurşit Tolon, Çetin Doğan’ı listenin başına yerleştirilmelidir.
2) «Masum ve mazlum» «Ergenekeon sanıklarını» aday yapmalı
3) Şunun şurasında «3 milyoncuk insanı öldüreceklermiş topu topu»
4) «Hem daha öldürmemişler ki» «Sadece 17 500 tanesini deneme mahiyetinde faili malum olarak temizlemişler»
5) «hiçbir suçu günahı olmayan» bu rütbeli ve konfora alışık adamlar için aslında ömür boyu milletvekilliği diye bir anayasa maddesi koymak hiç de fena olmaz.
6) «Acemi nalbant Kemal Kılıçdaroğlu» CHP’de «siyaseti yeni öğrendiği için» «durmadan çark ediyor» : bugüne kadar 100 kusur defa çark eden «Kulicdaroglu» son olarak bazi Ergenekon sanıklarını da liste dışında bırakarak bir kez daha çark etti
Bu mesajda çok ciddi ithamlar, hakaretler, hafife almalar ve aşağılamalar var. Bu suçlamayı yapan iktidar partisinin bir üyesidir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde de milletvekilleri Anayasa`nın 81. Maddesine göre şu şekilde andiçerek görevlerine başlarlar :
«Devletin
varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin
kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik
ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun
huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan
haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması
ülküsünden ve Anayasaya sadakattan ayrılmayacağıma; büyük Türk Milleti önünde namusum ve şerefim üzerine and içerim»
Pekiyi hedefte
kimler var?
1) Hazmedemedikleri muhalefet partileri, dolayısıyla CHP ve
Cumhuriyet Halk Partisinin Genel Başkanı Kemal KILIÇDAROĞLU;
2) Türk Silahlı Kuvvetleri, Türk Silahlı Kuvvetlerinin onurlu
mensupları ve Türk Milleti var. Bu itham, suçlama, hakaret içeriği
itibarıyla hepimize yapılmış kabul
edilmelidir.
Yapılan ithamlar oldukça ağır. «Ergenekeon, Kulicdaroğlu» gibi sözler, bilerek yazıldıysa oldukça düşündürücüdür.
Bana böyle bir mesajın gönderildiğini bilen 12 AKP üyesi bu mesajı alır almaz AKP Malatya Milletvekili Mehmet Şahin’in hata yaptığını, bu açıklamaları tasvip etmediklerini bildiren bir açıklama yapmaları gerekliydi. Maalesef böyle bir açıklama yapmayarak onlar da bu hatalara ortak olmuşlardır.
Sonuç : Bu şekildeki açıklamaların hukuki karşılığında «iftira, itham, alay ve aşağılama» olduğu için «suç» kapsamına girmektedir. AKP içerisinde böyle konuşmaların rahatlıkla yapıldığının ve hakaretlerin normalleştirildiğinin de psikolojik bir yansımasıdır.
Bu hitap tarzı AKP yöneticilerinin emperyalist çerçeve içerisinde nasıl şekillendiklerinin de bir göstergesidir.
AKP’yi önümüzdeki seçimde Türkiye Büyük Millet Meclisi dışında bırakmak hepimizin ülküsü olmalıdır.
« DAĞ » BABAMIN ATININ ADIYDI
"Dağ"
babamın atının adıydı
Kan renkliydi
Onu hesapsız
Silahıyla
Hiç bir zaman
üstünde taşımazdı...
Sırtüstü düşürürdü
yere...
Sevgi diliyle kişner
Kalleşliği sevmez
Dostluktan pek
anlardı...
Şimdi
Kiminin düşüncesini aldılar
Kiminin
ellerindekilerini
Gençlikleri birer
birer sıyrıldıkça
Bedenlerinden
Nefretleri çıktı
ortaya.
Destek buldu
masumlara acı çektiren kimlikleri...
Bir sloganın
içindeydi hayatları :
"Yaşasın
inekler...
Kahrolsun dört
ayaklı sinekler..."
Arkalarında onları
hayal peşinde koşturan
Korkunç ve belalı
bir dev...
Önlerinde uçsuz bucaksız insan yutan
Bir karanlık...
Ekilir elleriyle
geleceğe bir hiç!
Alınır hasılatı
sonra :
Boynu bükük bir
Halime
Ve üstü açık bir
samanlık...
Ağıtlar yakılır
zindanlarda
Ömürler tüketilir
meydanlarda
Geride bırakılır
dostluklar
Hergün yeniden
yeşertilir düşmanlık.
"Dağ"
babamın atının adıydı
Kan renkliydi
Onu hesapsız
Silahıyla
Hiç bir zaman
üstünde taşımazdı...
Sırtüstü düşürürdü
yere...
Sevgi diliyle kişner
Kalleşliği sevmez
Dostluktan pek
anlardı...
Üzeyir Lokman ÇAYCI
Paris, 09.08.2003
Paris,
11.04.2011
(1) Fâsık : Günahkâr. Hak yolundan hariç olan. Allah’ın
emirlerini yapmamaya, yasak olanları yapmaya alışmış olan. Büyük günahı işleyen
veya küçük günahta ısrar eden kimse.
Selam ve
sevgilerimle.
Üzeyir Lokman ÇAYCI
Concepteur industriel - Architecte
d'intérieur
İç Mimar – Endüstri Tasarımcısı
55, rue Louise Michel
78711 Mantes
FRANCE
uzeyir.cayci@free.fr
------------------------------------------------------------------
http://www.artmajeur.com/serap/
-------------------------------------------------------------------
ILLUSTRATIONS (Resim) : Üzeyir Lokman ÇAYCI
Öğretmen olmak
Üzeyir Lokman ÇAYCI
S.K. Millî Eğitim Müdürü idi. Ehhh
bir partiye ve bir kaç milletvekiline sırtını dayadı… İşleri kebap
gibiydi. Kral odası gibi bürosu,
etrafında fır dönen yardımcıları, tayin için gelen güzel kızlar onu iyice
keyiflendiriyordu. Niğde Valisi H.Ö.,
S.K.’nın siyasi ağırlığından dolayı, ona oldukça mesafeli duruyordu.
Aksaray, Ulukışla, Bor ve Çamardı
ilçelerinin millî eğitiminden sorumlu bir kişi olarak altında bir makam
arabasıyla, şoförüyle, fiyakasıyla havası yerindeydi. 40 yaşın üzerinde olması
eşinin bir gözünün görmemesi gibi sözlerin çevrede dolaştığı sıralarda o
Şekerpınar’a ulaşan bir macera zinciri
oluşturdu. Annesi veya babası hasta olan,
ya da bol köpekli köylerde
çürümemek isteyen genç bayan öğretmenler çaresizlik içerisinde onun
tekliflerine «evet» diyorlar ve sonu
belli olmayan yolculuğa koyuluyorlardı.
Tayin bekleyen Ihlara’lı genç bayan
öğretmenle başlayan bu macera, makam, yetki ve teklif üçgeniyle şekillendi. Bu
anlı - şanlı Millî Eğitim Müdürü S.K.
seçtiği bu kurbanına «seni istediğin yere tayin ederim, ama bir
şartla... dedi ve ekledi : Bana
Şekerpınar’da içkili bir yemek ziyafeti ver, bu işin olsun bitsin ...»
Gelecek nesilleri yetiştirme
kararlılığında olan bayan öğretmen Şekerpınar’daki yemek sonrasında uyandığı
zaman kendisini çırılçıplak vaziyette Millî Eğitim Müdürü S.K.‘nın koynunda
buldu. Gözyaşlarını tutamadı, çırpındı, gelecekteki analığının hassas can
damarlarına ilk dinamiti koyarak duygularını ve devlete olan güvenini
paramparça
Tayin bekleyen Aksaray’lı genç bayan
öğretmenle devam eden bu macera yine makam yetki ve teklif üçgeniyle
şekillendi. Anlı - şanlı Millî Eğitim Müdürü S.K. bu kurbanına
da «seni istediğin yere tayin ederim, ama bir şartla... dedi ve
ekledi : Bana Şekerpınar’da içkili
yemek ziyafeti ver, bu işin olsun... bitsin ...»
Annesi veya babası hasta olan ya da
bol köpekli köylerde çürümemek isteyen genç bayan öğretmen çaresizlik
içerisinde «evet» dedi ve sonu belli olmayan yolculuğa koyuldu. Şekerpınar’daki
yemek esnasında da Millî Eğitim Müdürü tarafından gizlice uyuşturucu atılan
içeceklerle Aksaray’lı genç Bayan öğretmen de kendisini kaybetti. Uyandığı
zaman kendisini çırılçıplak vaziyette Millî Eğitim Müdürünün koynunda buldu.
Ağladı, çırpındı, gelecekteki analığının hassas can damarlarına ilk dinamiti
koyarak duygularını ve devlete olan güvenini paramparça eden bu adama lanetler
yağdırdı. Hukukun sükut ettiği, yüce bir makamın sapık duygularla işgal
edildiği, insan haklarının umursanmadığı bir zamanda perişan vaziyette
Aksaray’a döndü. Olup bitenleri annesine anlattı. Annesi üzüntüden yatağa
düştü. Başına gelenleri babasından aylarca gizlediler. Sonra hamile olduğu
anlaşılınca annesiyle Ankara’nın yoluna koyuldular. Orada bir ameliyatla çocuk
alındı. Her şeye rağmen Millî Eğitim Müdürü onun tayinini de yapmadı. Vali
H.Ö.’nin bu durumdan da hiç haberi olmadı.
Bu kez kurban Niğde’den seçilmişti. Tayin
bekleyen genç bayan öğretmenle
sürdürülen bu macera yine makam yetki ve teklif üçgeniyle şekillendi. Anlı
şanlı Millî Eğitim Müdürü S.K. bu
kurbanına da «seni istediğin yere tayin
ederim, ama bir şartla... dedi ve ekledi :
Bana Şekerpınar’da içkili yemek ziyafeti ver, bu işin olsun... bitsin
...» Annesi veya babası hasta olan ya
da bol köpekli köylerde çürümemek
isteyen genç bayan öğretmen çaresizlik içerisinde evet dedi ve sonu belli
olmayan yolculuğa koyuldu. Şekerpınar’daki yemek esnasında da Millî Eğitim
Müdürü tarafından gizlice uyuşturucu atılan içeceklerle Niğde’li genç bayan
öğretmen bayıltılarak boşluğa düşürüldü. Uyandığı zaman kendisini çırılçıplak
vaziyette Millî Eğitim Müdürünün koynunda buldu. Ağladı, çırpındı, «gelecekteki
analığının hassas can damarlarına ilk dinamiti koyarak» duygularını ve devlete
olan güvenini paramparça eden bu adama lanetler okudu. Perişan vaziyette
Niğde’ye döndü. Olup bitenleri annesine anlattı. Annesi üzüntüden yatağa düştü.
Başına gelenleri babasından aylarca gizlediler. Sonra hamile olduğu anlaşılınca
annesiyle gizlice Ankara’nın yoluna koyuldular. Orada bir ameliyatla çocuk
alındı. Her şeye rağmen Millî Eğitim Müdürü onun tayinini de yapmadı. Vali H.Ö.’in bu durumdan hiç haberi olmadı.
Aksaray’da Hasandağı ve Uluırmak, Niğde’de
Niğde’nin Sesi ve Millî Hamle Gazetelerinde yazılarım yayınlanıyordu. Bu üç
olayı duyduğum zaman ben bu Millî Eğitim Müdürü’nün diğer kurbanlarını aramaya
koyuldum. Ablam Öğretmen F.A.’nın da bu halkaya alındığını duydum. Bizzat ilk
görüşme esnasında Millî Eğitim Müdürü S.K.’nın makam odasına izinsiz girerek ve bu kişiyi uyararak, bu oyunu başında bozdum. Daha önceden ismimi duyan, ablamın da
ismimi söylemesiyle beni tanıyan bu kişi renkten renge girdi.
Amacım sürekli hale getirilen taciz ve
tacavüz olaylarını durdurmak ve yarının anaları genç öğretmenlerimizin daha
fazla hayatlarını karartmadan yetkililere hukuki önlemler aldırtmaktı. Son
kurbanın Ulukışla ilçesinde olduğunu öğrenerek bir pazartesi günü yola koyuldum.
Son kurban N.G. isimli bayan öğretmenle Ulukışla’da Kılıçarslan İlkokulunda
bizzat görüştüm. O da hamileydi. Çantamdaki ses cihazına da konuşmalarını
kaydettim. İşte bu andan itibaren etrafımda bir hareketlilik başladı. Baktım ki
çok tehlikeli tertipler planlanıyor... Pazartesi günleri Ulukışla’ya
kamyonetiyle bakır satmaya gelen komşumuz Ahmet ALINAK’ın kamyonun içinde
bulunan büyük bakır kazanlardan birinin içine gizlice girdim. Ve beklemeye
koyuldum. Civarda tabancalı adamların beni aradıklarını da sonradan öğrendim.
Nihayet komşumuzun bakır eşya kamyonu
pazar sonrası hareket etti. Bor’a geldiğimiz zaman arka kapak açılınca önce
korkmaması için yavaşça konuştum, sonra Ahmet ALINAK’a durumu anlattım. O da
bana «demek sen bizim kamyondaydın, bir
çok kişi seni arıyordu, senin eşkalini vererek sağa sola soruyorlardı» dedi.
Eve girdiğim zaman annem :«Neredesin
oğlum, Vali Bey seninle acil olarak görüşmek istiyormuş, makam polisi Fevzi
Çelik buraya geldi» dedi. Ertesi günü sabah erken saatlerde Niğde’ye gittim.
Önce Niğde’nin PTT Caddesinde Bulunan
Niğde’nin Sesi Gazetesi ve Tuğrul Matbaasının bulunduğu binaya girdim ve sahibi
Fuat Tuğrul ile görüştüm. Benim her zaman «Fuat Ağabey» diye hitap ettiğim bu
değerli kişiyi de Vali Bey’in aradığını ve beni sorduğunu, Ulukışla’ya neden
gittiğimi öğrenmek istediğini, söyledi. Fuat Ağabey de Vali Bey’e «Biliyorsunuz
onun biz gazetemizde devamlı haber ve yazılarına yer veriyoruz. O gereksiz hiç
adım atmaz, dürüst ve kişilikli bir arkadaşımız... Buraya gelince mutlaka bize
uğrar, ben sizin aradığınızı kendisine ileteceğim. » demiş. Vali Bey : «Ben de
tanışıyorum onunla.» şeklinde cevap vermiş.
Çok geçmeden valiliğe gittim. Makam Polisi
Fevzi Bey beni güler yüzle karşıladı. Dün Vali Bey’in isteği üzerine sizin eve gittim : Yani
Fazla vakit kaybetmeden Vali Bey’in
bulunduğu bölüme girdim. Vali Bey’e olup bitenleri anlattım. «Milli Eğitim
Müdürü S.K. ’nın ilimizde bulunan dört
bayan öğretmene tecavüz ettiğini ve bunlardan dördüncüsünün de hamile
olduğunu» söyledim. «Ulukışla Kaymakamı adıyla size telefon açıldığını, halbuki
ben orada iken tayini çıktığı için bir gün önce Ulukışla’dan ayrıldığını,
öğrendim» dedim.
Vali Bey gerçekleri öğrenmişti. Bana
teşekkür etti. Millî Eğitim Müdürü
hakkında hemen soruşturma açıldı. O ise içinden bulunduğu zor durumdan
kurtulmak için Ilk eşinden ayrılarak en son hamile bıraktığı öğretmen bayan
N.G. ile evlendi. Geride bıraktığı acılı öğretmenlerin ise toplum baskılarından
korktukları için şikayetçi olamamaları sebepleriyle hesaplarını soran dahi
olmadı.
Aksaray, Ulukışla, Bor ve Çamardı
ilçelerinin millî eğitiminden sorumlu bir kişi olarak altında bir makam
arabasıyla, şoförüyle, fiyakasıyla havası yerinde olan 40 yaşın üzerindeki Anlı
- şanlı Milli Eğitim Müdürü S.K.’nın
Şekerpınar’a ulaşan bu macera
zinciri kırılarak ortadan kaldırılmıştı.
(1)
Niğde, 13.12.1972
(1) 1995
yılı Aralık ayı sonunda Bor’da idim.
Güzel ilçemizin güzide evlâtlarından Vali İhsan DEDE ile Emin ATLI
Ağabeyin eczanesinde görüştüm. Bana : «Sen isimsiz bir kahramansın. Bir
çok bayan öğretmenin hayatlarını karartacak afetlerin önüne geçtin. Buna
rağmen
Selam ve sevgilerimle.
Üzeyir
Lokman ÇAYCI
İç Mimar – Endüstri Tasarımcısı
55, rue Louise Michel
78711 Mantes
FRANCE
uzeyir.cayci@free.fr
------------------------------------------------------------
http://www.artmajeur.com/serap/
------------------------------------------------------------
Resim : Üzeyir Lokman ÇAYCI
![]()
![]()
Siz ne biçim
Müslüman’sınız ?
«Masumiyet karşısında hiç bir güç duramaz…»
Irak’ta bir buçuk milyon Müslüman’ın emperyalistler tarafından
katledilmesine, iş cinayetlerine de Ostim’deki patlamalara da sebep olan AKP ve
AKP destekçilerdir. Size soruyorum bu ağır veballeri nasıl taşıyacaksınız?
¤ Nisa Sûresi, 93. âyet
: Kim bir mümini kasden öldürürse
cezası, içinde ebediyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu
lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.
Adana İncirlikten kaldırılan savaş uçaklarıyla Amerikan askerlerine Irak’ta çoluk-çocuk, yaşlı-hasta demeden bir buçuk milyon Müslüman’ın katlettirilmesine, binlerce Müslüman bayanın hunharca tecavüze uğratılmasına sebep olmak, destek çıkmak ve Recep Tayyip Erdoğan ‘ın diliyle «Kahraman(!) Amerikan askerlerinin sağ salim ülkelerine dönmeleri için dua ediyorum» şeklinde dua etmek, zulme destek çıkmak haram ya da günah değil, ama içki içmek günah! Müslümanlığı sadece şişelerin içine koyarak kendilerine siyasi gelecek hazırlamak istiyorlar!
Bu ne biçim anlayış, bu ne biçim Müslümanlık?
AKP
yöneticileri oldukları gibi görünmüyorlar, göründükleri gibi de olmuyorlar!
Başbakanlık koltuğunda oturan
Recep Tayyip Erdoğan’ın İsrail’e tavır koyduğuna dair görüntülerin ve
söylenilenlerin hepsi senaryo... Geri planda küçümsenmeyecek bir işbirliği,
İsrail’e verilen yüksek ticari
kazançlarla belgelendi. Amerika demek İsrail demek... Amerika için eşgüdüm
başkanlığı yapan Recep Tayyip Erdoğan’ın İsrail için de eşgüdüm başkanlığı
yapması gerçekler biline biline gizlenebilir mi?
Emperyalist ülkelerce BOP
projesi, «Ilımlı İslâm», «medeniyetler
arası ittifak», «dinler arası diyalog» projeleri de Recep Tayyip Erdoğan
öncülüğünde bölgemizde yürütülmek isteniyor. Bu yönde insanlar, sivil toplum örgütleri,
gazete ve televizyonlar yandaşlaştırılarak, kendilerine verilen parasal desteklerle emperyalizme hizmet
ettiriliyorlar. Bu oyunlar bütün dünya ülkeleri tarafından da biliniyor... Türk halkının önüne de başörtüsü, alkol, vb.
göz boyayıcı unsurlar konuluyor. Yani halk bunlarla, Ergenekon safsatalarıyla,
iftira ile donatılan senaryolarla, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na
AKP’ye not verdirtilerek
oyalandırılırken geri plandan Türkiye’nin parçalanması için çalışılıyor.
Gazetelere ve televizyonlara da yansıyan «Şerefsiz»,
«alçak», «vurdururum onu» sözleri kime ait? :
Recep Tayyip Erdoğan’a ait! Gerisini düşünmek ise size düşüyor...
Ne zaman uyanacağız? Ne zaman kendinize ve vatanınıza sahip çıkacaksınız?
¤ Nisa Sûresi, 139. âyet :
Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet (güç ve
şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah’a aittir.
Kendileri saraylarda, havalarda, israflarla sefa sürerlerken, sorumluluklarını, görevlerini unutarak insanlarımızı zehirli kömürlerle, işsizlikle, yoksullukla, sorunlarla baş başa bırakmak ve acılar içerisine itmek haram ya da günah değil, AKP yöneticilerinin umursamazlıklarına, vurdumduymazlıklarına karşı çıkmak haram ya da günah!
İşçilerimizin, memurlarımızın emeklilik müracaatlarını 2 yıl üç yıl savsaklayın, mahkemelere aleyhinizde kararlar çıkmaması için baskı yapın, aleyhinizde veya istemediğiniz kararları çıkaran hakim ve savcıları sürerek veya alt görevlere göndererek cezalandırın, sonra da Müslüman’lıktan bahsedin... Bu olacak iş değil!
Almanya'da
70 bin sağlık Kurumu, 8 bin kilise; Fransa'da 60 bin sağlık kurumu,
9 bin kilise; Türkiye'de ise 7 bin sağlık kurumu, 77 bin cami var iken dini, diyaneti siyasileştirmek, vatandaşları,
hastane hastane süründürmek, onların yollarda can vermelerine sebep olmak
Haram
ya da günah değil...
Eşi
ve emsali görülmeyen israflar, yolsuzluklar ve sorumsuzluklar AKP döneminde
görüldü
¤ Gelecekte AKP, dünya üzerinde iftira ve tertiplerle kendi
ordusuyla ve kahramanlarıyla savaşan tek hükümet olarak anılacaktır!
¤
AKP yöneticilerinin maskelerinin düştüğünü gören bazı AKP’li
vatandaşlarımızdan ve Necmettin Erbakan taraftarlarından çok sayıda mesaj
alıyorum. En az 180 AKP milletvekilinin önümüzdeki seçimler için isimlerinin çizildiğini
biliyorum. Telefonları dinlenen bazı AKP milletvekillerinin tehditler altında
bulundukları bizzat bana da bildirildi. Recep Tayyip Erdoğan gerginliklerden,
birilerini kendisine düşman ilan ederek, kendilerine süikast
yapılacağını ileri sürerek, mağduriyet siyasetiyle varlığını
sürdürmektedir. Bu tehlikeli siyasetin,
neleri yozlaştırdığını, hangi taşları, nasıl yerlerinden oynattığını, neleri
çürüttüğünü, nelerin altlarını oyduğunu düşünememektedir.
ALLAH beni hiç yanıltmadı. Rahmetli
babamın bana sık sık söylediği bir sözü vardı : «Selvi ağacının sen hiç
eğildiğini gördün mü? Dik dur, onurlu dur, aslına, özüne leke düşürme... Para,
makam ve menfaatleri için küçülenlerden biri olma!» derdi.
AKP’liler, AKP’ye destek olanlar Türkiye
Cumhuriyeti Devletinin sarsıntılara ve olumsuzluklara sürüklenmesinde aldıkları
rol ve tuttukları saflar sebebiyle, yerlerini belli etmişlerdir. Gelecekte bu
zihniyetlerin sancılı günler yaşayacaklarını şimdiden tahmin ediyorum. Temelsiz
iddialar, köksüz siyaset, stratejisiz uygulamalar; kin, iftira kaynaklı suçlamalar, fakir ve
işsizlere yüklenen acılar onlara huzur vermeyecektir. Peygamberimiz (S.A.) :
Düşmanına fazla buğzetme olabilir ki bir gün dostun olur, dostuna sırrını
verme, olabilir ki bir gün düşmanın olur.» demektedir.
¤
AKP yöneticileri 8 yıllık
dönemlerinde materyalist çarklarıyla kardeşi kardeşe, evlatları anne ve
babalarına, aile fertlerini birbirlerine düşürmüş, aile bağlarının
koparılmasına sebep olmuşlardır. Devleti ticarethane olarak gören bu zihniyet
eriyen değerleri, yıkılan birlikleri, çözülen dostlukları, bitirilen
kardeşlikleri bir meziyet gibi algılamış ve bu yıkımlardan zerre kadar
sorumluluk duymamışlardır.
¤
Yüce askerlik görevini sözleriyle sulandıran ya da aşağılayan bana
dünyada bir başbakan gösterin ki askerlik görevini yapmamayı «yırttın» tabiriyle
ifade etsin? Tıpkı şehitlerimizi «kelle» diye
adlandırmaları gibi bir tabir bu!
¤
AKP’nin 8 yılda Türkiye’yi
getirdiği nokta vicdan sahiplerini hiç endişelendirmiyor mu? Her şeyi parayla
ölçen, hizmet, adalet ve sadakat ölçüsünü
kaybetmiş, din dışında bulunan bu kişileri Müslüman olarak nitelendirmek size
ağır mesuliyetler yüklemektedir.
04.02.2011 tarihinde dünyaya yansıtılan
bir Türkiye aşağılaması, sizin Müslüman kimliğinizi de tartışılır hale
getiriyor : Türkiye rüşvet sıralamasında «dünya altıncısı» ve «Avrupa
birincisi»...
¤ Nisa Sûresi, 10. âyet
: Haksızlıkla yetimlerin mallarını
yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar, zaten onlar
alevlenmiş ateşe gireceklerdir.
¤ Öğrencilere yoksulu anlamayı öğütleyen Recep
Tayyip Erdoğan, 4 milyon işçinin 629 liralık asgari ücretle süründüğü ülkede,
eşine 2 bin liraya yabancı marka çanta alması yadırganmıyor, çek, senet ve
kredi mağdurlarından habersiz olan AKP zihniyetinin yaptıkları israflar haram
ya da günah değil...
¤ Başbakan Erdoğan
açıklamalarının ardından eşi Emine Erdoğan, küçük oğlu Bilal Erdoğan, Devlet
Bakanı Sait Yazıcıoğlu, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım ve Enerji Bakanı Hilmi
Güler ile birlikte Başbakanlığa ait "ANA" uçağıyla Nahçıvan'a hareket
etmeleri hiç mi hiç önemsenmiyor? Bu değirmenin suyu nereden geliyor diye bunu
sorgulayan var mı? Devleti, emaneti, milletin saf duygularını bunlar nasıl
anlıyorlar. Buna bir cevap versenize... Bu mu Müslümanlık?
¤
Başbakanlık koltuğunda oturan Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi, kızı ve oğluna kamuya ait uçakları
"beleş" kullandırıp görevini kötüye kullanması,
¤
Başbakanlık koltuğunda oturan Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine
Erdoğan’ın «ATA uçağıyla» Katar’a düğüne gitmesi,
fakir
ve işsizlerin haklarını gözetmemeleri, milletin emanetini kendi
çıkarları ve keyifleri için kullanmaları haram ya da günah değil...
¤
Başbakanlık koltuğunda oturan Recep Tayyip Erdoğan’ın, yerel seçimlerin ardından
açlıktan ölenleri görmezlikten gelerek, ailesiyle birlikte dinlenmek için
Hatay'a gitmesi, Hatay'ın tek 5 yıldızlı oteli olan ve termal suyuyla ünlü
Ottoman Oteli'nde sefa sürmesi haram veya
günah değil,
¤ Nisa Sûresi, 142.
âyet : Şüphesiz münafıklar Allah’a oyun etmeye kalkışıyorlar; halbuki Allah
onların oyunlarını başlarına çevirmektedir. Onlar namaza kalktıkları zaman
üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah’ı da pek az hatıra
getirirler.
Başbakanlık koltuğunda oturan Recep Tayyip Erdoğan’ın 40 milyarlık Franck Muller marka saat taşıması ve İstanbul Boğazı’ndaki «nasıl sahip oldukları tartışılan» 5 adet villasıyla yansıttığı resim, Dolmabahçe ve Çırağan saraylarında sergilediği büyüklük özentileri, halka, insanlara saygısız, kaba ya da sert tavırları, İslam’la bağdaşmıyor, mütevazilik ve devlet adamlığı görüntüsü de vermiyor. Haramın ve günahların koynunda bu kişiler asla İslam’ı da temsil etmiyorlar.
«Sebeplere takılanlar» ve «AKP
ve yurtdışı gezileri» konularını da daha sonra sizler sunacağım.
Eş, dost ve
akrabalara kadar sirayet eden israflar önemli boyutlara ulaştı
Tayyip
Erdoğan’ın amca oğullarından biri olan AKP’li bürokrat Eyüp İlçe Milli Eğitim
Müdür Vekili Güsamettin Erdoğan’ın 4 yıl içinde 160 ülkeyi gezmesi, yani devlet
parası ile dünyayı bir ucundan diğer ucuna turlaması, buna seyirci kalınması,
sebep olunması, öncülük yapılması haram veya günah değil...
Fabrika, okul,
kütüphane ya da hizmet mekanları açma yerine otel açılışları yapıyorlar...
Kendi vatandaşlarının asırlara
dayanan dayanakları dağları, içtikleri suları özleriyle ellerinden alan,
çevreyi kirleten, bu doğal zenginlikleri yabancılara peşkeş çeken bir paracı
zihniyetin ALLAH’la bağlantısı olur mu? İnsanları birbirleriyle kaynaştırma
yerine, bölük pörçük etmeyi deneyen, teröristlere kucak açan, kendilerini
eleştirenleri düşman ilan ederek onları akıl almaz usullerle cezalandıran
hırslı, iftiracı ya da intikamcı
siyasetin Peygamber’le ilişkisi olur mu?
¤ Münâfıkûn Sûresi, 4. âyet : Onları gördüğün zaman
kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki duvara
dayanmış kütükler gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Düşman
onlardır. Onlardan sakın. Allah onların canlarını alsın. Nasıl bu hale
geliyorlar?
¤ 26.09.2008 tarihinde Amerika’ya kadar uzandık : Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı
koltuğunda oturan Abdullah Gül New York Borsası'nın Açılışını Yaptı
Otel açılışları büyük bir hizmet gibi
yansıtılıyor :
¤
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık koltuğunda oturan
Recep Tayyip Erdoğan’ın Gürcistan
Cumhurbaşkanı Mikhail Saakaşvili ile birlikte Batum Sheraton Oteli'nin
açılışını yapması fakirleri – işsizleri unutması, haram ya da günah değil,
¤
Başbakanlık koltuğunda oturan Recep Tayyip Erdoğan Kars’ta yeni hizmete giren «Grand Castle Oteli’nin»
açılışını yapması (09.01.2011)
¤
Başbakanlık koltuğunda oturan Recep Tayyip Erdoğan’ın Libya’ya kadar
uzanarak zevk ve sefa mekanı Radisson Blue Oteli’nin
açılışını yapması,
¤ Başbakanlık koltuğunda oturan Recep Tayyip Erdoğan’ın Bağcılar'da yapımı tamamlanan Güneşli Holiday Inn Oteli'nin açılışını yapması,
¤ Başbakanlık koltuğunda oturan
Recep Tayyip Erdoğan’ın Rixos
Grand Ankara Oteli'nin
açılışını yapması,
¤
Başbakanlık koltuğunda oturan Recep Tayyip Erdoğan’ın Ataköy
Sheraton Oteli'nin açılışını yapması
¤
27.10.2010 tarihinde Başbakanlık koltuğunda oturan Recep Tayyip Erdoğan,
The Green Park Pendik Oteli'nin açılışını yapması!
¤ Suriye`de üçüncüsü inşa edilen Dedeman Oteli`nin açılış törenine, Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan Abdullah Gül`ün yanı sıra Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker ve çok sayıda Türk ve Suriyeli işadamlarının katılmaları haram ya da günah değil,
¤ Başbakanlık koltuğunda oturan Recep Tayyip Erdoğan Urfa'da İl Özel İdaresi'nce eski bir binanın restore edilerek hizmete soktuğu Şanlıurfa Gençlik Merkezi'nin açılışının yapılması hizmet olarak gösterilerek övünme malzemesi yapıldı!
Çelişkiler, tezatlar ve yalanlar
üzerine yapılan siyaset! Denizli’deki
açılış sayısı önce 72, sonra 107, daha sonra 108 olarak duyuruldu
(1) Totaliter : Fransızca «totalitaire» - Demokratik hak
ve özgürlüklerin baskı altında tutulduğu, bütün yetkilerin bir elde veya küçük
bir yönetici grubunun elinde toplandığı demokratik olmayan (devlet düzeni),
bütüncül. «Türk Dil Kurumu Sözlüğü»
Nerede yer aldı?
http://www.urfahabermerkezi.com/yazar/siz-ne-bicim-musluman8217siniz--1281.html
http://www.izolhaberajansi.com/koseyazisi/Uzeyir-Lokman-CAYCI/Siz-ne-bicim--Muslumansiniz--564
http://www.haber50.com/siz-ne-bicim-muslumansiniz--4774yy.htm
http://www.isikgazetesi.org/siz-ne-bicim-muslumansiniz--makale,33.html